Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART Analiz Programı – Ermenilerden Özür Kampanyası, Anayasa Mahkemesinin Açıklaması ve Irak’taki Son Gelişmeler Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART “Analiz” Programına Verdiği Mülakat
25 Aralık 2008
Sunucu: Sayın seyirciler bir grup sözde aydının başlattığı “Özür diliyorum” kampanyası tepki çekmeye devam ediyor. Kampanyanın öncüleri sözde soykırım konusunda Türkiye’nin elini zayıflatacağına karşılık olarak soykırımla suçlananın Türkiye değil, Osmanlı Devleti ve İttihat ve Terakki Hükümeti olduğunu, dolayısıyla Türkiye’yi ilgilendiren bir durumun olmadığını belirtiyorlar. Bu kampanyaya karşı tepki kampanyaları da başlatılmaya devam ediyor. Diğer yandan CHP’de ilginç gelişmeler yaşanıyor. CHP’li İl Meclis üyelerini kastederek “bu yamyamlardan bıktım” şeklinde sözleri bulunan ve CHP’li Çankaya Belediye Başkanı Muzaffer Eryılmaz’a ait olduğu iddia edilen bir kaset üzerine CHP, Eryılmaz’ı Cumhuriyet Savcılığı’na verdi. Kimileri CHP’nin bu hareketiyle AKP’ye Melih Gökçek konusunda bir gönderme yaptığına işaret ediyor. İşte tüm bu konuları bugün stüdyomuzda konuğumuz olan CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Bursa Milletvekili Sayın Onur Öymen’le konuşacağız. Efendim yayınımıza hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Sayın Öymen, bugün Ankara’da çok sıcak bir gelişme yaşandı. Anayasa Mahkemesi üyeleri arasında bir uyuşmazlık oldu ve Mahkemenin vermiş olduğu kararda bir ayrışma olduğunu görüyoruz. Belde belediyeleri ile ilgili olarak Anayasa Mahkemesi kararı ve Danıştay kararının uyuşmaması üzerine Anayasa Mahkemesi’nden yapılan “Anayasa Mahkemesi’nin kararlarına uymamak Anayasal suçtur” açıklaması geldi ve 8 üye de bu açıklamaya katılmadıkları yönünde bir yanıt verdiler. Bu uyuşmazlığı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bunlar üzüntü verici gelişmelerdir. Türkiye’de yüksek yargı organlarının tam bir tarafsızlık içinde görevlerini yapmalarını beklemekteyiz. Bizim gördüğümüz kadarıyla yargı organları görevlerini yapmışlardır. Yargı organlarının birbirlerini suçlama adeti yoktur. Herkes kendi yetki alanı içinde faaliyet gösteriyor ve değerlendirmesini yapıyor. Her kararın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne kadar götürülmesi kabildir. Kimsenin telaşa kapılmasına gerek yoktur. Ancak yüksek mahkemelerin aldığı kararları açıklamaları başka şeydir, bu kararlara karşı kendi mahkemesinin görüşünü ve onayını almadan ve sanki mahkemeyi bağlıyormuş gibi bir mahkeme başkanının tek başına, şahsen açıklama yapması başka bir şeydir.
Sunucu: Sayın Kılıç, altı üyenin onayıyla verilen bir karar olduğunu söyledi.
Onur Öymen: Yapılan açıklama verilen bir kararla ilgili değil, bu karar üzerine bir başka yüksek mahkemenin aldığı bir tutumla ilgilidir. Herkes birbirine saygı göstermelidir. Yani, “sadece bir yüksek mahkemenin görüşü önemlidir, diğer yüksek mahkemelerin görüşü önemli değildir” diyemeyiz. Bu yüzden herkes Danıştay’a da, Yüksek Seçim Kurulu kararlarına da saygı göstermelidir.
Öyle anlaşılıyor ki, Yüksek Seçim Kurulu Danıştay’ın bu konudaki görüşünü benimsemiş ve ona göre bir karar almıştır. Anayasa Mahkemesi Başkanı da tek başına, diğer üyelerin görüşünü almadan, buna çok kuvvetli bir tepki göstermiştir. Türkiye’de yüksek yargı organları arasında böyle çelişkiler ve tartışmalar olduğu izleniminin verilmesi doğru değildir. Çünkü bir ülkede, demokrasinin en kuvvetli dayanağı yargıdır. Tabii ki yasama ve yürütme de demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır, ama eğer yargı görevini tam ve tarafsız olarak yapmazsa, yargı kararları hakkında kuşku uyanırsa o zaman ülkenin demokrasisi de bundan zarar görür.
Burada bence esas hata Hükümetten kaynaklanıyor. Çünkü mevcut belediyelerin büyük bir bölümünün kapatılması kararını almışlardı. Bu belediyeler yıllardan beri kendi kendini yöneten belediyelerdi. Hiçbir mantıklı gerekçesi ve hukuki bir zorunluluğu olmaksızın Hükümet bunların büyük bir bölümünü kapattı ve böylece Türkiye’deki belediyelerin üçte birinin faaliyetine son vermiştir. Yanlışlık işte burada başlıyor.
Bunun üzerine Anayasa Mahkemesi bir karar alıyor, altıya beş oyla Hükümetin görüşünü destekliyor ama her nasılsa esas üyelerden biri o oylamada bulunmuyor da onun yerine yedek üye katılıyor. Bu konu elbette onların iç işleridir, biz karışmayız, biz onların kararına saygı gösteririz. Ancak bu karar nasıl yorumlanacak? İşte yüksek bir mahkememiz, şimdiye kadar övünç verici kararlar aldığı için toplumumuzun saygınlığını kazanan çok önemli bir kuruluşumuz olan Danıştay, bu konuda bir değerlendirme ve bu karar üzerine bir yorum yapıyor. Daha sonra Yüksek Seçim Kurulu da bunu inceleyerek Danıştay kararını haklı buluyor ve ona göre Hükümetin kapatmaya karar verdiği belde ve belediyelerde belli koşullarda dava açılırsa seçim yapılabileceğini söylüyor. Meselenin burada bitmesi gerekirken bitmiyor. Anayasa Mahkemesi Başkanı şahsen bir açıklama yapıyor ve sonradan öğreniyoruz ki, Anayasa Mahkemesi’nin başka üyeleri aynı fikirde değil. Dolayısıyla bu durum yüksek yargı ve Anayasa Mahkemesi hakkında kamuoyunda ciddi soru işaretlerinin oluşmasına yol açar. Anayasa Mahkemesi’nden bir açıklama olacaksa en azından üyelerin çoğunluğunun görüşünü yansıtan bir açıklama olmasını bekleriz.
Biz CHP olarak bu konudaki görüşlerimizi yeni programımıza koyduk. Yüksek yargı organları ve yargı reformları ile ilgili olarak önerilerimizden biri de yüksek yargı organlarının başkanlarının hukuk eğitimi almış kişiler olması gerektiğidir. Bu olaydan bağımsız olarak, bu olaya atıfta bulunmadan, sadece genel olarak partimizin programında yer alan hususu söylüyorum.
Ayrıca, Sayın Başbakanın “Danıştay ikinci bir Anayasa Mahkemesi gibi karşımıza çıkıyor” şeklinde beyanat vererek Danıştay’ı suçlaması hoş değildir. Yargı organlarına, Anayasa Mahkemesi’ne de, Danıştay’a da, diğer üst düzey yargı organlarına da saygı göstermeliyiz. Demokrasilerde rejimin işlemesinin temeli Hükümetin yargıya saygı göstermesidir. Ama Sayın Başbakan her vesileyle yargı organlarını suçluyor ve onları eleştiren beyanlarda bulunuyor. Bunları yakışık alır davranışlar gibi görmüyoruz.
Sunucu: Türkiye’de son günlerde oldukça fazla konuşulan bir konu var ki, 1915 olaylarıyla ilgili Ermenilerden “Özür diliyorum” kampanyası başlatıldı ve bu kampanya çok fazla tepki çekerek karşı kampanyalar başlatıldı. Siz bu kampanyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Bu kampanyayı hem içeriği hem de zamanlaması açısından talihsiz bir gelişme olarak değerlendiriyoruz. TBMM üç yıl önce oybirliğiyle bir karar aldı ve bu kararla 1915 olaylarının tarihi açıdan değerlendirilmesi ve incelenmesi için Türk ve Ermeni tarihçilerden oluşan bir komisyon kurulmasını önerdi. Ayrıca bu komisyona başka ülkelerin hakimlerinin de katılabileceğini söyledi. İşte biz milletvekilleri olarak böyle bir açılım yaptık ve tarihçilerin arşivleri açarak bu konuyu incelemelerini istedik.
Türkiye arşivlerini açtı ama Ermenistan açmıyor. Böylece de tarihi gerçeklerin ortaya çıkması engelleniyor. Bizim yaptığımız bu girişime Ermenistan’dan hiçbir tepki gelmedi. Hal böyleyken, Türkiye’de bir grup insan çıkıyor, sanki böyle bir komisyon kurulmuş ve Türkiye suçlu bulunmuş da bu iddia uluslararası bir mahkeme tarafından onaylanmış gibi özür dileme kampanyası başlatıyorlar. Bizce bu durum son derece yanlıştır.
Aynı mantıkla düşünecek olursak Türkiye’nin Kıbrıs’a düzenlediği harekatta ölen Rumlar olmuştu. Onlardan da özür mü dileyeceğiz? Peki öldürülen Kıbrıslı Türklerden kim özür dileyecek? Aynı mantıkla gidersek TSK’nın, terörle mücadele sırasında öldürülen teröristlerden de mi özür dilemesi gerekir? Dünyada her devlette çatışma ve savaş hallerinde maalesef insanlar hayatlarını kaybedebiliyorlar. Ama her iki taraf da kaybediyor. Şimdi bu suçlamada bulunanlar ve özür dileme kampanyası başlatanlar 1915 olaylarında 500 binden fazla Türkün Ermeniler tarafından öldürüldüğünü dikkate alıyorlar mı? Onlardan kim özür dileyecek?
Tarihe baktığımızda Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde yabancı bir ülke Türk topraklarını istila etmiş, Türk ordusu onlarla savaşıyor ve bu sırada bölgedeki Ermeni çeteleri bu savaşı fırsat bilerek Türk ordusuna, yani kendi devletinin ordusuna saldırıyor. Cephanelikleri basarak birçok insanımızı öldürüyorlar. Peki bu olaydan dolayı kim özür dileyecek?
Daha yakın bir tarihe kadar Ermenistan Yukarı Karabağ da dahil olmak üzere Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etti ve Ermeniler 30 bin Azeri’yi öldürdüler. Şu anda bu işgalden dolayı bir milyon Azeri göçmen durumundadır. Bunlardan kim özür dileyecek?
Ermeni teröristler Türk diplomatlarını öldürdüler. Bu teröristlerden bazıları şu sırada yaşadıkları Erivan’da ellerini kollarını sallayarak sokakta rahatça dolaşabiliyorlar. Bunlardan bir tanesi bile Ermeni makamları tarafından yakalanıp yargıya verilmiş veya cezalandırılmış değildir. Bu konuda kim özür dileyecek? Tarihi olaylar ve bugün yaşanmakta olan olaylar itibariyle özür dilenmesi gereken taraf Türkiye iken, Türkiye’den bir takım insanlar çıkıp Ermenilerden özür diliyorlar. Bu durum Türkiye’yi gerçekten haksız yere suçlamak anlamına gelir.
Sunucu: Bu kampanya uluslararası camiada da elimizi zayıflatacak bir sonuç oluşturabilir, öyle değil mi?
Onur Öymen: Gayet tabii ki. Karşı taraf uluslararası alanda Parlamentolardan haksız kararlar çıkartarak sizi soykırım iddiasıyla suçlarken siz ülke olarak, İktidarı ve Muhalefetiyle hep birlikte mücadele ediyorsunuz ama böyle bir kampanya, bu mücadeleyi de zayıflatıyor.
Üstelik soykırımla mücadele ile ilgili 1948 tarihli BM Sözleşmesi var ve bu sözleşmede, bir ülkeyi veya bir şahsı soykırımla suçlayabilmek için uluslararası yetkili bir mahkemenin karar vermiş olması gerektiği belirtilir. Böyle bir mahkeme kararı veya herhangi bir hukuki dayanak yoktur. Ayrıca çok sayıda bilim adamı ve tarihçi de Türklerin soykırım yapmadığını söylerler ve bu konuda bildirileri vardır. O dönemde savaşa taraf olan ve tüm bu olayları en yakından izleyen İngiltere’nin bakanlarının Avam Kamarası’nda bu olayları hiçbir zaman soykırım olarak kabul etmediklerine dair beyanları bulunmaktadır.
Oysa bu kampanyayı başlatanlar bir anlamda soykırımı kabul ederek, adını soykırım koysalar da koymasalar da kullandıkları tabirlerle bu soykırım suçunu Türklerin işlediğini, yani atalarımızın katil olduğu iddiasını ortaya atıyor ve bundan dolayı özür diliyorlar. Üstelik özür, şahsi olmalıdır. Kişi ancak kendisi bir suç veya kusur işlemişse özür diler. Bir millet veya devlet bir suç işlemişse ancak o devletin yetkilileri özür dileyebilir. Vaktiyle Almanya Başbakanı Willy Brandt’ın Yahudi soykırımı dolayısıyla özür dilediği gibi. Ama siz bir milletin ve bir halkın suç işlediğini iddia ediyorsunuz ve bundan dolayı şahsınız adına özür diliyorsunuz. İşte bu yanlıştır. Tüm bunları bir arada düşündüğümüzde bu kampanyanın ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkıyor.
Sunucu: Bu kampanyayı savunanların bunu neden başlattıklarına dair ilginç bir tezi var; Soykırımla suçlananın Türkiye değil, Osmanlı Devleti ve İttihat ve Terakki Hükümeti olduğunu, dolayısıyla Türkiye’yi ilgilendiren bir durumun söz konusu olmadığını ileri sürüyorlar. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Öyle bir şey olabilir mi? Türkiye Osmanlı Devleti’nin mirasçısıdır. Osmanlı Devleti bizim açımızdan Japonya gibi bir ülke değildir. Osmanlı Devleti’ni yıkan Türkiye Cumhuriyeti oldu ama Osmanlı Devleti zamanında olan bir olayla ilgili olarak kayıtsız kalamayız ve gerçeklere aykırı bir beyanda bulunamayız. Yanlış bir şey yapılmış olsa da bunun Türkiye’yi ilgilendirmeyeceğini söyleyemeyiz. Kaldı ki, soykırım suçu devletlere atfedilen bir suç değil, şahıslara atfedilen bir suçtur. Genel kural olarak bir devleti soykırımla suçlayamazsınız.
Neticede söylenecek çok şey var fakat esas tartışılması gereken konu başkadır. Sayın Başbakan bu kampanyaya tepki gösterdi ve bence iyi yaptı. Ana Muhalefet Partisi CHP tepki gösteriyor, MHP, askerler, sivil toplum örgütlerinin çoğu tepki gösteriyor. Ancak esas tepki göstermesi gereken Sayın Cumhurbaşkanı iken, kendisi Türkiye’nin demokratik bir ülke olduğunu ve dolayısıyla herkesin istediğini söylemekte özgür olduğunu söylüyor. Bu yaklaşım doğru ancak eksiktir çünkü sizin Cumhurbaşkanı olarak göreviniz tarihimize ve milli onurumuza sahip çıkmaktır. Hiçbir hukuki ve siyasi bir gerekçesi, nedeni, delili olmadan kendi tarihimizin suçlanmasına kimse tepki göstermese bile Cumhurbaşkanı tepki göstermelidir. Ama Cumhurbaşkanı bu olayı herhangi bir topluluğun demokratik haklarını kullanarak bir açıklama yapması gibi görüyor. Öyle değil. Buna öncelikle Cumhurbaşkanı sahip çıkmalıdır. Bu konudaki görüşlerini vaktiyle dile getirdiğini söylüyor ama şimdi de söylemelidir. Başbakan da vaktiyle söylemişti, biz de söylemiştik ama şimdi de tekrarlıyoruz. Çünkü bu çok ciddi bir durumdur. Herkes bir tavır sergiliyor, Cumhurbaşkanı niçin sergilemesin? O bakımdan biz bunu bir eksiklik olarak görüyoruz.
Sunucu: İzmir Milletvekiliniz Sayın Canan Arıtman, Sayın Gül’ün anne tarafının Ermeni olduğu şeklinde bir iddiada bulundu ve hemen ardından Sayın Cumhurbaşkanı, Sayın Arıtman’a 1 YTL’lik manevi tazminat davası açtı. Hem Sayın Canan Arıtman’ın iddiası, hem de Sayın Cumhurbaşkanı’nın tazminat davasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Biz CHP olarak insanları etnik ve dini kökenlerine göre tasnif etmiyoruz. Bu bakımdan bir kişinin etnik kökeninin tartışma konusu yapılmasını uygun bulmuyoruz. Sayın Cumhurbaşkanının dava açmasının da yanlış bir izlenim yaratacağı kanısındayız. Bu durum, sanki kendisinin atalarına Ermeni denilmesi bir hakaretmiş de o yüzden dava açmış gibi algılandı. Bu da yanlış bir şeydir. Kaldı ki, Sayın Cumhurbaşkanının kökeni onun bugün izlediği tavrı veya savunduğu bir düşünceyi ne haklı ne de haksız gösterir. Aynı etnik kökenden gelen her insan her konuda aynı şekilde mi düşünür? Diyelim ki, bu iddianın doğru olmadığı Cumhurbaşkanı tarafından açıklandı ve bunu öğrendik. Bu iddia haklı bile olsaydı Cumhurbaşkanının bugünkü tavrını mazur mu gösterecekti? Öyle bir kökenden gelmiş olması Cumhurbaşkanının kendisinden beklediğimiz tutumu sergilememesini haklı mı gösterecekti? Bu da yanlıştır.
İşin bir de başka bir boyutu vardır. İnsanların etnik kökeninin bu tarz iddialarla ortaya atılması maalesef ilk defa olmuyor. Yakın bir geçmişte Atatürk’ün manevi evladı çok değerli kadın pilotumuz Sabiha Gökçen’in de ailesinin Ermeni olduğu iddiası ortaya atıldı ve büyük gazeteler bunu bir eleştiri konusu gibi değil de bir haber gibi verdiler. Bu iddiaları eleştirenler de oldu ama bugünkü kampanya karşısında bu eleştiriler çok cılız kaldı.
Cumhurbaşkanının ailesiyle ilgili iddiaya olağanüstü tepki gösterenler acaba o zaman Sabiha Gökçen hakkındaki bu iddialara ne tepki göstermişlerdi? Üstelik Sabiha Gökçen hayatta değildi ve kendisini savunacak durumda da değildi. Daha sonra bu iddiaların yalan olduğunu ortaya çıkaranlar oldu ama Sabiha Gökçen’in hayatta olmadığı bir dönemde böyle bir iddia ortaya atılması ve büyük gazetelerin bunu bir habermiş gibi manşetten vermeleri doğru bir şey miydi? Şimdi bunu kınıyorsanız onu da kınamalısınız.
Bazı yazarlar Türkiye’de adı bilinen hemen hemen herkesin, Yahudi kökenli ve Sabetayist olduğu gibi iddialar ortaya atarak bunlarla ilgili kitaplar yazıyorlar. Buna kim itiraz ediyor? Bu iddiaların çok büyük bir kısmının gerçek dışı olduğunu düşünüyorum. Gerçek dışı olup olmamasının ne değiştireceği de ayrı bir konudur. Bu iddialar ortaya atıldığında, ‘bu kişilerin kökeninin öyle veya böyle olması ne fark eder?’ diye tepki gösterenler oldu mu?
Türkiye bir mozaiktir ve bu topraklarda binlerce yıldan beri çeşitli medeniyetler yaşamıştır. Bu yüzden bu işin uzmanları Türkiye’nin bir eriyik potası olduğunu söylerler. Daha da geriye gittiğinizde kimin kökeninin nereye uzandığı da belli olmaz. Ancak bugünkü çağdaş düşünce, etnik kökenle hiç ilgilenmemektir. Bizim parti programımızda da söylediğimiz gibi biz devletin, insanların etnik kökeni, dini veya mezhebiyle hiç ilgilenmemesi gerektiği görüşünü savunuyoruz. Herkesin geçmişine saygımız var ama bunu hiçbir zaman araştırma konusu veya iddia konusu yapmayız, yapılmasını da doğru bulmayız. Dolayısıyla bizim politikamız böyle tartışmalara hiç gerek olmadığıdır. Eğer tartışılacaksa, daha önceleri ortaya atılmış benzer iddialara da tepki gösterilmesini beklerdik. Sabiha Gökçen’i şahsen tanırız ve kendisi çok değerli bir insandır. Bu tartışmalar karşısında kemiklerinin sızlamış olduğunu düşünüyoruz.
Sunucu: Sayın Arıtman’ın bu iddiası ister istemez CHP’ye de zarar verdi. Muzaffer Eryılmaz olayında olduğu gibi Sayın Canan Arıtman hakkında da parti olarak radikal bir karar almayı düşünüyor musunuz?
Onur Öymen: İki olay birbirinden çok farklıdır. Birinde suç söz konusudur ve iddia bir suçun işlendiği ile ilgilidir. Ümit ediyoruz ki, Çankaya Belediye Başkanımız Sayın Eryılmaz aklanarak bu işten çıkacaktır. İddia bir suçla ilgili olduğu için biz CHP olarak kendisinin yargıya verilmesini uygun gördük. Diğerinde ise bir suç unsuru olmamakla beraber sadece bizim tasvip etmediğimiz bir görüşün ifadesidir.
Ayrıca Çankaya Belediye Başkanı ile ilgili olayda CHP’nin puan kaybetmesi değil, tam tersine halkın gözünde puan kazanması söz konusudur. Çünkü biz yolsuzluklar ve usulsüzlükler konusunda o kadar duyarlı davranıyoruz ki, kendi arkadaşımızla ilgili bir iddia bile ortaya atılınca hiç gözümüzü kırpmadan onu yargıya verebiliyor ve suç duyurusunda bulunabiliyoruz.
Sunucu: Sayın Öymen, bu suç duyurusuyla aynı zamanda AKP’ye de Melih Gökçek konusunda bir gönderme mi yapmış oldunuz?
Onur Öymen: Keşke diğer partiler de aynı duyarlılığı gösterebilselerdi. Mesela Şaban Dişli olayında AKP’nin önde gelenleri önce basın toplantısı düzenleyerek kendisine sahip çıktılar. Sonra ise istifa etmek zorunda kaldı. Bugün RTÜK Başkanı ile ilgili çok ciddi iddialar varken ve Almanya’ya ayak bastığı an tutuklanacakken AKP hala kendisine sahip çıkıyor. Sayın Eryılmaz hakkında böylesine ciddi bir iddia varsa biz, kendisinin öncelikle mahkemede aklanması gerektiği kanısındayız. İşte AKP ile aramızdaki fark budur. Hangimizin yaptığı daha dürüst, hukuki ve ahlaki bir davranıştır? Sonuç olarak CHP olarak bu olaydan puan kaybettiğimiz değil, aksine puan kazandığımız kanısındayız.
Diğer olaya gelince, arkadaşımızı kollamak için partimizin genel tutumundan ve genel politikasından taviz vermedik. Bir arkadaşımız bir şey söylemiş ama biz partimizin görüşünün, kimsenin etnik kökeninin tartışma konusu yapılamayacağı şeklinde olduğunu açıkça ilan ettik.
AKP’nin genel tavrı ise yanlış bir iş yapan ve hatta bazı konularda suç işlediği iddia edilen insanları bile korumak ve kollamaktır. Sonra gerçek ortaya çıktığında mahcup oluyorlar. Biz ise bu konuda duyarlılık gösteriyor ve gerekeni yapıyoruz. İnsanlara da haksızlık yapmıyoruz. İnsanları mahkum etmek bizim görevimiz değildir ve bir kişinin yargıya sevk edilmesi onun mahkum edilmesi anlamına gelmez. Aksine o kişiye kendisini aklama hakkı verilmesi anlamına gelir. Aleyhinde dava açılmış ve dokunulmazlıktan yararlanan milletvekillerimiz var ve bunlar bizzat kendileri mahkemeye müracat ederek yargılanma ve dolayısıyla aklanma talebinde bulunuyorlar. İşte İktidar Partisiyle aramızdaki büyük fark budur. Keşke AKP bu konularda CHP kadar duyarlılık gösterebilseydi. Ne yazık ki tam tersini yapıyor.
Sunucu: Sayın Öymen Irak’ta çok ilginç gelişmeler yaşanıyor. Öncelikle Irak Devlet Başkanı Celal Talabani PKK’ya silah bıraktırılabileceğini söyledi ve Türkiye’ye bir takım öneriler sıraladı. Bunun üzerine de Irak Başbakanı El Maliki günübirlik bir ziyaret için Türkiye’ye geldi. Siz bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Onur Öymen: Evet Irak’ta çok ilginç gelişmeler olduğu tespitiniz doğrudur. Irak konusunda işin can alıcı tarafı şudur ki, dünyanın neresinde bir terör örgütü varsa o ülkede o terör örgütü ile mücadele etmekle görevli bir güvenlik gücü vardır. Bu durumun tek istisnası Kuzey Irak’tır. Irak’ta Hükümetin emrindeki güvenlik güçlerinin, PKK hariç ülkedeki bütün teröristlerle mücadele etmesi düşündürücüdür.
Kuzey Irak’taki yerel yönetimler Irak Hükümetine destek olmak için Bağdat’a veya Irak’ın güney bölgelerine teröristlerle mücadele etmek için peşmergelerini yolluyorlar ama kendi bölgesindeki PKK ile mücadele etmiyorlar. Acaba neden? Amerika’nın Irak’ta 140 bin askeri varken ve Irak’taki diğer terör örgütleriyle fiilen mücadele ederken sadece PKK ile mücadele etmiyor. Türkiye’ye istihbarat yardımı yaptıklarını ve işbirliği içinde olduklarını söylüyorlar ama PKK ile fiilen mücadele etmesi gerekenler etmiyor.
Irak Anayasasının 7. maddesine göre Irak Hükümeti, Irak topraklarının bir terör örgütü tarafından üs haline getirilmesine, transit geçiş yolu ve komşu ülkelere bir saldırı merkezi haline getirilmesine izin veremez. Ama izin veriyorlar ve sonra da PKK meselesinin nasıl çözülebileceğine dair Türkiye’ye nasihatte bulunuyorlar. Basından takip ettiğimiz kadarıyla da verdikleri nasihatler PKK’nın gündemidir ve onların nasihatleridir. Genel bir af çıkarılması, kimsenin yargılanmaması gibi söylemler öteden beri PKK’nın söylemleridir. Irak yetkilileri ise bunları kendi önerileriymiş gibi Türkiye’ye taşıyorlar ve işin daha da hazin tarafı, bizim devlet adamlarımız, bizim Hükümetimiz Iraklılara öncelikle kendi Anayasalarının gereğini yapmalarını, terör örgütü ile mücadele edip teröristleri tutuklayarak Türkiye’ye iade etmelerini söyleyemiyorlar. Onların söylemlerini, yani PKK’nın gündemini – adı konsun veya konmasın genel bir af çıkarılması girişimlerini adeta makul görür gibi bir tavır sergiliyorlar. Bu çok yanlıştır. Söyleyeceğiniz gayet açıktır: “Türkiye’de ne yapmamız gerektiğini biz kendimiz biliriz, bize akıl vermeyin, bu konuda sizin tavsiyenize ihtiyacımız yok. Siz öncelikle Irak’ta üzerinize düşeni yapın” demelisiniz.
Barzani bir Kürdün başka bir Kürdü öldürmeyeceğini söylüyor. Bunun manası da kendi ülkelerinde terörist olsa bile Kürt kökenli birine karşı mücadele etmeyecek olmasıdır. Peki evvelce bundan önceki Hükümetler zamanında PKK ile silahlı mücadele yapan siz değil miydiniz? O zamanlar Türkiye’nin de desteğiyle hem Barzani hem de Talabani PKK ile silahlı mücadelede bulunuyordu. Şimdi ne değişti? Söyleminiz neden değişti? Eğer bir Kürt suçluysa, cinayet işlemişse, teröristse gayet tabii ki mücadele edeceksiniz. Kürt olduğu için onu terörist kategorisinden çıkaramazsınız.
Hükümet, Irak Hükümetinin PKK’yı terör örgütü olarak kabul etmeye hazırlandığını söylüyor. Amerika ve diğer Avrupa ülkeleri yıllardan beri PKK’yı bir terör örgütü olarak kabul ediyorken Irak neden kabul etmiyor? Bundan on yıl önce Barzani ve Talabani’nin PKK’nın terör örgütü olduğu şeklinde resmi bildirileri vardı. Şimdi neden bunu söylemeye çekiniyorlar? Neden geriye gittik? O zamanki Türk Hükümetlerinin yaptığını bugünkü Türk Hükümeti neden yapamadı, neden bu kişileri ikna edemedi? Şimdi neden PKK’nın gündemini Türkiye’ye taşıma gayretlerine göz yumuyor ve bunu sineye çekiyorsunuz? Tepki göstermelisiniz. Sivil halka sahip çıkmalı, güneydoğuda yaşayan insanlara yatırım götürmeli, sağlık, eğitim gibi tüm bireysel haklarını tanımalı ama teröristlerle onlar arasında ayırım yapmalısınız. Güneydoğuda yaşayan vatandaşlarımıza terörist muamelesi yapmamalı, onları korumalısınız. Terör eylemi yapanlar daha dün Cizre’de üç askerimizi öldürdüler ve çok sayıda askerimizi yaraladılar.
Bunları durdurmak için “Teröristlerle mücadele edemiyoruz, en iyisi siyasi çözüm bulalım” mı demeliyiz? Bize bunu telkin eden yabancı ülkeler ve bazı ülkelerin üst düzey komutanlarının bu doğrultuda demeçleri var ama Türkiye’nin görüşü bu değildir. Amerika, Afganistan’da El Kaide ile mücadele etmeyip müzakere ederek siyasi çözüm bulunması gerektiğini söylüyor mu? Hayır söylemiyor. Talabani bunu Amerika’ya öneriyor mu? Önermiyor, sadece bize öneriyor. Çünkü öyle anlaşılıyor ki, Türkiye’de bunu dinlemeye hazır insanlar var.
Hükümetten beklediğimiz, teröre karşı kararlı bir duruştur. Maalesef bunu yapamıyorlar. “Madem siz yapamıyorsunuz bırakın da biz yapalım” diyoruz. Onu da istemiyorlar. Kuzey Irak’ta sadece sınırlı bir kara operasyonu yapabildik, durum bundan ibarettir. Türkiye’nin PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiye edecek gücü yok mudur? Türkiye’nin ordusu NATO’nun ikinci en büyük ordusudur ve terörle mücadele konusunda dünyanın en tecrübeli ordulardandır. Hükümet Türk ordusuna böyle bir görev verdi de ordu bu görevi yapamayacağını mı söyledi? Hükümet olarak neden çekiniyorsunuz? Terörle mücadele etmek istediğiniz için kim size mani olabilir?
Sunucu: Amerika buna engel olabilir mi?
Onur Öymen: Neden olsun ki? Bu durum Amerika’nın tezlerine aykırıdır. Obama da PKK’nın saldırılarının artmasının sebebi olarak Bush Yönetiminin PKK konusundaki tutumu olduğunu söyledi. Bizim Hükümet Bush Yönetimiyle yapılan işbirliğinden çok memnunken Obama bu tutumdan memnun değil. Bush Yönetimi tek bir PKK’lıyı yakalayıp Türkiye’ye teslim etmemişken bizim Hükümet onu övüyor ama Obama tam tersini söylüyor. Bir ay sonra göreve başlayacak olan Obama’ya ne diyeceksiniz? Bush Yönetimi ile yaptığınız gibi işbirliği istediğinizi mi yoksa PKK’nın tamamen tasfiye edilmesini istediğinizi mi söyleyeceksiniz?
Sunucu: Sayın Öymen, sizce Obama’nın göreve gelmesi Kürt liderlerin tutum değiştirmesine yol açmış olabilir mi? Obama Kuzey Irak’tan Amerikan askerlerini çekecek olduğu için yalnız kalma korkusu ile Türkiye’den şu an alabildiğimizi alalım şeklinde düşünebiliyor olabilirler mi?
Onur Öymen: Tutum değiştirirlerse bunu pek yadırgamayız çünkü bunu her konuda sıkça yapıyorlar. Ancak Türkiye gibi ciddi devletlerin tutarlı politikaları olmalı ve her yerde, her zaman ve herkese aynı ilkelerini savunmalıdır. Yani herkese farklı konuşursanız kimse sizi ciddiye almaz. Türkiye tarih boyunca ciddi bir devlet olarak tanınmıştır. Hele ki, Cumhuriyet Döneminde çok ciddi bir ağırlığı olan bir devlettir. Şimdi böyle her gün söylem değiştirirseniz kimse sizi ciddiye almaz.
Sunucu: Sayın Öymen, değerli yorumlarınız ve programımıza katıldığınız için çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.