TBMM Genel Kurulu, Gensoru Konuşması

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN, TBMM GENEL KURULUNDA ABDULLAH GÜL HAKKINDA VERİLEN GENSORU ÖNERGESİ HAKKINDA YAPTIĞI KONUŞMA – 18 OCAK 2007

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri;

Sayın Dışişleri Bakanı hakkında Anavatan Partisi Grubunun verdiği gensoru önergesiyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini arz etmek üzere söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle yüce Meclisi saygılarımla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, Türk diplomasisi çok uzun yıllardan beri dünyanın en köklü, en tecrübeli, en saygın diplomasilerinden biridir. Çok büyük başarılara imza atmıştır. Özellikle cumhuriyetin kuruluşundan bu yana Türk diplomasisi en zor şartlarda, en büyük devletlere karşı çok başarılı sınavlar vermiştir ve bu, Türkiye için gurur kaynağı olmuştur. Türkiye’nin en zor koşullarda tezlerini, haklarını, çıkarlarını; Türk diplomatları, ustalıkla, azimle savunmuşlardır. Fakat, ne olmuştur da son üç dört yıldan beri Türkiye dış politika alanında üst üste darbeler almakta, hak etmediği muamelelere maruz kalmakta, hatta, maalesef, yenilgilere uğramaktadır. Ne oldu da bu hâle geldik?

Sayın Başbakanın çok sevdiği bir söz var: “Nereden nereye geldik” diyor. Dış politikada nereden nereye geldik arkadaşlar. Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara geçtiğinde 2002 yılında biz onlara Cumhuriyet Halk Partisi olarak tam destek verdik, kamuoyuna da açıkladık. Hedef neydi? Hedef, 2003 yılında Türkiye’yi tam üyelik müzakere masasına oturtmak. Bunun için gittiler 2002 yılının aralığındaki zirve toplantısına. Sayın Genel Başkanımız basının önünde açıkladı, dedi ki: “Biz Sayın Başbakana söyledik, tam desteğimiz var. Bizim adımıza da konuşabilirler orada.” Açıkça destek verdik ve bize dediler ki Adalet ve Kalkınma Partisi yöneticileri, sayın bakanlar: “Biz oraya 2003 yılında üyelik müzakerelerine oturma kararı almak için gidiyoruz.” Ne oldu? Bir de baktık ki, gittiler. Bu kararı alamadıkları gibi, oradan şöyle bir karar çıktı: 2004 yılının sonunda ne zaman müzakere edileceğine dair karar alınacak. Yani, bu kadar bizim açımızdan belirsiz, müphem, güvenilmez, sonucu belli olmayan bir karar. Şimdi, bu, olabilir. Bizim kararımız değil, onların kararı. Ama, bir de baktık ki, Değerli Bakan, Sayın Bakan orada demeç veriyor, “Bu, büyük bir başarıdır.” diyor. İşte, burası kırılma noktası. Siz hedefinizin bu kadar altında, bu kadar belirsiz bir sonuç almışsınız, bunu bir övünç vesilesi yapıyorsunuz. İşte, bu yanlış. Eğer, siz, her koşulu bir  zafer gibi taçlandırmaya kalkışırsanız, sonunda uğrayacağınız yenilgi kaçınılmaz olur. Türkiye de, maalesef, bu noktaya gelmiştir.

Değerli arkadaşlarım, size soruyorum: 2002 yılında Adalet ve Kalkınma Partisi iktidar olduğunda Avrupa’da herhangi bir siyasetçi Türkiye’ye özel statü verilmesinden bahsediyor muydu? Avrupa Birliği için Türkiye’ye özel statü verilmesi gündemde var mıydı? Bugün bakıyoruz, birçok Avrupa lideri, başbakanlar, parti liderleri pek çoğu Türkiye’ye özel statü verilmesinden bahsediyor. Sizin düzeyinizi düşürdüler. Nasıl oldu bu? Nasıl oldu bu? Bu şöyle oldu: 2004 yılının 6 Aralığında, meşhur Avrupa Birliğinin İlerleme Raporu, şimdiye kadar hiçbir aday ülke için kullanılmayan ifadeleri kullandı. Size “ucu açık müzakereler” dediler, “insan dolaşımına sürekli kısıtlama getireceğiz” dediler “tarımda, sosyal politikalarda” ve siz, o zaman Sayın Başbakan çıktı, dedi ki: “Bu çok olumlu ve dengeli bir rapordur.” İşte bu nokta ikinci kırılma noktası.

Peki, Sayın Dışişleri Bakanımızın bundan haberi yok muydu? Sayın Başbakan Dışişleri Bakanına sormadan mı bunu söyledi? Sormadan söylediyse vahim. Sorarak söylediyse, Dışişleri Bakanı da bunu olumlu karşıladıysa daha da vahim. Yani, bu sıkıntılardan geçerek biz bu günlere geldik. Bugün karşılaştığımız güçlükler, maalesef o devirdeki sıkıntıların ürünü. Kalkıyor, açıkça rapora yazıyor: “Fırat ve Dicle Nehirlerinin üzerindeki barajların ve sulama sistemlerinin –efendim- yönetimi uluslararası bir kurula verilebilir, uluslararası yönetime verilebilir.” Niçin? Altında yazmış: “Çünkü” diyor, “bunlar İsrail’in stratejik çıkarlarını ilgilendirir.” Siz ne diyorsunuz böyle bir rapora? “Olumlu ve dengelidir.” İşte bu yanlış. Yani, bu sıkıntılar, Türkiye’yi adım adım, maalesef bugünkü duruma getirdi.

Şimdi, 17 Aralıkta Kıbrıs’la ilgili bir metin koydular içine. Kıbrıs’ı, aynen diğer Avrupa ülkeleri gibi tanımamıza yol açacak bir metin koydurmaya çalıştılar. Biz itiraz ettik. Maalesef, Sayın Beşir Atalay imzasıyla Hükûmet yazılı taahhütte bulundu. Peki, Sayın Dışişleri Bakanı neredeydi? Niçin o imza atmadı? O da mı acaba farkına vardı bunun yanlış bir iş olduğuna? Atmadı. Sayın Beşir Atalay, dış politikayla doğrudan alakası yok, ona verdirdiler bu taahhüdü. Sonra ne oldu? 29 Temmuzda bizzat Dışişlerinin talimatıyla ek protokol imzalandı

Değerli arkadaşlar, bu da üçüncü kırılma noktası. Adım adım geriliyoruz. O protokolü imzalarken, hiç değilse, bir rezerv koyacaktınız; diyecektiniz ki: “Biz, bu protokolü imzalıyoruz, ama, bu, Kıbrıs’ı tanıma anlamına gelmez, Kıbrıs’la ilgili politikamız değişmemiştir.” Rezerv koyacaktınız ve ben, bu şartla imzalıyorum, yani, dokuz ülke için uygulayacağım, Kıbrıs için, Kıbrıs meselesi çözülünce uygulayacağım. Koyamadılar bu rezervi, koyamadılar, ya güçleri yetmedi veya akıllarına gelmedi, koyamadılar. Onun yerine, tek taraflı deklarasyon yayınladılar. Bu kimseyi bağlamazdı. Biz, onu o gün söyledik. Tek taraflı deklarasyon kimseyi bağlamaz, bağlamasını istiyorsan rezerv koyacaksın, yani, rezervi koyamadık. Bu da bizim en önemli hatalarımızdan biri oldu.

Şimdi, o günden sonra, bize her gün bunu hatırlatıyorlar “taahhütte bulundunuz, hemen uygulayacaksınız, limanlarınızı açın, hava alanlarınızı açın.” Hiçbir şey diyemiyoruz. Yazmışız… Peki, niye Meclise getirmediniz bugüne kadar onay için? Sayın Başbakan çok doğru bir şey söylüyor, diyor ki: “Mecliste onaylanmadığı için geçerliliği yoktur. “ Doğrudur. Meclise niye getirmiyorsunuz? Siz de biliyorsunuz ki, yanlış bir iştir, yanlış bir iştir.

Sayın Başbakan diyor ki, Sayın Bakan da onu destekliyor diyorlar ki: “Efendim, eğer siz Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetine izolasyonları kaldırırsanız, biz de limanları ve havaalanları açarız.” Hangi yetkiyle bunu söylüyorlar? Siz böyle bir yetki verdiniz mi Mecliste? Meclise getirildi mi bu metin, ek protokol onaylandı mı ki bunu söylüyorsunuz? Yetkiniz yok ve Sayın Dışişleri Bakanı da bunun sorumluluğunu paylaşıyor. Yetkisi olmayan bir konuda, Hükûmet, Meclis adına taahhütte bulunuyor. İşte bunlar, son derece vahim gelişmeler.

Değerli arkadaşlar, bir şey daha söylüyorlar bize, diyorlar ki bu metinlerde: “Biz, hepimiz, Güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs’ın meşru hükûmeti olarak tanıyoruz, siz de tanıyacaksınız, siz de tanıyacaksınız.”
Şimdi, bunları içeren metinler geliyor önümüze ve ne diyor Dışişlerinin resmî açıklaması: “Bu raporlar, son derece objektiftir”. Objektifmiş… Şimdi, bunlar olacak şeyler değil. Daha önce de söyledik size, bir kere daha hatırlatayım, şimdi, bu olumsuz metinler çıktığı zaman 17 Aralık zirvesinde önce Ankara’da bayram yaptık Sıhhiye Meydan’ında, Sayın Dışişleri Bakanımız bu bayrama katıldı, oradan Balgat’a gitti Dışişleri Bakanlığına, orada Avrupa Birliğine bir nota yazdı. Nota 23 Aralık tarihlidir 2004. Nota iki sayfa. Notada diyor ki, yani, böyle sürekli kısıtlamalar filan getirirseniz biz üye olamayız diyor, şikâyet ediyor, düzeltin bunları diyor.

Şimdi, bunlar düzeltilmiyor. Bunların hiçbirinde bir tek kelime bugüne kadar düzeltilmiş değildir değerli arkadaşlar. Ona rağmen, bu metinlere dayalı olarak 3 Ekimde çıkan kararı Sayın Dışişleri Bakanı çıkıyor “Tarihe karşı bir hediyedir.” diyor. Bu kadar olur mu? Bu kadar olur mu? Yani, siz başınıza gelecekleri göremiyor musunuz? Defalarca uyarıyoruz, bu kürsüde söyledik, her yerde söylüyoruz. Bu sıkıntıları göremiyor musunuz? Her şey çok iyidir, çok olumludur, başarılıdır, yolundadır vesaire filan diyoruz.
Değerli arkadaşlar, vardığımız nokta şu: 14-15 Aralık 2006 tarihli AB zirvesinde alınan kararın özeti bir cümledir. Ya Kıbrıs’ı feda edeceksiniz veya Avrupa Birliğinden vazgeçeceksiniz. Bunu başka türlü anlamak kabil değil. Sekiz maddeyi dondurmuş, geri kalan bütün maddelerin geçici aşama noktasına bile gelmesinden önce Kıbrıs konusunda Türkiye’nin o istedikleri tavizleri vermesini şart koşmuş; yani, Türkiye-AB ilişkileri tamamen Kıbrıs meselesine bağlanmış. Geldiğimiz nokta bu. İşte, Sayın Başbakan soruyor: “Nereden nereye geldik?” İşte, buraya geldik. Geldiğimiz nokta bu. Bu çok hazin ve üzüntü verici bir durum.

Şimdi, Kıbrıs’ta bunlardan ibaret değil meseleler. Kıbrıs’ta bir hükûmet değişikliği oldu. Bunun ayrıntısına burada girmek istemiyorum, bu bize kuvvet kazandırmaz, bizi zayıflatır. Yalnız dikkatinizi çekiyorum, bu işte söz sahibi olduğu anlaşılan, ara buluculuk yaptığı anlaşılan Din İşleri Dairesi Başkanı var. Ne yapmış bu zat? Bu zat Güney Kıbrıs’taki Patrik II. Hrisostomos’u Kuzey Kıbrıs’a davet etmiş. Ne diyor bu Patrik? Diyor ki: “Türkiye, Kıbrıslı Türlerin ve Rumların ortak düşmanıdır.” Bizim ülkemize, Türkiye’ye, Kıbrıslı Türklerin ana vatan saydığı Türkiye’ye “düşman” diyen bir adamı davet ediyorsunuz. Dışişleri Bakanımızın bundan haberi yok mu? Bütün bu işler Dışişlerinden habersiz mi oluyor? Bunu nasıl yapıyorsunuz? Üstelik Avrupa Birliğinde bize bu kadar kötü muamele yapmışlar, Rumların baskısıyla, etkisiyle, komplolarıyla. Ondan sonra Kuzey Kıbrıs’tan beklenen ne? Türkiye’yle dayanışma içine gireceksiniz, Rumlara mesafe koyacaksınız. Ne oluyor? Türkiye’yle ihtilaf çıkıyor. Sayın Genelkurmay Başkanımızla, Rumlara yanaşmak için formül üzerine formül arıyoruz, barikatlar yıkılsın içimize daha çok Rum girsin diye. Bunlar,  Türkiye Hükûmetinin bilgisi dışında mı oluyor? Onayı dışında mı oluyor? Sayın Dışişleri Bakanı diyor ki: “Bunlar Kuzey Kıbrıs’ın iç işidir.” Öyle midir? Öyle midir? Diyorlar ki: “Genelkurmay Başkanı uzaktadır, biz burada yerindeyiz, bu işi biz biliriz, o bilmez.” Bunlar şimdiye kadar söylenmiş sözler midir arkadaşlar? Sizin içinize siniyor mu? Siz biliyor musunuz, geçen sene şubat ayında Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle Paris’te bir toplantı yaptı? Amaç ne? Amaç, Lefkoşa’nın askersizleştirilmesi. İşte bütün bu olup bitenler bu oyunun bir parçası. Bunu göremiyor muyuz biz? Dışişleri Bakanlığımız bunu görmüyor mu? Bunun farkında değil miyiz biz? Ondan sonra, Sayın Dışişleri Bakanı da katılıyor Genelkurmay Başkanıyla toplantıya, toplantıda konuşulanlar tamamen yanlış bir şekilde dışarıya yansıtılıyor. Dışişleri Bakanımız düzeltme yoluna gitmiyor. “Onu, Genelkurmay düzeltsin.” diyor. Genelkurmay düzeltiyor. Bunlar üst üste yapılan hatalar.
Değerli arkadaşlar, iş burada bitmiyor. Amerika’yla ilişkilerimiz de, maalesef, çok kötü bir mecraya girmiştir. Amerika’yla ilişkilerimiz gerçekten, son derece sıkıntı verici bir mecraya girmiş. 1 Mart tezkeresinden önce, Meclisten karar almadan, Meclisin nabzını tutmadan Amerika’ya söz veriyorsunuz. Geliyor Amerikalılar burada üsler inşa ediyorlar. Askerlerini gemiye koyuyorlar, Türk kara sularına getiriyorlar. Ondan sonra ne yapıyorsunuz siz? Ondan sonra bakıyorsunuz ki Mecliste olumsuz bir karar çıkıyor, tezkere reddediliyor, Türk-Amerikan ilişkileri çok kötü duruma giriyor. Baştan Meclisin görüşünü alsanız, Amerika’ya söz vermeseniz bu kadar sıkıntı çekmeyeceksiniz ve Amerika, hiç hak etmediğimiz sözleri söylüyor Türkiye için, Türk kurumları için. Askerimizin başına çuval geçiriyor. Şimdi soruyorum Sayın Dışişleri Bakanına: Sayın Bakan, böyle bir olay karşısında niçin bir protesto notası dahi göndermeye cesaret edemediniz? Bunu nasıl içinize sindirirsiniz? Nasıl içinize sindirirsiniz?

Şimdi, başka ne oluyor: Kuzey Irak’ta teröristler var, bunları tasfiye etmek için girişimde bulunuyoruz Amerika nezdinde, hatta Meclisten iki kere yetki alıyor Hükûmet. Asker göndereceğiz, Kuzey Irak’ta teröristleri tasfiye edeceğiz. Biri 20 Mart 2003, biri 7 Ekim 2003. İkisini de kullanamıyor. İki yetkiyi de kullanamıyor, yetkinin süresi bitiyor.
Şu anda Başbakan tepkiler gösteriyor, kuvvetli açıklamalar yapıyor, bizim sözlerimizi neredeyse kelime kelime tekrarlıyor -onun için kendisine teşekkür ediyoruz- fakat, biliniz ki bu söylediklerini uygulayacak yetkisi yok, yetkisi bitmiş. 7 Ekim 2004 tarihinde Hükûmetin yetkisi bitmiş. Meclise gelecek yetki isteyecek. Yetkisi yok. Nesi var? Amerika’yla yaptığı bir anlaşma var Dubai’de. O anlaşmada 8,5 milyar dolarlık kredi karşılığında Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyor. Bunlar çok vahim şeyler.

Amerika’yla birçok konuda görüş ayrılığımız var. Amerika “İran’a askerî müdahale yapabilirim” diyor, biz hayır diyoruz. Irak konusundaki tutumumuz belli. Ebu Gureyb hapishanesinde, Guantanamo’da bulunanlar hakkında Türkiye’nin sıkıntıları belli. Efendim, Lübnan’da Hizbullah’ı Amerika terör örgütü sayıyor, bizim Hükûmet saymıyor. Güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs’ın meşru hükûmeti sayıyor Amerika, biz saymıyoruz. Bütün bu farklılıklar ortadayken, ortak stratejik belge imzalıyoruz. Ondan sonra da Başbakan kalkıyor geçen gün, gene haklı olarak “güya stratejik ortaktık” diyor. Ee bunu söyleyen sizsiniz, biz söylemedik ki. Hem “stratejik ortağız” diyeceksiniz hem de diyeceksiniz ki “bu nasıl stratejik ortaklık.” İşte, böyle ortaklık. Öyle yaparsanız, böyle sonuç alırsınız.

Değerli arkadaşlar, şimdi burada can alıcı bir mesele var, bizi çok rahatsız eden. Bunu huzurunuzda dile getirmek istiyorum. Şimdi, bu işler nasıl oluyor? Bu kadar tecrübeli Dışişleri Bakanlığı böyle hatalar yapmaz, fakat, görüyoruz ki, Dışişleri Bakanlığının dışında kanallar oluşmuş. Bir danışmanı kalkıyor Sayın Başbakanın, Amerika’da basının önünde diyor ki: “Biz altı, yedi yıl daha iktidar kalmak istiyoruz. Sayın Başbakanımızı delikten süpürmeyin, kullanın.” Bu, hiçbir ülkede, hiçbir dönemde söylenmemiş bir sözdür. Biz, şunu bekledik: Hemen dedik, Sayın Dışişleri Bakanı gidecek Başbakana “bu ne biçim söz, böyle söz söylenmez, siz, dış politikayı onlarla mı yapacaksanız, benimle mi yapacaksınız; onlarla yapacaksanız, ben bu işte yokum, istifa ediyorum.” Biz de alkışlayacaktık. Yapamıyorsunuz, cesaretiniz yok, her şeyi sineye çekiyorsunuz, her şeyi içinize sindiriyorsunuz. Bizi rahatsız eden budur. Bu danışman iftihar ediyor, Amerikan Büyükelçisi’yle 52 kere görüşmüş, İngiliz Büyükelçisi’yle 58 kere görüşmüş. Demek ki, bir kanal oluşturmuş. Siz büyükelçi olsanız, bir daha Dışişlerinden ciddi bir iş takip eder misiniz? Her işinizi bu danışman vasıtasıyla yaparsınız. Peki, Bakan o zaman ne işe yarar? Dışişleri Bakanı ne işe yarar? Siz her işi danışmanlarla yapacaksınız, uluslararası konuşmalara Dışişleri yetkilileri katılmayacak, tercümeleri danışman yapacak, her işi danışmanlar yürütecek, bunlar yanlış şeyler.

Sonra ne oluyor? Resmen bir terör örgütü saydığınız Hamas’ın liderini Ankara’ya davet ediyorsunuz, Dışişleri Bakanı olarak kendisiyle masaya oturuyorsunuz. Son derece yanlış bir iş, bizim hiç yapmadığımız bir iş. Bunu nasıl içinize sindirdiniz? Bununla da yetinmediniz, meğerse, İspanya ile ETA teröristlerinin müzakeresi de Türkiye’de olmuş. Biz, Türkiye Cumhuriyeti, ETA teröristlerine ev sahipliği yapmışız. Haberiniz var mıydı sizin bundan? Ondan sonra ne oluyor? Sizin ülkenizde görüşülen teröristler, Madrid Havaalanına bomba koyuyor, insanlar ölüyor, yaralanıyor, İspanya Başbakanı, Meclis kürsüsüne çıkıyor, İspanyol halkından özür diliyor onlarla masaya oturduğu için, bir daha olmayacak diyor bu. Sizin görüştüğünüz Hamas da ortalığı kana boyuyor şu sırada Filistin’de, kalkıp Meclis kürsüsünden özür diliyor musunuz? Yanlış bir iş yapmışız bunlarla görüşmekle diyor musunuz? ETA teröristlerine ev sahipliği yapmakla hata ettik diye milletten özür diliyor musunuz? Hayır, dilemiyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, Patrik, önümüzdeki hafta, 22 Ocakta, Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde “Ekümenik Patrik” sıfatıyla konuşma yapacak. Sizin bundan haberiniz var mıydı? Onayınızı verdiniz mi? Tepkiniz ne oldu? Mecliste bunu dile getirdik. Lozan’dan beri kabul etmediğimiz “ekümenik” sıfatını kullanıyor,siz ne diyorsunuz? Hükûmetin tepkisini hiç duymadık.

Değerli arkadaşlar, Emmanuel Adamakis diye bir isim hiç duydunuz mu siz? Emmanuel Adamakis, Patrikhanenin, Ortodoks Kilisesinin Avrupa Birliği nezdindeki temsilcisidir, haberiniz var mı? Papalık gibi, yurt dışına temsilci tayin ediyor. Lozan’a göre, Fener Rum Patriği’nin bütün görevi İstanbul’daki Rumların din işlerine bakmak. Sizin buna tepkiniz nedir? Tepkiniz yok. Her şeyi içinize sindiriyorsunuz.

Değerli arkadaşlar, bu bize gerçekten büyük bir ıstırap veriyor. Fransa Cumhurbaşkanı kalkıyor, Anayasa’yı değiştiriyor, Türkiye’nin üyeliğini referanduma sunuyor, Dışişleri Bakanımızın, Başbakanımızın bir cümleyle tepkisi yok. Gene, Chirac, gidiyor Ermenistan’a “Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmeden Avrupa Birliğine üye olamaz” diyor, bir cümlelik tepkiniz yok. Her şeyi içinize sindiriyoruz. Bizi en çok üzen budur. İçinize sindiriyorsunuz. Her şeyi içinize sindiriyorsunuz.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, birkaç cümle daha söyleyeceğim size. Bakınız, nelerle uğraşıyoruz. Şimdi, İslam Kalkınması Bankasıyla bu Hükûmet bir anlaşma imzalıyor. Ne diyor bu anlaşma? “Türkiye’de sadece İslami usulle çalışan firmalara destek olmak üzere fon kuruyoruz.” İhtilaf hâlinde ne olacak? Mekke’deki İslam Adalet Divanı karar verecek. Bunun altına imza atmışsınız. Nasıl imzalarsınız böyle bir anlaşmayı diyoruz; şimdi, bir seneyi geçti, kendileri de anladılar yanlış iş yaptıklarını, Meclise onay için getiremiyorlar. Ama, bu vahim bir hata. Yani, Dışişleri böyle bir hata yapar mı? Dışişleri Bakanı böyle bir hata yapar mı?

Avrupa Birliğiyle bir anlaşma imzalıyorsunuz, Avrupa Birliğinden aldığınız parayla yapılacak işler için orada bir hüküm var: Eğer bu işleri yabancı firmalar yaparsa hiç vergi ödemeyecek, Türk firmaları yaparsa vergi ödeyecek. Böyle bir şey olabilir mi? Sorduk komisyonda, dedik, böyle bir anlaşma yapan bizden başka bir aday ülke hiç oldu mu şimdiye kadar? Hiç olmamış. Bir tek biz yapıyoruz. Kendi firmalarına vergi yükleyen, Avrupa Birliği firmalarını vergiden muaf tutan bir anlaşmayı ilk defa Türkiye yapıyor. Bütün bunlar bu devirde oluyor.

Batı Trakya sorunları var, burada anlattık. 60 bin vatandaşımızı vatandaşlıktan atmışlar, geri almıyorlar. Ne girişimi yapıyorsunuz bunu sağlamak için? Hiç. Bir kere gidip Avrupa Konseyinde, Birleşmiş Milletlerde, Avrupa Birliğinde bunu anlattınız mı? Hayır, anlatmadınız.
Loizidiu davası. Açıkça Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi diyor ki: “Kuzey Kıbrıs’ta siyasi sorumluluk Türkiye’ye aittir.” Sanki Türkiye’nin parçasıymış gibi, bütün sorumluluk bize ait! Sizden önceki bütün hükûmetler bunu reddediyor, siz kabul ediyorsunuz. Arestis davası çıkıyor ortaya. Orada bir hukuk organı niteliğinde bir tazminat komisyonu kuruluyor, size dış baskı yapıyorlar ”İki tane yabancı hâkim koyacaksınız.” diye, onu da içinize sindiriyorsunuz. İki tane yabancı hâkim koyuyorsunuz ve şu anda bu komisyon Türkiye’ye ceza veriyor, biliyor musunuz? Aldığı kararlar, kendilerine müracaat eden Kıbrıs’lı Rumlara tazminat kararı veriyor. Kim ödeyecek? Türkiye ödeyecek. Bir tanesine verdiler 855 bin euro; yani, Kıbrıs Türk mahkemesinin cezasını Türkiye ödeyecek. Yani, Türkiye oraya gitmekle yanlış bir iş yaptı sanki, Kıbrıs’lı Türkler bize ceza veriyor.

Değerli arkadaşlar, bütün Avrupa Birliğine aday ülkeler üyelik müzakerelerine başladığı zaman vatandaşlarına vizesiz Avrupa Birliği ülkelerine seyahat hakkı tanıyorlar. Biz bunu elde edemedik. Herkesin vatandaşı; Bulgar’ı, Romen’i, Macar’ı, Polonya’lısı bizim bugünkü durumumuzda olduğu zaman serbestçe, vizesiz hareket ediyorlar, seyahat ediyorlar. Biz bunu sağlayamadık. Bugün Türk vatandaşları gene en ağır koşullarda vizeye tabi. Üstelik herhalde Sayın Başbakan bunu çok beğenmiş olacak ki, bir de “İstanbul’a geleceklere vize koyalım.” diyor. Nasıl koyacaksınız? İstanbul’un etrafını surlarla çevireceğiz, birkaç kapı olacak, bütün vilayetlerimizde bir İstanbul konsolosluğu olacak, vize verecek. Yani, bu görüşler artık ciddiyetini kaybetti. Ama, şurası muhakkak ki -Avrupa Birliğinden bahsederken söyleyeyim- bütün ülkeler vizesiz seyahat edecek, Türkler hariç.
Şimdi Türkiye aleyhine çok ağır demeçler veriliyor. Fransa’da Cumhurbaşkanı adaylığına resmen seçilen Sarkozy (İktidar Partisi UMP’nin lideri) seçilir seçilmez ilk verdiği demeçte Türkiye’nin AB üyeliğine kesinlikle karşı olduğunu, Türkiye’nin hiçbir zaman üye yapılmayacağını söyledi. Peki, siz buna bir tepki gösterdiniz mi? Sayın Bakan, bu ne biçim demeçtir? “Bizim anlaşmalardan kaynaklanan haklarımız var, bizimle oyun mu oynuyorsunuz?” Bunları söylemek gerekmiyor muydu? Sizin, Türkiye’nin Dışişleri Bakanı olarak böyle tepkiler gösterme hakkınız yok mu? Olmaz olur mu? Ama, her şeyi, maalesef, sineye çekiyorsunuz, alttan alıyorsunuz. Bizi en çok üzen budur.
Değerli arkadaşlarım, size açıklıkla söyleyeyim: Bütün bunları sineye çeken bir dışişleri bakanını biz Cumhuriyet Halk Partililer olarak sineye çekemiyoruz, Türk milleti sineye çekemiyor. (CHP sıralarından alkışlar) Türkiye gerçekten bu kadar alttan alıcı bir yönetim anlayışına, bir bakanlık anlayışına, bir hükûmet anlayışına müstahak değildir.
Değerli arkadaşlarım, biz bunu defalarca dile getirdik. Türkiye aleyhindeki bütün bu davranışlara hak ettiği cevabı anında vereceksiniz. Türk milletinin, Türk Dışişleri Bakanından beklediği budur.
Ondan sonra Bakan çıkıyor Mecliste diyor ki: “Ekonomik konularda şu kadar başarılı olduk, şu alanda bu kadar başarılı olduk.” Bunların hepsinin cevabı var. Şu anda sürem bittiği için tek tek söyleyemiyorum; ama, bir tek şeyi söyleyeyim size: Economist dergisini alın, son sayfasını çevirin, göreceksiniz ki, Türkiye’nin konumundaki yirmi yedi ülke arasında Türkiye hemen hemen her kalemde sonuncudur. Sayın Başbakan: “Nereden nereye geldi?” diyor. Tavsiye ederim, bir arkadaş tercüme etsin, orada göreceksiniz, bütün kalemlerde (Cari açık, dış ticaret açığı, faiz hadlerinin yüksekliği, borsa değerinin düşüklüğü) ya en son sıradadır ya en sondan bir önceki sıradadır. Nereden nereye geldik? İşte buradan buraya geldik.

Çok değerli arkadaşlar, işte bütün bu düşüncelerle, biz, Anavatan Partisinin gensoru önergesini destekliyoruz ve ümit ediyoruz ki, en yakın zamanda Türkiye hak ettiği, layık olduğu bir hükûmete ve bir dışişleri bakanına kavuşacaktır.

Yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.