ART – Hrant Dink Cinayeti ve Kerkük Meselesi Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ARTV’de “Haber Maratonu”Programına verdiği mülakat
22 OCAK 2007

Sunucu: Hrant Dink cinayeti sebebiyle tüm dünyanın gözü üzerimizde. Bu cinayetin bir de 2007 yılında Türkiye’yi çok ciddi şekilde sıkıntıya sokacağına yönelik yorumlar da vardı. Bu yorumlara ne diyorsunuz? İkinci olarak da CHP bu Ermeni meselesine ilişkin olarak önemli çalışmalara imza atıyordu, çok önemli hazırlıklar yapmıştınız ABD’de de lobi faaliyetleri yapmaya çalışacaktınız. Bunun öncesinde ciddi bir sekteye uğradınız sanırım?

Öymen: Bu cinayetin vuku bulmasını çok kuvvetli bir şekilde kınadık biz ve kınıyoruz. Türkiye’de insanlar hangi düşüncede olurlarsa olsunlar, can güvenliği içinde, özgürlük içinde bu görüşlerini açıklayabilmelidirler. O bakımdan bu cinayet Türkiye’de düşünce özgürlüğüne ve Türkiye’nin hoşgörü geleneğine sıkılmış bir kurşundur bizce. Türkiye’ye gerçekten büyük bir zarar vermiştir. Bizce bu ancak profesyonelce düşünülmüş bir cinayet olabilir. Yapanlar, tetikçiler yaşları genç insanlar da olsa öyle anlaşılıyor ki bunun arkasında bunu planlayanlar ve gençleri bu suça teşvik edenler Türkiye’nin en hassas noktalarını tespit etmişlerdir ve hangi noktadan vurursak Türkiye yurtiçinde ve yurtdışında çalkantıya düşer, sıkıntıya düşer bunun hesabını yapmışlardır. O bakımdan biz bu canilerin yanı sıra onları yönlendirenlerin de mutlaka yakalanıp sorgulanmalarını ve yargılanmalarını istiyoruz.

İkinci önemli mesele şudur, medyada ve kamuoyunda ikinci planda bırakılıyor, burada devlet büyük bir kusur işlemiştir. Bizim terörle mücadele yasamızın 20. maddesine göre tehdide maruz kaldığı anlaşılan insanların istemeseler bile korunmaları devletin görevidir. Uğur Mumcu’ya ilişkin bir davada Danıştay bu yolda karar vermiştir. O bakımdan devletin ‘kendisi koruma istememişti’ bahanesinin ardına saklanarak, Hırant Dink’i korumamış olmasının geçerli bir mazeret olduğunu biz kabul etmiyoruz. Bunun sorumluları mutlaka tespit edilmelidir. Burada devletin çok büyük bir görev kusuru var. Hırant Dink ve onun konumundaki insanlar, mutlaka devlet tarafından korunmalıdır. Şimdi bazılarının korunmaya alındığı söyleniyor ama bu çok geçtir. Orada bir insanımızın hayatı kaybolmuştur, biz bunu çok büyük bir ihmal ve görev kusuru olarak kabul ediyoruz. Bunun da ayrıca peşini bırakmayacağız.

Hırant Dink gibi düşünenlerin düşüncelerini açıklama özgürlüğü mutlaka olmalıdır. Avrupa ülkelerinde ne kadar düşünce özgürlüğü varsa, Türkiye’de de o kadar olmalıdır. Oralarda da düşünce özgürlüğü sınırsız değildir; mesela düşünce özgürlüğü hakareti kapsamaz. Hiçbir insan hakları sözleşmesinde, insanların başkalarına hakaret etme, başkalarını veya kurumları aşağılama yetkisi, hakkı yoktur. O bakımdan çağdaş ülkelerde düşüncelerin hangi sınırlar içinde ifade edilmesi kabul edildiyse, Türkiye’de de aynı şekilde, aynı çerçevede kabul edilmelidir. Biz Türkiye’de düşünce özgürlüğünün Avrupa’dan bir adım bile geride olmasını kabul etmiyoruz. Türkiye ikinci sınıf bir demokrasi olamaz, düşünce özgürlüğünün ikinci sınıf bir özgürlük olmasını kabul etmeyiz. Biz bunu her zaman söyledik, ilk defa söylemiyoruz, sadece bu cinayetten sonra da söylemiyoruz yıllardır biz bu görüşü savunuyoruz. Her yerde söyledik.

Bu konudaki tepkileri anlıyoruz ve biz de aynı şekilde tepki gösteriyoruz. Bizim tepkimiz bu konuda, tepkilerini çeşitli platformlarda dile getirenlerin tepkisinin gerisinde değildir. Biz de aynı acıyı ve ızdırabı paylaşıyoruz.

Sunucu: Bizim bu acımızı başkaları başka mecralara çekmeye çalışıyor, inanılmaz bir haber bombardımanı içindeyiz ve gelen haberler ne yazık ki hiç de olumlu değil.

Öymen: Bu bombardımanlara çok itibar etmemek lazım. Biz bu tepkimizi her vesileyle söyledik, söylemeye de devam edeceğiz. Bir şey daha söylüyoruz o da şudur; insan hayatı herkes için kutsaldır. Aynı durumda olan bir insan öldürüldüğü zaman tepki gösterip başka bir insan öldürüldüğü zaman tepki göstermezsek, bunu sıradan bir vaka gibi görürsek, işte o zaman hata etmiş oluruz ve bu da bize yakışmaz. Sayın Hırant Dink ile aynı hafta içinde bir başka vatandaşımız, bir astsubayımız öldürüldü teröristler tarafından. O da insan. O da teröristler tarafından öldürüldü, onun da kusuru yoktu. Onun öldürülmesiyle ilgili bir tek yorum okudunuz mu? Kanıksamışız. Teröristler sınırı geçecek, askerlerimizi, insanlarımızı, masum vatandaşlarımızı öldürecek. Bu normal bir olay gibi görülmeye başlandı. Ama bu da bir terör olayıdır. Bunları kanıksamayacaksınız. Necip Hablemitoğlu öldürüldüğünde de bazı çevreler tepki gösterdiler ama hiçkimse hepimiz Necip Hablemitoğlu’yuz demediler. Şimdi sizin görüşünüzde olanlar öldürülünce tepki gösterirseniz, başka görüşte olanlar öldürüldüğünde nispeten sessiz kalırsanız, o zaman insan hakları açısından doğru bir çizgide olduğunuz söylenemez. Mustafa Özbilgin öldürüldüğünde dünyanın buna gösterdiği tepki çok çok sınırlı olmuştur, hemen hemen hiç olmamıştır. Avrupa Parlamentosunun en son Türkiye ile ilgili raporunda bu olaydan şöyle yüzeysel bir şekilde bahsediliyor ve sadece devletin koruma tedbiri almaması eleştiriliyor. Bunu öldüren örgüt veya şahısla ilgili bir eleştiri yok. Şimdi buna dikkat etmek lazım. Öldürülenlerin hepsi bizim insanımız. Sayın Özbilgin de çok değerli bir insanımızdı ve hukukçumuzdu, Hırant Dink de Hablemitoğlu da öyleydi ve öldürülen astsubaylarımız ve erlerimiz de öyledir. Kim ki teröristler tarafından öldürülüyor, aynı tepkiyi aynı şiddetle ortaya koyacaksınız.

Bu olayla ilgili olarak başka düşüncede olan insanları suçlamaya kalkarsanız çok yanlış yapmış olursunuz. Hırant Dink yaşamış olsaydı böyle bir olayda onların görüşlerini paylaşmazdı. Hırant Dink, Ermeni soykırımı iddialarının doğru olduğuna inanıyordu, bunu yazıyordu. Ama Ermeni soykırımını inkar etmenin suç olduğu iddiasıyla Fransa’da meclisin yasa çıkartmasına önce O karşı çıkmıştı. Yani kendisinden farklı düşünen insanların düşünce özgürlüğüne saygısı vardı. Ama şimdi bakıyoruz bu olayda bazıları 301. madde ile ilgili olarak kendileri gibi düşünmeyenleri suçluyorlar. Hatta onları bu cinayetin neredeyse dolaylı sorumlusu gibi göstermeye çalışıyorlar. Bu son derece yanlış ve ayıptır ayrıca çağdaş ve uygar düşünceye sığmaz. Siz böyle düşünebilirsiniz, herkes sizin düşüncenize saygı gösterir, başkaları da başka şekilde düşünebilir siz de onların düşüncesine saygı göstereceksiniz. Yani 301. maddenin eleştiri özgürlüğünü sınırlamadığını söyleyenlerin düşüncesine de siz saygı göstereceksiniz. Çünkü kanunun maddesinde açıkça ifade edilmiş; bu madde eleştiri amacıyla yapılan açıklamaları, konuşmaları kapsamaz diyor. 301. maddenin neredeyse kelime kelime aynısı İtalyan ceza kanununda var. Şimdi siz diyor musunuz İtalyan yasası çağdışıdır, çağdaş düşünce özgürlüğüne aykırıdır diye? İspanyol yasasında var, başka ülkelerin yasalarında benzer kısıtlamalar var. Hiçbir ülke hakaret etme, aşağılama özgürlüğünü kabul etmemiş yasalarında. O bakımdan sizin görüşünüz farklı olabilir ama başka görüşte olanlara saygı göstereceksiniz. Bu olay vesilesiyle sizin gibi düşünmeyenleri psikolojik baskı altına almaya çalışmanızı doğru bulmuyoruz. Bu konular mecliste görüşülür ve mecliste açıkça tartışılır. Bazı iktidar partisi milletvekilleri şimdi taraf değiştiriyor, 301. maddeyi kaldıralım diyorlar. Böyle düşünüyor idiyseniz, bir cinayet olmasını mı beklediniz bunun için? Niye daha önce getirmediniz değişiklik önergenizi meclise? Şimdi söylüyorsunuz çünkü belli çevrelere hoş görünmeye çalışıyorsunuz. Eğer öyle düşünüyor idiyseniz bu kanunu böyle yapmayacaktınız.
Biz diyoruz ki mesele 301. madde meselesi değil, mesele Türkiye’nin köklü bir yargı reformu yapma ihtiyacıdır. Bu AB raporlarında da var, bu kurultayımızda kabul ettiğimiz ‘Temel Sorunlar Temel Çözümler’ belgemizde de var; hatta birinci maddesi budur. Çok kapsamlı bir yargı reformu yapacağız. Milletvekili dokunulmazlıklarının kaldırılmasından başlayarak, hakimlerin ve savcıların atanma usullerini değiştirerek, Adalet Bakanını ve müsteşarı bunları atayan HSYK’dan çıkartarak, hakim ve savcıların eğitimi konusunda güvenceler getirerek. Netice itibariyle Türkiye’de adalet sistemi baştan aşağı gözden geçirilmeye muhtaçtır. Adalete siyasetin hiçbir şekilde etkide bulunmamasını sağlayacaksınız. Türkiye’deki hakimler ve savcılar, dünya görüşü itibariyle çağdaş ülkelerin hakim ve savcılarının bir adım gerisinde olmayacak. Türkiye AİHS temel kurallarını ve ilkelerini içine sindirmiş bir ülke olacak. Tek başına 301 bu meseleyi halletmiyor. Bir an için düşünelim 301. maddeyi kaldırdık, aynı savcı aynı şahıs aleyhine başka bir yasa maddesinden dava açtı. Ne yapacaksınız? Teker teker bütün maddeleri kaldıracak mısınız? Bize vaktiyle diyorlardı ki 141 ve 142. maddeyi kaldırın bütün meseleler bitecek. Kaldırıldı ne oldu? Yetmiyor, 169. maddeyi de kaldırın dediler, onu da kaldırdık bu sefer 312. yi kaldırın dediler. Onların hoşuna gidecekse, ceza kanunun tümünü kaldıralım. Hoşunuza gitmeyen uygulamalar varsa bunu tartışırız, uygulamada hatalar varsa, biz de buna karşıyız. Ama yasaları suçlayarak, kanun maddelerini suçlayarak fazla bir yere varamayız. Kapsamlı bir yargı reformu yapacağız. Yargı baştan sona sakattır. En yüksek mahkemelerin başkanları, her yıl adli yılın açılış konuşmalarında bundan şikayet ediyorlar. Hakimler vicdanları ile cüzdanları arasında sıkışıyor ne demek? Bu çok ağır bir laf, ciddi bir iddia. O zaman demek ki yargının baştan aşağı gözden geçirilmesi lazım. Eğer çağın gereklerine uymayan maddeler varsa yasalarımızda, bütün yasalarımızda, bunları da gözden geçireceğiz. Pek çok yasamızın çağın gereklerinin gerisinde kaldığını biz de biliyoruz. Onun için biz diyoruz ki CHP iktidara geldiğinde biz baştan sona bir yargı ve adalet reformu yapacağız. Türkiye’deki yargı sistemini davaların hızlandırılması açısından, hakkaniyete uygun bir şekilde sonuçlandırılması açısından, düşünce özgürlüğü ve insan hakları açılarından, aklınıza gelebilecek her boyutu ile mutlak gözden geçireceğiz. Bugünkü hukuk elbisesi çağdaş normlara uymuyor Türkiye’de. Bütün bu gerçekler ortadayken, insan 30 sene bir davasının peşine düşüyor, dava bitmiyor, olacak şey mi? Demek ki aksayan bir şey var. Hakimlerin önüne binlerce dosya geliyor, altından kalkması kabil değil. Sistemi baştan aşağı değiştireceğiz ve çağdaş hale getireceğiz. Biz bunu vaat ediyoruz halkımıza; yani adaletin işleyişi birçok vatandaşımızın mağdur olmasına, sıkıntıya düşmesine yol açıyor, insanların özgürce fikirlerini savunmalarına engel oluyor, insanlara kötü muamele yapılmasına olanak veren boşluklar var yasalarımızda. İşte bütün bunların giderilmesi için biz çok kapsamlı bir yargı reformu yapacağız ve diğer alanlarda olduğu gibi yargı alanında da Türkiye’yi Avrupa’nın en çağdaş ülkelerinden biri haline getireceğiz bu konuda vatandaşlarımıza söz veriyoruz.

(…)

Sunucu: Yarın meclis Irak’la ilgili olarak toplanacak ve orada yaşananlar ele alınacak. Bir gizli oturum söz konusu. CHP için Irakla ilgili olarak en çok endişe duyulan konular nelerdir öğrenmek istiyoruz.

Öymen: Somut olarak bir sonuç çıkması lazım bütün bu gelişmelerden. Gerek geçen günkü ön görüşmede, gerek yarın yapılacak görüşmede somut bir sonuç çıkması lazım. Nedir o somut sonuç? Hükümet gerektiğinde sınırı korumak ve orada teröristlerle mücadele etmek için Kuzey Irak’a asker göndermek amacıyla meclisten yetki isteyecek mi istemeyecek mi? Biz bunun 4 yıldır söylüyoruz, bundan önceki hükümetler ihtiyaç duyduklarında buraya asker göndermişlerdir, orada sınırı korumuşlardır, teröristlerle mücadele etmişlerdir. Bir tek siz yapamıyorsunuz. İki kere yetki aldınız meclisten 2003 yılında mart ve ekim aylarında. Yerine getirmediniz bu taahhüdünüzü ve neticede 2004 yılının 7 Ekim tarihinden itibaren hükümetin bu konuda yetkisi yok, yani yetki süresi bitti. Şu anda sayın başbakanın esip gürlemesine hiç gerek yok bunu kurt masalı gibi anlar karşı taraf çünkü elinde yetki yok. Yetki alacaksınız ki karşı taraf bu Türkler şu andan itibaren kuzey Irak’a sınır bölgesine asker geçirebilir endişesine kapılacaklar. Şu anda Kuzey Irak’taki teröristler hiçbir güvenlik gücünün takibatına maruz kalmayacaklarının rahatlığı içinde serbestçe terörist faaliyetlerini düzenleyip yönlendirebiliyorlar. Bazıları diyor ki Irak’a gidip kan mı dökeceğiz? Biz kan dökmeye gitmiyoruz, sınır koruyacağız. Ne zamandan beri sınır korumasının adı kan dökmek oldu? Onlar bize saldırırsa gayet tabii ki karşılığını veririz ama sınırımız korunacak. Sadece Türkiye tarafından koruyamıyorsunuz çünkü bu sınır 3000 metre yüksekliğindeki dağlardan geçiyor koruyamazsınız. Mecbursunuz Irak’taki yaylalardan korumaya. Aslında bu Irak’ın görevi. Uluslar arası hukuka göre kendi sınırınızı korumak ve kendi sınırınızın komşu ülkelere yönelik terörist geçişlere imkan vermemesini sağlamak, hükümetlerin görevi. Siz yapamıyorsunuz, Irak’ta görevli Amerikalılar da yapamıyor. Kim yapacak bunu? Sınırı boş mu bırakalım onlar yapmıyor diye? Birisinin koruması lazım. Oradaki teröristlerle siz mücadele etmiyorsunuz, Amerikalılar da etmiyor kim edecek? Yoksa terörizmi serbest bırakmış olursunuz. Bakın Batı ülkelerinde bir kural var; Alman GSG-9 örgütü var terörle mücadele amacıyla kurulmuş. Onların temel kuralı şudur; hiçbir yerde Almanya’ya karşı faaliyet gösteren teröristleri yarım saatten fazla rahatta bırakmayacaksınız diyor. En çok yarım saat kalabilirler bir noktada, bilecekler ki arkalarından hemen Alman anti-terör timleri gelip onu yakalayacaktır. Bu korkuyla yaşarlarsa mutlaka hata yaparlar ve yakalanırlar. Bunlar yıllardan beri orada serbestçe ve fütursuzca yaşıyorlar. Çeşitli destekler ve himayeler görüyorlar ve Türkiye buna bir şey yapamıyor. Böyle şey olur mu? Sizden önceki bütün hükümetler yaptı siz niye yapamıyorsunuz? Ayrıca şimdi orada 3 milyona yakın Türkmen soydaşımız var, bunlar son derece kötü şartlarda yaşıyorlar, saldırıya uğruyorlar. Daha geçen gün bir saldırı oldu Kerkük’te 30 kişi öldü bir çok kişi yaralandı. Bunların nüfus kayıtları yakılıyor, evlerinden zorla uzaklaştırılıyorlar. Türkiye bununla ilgili bir şey söyleyince Bağdat’taki ABD büyükelçisi kalkıyor, Irak’ı içişlerine karışmayın diyor. Bu Kerkük’te olup bitenler bir insan hakları değil mi? Siz başka ülkelerde insan hakları ihlali olduğu zaman nasıl karışıyorsunuz? Türkiye’de en küçük bir olay olsa nasıl bir rapor yayınlıyorsunuz, toplantı yapıyorsunuz, bildiri yayınlıyorsunuz. Başka ülkelerde olunca sizin karışma hakkınız var, ama Kerkük’te 3 milyon soydaşımızın yaşadığı yerde bir insan hakları ihlali olduğu zaman, Türkiye’nin ağzını açmaya hakkı yok. Böyle adalet olur mu?

Sunucu: Tarihten kaynaklanan hukuki hakları olduğu söyleniyor Kerkük’le ilgili. 1926’ya dayanan hukuki haklarından dolayı da bazı şeylerin gelişebileceği, izne veya TBMM’nin onayına ihtiyaç duyulmadan müdahale edilebileceği söyleniyor, siz ne diyorsunuz?

Öymen: Kerkük ve Musul bölgesi Misak-ı Milli hudutları içindeydi. Birinci Dünya Savaşını bitiren ateşkes ilan edildiği zaman, işgal kuvvetleri hangi noktadalarsa orada durmaları gerekiyordu. Kerkük ateşkes ilan edildiğinde Osmanlıların elindeydi, İngilizlerin eline geçmemişti. Bundan üç gün sonra İngilizler orayı ele geçirdiler ve ateşkesi ihlal ettiler açıkça. Ondan sonra Lozan’da bu ele alındı. Lozan’da Türkiye gerçekten çok büyük bir mücadele verdi Musul ve Kerkük için. İsmet Paşa referandum yapalım dedi, yanaşmadılar. Bu işi Milletler Cemiyetine havale edelim dediler. Türkiye’yi Milletler Cemiyetine gitmeye ya da onların müracaatını kabul etmeye mecbur ettiler. Aksi takdirde orada yeni bir savaş açacaktık. Atatürk diyor ki açsak savaşı kazanırdık ancak onun doğuracağı sonuçları da düşünmemiz lazım. Türkiye yeni bir savaş açmadı bu yerler dolayısıyla, barışçı bir antlaşma aramıştır. Tam biz barışçı antlaşma ararken baktık oradaki etnik grupların ayaklanması kışkırtılıyor yabancılar tarafından. Milletler Cemiyeti’ne İngilizlerin müracaat tarihi 5 Ağustos 1923’tir. Oradaki Nasturi isyanının tarihi 6 Ağustos 1923’tür. Ertesi gün ayaklanma orada tahrik edilmiş. İşte daha sonra başka ayaklanmalar tahrik edilmiş. Netice itibariyle orada bir taraftan etnik unsurlar tahrik edilerek, bir taraftan uluslar arası adalet divanının siyasi ağırlığı olan bir karar almasına başvurularak neticede sınır bugün gördüğümüz yerden çekilmiştir. Yani onun ötesinde Türkiye’nin tek hakkı, Irak devletine ayrılan petrol haklarından belli bir düre belli bir miktarda pay almasıdır. İşin tuhaf tarafı şu ki bu antlaşma yapıldığında, Irak devletinin eline geçen beş kuruş yok, Irak devletinin payı yok petrolde. Bütün petroller yabancılar tarafından paylaşılmış. Daha sonra Irak’ın payı oluyor, Türkiye çok sınırlı bir katkı alıyor sonra da bu bitiyor. Türkiye’nin şu sırada Irak’la ilgili olarak böyle hakları yok. Ama şu var BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı bir karar var 28 Kasım 2006 tarihli 1723 sayılı karar. Orada diyor ki bütün devletlerin yurtdışından Irak’a ve Irak’tan komşu ülkelere teröristlerin geçişini önleme mecburiyeti vardır diyor. Bu Türkiye’ye bir hak veriyor, Irak ve ABDlilere bir sorumluluk yüklüyor. Ne yazık ki onlar bunu yapamıyorlar. Türkiye de en azından bu hükümet zamanında bunu yerine getirecek cesareti göstermemiştir. Bu yüzden Türkiye’nin sınırı delik deşik olmuştur. Teröristler diledikleri gibi geçebiliyorlar çünkü sadece Türkiye tarafından bu sınırı korumak kabil değildir.

Sunucu:Amerikalılar acaba yine bir oyalama politikası içinde mi acaba? Farklı haberler de geliyor, Kuzey Irak’ta Amerikalıların bazı köylerin tahliye edilmesini istediği ve orada bir üs kurmayı planladığı öne sürülüyor. Diğer yandan İsrail’in önemli bir gazetesi ABD’nin Irak’ı terk etmesi durumunda Türkiye ve İran arasında çatışmaların başlayabileceğine dair haberler yayımlıyor. Yarın da genel kurul var. Etkilenir mi TBMM?

Öymen:Türkiye ve dünya kamuoyunun kafasını karıştırmayı profesyonel görev sayan insanlar vardır. İşleri budur. Onun için biz bunun gibi propagandalara hiç itibar etmeden işin esasına bakalım. Mahmur Kampı, PKK’nın 1990lı yıllarda kandırarak ya da zorla çoluk çocuk götürdükleri insanların bulunduğu yerdir. Bunları daha önce  Atruş Kampına yerleştirdiler Kuzey Irak’ta ve o zaman Türkiye’de ciddi bir devlet vardı. UNHCR’a çok sert tepki gösterdik ve kampı dağıtmak zorunda kaldılar. Daha sonra Saddam Hüseyin bölgesindeki Mahmur’a gönderildiler. Saddam Hüseyin devrildi, Irak operasyonunun üzerinden bu kadar yıl geçti, hala bu insanlar bu kampta dikenli tellerin arkasında PKK’nın baskısı altında yaşıyorlar. Şimdi göstermelik bir arama yaptılar orada, dediler ki bir mermi bile bulamadık. Açın bakın bakalım Washington Times öyle mi diyor? Gazete arama sırasında burada havan toplarının bulunduğunu söylüyor. Hani hiç silah yoktu? Bunlar olacak şeyler değil. Niçin bu arama yapıldıktan sonra oradaki insanlar serbestçe Türkiye’ye gelme hakkına kavuşturulmadılar? Ailelerine kavuşma hakkına sahip olamadılar? Bunlar göstermelik hareketlerdir, kimse bunları ciddiye almıyor. O bakımdan bizim Irak konusunda sonuç alıcı adımlara ihtiyacımız var. Bunun için de birinci hedef, Türkiye’nin sınırının hemen güneyinde sınırı koruyacak, terörle mücadele edecek birlikler bulundurma yetkisini meclisten almasıdır. İkincisi Kuzey Irak’ta Amerikan Birliklerinin konuşlandırılması. Orada bazı Kürt aşiretleri bunu arzu ediyorlar, kurmayı hedefledikleri Kürt devletine ABD’nin bir desteği olsun istiyorlar. Ayrıca Kerkük’teki petrol kaynakları, Irak petrolünün %40’ını oluşturuyor. Kerkük petrolünün de kendi ‘devletleri’ içinde olmasını istiyorlar. Askeri açıdan ABD’ye dayanacak ve bölgede ABD’nin veya İsrail’in sıçrama tahtası olacak.

Bu oyunlara gelmemek lazım. Irak’ta toprak bütünlüğü sağlanacak, bütün Irak bir ulus devlet olacak diğer devletler gibi. Yani farklı etnik grupların oluşturduğu siyasi örgütlerin bir koalisyonu hainde yönetilmeyecek, tam bir ulus devlet olacak. Biz bunu istiyoruz ve doğal olan da budur zaten. Irak anayasası da aslında tek bir devletten bahsediyor, devletin bölünmesinden bahsetmiyor. O bakımdan ABD’nin böyle oyunlara geleceğine biz ihtimal vermek istemeyiz. Yani sınırımızın hemen güneyinde bütün bölgeye yönelik olarak yapabileceği askeri operasyonlar için üsler oluşturması bütün bölge için ciddi bir istikrarsızlık kaynağı olur. Bu ABD’ye ve bütün bölgeye zarar verir. İsrail gazetesinin iddiaları ise gayri ciddidir. Biz İran’la 400 yılı aşkın zamandan beri barış içinde yaşıyoruz, sınırımızda 1 mm oynama, tek bir savaş bile olmamıştır. ABD gelmeseydi biz savaşa mı tutuşacaktık İran’la? O bakımdan bu iddiaları ciddiye almıyoruz. Bunlar kamuoyunun kafasını karıştırmaya ve belli siyasi tercihleri kabul ettirmeye yöneliktir. Ciddi bir endişe şudur; İran ile Irak’taki Şiiler ve Suriye’deki Şii yönetim ve Lübnan’daki Hizbullah örgütü bir bütünlük içinde hareket ederlerse, İran’dan Akdeniz’e kadar bir Şii kuşağı oluşur. Yani mezhep esasına göre devletleri yönetirseniz işte böyle sıkıntılar olur. Onun için bütün bölgede ulus devletler oluşturulmalı, din ve devlet işleri birbirinden ayrılmalı Türkiye’deki gibi laiklik ilkesi kabul edilmeli ve çağdaş bir demokrasi anlayışı yerleşmelidir ve Türkiye de bunun sıçrama tahtası olabilir. Yani Avrupalıların eğer Türkiye’nin tecrübelerinden yararlanma ihtiyacı duymaları halinde Türkiye bütün bu konularda katkıda bulunabilir bölgeye.

(…)

Sunucu: Başkan Bush da kendi halkına yalan söyleyecek diyecek ki, terörizm söz konusu olduğunda uluslar arası işbirliği şarttır diyecek ancak Kuzey Irak’ta veya Irak’ın içerisinde Türkiye ile işbirliğini oyalama taktikleriyle süreci uzatacak değil mi?

Öymen: Öyle anlaşılıyor ki ABD oradaki peşmergelerin desteğine ihtiyaç duyuyor. Bağdat kan gölü haline gelmişti, 2 tugay peşmerge Kürt birliğini Bağdat’a sevk ettiler oradaki teröristlerle mücadele etme amacıyla. Tabii Kürtler bu katkıyı sağlarken bazı siyasi avantajlar isteyeceklerdir.Bunların arasında Kerkük’ün Kürdistan dedikleri bölgeye bağlanması da olabilir, belki bağımsız bir Kürt devletinin kurulmasını desteklemek gibi başka talepleri de olabilir. Buna bizim çok dikkat etmemiz lazım. Bunun bir sonucu da şu olabilir; Irak’ta adı konulmamış bir içi savaş yaşanırken bu Kuzeye de sirayet edebilir. Çünkü orada bu şiddet yanlısı gruplar daima ABD’ye, koalisyon güçlerine ve onları destekleyen yerel güçlere karşı eylem düzenliyorlardı askerlere polise filan. Şimdi ise peşmergelere karşı da eylem düzenleyebilir ve bu da bu çatışmaları kuzeye taşıyabilir. O bakımdan bu gelişmeler Türkiye açısından, strateji bakımdan çok vahim sonuçlar verebilir. Bizim bütün bunları dikkate alıp tedbirli bir politika izlememiz lazım.
Şunu unutmayalım ki bugün çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz ama her geçen gün bu iktidarın sona ermesine bir gün daha yaklaşıyoruz ve Türkiye’nin taze bir başlangıç yapmasına bir gün daha yakınlaşıyoruz. Türkiye’de bu yıl içinde işbaşına gelecek yeni hükümet, CHP hükümeti bütün bu sorunların altından kalkacaktır; iç politikada, dış politikada, ekonomide, güvenlik alanında. Göreceksiniz ki çok yakın bir zamanda çok yeni bir Türkiye çıkacaktır ortaya; çağdaş, uygar, müreffeh, adil bir Türkiye. Biz bunun hazırlığı içindeyiz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.