Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

KANAL 7 – İskele Sancak, Bayrak ve Milli Kimlik
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN
22 NİSAN 2005 TARİHİNDE KANAL 7 KANALINA
VERDİĞİ MÜLAKAT
Sunucu- Sayın Öymen siz ne diyorsunuz, Türkiye’nin milli değerlerine, üniter yapısına sizde böyle bir tehdit olduğunu düşünüyor musunuz?
Onur ÖYMEN- Şimdi önce şuradan başlamak lazım zannediyorum. Bayrağımız kutsal bir değerimizdir. Bayrak uğruna binlerce, on binlerce insanımız şehit olmuştur. O bakımdan bayrağa yönelik saldırıların her cinsini biz kınıyoruz. Başka ülkelerin bayraklarına biz saygı gösterirken herkesin ülkemizin içinde ve yurtdışında Türk bayrağına saygı göstermesini beklemek hakkımızdır ve bunu da hiç kimse ırkçılık, aşırı milliyetçilik gibi yorumlamasın, her ülke için bayrak büyük bir değerdir.
Bakın size bir örnek vereyim, Amerika’da 11 Eylül saldırılarından önce Amerika’nın en büyük satış mağazaları zincirinden bir tanesinde günde ortalama 5-6 bin bayrak satılırmış. O saldırılardan sonra bir gün içinde bayrak satışı 156 bine çıkmış. Ertesi gün 250 bin. Yani bayrak her ülke için bir semboldür ve milli değerlere sahip çıkmanın simgesidir. O bakımdan bayrağa hepimizin sahip çıkması lazım. Bu birincisi. Bunu böyle basit bir olay gibi, küçük bir olay gibi yansıtmak çok yanlıştır.
İkincisi, bunu vesile ederek bazılarının provokasyona kalkışmaları, yasadışı eylemler yapmaları, linç girişimleri yapmaları kesinlikle kabul edilemez. Hiçbir şekilde bunu bahane ederek, insanların birbirinin üzerine saldırmaları, yasadışı ve devlet düzenini dikkate almayan eylemler, saldırılar hiçbir şekilde mazur görülemez.
Üçüncüsü, en önemlisi, Sayın Vural da biraz bahsetti. Şimdi bizim gördüğümüz kadarıyla bir süreden beri toplumda çok büyük bir birikim, bir gerilim var. Bunu görmek lazım. Bu gerilimin kökeninde gördüğümüz kadarıyla Türkiye’ye yönelik olarak yapılan baskılar, Türkiye’yi küçük düşürücü bazı davranışlar, Türkiye’nin hiç hak etmediği ölçüsüz eleştiriler yer alıyor. Bunun başlangıcı bizim tespitimize göre Kuzey Irak’ta Süleymaniye’de Türk askerinin başına çuval geçirilmesidir. Bu milletimizi derinden yaralamıştır. Hiç kimsenin Türkiye’nin milli hisleriyle oynamaya hakkı yoktur. Türkiye’yi eleştirebilirsiniz, Türkiye’den beklentilerinizi elde edememiş olabilirsiniz, Türkiye’yi siyaseten köşeye sıkıştırmak isteyebilirsiniz. Bunlar siyasette olağan şeylerdir. Ama bir milletin haysiyetiyle oynayamazsınız. Bir milletin gururuyla oynayamazsınız. Bizim gördüğümüz kadarıyla halkta buna çok büyük bir tepki olmuştur. Yalnız bu olay da değil. Yani bu olaylar o kadar fazla olmuştur ki, o kadar üst üste gelmiştir ki. Şimdi kalkıyor, Amerikan Hükümetine çok yakın bir gazete Türkiye Avrupa’nın hasta adamıdır diye manşet atıyor. Arkasından diyor ki, Türkiye Nazi Almanya’sına benziyor. Hakaret ediyor resmen.
Şimdi biz bunları hak etmiyoruz ve bunlara çok kuvvetli tepki göstermek lazımdır. Ermeni soykırımı iddiasıyla hiçbir belge, bir delil yokken atalarımızı bir katliamın, bir soykırımın sorumlusu ilan ediyorlar. Üst üste, peş peşe parlamentolar kararlar alıyor. Daha yeni Polonya parlamentosu bir karar almış. Düşünebiliyor musunuz? Tarihte Polonya haritadan silindiği dönemde Polonya’ya sahip çıkan tek ülke Türkiye’dir ve Polonya parlamentosunun bu kararı bizi çok yaralamıştır. Sırtımızdan bıçaklamışlardır ve halkta bunların tepkilerinin olmaması mümkün değildir.
Bunların ölçüsü iyice şaşmıştır. Türkiye’ye yönelik saldırıların, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini engellemek isteyenlerin söylemlerini gerçekten şimdi teker teker burada tekrarlayarak halkımızı bir kere daha üzmek istemiyoruz. Ama bu söylemler Türkiye’ye yönelik bu haksız eleştiriler halkı çok incitmiştir. Şimdi bunun kadar halkı inciten bir şey de Türkiye’den bunlara karşı yeterince tepki çıkmamasıdır. Askerinizin başına çuval geçiriliyor siz protesto edemiyorsunuz.
Bundan çok daha önemsiz olaylarda derhal protesto edilir. Bunları yapan ülke kim olursa olsun, büyük devlet, küçük devlet, dostunuz, düşmanınız kim olursa olsun derhal diyeceksiniz ki, protesto ediyoruz, resmen nota vereceksiniz, sorumluların yakalanıp cezalandırılmasını istiyoruz. Devlet tepkisi böyle olur.
Şimdi diğer konularda da yeterince tepki çıkmayınca halkta bir birikim oluyor. Bu birikimi bir ırkçı hareket, ırkçı tepki, aşırı milliyetçilerin davranışı gibi değerlendirirsek halkın tepkisinden hiçbir şey anlamıyoruz demektir. İstanbul’da gördünüz. Çeşitli şehirlerde gördük. Bütün pencerelerden bayraklar iniyor. Herkes mi ırkçı? Ya da herkes bir anda ırkçı mı oldu Türkiye’de? Bunlar milli duyguların şahlanması, harekete geçmesidir. Her ülkede milli duygular vardır, Türkiye’de bu duygular büsbütün güçlüdür. O bakımdan bu haksız saldırılara karşı yeterli tepki gösterilmemesi halkta müthiş bir birikim yaratıyor.
Sunucu- Bir hassasiyet oluştu diyorsunuz. Bu hassasiyeti bilinçli bir şekilde kışkırtanlar, tahrik edenler var mı?
Onur ÖYMEN- Her zaman vardır ve olacaktır. Yurtdışından da olmuştur. Yurtiçinde de olmuştur. Bu tahriklere kapılmamak lazım. Devletin görevi de bu tahriklere karşı vatandaşı uyarmaktır, tedbirini almaktır. Ama devletin bir başka görevi de milli itibarımızı ilgilendiren konularda böyle haksız bir saldırı, haksız bir eleştiri olunca bunu hiç küçümsemeden derhal ve anında tepki göstereceksiniz ki, haberle birlikte sizin tepkiniz de ertesi gün yayınlansın. Ama biz de bakıyoruz, günler geçiyor, hiçbir tepki yok ve halkta bu müthiş bir birikim yaratıyor.
Bizim saptamamız bunun iç politikayla falan hiç alakası yok. Bizim saptamamız halkta şu anda çok büyük bir birikim olduğudur ve eğer siz bu birikimi doğru yönlendiremezseniz, Türkiye’nin çıkarlarını koruyarak itibarını, hakkını, haysiyetini koruyarak bir tavır koymazsanız, bu birikim en ummadığınız yerlerden patlar ve toplum ve rejim bundan çok yara alır, zarar görür. Onun için biz Hükümete baştan beri çağrıda bulunuyoruz. Biz gösteriyoruz bu tepkiyi. Başka partiler gösteriyor. Ama Hükümetin de göstermesi lazım.
Şimdi bir kere şunu söyleyeyim. Bizi en çok üzen milli dava dediğimiz konuların hemen birinci cümleden itibaren iç politikaya bulaştırılmasıdır. Bunu biz son derece yadırgıyoruz. Biz burada ülkemizin çıkarlarıyla ilgili, itibariyle ilgili çok ciddi konuları konuşuyoruz. Tabii ki, muhalefet muhalefetliğini yapacak. Biz öyle yapsaydık şimdiye kadar çok başka şeyler yapardık.
Sayın Başbakanı daha görevinin en başında Kıbrıs konusunda çok doğru bir konuşma yaptığı zaman ilk tebrik eden benim. Çünkü çok doğru, çok haklı, Türkiye’nin çıkarlarını çok savunan bir konuşma yapmıştır. O zaman muhalefet değil miydik biz? Şimdi yanlış bir şey söyleyince de eleştiriyoruz. Bu da bizim hakkımız. Ama bu milli meseleleri hiç çarpıtmadan ve iç politikaya kesinlikle bulaştırmadan konuşmak lazım.
Sizin bahsettiğiniz konular, Türkiye’de halkın milli duygularının güçlenmesi, büyük tepkilerin ortaya çıkması iç politikanın dışında konuşmamız gereken konulardır. Biz ne kadar oy aldık? Siz ne kadar oy aldınız? Bunların konuşulacağı zaman bu zaman değildir. İsterseniz onu ayrıca konuşalım. Ama şu sırada konuştuğumuz konu halkın içinde bulunduğu bu galeyan nereden kaynaklanıyor? Bu tepki nereden kaynaklanıyor? Bir halkın, bir milletin hepsinin pencerelerden bayrakları sallandırması her gün görülen bir olay değildir. Sırf bu olay için yabancı gazeteciler Türkiye’ye geldiler.
Şimdi biz bunu konuşuyoruz. Kalkıp da seçimde şu kadar oy aldım, bu kadar oy aldım. Yani bütün bu büyük patlamalardan önce de bazı devlet adamları geçmişimizde böyle halkın kendilerini desteklediğini söylerlerdi, sonra nereden geldiklerini şaşırdılar. Halktaki bu birikimi görmek lazım.
Şimdi Sayın Başbakan kalkıyor diyor ki, Avrupa bizi parçalamak istiyor. Böyle şey söylenir mi? Biz mi yanlış okuduk, basın mı yanlış yazdı. Hayretler içinde kalıyorum.
Şimdi Türkiye’ye karşı son derece hakaret edici sözler söyleniyor. Yapılanları baştan hatırlayalım. Bizi rencide edecek sözler ilk defa bugün söylenmiyor. Ama daha yeni, eski Fransa Cumhurbaşkanı diyor ki, Türkiye’nin üye olduğu gün AB’nin son günü olacaktır. Nerede tepkimiz? Fransa’nın bugünkü Cumhurbaşkanı kalkıyor diyor ki, Türkiye’nin üyeliği için Anayasa değişikliği yapacağız ve yapıyor. Öyle bir Anayasa değişikliği yapıyor ki, Türkiye’nin üyeliğini fiilen imkansız hale getiriyor. Nerede tepkimiz? Ben Sayın Başbakana kendim söyledim. Derhal dedim, Chirac’la temasa geçin, hemen girişim yapın, hemen durdurun bunu; bu bizim üyeliğimizin önündeki en büyük tehdittir dedim.
Yani şimdi kalkıp bazıları diyor ki, bunları söyleyenler Türkiye’nin AB üyeliğine karşı. Biz başından beri AB üyeliğini kuvvetle destekliyoruz. Ama aynı zamanda haksızlıklara, çifte standartlara şiddetle karşı çıkıyoruz. Bizim Hükümetten beklediğimiz de budur. ülkenize, halkınıza, milletinize birisi haksızlık yapınca, sizi küçük düşürücü bir şey söyleyince, başkalarının tepki göstermesini beklemeden, siz tepki göstereceksiniz.
Siz öyle dediniz, biz böyle dedik gibi tartışmalar halkta oluşan bu birikimi azaltmayacak daha da artıracak. Şimdi bizim Hükümetten beklediğimiz şudur; eğer belli konularda şu veya bu şekilde yeterince tepki gösteremediysek gayet tabii ki, bir daha değerlendiririz, tepki gösteririz.
Sayın Vural’ın söylediğine ilaveten 6 Ekim tarihli raporda Öcalan’ı yeniden yargılamak için yasanızı değiştirin diyor. Biz ne diyoruz? Olumlu ve dengelidir.
Demin siz başlangıçta bu halktan doğan, halkın içinden kaynaklanan tepkilerin sebebini araştıralım diye önermiştiniz. Bence o noktada kalırsak iyi olur. Yani sizin parti ne demişti, bizim parti ne demişti, siz ne yaptınız, biz ne yaptık, mesele bu değil. Halkın içinde bir birikim var. Bunu görmemiz lazım.
Bunun sebebini araştırıyoruz. Bizim gördüğümüz kadarıyla Türkiye’ye büyük haksızlıklar yapılıyor. Biz herkesle dostluk politikası güdülmesini isteriz. Bizim hiçbir ülkeye düşmanlığımız yok. İktidarı hiçbir zaman kavgacılığa, gereksiz sürtüşmelere de teşvik etmiyoruz. Ama bir yerde Türkiye’ye bir haksızlık yapılmışsa, AB konusunda yapmışsa, Kıbrıs’ta yapılmışsa, Irak’ta yapılmışsa, Türkmenlerle ilgili yapılmışsa, soykırım konusunda yapılmışsa bir tavır almak lazım.
Bizim mesajımız bu. Sayın Başbakan Yunanistan’a gitti, Batı Trakya’ya gitti. Ben yazılı soru önergesi verdim. Oradaki Türklerin taleplerini yerine getirmesi için Yunan Hükümetine çağrıda bulundunuz mu? 60 bin Türk asıllı insanı Yunan vatandaşlığına attılar, bunların vatandaşlığa geri alınmasını istediniz mi dedim. Cevap geldi. Sadece iyi ilişki sürdürmesini istiyormuşuz. Kıbrıs’ta biz ne kadar haklarımızı koruyalım diyorsak Sayın Başbakan diyor ki, biz bir adım daha ileride olacağız. Yani biz onlardan daha fazla taviz vereceğiz.
Şimdi halkta birikim yaratan biraz bunlar. Yani hep alttan alıcı, hep taviz verici. Bizi rahatsız eden, tedirgin eden o. 5 bin tane terörist var Kuzey Irak’ta. Bunların tasfiye edilmesi için en büyük müttefikimizi ikna edemiyoruz. Oradaki aşiretler daha kuvvetli daha çok etkili. Biz etkileyemiyoruz. Kırmızı çizgilerimiz vardı, gitti.
AB’den çıkan karara bakın. Bana bir tane örnek gösterin. Şimdiye kadar herhangi bir aday ülke için çıkmış buna benzer bir tane örnek gösterin. Yok. Yunanistan Başbakanı diyor ki, hiçbir ülkeye Türkiye kadar taviz vermeyiz. Hiçbir ülke bu kadar taahhütte bulunmadı diyor. Şu tarihe kadar şunu imzalayacağız diye yazılı taahhüt veriyoruz. Bütün Hükümetlerin şimdiye kadar gayrimeşru saydığı bir Hükümete Ankara Anlaşmasını uyarlama için taahhüt veriyoruz. Aynı anlaşmayı 10 seneden beri üye olan ülkelerle imzalamamışız, diyemiyor muyuz ki, niçin bizden bunu istiyorsunuz, niye baskı yapıyorsunuz? Yani bu baskılara halk tepki göstermek istiyor. Haklı olarak istiyor. Biz ilişkileri bozmak için demiyoruz. Gitmişsiniz Fransa’yla anlaşma yapıyorsunuz, 2,8 milyar dolarlık Airbus uçağı alacaksınız, ertesi gün Fransa Cumhurbaşkanı Paris’te basın toplantısı yapıyor, sizin üyeliğini çıkmaza sokacak Anayasa değişikliği öneriyor.
Buna tepkiniz ne? Tepkiniz yok. Tepkisiz bir ülke haline geldik. Halk bütün bunları izliyor. TV’de görüyor, gazetelerde okuyor ve Türkiye’nin hiçbir tepkisini göremiyor. Sesini duyamıyor. Bizim gördüğümüz kadarıyla bunlar büyük bir birikim yarattı. Yani iktidarın kötü niyetine falan bağlamıyoruz ama meseleleri ele alış tarzıdır bu. Bir ülkeye haksızlık yapılırsa onunla ilgili çifte standart yapılırsa öyle bir tepki göstereceksiniz ki, karşı tarafa halk da diyecek ki, işte bravo.
Mesela Polonya sizinle ilgili soykırım kararı alıyor. Dışişlerinden cılız, basit, sudan bir açıklama. Başbakan çıkacak kürsüye, diyecek ki, biz tarihte Polonya’ya şunları yaptık. Bize bunu mu yapacaktınız? Sırtımızdan bıçaklamaya hakkınız var mı? Nereden biliyorsunuz soykırım yaptığımızı? Hangi belge var elinizde? Bu dostane bir tavır değildir. Halk bunu bekliyor. Bunu biz söylüyoruz. Halk duyuyor mu duymuyor. Çünkü bizim laflarımıza basın birçok yerde sansür koyuyor. Yayınlamıyor.
Burada konuşuyoruz ama bugün konuşuyoruz. Şimdi iktidardan halk bunu bekliyor. Hepimiz bekliyoruz. Yani Sayın Başbakan şu lafların herhangi birini söylese önce biz gidip tebrik edeceğiz. Söyleyemiyor. Hep böyle alttan alarak, taviz vererek politika yapmayı adet haline getirdik. Yani bakınız cumhuriyet tarihinde bunun örneği yoktur. Daima şunu gördük. Bırakın Atatürk’ü, İsmet Paşa’yı Menderes’e bakın. Menderes Atina’ya gidiyor, Atina’da olmadık bir teklifte bulunuyorlar. Yunanlılar bunu yarın gündeme getirirlerse hemen ilk uçakla giderim diyor. Almanya’ya gidiyor. Almanya’da Türk ekonomisi hakkında yakışıksız bir laf ediliyor. Hemen Türkiye’ye dönüyor. Devlet bu. Devletseniz bunu yapacaksınız ve karşı taraf anlayacak ki, sizin ağırlınız var, sizin gücünüz var. Bütün bu söylediklerimi en küçük bir iç politika düşüncesi taşımadan söylüyorum. Halk bu milletin çıkarlarının, itibarının korunmasını istiyor. Bunu yapacak olan Hükümettir.
Burada can alıcı mesele şudur; Türkiye iyi niyetle, iktidarıyla, muhalefetiyle, yasa değişiklikleri yaptı. Anayasa değişiklikleri yaptı. Çünkü bize dediler ki, bu değişikleri yaparsanız AB’nin kapısı açılacaktır. Başka koşul falan yok. Sonra bir de baktık ki, Avrupa’nın en büyük partilerinin bazıları Türkiye ne yaparsa yapsın biz üyeliğine karşıyız dediler. Kim? Fransa’da iktidar partisi. Kim? Almanya’da ana muhalefet partisi. Kim? Avusturya Hükümeti.
Şimdi bizim Hükümete söylediğimiz şu: Açıkça siz ne yaparsanız yapın, biz sizi Avrupa’da görmek istemiyoruz diyenlere karşı daha kararlı bir tavır koymak lazım. Yani siz ne hakla bizi Avrupa’dan uzaklaştırıyorsunuz? Bu dostane bir tavır değildir. 1963 Anlaşmasının 28.maddesi Türkiye’nin tam üyeliğini hedefini koyuyor. O zaman devlet adamlarınız imzalamıştı bunu, siz ne hakla karşı çıkıyorsunuz. Bunu söyleyeceksiniz. Siz Avrupa’nın ortasına demir perde mi koyacaksınız? Yani Chirac’a bir söz söylenmez mi? Siz nasıl olur da 32 seneden beri hiçbir aday ülkeye öngörmediğiniz bir sistemi Türkiye’nin önünü kesmek için kullanırsınız. Fransız iç politikası nedeniyle bunu nasıl yaparsınız? Türk-Fransız dostluğuyla bu bağdaşır mı? Bu lafları hep biz söylüyoruz. Niye iktidar söylemiyor. Cumhurbaşkanı Chirac’ın bu tavrına Hükümetin bir tavır koyması gerekmez mi?
Bunları tamamen iç politikanın dışında düşünmeye çalışın. Bugün siz varsınız iktidarda yarın biz olacağız. Öbürsü gün başkası olacak. Ama bu devletin çıkarları devam edecek. Bahsettiğimiz konu bir milli dava. Türkiye’nin AB’ye üyeliği 63’den beri devam eden bir milli dava. Eskisi de var.
Şimdi bu davayı yürütürken bizim Hükümetten bir tek ricamız var. Diyoruz ki, Türkiye’nin yerine getirmesi gereken koşullardan bağımsız olarak önümüzü kesmek isteyenlere tavır koyun. Yani gidip de nabza göre şerbet vermeyin. Milletimizi küçümseyici bu davranışlara karşı nerede tavrınız.
O zaman bizim halkımız inciniyor. Bizim halkımız alışık değil buna. Türkiye tarih boyunca hiçbir zaman yabancı bir ülkenin boyunduruğuna girmemiş dört ülkeden biridir. Bu tavrı koymanızı halk sizden bekliyor. Siz bugün bu milleti temsil ediyorsunuz. Siz bizim de Hükümetimizsiniz. Biz de sizden bekliyoruz.
Bu tepkileri görmeyince gerçekten millet inciniyor. Irak’ta duruma bakın. 100 tane kamyon şoförümüz ölmüş. Amerika’dan sonra en büyük zayiat Türkiye’de. Ne yapıyorsunuz onları korumak için. Ya koruyacaksınız veya göndermiyoruz diyeceksiniz. Kendinizi koruyun diyorsunuz.
Orada 5 bin tane terörist var. Bunu engellemek için ne yapıyorsunuz? Amerika üzerinde hangi etkiyi yapıyorsunuz? Diyebiliyor musunuz ki, siz bunu yapmasanız ben de Afganistan’a askerlerimi sana yönelik terörle mücadele için göndermiyorum? Diyemiyorsunuz. Mahmur Kampında bugün Kürt asıllı 9800 vatandaşımız PKK’nın baskısı altında tel örgülerin arkasında yaşıyor. Ne yapıyorsunuz kurtarmak için? Hiçbir şey yapamıyorsunuz.
Ondan sonra anlaşma imzalıyorsunuz. Diyorsunuz ki, 8,5 milyar kredi karşılığında Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyorum. Nasıl yaparsınız? Bunları dostane bir eleştiri olarak kabul edin. İşte bunlar üst üste birikince halkta öyle bir hoşnutsuzluk, öyle bir tepki oluyor ki, bir kıvılcım çaksanız en ummadığınız yerden patlayacak duruma geliyor halk.
Bizim hepimizin görevi halkı bu patlayacak noktaya getirmemektir. Bu bayrak eylemleri halkın patlayacak noktaya geldiğini gösteriyor. Bizim teşhisimiz bu. Bir kısmı işsizlikten diyor, belki de o da var. Ama bunun ötesinde bir de halkın milli duygularının rencide olduğunu görmek lazım. Şimdi Türkiye’de ulusal çıkarlardan bahsetmek bir suç haline geldi. Bazı köşe yazarlarını okursanız, ulusal çıkarlardan bahsedenler için geri kafalıdır, çağdan haberi yoktur, küreselleşmeden hiç haberi yoktur diyorlar.
Dünyanın hangi ülkesi kendi ulusal çıkarını savunmuyor. Dünyanın hangi ülkesinde bir siyasi parti kendi ulusal çıkarlarını savunduğu için eleştiriliyor. Yani Türkiye’de bütün dengeler alt üst oldu. Ama bu biraz da halkın iktidardan beklenen tavrı görmemesinden kaynaklanıyor. Ulusal çıkarlarının bayrağını önce siz tutacaksınız. Sizin göreviniz bu.
Sadece zina davası sırasında hatırlamayacaksınız. Biz Türk’üz, baskılara boyun eğmeyiz lafını bir tek o sırada duyduk biz.
23 Eylül 2003 tarihinde Dubai’de Türkiye ile Amerika arasında imzalanan anlaşmada 8,5 milyar krediye dönüştürülen 1 milyar dolarlık hibeyi almak için yaptığımız anlaşmada Amerikan Kongresinin Türkiye’nin Kuzey Irak’a asker göndermeme yolundaki kararı konuldu ve bizim Hükümet de bunu kabul etti. Ondan sonra biz eleştirince Başbakan dedi ki, bunu değiştirmek için Amerika nezdinde girişimde bulunuyoruz. Girişimde bulundular. Sonuç almadılar. Sorununda Amerika parayı iptal etti.
7 Ekim 2003 tarihinde Hükümet Meclise başka bir tezkere getirdi. Yetki aldı. Kuzey Irak’a asker göndermek için Meclisten yetki aldı. Ona rağmen gönderemediniz. Şimdi gönderseydik, PKK Kuzey Irak’tan lojistik destek sağlayabilir miydi? Bugünkü bu terör olayları olur muydu?
Şimdi Amerika’yla çatışacak durumda değilseniz niçin Meclisten bu yetkiyi istediniz? Amerika’nın bu konudaki tavrını fark edemediniz mi? Amerika’dan bizim en çok beklediğimiz bu teröristleri tasfiye etmekti. Etmiyor. Hükümet, rica ettik yapmadılar diyor. Tedbir uygulayacaksınız. Uygulayamıyor. Peki sizden önce bütün Hükümetlerin yaptığı gibi kendiniz gidin terörle mücadeleye, gidemeyiz diyorlar. Niye? Amerika istemiyor. İkna edin. Yani Amerika size şunu mu söylüyor? Bunları ben tasfiye etmiyorum, senin de tasfiye etmene izin vermiyorum. Bunu mu söylüyor?
Amerika bunu yapar mı? Yani bir ülkede El Kaide teröristi olacak, o ülke bu teröristlerle mücadele etmeyecek, Amerikanın da müdahalesini engelleyecek. Siz kabul eder misiniz bunu?
Biz daha Amerika harekat yapmadan önce Hükümete dedik ki, Amerika harekata başlamadan önce biz Kuzey Irak’a yeterince asker gönderelim. Sayın Genel Başkan Deniz Baykal söyledi. Açıkça söyledi. Buraya asker gönderin sınırı muhafaza edelim dedik. 1 Mart tezkeresi gelirken dedik ki, Kuzey Irak’a asker göndermeyi ayrı madde haline getirin biz de oy vereceğiz dedik.
7 Ekimde yetki aldınız. Ama maalesef ne Amerika’nın bunları etkisiz kılmasını sağlayabildik ne de biz asker gönderebildik. Şimdi denilebilir ki, Amerika terörle mücadele etmek için asker ayıramaz. Ama İran’a yönelik Halkın Mücahitlerini etkisiz kıldılar. Şehitler imparatorluğu dediği İran’a yönelik terör faaliyetinde bulunan Halkın Mücahitlerini etkisiz kıldılar, silahsızlandırdılar. Niye bize yönelik olan teröristler için yapamıyor. Şu sırada Kuzey Irak’ta büroları var, onu bile kapatamıyoruz. Bu olacak iş değil.
Şimdi bizim bir sıkıntımız şudur; bütün bu konularda maalesef Hükümet Meclisi devre dışı bırakıyor. Bugün bununla bağlantılı İncirlik konusu var. Bu kadar hayati bir konuda Meclise tek bir bilgi verilmiş değil.
Meclisin yetkili olduğu durumlar var. Şimdi buna giriyor mu girmiyor mu? Gelin tartışalım dedik. En azından gelip bilgi vereceksiniz. Meclisi devre dışı bırakamazsınız.
AB’de halkı çok tepkiye sevkeden şöyle bir gelişme oldu. Kıbrıslı Rumları uluslararası anlaşmalara aykırı olarak Kıbrıs devletini kuran anlaşmaları ihlal ederek açıkça AB’ye üye yaptılar. Niye yaptılar? Yunanistan dedi ki, Rumları üye yapmazsanız ben bütün genişleme sürecini veto ediyorum. Şantaj yaptı. Peki Yunanistan’ın bu şantajı karşısında Türkiye ne yaptı? Hiçbir şey yapmadı. Yani devlet ağırlığını koyarak Rumların üye olmaması için AB’ye hiçbir şey yapmadık. Zannettik ki, biz yumuşak davranırsak, alttan alırsak onlar da bize karşı müzahir davranacak. Girdiği günden itibaren veto silahı kullanmaya başladı. Küçücük Kıbrıslı Rumlar her gün koskoca Türkiye’yi veto etme tehdidinde bulundular. 70 tane veto hakkı var. Yani bu 17 Aralık kararının bir sonucu olarak Rumların 70 defa veto etme hakkı var Türkiye’yi.
Buna karşı biz hiçbir şey yapamıyoruz. Bütün bulduğumuz çözümler hep böyle alttan alıcı, yumuşak davranıcı. Şimdi insanlar alçak gönüllü olabilir. İnsanlar hoşgörülü olabilir. Devlet alçak gönüllü olmaz. Başkalarına müzahir davranalım da onlarda bize destek olsun. Böyle bir şey yok diplomaside.
Kıbrıs meselesinde verdiğimiz tavizler ve bilhassa bu çıkan kararda insanların serbest dolaşımı, tarım, sosyal politikaların sürekli olarak kısıtlanabileceğine dair hükümler son derece endişe vericidir.
Hükümet de sonunda bunu anladı. İlk önce bayram ettiler filan, üç gün sonra anladılar da nota verdiler AB’ye. Bunları kaldırın, bunlar yanlıştır diye. Yanlış olduğunu kendileri de gördüler.
Ama şöyle düşünmek lazım. Bu AB meselesi demin de söylediğim gibi bir milli davadır. Burada birlikte mücadele edeceğiz. El ele vereceğiz. Mücadele edeceğiz, başka türlü girilmez. Sizin önünüzü kesmek isteyenler var. Avrupa’da sizi engellemek isteyen önemli güçler var.
Ben vaktiyle Sayın Bahçeli’yle kendim konuştum ve o bana AB üyeliğine karşı olduğunu söylemedi. O bakımdan Türkiye’nin AB üyeliği Türkiye’de öteden beri bir milli hedef sayılıyor. Şimdi bu hedefi gerçekleştirmek için yapılan haksızlıklarla mücadele edeceğiz.
Şimdi Sayın Başbakan diyor ki, AB Türkiye’yi parçalamak istiyor. O kadar ciddi bir iddia ki. Söylemediyse tekzip edin. Bütün gazetelerde çıktı.
Zannediyorum ki, bu polemiklerle Türkiye’nin kazanacağı bir şey yoktur. Şimdi serin kanlılıkla değerlendirdiğimiz zaman biz şunu gözlemliyoruz. Maalesef en temel konularımızda Hükümetin genel yaklaşımı kendinden önceki Hükümetlerin hep yanlış yaptığı ve doğruları sadece bu Hükümetin gördüğü. Kıbrıs konusunda 30 yıldır yanlış politika izlemişiz diyoruz. 30 yıldır işbaşına gelen Hükümetlerin hepsi yanlış iş yapmış diyoruz.
Ama şimdi doğrusunu görüyoruz. Neymiş doğrusu? Bir adım ileri gitmek, yani karşı taraftan daha çok taviz vermek doğru değil. Kıbrıs’ta referanduma sunulan metnin, planın dünyada tek bir örneği yoktur. Bana 9 bin sayfalık bir referandum gösterin, içeriğini kimsenin bilmediği bir metin gösterin bana. Okumadığınız bir metni halka onaylayın diyorsunuz. Denktaş’a sordum. Siz dedim okudunuz mu? Görmedim dedi. Ben şu ana kadar kendim de görmedim. Göreni de görmedim. Siz bilmediğiniz bir metni halka tavsiye ediyorsunuz, onaylayın diyorsunuz.
İşte ondan sonraki gelişmeler ortada. Kendi elinizle Rumların AB’ye girmesine göz yumuyorsunuz ve ondan sonra diyorsunuz ki, çözümsüzlük çözüm değildir. Kim istiyor çözümsüzlüğü? Ben size söyleyeyim kim istiyor. Rum Adalet Bakanı açıkladı. Bizim politikamız çözümsüzlüktür diyor. Rum kendi politikalarının çözümsüzlük olduğunu kendisi itiraf ediyor. Siz de diyorsunuz ki, Sayın Denktaş çözümsüzlük istiyor.
Bu Kıbrıs’la ilgili gerçekten çok hassas bir durum. İkincisi, AB’ye gelince, AB’de şöyle bir tablo çıkıyor karşımıza. Şimdi adamlar ne derse boyun eğiyoruz. Teslimiyetçilik lafı buradan çıkıyor. Ne dese evet diyoruz. Adam sizden Lozan sisteminizi tahrip etmenizi istiyor. Lozan sistemine aykırı öneriler getiriyor. İşte ne diyor? Alevi azınlığı diyor. Ne diyor? Kürt azınlığı diyor. Ruhban okulu açın diyor.
Bunların hiçbirine, bir tanesine bile hayır bunu yapmayız diyemiyorsunuz. Yani teslimiyetçilik düşüncesi buradan çıkıyor. Bütün bunları içeren bir plan önünüze geliyor. Kendi ana dilinizle yazılsa 5-6 saatte zor okuyabileceğiniz 254 sayfalık bir rapor için 2 saat sonra Sayın Başbakan olumlu ve dengeli diyor. Ne zaman okudunuz? İçeriğini incelediniz mi? Uzmanlara danıştınız mı? Ne bu acele.
Size Chirac’ın en son konuşmasından bir örnek vereyim. 15-20 seneden önce Türkiye üye olamaz diyor. Siz ne diyorsunuz? Uzun süreye hakikaten ihtiyacımız var diyorsunuz. Şu anda üye olan ülkelerden kendinizi 15-20 sene geride mi görüyorsunuz? Yani Baltık ülkelerinden, Bulgaristan’dan, Romanya’dan, Slovenya’dan, Slovakya’dan Türkiye 15 sene geride midir? Bu bizim gururumuza dokunuyor. Gidin bir o ülkelere bakın gelin bir Türkiye’ye bakın. Kendimizi bu kadar aşağılık mı görüyoruz biz? Bu kadar geri mi görüyoruz? Nasıl dersiniz bunu?
Dışişleri Bakanımız çıkıyor, doğrudur diyor, bizim bu kadar uzun zamana ihtiyacımız var. Nasıl söylersiniz bunu? Yani bu kendimizi hep küçük göreceğiz, hep alttan alacağız ve alttan alıp şirin gözükerek destek alacağımızı ümit edeceğiz. Dünyada böyle politika yok.
Bakın Bundan önceki Avrupa Anayasası müzakereleri sırasında Polonya’ya haksızlık yaptılar. Daha üye olmamışken kapıyı vurdu çıktı. Biz kimseyle kavga edin demiyoruz ama bu kadar üst üste haksızlık yapılırsa bir ülkeye bir noktada da diyeceksiniz ki, buradan ileri gitmeyin.
Azınlık hakları diyorsunuz. Lozan’dan bu yana bütün azınlık haklarını tanımışız. Gideceksiniz, diyeceksiniz ki, şu Fransa bir tek azınlık kabul ediyor mu? Türkiye’de dini özgürlükler yok diyor. Ben eğer Türkiye’deki Rumların sahip olduğu dini özgürlüklere Batı Trakya Türkleri sahip olsa başka hiçbir şey istemem.
Size dedikleri zaman İstanbul’daki Rumların vakıf haklarını kabul edin, diyeceksiniz ki, Yunanistan’da hala cuntanın tayin ettiği kayyımlar var. Türklerin ismini kabul etmiyorsunuz. Türk lafını Türk derneklerine koydurmuyorsunuz. Bu nasıl AB, diyemiyor musunuz? Bunu diyince biz Avrupa düşmanı mı oluyoruz? AB’ye girmek istemiyor muyuz? Niye söyleyemiyorsunuz. Yani teslimiyetçi lafını da bunun için kullanıyor millet. Çünkü bunların hiçbirinde Hükümetin bir tek dik duruşunu göremedik. Dik duruyoruz demek başka. Halk söylesin Hükümet dik duruyor diye.
Ben şahsen 40 yıldır bu mesleğin içindeyim. Çeşitli Hükümetlerle çalıştım. Yani hiçbir zaman bu kadar teslimiyetçi bir yaklaşıma rastlamadım. Bunu çok üzülerek söylüyorum. Keşke aksi olsaydı. Ben herkesten çok sevineceğim.
<!– /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} p.MsoTitle, li.MsoTitle, div.MsoTitle {margin-right:0cm; mso-margin-top-alt:auto; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText {margin-right:0cm; mso-margin-top-alt:auto; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.