CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in ATV’de ‘Siyaset Meydanı’ Programında yaptığı konuşma
2 Haziran 2005
Ali Kırca: Çok çeşitli bakış açıları var. Sayın Dışişleri Bakanının hemen bu referandumların sonrasında yaptığı açıklamalara göre referandumların bizi ilgilendiren yönü yok. Açıklamaları var ama bir taraftan Avrupa’da bunun sadece Türkiye’nin değil ama AB’nin genişleme sürecine olumsuz yönde etkileyeceği ve esasen ‘Hayır’ oyunu verenlerin büyük çoğunluğu da Avrupa’nın genişlemesine çeşitli nedenlerle; ekonomik, sosyal ve kültürel nedenlerle; karşı oldukları söyleniyor. Bu koşullar göz önüne alınarak ve ret oyu verenlerin bu gerekçeleri göz önüne alarak Türkiye’nin durumunu siz nasıl değerlendirirsiniz?
Öymen: Zannediyorum ki, bu referandum sürecine bir bütünlük içinde bakmak lazım. Sadece referandum sonuçlarına dikkat edersek biz eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Bu Fransa’daki referandum kampanyası sırasında ‘Hayır’ oyunu verilmesini savunanlar aynı zamanda Türkiye karşıtlığı da savundular. Türkiye’nin üye olması ihtimaline karşı da halkı ‘Hayır’ oyu vermeye davet ettiler. Bizi etkileyen ve ilgilendiren tarafı ne oldu? Maalesef öteden beri Türkiye’nin AB’ye üyeliğine taraftar olduğu bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing bu aleyhteki oyların fazla çıkmaması lehteki oyların daha fazla çıkması için Türkiye üzerinden bir taviz verdi ve Parlamentoya bir Anayasa değişikliği önerdi. Bu Anayasa değişikliği ile 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin, ki şu sırada sadece Türkiye söz konusudur, üyeliğini halk oyuna sunulmasını zorunlu hale getiren bir Anayasa değişikliği önerdi ve bu Mecliste kabul edildi ve sonuçlandı. Bize etkisi olmaz diyenler çıkıyor. Etkisi oldu bile. Şu anda bile oldu. Bu Anayasa değişikliğini Fransa ilk defa yapıyor. Daha önceki şekli ile Fransız Anayasasının bir uluslararası anlaşmayı referandum yolu ile veya Meclis kararıyla onaylamak mümkündü. Ama şimdi yapılan değişiklikle referandum zorunlu hale geldi. Bundan sonraki Fransız Cumhurbaşkanları Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda isteseler bile bunu Meclis kararıyla onaylatamayacaklar ve referanduma sunacaklar.
Fransa’da AB ile ilgili geçmişteki referandumlara bakacak olursanız topu topu üç tane göreceksiniz. Bir tanesi İngiltere’nin üyeliği ile ilgili, De Gaulle veto etmişti, katılım çok düşük oldu. İngiltere’nin üyeliğinin lehinde oy çıktı ama katılım %40’dı sadece. İkinci referandum Maastricht Anlaşmasının onaylanmasının referandumu, sadece %50,5 oy aldı. Bu defa ki referandum %55 oyla reddedildi. O bakımdan, biz birkaç yıl sonra Türkiye’nin üyeliği gündeme geldiğinde Fransız halkının Türkiye’nin üyeliğinin lehine oy kullanacağını bugünden tahmin edersek zannediyorum aşırı iyimserlik yapmış oluruz. Cumhurbaşkanı Chirac’ın bu Anayasa değişikliği Türkiye’nin üyelik sürecine gerçekten tehlikeye sokmuştur. Bu bir. İkincisi Başkanlık yarışında sayın Chirac’a rakip olacağı anlaşılan Sarkozy, iktidardaki UMP Partisinin Başkanı, açıkça Türkiye’nin üyeliğine karşı. Sadece kamuoyunun eğilimlerine değil de bu kamuoyuna yön veren büyük siyasi partilerin eğilimlerine bakmak lazım. Sarkozy ve UMP Partisi Türkiye’ye tam üyelik yerine özel statü verilmesini ön görüyorlar. Tam bu sırada bir de Almanya’da erken seçim gündeme geldi. Almanya’da 18 Eylül’de yapılması beklenen erken seçimi kazanma şansı en yüksek olan Hıristiyan Demokrat Partisi de Türkiye’ye tam üyelik verilmesine açıkça karşı bir politika izliyor ve Türkiye’ye özel bir statü verilmesini savunuyor. AB’nin en önemli iki ülkesi Fransa ve Almanya’da önümüzdeki dönemde iktidar da bulunacak partiler Türkiye’nin tam üyeliğine karşıysa bu çok ciddi bir durum yaratıyor demektir.
Bu durumda biz ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? Buna karşı bizim tavrımız ne olabilir? Bizim kanaatimizce, biz bu olumsuz gelişmelere rağmen tam üyelik hedefimizi sürdürmeliyiz. Tam üyelikten Türkiye’yi vazgeçirmek isteyenlerin oyununa gelmemeliyiz. Tam üyelik sürecini takip ederken dikkat etmemiz gereken bir şey var; 17 Aralık kararlarının metnine de dikkatle bakacak olursak diğer adaylardan farklı olarak bize net bir üyelik perspektifi vermediler. 17 Aralık’ta ucu açık müzakereler diyerek, insanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlama getirebiliriz diyerek, özel statünün kapısını açtılar. O kadar ilginçtir ki, 17 Aralık kararından hemen sonra Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin Başkanı Angela Merkel Der Spiegel dergisine bir demeç verdi ve “bu karardan son derece memnunuz. Schröder yenilgiye uğradı” dedi. “Çünkü Schröder Türkiye’yi koşulsuz üye yapmak için bir karar çıkartmak istiyordu. Tam tersine özel statüye kapıyı açan bir karar çıktı” dedi. Bu tablo karşısında biz ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? Bizim kanaatimizce bir taraftan tam üyelik için çalışırken, onun gereklerini yaparken tam üyeliğin zorunlu kıldığı AB müktesebatının koşullarını yerine getirirken, bir taraftan da bu müktesebatın dışında kalan ve Türkiye’ye hem 6 Ekim tarihli Komisyon Raporuyla hem 17 Aralık tarihli Zirveyle Türkiye’ye dayatılmak istenen bir takım aşırı taleplere karşı da direnç göstermeliyiz. Yani nasıl olsa biz üye olacağız, tek taraflı tavizleri verebiliriz demek son derece yanlış olur. Başta Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması, Ermenistan sınırının açılması, Patrikhaneye ‘ekümenik’ sıfatının verilmesi, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması, Kürtlerin ve Alevilerin azınlık olarak tanınması gibi; raporda yer alan ve zirvede benimsenen pek çok bizce haksız talebe karşı daha ihtiyatlı olmalıyız. Bunları gözü kapalı bir şekilde kabul edersek bugünden ileride üye olmamamız halinde özellikle ortaklık veya özel statünün bize verilmesi durumunda geri alamayacağımız tek taraflı tavizler vermiş oluruz.
Bizim Hükümete tavsiyemiz; çok ihtiyatlı olmalarıdır, müzakerelerin başından itibaren çok dikkatli hareket etmeleridir, AB’de bütün adayların kabul ettiği kuralları kabul etmekteyiz ama onun dışında az önce söylediğim gibi bu dayatmalara karşı direnç göstermeliler. İşte bunu gösteremediğimiz taktirde zannediyorum ki ileride son derece pişman olacağımız bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.
Değerli dostum ve arkadaşım Sayın Yakış’ın durumunu anlıyorum. Onun yerinde olmayı da çok fazla arzu etmezdim. İktidarın bu konudaki politikasını savunmak aslında hakikaten kolay bir iş değil. Söylediği keşke doğru olsaydı biz de bunu çok sevinçle karşılayacaktık. Ama en bariz özelliği Hükümetin sırf AB üyeliği hedefini gerçekleştirmek için Kıbrıs’ta şimdiye kadar verilmedik tavizleri verme yolunda adımlar atmış olmasıdır. 17 Aralık tarihinde bizim Hükümetimiz 1963 tarihli Ankara Antlaşmasını Kıbrıs Rumları da dahil olmak üzere yeni üyelere 3 Ekim tarihinden önce uyarlayacak bir anlaşmayı yazılı olarak taahhüt etmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Bu AB kuralları gereği miydi? Değildi. Çünkü biz 10 yıl önce üye olmuş olan Avusturya gibi, Finlandiya gibi, İsveç gibi ülkelerle daha imzalamadık bu protokolü. Niçin bu bize bastırılıyor? Niçin bunu bir an önce yapmamız isteniyor? Belli ki bundan Kıbrıslı Rumlar siyasi avantaj elde etmek istiyorlar. Başka hiçbir izahı olabilir mi? On yıldır siz Finlandiya ile, İsveç ile yapmamışınız. 20 yıldan daha fazla önce üye olan ülkelerle onaylamamışınız. O zaman niçin bu kadar dayatıyorlar?
Bu anlaşmayı onayladığınız anda Güney Kıbrıs’ı fiilen tanımış olacaksınız. Her ne kadar “biz tanımayacağız, o anlama gelmez” deseniz de karşı taraf bunu böyle algılamayacaktır. Ve sizden bir takım taleplerle karşınıza çıkacaklardır. Mesela, Kıbrıslı Rum gemilerini limanlarınıza sokacaksınız diye. Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki “sokmayacağız.” Ama şunu kamuoyuna ne yazık ki fazla duyurmadılar. 24 Nisan tarihinde Türkiye-AB Ortaklık Konseyi vesilesi ile AB bir ortak görüş belgesi yayınladı ve bu belgede açıkça diyor ki “Rum gemilerini limanlarınıza sokmak zorundasınız.” Avrupa Adalet Divanının bu konuda kararları vardı. “Başka türlü Gümrük Birliği olmaz” diyor. Yani size dayatmalar bugünden geliyor. Siz ne diyorsunuz? Basın haberleri doğruysa “15 Haziran’da bu anlaşmayı imzalayacağız” diyorsunuz. Peki imzalamayı taahhüt ettiyseniz imzalayın. Ama en azından bir rezerv koyun. Altına bir şart koyun. Deyin ki “bu anlaşmayı imzalamamız Güney Kıbrıs’ı tanımamız anlamına gelmez.” “Hayır”, diyorlar, “rezerv koyamazsınız”. Rezerv koymanıza izin vermiyorlar. O zaman ne yapacaksınız? Tek taraflı deklarasyon yayınlayacaksınız ve bu deklarasyon da karşı tarafı bağlamayacak. Biz de diyoruz ki Hükümete, özellikle bu Avrupa’daki referandum süreci sırasında ortaya çıkan tablo dolayısıyla, hiç değilse bu rezervde ısrar edin. Hiç değilse o imzayı atarken altına deyin ki “bu imzamız Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmez.” Aksi taktirde Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması halinde Kıbrıs’ı Türkiye Girit gibi kaybetme riski ile karşı karşıya kalacak. Çünkü bizim Güney Kıbrıs dediğimiz kendilerine Kıbrıs Cumhuriyeti denen ülke bütün Kıbrıs üzerinde egemenlik hakkı iddia ediyor. Siz onu kabul ettiğiniz anda Kuzey Kıbrıs üzerinde ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin egemenliğini tanımaktan fiilen vazgeçmiş olacaksınız.
Ali Kırca: Bundan sonra AB gerçekten devam edecek mi? Hem de Türkiye başka arayışlara girmeli midir?
Öymen: Bir kere AB’de iki tane süreç var. Bir tanesi derinleşme sürecidir. Kurumlarıyla, yapısıyla, görevleriyle, işlevleriyle, AB daha da derin bir yapıya kavuşmak istiyor. İkincisi de genişleme sürecidir. Bu referandumlarda ret oyunun yüksek çıkması, hiç kimse inkar etmeye kalkışmasın, derinleşme sürecine bir darbe vurmuştur. Bu AB’nin sonu mudur? Değildir. Ama AB’nin bu yeni Anayasayı hazırlarken halka yeterince danışmaması, halka yeterince bilgi vermemesi, bu yeni Anayasanın halkın günlük hayatını nasıl etkileyeceğini yeterince anlatamaması., bu arada Avrupa’da çok üst seviyelere yükselen işsizlik sorunu, bazı ülkelerde Hükümete ve Devlet Başkanına duyulan tepkiler, bütün bunlar “Hayır” oylarını ortaya çıkarttı. Ama buna bakarak “AB bitmiştir, ölmüştür” dersek çok yanlış bir şey söylemiş oluruz.
Türkiye’ye gelince, Türkiye’de AB’ye taraftar olmak demek AB’ye Türkiye’nin üye olmasını istemek demek ulusal çıkarları feda etmek anlamına gelmiyor. Bir ülke hem ulusal çıkarlarını savunabilir hem de AB gibi bir kuruluşa üye olabilir. Diğer bütün ülkelerin yaptığı budur. Yalnız Türkiye’de son zamanlarda bizim çok yadırgadığımız bir hava ortaya çıktı. Türkiye’de adeta ulusal çıkarları savunmak bir ayıp haline geldi. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok. Hiçbir ülkede kendi ülkesinin çıkarlarını savunan insanları ayıplamazlar. Partileri ayıplamazlar. Bilakis, alkışlarlar ve savunmayanı kınarlar. Bizde öyle bir hava çıktı ki ortaya bir olumsuzluk varsa mutlaka biz sorumluyuz. Yabancıların hiçbir zaman hiçbir konuda yanlışı olamaz. Bir yanlış varsa o bize aittir. Örnekleri de her zaman boldur Türkiye’de. Pek çok eksiğimiz var. Sıkıntımız var. Doğrudur. Bu eksiklerimizi de kabul ediyoruz. Ama Türkiye’yi sürekli olarak sanık iskemlesine oturtmak isteyenleri de reddediyoruz. Gençler arasında bu kadar kızıl elma veya ona benzer düşüncelerin ortaya çıkması yalnız bu toplantıda ki üç-beş arkadaşın duygularından ibaret değil.
Bu son Mersin ve Trabzon olaylarından sonra bütün Türkiye’de, neredeyse bütün pencerelerde bayrak asılması ne anlama geliyor? Bu bayrakları asanların hepsi ırkçı mı? Hepsi kızıl elmacı mı? Burada bir milli tepki var. Bu tepki nereden geliyor? Şuradan geliyor; siz kızıl elma diyorsunuz. Esas sorun şurada, Avrupa Türkiye’ye yarım elma vermek istiyor. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Hak ettiğimiz elmayı alamadığımız için ve Türkiye’yi sürekli olarak sanık iskemlesinde oturtulmak istendiği için, sürekli ve çoğu zaman haksız eleştirilere uğradığımız için halkta büyük bir tepki var. İkinci bir tepki de bu dış tepkilere yeterince direnemeyenlerin teslimiyetçi duygusuna tepkidir. Halkımızda biz büyük bir gerilim görüyoruz. Büyük bir tepki görüyoruz. Biz her gün kendimizi suçlarsak bu tepkiyi daha da artırmaktan başka hiçbir işe yaramayız.
Türkiye’de eleştirilecek şeyler çoktur. Kalkıyoruz biz yasa dışı Kuran Kurslarını affediyoruz. Bunun AB’ye alakası var mı? AB zihniyetine sahip bir Hükümet bunu yapabilir mi? Bizim yaptığımız iş nedir? Yolsuzluk yapanları affediyoruz, dokunulmazlıkları bir türlü kaldırmıyoruz., Türk sanayiinin en önemli Amiral Gemisi sayılan Erdemir’i özelleştirmeye kalkışıyoruz. Bütün bunlar halkta tepki uyandırıyor. Gençlerde tepki uyandırıyor. Bunu bizim çok iyi görmemiz lazım. Bunun üzerine de Avrupa’dan gelen haksız baskılar tuz biber ekiyor. Arkadaşlar size çok açık söylüyorum ve bütün vatandaşlara da çok açık anlatmamız lazım; Avrupa’da bazı büyük siyasi partiler, marjinal partilerden bahsetmiyoruz, Avrupa’ya yön veren partiler, mesela Almanya’da 16 sene iktidarda bulunmuş bir parti ve bu sene Eylül ayında iktidara gelme şansı olan parti kalkıyor Türkiye’yi sırf Türkiye olduğu için Avrupa’ya sokmak istemiyor. Buna biz de tepki gösteriyoruz. Ben iki gün önce Almanya’daydım ve Almanlara bunları anlattım. Dedim ki “biz size ne kötülük yaptık? Tarih boyunca size biz ne yaptık? Birlikte savaştık. Yüz binlerce insanımız öldü bu savaşlarda ama bir Alman nefreti çıkmadı Türkiye’de. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Bize deseniz ki “Alman Hıristiyan Demokratlar olarak eğer şu şu koşulları yerine getirirseniz biz de sizi destekleriz. Bugün destekleyemiyorsak sizi şu eksiğiniz olduğu için desteklemiyoruz.” Bunu derseniz bunu anlarız ve bunu tartışırız. Ama siz bunu demiyorsunuz. Siz “ne yaparsanız yapın biz sizi Avrupa’da görmek istemiyoruz” diyorsunuz. İşte biz buna tepki gösteriyoruz. Türk halkı buna tepki gösteriyor.
4 Mart 1997’de Brüksel’de bir toplantı yapıldı. Bütün Avrupa Hıristiyan Demokrat Parti liderleri hepsi orada. O toplantının sonunda eski Belçika Başbakanı Martins çıktı dedi ki “biz aramızda konuştuk. Şuna karar verdik ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yeri yoktur’ çünkü Avrupa Birliği bir uygarlık projesidir.” Aynen bu kelimeleri söyledi. Aramızda yeriniz yok diyor. Bizim ailede size yer yok diyor. Biz buna tepki gösteriyoruz. Biz bu haksızlıklara, Türkiye’ye yapılan bu çifte standartlara tepki gösterince Türkiye’de bazıları diyor ki “demek ki siz AB’ye karşısınız.” Tam tersine AB’ye taraftar olduğumuz için, Türkiye’nin AB üyeliğini istediğimiz için bizi Avrupa’dan böyle tek yanlı ve bu çağa yakışmayan düşüncelerle dışlamak isteyenlere tepki gösteriyoruz biz. AB’ye değil. İçeride yapmamız gerekenleri gayet tabii yapalım ama başta söylediğimi de tekrarlıyorum; ihtiyatlı olalım. Yelkenleri indirmeyelim. Halka gereksiz bir iyimserlik yaratmayalım. Halkta şu duyguyu yaratmayalım; “Avrupa’da her şey toz pembedir. Nasıl olsa biz bu engelleri aşarız. Bunlar hiç önemli değildir. Bu referandumların önemi yok. Fransa’da Türkiye için referandum yapılacak olsa da onu da aşarız. Bunu da aşarız. Bu önemli değil.”. Şu da yanlış; AB’nin 15 sene sonra hayatta kalacağı belli mi değil mi? Bu da yanlış. Siz AB’ye inanmıyorsanız halkı AB’ye sürükleyemezsiniz. İktidar olarak siz inanacaksınız önce. Siz inançsızlık sergilerseniz bu halka nasıl öncülük yapacaksınız? Biz CHP olarak inanıyoruz. Biz AB’nin geleceğine ve değerlerine inanıyoruz. İnsan haklarına, demokrasiye, laikliğe, çağdaşlığa biz inanıyoruz. Onun için Türkiye’nin üyeliğine öngören ilk anlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.
Burada bir noktayı söyleyerek tamamlayacağım. Halka, gençlere yapabileceğimiz en büyük kötülük sizi yanıltmaktır. Yani Brüksel’de her şey çok iyi oldu, herkes bizi sevdi, herkes bizi destekledi dersek bu doğrudan doğruya gerçek dışı bir şeydir. Doğrudan doğruya İsveç Başbakanı kalktı dedi ki “Türkiye çok aşırı taviz verdi. Ben bunu vereceğini tahmin etmiyordum. Eğer Türkiye direnseydi biz Türkiye’yi destekleyecektik” dedi. Yunanistan Başbakanı kalktı “AB tarihinde hiçbir ülke Türkiye’nin 17 Aralık’ta verdiği kadar taviz vermemiştir” dedi. Bunu niye söylemiyoruz? Balkanende’nin söylediği bir lafı hatırlıyoruz bunları niye hatırlamıyoruz? Biz orada yanlış bir strateji izledik, yanlış yaptık, direnseydik daha iyi sonuç alabilecektik. Bunu işte yabancı devlet adamları da söylüyor.
Özetleyecek olursak bir cümleyle, değerli arkadaşlar, benim gördüğüm kadarıyla Türkiye AB’ye sonunda girecektir. Hak ettiği için girecektir. Halkın desteği bu yönde olduğu için girecektir. Avrupa değerlerine sahip çıktığı için girecektir. Ama girmek için de Türkiye’yi engellemek isteyenlerle mücadele edecektir. Yelkenleri indirerek, teslimiyetçi yaklaşımlarla birbirimizi “çağdaşlıktan anlamayanlar, dinozorlar, statükocular” diye suçlayarak giremeyiz. Bizi hiç kimse suçlayamaz. CHP’yi hiç kimse Avrupa karşıtı olmakla suçlayamaz. Bunu ben burada ilan ediyorum. Ve aksi yönde halka sürekli olarak propaganda yapanlar bize değil halka kötülük yapıyorlar. Halkı yanıtlıyorlar.
Biz bunu kesinlikle iç politika malzemesi yapmadık. Hiçbir zaman yapmadık. Başından beri yapmadık, bugün de yapmıyoruz. Yalnız şunu söylüyoruz; eğer bir raporda, AB’nin 6 Ekim Raporu gibi, az önce saydığımız bütün haksız talepler varsa Patrikhane’den Ermeni meselesine kadar, Alevi azınlığına kadar ve siz de Başbakan olarak 254 sayfalık raporun yayınlanmasından 1,5 saat sonra çıkıp kamuoyunun önünde “bu dengeli ve olumlu bir rapordur” derseniz bu büyük bir hatadır. Ne zaman okudunuz? Nasıl okudunuz? Nece okudunuz? Bilmiyoruz. Ondan sonra Brüksel Zirvesinde bize dediler ki siz burada bize nasıl itiraz edebilirsiniz? Hepsi vardı bu raporun içinde. Siz kendiniz olumlu ve dengeli karşıladınız.
GÜZEL : Biz o zaman 17 Aralık’ta tarih almadan dönmelimiydik?
ÖYMEN: Gayet tabii
GÜZEL : O zaman bir daha hiç alamazdık. Ben size söyleyeyim.
ÖYMEN: Hayır, olur mu öyle şey? Biz 1997’de aynı şeyi yaptık. 1997’de bize büyük bir haksızlık yaptılar. Diğer bütün Doğu Avrupa ülkelerini aday yaptılar ama bizi yapmadılar. Türkiye’de AB’yle ilişkisini kesti. Amacımız tarih almaksa başkadır. Amacımız üye olmaksa başkadır. Şimdi size bir tarih verdiler. Bu tarih üyelik tarihi midir? Bu tarih son derece tartışmalı bir tarihtir. Hiçbir ülkeye kullanılmayan bir dil kullanıldı Türkiye’ye için. “Ucu açık müzakere” diyor. “Sizi üye yapmazsak bile diyor sıkı sıkı bağlayacağız AB’ye” diyor. Üye yapmama ihtimali. Hangi ülke için söylediniz? Hiçbir ülke için. Hiçbir ülke için kullanılmayan bir dil Türkiye için kullanılıyor. Ondan sonra diyor ki “insanların serbest dolaşımını sürekli kısıtlayabiliriz.” Hangi ülkeye dediniz bizden başka? Hiçbir ülkeye. Biz ne yaptık? Bunu sineye çektik. Kıbrıs için, az önce anlattım, verdiğimiz taviz hiç azımsanacak bir taviz değildir.
ATV – Siyaset Meydanı, AB ve Referandum Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in ATV’de ‘Siyaset Meydanı’ Programında yaptığı konuşma
2 Haziran 2005
Ali Kırca: Çok çeşitli bakış açıları var. Sayın Dışişleri Bakanının hemen bu referandumların sonrasında yaptığı açıklamalara göre referandumların bizi ilgilendiren yönü yok. Açıklamaları var ama bir taraftan Avrupa’da bunun sadece Türkiye’nin değil ama AB’nin genişleme sürecine olumsuz yönde etkileyeceği ve esasen ‘Hayır’ oyunu verenlerin büyük çoğunluğu da Avrupa’nın genişlemesine çeşitli nedenlerle; ekonomik, sosyal ve kültürel nedenlerle; karşı oldukları söyleniyor. Bu koşullar göz önüne alınarak ve ret oyu verenlerin bu gerekçeleri göz önüne alarak Türkiye’nin durumunu siz nasıl değerlendirirsiniz?
Öymen: Zannediyorum ki, bu referandum sürecine bir bütünlük içinde bakmak lazım. Sadece referandum sonuçlarına dikkat edersek biz eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Bu Fransa’daki referandum kampanyası sırasında ‘Hayır’ oyunu verilmesini savunanlar aynı zamanda Türkiye karşıtlığı da savundular. Türkiye’nin üye olması ihtimaline karşı da halkı ‘Hayır’ oyu vermeye davet ettiler. Bizi etkileyen ve ilgilendiren tarafı ne oldu? Maalesef öteden beri Türkiye’nin AB’ye üyeliğine taraftar olduğu bilinen Fransa Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing bu aleyhteki oyların fazla çıkmaması lehteki oyların daha fazla çıkması için Türkiye üzerinden bir taviz verdi ve Parlamentoya bir Anayasa değişikliği önerdi. Bu Anayasa değişikliği ile 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin, ki şu sırada sadece Türkiye söz konusudur, üyeliğini halk oyuna sunulmasını zorunlu hale getiren bir Anayasa değişikliği önerdi ve bu Mecliste kabul edildi ve sonuçlandı. Bize etkisi olmaz diyenler çıkıyor. Etkisi oldu bile. Şu anda bile oldu. Bu Anayasa değişikliğini Fransa ilk defa yapıyor. Daha önceki şekli ile Fransız Anayasasının bir uluslararası anlaşmayı referandum yolu ile veya Meclis kararıyla onaylamak mümkündü. Ama şimdi yapılan değişiklikle referandum zorunlu hale geldi. Bundan sonraki Fransız Cumhurbaşkanları Türkiye’nin üyeliği söz konusu olduğunda isteseler bile bunu Meclis kararıyla onaylatamayacaklar ve referanduma sunacaklar.
Fransa’da AB ile ilgili geçmişteki referandumlara bakacak olursanız topu topu üç tane göreceksiniz. Bir tanesi İngiltere’nin üyeliği ile ilgili, De Gaulle veto etmişti, katılım çok düşük oldu. İngiltere’nin üyeliğinin lehinde oy çıktı ama katılım %40’dı sadece. İkinci referandum Maastricht Anlaşmasının onaylanmasının referandumu, sadece %50,5 oy aldı. Bu defa ki referandum %55 oyla reddedildi. O bakımdan, biz birkaç yıl sonra Türkiye’nin üyeliği gündeme geldiğinde Fransız halkının Türkiye’nin üyeliğinin lehine oy kullanacağını bugünden tahmin edersek zannediyorum aşırı iyimserlik yapmış oluruz. Cumhurbaşkanı Chirac’ın bu Anayasa değişikliği Türkiye’nin üyelik sürecine gerçekten tehlikeye sokmuştur. Bu bir. İkincisi Başkanlık yarışında sayın Chirac’a rakip olacağı anlaşılan Sarkozy, iktidardaki UMP Partisinin Başkanı, açıkça Türkiye’nin üyeliğine karşı. Sadece kamuoyunun eğilimlerine değil de bu kamuoyuna yön veren büyük siyasi partilerin eğilimlerine bakmak lazım. Sarkozy ve UMP Partisi Türkiye’ye tam üyelik yerine özel statü verilmesini ön görüyorlar. Tam bu sırada bir de Almanya’da erken seçim gündeme geldi. Almanya’da 18 Eylül’de yapılması beklenen erken seçimi kazanma şansı en yüksek olan Hıristiyan Demokrat Partisi de Türkiye’ye tam üyelik verilmesine açıkça karşı bir politika izliyor ve Türkiye’ye özel bir statü verilmesini savunuyor. AB’nin en önemli iki ülkesi Fransa ve Almanya’da önümüzdeki dönemde iktidar da bulunacak partiler Türkiye’nin tam üyeliğine karşıysa bu çok ciddi bir durum yaratıyor demektir.
Bu durumda biz ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? Buna karşı bizim tavrımız ne olabilir? Bizim kanaatimizce, biz bu olumsuz gelişmelere rağmen tam üyelik hedefimizi sürdürmeliyiz. Tam üyelikten Türkiye’yi vazgeçirmek isteyenlerin oyununa gelmemeliyiz. Tam üyelik sürecini takip ederken dikkat etmemiz gereken bir şey var; 17 Aralık kararlarının metnine de dikkatle bakacak olursak diğer adaylardan farklı olarak bize net bir üyelik perspektifi vermediler. 17 Aralık’ta ucu açık müzakereler diyerek, insanların serbest dolaşımına sürekli kısıtlama getirebiliriz diyerek, özel statünün kapısını açtılar. O kadar ilginçtir ki, 17 Aralık kararından hemen sonra Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin Başkanı Angela Merkel Der Spiegel dergisine bir demeç verdi ve “bu karardan son derece memnunuz. Schröder yenilgiye uğradı” dedi. “Çünkü Schröder Türkiye’yi koşulsuz üye yapmak için bir karar çıkartmak istiyordu. Tam tersine özel statüye kapıyı açan bir karar çıktı” dedi. Bu tablo karşısında biz ne yapabiliriz? Ne yapmalıyız? Bizim kanaatimizce bir taraftan tam üyelik için çalışırken, onun gereklerini yaparken tam üyeliğin zorunlu kıldığı AB müktesebatının koşullarını yerine getirirken, bir taraftan da bu müktesebatın dışında kalan ve Türkiye’ye hem 6 Ekim tarihli Komisyon Raporuyla hem 17 Aralık tarihli Zirveyle Türkiye’ye dayatılmak istenen bir takım aşırı taleplere karşı da direnç göstermeliyiz. Yani nasıl olsa biz üye olacağız, tek taraflı tavizleri verebiliriz demek son derece yanlış olur. Başta Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması, Ermenistan sınırının açılması, Patrikhaneye ‘ekümenik’ sıfatının verilmesi, Heybeliada Ruhban Okulunun açılması, Kürtlerin ve Alevilerin azınlık olarak tanınması gibi; raporda yer alan ve zirvede benimsenen pek çok bizce haksız talebe karşı daha ihtiyatlı olmalıyız. Bunları gözü kapalı bir şekilde kabul edersek bugünden ileride üye olmamamız halinde özellikle ortaklık veya özel statünün bize verilmesi durumunda geri alamayacağımız tek taraflı tavizler vermiş oluruz.
Bizim Hükümete tavsiyemiz; çok ihtiyatlı olmalarıdır, müzakerelerin başından itibaren çok dikkatli hareket etmeleridir, AB’de bütün adayların kabul ettiği kuralları kabul etmekteyiz ama onun dışında az önce söylediğim gibi bu dayatmalara karşı direnç göstermeliler. İşte bunu gösteremediğimiz taktirde zannediyorum ki ileride son derece pişman olacağımız bir durumla karşı karşıya kalabiliriz.
Değerli dostum ve arkadaşım Sayın Yakış’ın durumunu anlıyorum. Onun yerinde olmayı da çok fazla arzu etmezdim. İktidarın bu konudaki politikasını savunmak aslında hakikaten kolay bir iş değil. Söylediği keşke doğru olsaydı biz de bunu çok sevinçle karşılayacaktık. Ama en bariz özelliği Hükümetin sırf AB üyeliği hedefini gerçekleştirmek için Kıbrıs’ta şimdiye kadar verilmedik tavizleri verme yolunda adımlar atmış olmasıdır. 17 Aralık tarihinde bizim Hükümetimiz 1963 tarihli Ankara Antlaşmasını Kıbrıs Rumları da dahil olmak üzere yeni üyelere 3 Ekim tarihinden önce uyarlayacak bir anlaşmayı yazılı olarak taahhüt etmiştir. Düşünebiliyor musunuz? Bu AB kuralları gereği miydi? Değildi. Çünkü biz 10 yıl önce üye olmuş olan Avusturya gibi, Finlandiya gibi, İsveç gibi ülkelerle daha imzalamadık bu protokolü. Niçin bu bize bastırılıyor? Niçin bunu bir an önce yapmamız isteniyor? Belli ki bundan Kıbrıslı Rumlar siyasi avantaj elde etmek istiyorlar. Başka hiçbir izahı olabilir mi? On yıldır siz Finlandiya ile, İsveç ile yapmamışınız. 20 yıldan daha fazla önce üye olan ülkelerle onaylamamışınız. O zaman niçin bu kadar dayatıyorlar?
Bu anlaşmayı onayladığınız anda Güney Kıbrıs’ı fiilen tanımış olacaksınız. Her ne kadar “biz tanımayacağız, o anlama gelmez” deseniz de karşı taraf bunu böyle algılamayacaktır. Ve sizden bir takım taleplerle karşınıza çıkacaklardır. Mesela, Kıbrıslı Rum gemilerini limanlarınıza sokacaksınız diye. Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki “sokmayacağız.” Ama şunu kamuoyuna ne yazık ki fazla duyurmadılar. 24 Nisan tarihinde Türkiye-AB Ortaklık Konseyi vesilesi ile AB bir ortak görüş belgesi yayınladı ve bu belgede açıkça diyor ki “Rum gemilerini limanlarınıza sokmak zorundasınız.” Avrupa Adalet Divanının bu konuda kararları vardı. “Başka türlü Gümrük Birliği olmaz” diyor. Yani size dayatmalar bugünden geliyor. Siz ne diyorsunuz? Basın haberleri doğruysa “15 Haziran’da bu anlaşmayı imzalayacağız” diyorsunuz. Peki imzalamayı taahhüt ettiyseniz imzalayın. Ama en azından bir rezerv koyun. Altına bir şart koyun. Deyin ki “bu anlaşmayı imzalamamız Güney Kıbrıs’ı tanımamız anlamına gelmez.” “Hayır”, diyorlar, “rezerv koyamazsınız”. Rezerv koymanıza izin vermiyorlar. O zaman ne yapacaksınız? Tek taraflı deklarasyon yayınlayacaksınız ve bu deklarasyon da karşı tarafı bağlamayacak. Biz de diyoruz ki Hükümete, özellikle bu Avrupa’daki referandum süreci sırasında ortaya çıkan tablo dolayısıyla, hiç değilse bu rezervde ısrar edin. Hiç değilse o imzayı atarken altına deyin ki “bu imzamız Güney Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmez.” Aksi taktirde Güney Kıbrıs’ın Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanınması halinde Kıbrıs’ı Türkiye Girit gibi kaybetme riski ile karşı karşıya kalacak. Çünkü bizim Güney Kıbrıs dediğimiz kendilerine Kıbrıs Cumhuriyeti denen ülke bütün Kıbrıs üzerinde egemenlik hakkı iddia ediyor. Siz onu kabul ettiğiniz anda Kuzey Kıbrıs üzerinde ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin egemenliğini tanımaktan fiilen vazgeçmiş olacaksınız.
Ali Kırca: Bundan sonra AB gerçekten devam edecek mi? Hem de Türkiye başka arayışlara girmeli midir?
Öymen: Bir kere AB’de iki tane süreç var. Bir tanesi derinleşme sürecidir. Kurumlarıyla, yapısıyla, görevleriyle, işlevleriyle, AB daha da derin bir yapıya kavuşmak istiyor. İkincisi de genişleme sürecidir. Bu referandumlarda ret oyunun yüksek çıkması, hiç kimse inkar etmeye kalkışmasın, derinleşme sürecine bir darbe vurmuştur. Bu AB’nin sonu mudur? Değildir. Ama AB’nin bu yeni Anayasayı hazırlarken halka yeterince danışmaması, halka yeterince bilgi vermemesi, bu yeni Anayasanın halkın günlük hayatını nasıl etkileyeceğini yeterince anlatamaması., bu arada Avrupa’da çok üst seviyelere yükselen işsizlik sorunu, bazı ülkelerde Hükümete ve Devlet Başkanına duyulan tepkiler, bütün bunlar “Hayır” oylarını ortaya çıkarttı. Ama buna bakarak “AB bitmiştir, ölmüştür” dersek çok yanlış bir şey söylemiş oluruz.
Türkiye’ye gelince, Türkiye’de AB’ye taraftar olmak demek AB’ye Türkiye’nin üye olmasını istemek demek ulusal çıkarları feda etmek anlamına gelmiyor. Bir ülke hem ulusal çıkarlarını savunabilir hem de AB gibi bir kuruluşa üye olabilir. Diğer bütün ülkelerin yaptığı budur. Yalnız Türkiye’de son zamanlarda bizim çok yadırgadığımız bir hava ortaya çıktı. Türkiye’de adeta ulusal çıkarları savunmak bir ayıp haline geldi. Dünyanın hiçbir ülkesinde böyle bir şey yok. Hiçbir ülkede kendi ülkesinin çıkarlarını savunan insanları ayıplamazlar. Partileri ayıplamazlar. Bilakis, alkışlarlar ve savunmayanı kınarlar. Bizde öyle bir hava çıktı ki ortaya bir olumsuzluk varsa mutlaka biz sorumluyuz. Yabancıların hiçbir zaman hiçbir konuda yanlışı olamaz. Bir yanlış varsa o bize aittir. Örnekleri de her zaman boldur Türkiye’de. Pek çok eksiğimiz var. Sıkıntımız var. Doğrudur. Bu eksiklerimizi de kabul ediyoruz. Ama Türkiye’yi sürekli olarak sanık iskemlesine oturtmak isteyenleri de reddediyoruz. Gençler arasında bu kadar kızıl elma veya ona benzer düşüncelerin ortaya çıkması yalnız bu toplantıda ki üç-beş arkadaşın duygularından ibaret değil.
Bu son Mersin ve Trabzon olaylarından sonra bütün Türkiye’de, neredeyse bütün pencerelerde bayrak asılması ne anlama geliyor? Bu bayrakları asanların hepsi ırkçı mı? Hepsi kızıl elmacı mı? Burada bir milli tepki var. Bu tepki nereden geliyor? Şuradan geliyor; siz kızıl elma diyorsunuz. Esas sorun şurada, Avrupa Türkiye’ye yarım elma vermek istiyor. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Hak ettiğimiz elmayı alamadığımız için ve Türkiye’yi sürekli olarak sanık iskemlesinde oturtulmak istendiği için, sürekli ve çoğu zaman haksız eleştirilere uğradığımız için halkta büyük bir tepki var. İkinci bir tepki de bu dış tepkilere yeterince direnemeyenlerin teslimiyetçi duygusuna tepkidir. Halkımızda biz büyük bir gerilim görüyoruz. Büyük bir tepki görüyoruz. Biz her gün kendimizi suçlarsak bu tepkiyi daha da artırmaktan başka hiçbir işe yaramayız.
Türkiye’de eleştirilecek şeyler çoktur. Kalkıyoruz biz yasa dışı Kuran Kurslarını affediyoruz. Bunun AB’ye alakası var mı? AB zihniyetine sahip bir Hükümet bunu yapabilir mi? Bizim yaptığımız iş nedir? Yolsuzluk yapanları affediyoruz, dokunulmazlıkları bir türlü kaldırmıyoruz., Türk sanayiinin en önemli Amiral Gemisi sayılan Erdemir’i özelleştirmeye kalkışıyoruz. Bütün bunlar halkta tepki uyandırıyor. Gençlerde tepki uyandırıyor. Bunu bizim çok iyi görmemiz lazım. Bunun üzerine de Avrupa’dan gelen haksız baskılar tuz biber ekiyor. Arkadaşlar size çok açık söylüyorum ve bütün vatandaşlara da çok açık anlatmamız lazım; Avrupa’da bazı büyük siyasi partiler, marjinal partilerden bahsetmiyoruz, Avrupa’ya yön veren partiler, mesela Almanya’da 16 sene iktidarda bulunmuş bir parti ve bu sene Eylül ayında iktidara gelme şansı olan parti kalkıyor Türkiye’yi sırf Türkiye olduğu için Avrupa’ya sokmak istemiyor. Buna biz de tepki gösteriyoruz. Ben iki gün önce Almanya’daydım ve Almanlara bunları anlattım. Dedim ki “biz size ne kötülük yaptık? Tarih boyunca size biz ne yaptık? Birlikte savaştık. Yüz binlerce insanımız öldü bu savaşlarda ama bir Alman nefreti çıkmadı Türkiye’de. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Bize deseniz ki “Alman Hıristiyan Demokratlar olarak eğer şu şu koşulları yerine getirirseniz biz de sizi destekleriz. Bugün destekleyemiyorsak sizi şu eksiğiniz olduğu için desteklemiyoruz.” Bunu derseniz bunu anlarız ve bunu tartışırız. Ama siz bunu demiyorsunuz. Siz “ne yaparsanız yapın biz sizi Avrupa’da görmek istemiyoruz” diyorsunuz. İşte biz buna tepki gösteriyoruz. Türk halkı buna tepki gösteriyor.
4 Mart 1997’de Brüksel’de bir toplantı yapıldı. Bütün Avrupa Hıristiyan Demokrat Parti liderleri hepsi orada. O toplantının sonunda eski Belçika Başbakanı Martins çıktı dedi ki “biz aramızda konuştuk. Şuna karar verdik ‘Türkiye’nin Avrupa Birliği’nde yeri yoktur’ çünkü Avrupa Birliği bir uygarlık projesidir.” Aynen bu kelimeleri söyledi. Aramızda yeriniz yok diyor. Bizim ailede size yer yok diyor. Biz buna tepki gösteriyoruz. Biz bu haksızlıklara, Türkiye’ye yapılan bu çifte standartlara tepki gösterince Türkiye’de bazıları diyor ki “demek ki siz AB’ye karşısınız.” Tam tersine AB’ye taraftar olduğumuz için, Türkiye’nin AB üyeliğini istediğimiz için bizi Avrupa’dan böyle tek yanlı ve bu çağa yakışmayan düşüncelerle dışlamak isteyenlere tepki gösteriyoruz biz. AB’ye değil. İçeride yapmamız gerekenleri gayet tabii yapalım ama başta söylediğimi de tekrarlıyorum; ihtiyatlı olalım. Yelkenleri indirmeyelim. Halka gereksiz bir iyimserlik yaratmayalım. Halkta şu duyguyu yaratmayalım; “Avrupa’da her şey toz pembedir. Nasıl olsa biz bu engelleri aşarız. Bunlar hiç önemli değildir. Bu referandumların önemi yok. Fransa’da Türkiye için referandum yapılacak olsa da onu da aşarız. Bunu da aşarız. Bu önemli değil.”. Şu da yanlış; AB’nin 15 sene sonra hayatta kalacağı belli mi değil mi? Bu da yanlış. Siz AB’ye inanmıyorsanız halkı AB’ye sürükleyemezsiniz. İktidar olarak siz inanacaksınız önce. Siz inançsızlık sergilerseniz bu halka nasıl öncülük yapacaksınız? Biz CHP olarak inanıyoruz. Biz AB’nin geleceğine ve değerlerine inanıyoruz. İnsan haklarına, demokrasiye, laikliğe, çağdaşlığa biz inanıyoruz. Onun için Türkiye’nin üyeliğine öngören ilk anlaşmayı İsmet İnönü imzalamıştır.
Burada bir noktayı söyleyerek tamamlayacağım. Halka, gençlere yapabileceğimiz en büyük kötülük sizi yanıltmaktır. Yani Brüksel’de her şey çok iyi oldu, herkes bizi sevdi, herkes bizi destekledi dersek bu doğrudan doğruya gerçek dışı bir şeydir. Doğrudan doğruya İsveç Başbakanı kalktı dedi ki “Türkiye çok aşırı taviz verdi. Ben bunu vereceğini tahmin etmiyordum. Eğer Türkiye direnseydi biz Türkiye’yi destekleyecektik” dedi. Yunanistan Başbakanı kalktı “AB tarihinde hiçbir ülke Türkiye’nin 17 Aralık’ta verdiği kadar taviz vermemiştir” dedi. Bunu niye söylemiyoruz? Balkanende’nin söylediği bir lafı hatırlıyoruz bunları niye hatırlamıyoruz? Biz orada yanlış bir strateji izledik, yanlış yaptık, direnseydik daha iyi sonuç alabilecektik. Bunu işte yabancı devlet adamları da söylüyor.
Özetleyecek olursak bir cümleyle, değerli arkadaşlar, benim gördüğüm kadarıyla Türkiye AB’ye sonunda girecektir. Hak ettiği için girecektir. Halkın desteği bu yönde olduğu için girecektir. Avrupa değerlerine sahip çıktığı için girecektir. Ama girmek için de Türkiye’yi engellemek isteyenlerle mücadele edecektir. Yelkenleri indirerek, teslimiyetçi yaklaşımlarla birbirimizi “çağdaşlıktan anlamayanlar, dinozorlar, statükocular” diye suçlayarak giremeyiz. Bizi hiç kimse suçlayamaz. CHP’yi hiç kimse Avrupa karşıtı olmakla suçlayamaz. Bunu ben burada ilan ediyorum. Ve aksi yönde halka sürekli olarak propaganda yapanlar bize değil halka kötülük yapıyorlar. Halkı yanıtlıyorlar.
Biz bunu kesinlikle iç politika malzemesi yapmadık. Hiçbir zaman yapmadık. Başından beri yapmadık, bugün de yapmıyoruz. Yalnız şunu söylüyoruz; eğer bir raporda, AB’nin 6 Ekim Raporu gibi, az önce saydığımız bütün haksız talepler varsa Patrikhane’den Ermeni meselesine kadar, Alevi azınlığına kadar ve siz de Başbakan olarak 254 sayfalık raporun yayınlanmasından 1,5 saat sonra çıkıp kamuoyunun önünde “bu dengeli ve olumlu bir rapordur” derseniz bu büyük bir hatadır. Ne zaman okudunuz? Nasıl okudunuz? Nece okudunuz? Bilmiyoruz. Ondan sonra Brüksel Zirvesinde bize dediler ki siz burada bize nasıl itiraz edebilirsiniz? Hepsi vardı bu raporun içinde. Siz kendiniz olumlu ve dengeli karşıladınız.
GÜZEL : Biz o zaman 17 Aralık’ta tarih almadan dönmelimiydik?
ÖYMEN: Gayet tabii
GÜZEL : O zaman bir daha hiç alamazdık. Ben size söyleyeyim.
ÖYMEN: Hayır, olur mu öyle şey? Biz 1997’de aynı şeyi yaptık. 1997’de bize büyük bir haksızlık yaptılar. Diğer bütün Doğu Avrupa ülkelerini aday yaptılar ama bizi yapmadılar. Türkiye’de AB’yle ilişkisini kesti. Amacımız tarih almaksa başkadır. Amacımız üye olmaksa başkadır. Şimdi size bir tarih verdiler. Bu tarih üyelik tarihi midir? Bu tarih son derece tartışmalı bir tarihtir. Hiçbir ülkeye kullanılmayan bir dil kullanıldı Türkiye’ye için. “Ucu açık müzakere” diyor. “Sizi üye yapmazsak bile diyor sıkı sıkı bağlayacağız AB’ye” diyor. Üye yapmama ihtimali. Hangi ülke için söylediniz? Hiçbir ülke için. Hiçbir ülke için kullanılmayan bir dil Türkiye için kullanılıyor. Ondan sonra diyor ki “insanların serbest dolaşımını sürekli kısıtlayabiliriz.” Hangi ülkeye dediniz bizden başka? Hiçbir ülkeye. Biz ne yaptık? Bunu sineye çektik. Kıbrıs için, az önce anlattım, verdiğimiz taviz hiç azımsanacak bir taviz değildir.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.