ART – AB ve Kıbrıs Hakkında

ONUR ÖYMEN AVRASYA TV
2 EYLÜL 2005

Sunucu- Efendim AB Dışişleri Bakanlığı toplantısı Türkiye’nin üyelik müzakereleri konusunda çok ileri kararların alındığı, o konudaki gelişmelerin olduğu bir toplantı oldu. Türkiye’nin yayınladığı deklarasyona karşı hazırlanan karşı deklarasyonla da Türkiye adeta kıskaç altına alındı. Bu son gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz.

Onur ÖYMEN- Bu bizim için şaşırtıcı olmadı doğrusunu isterseniz. Bu gelişmelerin olacağı belliydi. Daha önce bütün bunları söyledik ve hükümeti defalarca uyardık. Hatta bu konuda söylediklerimizi bir de bir kitap haline getirdik CHP olarak. Keşke bu tahminlerimiz gerçekleşmeseydi. Keşke biz yanılsaydık. Ama baştan beri söyledik. Hükümetin baştan beri yaptığı hatalar zincirinin sonucudur bu. Bir kere Kıbrıslı Rumların uluslararası antlaşmalara aykırı olarak AB’ye üye yapılması en büyük hataydı. AB çok büyük bir hata yaptı. Yunanistan’ın baskısına, şantajına dayanamadılar ve Rumları Londra ve Zürich anlaşmalarını açıkça ihlal ederek üye yaptılar. Ne yazık ki, Türk hükümeti buna hiçbir tepki göstermedi. En küçük bir tepki gösteremedi ve zannetti ki alttan alarak, yumuşak davranarak 40 yıldan beri bütün Türk hükümetlerinin izlediği politikaları bir tarafa bırakarak Avrupa’dan destek alacaktır ve bu Türkiye’nin üyelik sürecini kolaylaştıracaktır. Tam tersi oldu. Rumlar üye olduktan sonra her türlü baskıyı kullanarak Türkiye’den bütün istedikleri tavizi tek taraflı olarak elde etmeye çalıştılar ve AB’yi de arkalarına aldılar.

Bunun ilk örneğini 17 Aralık 2004 tarihinde AB’nin Brüksel zirvesinde yaşadık. Ve bu zirve sırasında maalesef hükümet bu konuda baskılara boyun eğdi. Kıbrıslı Rumları filen tanımak, Kıbrıs Rum hükümetini meşrulaştırma anlamına gelecek bir taahhütte bulundu. Bu taahhüt uyum protokolünün Kıbrıslı Rumlar da dahil olmak üzere yeni üyelerle imzalanmasıydı ve aslında AB hukukunun zorunlu kıldığı bir şey değildi. Ama baskılara dayanamadı ve bunu yaptı. Ve daha sonrada Temmuz ayının içinde bu protokolü resmen imzaladı hükümet.

Şimdi bunun bedelini ödetmek istiyorlar. Hükümet diyor ki, efendim yeni koşul kabul etmeyiz. Yeni koşul değil bunların istedikleri sizin imzaladığınız protokolün gereğini yerine getiriyor. Biz bir deklarasyon yayınladık ve Rumları tanımadığımızı söyledik. Onun için onlara bazı hükümleri uygulamayız. Bu sizi kurtarmıyor. Biz o zaman açıkça ifade ettik. Bu deklarasyon dedik Türkiye’den başka kimseyi bağlamaz. Eğer Türkiye bir şey yapacaksa bu konuda Rumlara uyarlamak istemiyorsa o zaman anlaşmanın altına rezerv koyacaksınız. Diyeceksiniz ki, bu protokol ancak Kıbrıs meselesi çözüldükten sonra Kıbrıs’a uygulanır. Bunu demediğiniz için şimdi sizi bu taahhüdünüzle zorluyorlar. Bunu uygulamaya mecbur ediyorlar. Bakın 25 Nisan tarihinde AB bir ortak tutum belgesi yayınladı. Hükümet bunu da duyurmadı halka. Orada açık bir şekilde Türkiye’nin Rum gemilerine limanlarını açması, Rum uçaklarına havaalanlarını açması isteniyor. Bu konuda Avrupa Adalet Divanının kararları var deniyor.

Şimdi siz buna direnirseniz Avrupa Adalet Divanına götürecekler. O zaman ne yapacaksınız? Avrupa Adalet Divanından karar çıkınca hükümet diyecek ki, ne yapalım şeriatın kestiği parmak acımaz. İşte böyle diye diye bugünlere geldik. Kıbrıs meselesinde sürekli zemin kaybediyoruz. Defalarca uyardık.

Şimdi Güney Kıbrıs’la gümrük birliği anlaşmamız var fakat Kuzey Kıbrıs’la yok. Kuzey Kıbrıs’la böyle bir anlaşmayı Abdüllatif Şener imzaladı fakat sonra taahhüt etmiş AB’ye bize bunu uygulamayacağız diye. Bu 6 Ekim tarihli komisyon raporunda yazılı. Yani Güney Kıbrıs’la var gümrük birliğimiz Kuzey Kıbrıs’la yok. Belki de diyeceklerdir ki, Kuzey Kıbrıs’la bu özel ticari ilişkileri yürütemezsiniz. Bu gümrük birliğine aykırıdır diyecekler. O zaman ne yapacağız? Çünkü gümrük birliğinin uygulamasıyla ilgili kararlar Brüksel’de alınıyor. Kural böyle. İşte hükümet bütün bunları göz ardı etti. Halbuki biz Türkiye’nin temel çıkarları, dış politika menfaatleri söz konusu olduğu zaman hiçbir zaman iç politika yapmıyoruz. Bunları defalarca anlattık.

Şimdi başbakan çok öfke gösteriyormuş. Öfke içindeymiş, tepki gösteriyormuş. Şimdi öfkeyle kalkan zararla oturur. Dış politika öfkeyle değil akılla yönetilir. Dış politikada öfkenize mağlup olmayacaksınız. Dışişleri bakanı kalkmış demeç veriyor. Arkamızı dönüp gideriz diyor AB’den. AB’den maksat arkanı dönüp gitmek değil, tam üye olmak. Sizin başarı bilinen güçlükleri aşarak Türkiye’yi üyeliğe taşımaktır. Şimdi önünüze özel statü seçeneğini getirmek istiyorlar. Buna tepki göstereceksiniz. Diyeceksiniz ki, biz masaya sadece tam üyelik için otururuz. Nasıl yapacaksınız bunu? İşte onun için biz Mecliste bir genel görüşme teklifinde bulunmuştuk. Bu teklifi hükümet reddetmişti. Bunları konuşacak. Meclisin Kıbrıs konusunda aldığı karar var. Bu hükümet zamanında oy birliğiyle aldığı karar var. Daha önceki hükümetler zamanında var. İşte bu kararlar şimdiki durumun tam tersini amaçlıyor. Hükümet bu kararlara kulak verseydi, Meclisin sesine kulak verseydi hiç sıkıntılara düşmeyecekti. Ama Meclisin iradesini tamamen bir tarafa bıraktılar.

Şimdi bundan sonra ne yapılabilir? Bu noktadan sonra yapılacak iş bir an önce Meclise gelmektir. Biran önce Meclisi toplamaktır ve Mecliste Türkiye’nin izleyeceği politikayı milletin iradesine dayalı bir şekilde tespit etmektir ve ondan sonra AB’ye de giderek “Meclisin iradesi var arkamızda, Meclisin kararı var. Biz sadece tam üyelik için oturuyoruz masaya, Güney Kıbrıs’ı hiçbir şekilde tanımamız söz konusu değildir” demek gerekmektedir.. Bunu yapamadığımız takdirde Kıbrıs konusunda Türkiye çok büyük sıkıntıya düşecektir, çok mesafe kaybedecektir, zemin kaybedecektir. Ve Türkiye buna müstahak bir ülke değildir. Türkiye’yi bu hale getirmek gerçekten son derece üzüntü vericidir.

Sunucu- Bu noktada Eylül sonuna bırakılması dikkate alındığında hükümet en azından Meclisi olağanüstü toplayıp ek protokolün Mecliste oylanmasını sağlayabilir mi ?

Onur ÖYMEN- Protokolün onaylanmasına biz karşıyız Mecliste. Çünkü ek protokolün onaylanması bizi Güney Kıbrıs’ı tanımaya götürecektir. Biz baştan bu ek protokolün imzalanmasına karşıydık. Genel Başkanımız 17 Aralık’ta bir basın toplantısı yaptı. Bu taahhüdü vermeden geri gelin dedi. Çünkü bu Türkiye’ye adım adım Kıbrıs’ı terk etmeye götürür. Kıbrıslı Türkleri, Rumların insafına bırakmaya götürür. Bakın başbakan dedi ki, Kofi Annan planının referanduma sunulduğu sırada Kıbrıslı Türklere aman dedi bunu onaylayın Türkler evet derse, Rumlar hayır derse bir daha kimse Türkiye’den Kıbrıs konusunda bir şey isteyemez. Bütün baskılar Rumlara yönelir. Ondan sonra ne oldu? Tam tersi oldu. Yani bu kadar ileriyi görememek bir başbakan için hazindir. Tam tersi oldu. Rumlar mükafatlandırıldı AB’ye üye yapıldı. Türkler ise cezalandırılmaya devam edildi ve ambargolar devam etti. Şimdi Türkiye’den Kıbrıs konusunda tekrar ilave tavizler istiyorlar. Ne diyorlar Rumlarla ilişkilerinizi normalleştirin. Bu tanıyın demektir. Hukuken de tanıyın demektir. Başta sıkı duramadığımız için bütün bunlar oluyor.

Bu protokolü imzalamak Kıbrıs’ı tanımaktır. Tanımadığınız bir ülkeyle bir anlaşma imzalarsanız bu fiili tanıma anlamına gelir. Hukuki tanıma değilse de fiili tanıma anlamına gelir. Şimdi adım adım bunları meşrulaştıracaksınız. 40 yıldan beri bütün Türk hükümetleri gayri meşru sayıyor. Rum hükümetini siz meşrulaştıracaksınız. Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanıyla Moskova’da bizim başbakanımız buluştu. Zannettiler ki, böyle koluna girerek, kahve içerek bütün meseleler çözülür. Böyle yöntemlerle çözülebilecek olsaydı dünyada hiç sorun kalmazdı.

Rumlar Kofi Annan planını reddettiler. Kofi Annan planından daha fazlasını karşılığında Türk tarafına hiçbir taviz vermeden elde edecekler. Bu stratejiyi izliyorlar ve itiraf edelim ki, maalesef başarılı oluyorlar. Ve kendileri lehine birçok taraf çıkmasına rağmen işte bu mukabil deklarasyon dedikleri. Bununla da yetinmiyorlar daha fazlasını istiyorlar. Şimdi müzakere çerçeve belgesi gelecek önümüze bunu da ağırlaştırmak istiyorlar. Zaten komisyonun hazırladığı müzakere çerçeve belgesi 17 Aralık tarihli zirve kararının daha gerisindedir Türkiye için.

Sunucu- Avrupa parlamentosunun ek protokolün onay görüşmelerinin Eylül sonrası sona erdirilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Nasıl anlamalıyız?

Onur ÖYMEN- Avrupa parlamentosunda maalesef Hıristiyan demokratlar ağırlıktadır şu anda ve belli ki, Alman seçimlerini bekliyorlar. 17 Eylül’de yapılacak Alman seçimlerinden sonra eğer Hıristiyan demokratlar iktidar olursa o zaman Avrupa Parlamentosuna Türkiye’ye daha büyük baskı yapacaklardır.

Şimdi karşımızdaki insanlar bunları söylüyor. Ve hükümet sanki bütün bunlar yokmuş gibi hareket ediyor. Sanki her şey yolunda ilerlemiş gibi bugüne kadar böyle bir iyimserlik havası yaratarak kamuoyunda işi yürütmeye çalışıyor. Şimdi duvara çarptığımızı görüyorlar. Şimdi sıkıntıları, güçlükleri görmeye başlıyorlar. Çok geç. Başbakan bugün diyor ki, Rumları üye yapmamalıydınız AB’ye. Çok geç. Yani bu tepkiyi o zaman gösterecektiniz. Devletin bütün ağırlığını koyacaktınız. Ve Rumların üye olmasına engel olacaktınız. Bunu yapamadınız. Hiçbir şey yapamadınız. Yunanistan’ın koluna girerek böyle dostluk şarkıları söyleyerek bütün bu meseleleri çözeceğini zannediyor. Çözemiyorsunuz. Bakın sizin karşınıza çok yakında Gökçeada meselesi getirecekler. Gökçeada konusunu bir sorun olarak getirecekler. Yunanlı milletvekilleri bunu Avrupa konseyinin parlamenter Meclisine taşıdılar bile. Yine adım adım karşınıza her gün yeni bir mesele getirecekler. Her gün yeni bir taviz isteyecekler. Ve siz bu tavizleri vermediğiniz sürece başınızda Demokles’in kılıcı gibi veto hakkını tutacaklar ve müzakere süreci başladıktan sonra bu haklarını kullanıp her istedikleri zaman müzakereleri askıya alacaklar.

Bize oynanan oyun bu. Maalesef hükümet bunları göremiyor. Basının büyük bir bölümünün de çok büyük sorumluluğu var. Herhangi bir sebepten belki başka sebeplerden hükümeti desteklemek ihtiyacı duyan bazı büyük medyalar hükümetin en hatalı, en başarısız davranışlarını bile halka bir zafer gibi anlattılar. Bir başarı gibi takdim etmeye çalıştılar. Sırf hükümete yaranmak için. Şimdi ne diyecekler? Muhalefeti hep suçladılar. Hatalı gördüler. Bugüne kadar bunu yaptılar. Bugün de bunu yapıyorlar. Ve hem hükümet, hem Türkiye’ye büyük zarar veriyorlar. Büyük haksızlık yapıyorlar. Gerçekten medyaların ve bazı iş çevrelerinin hükümete destek olmayı bir meslek haline getirenlerin bu olaylarda, bu gelişmelerde çok büyük sorumluluk payı vardır. Türkiye bu duruma düşürülecek bir ülke değil. Önüne gelenden şamar yiyecek bir ülke değildir Türkiye. Buna karşı Türkiye’nin haysiyetini, çıkarını kararlılıkla korumak lazım. Hükümette maalesef biz bu kararlılığı, bu cesareti göremiyoruz.

Sunucu- Bu durumda 3 Ekim’deki müzakerelerinde şu koşullarda çok fazla bir anlamı kalmıyor değil mi efendim?

Onur ÖYMEN- Gayet tabi. Çünkü müzakereye ne amaçla oturacağız belli. Karşı taraftaki en büyük ülkeler, Fransa, Almanya, bunlara ilaveten Avusturya, Danimarka size özel statü verilmesi için müzakereye oturmak istediklerini söylüyorlar. Ve bunu Türkiye göz ardı edemez. Çünkü sizin tam üye olmak için çoğunluğun oyuna sahip olmamız yetmiyor. Bütün üyelerin tek tek oyuna sahip olmamız, onayına sahip olmanız gerekiyor. Bu Fransa bir de üstelik Anayasasını değiştirdi. Her şeyi başarsanız, sizden istedikleri bütün tavizleri verseniz ve sonunda tam üyelik anlaşmasını imzalasanız bile bu da yeterli olmayacak. Fransa’da halk oyuna sunacaklar. Kamuoyunda aleyhte oy çıkarsa %1 aleyhte oy çıksa, yani %51’i Fransızların aleyhte oy verse gene üye olamayacak. İşte bugün karşılaştığımız ciddi tablo budur ve böyle müphem bir üyelik vadiyle Türkiye’nin elinden şimdiye kadar hiçbir hükümetin vermediği tavizleri alacaklar. İzlenen strateji budur ve bunu göremiyor hükümet. Ve bunun için gerekli mücadeleyi yapamıyor. Milletçe birlik olmalıyız. İktidarıyla, muhalefetiyle, Meclisiyle, basınıyla, akademik çevreleriyle bu milli davayı tek bir yumruk gibi yürütmeliyiz. Biz baştan beri bunu söylüyoruz. Ama bunu yapacaklarına bunu bir iktidar muhalefet çekişmesi gibi gösteriyorlar. Ve bizim bu uyarılarımızı kulak arkası ederek demin dediğim gibi hükümeti desteklemeyi bir öncelikli hedef sayıyorlar. İşte destekledikleri hükümetin Türkiye’yi getirdiği durum budur.

Sunucu- Çok teşekkür ediyorum efendim.

Onur ÖYMEN- Ben teşekkür ediyorum.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.