TBMM Genel Kurulu, Kuzey Irak ve Kerkük Hakkında

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN TBMM GENEL KURULUNDA KUZEY IRAK VE KERKÜK KONUSUNDA YAPTIĞI KONUŞMA – 18 OCAK 2007

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Irak’taki gelişmeler, gerçekten, artık, bütün ölçüleri aşan bir vahamet kazanmıştır. Bu durumu yüce Mecliste kapsamlı olarak ele almak zorunluluğu hissettik, Parti Meclisimiz geçen pazar günü bu konuda bir genel görüşme önergesi verilmesini uygun buldu, biz de bir genel görüşme önergesi verdik. Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, İktidar Partisinin de aynı görüşü paylaşmasından memnunluk duyduk.
Sayın Bakanın, bu konuları görüşürken muhalefetin, sanki, böyle, bir iç politika düşüncesiyle hareket edeceği, hamaset nutukları vereceği gibi bir endişesinin olacağı izlenimini alıyoruz. Müsterih olsun, bizim böyle bir niyetimiz yok, ne Irak konusunda ne başka bir konuda. Dış politika konularını, her zaman söylüyoruz, biz, iç politikadan ayırıyoruz, millî mesele sayıyoruz ve hiçbir zaman parti çıkarlarını ülke çıkarlarının üzerinde görmüyoruz.

Şimdi, Irak’ta durum nedir? Çok açık konuşalım, Irak’ın gerçeklerini söylemeyi hiç kimse bir iç politika ifadesi olarak değerlendirmesin. Değerli arkadaşlar, Irak’ta geçen yıl, bir yıl içinde 34 bin kişi hayatını kaybetti. Yaralananların sayısı bilinmiyor. Son zamanlarda her gün ölenlerin ortalama sayısı 94 kişidir. Irak bir kan gölüne dönmüştür ve artık, belki de Irak’ta adı konulmamış bir iç savaşın varlığından söz edilebilir. Irak’ta durum bu. Irak’ta halk perişandır. Petrol üreticisi, dünyanın en büyük ikinci büyük petrol üreticisi olan Irak’ta bugün kişi başına millî gelir 600 doların altına düşmüştür. Türkiye’nin onda 1’inin altındadır. Irak Türkiye’den elektrik ithal ediyor. Irak Türkiye’den mazot ithal ediyor. Bu derece perişan bir durumdadır, can güvenliği kalmamıştır. 150 bin civarında Amerikan askeri vardır. Bu Amerikan askerleri güvenliği sağlamaya yetmiyor. Başkan Bush, son yaptığı açıklamada, buna çare olarak, duruma çare olarak 21 bin 500 Amerikan askerinin daha gönderilmesini buluyor, başka çare göremiyor.

Irak’ın demokratik bir ülke olarak geliştirilmesi düşüncesi de, maalesef, başarıya ulaşmamıştır. Maalesef, bütün bu gelişmelere rağmen, Irak’ta, bir insan-bir oy anlayışına dayalı bir ulus devlet oluşturulamamıştır. Irak, çoğu silahlı, farklı etnik ve dinî grupların bir koalisyonu şeklinde yönetilmeye çalışılmaktadır. Demokratik ülkelerde, bir ülkede bir ordu olur. Irak’ta, bugün -teröristler hariç, çeteler hariç- üç tane meşruiyeti kabul edilen ordu vardır. İşte, bu, Irak’taki bütün dengeleri altüst etmektedir. Amerika’nın müdahalesinden sonra, Irak’ın silahsızlandırılması yolunda adım atılmamıştır.

Bir ülkeye “demokratik” demek, o ülkeyi demokratik yapmıyor. Demokratik Alman Cumhuriyetinin de adında demokrasi vardı, ama demokratik değildi. Bugün, maalesef, Irak, gerçek bir demokratik ülke olma hüviyetine kavuşmamıştır. Bu gerçekleri bizim çok iyi görmemiz lazım. Irak’ta, bir Müslüman ülkede gerçek bir demokrasi olmasının temel şartlarından biri yoktur. Irak Anayasası’nın 2’nci maddesi, Irak devletinin şeriat esasına göre yönetileceğini söyler ve Irak’ta hiçbir kanunun şeriat kurallarına aykırı olamayacağını söylüyor. O yüzden, Irak’ın gerçek bir demokrasi olma özelliğini kazanmadığını açıkça ifade etmek zorundayız.

Ülkenin zengin petrol yatakları bazı yabancı şirketler arasında paylaştırılıyor. Bu konudaki yasa tasarısı Irak Meclisine sunulmuştur ve bu, Irak Anayasası’na açıkça aykırıdır. Çünkü, Irak Anayasası’nın 111’inci maddesi, Irak’taki petrol kaynaklarının Irak halkının malı olduğunu söylüyor. Bu kurallar da, maalesef, ihlal ediliyor.

Kerkük’ten bahsetti Sayın Bakan. Gerçekten, Kerkük, son derece ciddi bir sıkıntıyla karşı karşıyadır, ciddi tehlikelerle karşı karşıyadır ve Sayın Bakanın söylediğinden, durum, daha ciddidir. Dün, Kerkük’te yapılan bir bombalı saldırı sonucunda, otuz soydaşımız hayatını kaybetmiştir, kırk beş soydaşımız yaralanmıştır. Bu ilk defa olmuyor, defalarca oldu. Maalesef, Kerkük, son derece tehlikeli koşullar altında bulunmaktadır. Kerkük, bin yıldan beri, halkının çoğunluğu Türkmen olan bir kenttir. Maalesef, şimdi bu kentin demografik yapısı değiştiriliyor. Irak Anayasası’nın 140’ıncı maddesi üç aşamalı bir plan öngörüyor Kerkük için: Birinci aşama normalleştirme, ikinci aşama sayım, üçüncü aşama referandum. Ne görüyoruz normalleştirme bölümünde? Irak’ta nüfus dairelerine hücum edilmiştir, nüfus kayıtları yakılmıştır, insanların nüfus kaydını kanıtlaması imkânı kalmamıştır. Sonra ne olmuştur? 600 bin kişi kaydırılmıştır Kerkük’e, Kerkük’ün demografik yapısı altüst edilmiştir.
Şimdi, bu koşullar altında bir referandum yapılması, Irak’ta, gerçekten, mevcut demografik dengeleri büsbütün değiştirecektir ve Kerkük’te çok ciddi çatışmaların işareti olacaktır, habercisi olacaktır, öncüsü olacaktır.

Kerkük şehrini yöneten 24 kişilik bir grup var, bir heyet var. Biliyor musunuz ki, Kerkük’te bin yıldır çoğunluğu oluşturan Türkmenler bu heyette sadece 1 kişiyle temsil ediliyor. Türklere sadece eğitim bölümü başkanlığı verilmiştir. Bu Türkmen de, seçildikten kısa bir süre sonra katledilmiştir. Şimdi onun yerine bir başkası atandı.

Şimdi, Kerkük’te koşullar bunlar. Değerli arkadaşlar, bu koşulları gören yabancılar bile yeni bir yaklaşım öneriyorlar: Amerika’da meşhur Baker-Hamilton Raporu’nda “Aman, Kerkük’teki referandumu erteleyin.” diyor. Türk Hükûmeti de bu görüşte, Türk Hükûmeti de bunu önerdi, fakat, Başkan Bush’un son açıklamasına bakıyoruz, Amerika’nın böyle bir niyeti yok. Gazetecilere cevaben Amerikan Hükûmetinin sözcüleri diyorlar ki: “Bu referandum zamanında yapılacaktır, Irak Anayasası’nda ne yazılıyorsa o olacaktır.” Irak Anayasası’nda, 2007 yılında referandum yapılacağı yazılı ve bu 2005 yılında kabul edilmiştir. Biz o zamandan beri bunu söylüyoruz, hatta, anayasa hazırlanırken de söylüyoruz. Ne yazık ki, Hükûmetin bu konudaki görüşlerini yeni yeni duymaya başladık, bu konudaki görüşlerini, tepkilerini, endişelerini şimdi duyuyoruz. Biraz geç kalınmıştır; bir hayli geç kalınmıştır.
Şimdi, değerli arkadaşlar, Kerkük’te durum budur. Daha fazlası var. Bütün bunları önümüzdeki hafta içinde görüşeceğiz. Fakat, burada, dikkat çekilmesi gereken bir durum, Kuzey Irak’taki başka bir gelişmedir. O da, oradaki teröristlerin mevcudiyetidir.
Değerli arkadaşlarım, Birleşmiş Milletlerin bir kararı var. Bu karar, 28 Kasım tarihlidir ve 1723 sayılı bir karardır. Bu kararın bir maddesinde, bütün ülkeler, Irak’ın, yurt dışından Irak’a, Irak’tan başka ülkelere, komşu ülkelere terörist faaliyetlerin yansımasını, sızmasını önleme yükümlülüğünde olduğunu söylüyor, yani bütün ülkeler, şu anda, Irak’ta 150 bin civarında asker bulunduran Amerika dahil, Irak’tan başka ülkelere terörist saldırıları önleme yükümlülüğü altındadır. Birleşmiş Milletler kararı bunu yazıyor. Bu uygulanmıyor, maalesef, bu uygulanmıyor. Şimdi, biz, bunu dile getirdiğimiz zaman bazıları alınabiliyor, ama onlar alınacak diye bu gerçekleri söylememezlik edemeyiz.

Her devletin iki tane temel görevi vardır:
1- Sınırlarınızın güvenliğini koruyacaksınız. Sınırlarınızdan başka ülkelere saldırıları önleyeceksiniz.
2- Ülkenizdeki terörle mücadele edeceksiniz. Teröristlerin komşu ülkelere gidip eylem yapmasına mani olacaksınız.

Irak hükûmeti bunu yapamıyor. Elindeki güç yeterli değildir, imkânları yok, yapamıyor. Peki, Irak’ta bulunan ve uluslararası hukuk gereğince bunu yapmak zorunda olan Amerika yapabiliyor mu; o da, yapmıyor. Peki, kim yapacak bunu; Iraklılar yapmayacak, Amerikalılar yapmayacak, bunu yapmak görevi Türkiye’ye düşüyor. Sizden önceki bütün hükûmetler bunu yaptı. İhtiyaç olan her durumda Kuzey Irak’a asker geçirdiler. Ve siz de aynı amaçla bu Meclisten iki defa yetki aldınız. Bunun ayrıntısına girmiyorum, nasıl alındı, hangi koşullarda önerildi, biz ne dedik? Bu ayrıntıları gerekirse önümüzdeki hafta görüşürüz, ama şu gerçek ki, biri 20 Mart 2003 tarihinde, bir tanesi de 7 Ekim 2003 tarihinde, iki defa yetki aldınız. Ama, bu yetkiyi kullanamadınız. Asker gönderemediniz. Gönderemediğiniz için de sınırımızın güvenliğini sağlayamadık.

Siz biliyor musunuz ki, bu sınırlardan tam 1 ton C4 patlayıcısı geçirilmiştir. Bu sınırlardan geçen teröristler, çok sayıda askerimizi, sivil vatandaşımızı öldürmüşlerdir. Niçin bu durum oluyor? Çünkü, sınırı koruyamıyorsunuz.

Türk tarafından koruyalım… Koruyamazsınız. Çünkü, Türk tarafından bu sınır, 3 bin metre yüksekliğindeki dağlardan geçiyor. Mecbursunuz Irak tarafındaki yamaçlardan korumaya. Birisi orada koruyacak; ya Iraklılar ya Amerikalılar ya biz koruyacağız.

O bakımdan, bu konuda, Meclisten Hükûmetin yetki almasını öneriyoruz. Sayın Dışişleri Bakanı bunu söylemedi biraz önce yaptığı konuşmada, biz bunun işaretini almadık. Yani, Hükûmetin, bu vesileyle Meclisten yetki isteyeceğinin işaretini almadık. Eğer bu yetkiyi almazsanız, Sayın Başbakanın söylediği sözlerin hiçbir kıymeti kalmaz. “Kayıtsız kalamayız.”, efendim, “Gereğini yaparız.”, “İcabında müdahale ederiz.” Bu sözler, Meclisten yetki alınmadıkça, maalesef, içi boş sözlerdir. Çünkü, bunu yapacak elinizde anayasal yetki yok da onun için boştur. Geleceksiniz, Meclisten yetki isteyeceksiniz. Biz size Cumhuriyet Halk Partisi olarak söz veriyoruz. İsteyin bu yetkiyi, başka koşullara bağlamadan -geçen defalarda yaptığınız gibi- sadece bu yetkiyi isteyin, biz size oy vereceğiz ve Meclisin tamamının verdiği yetkiyle, siz, bu konuda gerekeni yapacaksınız.

Efendim, Kerkük’e asker mi gönderelim… Size bunu söyleyen yok. Kerkük, Türk sınırından 460 kilometre mesafededir, bunu biz de biliyoruz. Ama, size söylediğimiz şu: Diyoruz ki, sınırımızın güneyinde, bu sınırın güvenliğini korumak için asker bulundurmamız lazım, başka çaremiz yok ve oradaki teröristlerle mücadele için asker bulundurmamız lazım.
Bakın, bu Hükûmetten önceki bütün hükümetler bunu yapıyordu. İlk defa, bu Hükûmet zamanında yapılmıyor. Orada terör üslerine karşı tek bir operasyon yapılmamıştır ve bu, gerçekten endişe vericidir. Eğer olsaydı, -Sayın Genel Başkanımız geçen gün açıkladı- Türk askeri olsaydı, emin olunuz, hiç kimse, bizim askerlerimizin başına çuval geçirmeye cesaret edemezdi, hiç kimse, Kerkük’e 600 bin insan kaydırmaya cesaret edemezdi, hiç kimse, bugün yaptıkları gibi Türkiye hakkında küçültücü, hakaretamiz beyanatlar vermeye cesaret edemezdi.

Değerli arkadaşlar “Orada terörle mücadele etmek için Amerikalılarla işbirliği yapıyoruz” diyoruz. Koordinatörlük müessesesi kurduk. Çok güzel. Ne yapacak bu koordinatörler? Askeri bir müdahale için hazırlık mı yapacaklar? Hayır. “Askeri müdahale son seçenek” diyor. Askeri müdahale son seçenekse daha önceki seçenekler hangileri? Siyasi seçenekler.
Değerli arkadaşlar, siyasi seçenek, hiç kendimizi aldatmayalım, teröristlerle müzakere demektir. Nasıl müzakere olacak? Siz Amerikalı koordinatöre görüşlerinizi, beklentilerinizi anlatacaksınız, o gidecek Irak Hükûmetine anlatacak, Barzani’ye anlatacak, onlar gidip teröristlerle konuşacaklar teröristlerin taleplerini aynı yoldan size duyuracaklar. Bunun adı nedir? Bunun adı diplomaside dolaylı müzakeredir. Yani, hiç kimse kuşkuya kapılmasın, bu koordinatörlük müessesesi siyasi çözümü amaçlıyorsa siyasi çözüm budur. Hazır mısınız, razı mısınız, terörle dolaylı müzakereye hazır mıyız? Değilsek bu yöntemin bir sonuç vermeyeceğini kabul etmek lazım. Sayın Başbakan ne diyor: “Başarılı olduğu sürece devam edecektir koordinatörlük.” Kendisi şikâyet etmiş bu sistemden. Hem şikâyet edeceğiz hem de diyeceğiz ki “Bu sistem devam etsin.”

Şimdi değerli arkadaşlar, bu sistemin ne kadar başarısız, ne kadar tehlikeli olduğu geçenlerde Türkiye’de yaşanan bir tecrübeyle bir kere daha görüldü. Biraz önce size kısaca özetlemeye çalıştım. Öyle anlaşılıyor ki, İspanyol Hükûmetiyle İspanyol teröristleri Türkiye’de buluştular, Türkiye’de müzakere yaptılar ve ondan sonra, birkaç gün sonra bu teröristler Madrid Barajas Havaalanında bombaları patlatıp insanları öldürünce İspanyol Hükûmeti müzakerelere son verdi ve İspanya Başbakanı çıkıp özür diledi. Peki, biz bunlara nasıl izin verdik, Türkiye’de bu müzakerelerin yapılmasına nasıl kapıyı açtık? Başkaları şimdi demez mi, Türkiye bu yöntemi benimsediğine göre -ABD- acaba kendisi de başka bir ülkede teröristlerle müzakere etmeyi düşünür mü? Bunu düşünmez mi, bu kimsenin aklına gelmez mi? Son derece vahim bir hata olmuştur.
“Efendim, biz asker gönderirsek Amerikalılar ne der?” Amerikan Büyükelçisi, Ankara’da “Bu iyi bir akıl değildir” demişti. Demek ki, çok arzu etmiyorlar. Peki, ne yapacağız? Yani, Amerika izin vermediği sürece sınırımızı korumayacak mıyız? Biz de Amerika’yla iyi ilişkiler isteriz, biz de dostluk isteriz. Ama, önce kendi güvenliğimizi düşünürüz. Yani, başkaları üzülecek diye kendi güvenlik çıkarlarımızdan vazgeçebilir miyiz? Bunları feda edebilir miyiz?

Şimdi “bu konuları iç politikaya karıştırmayın” diyor. Sayın Bakan, son derece haklıdır. Kendisini tebrik ediyorum. Tamamen tasvip ediyorum. Ümit ediyorum ki, aynı görüşleri Sayın Başbakana da söylemiştir,  “sakın bu işleri iç politikaya karıştırmayın” diye. Çünkü, bir de bakıyoruz ki, Sayın Başbakan, Amerika’ya yaptığı bir ziyaret sırasında, Cumhuriyet Halk Partisini şikâyet ediyor bu konuda kişilere. “Amerikalılar -diyor- Cumhuriyet Halk Partisini hiç beğenmiyorlar” vesaire falan. Gazetecilere, Amerika’dayken, Cumhuriyet Halk Partisini şikâyet ediyor. Şimdi, biz mi karıştırmış oluyoruz iç politikayı bu işe? Biz mi karıştırmış oluyoruz? “Bu işleri iç politikanın dışında tutalım” diyen biziz ve karıştıran sizsiniz. Ondan sonra, kalkıp, bize, bunları söylüyorsunuz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, Amerika’nın görüşlerini dikkate alırız ama, demin de dediğim gibi, güvenlik çıkarlarımızı feda etmemek kaydıyla. Şimdi, bakıyorsunuz resmî açıklamalara, Türkiye 7 Ekim 2003’te yetki alıyor Türkiye Büyük Millet Meclisinden, tam bir ay sonra 6 Kasımda Amerikan Dışişleri Bakanı telefon ediyor Sayın Dışişleri Bakanımıza bu konuda ve o günden sonra, ertesi gün bir basın açıklaması yapıyoruz. Bu görüşmeden sonra, Türkiye politikasını değiştiriyor ve bir yıl süreyle yetki almış. Bir yıl süreyle bu yetkiyi kullanmıyor. Yani, Amerika “bu işi yapmayın” deyince yapmıyoruz. Başka ne yapıyoruz? Amerika’yla bir anlaşma imzalıyoruz Dubai’de -demin de söyledik- 8,5 milyar dolarlık kredi karşılığında, Kuzey Irak’a asker göndermemeyi resmen kabul ediyoruz. Hükûmet, sonra, getiremedi bu anlaşmayı Meclise, onay için getiremedi, kadük oldu. Niçin böyle oluyor? Çünkü, Amerikan Kongresinin kararı var. Türk gidiyor, “Kuzey Irak’a asker gönderirse her türlü yardımı keserim” diyor. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi, burada bir karar vereceğiz. Yani, eğer, sınır güvenliği, ülkemizin güvenlik çıkarları bizim için gerçekten önemliyse, o zaman, başka ülkeler ne der diye endişeye kapılmayacağız, cesaretle gerekli adımları alacağız.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bunları niye söylüyorum? 30 bin insanımız öldü bu terörizm yüzünden. Bakınız, bilirsiniz belki, 6 belediye başkanımız öldü, 21 gazeteci, 62 köy muhtarı, 117 öğretmen, 27  imam. Diğer şeylerin, sade vatandaşların, askerlerin dışında. Bu kadar ciddi bir konu bu. Şimdi, siz, bu kadar ciddi bir tehdit karşısındayken “acaba başka ülkeler ne der” diye sınırlarınızı korumaktan vazgeçer misiniz?

Sayın Başbakan diyor ki “NATO gelsin, bu işi yapsın.” Resmen önerisi var 26 Temmuz 2006 tarihinde. NATO gelecek, bizim sınırlarımızın güvenliğini koruyacak, Irak tarafından teröristlerle mücadele edecek. Siz, bu öneride bulunmadan, bir tane NATO ülkesiyle görüştünüz mü? Bir ülke sizi destekleyeceğini söyledi mi? Bir ön zemin araştırması yapmadan böyle bir öneriyi nasıl yaparsınız? Ve nitekim, Başbakanın önerisini destekleyen tek bir ülke çıkmamıştır ve biz boşuna böyle -Sayın Başbakanın çok sevdiği bir tabirle- avare kasnak gibi bir girişim yapmışızdır, hiçbir işe yaramamıştır.

Şimdi Sayın Dışişleri Bakanı ne diyor? 29 Eylül 2006. “Bizi kızdırmasınlar. Kuzey Irak’a verdiğimiz elektriği, mazotu keseriz.” diyor. Peki, sizi kızdırmak için daha ne yapmaları lazım? Yani, şimdiye kadar yaptıklarından fazla ne yaparlarsa kızacaksınız? Bu sözü söylediğinizden bu yana dört ay, beş ay geçiyor, hiçbir şey yaptığınız yok. En küçük bir tedbir alamıyoruz değerli arkadaşlar. Şimdi, bunun ayrıntılarını önümüzdeki hafta içinde görüşeceğimiz için daha fazlasını söylemiyorum.

Yalnız, şunu biliniz ki, bazı konulara Türkiye’nin tahammül etmesi mümkün değildir. Komşu bir ülkenin Cumhurbaşkanının sözcüsü “Biz dağda PKK’lılarla görüştük. İşte yakında ateş kesecekler.” diyor. Şimdi, Pakistan Cumhurbaşkanı gidip Afganistan dağlarında Usame Bin Ladin’le görüşse Amerikalılar ne der? Talabani gidiyor PKK’yla görüşüyor, Türkiye’den tepki yok, ses yok. Bir tek biz tepki gösteriyoruz, kimse bir şey demiyor. Böyle şey olabilir mi? Bunları açıkça konuşmak lazım. Kapalı toplantıda söyleyeceğimiz daha başka şeyler var. Ama, size, şimdiden şu kadarını söylüyorum ki değerli arkadaşlarım, bu gidiş ülkemizin güvenlik çıkarları açısından son derece sakıncalıdır.

Mahmur kampına göstermelik bir arama yaptılar. Sayın Koordinatörümüz diyor ki: “Bu, bir arama değil, taramadır.” O bile memnun kalmamış, o bile rahatsız olmuş bu işten. Tabii rahatsız olması normal, biz de rahatsızız. Mahmur Kampı’na bugüne kadar kimse uğramamış, 12 bin Türk vatandaşı yaşıyor orada. 12 bin Türk vatandaşı bir terör örgütünün kontrolü altında yaşıyor biliyor musunuz? Şimdi, Sayın Bakana soruyorum: Mahmur Kampı’ndan bugüne kadar herhangi bir yerde bahsettiniz mi? Birleşmiş Milletlerde yaptığınız bir konuşmada bahsettiniz mi? Avrupa Konseyinde bahsettiniz mi? Bir kere, yabancı basınla bir toplantıda bahsettiniz mi? Türkiye Büyük Millet Meclisinin önünde bir kere bahsettiniz mi? Hangi ülke, 12 bin vatandaşı yurt dışında bir terör örgütünün baskısı altında yaşarken böyle sessiz kalabilir arkadaşlar? İlk defa Mahmur Kampı’nın resimlerini gördük dün akşam televizyonda. Acaba niçin bugüne kadar bu resimleri görmedik? Bir tek gazeteci gidip oradan bir resim çekip yayınlamadı. Size tuhaf gelmiyor mu bu?

Şimdi, arkadaşlar, bütün bunları şunun için söylüyoruz: Biz, orada yaşayan hiç kimseye karşı değiliz, Kürtler de bizim kardeşimiz, Türkmenler de kardeşimiz, Asuriler de, Araplar da, Şiiler de, Sünniler de. Ama, gerçek şu ki, bugün oradaki gelişmeler çok büyük bir krize gebedir ve bizim, orada şu sırada baskı altında olanlara destek olma görevimiz vardır. Hem kendimizi koruyacağız hem de baskı altında olanlara destek vereceğiz. Bu bölgede Türkiye’den başka bunu yapabilecek tek bir ülke yoktur. Türkiye, bölgenin tek demokratik, laik ülkesidir, en büyük ülkesidir, en güçlü ülkesidir. Bunu, ancak biz yapabiliriz.
Başkan Bush diyor ki: “Irak’a Patriot füzeleri yerleştireceğiz.” Bu ne demek? “Patriot füzeleri yerleştireceğiz” demek, bir ülkeden füze saldırısı bekliyoruz demek. Hangi ülkeden? Bunu yapabilecek tek ülke var: İran. Yani, bu işin bir de İran boyutunu düşüneceksiniz. Bir Şii kuşağı oluşuyor: İran, Irak’taki Şii çoğunluk, Suriye’deki Şii yönetim, Lübnan’daki Şii Hizbullah. Yani, bir taraftan İran’dan Akdeniz’e kadar, bir taraftan İran’dan Basra Körfezi’ne kadar. Türkiye’nin bütün bunları düşünmesi lazım, stratejik boyutunu düşünmesi lazım, insani boyutunu düşünmesi lazım. Sayın Başbakan konuşuyor, “ne karışıyorsunuz” diyorlar, Amerikan büyükelçisi “Karışmayın, bu Irak’ın iç işidir.” diyor. Değerli arkadaşlarım, Kerkük’te olup bitenler bir insan hakları ihlali değil midir? Ne zamandan beri insan hakları bir iç mesele oldu? Türkiye’de olup bitenler hakkında yabancılar konuşurken, biz, karışmayın, bu bizim iç işimiz diyor muyuz? Hem diyeceksiniz ki, Irak bir demokratik ülke olmuştur hem de orada en vahim insan hakları ihlalleri olurken, kimse karışmayacak, kimse konuşmayacak.
Değerli arkadaşlarım, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, Irak’ta olup bitenleri, hem ülke güvenliği açısından hem de bölgesel dengeler açısından son derece önemli sayıyoruz ve yüce Meclisin, mutlaka, bu konuya el atmasını bekliyoruz. Hükûmetin yapamayacağını, yapamadığını, Türkiye Büyük Millet Meclisi yapacaktır. Meclise büyük bir güven duyuyoruz. Bu konuda, gerçekten, önümüzdeki hafta yapılacak görüşmede, görüşlerimizi daha kapsamlı olarak dile getireceğiz.

Bu vesileyle, yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.