Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

KANAL B – Ege Denizi ve Karasuları
ONUR ÖYMEN
KANAL B
Onur ÖYMEN- Deniz Hukuku sözleşmesi ülkelerin karasularının ilke olarak 12 mile kadar genişletme hakkı tanınmış. Ege Denizi çok özelliği olan bir deniz. Ege Denizinde 3 bin civarında ada var. Bu adaların çok büyük bir kısmı Yunanistan’a ait.
Şimdi siz eğer bu karasularını 12 mile genişletme kuralını Ege Denizinde uygularsanız o zaman Ege Denizi bir Yunan gölü haline geliyor ve Türkiye’nin karasularıyla açık denizi arasını, liman sularından geçmeden hareket etmek mümkün olamıyor. Bu nedenle Türkiye çok uzun yıllardan beri Ege Denizinin özelliği dolayısıyla burada karasularının 6 milden daha fazla genişletilmesine karşı çıkmıştır. Bunun kendi güvenlik çıkarları açısından çok olumsuz bir gelişme olacağını söylemiştir. Buna karşılık Yunanistan Deniz Hukuku Sözleşmesini onaylarken 31 Mayıs 1995 yılında Yunan Meclisi bir karar alıyor ve Yunanistan’ın karasularını Ege de genişletmeye hakkı olduğunu söylüyor ve bunun zamanlamasının da daha sonra tespit edileceğini söylüyor.
Bundan hemen bir hafta sonra TBMM’de temsil edilen bütün siyasi partilerin ortak girişimiyle Mecliste konu görüşülüyor ve o zamanki Meclis başkanı hemen bu ortaya atılan ortak görüşün Meclisin genel duygularını, düşüncelerini yansıttığını söylüyor. Bu görüş de Yunanistan’ın bir emrivakisine karasularını tek taraflı olarak genişletmeye yönelik emrivakisine karşı Türkiye’nin icabında silah kullanarak durdurabileceğidir.
Şimdi bu Meclisin aldığı bir karar. Meclisin ortak bir tavrı, bir tutumudur. Diğer Meclislerde de parlamentolarda da komisyonlarda da usul böyledir. Bütün grupların ortak bir enerjisi varsa ve bunlara kimse itiraz etmiyorsa Meclis başkanı bir karar verir. Oy birliğiyle alınamayacak böyle bir karar gerekirse oylamaya gidilir. Mesela geçen hafta Çarşamba günü de bu Ermeni konusundaki çeşitli önergeler bir ortak deklarasyonla yayınlandı, açıklandı. Ama ayrıca oylama yapılmadı. Meclisin ortak tutumunu yansıttı. Meclis başkanı da bu önergenin Meclisin ortak tutumunu yansıttığını söyledi. Bu önergenin doğruluğunu azaltmıyor.
Sunucu- Bir devlet politikası yansıması diyebilir miyiz?
Onur ÖYMEN- Gayet tabi. Şimdi Meclisin tutumu Türkiye’nin tutumudur. Ayrıca ondan önce 1995 yılından belki 20 yıl önce gene Ege’de bu gibi eğilimler ortaya çıktığında Türk Hükümeti bu tavrını ortaya koymuştur ve o zaman ki Dışişleri Bakanı Çağlayangil, Amerika Dışişlerine Bakanına bir mektup yazarak, Yunanistan’ın fiili bir durum yaratmaya tartışması halinde, bunun bir telaşa yol açabileceğini bildirmiştir.
Bu yeni bir tavır değil. 1995’de ilk defa düşünülmüş bir şey değil. Bu konuda baskıları var. O tarihlerde makaleler yayınlanmıştır. Bunu gayet iyi hatırlıyoruz. O bakımdan bunu Türkiye’nin kararlı, sürekli bir tutumu gibi görmek lazım. Peki bu tutum bugün de devam ediyor mu? Dışişleri Bakanlığının birkaç gün önce yaptığı resmi açıklamalara bakarsanız Türkiye’nin bu tutumunda hiçbir değişiklik yok. Yani gene Ege’de emrivakilere karşıyız ve Ege’de emrivakilere başvurursa Yunanistan, icabında zor kullanarak bu emrivakileri durdurmaya Türkiye kararlıdır. Türk Hükümetinin bugün de resmi tavrı budur.
O bakımdan Meclis başkanının kişisel bir görüş olarak, buna artık gerek kalmadı yolundaki açıklamalarını biraz yadırgadık, biraz tuhaf karşıladık. Devletlerin dış politikalarını açıklamak başbakanların, dışişleri bakanlıklarının, resmi devlet yetkililerinin, dışişleri sözcülerinin görevidir. Meclis başkanının bu kadar önemli bir milli politika konusunda şahsi fikrini belki devlet politikasını değiştirmiş izlenimini verecek şekilde açıklamasını biz çok yadırgadık.
Şimdi Yunanistan Dışişleri Bakanı bizi ziyaret etti geçen hafta biliyorsunuz. Geçen Çarşamba günü Meclis dışişleri komisyonuna geldi. Ben orada kendisine sordum. Yunanistan parlamentosunun bu karasularını genişletme konusundaki kararını geri alma yönünde bir girişiminiz var mı? Hükümetinizin böyle bir önerisi var mı? Mecliste böyle bir girişim var mı? Hiçbirine olumlu cevap vermedi. Demek Yunanistan’da böyle bir şey yok.
Sunucu- Kaldı ki, aynı gün Yunanistan Savunma Bakanı bir açıklama yaptı ve o günkü koşulların aynen devam ettiğini ifade etti.
Onur ÖYMEN- Bizde şöyle bir adet oldu son yıllarda. Tek taraflı taviz vererek milletlerarası meselelerini çözmek. Milletlerarası meseleler ancak dengeli tavizlerle, karşılıklı adımlarla çözülür. Tek taraflı taviz vermek ancak kaybettiğiniz bir savaştan sonra olur. Savaşın galipleri mağlup tarafa şu şöyle olacak, bu böyle olacak diye koşullarını koyarlar ve siz de mecburen gücünüz kalmamış, takatiniz kalmamış, mukavemet edemiyorsunuz, bunları imzalarsınız. Bizde ise öyle bir izlenim uyandı ki, son 1-2 yıldan beri yabancılar bizden Kıbrıs’ta ne istiyor, Irak’ta ne istiyor, AB’de ne istiyorsa hepsini tek taraflı kabul edelim ve böylelikle şirin gözüküyoruz, bizi çok severler, Hükümetimizi desteklerler ve bu meseleden de kurtulmuş oluruz. Ne olur yani bu tavizleri verirsek ne kaybederiz gibi bir görüş var.
Şimdi bu bizim diplomasinin temel kurallarına aykırıdır. Türkiye’nin arkasında, 700 yıllık bir tarih var. Biz tarih boyunca ülkenin çıkarlarını korumaya özen göstermişsizdir. Bazı savaşları kaybetmişiz, bazı tavizleri savaş sonunda vermek zorunda kalmışız ama bunun dışında özellikle cumhuriyet döneminde hiç böyle bir örnek yok. Cumhuriyet döneminde tek taraflı taviz vererek baskılardan kurtulmak politikasına hiç gitmemişizdir.
Şimdi Kardak’ta da aynı durum oldu. Kardak’ta da Yunanistan fiili durum yaratmaya çalıştı. Adaya asker çıkarttı, bayrak dikti. Biz de diplomasiyi sonuna kadar kullandık. Çıkın dedik. Bu askerinizi çekin, bayrağınızı indirin. Dinlemediler. Yunanistan Dışişleri Bakanı demeç verdi. Ondan sonra Türk Hükümeti karar verdi. İki adacıktır Kardak. Bu tarihte asker çıkardık. Ondan sonra herkes paniğe kapıldı. Amerikalılar telefon ettiler. O zaman Dışişleri Bakanlığı Yardımcısı bana eve telefon etti geceyarısı üçte. Asker çıkaracakmışsınız falan dedi. Çıkaracağımız lafı doğru değil, doğrusu çıkarttık. Türkiye’nin bütün diplomasisini sonuna kadar denedik ve bunu kabul etmediler. Biz kararlıyız, emrivakiye müsaade etmeyiz dedim. Dışişleri Bakanı Deniz Baykal’dı. Ondan talimat alarak konuştum. Birkaç defa telefonlaştık. Yunanlılar yelkenleri suya indirdiler ve sabah güneş ışımadan askerilerini ve bayraklarını çektiler. Dedik ki, onlar çekerse biz de çekeriz. Çünkü biz orayı işgal etmedik ve bu Türkiye’nin en başarılı dış politika örneklerinden biridir.
Bunu sorduğunuz için söylüyorum. Çünkü Türkiye’nin milli menfaatlerini savunmak artık neredeyse bir ayıp haline geldi. Kardak’ta milli menfaatimizi savunduk, yanlış iş yaptık. Kıbrıs’ta savunduk yanlış iş yaptık. AB’nin haksızlıklarıyla mücadele ediyoruz yanlış iş yapıyoruz. Ermeni davasında Türkiye’ye yapılan haksızlıklarla mücadele ediyoruz çok ayıp ediyoruz.
Ama şunu da herkes bilsin ki, Anadolu’nun her gittiğimiz köşesinde vatandaş Türkiye’nin milli çıkarlarına karşı tavır alanlardan nefret ediyor. Bu konuda halkın nasıl bir tepki içinde olduğunu görseniz şaşarsınız.
Bakınız milli davamız Ermeni davası, bu davada çıkıyorsunuz, Meclis kürsüsünde hiç kimsenin bilmediği belgeleri açıklıyorsunuz, konuşmalar yapıyorsunuz muhalefet olarak, iz satır yazmıyorlar. Aynı gün neyi yazıyorlar? Türkiye’nin bu konuda tamamen haksız olduğunu, soykırım iddialarının doğru iddia eden bir bilim adamının makalesini tam sayfa yayınlıyorlar.
Yani şimdi basında bir etik vardır. Ayıp denen bir şey vardır. 550 milletvekili ortak bir tutum izlemiş ilk defa. Böyle bir konuda bir tavır koyuyoruz dünyaya, haber olarak bile yazmıyorsunuz, bunu haber vermiyorsunuz. Bu nasıl bir etik anlayıştır? Bu nasıl bir basın anlayışıdır, nasıl bir basın özgürlüğü anlayışıdır? Bunları bu kadar açıklıkta söylediğim için üzgünüm ama bunu söylemek zorundayım. Bir yerde gerçeklerin halka anlatılması lazım. Bunu bu açıklıkla söylüyorum.
Şimdi karasuları olayında şöyle bir durum var. Yunanistan’ın tek taraflı fiili durum yaratmasına engel oluyoruz. O zaman bizim de tek taraflı fiili durum yaratmamız doğru değildir diye düşünülürse bunda bir mantık var. Orada bir de karasularının dışında bu gibi araştırmalar yapmak doğru mudur değil midir diye tartışılmıştır. Bu bakımdan denilmiştir ki, her iki tarafta kendi karasularının dışında dikkatli olmalıdır, fiili durum yaratmamalıdır.
Ama kendi karasularımızın içinde yapacağımız bir araştırmaya başkalarının engel olması söz konusu değil. Yani bizim o zaman daha kararlı bir tutum izlememiz gerekirdi. O konuda Türkiye’nin o konuda geri adım atmaması lazımdı.
Bu üzüntü verici bir durumdur. Yani bizim her dönemdeki bütün Hükümetleri savunmak gibi bir mecburiyetimiz yok. Geçmişte yanlışlık yaptığımız başka olaylar da var. Cezayir konudan başlayarak daha başka dönemlerde de Türkiye’nin hata yaptığı olaylar olmuştur. Ama bu Türkiye’nin temel dış politikasının omurgasını bizim değiştirmemiz gerektiği sonucunu vermez. Belli dönemlerde hatalar yapılmıştır, ondan da sonra da özür dilenmiştir.
Dışişleri mensubu olan arkadaşlarımıza biz güveniriz daima. Maalesef bu Hükümetin zamanında Dışişleri Bakanlığından çok bazı özel danışmanlarla işbirliği yaparak, onların görüşlerini alarak birçok olayda politika saptamak gibi bir alışkanlığı olduğu anlaşılıyor. Bir çok konuda Dışişleri Bakanlığının tavrı bellidir, Türklerin çıkarının nerede olacağını bilirler, Türkiye’de yerleşmiş politikalar vardır. Hükümetler değişir politikalar değişmez. Mesela İngiltere’de Hükümet kaç defa değişti, fakat İngiltere’nin temel dış politika ilkeleri değişmedi.
Devlet politikası budur. Bazıları alaycı bir dille derin devlet falan diyor. Devletin politikası olur. Devletin politikası da çıkarlarına dayanır. Bu çıkarlar da süreklidir. Devletin çıkarları sürekli olduğu için politikaları da süreklidir. Zamanın gelişmeleri ışığında ufak tefek düzenlemeler yapar, üslup değişikliği yaparsınız ama işin özü değişmez.
Mesela siz Ege’de karasularının genişletilmesine karşıysanız açık deniz alanlarının korunmasını istiyorsanız Ege’yi bir Yunan gölü yapalım, verelim gitsin diyemezsiniz. Dışişleri mensupları niye ön plana çıkmıyor? Aslında doğrusu Dışişlerinin değil Hükümet mensuplarının ön plana çıkmasıdır. Geçmişte zaman zaman Hükümet mensupları yetki vermiştir, bu konuyu Dışişleri sözcüsü açıklasın demiştir. Dışişleri Müsteşarı, büyükelçiler basın toplantıları yapsın denilmiştir.
Ama bu demek değildir ki, Dışişlerinde sorumluluğu memurlar taşır. Devletlerin dış politikasının sorumlusu Hükümettir. Başarı da Hükümete aittir, başarısızlık da Hükümet aittir. Ama Hükümetlerin elinde önemli bir fırsat vardır, o da Dışişleri Bakanlığının çok uzun yıllardan gelen birikimidir, bilgisidir, tecrübesidir. Dışişleri mensupları daima Hükümete Dışişleri Bakanlığına, Başbakanlara hangi konuda ne yapılması Türkiye’nin daha ziyade yararınadır, ne yapılırsa ne olur, seçenekler nelerdir, bu seçeneklerin hangisini seçersek olumlu sonuçlarını, onun sakıncalarını ne olur, bunları anlatırlar. Hep bunu yaptık.
Şimdi öyle anlaşılıyor ki, bu Hükümet bu konuları yeterince dinleme eğiliminde değil. Daha çok özel danışmanlarla çalışıyor. Ben öyle bir izlenim alıyorum. Dışişleri tamamen devre dışında değil. Tabi Dışişleri Müsteşarı Amerika’da temaslar yapıyor, büyükelçilerimiz konuşuyor, o ayrı. Ama bakıyoruz, mesela Başbakan düzeyindeki bazı toplantılarda Dışişleri mensupları yok. Oysa devletin sürekliliğini Dışişleri sağlar. O bakımdan Hükümet mensuplarının, başbakanların, bakanların dışişlerini devre dışında bırakmamak ülke çıkarlarının gereğidir.
Sunucu- CHP bir girişim başlattı. Hükümet yetkilileriyle görüşerek sözde Ermeni meselesi ile ilgili aktif ve ortak bir tutum belirlenmesini önerdi. O görüşmeler geç kalmış görüşmeler değil mi? Daha önce bu tür bir görüşme yapılamaz mıydı? Bu Çarşamba günkü TBMM toplantısı çok daha önceye alınamaz mıydı? Sizin bu görüşmelerinizin daha önce yapılması gerekmez mi? CHP’nin bu girişim Ocak ayının başında yapması gerekmez miydi?
Onur ÖYMEN- Bir kere bu CHP’nin değil Hükümetin görevidir. Yani ülkelerde dış politika konusunda tavır almak Hükümetin görevidir. Bugün yaptığımız yeterli olacak mıdır? Niçin yeterli değildir? Çok açık. Çünkü maalesef Ermeni meselesi başından beri bazı ülkelerin başka amaçlarla kullandıkları bir meseledir. Yoksa gerçekleri bilinseydi, herkes bize hak verecekti demek mümkün değil. Gerçekleri bildikleri halde bizim aleyhimize tavır koymalarının arkasında başka ülkelerin çıkarları var.
Bakın size üç tane örnek vereceğim. Birincisi, daha Birinci Dünya Savaşı yıllarında İngilizler bu Ermeni iddialarının doğru olmadığını biliyorlardı. Ellerinde soykırımla ilgili bir tek belge yoktu. Malta’ya sürgün ettikleri Osmanlı devlet adamlarını bu nedenle serbest bıraktılar. İngiliz savaş propaganda bürosu Birinci Dünya Savaşında Türkiye ve Almanya aleyhine Mavi Kitap gibi kitaplar yazdırdı.. Niçin? Çünkü amaçları Amerikan kamuoyunu Türkiye ve Almanya aleyhinde ayağa kaldırarak kamuoyunun baskısıyla Amerikan Hükümetinin savaşa girmesi.
İkinci örnek, 1975 yılında Asala terörü çıktı birden ortaya. Nasıl olurda 1915’den 1975’e kadar 60 yıl sonra yaptılar. Asala terörü doğrudan doğruya Kıbrıs harekatından sonra ortaya çıkmıştır ve bizim devletimizin elindeki bilgilere göre Rumlarla Asala teröristleri beraber çalışmışlardır. Ermeni-PKK ve Kıbrıs Rum işbirliği konusunda devletimizin belgelerinin açıklanması da lazım.
Şimdi demek ki, Ermeni terörü Ermenilerle hiç ilgisi olmayan, tarihi gerçekleri anlatmakla hiç ilgisi olmayan başka bir siyasi devletin tetikçisi olarak çıkmıştır.
Son olarak, şimdi bugün bakıyoruz Avrupa’da Türkiye’nin üyeliğine karşı olan bazı siyasi partiler Ermeni meselesini Türkiye’nin üyeliğini engellemek için bir vasıta gibi kullanıyorlar. Alman Hıristiyan Demokrat Partisi bütün Avrupa’da Türkiye üye olmasın diye kampanya yapıyor ve bunu yaparken de bir taraftan Ermeni meselesini Alman parlamentosunun gündemine getiriyor.
Şimdi 90 yıldan beri niye beklediniz. Alman Hıristiyan Demokrat Partisi 90 yıl sonra, şimdi mi anladı bunu? Belli ki, Türkiye’nin AB üyeliğini engellemek için Ermeni meselesini diğer bazı konularda bir koz olarak kullanmak istiyorlar. Yani Ermenileri başka siyasi amaçların aracı olarak kullanılıyorlar. Mesele budur.
Sunucu- Son zamanlarda çok konuşulmuyor ama demin çok önemli bir noktayı söylediniz. 1974 Kıbrıs Harekatı arkasından hemen Asala cinayetleri başlıyor. Asala cinayetleri sırasında yabancı basında bakıyoruz çok küçük yer alıyor ve büyükelçimiz şehit edildiği vakit altında Ermeni tarihi anlatılıyor.
Özellikle Fransa Asala terörüne göz yummakla yetinmemiş, bizzat desteklemiştir. Niye Fransa’ya mektup yazmadık da İngiltere’ye yazdık?
Onur ÖYMEN- Türkiye’nin ne yaptığı yeterince bilinmiyor. Bunu anlatmak da bizim görevimiz. Biz birkaç yerde anlattık ama sizin bunu duymamanızın sebebi basının bazı şeyleri yazmamakta inat etmesidir.
Onur ÖYMEN- Bir daha söylemekten üzüntü duyuyorum. Bu konuları biz halka duyurmazsak, milli menfaatleri korumayı ayıp sayarsak Türkiye çok şey kaybeder. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin bel kemiği ulusal çıkarlarını cesaretle koruyan insanlar tarafından yaratılmıştır, inşa edilmiştir. Bunu tahrip etmeye hakkımız yok. Bu söylemleri kamuoyu önünde küçük düşürmeye, yok saymaya hakkımız yok. Bunu bu kadar ciddi bir mesele gibi söylüyorum.
Biz bu konudaki gerçekleri defalarca açıkladık. Siz bir yerde okudunuz mu?
Sunucu- Hayır.
Onur ÖYMEN- Okumadınız. Niçin? İşlerine gelmiyor. Aman Yunanistan’la ilişkilerimiz bozulur mu, aman onu ürkütmeyelim, aman Rumları ürkütmeyelim, aman şimdi AB yolunda başımıza dert açmayalım. Hep sineye çekmişsizdir, hep alttan almışızdır ve bu yüzden Türkiye çok şey kaybetmiştir. Biraz cesaret gösterin. Bize yapılan haksızlığı hiç değilse dile getirme cesaretini gösterin.
Şimdi bakınız, pek çok ülkede yabancılara tarım arazilerinin kurallara bağlanmıştır. Bu konuda Hükümetin kuralsız olarak, koşulsuz olarak 30 hektara kadar tarım arazilerini yabancılara satma yönünde bir karar çıkartmasına biz tepki gösterdik. Anayasa Mahkemesi de bizi haklı buldu. Tepki gösterdik diye kalkıp bizi paranoya muhalefet yapmakla suçluyorlar. Düşünebiliyor musunuz?
Yabancılara koşulsuz tarım arazine satılmasına karşı çıkan bir tutum izledik. Bunu savunduğumuz için milliyetçisiniz, ırkçınız, kafatasçısınız. Açıklama gönderiyorsunuz, basmıyorsunuz. Basın Konseyi uyarı cezası veriyor gene basmıyor. Biz işimizi doğru dürüst yapalım. Bu gibi durumlarda güveneceğimiz bir tek güç vardır. O da halkın kendisidir. Halkın kendisi halk kendisi çıkarına sahip çıkacaktır ve bunu her yerde gösterecektir.
Ama bunu yaparken tabi ki, linç etme eylemlerine girişmeyecektir. Yasa dışı eylemler yapmayacaktır. Yasaların içinde, demokratik hakların içinde olarak, vatandaşın milli menfaatlerini Türkiye’nin itibarını, çıkarını, bayrağını korunması için yaptığı hareketleri de eleştirmeyeceğiz. O da onun yasal hakkı. Bırakın vatandaş tepkisini göstersin. Biz halkı sokağa dökelim demiyoruz. Biz şiddet kullanılmasını desteklemiyoruz, tam tersini söylüyoruz. Onları kınıyoruz. Şiddet kullananları, linç eyleminde bulunanları kınıyoruz. Ama doğrusunu söylemek gerekirse halkın bu tepkisinin sebebini de görmezlikten gelemeyiz. Halkta çok büyük bir birikim var. Bir tencerenin kapağını kapatıp ocağı sonuna kadar açarsanız o tencere patlar. Onun için bir supap vardır bu gibi tencerelerde. Supabınızı kapatmayacaksınız. Aydınlar bildirisini okuyanlar supabı kapatmak eğilimi görüyorlar.
Sunucu- Türk bayrağı dışında başka bayraklar taşıyanlar hiç kınanmıyor. Kınanan kim? Onlara karşı tepki koyan halk. Bunu anlamakta ben ciddi biçimde güçlük çekiyorum.
Onur ÖYMEN- Türkiye’de belli bir kesim cumhuriyetin değerlerine, kazanımlarına kaşı tavır koyuyor. Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Biz sosyal demokrat değerleri savunuyoruz. Hiç kimse bizim partimizin çizgisinden, kimliğinden, kişiliğinden kuşku duymasın. Ama biz Atatürk’ün kurduğu partiyiz. Atatürk’ün partisi Türkiye’nin ulusal çıkarlarını koruyan partidir. Biz sosyal demokratız diye Türkiye’nin çıkarlarını, itibarını korumaktan vaz mı geçelim? Böyle bir şey olabilir mi? Veya bir terör örgütünün yüceltilmesine ses çıkartmıyoruz. Böyle bir durum olabilir mi?
Şimdi bizim sesimizi kısmak isteyenler, bizim haberlerimizi yayınlanamayarak, belli çevrelere, iç ve dış çevrelere yaranmak isteyenler ülkeye zarar veriyorlar. Bunu çok açık söylüyorum. Bütün ülkelerde iktidarlar var. Ama sadece demokrasilerde muhalefet var. Siz demokratik ülkelerdeki muhalefeti yok etmeye çalışırsanız, muhalefetin ipini çekmeye çalışırsanız onun Mecliste düşünceleri yansıtmazsanız rejime zarar verirsiniz.
Basının görevi rejimimizi tahrip etmek değildir. Bizimle aynı kanaatte olmak zorunda değilsiniz. Bizim görüşümüzü paylaşmak zorunda değilsiniz. Eleştirmek hakkınızdır. Ama bizim görüşlerimizi halktan saklamaya hakkınız yok. Çünkü basın hürriyeti aynı zamanda halkın haber alma hürriyetidir.
Yani biz basın hürriyeti için mücadele etmiş, hayatını tehlikeye atmış bir kuşaktan geliyoruz. Bizim kuşağımız basın hürriyeti için Menderes döneminde savaş verdi. Şimdi bakıyoruz bizim canımızı tehlikeye atmaya göze alarak savunduğumuz basın hürriyetinden yararlanan bazı basın çevreleri muhalefeti tahrip ediyor. Buna hakları var mı?
Sunucu- Basın bize yer vermiyor, basın bizi sansürlüyor diyorsunuz. Öbür yanda da bu olayı yaratan, isteyen bazı güçler var diyorsunuz. Buna biraz daha açıklık getirsek.
Onur ÖYMEN- Şimdi bunu size çok açık söyleyeyim. Bu yalnız Türkiye’de olmuyor. Dünyanın her yerinde bir medya savaşı oluyor. Amerika’da mesela bir Amerikan üniversitesinin yayınladığı çok önemli bir kitap var. Basını yönetenlerin, medya sahiplerinin ve yöneticilerin belli çevreleri, Hükümeti, belli şirketleri kollamak için hangi haberleri sansür ettiğini kitap haline getiriyorlar.
En önemli sansür edilen haberlerin de 25 tanesini seçip bu kitapta yayınladılar. Fevkalade olayları basın bir kelimeyle dahi halka duyurmadı. Bir tek Türkiye’de olmuyor. Başka ülkelerde de oluyor. Yabancı ülkelerin medyaları diğer ülkelerin halklarının beynini kendi çıkarları doğrultusunda yıkamak için sürekli olarak yayın yapıyorlar. Türkiye gibi başka ülkelerin halkları o medya kuruluşlarının etkisi altında dünya meselelerini görüyor. Kendi ülkesini onların kaleminden görüyor.
Bunun örnekleri o kadar çok ki, dünyada. Kendi ülkelerinde yapıyorlar. Bakın Amerika’da bir gazeteciye Hükümet başkan yanlısı yayı yapmak için 250 bin dolar veriyor. Yunanistan’da dün 41 gazetecinin Hükümet yanlısı, Hükümetin doğrultusunda yayın yapması için para aldığını yazdı Yunan basını.
Sunucu- Amerikan basınının son zamandaki yazarlarının Türkiye karşıtı yazılarını nasıl karşılıyorsunuz?
Onur ÖYMEN- Bir ülkeyi baskı altına almak istiyorsanız o ülkeden istediğinizi henüz elde edememişseniz basın yoluyla o ülkeye öyle bir baskı yaparsınız ki, o ülkenin yöneticileri bu baskından kurtulmak için sizin istediğiniz tavizi verirler. Mesela, İncirlik’te bir taviz mi istiyorsunuz ve tarih boyunca alamadınız mı veya başka bir konuda istediğinizi yaptıramadınız mı, kendi basınınızla bir yaylım ateşi açarsınız, Hükümet anlar ki, Amerika bu tavizi vermezseniz sizi gözden çıkarır.
Mesela ne yazıyor adam? Türkiye’yi Nazi Almanya’sıyla mukayese ediyor. Türkiye Avrupa’nın hasta adamıdır denince öbürü çıkıyor Türk devlet adamları hakkında ağza bile alınmayacak laflar söylüyor. İngiliz Reuters Ajansı bu koroya katılıyor. Almanya’daki basın bu koroya katılıyor. İnanılır gibi değil. 15 gün içinde bunlar yayınlanıyor.
Aynı tarihlerde Amerikan Savunma Bakanı Türkiye’yi yerin dibine batırıyor. Kongre Türkiye’ye öngördüğü yardımı kesiyor. Belli ki, Türkiye’den bir istedikleri var ve bu istediklerini yaptığınız anda hemen hava değişiyor, bir iktidar partisi mensubu Amerika’da İncirlik’i halledeceğiz diyor, ertesi gün Savunma Bakanı sanki bu yayınlar hiç yapılmamış gibi Türkiye’yi göklere çıkarıyor. O bakımdan bizim çok dikkatli olmamız lazım.
Sunucu- 24 Nisan konusunun 1990’lardan beri Amerika’da gündeme gelmesi de bu paket içinde midir?
Onur ÖYMEN- Bakınız, ben size şunu söyleyeyim. Türkiye’nin soykırım yaptığını başkan ilan etsin diye büyük baskılar var. Eğer başkanın bunu yapmasını istemiyorsanız Türkiye’nin bize anlayışlı davranması lazım diyorlar. Yani bizim aleyhimizdeki haksız bir iddiayı doğruymuş gibi ilan etmemek karşılığında bizden taviz istiyorlar.
Şimdi bakınız bu iddiaların çoğu Misyonerlerden geliyor. Mavi Kitap, Lepsius’un Anıları, hepsinin kaynağı Misyonerler. Misyonerler tarafsız bir kaynak mı? Şimdi bizim bazı yazarlarımız, profesörlerimiz diyorlar ki, siz misyonerlerin raporlarından nasıl kuşku duyarsınız, misyonerlerin söylediği gerçeğin ta kendisidir. Amerikalılar ne diyor? Bakın size bir şey okuyacağım. 1929 tarihinde bir Amerikan dergisinde yayınlanan bir makalede Amerikalı Misyonerler için bakın ne diyor: “Misyonerler çalışmaları sonucunda ödüllendirileceklerini bildikleri için Osmanlı İmparatorluğunun idarecilerinin vahşi ve gayri Müslim unsurlarıyla baskı altında olduğu gibi yanlış bilgiler vermekten çekinmediği anlaşılıyor. Batı da bu misyonerlere önce mali destek sonra da diplomatik destek vererek batı kamuoyunun bu yanlış hikayelerle kandırılmasını destekledi. Bu da kilisenin himayesi altında Türklere karşı bir nefret doğmasına yol açtı”. Bundan daha açık izahı var mı misyonerlere nasıl tek yanlı davrandığının?
Şimdi batı basınında daha 1929 yılında misyonerlerin raporlarının tek yanlı olduğu, Hıristiyan yanlısı, Ermeni yanlısı olduğu açıkça yazılıyor. Buna benzer bir sürü yayın var. Ama siz misyonerlerin tarafsızlığına inanıyorsunuz.
İşte bizim sıkıntımız bunlar. Bu gerçekleri bıkmadan, usanmadan halka anlatacaksınız. Sonunda halk da, dünya da bu gerçekleri anlayacaktır. Bunlara karşı bizim CHP olarak pabuç bırakmamız söz konusu değildir.
Sunucu- Bugün şu saatlerde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kaderini belirleyecek bir seçim yapılıyor. Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş görevi devredecek. Türk basını Annan Planının desteklenmesi için çok ciddi savaş verdi. Milletvekilleri seçimleri sırasında Annan Planını destekleyen bir siyasi partiye destek verdik, fakat bu Cumhurbaşkanlığı seçimini nedense yok saydık. İkinci sorum da bundan böyle Kuzey Kıbrıs’ta ne olur? Türkiye’nin tutumu bu şekilde sürerse Kıbrıs ne olur?
Onur ÖYMEN- Şimdi bir kere şunu söyleyeyim. Türkiye’nin Kıbrıs Harekatında iki önemli başarısı var. Bunlardan bir tanesi Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğini korumaktır. İkincisi de Kıbrıs’a demokrasiye getirmektir.
O bakımdan biz CHP olarak çok kararlıyız ve Kıbrıs’ın ilgili hiçbir şey söylemedik. Siyasi partileri, iç politikayla ilgili tartışmalarla ilgili hiçbir şey söylemedik. O bakımdan biz Kıbrıs halkının tercihine saygı gösteririz.
Annan Planı meselesine gelince, şimdi bu konuda Türk Hükümeti bu konuyu doğru dürüst incelemeden, bilmeden hatta Kofi Annan Planının tamamını okumadan Kıbrıslı Türkleri baskı altına alarak bu plan lehinde oy kullanmalarını istediler. Bu bir hataydı. Çünkü bu plan 9000 sayfalık bir plandır. Benim elime 250 sayfalık bir özet verdiler. Metni Denktaş bile görmemiş.
Sunucu- Bir bayan yazarımız benden isteseydi yollardım demiş.
Onur ÖYMEN- Biz istedik. Bize vermediler. Dağıtılan 250 sayfalık metne ilaveten bir metin verdiler. Baktık, planın içeriğiyle ilgili bazı satır başları var. Mesela Rum tarafının yaptığı anlaşmalar var. Bunları da onaylayacaklar. Mesela Rum kesiminin Ermenistan’la yaptığı Güvenlik Anlaşması. Neymiş bu anlaşma? Sadece başlığı var. Ermenistan’la güvenlik konusunda hangi işbirliğini yapmışsınız, onu bilmiyoruz. Buna benzer bir çok boşluk vardı bizim bilmediğimiz.
İkincisi, kamuoyuna dağıtılan özette yer almayan fakat bize elimize geçen bir kısmı var. Bazı suçlar var, uluslararası hukuka aykırı. Mesela Türk savaş gemilerinin Kıbrıs sularından geçmesini izne bağlıyor. Uluslararası hukuka aykırı.
Buna benzer şeyler yapılandı. Her şey bir yana bu planı Türk tarafı kabul edelim diye baskı yaptı. Türkler kabul etti, Rumlar reddettiler. Netice de ne oldu? Rumlar mükafatlandırıldı. AB’ye üye yapıldı. Türklere ceza verildi. Ambargolar sürdürülüyor. Demek ki, izlediğimiz Kıbrıs politikası doğru bir politika değilmiş.
Şimdi çırpınıyorlar, ambargolar kaldırılsın falan. Rumlar da AB’de engel oluyorlar. Bugüne kadar kaldırılmadı. Şimdi diyorlar ki, ambargoların kaldırılmasını istiyorsanız Ankara Anlaşmasını Rum kesimine teşmil eden protokolü imzalayın.
Önümüzdeki gündemde bu var. Niye Rumlar bu kadar istiyorlar. AB’nin işlevi budur, kolayı budur, ondan mı? Hayır. Bundan önce, 10 yıl önce üye olmuş Avusturya Finlandiya ve İsveç için bir protokolü hala imzalamadık. Kimse bize baskı yapmadı. Şimdi bütün dünya baskı yapıyor. İlla imzalayın. Niçin? Belli ki, dünya bundan bir avantaj sağlamayı öngörüyor. Kıbrıs Başbakanı Sayın Mehmet Ali Talat bile buna isyan ediyor. Bu kadar olmaz diyor. Burada Türk Hükümeti kabul ederse felaket olurdu. İcabında 3 Ekimde masaya oturmamamız gerekiyor.
Batılılar bize diyorlar ki, siz AB’ye girmek istiyorsanız Güney Kıbrıs’ı tanımak zorundasınız. Bazıları insaflı çıkıyor siz şimdi bu sene imzalayın bir sene sonra onaylayın. Yani Hükümeti iç politikada biraz kollamak için Almanların böyle bir önerisi var.
Kimse demiyor ki, Güney Kıbrıs’ı tanımamak hakkınızdır. Rumlar Kıbrıs meselesini çözmeye hazır olana kadar Güneyi tanımamakta devam edebilirsiniz diyen yok. En çok diyen bir sene sonra onaylayın bari. Bu Türkiye’ye karşı bir haksızlıktır. Bunu söylemeye nasıl cesaret ediyorsunuz? Bunu söylemeye cesaret ediyorlar. Çünkü biliyorlar ki, Türkiye buna tepki vermeyecek.
Bizim de Hükümetin dış politikasına itiraz ettiğimiz nokta budur. Yani sizin en haklı en temel haklarınızla ilgili konularda dışarıdan gelen haksız taleplere karşı direnemiyorsanız, hayır diyemiyorsanız o zaman bu devleti yönetemezsiniz. Bu kadar açıktır. 30-40 senedir hiçbir Türk Hükümetinin kabul etmediği şeyleri zorla, baskıyla, dayatarak kabul ettirmeye çalışıyorsunuz.
Bir kere Kıbrıs Rum kesiminin AB’ye üye yapılması hataydı. Hata oradan başlıyor. Verheugen geceleri uykum kaçıyor diyor. en büyük hata Rumları üye yapmaktır diyor. Niye üye yaptılar? Yunanistan Başbakanı şantaj yaptı. Dedi ki, Rumları üye yapmazsınız biz de diğer hiçbir adayı üye yapmayız. Onun üzerine Rumları üye yaptılar. Türkiye benim her istediğimi yapmak zorunda, yoksa giremez diyor.
Şimdi bakın Türkiye’yi her konuda sıkıştırıyorlar: Ermeni konusunda da, Kıbrıs konusunda da başka konularda da. Fransız Sosyalist Partisinin bir milletvekili diyor ki, Willy Brandt adında bir adam diz çökerek Yahudi soykırımı için özür diledi. Bizde Türkiye önümüzde diz çökmeden onun AB’ye girişini engellemeliyiz.
Adam diyor ki, aynı masada oturacaksınız, aynı masada oturan ülkeler birbirini tanımak zorundadır. Tanımazsanız nasıl oturursunuz. Şimdi biz 40 yıldan beri Avrupa Konseyinde Rumlarla aynı masada otururuz ve birbirimizi tanımıyoruz. Ne oluyor? BM’de oturuyoruz, tanımıyoruz. Ne oluyor? Avrupa Konseyine Türkiye ile bir konu gelince oy kullanıyor. Buna rağmen tanımamıştır. Niye? Çünkü demin anlattım sebeplerini.
Ama siz derseniz ki, ben boyun eğmek zorundayım, o zaman yapılan bir şey yok. Ama derseniz ki, biz Kıbrıs meselesi çözülürse gayet tabi ki tanırız. Hem çözümü reddedeceksiniz hem de gayrimeşru bir Hükümet olmanıza rağmen sizi tanımamızı isteyeceksiniz. Bunu yapamayız.
Ben size gerçekçi bir örnek vereyim. Türkiye’nin neye kadir olduğunu çok iyi bilmek lazımdır. Bu örneklerden bir tanesi şudur; Kıbrıslı Rumlar Rusya’dan S-300 füzeleri aldılar. Kıbrıs’a yerleştireceklerdi ve Türkiye’ye karşı büyük bir tehdit oluşturacaktı. Kimse buna itiraz etmedi. Kim itiraz etti? Türkiye. Türkiye öyle bir ağırlığı koydu ki, devlet olarak bundan vazgeçtiler.. Ama devletin ağırlığını öyle bir hissettirdik ki, parasını ödedikleri halde bu füzeleri konuşlandıramadılar.
Başka ne oldu? Amerika Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Dünyanın en büyük devleti, en güçlü devleti bir müttefikine silah ambargosu uyguladı. Biz ne yaptık? Ertesi gün Türkiye’deki bütün işlerden Amerika’nın yararlarını yasakladık. Kim yaptı bunu? Amerikan yanlısı diye bilinen Demirel yaptı. Direndik ve hiçbir taviz vermeden Amerikan ambargosunu kaldırttık. O zamanda bize diyorlardı ki, bu direnciniz gerçekçi değildir. Türkiye Amerika karşısında nasıl direnir. Ne istiyorlarsa verelim, istedikleri tavizi verelim de şu ambargodan kurtulalım diyen çoktu. Direndik ve başardık.
Kardak’ta kimse bizi desteklemedi. Direndik, Yunanlıların askerini ve bayrağını çektirdik. . Türkiye olarak gücümüzün farkında değiliz. Türkiye çok büyük devlet. Güçlü ve işte size bir çok örneğini anlattık. Her gün herkes Türkiye’ye gelip bir taleple çıkıyor karşımıza. Her gün bizden bir şey istiyorlar.
O yüzden baskılara direnmesini bileceksiniz. Herkes baskı yapmak ister. Bütün devletler başka ülkelere bakı yaparak çıkarlarını korumak isterler. Bu diplomasinin oyunudur. Ama siz kendi ağırlığınızı, kişiliğinizi, gücünüzü biliyorsanız, bunun farkındaysanız hayır demesini de bileceksiniz. Hayır demesini bilmeyen bir ülkenin hiçbir milletlerarası meselede şansı yok.
Bakınız bazı köşe yazarlarımıza bir tek konuda direnelim demiyorlar. Bir tek konuda haksızlığa tepki gösterelim demiyorlar. Hep verelim diyorlar. Ne isterlerse verelim. Yabancı bir ülkenin sözcüsü gibi davranıyorlar.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.