Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CHP Ordu İl Örgütü Konferansı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Ordu’da yaptığı konuşma
20 Ocak 2007
Değerli arkadaşlar,
Önce bu yaşadığımız çok acı olayla ilgili bazı düşüncelerimi arz etmek istiyorum. Hrant Dink’in öldürülmesi gerçekten son derece derin ve trajik bir durumdur. Bunu şiddetle kınıyoruz. Sayın Genel Başkanımız da bir açıklama yaptı bu konuyla ilgili. Biz de her vesileyle değerli arkadaşlarımızla birlikte görüşlerimizi basına açıklıyoruz. Şimdi olayın gerçekten son derece düşündürücü bazı boyutları var. Türkiye’de, Cumhuriyet döneminde benim bildiğim hiçbir Ermeni yönetici veya siyasetçi saldırıya uğramamıştır ve öldürülmemiştir. O kadar ki, Türkiye’de yaklaşık 50 bin civarında Alevi var. Türk diplomatları Ermeni teröristleri tarafından öldürüldüğü dönemde bile ki 40’tan fazla büyükelçimiz ve diplomatımız Ermeniler tarafından öldürülmüştür, Türkiye’de hiç kimse İstanbul’daki Ermenilere karşı en küçük bir saldırı düşünmemiştir ve bir tepki göstermemiştir. Niçin? Bu bizim geleneğimizdir. Bu bizim hoşgörü anlayışımızdır.
Değerli arkadaşlar,
Bu olay, Türkiye’nin bu güzel geleneklerine sıkılmış bir kurşundur. Yani bir gazetesi öldürülmemiştir, Türkiye’nin değerlerine, hoşgörü geleneğine kurşun sıkılmıştır. Bunu şiddetle kınıyoruz ve biz CHP olarak öteden beri diyoruz ki, yapan kim olursa olsun, gerekçesi ne olursa olsun, hedef kim olursa olsun biz her türlü şiddet ve terör eylemine karşıyız. Hiçbir terör eylemi, hiçbir şiddet eylemi mazur görülemez. O bakımdan bu dünkü saldırıya yurtiçinden ve yurtdışından tepki gösteren herkesi anlayışla karşılıyoruz, paylaşıyoruz ve destekliyoruz ama bir şartla: terör eylemlerine tepki gösterirken ayrımcılık yapmayacaksınız. Kim bir terör örgütün saldırılarına hedef olmuşsa onun yanında yer alacaksınız ve ona saldıranları kınayacaksınız. Bir olayda gösterdiğiniz duyarlılığı ve hassasiyeti bütün olaylarda göstereceksiniz. Saldırıya uğrayan kim olursa olsun, saldırıya uğrayan kim olursa olsun. Değerli arkadaşlarım, bu memlekette 3 gün önce bir astsubayımız teröristler tarafından öldürüldü. Bu en son örnek. Küçücük bir haber gazetelerde. Kaç köşe yazarı bu konuda yazı yazdı? Sıfır. O insan değimliydi? Ona saldıran da terörist değil miydi? O insan bu ülke için çalışmıyor muydu? Canını vermeye hazır bir şekilde cephede değil miydi? Teröristlerle mücadele etmiyor muydu? İşte biz o vatandaşımıza onun gibi teröristler tarafından öldürülen bütün vatandaşlarımıza, bütün insanlara rahmet diliyoruz, yakınlarına ve ülkemize baş sağılı diliyoruz.
Yabancılara gelince, yabancılar doğal olarak çok kuvvetli tepki gösterdiler. Hakları var. Herhangi bir ülkede bir gazeteci öldürülse biz de tepki gösteriyoruz. Ama dikkat edelim. Bu tepkide de ayrımcı olmayacaksınız. Bugün Hrant Dink’in öldürülmesine tepki gösterenlerden yurtdışında acaba kaç tanesi değerli bir Danıştay üyesi teröristler tarafından öldürüldüğünde tepki gösterdi? Hablemitoğlu öldürüldüğünde kaç kişi tepki gösterdi? Muammer Aksu öldürüldüğünde kaç kişi tepki göstermişti yurtdışında? Uğur Mumcu öldürüldüğünde kaç kişi tepki gösterdi? Bu tepkimizi sadece kendimize yakın hissettiğimiz, himayeniz altında olduğunu izlenimini verdiğiniz insanlara saldırı olunca gösterirseniz o zaman insan haklarına hizmet etmezseniz insan haklarına kötülük yaparsınız. Kim ki saldırıya uğruyor herkese göstereceksiniz ve bütün teröristler ve saldırganlar bilecekler ki hedefleri kim olursa olsun kendilerini desteklemiyor.
Değerli arkadaşlarım,
Terör ciddi bir sorun. Müsaade ederseniz buradan Kuzey Irak’taki terörizme geçmek istiyorum. 11 Eylül saldırıları olduğunda Amerikan Başkanı Bush bir şey söyledi, son derece ilginçtir, dedi ki bütün dünyaya hitap ediyor, “Ya” dedi “bizden yanasınız veya teröristlerden yanasınız. Gri sahamız yoktur.” Biz bunu alkışladık. Ben NATO’da o sırada Büyükelçiydim ve çıktım NATO’da aynen şunu söyledim “biz de aynı şeyi söylüyoruz. Türkiye’ye yönelik çok ciddi terör tehdidi var ve bütün dünyaya söylüyoruz ya bizden yanasınız ya da teröristlerden yanasınız. Bizim de gri sahamız yok.” Şimdi Irak’ta olan bitenlere bakıyoruz bazıları gri sahada oynamaya çalışıyor. Bir türlü açıkça vaziyet alamıyorlar. PKK terör örgütü müdür? Evet, terör örgütüdür. Açıkça ilan ediyorlar. Listeleri var. Avrupa da, Amerika da terör örgütü olarak sayıyorlar. Güzel. Peki, bu terör örgütünün bulunduğu yer şu sırada sizin 150 bin askerinizin bulunduğu ve uluslararası hukuka göre sorumluluk taşıdığınız …….evet öyledir. Peki, bunlara karşı şimdiye kadar herhangi bir operasyon yaptınız mı? Hayır yapmadınız. Bir tanesini yakaladınız mı? Hayır yalamadık. Şimdi biz onu nasıl anlayacağız? Nasıl yorumlayacağız. İşte bu gri sahada oynamaktır. Geçenlerde Amerikan Kongresinin Senato komisyonunun Dışişleri Komisyonu heyeti geldi. Başkanı çok kıdemli bir senatör. Bir hayli yaşlı. “Ben” dedi “Kore’de askerlik yaptım. Türk askerlerine çok büyük bir hayranlık duyuyorum” dedi. “Türk askerleri son derece cesurdur. Canını vermekten sakınmaz. Biz onu orada gözümüzle gördük. Gerçekten çok mutlu olduk. O sayede büyük bir dostluk bağı ile bağlandık Türkiye’ye. Ve şunu söyleyeyim: Türk askeriyle beraber olduğumuz zaman cephede biz geceleri rahat uyuduk.” dedi. “Çünkü biliyorduk ki Türk askeri bizi koruyacak.” Ben söz aldım ve dedim ki “çok mutlu olduk. Sayın Başkan şimdi bizim de karşımızda bir terör belası var Irak’ta. Orada 147 bin Amerikan askeri görevde ama” dedim “biz geceleri rahat uyuyamıyoruz. Çünkü siz terörle mücadele için Türk askerinin Kore’de yaptığını yapamıyorsunuz. Risk alamıyorsunuz. Bir tek askerinizi tehlikeye atamıyorsunuz. Ama biz binden fazla askerimizi Amerika’ya yönelik terörizmle mücadele etmek için Afganistan’da görevlendirdik. İşte bu olmaz. Eğer siz gerçekten sözünüzün arkasında duruyorsanız o zaman Türkiye’ye yönelik terörizme karşı da açıkça vaziyet alacaksınız.” “Efendim biz özel koordinatör tayin ettik.” Ne kadar güzel. Özel koordinatör ne yapacak? Efendim Türkiye’nin de özel bir koordinatörü olacak ki seçtik ve özel koordinatörle birlikte oturacaklar bu terörizmi çözecekler. Ama nasıl çözecekler? Askeri müdahaleyi mi organize edecekler? Hayır. Askeri müdahale son seçenektir. Peki, ilk seçenek nedir? Demek ki siyasi seçenektir. Siyasi seçenek ne demek? Açık konuşalım. Siyasi seçenek teröristlerle müzakere etmektir. “Efendim biz katiyen müzakere yapmayız” dedi bizimkiler. Peki, o zaman askeri seçeneğin dışında hangi seçenek var? Bize bir anlatır mısınız? Teröristlerle ya mücadele edersiniz ya müzakere edersiniz. Bunun üçüncü bir yolu yoktur. “Efendim biz müzakere etmeyiz.” Müzakere şöyle oluyor: bizim koordinatörümüzle Amerikalı koordinatör görüşüyor Türkiye’nin görüşlerini ve beklentilerini öğreniyor, buradan kalkıyor gidiyor Barzani’yle konuşuyor ki gitti konuştu Talabani’yle konuşuyor, onlar gidiyor PKK’yla konuşuyorlar. Talabani’nin sözcüsü Kandil dağına çıktık diyor ve PKK’lılarla görüştük diye itiraf ediyor. Ondan sonra onların görüşlerini alıyorlar. Aynı yoldan Türkiye’ye duyuruyorlar. İşte değerli arkadaşlar bunun adına diplomaside dolaylı müzakere veya aracılı müzakere diyorlar. Yani siz isteseniz de istemeseniz de, adını koysanız da koymasınız da, bu özel temsilci vasıtasıyla koordinatörler vasıtasıyla PKK’yla dolaylı müzakere ediyorsunuz. Nerden belli? Şuradan: Öcalan her nasılsa kaldığı hapishane hücresinde dışarıya mesaj yolluyor, “eğer” diyor “Mayıs ayına kadar bizim koşullarımızı Türkiye yerine getirmezse yeniden terörist saldırılarına başlayacağız.” Düşünebiliyor musunuz? Demek ki şartlarını bildirmişler. Nasıl bildirmişler? İşte böyle bildirmişler.
Değerli arkadaşlar,
Bu durum bu kadar ciddidir. Buna karşı Türkiye hiçbir ülkenin insafına, merhametine sunulamaz. Teröristlerle mücadele etmek hem hakkımızıdır hem görevimizdir. Nasıl yapacağız bunu? Şimdi öncelikle sınırımızı koruyacaksınız. Maalesef Türkiye’yle Irak arasında 300 km’den daha uzun olan sınırımızı koruyamıyorsunuz. Niye? Çünkü bu sınır vaktiyle İngilizler tarafından o şekilde çizilmiş ki 1926 Anlaşmasıyla 3000 metre yükseklikteki dağlardan geçiyor. Isı –30 ve 3000 m yükseklikteki dağlardan geçen sınırı koruyacaksınız. Teknik olarak mümkün değil. O zaman ne yapacaksınız? Sınırı güneyden koruyacaksınız. Yani Irak tarafındaki yamaçlardan koruyacaksınız. Kim koruyacak? Kimin görevi? Irak Hükümetinin görevi. Çünkü her ülkenin temel görevlerinden biri sınırlarını korumak. Yabancıların girmesine mani olmak. Teröristlerin girip yabancı ülkeye saldırmalarına mani olmak. Irak Hükümetinin görevi bu. Yapabiliyor mu? Yapamıyor. Başka kimin görevi? Amerika’nın görevi çünkü Amerika Irak’ta asker bulundurarak oraya askeri müdahale yaparak uluslararası hukuka göre sorumlu kişilerdir. Yani Irak’ta güvenlik meselelerinden Amerika sorumlu. Yapıyor mu? Yapamıyor. Oradaki aşiret liderlerinin bazı güçleri ve askerleri var onlar yapabiliyor mu? Yapamıyor. Kaç asker var Türkiye’nin Irak’la sınırının Irak tarafında? Sıfır asker. Kim koruyacak sınırı? BM’nin bir kararı var. BM Güvenlik Konseyi 28 Kasım 2006 tarihinde 1723 sayılı bir karar kabul etti. Bu kararda diyor ki Irak’a yabancı ülkelerden teröristlerin girişini önlemek, Irak’tan yabancı ülkelere teröristlerin sevkıyatını önlemek bütün devletlerin görevidir. Yani size hukuki zemin de veriyor. Şimdi biz Hükümete 4 yıldır diyoruz ki, şimdi söylüyor zannediyorlar, geçen gün Mecliste söyledik ilk defa sanki duymuş gibi bazıları nereden çıkarttı CHP diyorlar, Sayın genel Başkanımız 4 yıldır söylüyor. Ta Amerika’nın askeri müdahalesinden önce söyledi dedi ki Hükümete “siz de ihtiyaç olduğunda sınırınızı korumak için derhal Kuzey Irak’a asker göndermekten çekinmeyin.” Kalkıp da Kerkük’e gidin diyen yok. Kerkük 460 km ama diyoruz ki şu sınırı koruyun. 5 km mi 20 km mi kaç km gerekiyorsa gideceksiniz ve orada yaylalardan teröristlerin girişini önleyecek şekilde sınırı koruyacaksınız ve teröristlerle mücadele edeceksiniz. Bunu söylüyoruz. Şimdi Hükümet 2 defa yetki aldı Meclisten. Bir defa yetki aldı 7 Mart 2003 tarihinde ama kullanmadı hiç. İkinci defa yetki aldı 7 Ekim 2003 tarihinde ama gene kullanamadı. Ne oldu? Bir ay sonra 6 Kasım 2003 tarihinde Amerika’nın Dışişleri Bakanı bizim Dışişleri Bakanına telefon ediyor bu konuyla ilgili olarak. Bir günde Türkiye politikasını değiştiriyor ve ertesi gün açıklama yapıyorlar “yeni bir değerlendirme yaptık yani artık bu yetkiyi kullanmayacağız” ve kullanmıyorlar. Bir yıl kullanmadılar. Teslimiyetçilik. Şu anda Başbakan konuşuyor işte asarız keseriz sesi kalamayız diye kalamazsın da ne yaparsın? Müdahale mi edersin? Hangi yetki ile? Elinde yetki yok. Onun için biz Hükümete diyoruz ki önce gelin Meclis’ten yetki isteyin. Cebinizde yetkiniz olacak. Meclisten alacağınız bir yetki ile gerekli gördüğünüz anda hemen askerinizi yollayacaksınız. İsteyemediler. Geçen günkü oturumda da isteyemediler. Biz dedik ki “CHP olarak size oy veririz yeter ki bu yetkiyi isteyin. Başka bir koşula veya başka bir meseleye de bağlamayın.” Bunların böyle marifetleri de var. Seçmen yaşını 25’e indirelim diyorlar ama aynı paketin içine 2b yasasını da koyuyor. Yani ya ikisini birden kabul edeceğiz yada ikisini birden reddedeceğiz. Şimdi böyle şeyler yapmasınlar diye uyarıyoruz onları. Sadece Irak’a sınırı korumak için terörle mücadele için yetkisi isteyin Mecliste söz verdik siz e oy vereceğiz dedik. İsteyemediler henüz. Bakalım isteyecekler mi?
Sınır bölgesindeki durum bu ve bu teröristler sınırı geçiyor, insanlarımızı öldürüyor, demiryollarına bomba koyuyor. Bir ton c4 patlayıcısı iş yerini havaya uçurmuş. Bu kadar ciddi bir tehditle karşı karşıyayız ve biz hala tartışıyoruz Kuzey Irak’a asker göndersek kan mı dökülür ne dökülür.
Değerli arkadaşlar,
Biz kan dökülmesini ister miyiz? Biz barışçı bir partiyiz. Biz şiddete karşı bir partiyiz. Demin de söyledim. Biz ister miyiz? Ama ne kadar barışçı olursanız olun barışı korumak için güçlü olmak zorundasınız. Sınırlarını korumak zorundasınız. Ben çok barışçıyım onun için sınırımı korumam ve insanlar gelir benim insanlarımı öldürür. Bu mu barışçıllık? Irak’ta kan dökülmesin Türkiye’de dökülsün. Bunu mu söyleyeceğiz? Ne yapacaksınız? Şimdi terörle müzakere edilmez dedik. Siz diyorsanız ki Irak’a asker göndermek yanlış, teröristlerle mücadele etmek de yanlıştır. Efendim kan dökülmesi de yanlıştır. Doğru olan nedir? O zaman baklayı dilimizin altından çıkartacaksınız. Yani demek ki siz teröristlerle müzakere edelim istiyorsunuz. Öyle mi istiyorsunuz? Açık konuşacaksınız. Teröristi dağdan indirelim siyasete sokalım yani onlara kravat takarak bu terör meselesini halledelim. Bunu mu demek istiyorsunuz? Açık söyleyeceksiniz. Artık Türkiye teröristlerle mücadele etmemelidir teröristlere teslim olmalıdır. Bunu demek istiyorsanız hiç çekinmeden sözünüzü esirgemeden bunu bu açıklıkla söyleyin de İspanya’nın durumuna düşelim. Bakın İspanya’lılar ne yaptılar? Baktılar ki terörle mücadelede böyle uğraştılar gizli görüşme yapmaya karar verdiler. İspanya’lılarla teröristler gizli görüşme yapacaklar ve yaptılar. Nerede yaptılar? Türkiye’de yapmışlar ve ben bunu Mecliste söyledim “hayır “diyor “kesinlikle gerçek dişidir. Türkiye’de böyle bir müzakere yapılmadı” diyor. Ben Bakan öyle deyince araştırdım. Nerden almış bu Fransız ajansı bu haberi? Bizim Anadolu Ajansı gibi dünya çapında ünlü. Yalan haber verdiğini hiç hatırlamıyorum. Nereden almış? İspanya’da ETA teröristlerinin bulunduğu Bask bölgesindeki yetkililerden almış. Nedir haber? 12 Aralık 2006 tarihinde Ankara’da üstelik İspanyol Hükümet yetkilileriyle teröristler görüştü diyor. Bakan görüşmediler diyor. Ben İspanya’nın en yüksek yetkililerini sordum: bu haber dedim doğru mudur yanlış mıdır? Cevap: böyle haberler çıkınca bizim politikamız ne evettir ne hayırdır. Diplomasinin evet demenin kibarcasıdır. Sonra ne oldu? Bu müzakereyi yaptılar 3-4 gün sonra bu teröristler gittiler Madrid’de havaalanına bomba koydular patlattılar ve insanlar öldü. Birçoğu yaralandı. Sonra İspanya Başbakanı çıktı İspanyol Meclisinde kürsüye ve dedi ki “İspanyol halkından özür diliyorum.” Meclisten özür diledi. “Biz yanlış iş yaptık” dedi. “Teröristlerle müzakere etmek bir hataydı. Bir daha bu hatayı yapmayacağız.” Sayın Bakana sorduk Mecliste “siz” diyorum “böyle bir müzakereye ev sahipliği yaptığınız için çıkıp bu kürsüden özür dileyecek misiniz?” Şimdi Ortadoğu’yu tehdit eden HAMAS’ı resmen terör örgütü olarak kabul ediyorsunuz. İlan edilmiş. Siz bu teröristlerle Türkiye’de müzakere masasına oturduğunuz için çıkıp kürsüde milletten özür dileyecek misiniz? Dileyemedi. Bir tek söyleyebildiği şey efendim işte HAMAS’tan hiç bahsetmiyor bile haberimiz yok demeye getiriyor.
Değerli arkadaşlar,
Burada kamuoyuna şimdiye kadar pek yansımayan belki pek çoğunuzun sadece 2 gün önce duyduğu bir şeyden bahsedeceğim size. Mahmur kampı. Şimdi biz bunu defalarca Meclis’te gündeme getirdik. Defalarca söyledik. Dedik ki “böyle şey olur mu? Mahmur denilen bir bölgede bir kampta sınıra yakın 12 bin Kürt asıllı Türk vatandaşı yaşıyor. PKK tarafından kaçırılmış ve kandırılmış 1990’lı yıllarda. Önce Atruş denilen bir kampa yerleştirilmiş ve böyle masum göçmenlermiş gibi takdim edilmiş, BM’den yarım alınıyor o zaman, BM’ler bayrağı dikilmiş filan ondan sonra PKK burayı Kuzey Irak’ta kuracağı kendi yönetimindeki bir coğrafi bölgenin merkezi yapacak. Hedef bu. Biz bunu o zaman BM’e söyledik. Dedik ki “bu çok ciddi bir iştir. Burası terör örgütünün karargâhı ve kampıdır. Burada BM bayrağı sallandırılamaz. Biz de bu BM bir üyesidir. O bayrak aynı zamanda bizim bayrağımız ve oraya dikemezsiniz. Bir terör örgütünün kampına yardım edemezsiniz. Bu kampı dağıtacaksınız.” Ben o sırada Dışişleri Bakanı Müsteşarıydım ve BM Mülteciler Yüksek Komisyonu üyesiyle görüştüm yardımcısı Brezilyalı bir diplomat vardı. Maalesef Bağdat’ta BM merkezi bombalanınca orada öldü. Dedim ki “önümüzdeki hafta Çarşamba gününe kadar bu kampı boşaltmazsanız biz bu kampı dağıtırız.” Hemen boşaltılar. Devletseniz görevinizi yapacaksınız. Devletseniz bunu yapacaksınız. Bir mermi sıkmadık ama kampı boşaltırdık. Devlet olarak ağırlığımızı koyduk. Siz ne yapıyorsunuz? Hiç bir şey yapamıyorsunuz. Bu vatandaşlarımızı Mahmur Kampına götürdüler. Orası vaktiyle Saddam’ın denetimindeydi ve kimse oraya nüfus edemiyordu. Saddam gitti şimdi Irak Hükümetinin sorumluluk alanında ve Amerika’nın da sorumluluk alanında. Bugüne kadar Mahmur Kampından kimse bahsetmedi. Biz bunu Mecliste defalarca söylüyoruz. Dışişleri Bakanı bir kere bile bir konuşmasında, bir resmi heyetlerde, Avrupa Konseyinde, AB’de, basınla konuşmasında veya TBMM’de bir tek bile ağzından Mahmur lafı çıkmamıştır. Sizin vatandaşlarınız. Yabancı bir ülkede baskı altında teröristlerin kontrolü altında yaşayan Türk vatandaşları bunlar. Nasıl sahip çıkmazsınız? “Özel olarak” diyorlar ki “Amerikalılara söyledik bir şey yapmıyorlar.” Neticede biz bunu o kadar bastırdık ki sonunda hiç değilse göstermelik bir şey yapalım dediler ve işte Amerikalılarla Iraklılar kampa girmişler de kampı bir dolaşmışlar ve çıkmışlar filan. Mahmur Kaymakamından bir açıklama geliyor “efendim her şey mükemmel. Hiç bir şey bulamadık. Bir tane bile mermi bulamadık.” Demek ki orası turistik bir bölgeymiş. Dedik ki “nasıl olur ya bu iş” filan. Bu sabah bir de açtık baktık ki Washington Times gazetesi “bu yalandır” diyor. “Orada” diyor “havan topları bulundu.” Düşünebiliyor musunuz? Havan topları bulunuyor ama bir mermi bile bulunamadı diye açıklama yapılıyor. Bu ne iştir? Peki, ne oldu bu havan toplarının bulunduğu kamp dağıtıldı mı? Hayır dağıtılmadı. Oradan Türkiye’ye dönmek isteyenlere izin verildi mi? Hayır verilmedi. Ve hala Mahmur kampı öyle duruyor.
Değerli arkadaşlar,
Bir de Kerkük meselesi var orada biliyorsunuz. Kerkük biliyorsunuz bin yıldan beri Türkmenlerin çoğunlukta olduğu bir vilayettir. Bin yıldan beri orada yapılan bütün sayımlarda en çok nüfus Türkmen çıkıyor. Şimdiye kadar yapılan bütün sayımlar böyle. Saddam Hüseyin bundan biraz rahatsız olmuş ve vaktiyle Türkmenleri, Kürtleri filan yerine Arap yerleştirmiş ama bütün bunların toplam sayısı 50 bin civarında filan. Şimdi Irak anayasası hazırlanıyor 2005 yılında bakıyoruz anayasada bir Kerkük maddesi var. Kerkük için özel bir madde. Yani böyle bir anaysa olur mu? Bir şehir için özel bir madde çıkaracaksınız. Başka hiçbir şehir için yok bir tek Kerkük için. Niçin acaba? Şunun için çünkü Kerkük Irak petrollerinin %40’ını oluşturuyor. Herkesin gözü Kerkük’te. Kerkük’ü ele geçireceksiniz. Kim ele geçirmek istiyor? İşte Barzani ve Talabi’nin aşiretleri Kerkük’ü Kürdistan dedikleri bölgeye dâhil edecekler. Oyun bu. Baskı yapıyorlar ve anayasaya Kerkük’le ilgili hüküm koyuyorlar. Hüküm ne diyor? Üç aşamalı bir plan uygulanacakmış. Ne olacak mı? Birinci aşama normalleşme, ikinci aşama nüfus sayımı, üçüncü aşama referandum. Halkoyu. Normalleşme nasıl olacak? Biz de merak ediyoruz nasıl olacak filan. Baktık, gördük ve öğrendik. Normalleşme şöyle olacakmış: ilk aşamada nüfus kayıtlarını yakacaksınız. Oradaki bütün nüfus kayıtlarını yakıyorlar. Şimdi Kerküklü Türkmenlerin kayıtlı olduklarını kanıtlayamıyoruz. Nüfus kayıtları yok. Gitti. Sonra ne yapacaksınız? Oraya bir Belediye başkanını tayin edeceksiniz. Kim? Bir Kürt. Başka? Bir vali tayin edeceksiniz. Kim? Bir Kürt. Başka? 24 üyeli il yönetim kurulu var. Bu konseyde Türkmenlere bir tek yer vereceksiniz. Eğitim Dairesi Başkanlığı, geri kalan 23 daire Türkmenlerin dışındakilere, çoğunu Kürtlere vereceksiniz. Peki ne oldu bu Türkmen Eğitim Dairesi’nin başına. Ben söyleyeyim size. Oradaki terör örgütü tarafından öldürüldü. Siz bunu duydunuz mu daha önce? Bir Türkmen bir soydaşımız orada bir siyasi görev yapıyor. Bir Türkmen öldürülüyor, Türkiye’de kimsenin ruhu duymuyor, kimse tepki göstermiyor. Siz Başbakanın, Dış İşleri Bakanının tepki gösterdiğini duydunuz mu? Hrank Dink’e gösterilen tepkinin % 1 ini gösterdiler mi? Göstermediler. İşte gördünüz, işte bu yanlış. Şimdi yerine başka bir Türkmen tayin ettiler. Sayım olacak ondan sonra referandum olacak. Ne zaman olacak? 2007 yılında. Ne zamandan beri belli? 2005 yılından beri belli. Biz daha o zamandan beri defalarca bunu söyledik. Peki hükümet ne diyor? Hiçbir şey demiyor. Hiç. Referandumla ilgili olarak bir iki hafta öncesine kadar ne Başbakandan bir ses var ne Dış İşleri Bakanı’ndan. Hiç yok. İki haftadır ciddiyet kazandı başbakan müsaade etmeyiz, çok kızarız falan gibi demeçlerde bulunuyor. Soruyorlar neyi kastediyorsunuz? Ben Amerika’yı kastediyorum diyor. güya biz stratejik ortak olacaktık. Stratejik ortak olduk diyen siz. Biz demedik. Stratejik ortağız diye Amerika’yla Irak politikamız örtüşmüyor. İran politikamız da örtüşmüyor. Efendim siz Hamas’ı masaya oturtursunuz Amerika’nın terörist saydığı. Çok kızıyorlar. Siz bunlarla masaya oturuyorsunuz, Amerika çok kızıyor. Amerika Güney Kıbrıs’ı bütün Kıbrıs’ın tek temsilcisi sayıyor, ona da siz kızıyorsunuz. Şimdi başbakan diyor ki güya stratejik ortaklık, bu ne biçim ortaklık? Ortağız diyen sensin. Bizim Amerika’yla bir çok konuda uyuşmuyor politikamız. Nasıl stratejik ortak oluruz? Şimdi siz söylüyorsunuz bunu. Biz söylediğimiz zaman ne yapıyordunuz? Söyleyeyim. Biz bunu söylediğimiz zaman bu gerçekleri dile getirdiğimiz zaman, Türk çıkarlarını savunduğumuz zaman Başbakan Amerika’ya gidiyordu. Orada gazetecilerin huzurunda Cumhuriyet Halk Partisi’ni şikayet ediyordu. CHP’ni Türk Amerikan ilişkilerini bozmakla şikayet ediyordu. Düşünebiliyor musunuz? Yani Türkiye’nin çıkarını savunan sözlerimizi söylememizi suç sayıyor idi. Şimdi bizim söylediklerimizle şu anda Başbakanın söylediklerini karşılaştırınız kelime kelime aynıdır. Bir yerlerden bulmuş. Yada birisi eline tutuşturmuş. Cumhuriyet Halk Partisi’nin söylediği laflar halk tarafından çok beğeniliyor demişler herhalde çünkü kelime kelime aynı şeyleri söylüyor. Şimdi böyle şey olur mu? Şimdi o zaman gideceksiniz, bizi Amerika’ya şikayet edeceksiniz. Sonra Dış İşleri Bakanı mecliste diyor ki efendim sakın bu işleri iç politikaya karıştırmayalım. Biz dedik doğrudur, doğru söylüyorsunuz da önce bunu gidin, Başbakanınıza söyleyin. Karıştıran o. Biz değiliz. Şimdi değerli arkadaşlar Musul’daki, Kerkük’teki Kuzey Irak’taki durum budur. Terörle mücadelede durum budur. Türkiye mutlaka ağırlığını, etkinliğini ortaya koymalıdır. Ve bunun birinci koşulu olmazsa olmaz koşulu meclisten yetki almaktır. Meclisten yetki almazsanız bunu yapamazsınız. Şimdi söylenecek çok şey var ama hepsini anlatarak daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Bir iki konudan daha kısaca bahsedeceğim size. Bu hükümet zamanında dış politika tek kelimeyle iflas etmiştir. Kıbrıs’ta Türkiye resmen duvara çarpmıştır. Avrupa Birliği Zirvesinde alınan kararın özü bir cümledir. Diyorlar ki, ya Kıbrıs’ı feda edeceksiniz ya Avrupa Birliği’ni feda edeceksiniz. Bunun başka türlü anlamak mümkün değil. 8 maddede müzakereleri tamamen dondurduk diyor, masaya bile oturmayız. Geri kalan maddelerin hepsi geçici kapama aşamasına bile gelmeden önce sizin Kıbrıs’ta vereceğiniz tavizlere bağlı olacaktır. Siz Kıbrıs konusunda taviz vermezseniz, bir tek maddenin geçici sonuçlandırılmasına bile geçmeyeceğiz. Ne demek bu? Yani bütün işleri Kıbrıs’a bağlamışlar. Bu büyük bir yenilgidir. Türkiye için bu gerçekten son derece utanç verici, üzüntü ve elem verici bir durumdur. Ne hale getirdiniz Türkiye’yi. Niçin? Her şeyi sineye çekerek, bütün haksızlıkları, bütün çifte standartları, ucu açık müzakereleri, efendim tarımla ilgili, serbest dolaşımla ilgili bütün kısıtlamaları sineye çekerek. Ve biz bu mecliste dedik ki, Türkiye yapılan bütün bu haksızlıkları, çifte standartları sineye çeken bu hükümeti biz sineye çekemiyoruz. Cumhuriyet Halk Partisi olarak sineye çekemiyoruz. Türk milleti sineye çekemiyor. Şimdi değerli arkadaşlarım, size birkaç cümleyle şunu söyleyeceğim. Biz bunları söyleyince söyleyecek laf bulamadılar. Başka taraflara gelecekler. Başka taraflarda kendilerini başarılı gösterecekler. Neymiş başka taraflar? Efendim diyorlar, Kıbrıs’ı biz kalkındırdık. Kıbrıs perişandı biz iktidar olmadan önce. Efendim Kıbrıs’a bütün yatırımları biz yaptık. Bizden önce hiçbir şey yoktu, şimdi bakın neler var. Kuzey Kıbrıs zengin oldu. Değerli arkadaşlar. Ben Kıbrıs’ta görev yaptım. 1974 ile 1978 arasında görev yaptım. Bundan daha insafsızca bir söz daha önce hiç duymadım. O devirde CHP’nin iktidarda olduğu dönemde yapılan müdahaleden hemen sonra Türkiye kendi boğazından kesti. O kıt imkanlarıyla bütün yatırımları gerçekleştirdi. Ben orada görevliydim, Kıbrıs’ta bir tane havaalanı yoktu. Uçak inmiyordu ve ben Kıbrıs’a vapurla gittim.başka yol yok. Biz orada tam 9 ayda harap olduk. Ve bir parantez açayım. Kıbrıs’ta nasıl yaptıysak 9 ayda havaalanını Ordu Giresun havaalanını da öyle yapacağız. Havaalanı yaptık ayrıca ikinci bir havaalanı daha yaptık Geçitkale’de. Başka ne yaptık? Elektrik santrali yaptık. Daha bunları zaman itibariyle söylüyorum hatırlatma kabilinden. Efendim su getirdik. Şehirlerde su yoktu. Su Rum Kesimi’nden geçerek geliyor. Su sistemleri kurduk. Şehirlere su getirdik. Başka? Yol yaptık. Yollar Rum Kesimi’nden geçiyordu. Hiçbir bağlantı yoktu. Güzelyurt-Lefkoşa biz yaptık bunlardan önce, Türkiye yaptı yani. Başka? Girne’ye otoyol yaptık. Başka ne yaptık? Magosa’ya otoyol yaptık. Başka ne yaptık? Girne’ye liman yaptık. AKP iktidarı iş başına geldiğinde Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde iki kişiye bir otomobil düşüyordu. Böyle bir refah düzeyine getirdik ve şimdi kalkıyorsunuz, hiç çekinmeden sıkılmadan diyorsunuz ki “bizden önce hiçbir şey yapılmadı, her şeyi biz yaptık”. Yani gene bunların anlayacağı tabirle söylüyorum, insaf dinin yarısıdır. Bunlar öbür yarısıyla idare ediyor.
Kıbrıs’ı tutturmaları mümkün değil ama bunları Meclis kayıtlarına geçirdik haberiniz olsun. İleride merak edenler oradan okur. Efendim diyorlar bu sefer “Türkiye’nin ekonomisini o kadar iyi bir duruma getirdik ki olursa bu kadar olur. Son derece başarılıyız.” Bir takım rakamlar veriyorlar. Başbakan çıkıyor Meclis kürsüsünden hükümetin ekonomik başarılarına örnek olarak hangi şehirde kaç tane alt geçit yapmış, kaç tane üst geçit yapmış. Bunları anlatıyor. Başbakan sanki Antalya Belediye Başkanıymış gibi konuşuyor. Başka anlatacakları şey yok. Dışişleri Bakanı kalkıyor efendim neler yaptık neler, ekonomide büyük başarılar filan, nereden nereye geldik. Çok değerli arkadaşım Mustafa Özyürek burada söylenecek her şeyi söyledi, o yüzden ben fazla bir şey ilave etmeyeceğim. Size sadece nereden nereye geldiğimizi özetleyeceğim. Nereden nereye geldik lafı boş laf. Dünya nerede biz neredeyiz böyle bakacaksınız. Dünya nereden nereye geldi, biz nereden nereye geldik, bugün nerede duruyoruz, bunu söyleyeceksiniz. Bunu söylemezseniz tek başınıza efendim evvelce Türkiye’de kânı arabası vardı, şimdi otomobil var. Bunları kimse ciddiye almaz. Şimdi size en son rakamları veriyorum, İngiltere’nin meşhur “Economist” dergisinde her hafta yayınlanan bunlar. En son sayfası umuyorum ki tercüme edilir Başbakana okutulur. Belki kendisi bunu okursa yanlış anlayabilir. En çok övündüğümüz nedir? Kalkınma. Diyorlar ki bunlar “kalkınmada biz harikalar yarattık, birinci sıradayız, bizden daha iyisi yok”. Şimdi 27 tane ülke var. Bu ülkelerin içinde Türkiye de var. Bu ülkelerin adı kalkınma yolunda piyasa ekonomisi. Piyasa ekonomisiyle yani liberal ekonomiyle yönetiliyor ve kalkınma yolundalar. Kimler var bunun içinde? Çin’den başlıyor, Hindistan’dan geçiyor, Rusya’dan geçiyor, bazı A.B ülkeleri var Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, İsrail var Mısır var, Latin Amerika ülkelerinden Brezilya var Arjantin var, Endonezya var, v.s… Yani Türkiye’nin durumundaki ülkeler. Türkiye’yle kıyaslanabilecek ülkeler. Şimdi değerli arkadaşlarım, bakıyorsunuz kalkınmayla ilgili 2006 yılının üçüncü çeyreğini kapsayan en son rakamlar bunlar. Türkiye % 3,4. Ya Türkiye’den daha az kalkınma hızı sağlayan sadece iki ülke var. Geri kalanlar Türkiye’den daha hızlı kalkınmış bu son çeyrekte. Bakıyorsunuz, sanayi üretimindeki artış; bir yıllık artış ekim ayı itibariyle Türkiye’de %2,5. 27 ülke içinde sadece dört ülke bizden daha az sanayi artışı sağlamış. Bakıyorsunuz enflasyonda, Türkiye % 9,9. Bizden birazcık daha enflasyonu olan sadece iki ülke var. 27 ülkede iki ülke, gerisinde enflasyon hızı Türkiye’den düşük. Bakıyorsunuz ticari açığı. Yani ithalatla ihracat arasındaki fark. Değerli arkadaşlarım, Türkiye’nin rakamını söylüyorum, sıkı durun yerinizde, havacılık tabiriyle kemerleriniz bağlayın, sigaralarınızı söndürün, 52,7 milyar dolar dış ticaret açığı. Bu 27 ülke içinde bu kadar büyük dış ticaret açığı olan tek bir ülke yoktur. Bir tane yok! Hepsinden daha fazla açık vermişiz. Bizden bir sonra gelen nazaran 10 milyar dolardan daha fazla açık vermişiz. Geliyoruz cari açığa, kemerlerinizi sakın çözmeyin bu arada, cari açık 34 milyar dolar. 34,4 meraklıları için. Bizden daha fazla cari açık veren yok. Türkiye’nin yarısı kadar cari açık veren yok. Cari açığa baktığınız zaman sadece iki ülke açık veriyor, geri kalan bütün ülkeler fazla veriyor. Yani döviz geliriyle döviz gideri arasında açık yok, fazlalık var. Şimdi değerli arkadaşlar daha çok rakam var ama size iki rakam daha vereceğim, sabrınızı istismar etmemek için. Bunlardan bir tanesi faiz haddi. Faiz haddi ekonominin can damarı. Faiz hadleriniz yüksekse yatırımcı için caydırıcı, yani bu kadar yüksek faizle adam kredi alsın da yatırım yapsın da para kazansın. Faizlerin yüksekliği ekonominin en kötü göstergelerinden biri. Okuyoruz bakalım Türkiye’de kaçmış faiz haddi: en son rakam % 19,65. Değerli arkadaşlarım, bu ülkelerin hiç birinde bu kadar yüksek faiz haddi yok. Bunun yarısı kadar bile yok. Yani ekonomi perişan. Bakıyorsunuz borsaya, “en çok umut veren borsa ülkesi”! Aman borsa düşerse ne yaparız, borsa şöyle borsa böyle. 27 ülkenin borsası içinde biri hariç Türkiye borsası geçen yıl boyunca dolar bazında en çok para kaybettiren borsadır. Kaybettirdiği para da yılda burada yazılıdır, Türkiye – % 5,3 para kaybetmiş bir yıl öncesine göre. Bizden başka borsası düşüş gösteren bir tek ülke var. Hepsi artış kaydetmiş. Efendim dünyanın şartları öyleydi de bizde de böyle oldu filan hiç inanmayacaksınız. İşte rakamlar burada, Halep oradaysa Economist burada.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunları size niye anlatıyorum? Şunun için anlatıyorum, Türkiye maalesef ekonomik açından son derece kötü yönetilmektedir. Hiç kuşkunuz olmasın. Dünyanın en zengin 19. ülkesi Türkiye’dir. Toplam milli gelir açısından dünyada biz 19. sırada geliyoruz. Kişilerin, fertlerin milli geliri açısından Türkiye dünyada tam 99. sırada. Tam 99. sırada. Yani biz zengin bir ülkenin fakir çocuklarıyız. Niçin? Kötü yönetim yüzünden. Çok kötü yönetiliyoruz. Orduluların çektiği kendi kabahati değildir. Ordulular tembel olduğu için değil, biliyor musunuz değerli arkadaşlarım Ordu’yla ilgili bir araştırma yaptık. Çok üzücü rakamlar çıktı, biraz önce basın toplantısında söyledim ama burada tekrarlamayacağım, sizi fazla üzmemek için. Yani şunu biliniz ki bütün Türkiye içinde yeşil kart, yani fakirlik belgesi sahibi olanlar açısında Ordu 4. sırada geliyor. Sadece üç ilimizde yeşil kart sahibi insanların sayısı Ordu’dan daha fazla. Ayıptır, günahtır, yazıktır. Bir iki rakam söyleyeyim. Nüfus açısından bakıyoruz, Ordu 22. sırada. Bakıyoruz tarım alanında Türkiye’nin en ileri illerinden biri. Daha doğrusu vatandaşların en çok tarımla uğraştığı iller arasında 6. sırada geliyor. Güzel. Peki sanayide ne yapmışız? Sanayide Ordu Türkiye’de 61. sırada. Sanayide en gerilerde. Peki okur-yazarlıkta kaçıncı sırada? Ordu, en aydınlık insanlarımızın bulunduğu, Cumhuriyete öncülük yapmış bir şehir, Atatürk’e yürekten bağlı bir şehir. Okuma-yazmada ne duruma gelmişiz? Bütün Türkiye’deki 81 il içinde Ordu 61. sırada. Gerçekten çok hazin bir tablo. Kadınlar arasında 60. sırada. Bir parmak daha iyi. Efendim ilköğretim okullaşma oranında Türkiye’de tam 70. sırada. Ordu deyince sahil boyunu anlamayacaksınız tabii ki, Ordu vilayetini kastediyoruz. Dağlar, yaylalar, ilçeler, köyler 70. sırada. Bebek ölüm oranları; 64. sırada. 0-1 yaş arasında ölen bebeklerde 64. sırada. Her doğan 1000 bebekten 37si ölüyor Ordu’da. Bunlar acıklı rakamlar ama biz size sadece güzel sözler söylemeye gelmedik, gerçekleri anlatmaya geldik. İşte değerli arkadaşlarım, 1000 kişiye düşen hekim sayısında Ordu 67. sırada. Yani nereden baksanız perişan bir tablo. Gayri safi milli hasılada 40. sırada. Yani 39 ilde kişi başına gelir Ordu’dan daha yüksek. İşte böyle gidiyor rakamlar. Asfalt yol oranında mesela, asfalt yola sahip olan iller arasında ordu tam 74. sırada. Yani bir şey kalmamış sonunculuğa. Şimdi bu noktadayız. Ve içme suyu, yeterli içme suyuna sahip iller sıralamasında Ordu 67. sırada. Değerli arkadaşlar, size şunu söyleyeyim ki Ordulular bunu hakketmiyor. Ve size ben Cumhuriyet Halk Partisi adına söz veriyorum, iktidara gelir gelmez bu tabloyu değiştireceğiz. Gelir gelmez değiştireceğiz! Bir ülke bu kadar kötü yönetilemez. En yakın havaalanına iki saat, iki buçuk saat mesafede Ordu. Sizden başka hangi il Türkiye’de bir havaalanına bu kadar uzak? Bu konuda Ordu’ya eşit olan bir tek il Hakkari. Hakkari’den Van’a işte bu kadar mesafe var. Giresun, Ordu, Çanakkale böyle birkaç ilimiz var. Çanakkale’de de havaalanı var da işlemiyor. Şimdi değerli arkadaşlar, sizin ulaşımınız yoksa yatırım olmaz. Kimse gelip yatırım yapmaz. Turizm olmaz. Hiçbir şey olmaz. Ordu’ya bir yol yap, Ordu’ya deniz yolu yap. Biliyor musunuz Osmanlı İmparatorluğundan bu yana ilk defa Ordu’ya, Trabzon’a, Sinop’a, Samsun’a yolcu seferleri kaldırılmıştır. İlk defa bu hükümet zamanında. Ulaştırma Bakanına bunun nasıl yaparsınız diye sordum, cevap veriyor: “Efendim biz bununla uğraşmayız, özel sektör gemi çalıştırırsa çalıştırır, çalıştırmazsa çalıştırmaz.” E zahmet etmeyin o zaman tren seferi de yapmayın. Raylar var nasıl olsa. Özel sektör tren çalıştırırsa çalıştırır, çalıştırmazsa çalıştırmaz. Böyle bir mantık olabilir mi? Bu insanlar burada ne yapacak? Acil hastanız oldu Allah korusun, hemen uçağa koyup İstanbul’a, Ankara’ya yollayacaksınız. Nasıl yollayacaksınız, uçak yok. 2,5 saat mesafe gideceksiniz. Yol kapalı mı buzlu mu Allah bilir.
Değerli arkadaşlar, durum bu kadar kötüdür. Ben size umutsuzluğa kapılın diye söylemedim bunları. Türkiye geçmişte, Atatürk zamanında bundan çok daha kötü durumların altından kalkmasını bilmiştir, başarılı olmuştur ve ülke esenliğe çıkmıştır. Biz Atatürk’ün partisiyiz. Cumhuriyet Halk Partisi Atatürk’ün kurduğu partidir. Başbakan diyor ki “bizi almazlarsa almasınlar Avrupa Birliğine, onların Kopenhag kriterleri dediğini biz Ankara kriteri yaparız, Maastricht dediğini de İstanbul kriteri yaparız bu işi hallederiz”. Yani diyor ki bizim B planımız cebimizde. Bizim Cumhuriyet Halk Partisi olarak B planımız yok. Bizim A planımız var, A planı Atatürk’ün planıdır! A planı hiç kimseye teslim olmayan, tam bağımsızlık planıdır! Sayın Özyürek arkadaşımın söylediği gibi İMF’yi bir otomatik pilot gibi kullanıp İMF’ye teslim olmama planıdır.
Sözlerimi bitirmeden önce son olarak şunu söyleyeyim; değerli arkadaşlarım, bakınız tarımda fındıkta başınıza gelenler tesadüfî değildir. Tarımı bilinçli olarak daraltıyorlar, bilinçli olarak insanlarımızı tarımdan uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Niçin? Şunun için, es kaza Türkiye Avrupa Birliğine üye olursa, A.B. raporunda yazıyor bu diyeceğim, her sene 11,5 milyar euro A.B bütçesinden para alacak. Ve bunun 8,5 milyar eurosu tarıma gidecek, yani sizin cebinize girecek. Kredi mi bu, kredi falan değil. Cebinize girecek katkı parası. Bugün bütün A.B ülkelerinin çiftçisi alıyor. Yunanlı alıyor, şimdi Bulgar da alacak, Romen de alacak, Polonyalı da alıyor, Çek de alıyor, herkes alıyor Avrupa’da. Bir tek biz almıyoruz. Biliyor musunuz ki siz Yunanistan’da çiftçinin cebine giren her 100 eurodan 38’si bu şekilde sübvansiyondur, hakkıdır. Ve o yüzden o pamuk alanlarını genişletiyor, biz Yunanistan’dan pamuk alıyoruz; biz destekleyemiyoruz, pamuk alanları Türkiye’de daralıyor. Biliyor musunuz geçen sene 756.000 hektar tarım alanı tarıma kapatılmıştır Türkiye’de. 1.250.000 çiftçi tarımı terk etmiştir. Yabancı uzmanlar geldi, onlarla konuşuyoruz, biz dedik bu ne rezalet, böyle şey olur mu? İşte dediler bizim istediğimiz bu zaten. Biz de çok memnun oluyoruz bundan. Tarımı küçültmek istiyoruz, daraltmak istiyoruz. Çünkü tarım bu kadar büyük ve güçlü olursa para verecek. Bize para vermemek için bunu yapıyorlar. 15 sene sonra üye olabilirsiniz, 20 sene sonra. Nereden biliyorsunuz bizim bu raporları çok daha çabuk yapmayacağımızı? Fiziksel olsa bu reformlar çocuk oyuncağı bizim için, bizden istedikleri Avrupa Birliği mevzuatına uymak çocuk oyuncağı. Biz Atatürk devrinde tarihin görmediği reformları, devrimleri yapmış bir ülkeyiz, bir partiyiz. Yok efendim çevre reformuna uymak, yok bilmem ne standardına uymak bizim için çocuk oyuncağı. Biz en çok bir senede getiririz bunları. Daha da çabuk getiririz. Bunlar gerçekten çok küçük işler bizim için. Peki ben bir senede bitirdim, bana 15 sene giremezsin diyor. Hüküm koymuş. Zirve kararında diyor ki, Türkiye bütün reformları yapsa bile Avrupa Birliği kendi mali reformunu yapmadan üye olamaz. Mali reform ne demek? İşte bu parayı bize vermemek demek.. Bu parayı bize vermemek için bizi geciktiriyorlar. Hükümet ne diyor? Çok isabetlidir diyor, çok objektiftir bu raporlar, çok doğru yazmışlar, tebrik ederiz diyor. Tebriklerini sunuyor. Düşünebiliyor musunuz? Değerli arkadaşlar, bu gidiş devam etmeyecektir. Sizin bütün amacınız, bir tek amacınız var, yurt dışından destek almak istiyorsunuz. Danışmanları basın önünde söyledi; biz 6-7 yıl daha iktidarda kalmak istiyoruz. Onun için bizim Başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin, sayın Özyürek söyledi, kullanın diyor. Görülmemiş şey. Hiçbir devlet görevlisi, hiçbir ülkenin bir devlet görevlisi benim başbakanımı kullanın demez. Niçin bu kadar ihtiyacınız var? Dış destek olmadan ayakta kalamayacağınızı biliyorsunuz, halk sizden ümidi kesmiş. Aklı başında bir insan şu saydığım gerçekleri gördükten sonra, Türkiye’nin gerçeklerini öğrendikten sonra, bunlara oy verir mi? İnsaf edin. Tek çareleri var, iktidarda kalmak için dışarıdan destek almak ve kendini destekleyen yeşil sermayeden yararlanacak, medya patronlarından yararlanacak, büyük sermayeden yararlanacak, iktidar olacak. Niçin iktidarda kalmayı bu kadar istiyor? Çünkü Türkiye’yi Atatürk’ün kurduğu laik demokratik ilkelerden uzaklaştıracak bir din devleti haline getirecek, bir Suudi Arabistan yapacak, bir Afganistan yapacak. Hedef budur. Hiç hayal kurmayın. Başbakanlık müsteşarının metnini açın okuyun, laiklikten Türkiye’yi uzaklaştıracak, Türkiye’yi bir İslam ülkesi yapacak. Mecliste söyledim, siz bir anlaşma imzaladınız İslam Kalkınma Bankasıyla. Komisyonda bizim önümüze getirdiler. Bir de baktık ki bir anlaşma, bir kalkınma fonu kuruluyor diyor. Bu fona Türkiye de 10,5 milyon dolarla katkıda bulunuyor. Ama bir şartı var; sadece ve sadece İslami usulle çalışan firmalar desteklenecekmiş. Düşünebiliyor musunuz? Peki bir firma İslami usulle çalışıyor mu çalışmıyor mu, şu firma mı bu firma mı kim karar verecek? Cidde’deki bir İslam Adalet Divanı. Buna imza atmışlar. Anayasaya aykırı, Anayasadaki eşitlik ilkesine aykırı, laiklik ilkesine aykırı, imzalamışlar. Dedik ki bunu Meclise onaylamamız için getirirseniz, dünyayı başınıza yıkarız. Getiremediler. Bir senedir getiremiyorlar. Bunu söyledim geçen gün Mecliste, gensoru müzakerelerinde, çıkıp cevap veremediler. Dışişleri Bakanı “hayır yapmadık, doğru değildir” diyemedi. İşte bunların amacı, dış destek alarak Türkiye’yi böyle bir din devleti haline getirmektir ve bunun için de yabancılara, çok açık söylüyorum, veremeyecekleri taviz yoktur. Avrupa Birliğine Türkiye’nin canına okuyor Kıbrıslı Rumlar, sıkıntıları yarattıktan bir ay geçmeden Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Rumlara nasıl yanaşsak diye öneri getiriyor. Lefkoşa’daki kapıyı kaldıralım da, efendim barikatı açalım da Rumlar daha çok içimize girsin. Kendimizi bu kadar küçültmedik arkadaşlar. Cumhuriyet tarihinde bunun örneğini bulamazsınız. Orada bir hükümet darbesi yaparak hükümeti değiştiren, değiştirmede birinci derecede görev yapan, bizim hükümete de çok yakın olduğu anlaşılan din işleri başkanı Kıbrıs Rum Başpiskoposu davet ediyorsunuz. II. Hrisostomos diyor ki: “Türkiye, Kıbrıslı Türklerle Rumların ortak düşmanıdır”. Bu adamı siz Kuzey Kıbrıs’a davet ediyorsunuz. Bu kadar yüz karası bir durum olabilir mi? Sizin haberiniz yok mu Ankara’da bu işlerden? Bunları bizden mi duyuyorsunuz? Bunu söyledik Mecliste, kalkıp da biri “doğrudur, yanlışlık olmuştur, biz de tepki gösterdik” diyemiyor. Şu önümüzdeki pazartesi günü İstanbul’daki Fener Rum Patriği Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisinde bir konuşma yapacaktır. Resmen ekümenik kararı alınması içindir. Türkiye’den tepki yok. Lozan’dan beri Türkiye’nin itiraz ettiği, hiçbir şekilde kabul etmediği ekümenik sıfatını gidecek Strazbourg’da konuşacak. Meclis kürsüsünde soruyorum Dışişleri Bakanına, buna niye tepki göstermediniz, niye itiraz etmediniz, sizin adamınız yok muydu orada? Cevap yok. Hiç! Kalk bir cümle söyle. Yok. İçine sindirmiş. Bir bilgi daha aldık, adını da söyledik Mecliste; Brüksel’e Avrupa Birliği nezdinde özel temsilcilik kurmuş. Özel temsilci tayin etmiş. Adamın adını da söyledim. Papalık gibi neredeyse büyükelçilik tayin ediyor dünyada. Ekümeniklik konusunda istediğini yapıyor, Türkiye’den tepki yok. İşte onun için dedik, siz bütün bu aşağılanmaları, bu baskıları içinize sindiriyorsunuz ama biz sizi içimize sindiremiyoruz.
Çok değerli arkadaşlarım, başka vesilelerle de söyledim, belki duymuşsunuzdur, uzun lafın kısası derler Türkçede, bütün bu söylediğim lafların özü bir cümle, o da şu: biz diyoruz ki bu iktidar içeride gericidir, dışarıda vericidir, yakında gidicidir! Bazılarınız diyebilir ki bu lafı duyduk, başka lafınız yok mu. Onu da söyleyeyim: bu iktidar içeride tutucudur, ekonomide yutucudur, yakında yolcudur!
SORU-CEVAP
Soru: Efendim 2007 yılında önümüzde bir Cumhurbaşkanlığı seçimi var ve bunu takiben ülkede bir genel seçim var. 2007’de bizleri neler bekliyor? CHP olarak siz seçime nasıl hazırlanıyorsunuz?
O.Öymen: Teşekkür ediyorum. Aslında dış politika konularına ilaveten, ekonomik ilişkilerde Sayın Özyürek gayet kapsamlı açıklamalar yaptı, hükümetin gerçekten son derece başarısız olduğu ortaya çıkıyor. Bunu nereden anlıyoruz? 27 ülkeden oluşan bir grup var uluslar arası alanda kabul edilen. Bunlara “kalkınma yolundaki piyasa ekonomisi” diyorlar. Liberal ekonomik esası kabul ediyor bunlar ve bu ülkelerin içinde bir taraftan Rusya var, Çin var, Hindistan var, Latin Amerika ülkeleri Brezilya Arjantin, Endonezya var, Avrupa ülkeleri Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi 27 ülkelik bir liste var. Türkiye de bunların içinde. Şimdi Başbakan diyor ki “nereden nereye geldik, o kadar başarılıyız ki dünyada zaferden zafere koşuyoruz”. Şimdi bu listeye bakıyoruz; gerçekten kalkınma alanında elimizdeki en son istatistik uluslar arası yayınlarda yayınlanan, 2006 yılının son üçüncü çeyreğinde Türkiye’de 3,4. Buna baktığımız zaman Türkiye son sırada bulunan dört ülkeden birisi. Enflasyona bakıyorsunuz, en fazla enflasyon olan ülkeden biri. Cari açığa bakıyorsunuz, 34 milyar dolarla cari açığı açık farkla en fazla olan ülke Türkiye. Dış ticaret açığına bakıyorsunuz 52 milyar dolarla en fazla açık olan ülke. Faiz haddine bakıyorsunuz, en yüksek faiz haddi oranı Türkiye’de. Borsanın değerine bakıyorsunuz, değer kaybında Türkiye’den daha kötü bir tek ülke var. Diğer bütün borsalar değer artışı sağlamış, bir ülke bizden fazla kaybetmiş, ondan sonra Türkiye var. Yani ekonominin genel göstergeleri son derece kötüdür.
Bunları nasıl düzelteceğiz? Şimdi bunları düzeltmek için, bir kere önce şunu söylemek lazım ki, kaliteli bir siyasi kadro iş başında olacak, kaliteli bürokratlar olacak, her meslekte en yetenekli insanlar görev başında olacaklar. Bakın size geçmişte yapılan hatalardan birkaç tane örnek vereyim – bugünkü hükümet zamanında da çok fazla hata yapıldı ama bunlar akılda kalıcı örnekler – mesela Antalya’nın Gazipaşa Havaalanı inşa edilmiş turistlere hizmet etsin diye, bir de bakmışlar ki havaalanı civarındaki coğrafi özellikler uçakların inmesine müsait değil. Tam 26 milyon dolar toprağa gömüldü. Burada havaalanı yapılmış bir tane uçak inmiyor, otlar çıkmış üzerinde, para toprağa gömülmüş. Burada Giresun Ordu’ya hizmet edecek bir havaalanı inşaatına başlanmış, denizin doldurulmasına girişilmiş, birkaç sene önce memurların maaşından para kesilmiş, fındık üreticilerinden para kesilmiş, sonra rafa kaldırılmış. Nereye gitti bu paralar? Bu yatırımı niye boşa yaptınız? İşte bunlar akılsız yatırımlar. Hesapsız kitapsız, projesiz yatırımlar, başı sonu belli olmayan yatırımlar. Ben size açık söylüyorum bugünkü toplantıda da söyledim. Siz ne yapacaksınız? Bu bölgeyi havaalanına kavuşturacaksınız. Giresun’la Ordu arasında mutlaka bir havaalanı çalışacak ki bu bölgelerimiz dünyayla irtibat sağlasın. Bakınız bugün 14 saatte gidiyorsunuz otobüsle Ordu’dan İstanbul’a, yazık değil mi? Hastası olan var, çocuğu olan var, acil ihtiyacı olan var. Bu insanlar bir havaalanına ulaşmak için en az 2–2,5 saat yolculuk yapıyorlar. Şimdi bütün Türkiye illeri içinde bir havaalanına bu kadar uzak olan nadir illerden biridir Ordu ve Giresun. İşte böyle bir havaalanı yapılacak.
Fındıktan bahsetti arkadaşım. Çok doğru. Fakat bir de bakıyoruz ki gerçekten fındık ihracatında devletin sağladığı gelirde çok büyük düşüş var. Geçen yıla nazaran 500 milyon dolardan fazla düşüş var. Üreticinin cebine giren parada çok büyük bir düşüş var. Üreticinin cebine girenle Avrupa’da piyasada fındığın satış fiyatı arasında çok büyük bir fark var. Yani üreticiden ucuza kapatacaksınız, Avrupa’ya satacaksınız aracılar kârını alacak. Avrupa’da da öyle bir kâr koyacaklar ki üzerine üç mislinden fazla bir paraya Avrupa’da satılacak. Ne yapacak Avrupalı? Bunu alacak çikolata sanayiinde kullanacak, o da birkaç misli para kazanacak. En kaliteli çikolatayı biz yapıyoruz diye sizin fındığınızla en büyük geliri sağlayacak. Peki, biz niçin en iyi çikolata fabrikasını Ordu’da Giresun’da yapmayalım? Girişimler var, geçmişte atılmış adımlar var ama bugün bütün dünyada bilinen bir Türk çikolata markası var mı? Avrupa ülkelerinde piyasada en iyi çikolatalar Türk çikolataları diyen oluyor mu size? Niye yapamıyorsunuz? Buraya en kaliteli çikolatayı üretecek, en iyi kakaoyla, en iyi fındıkla, en iyi sütle en iyi ürünü üretecek bir çikolata sanayii kurulamaz mı? İşte biz bunları açıklıyoruz. Bütün Karadeniz ilçe ve illerinde liman var, Ordu’da yok.. Niye yok? Bir liman yapmak lazım, bu kadar büyük bir ilimiz denizden yararlanamıyor. Osmanlı İmparatorluğundan bu yana ilk defa olarak İstanbul’la Karadeniz illeri arasında gemi ulaşım seferleri kaldırıldı. Şimdi yolcu gemisi işlemiyor bu bölgeye. Gemi turist getirecek, millet para kazanacak burada. İşte bütün bunlar somut örnekler, elle tutulur örnekler. Biz bunları yapacağız.
Şimdi bakıyoruz Ordu’nun ilginç rakamları var. Son derece ilginçtir. Konferansta biraz anlattım. Ordu büyüklük itibariyle Türkiye’deki iller içinde 22. sıradadır. Fakat bakıyoruz, burası bir tarım ili. Tarım ili olduğu için Türkiye’nin 6. ili. Yani daha fazla tarım yapan sadece 5 il var. Fındık o kadar önemli bir işçi sahası ki halkın tarımla uğraşması açısından Ordu en ileri illerimizden biri. Fakat bu kadar önemli bir ilimizde birçok gösterge çok geri. Mesela okuryazar nüfus oranında Türkiye’nin 61. sırasında. Olacak iş değil. Sağlığa bakıyorsunuz 1000 kişiye düşen hekim adedinde Türkiye’de 67. sırada. Yani çok ihmal edilmiş, çok geri bırakılmış. Hastane yatağına bakıyorsunuz yine Türkiye’de 50.sırada geliyor. Ve gayri safi hasıla içindeki pay açısından Ordu 40 sırada. Bütün bunlar gerçekten çok olumsuz göstergeler. Asfalt yol oranına bakıyorsunuz Türkiye’de 74. sırada. Ve fakirlik oranı çok yüksek. Şimdi Ordu’da mesela halkın %32 ‘sini yeşil kartı var. Bütün Türkiye’de 4. sırada geliyor. Yani bu halk bunu hak ediyor mu? Bu kadar çalışan dağda bayırda, fındık üretiminde Ordu halkı bu kadar kötü bir tabloyu hak ediyor mu? Daha iyisine mutlaka layıktır. İşte biz bunları yapacağız. Nedir bizim farkımız? Biz sosyal demokrat bir partiyiz. Yani, biz en çok fakirleri fukarayı gözeten bir partiyiz. Ve biz bu halka, en fakir bölgelerimizdeki halka birinci önceliği vereceğiz. Ve o bölgenin kalkındırılması için büyük adımlar atacağız. Bakınız şimdi o kadar ilginç ki, Türkiye’de zenginlerle fakirler arasında fark var. Milli gelirin yaklaşık % 46’sını nüfusun 1/5 ‘i, en zengin 1/5’i milli gelirin % 44 ‘ünü alıyor. En fakir 1/5’i ise sadece % 6’sını alıyor. Muazzam bir gelir farkı var. Ve bu her şeye tesir ediyor. Yine Ordu’dan bir rakam vereyim size. Ordu’da ortalama ömür 66 yıldır. Ordu’da doğan bir insan, Bursa’da doğan bir insandan ortalama 9 yıl daha az yaşıyor. Niçin? Sağlık hizmeti yetersiz. Eğitim hizmeti yetersiz. Altyapı yetersiz. Tabi Güneydoğuda da çok büyük sıkıntılar var. Oranın da çok kötü olduğunu biliyoruz ama, Ordu bu açıdan da çok geride. Şimdi bakıyorsunuz bütün bunları telafi etmek için sosyal alanda devletin para harcaması lazım. Sosyal yatırım yapacaksınız. Bakıyorsunuz, mesela Sosyal Yardım Dayanışma Vakfı’ndan verilen paralara, bundan yararlananların sayısı 10 milyonmuş, şimdi bu 7 milyona inmiş. Ve son rakam 4 milyon civarında. Yani sosyal yardım böyle. Burslara bakıyorsunuz. Öğrenci bursları için verilen para 1 katrilyon 978 milyondan 597 milyona inmiş. Yani aşağı yukarı 1/3’ine inmiş. Bütün bu rakamlar gösteriyor ki bu hükümetin sosyal alanda da performansı son derece kötü. Kapanan şirket sayısı 2005 de bir yıl önce 1895, bu gün 3568.
Bütün rakamlar ortaya koyuyor ki, ekonomik ve sosyal alanda Türkiye’nin çok büyük bir hamleye ihtiyacı var. Böyle bazı insanların zengin olması bu iktidar zamanında zenginleştirilmiş olması aslında bütün vatandaşlarımızın zenginleştiği anlamına gelmiyor. En zengin insanlar için dolar milyarderler için istikrarın devamı zenginliğin devamı demektir. 985 bin insan Türkiye’de açlık sınırında yaşıyor. Bu insanlar için istikrarın devamı demek açlığın devamı demektir. Biz bunu düzelteceğiz. Siz biliyor musunuz doğu illerinde güneydoğu illerinde bu gün devletin köy okulları tezekle ısınıyor. Öğrenciler tezek getiriyor ve böyle ısınıyor. Ama bu hükümet bu gün seçim yatırımı olsun diye seçim rüşveti olarak buralarda bazı batı illerinde halka kömür dağıtıyor. İşte bu kömür doğudaki öğrencimizin ısınmasından alınan kömürdür. Oradaki çocuklarımıza verilmeyen kömürdür. Batı illerinde öğrenciler kömürle odunla kaloriferle ısınacak, doğu illerinde tezekle ısınacak. Onlar bizim çocuğumuz değil mi? İşte Kürt asıllı vatandaşlarımıza hizmet etmiyoruz falan diyorlar işte gerçek budur. O bölgedeki insana siz ikinci sınıf muamelesi yapıyorsunuz. Yani Türkiye’de hükümet bu hizmetleri götüremiyor. En temel hizmetleri götüremiyor. O yüzden ülkemizin doğusuyla batısı arasında çok büyük uçurumlar oluyor. Ve bunu doğurduğu sosyal problemler oluyor, patlamalar oluyor. Bütün bunlar kötü yönetimin sunucudur. Oysa doğu Türkiye’nin en zengin bazı kaynaklarına, madenlerine sahip. Mesela en fakirimiz Hakkâri Türkiye’nin en zengin çinko yataklarına sahip. Bunu işletseniz yalnız Hakkâri’yi değil, bütün bölgeyi kalkındıracaksın. Ama bun yapacak irade yok, bilgi yok, beceri yok, kadro yok. Buna ayıracak paraları yok. Hükümet gerçekten sadece kendine yakın olan bazı iş adamlarını desteklemekten başka bir şey yapamıyor. Övünüyor Başbakan falanca medya sahibi iş adamı bizim dönemimizde servetini ona katlamış. Ziyade olsun. Peki, onlar katlasın diye Türk milleti neye katlandı acaba? Bir de ona bakmak lazım. Netice itibariyle 2007 yılında Türkiye yeni bir cumhurbaşkanına yeni bir hükümete kavuşacak.
Soru: Efendim parti olarak dış politikada nasıl bir yol izleyeceksiniz?
O. Öymen: Dış politikada Türkiye’nin hakları, çıkarları sonuna kadar korunacaktır. Hiçbir ülke bunu burada sizin huzurunuzda Ordulu izleyicilere söylüyorum. Hiçbir ülke Türkiye’yi aşağılayıcı, küçümseyici saygısızca davranma hakkına kavuşmayacaktır. Hiç birinin bunu yapmasına izin vermeyeceğiz. Atatürk devrinde bir tek ülke Türkiye’ye baskı yapabiliyor muydu? Baskı sadece baskı altında taviz vermeye hazır olan ülkeye yapılır. Baskı haksız ülkeye yapılmaz, taviz vermeye hazır ülkeye yapılır. Türk Hükümeti maalesef taviz vermeye hazır olduğu izlenimini her vesileyle gösterdiği için baskılardan kurtulamıyor. Siz haklarınızı, çıkarlarınızı koruduğunuz zaman Kıbrıs’ta, Avrupa Birliği ile ilişkilerde, Irak’ta, başka yerlerde göreceksiniz baskılar bitecek.. Türkiye’ye karşı saygısızca konuşmaya kimsenin haddi olamayacak. Hemen cevabını alacak. Ben Fransa Cumhurbaşkanı kalkıyor diyor ki, Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmezse AB’ye giremez. Ne cevap veriyor Başbakan? Hiçbir cevap vermiyor. Dış İşleri Bakanı ağzını açmıyor. Olmaz. Öyle bir cevap vereceksiniz ki hayatı boyunca unutmayacak.. Daha bugün Angela Merkel “Avrupa Birliği Hıristiyan normlarına, Hıristiyan ölçülerine göre oluşturulmalıdır” diyor. Ne tepki var? Hiçbir tepki yok.
Soru: Efendim size göre AB Türkiye için olmazsa olmaz mıdır?
O. Öymen: Katiyen değil. Yani Türkiye Avrupa Birliği üyesi olmak için 40 yıldan beri çalışıyor ama AB’nin üyesi olmak istiyoruz biz, kölesi olmak istemiyoruz. Siz bize böyle ikinci sınıf muamele yapacaksınız, özel statü verelim diyeceksiniz, biz bunu kabul etmeyiz. Biz gideceğiz gözünün içine baka baka Avrupa Birliği ülkelerinin en üst düzeydeki insanlarına diyeceğiz ki “siz Türkiye’yi diğerleri gibi temel koşulları yerine getirirseniz üye yapacak mısınız yapmayacak mısınız? Ben 73 milyonluk bir halkı, bir milleti sizin bekleme odanızda bekletemem. Kabul etmeyecekseniz bugünden söyleyin. 15 sene beni oyalayıp bütün tavizleri isteyip ondan sonra Allah versin diyemezsiniz. Oturun düşünün ama bilin ki üye olmazsak sizin istediğiniz gibi AB’nin uydusu olmayız.” O zaman kendi yolumuzu seçeriz. Bugünkü hükümet diyor ki “Biz Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yaparız”. Türkiye kendi yolunu çizer. Atatürk’ün devrimdeki politikasını yürütüp tam bağımsız Türkiye politikası izleriz biz ve Türkiye’yi AB’ye almayanı pişman ederiz çünkü o zaman onların rakibi oluruz. Hükümet diyor ki bizim B planımız olur o zaman, biz diyoruz ki bizim A planımız olur. A planı Atatürk’ün planıdır. Biz Atatürk’ün politikasını izleriz ve Türkiye’yi Avrupa’dan dışlayanları bin kere pişman ederiz. Türkiye’de bunu yapacak güç var. Biz dünyanın en zengin 19. ülkesiyiz ama kötü politikalar yüzünden halkın kişi başına gelirinde tam 99. sıradayız. İnsan gelişimi endeksinde, yani sosyal yatırımlar, eğitim, sağlık, milli gelir vs… bütün bunları dikkate alan endekste dünyada 92. sıradayız. Bunlar gerçekten utanç verici tablolar. Yolsuzlukta dünyada 60. sıradayız. Bunlar en olmayacak işlerdir. Türkiye’ye hiç yakışmıyor, Atatürk’ün Türkiye’sine yakışmıyor. Ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olduğu zaman Türkiye’de nelerin değiştiğini göreceksiniz. Ve Türkiye derin bir nefes alacak. Hem dış politikada, hem ekonomide. Kuzey Irak’ta derhal sınıra asker koyacağız. Diyeceğiz ki ya siz koyun, bir tane terörist geçirmeyeceksiniz, yapamıyorsanız biz yapacağız. Irak hükümeti yapacak, yapamıyorsa Amerikalı yapacak, o yapmıyorsa ben yapacağım. Teröristle mücadele edeceksin, tasfiye edeceksin. Amerikan Cumhurbaşkanı diyor ki “bizim terörizmle mücadelede gri sahamız yoktur, ya bizden yanasınız ya teröristten yana.” İşte biz de onu söyleyeceğiz. Biz de diyeceğiz ki ya teröristten yanasınız, ya bizden yanasınız, bizim de gri sahamız yoktur. Ortası yoktur. Teröristle müzakere etmiyoruz. Terörle ya müzakere edersin ya mücadele. Müzakerede kaybedersiniz. Onun için biz terörle mücadeleyle halkımızın güvenini, huzurunu, rahatını sağlayacağız. Bu da bizim boynumuzun borcudur. Türkiye gerçekten hakkettiği biz hükümete kavuşacaktır ve bu yıl içinde kavuşacaktır. Halkımızın desteğiyle kavuşacaktır çünkü bu halk artık gerçekleri görmüştür, bu millet gerçekleri görmüştür. Bu iktidarı bir kere daha iş başına getirmeyecektir. Ben buna içtenlikle inanıyorum. Bu sene içinde Türkiye’de çok şey değişecektir ve halkımızın tepkisini görenler Cumhurbaşkanlığına aday olmaya muhtemelen cesaret edemeyeceklerdir. O koltuk Atatürk’ün koltuğudur, biz Atatürk’ün ilkelerini içine sindiremeyen insanların o koltukta oturmalarını içimize sindiremeyiz. Demokrasinin bütün yöntemleriyle mücadele ederiz, hukukun bütün yöntemleriyle mücadele ederiz ve buna mani oluruz.
Soru: Sayın Öymen sizden de son olarak Ordululara bir mesaj alalım.
O.Öymen: Ordululara gerçekten en derin saygılarımı, iyi niyetimi, iyi dileklerimi sunuyorum. Ordu, Giresun toprağı dardır ama Orduluların yüreği geniştir, altın gibi yürekleri vardır ve bu bölgede yaşayan insanlar devletten her türlü desteği görmeye layıktırlar, her türlü teşviki görmeye layıktırlar. Eğitimde, üniversitenin geliştirilmesinde, imar inşaatında, havaalanı inşaatında, her türlü altyapının hazırlanmasında, sağlıkta Ordu’ya yalnız kıyı kesimine değil, Ordu’nun dağlarında köylerinde yaşayan insanlarımıza da Türkiye’nin her yerinde olan insanlarımıza olduğu gibi en etkili hizmeti vermek boynumuzun borcudur. Şimdiden Ordululara söz veriyorum; Ordu gerçekten en kısa zamanda hakkettiği yere ulaşacaktır, bir Karadeniz incisi olan Ordu bir turizm kenti olacaktır, tarıma dayalı sanayinin, fındığa dayalı ileri sanayinin geliştiği bir yer olacaktır. Üniversiteye dayalı ileri teknolojinin, elektroniğin, bilgisayar teknolojisinin, yazılımın geliştiği bir il olacaktır. Bütün bunlar için çalışmalarımız var. Göreceksiniz ki biz iktidar olunca en kısa zamanda Ordulular bile Ordu’yu tanıyamayacaktır.
Cumhurbaşkanlığı konusunda söyleyeceğim bir cümledir. Hiç kendinizi yormayın. Biz diyoruz ki Cumhurbaşkanlığı koltuğu Atatürk’ün koltuğudur. Biz o koltuğa bir karşı devrimciyi oturtmayız!
Soru: Sayın Öymen bir şeyler sormak istiyorum. Efendim gerek hukuk fakültelerinde gerek siyasal bilgiler fakültelerinde devletin umumi kitaplarında yer almayan bir konu var. Bu husus Sayın Öymen’in “Silahsız Savaş” adlı kitabında yer almıştır. O da şudur: terör faaliyetlerinde bulunan, kitle imha silahları üreten devletlerin durumuna göre ‘kaygı veren devlet’ statüsünde olması veya ‘haydut’ devlet statüsünde olması. Amerika işine geldiği zaman bazı devletleri ‘kaygı veren devlet’ statüsüne, kimisini ‘haydut devlet’ statüsüne çıkartıyor. Irak’ta bu yaptıklarından sonra acaba ‘haydut devletlerin’ belirlenmesi Amerika’nın buyurmasıyla olmaz mı?
O.Öymen: Şimdi biz diplomaside sözümüzü çok açık söyleriz. ‘Haydut devlet’ demek uluslar arası ilişkilerde kural tanımayan, uluslar arası hukukun yasakladığı bazı kitlesel silahları, kimyasal silahları, biyolojik silahları, nükleer silahları üreten devletlerdir. Bu kategoriye giren devletlere ‘haydut devlet’ deniliyor. Peki bu kategoriye hangi devletler giriyor, hangi devletler girmiyor, böyle bir soru sorulduğu zaman biz altın bir anahtarımız var onu kullanırız, çelişki yorum yok.
Soru: Türkiye’yi Avrupa Birliğine alacaklarına inanıyor musunuz?
O.Öymen: Çok güzel bir soru. Ben onu söylerken mahsus lafı yarıda bıraktım ki bir arkadaş bu soruyu sorsun diye. Değerli arkadaşlarım, size çok açık söyleyeyim, hiç tereddüdünüz olmasın, Türkiye Kıbrıs’ı feda etse, olduğu gibi Yunanistan’a teslim etse hatta bir de hediye paketi yapsa Türkiye’yi üye yapmak istemeyenler politikalını değiştirmeyecekler. Nereden biliyoruz? Şuradan biliyoruz: Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Avrupa siyasi liderleri, başbakanları, parti liderleri, bir kere bile ‘Türkiye Kıbrıs’ta taviz verirse, Kıbrıs’ı teslim ederse, Kıbrıs meselesi çözülürse, biz konumumuzu değiştiririz, Türkiye’nin üyeliğini destekleriz demediler. Verdiğinizle kalırsınız.
Soru: Dünyadaki birçok devlet Ermeni savını destekliyor ve ‘Ermeni Soykırımı’ ifadelerini kullanarak kabul etti. A.B.D.’de bu gündeme geldi. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
O.Öymen: Değerli arkadaşlar, bu Ermeni soykırımı iddiaları başlı başına bir konferans konusu. Size çok uzun anlatmayayım, birkaç cümlede söyleyeyim. Ermeni soykırımı iddiası Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler tarafından yaratılmış bir propaganda yalanıdır. Nereden biliyoruz? Çünkü Amerikalı tarihçiler, Amerikalı bilim adamları araştırdılar, onlar bunu ortaya çıkardı. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler Amerika’yı savaşa sokamamışlar. Çok uğraşmışlar ama Amerika girmemiş savaşa. İki sene geçmiş, Almanlarla baş edebilmek için Amerika’nın savaşa girmesi lazım. Nasıl girecek Amerika? Öyle bir propaganda yapalım ki diyorlar, Amerikan halkı Amerikan hükümetini zorlasın ve Amerikan hükümeti savaşa girsin. Kim İngiltere’nin düşmanları? Bir Almanya, iki Türkiye. Onun için bir bakanlık kurulmuş. Adı Savaş Propaganda Bakanlığı. Çalıştığı binanın adından hareket ederek buna Wellington House diyorlar. Buraya 25 tane ünlü İngiliz yazarını davet ediyorlar. Diyorlar ki “size çok gizli bir görev vereceğiz, bu görev şudur: Türkiye ve Almanya bizim düşmanımızdır, Amerika’yı bu savaşa sokmak için bu düşmanların aleyhine öyle kitaplar yazacaksınız ki bu kitapları okuyanlar bu ülkelerden nefret edecekler ve Amerikan halkı bu kitapları okuduktan sonra hükümetine baskı yapacak ve Amerika savaşa girecek.” İşte bu 25 yazardan, Rudyard Kipling, Edgar Allan Poe, başka şairler, Toynbee hepsi var içinde. Bunlar Türkiye ve Almanya aleyhine tam 1156 tane kitap yazıyorlar. Bir tanesi de “Mavi Kitap”. “Mavi Kitap”ta diyor ki Türkler müthiş bir soykırım yaptılar, adını söyleyemeyeceğimiz bir tanığın ifadesine göre şurada Türkler şu Ermeni’yi kesmiş. Adını veremeyeceğimiz bir tanığa göre burada Türkler şunları öldürmüş. Böyle bir kitap bu. Ondan sonra Justin McCarthy, Amerikalı tarihçi, profesör, araştırıyor ve en sonunda İngiliz arşivlerinde adını veremeyeceğimiz dedikleri adamların listesini buluyor. Bunların hepsi ya Ermeni militan, Taşnak, veya Amerikalı misyoner. Böyle büyük bir ahlaksızlık yapılmıştır Türkiye’ye I. Dünya Savaşı sırasında. Aynı şeyi Almanlara yapmışlar. Sonra İngiliz Dışişleri Bakanı çıkmış Meclis kürsüsünden “Almanlarla ilgili yazdığımız kitap bir savaş propagandasıydı, özür diliyoruz, hiçbir gerçeği yansıtmıyor”. Şimdi biz Meclis olarak müracaat ettik, dedik ki Türkiye için yazdıkları kitabın da savaş sebebiyle olduğunu ilan etsinler. Cevap yok. Bir cevap var, hükümet diyor ki “Bu Meclisin bileceği iş”, Meclis diyor ki “Bu hükümetin bileceği iş”. “Ama biz şunu itiraf ederiz ki bu kitap bir propaganda kitabıdır” diyorlar. Ermeni soykırımı budur. Aksini kanıtlayan çıksın karşımıza.
Soru: Biraz önce söylediğiniz gibi Türkiye’de gündem çok çabuk değişiyor. Irak konusu vardı. Fakat birden bire çok üzücü bir olay gerçekleşti, Ermeni asıllı Hrant Dink bir suikasta uğradı. Bu olaylar bir tesadüf müdür, yapılmak istenenler nelerdir? Siz bu olayları nasıl yorumluyorsunuz?
O.Öymen: Teşekkür ediyorum. Bir kere bunu şiddetle, nefretle kınıyoruz bu olayı, bu saldırıyı, bu menfur saldırıyı ve Hrant Dink’in ailesine başsağlığı diliyoruz, Ermeni toplumuna başsağlığı diliyoruz, Türk milletine başsağlığı diliyoruz. Böyle olaylar Türkiye’de yaşanmamalı. Bu, bu gibi siyasi cinayetlerin ilki değildir, inşallah sonuncusu olur. Ama herkesin bilmesi lazım ki, demokratik toplumlarda herkes farklı düşüncesi olan insanlara saygı göstermek, tahammül göstermek zorundadır. Demokrasi farklı düşüncelerin yan yana yaşadığı rejimin adıdır. Silahla insanları öldürebilirsiniz, fikirleri öldüremezsiniz. Onun için beğenseniz de beğenmeseniz de farklı fikirlere mensup insanlara tahammül edeceksiniz. Hepimizin Hrant Dink’in öldürülmesini kınaması gerekiyor, hangi düşüncede olursa olsun bütün insanların bu siyasi cinayeti kınaması gerekiyor.
Yalnız meselenin başka tarafı da var. Bu konuda hiç ayırım yapmayacaksınız. Yani siyasi cinayete, teröre kim kurban gidiyorsa aynı şiddetle, aynı kararlılıkla o eylemleri kınayacaksınız ve o cinayetlerin kurbanlarına, onların hatıralarında aynı şekilde saygı göstereceksiniz. Şimdi bakıyoruz, maalesef bu konuda da Türkiye’de bir çifte standart göze çarpıyor. Burada bizim dikkatimizi çeken nokta budur. Vatandaşlarımız haklı olarak çok kuvvetli tepki gösteriyor, biz de gösteriyoruz, herkesin gösterdiği tepkiyi biz de paylaşıyoruz. Ama şunu görüyoruz, bazıları “Hepimiz Hrant Dink’iz” diyor. Çok güzel, biz de bunu söyleriz. Ama şu şartla, kısa bir süre önce Danıştay’da meydana gelen bir kanlı siyasi cinayet, bir terör cinayeti sonunda öldürülen Danıştay üyemiz Mustafa Özbilgin’i hatırlayarak “Hepimiz bir Mustafa Özbilgin’iz” dedik mi? Bugün bu gösteriyi yapanlar arasında bunu diyen kaç kişi oldu? Bunlara dikkat etmek lazım, ayrımcılık yapmayacaksınız. Yabancılar şiddetle kınıyorlar, kınamalarını biz de saygıyla karşılıyoruz, biz de paylaşıyoruz. Ama aynı yabancılar Mustafa Özbilgin öldürüldüğünde, Hablemitoğlu öldürüldüğünde aynı tepkiyi gösterdiler mi? Özetle, siyasi cinayetler konusunda hiç ayırım yapmamak lazım. Bakın daha üç gün önce bir astsubayımız gene teröristler tarafından şehit edildi. Gazetelerde küçücük bir haber. Şimdi bu biraz ayırımcılık olmuyor mu? Orada kanıksıyorsunuz. Teröristler gelip bir Türk subayını öldürmüş, Türk astsubayını öldürmüş, Türk erini öldürmüş, herkes bunu artık ahvale-adiyeden günlük bir olay gibi sayıyor. Gazetelerde bile küçücük bir havadis oluyor. Ama ölen için öyle değil, ölen insanın ailesi için öyle değil, Türk milleti için öyle değil. Türk milletinin içine ateş düşüyor bir tek askerimiz öldürüldüğü zaman, bir astsubayımız, bir subayımız, bir sivil vatandaşımız öldürüldüğü zaman.
İkincisi bunun arkasında ne var bakalım, yani kim bunu yapıyor? Bu Türkiye’ye büyük bir suikast. Bu eylem Türkiye Cumhuriyeti’ne bir suikasttır, Türkiye’nin uluslar arası çıkarlarına bir suikasttır, iş düzenine suikasttır. Mutlaka bunun arkasındaki nedenler, yapanlar, yaptıranlar tespit edilmelidir. Ama bunun ötesinde bir şey daha var, burada devletin çok büyük sorumluluğu var. Şimdi yapılan açıklamalardan Hrant Dink’in son yazısından anlıyoruz ki, kendisine yönelik ciddi bir tehdit varmış. Hatta bu tehdidi savcılığa da bildirmiş. Peki devlet bunu bildiği halde niçin koruma altına almamış Hrant Dink’i, niçin koruma görevlisi tahsis etmemişler. “Efendim kendisi istemedi”. Onun takdiriyle mi olacak bu iş? Bu tehdidin ciddi olup olmadığı takdir etmek güvenlik makamlarının işi. Niçin devlet bu tehditleri ciddiye alarak, kendisini ikna ederek Hrant Dink’e bir güvenlik görevlisi tahsis etmemiştir?
Soru: Şu anda Başbakan tarafından verilen talimatla Türkiye’de aynı pozisyonda olan 20 kişiye koruma verildiği haber bültenlerine yansıdı. Bir de şu olayın yorumunu alabilir miyim efendim, iki yıl önce kendisi İstanbul Vali Yardımcısı tarafından ismi kamuoyuna pek yansımayan vali yardımcısı tarafından çağırılıyor ve iki istihbaratçı bu yazılara devam ettiği takdirde olabileceklerle ilgili uyarıldığı söyleniyor.
O.Öymen: Böyle bir iddia var. Çok ciddi bir iddia. Vali bunu kısmen tekzip etti, diyor ki: Çağırdığımız doğrudur ama bunları demedik. Bu da çok ciddi bir durumdur. Yazdığı yazılarla ilgili olarak bir gazeteciyi davet etmek valiye yakışır mı? Yani suç işliyorsa mahkemeye verirsin, savcılar onun için var. Suç işlememişse devletin idari makamları bir yazarı davet edip de öyle yaz, böyle yaz der mi? Vali bugün bazı telkinlerde bulunduklarını itiraf ediyor Sabiha Gökçen’le ilgili olarak öyle yazma böyle yaz dediklerine dair. Güzel de böyle bir telkinde bulunmak valinin görevi mi? Valilik böyle şeyler yapıyor mu, arada bir başka gazetecileri de çağırıp böyle telkinlerde bulunuyorlar mı? İşte bunlar Türkiye’nin gerçek bir demokrasi olmadığı izlenimi uyandırıyor. Hiçbir demokratik ülkede valiler yazarları çağırıp telkinde bulunmaz. Suç işlemişse zaten savcının işi. Suç işlememişse kimsenin bir telkinde bulunmaya hakkı yok. Maalesef demokratik ölçüleri zorluyoruz.
Soru: Siz yaptığınız konuşmalarda, AKP hükümetinden önce AB’yle ilişkilerin hiç bu kadar kötü duruma gelmemiştir diyorsunuz. En son olayda sonra AB ilişkilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?
O.Öymen: Doğrudur. Daha da olumsuz bir şekilde etkilenecek bir husus. Şimdi bu noktaya gelmeden önce zaten Avrupa’yla ilişkilerimiz dibe vurmuştu. Avrupa Birliğinin 14–14 Aralık 2006 tarihli zirve toplantısında, şimdiye kadar hiçbir aday ülkeye yapılmamış bir muamele yapıldı, Türkiye’ye çok ağır bir ceza verildi; 34 başlığın 8’inde bütün müzakereler donduruldu, geri kalan başlıkların hepsinde ilerleme kaydedilmesi Kıbrıs konusunda Türkiye’nin vereceği tavize bağlandı. Açık ifade şu: ya Kıbrıs’ı feda edeceksiniz diyorlar ya Avrupa Birliğini feda edeceksiniz. Bizim önümüze böyle bir şey koyuyorlar. Niçin böyle oldu? Çünkü Türk hükümeti maalesef tek taraflı bir taviz verdi. Ek protokolü imzalayacağız dedi ve bunu imzaladı. Ondan sonra Avrupa Birliği size diyor ki mademki imzaladınız uygulayın.
Soru: Sizin yorumunuz AB tamamıyla Kıbrıs’a bağımlı hale mi gelmiştir?
O.Öymen: Türkiye AB ilişkileri tamamen Kıbrıs’a bağımlı hale getirilmiştir ve Kıbrıs’ta da istedikleri yalnız limanların, havalimanlarının Rum uçaklarına açılması değil, aynı zamanda Güney Kıbrıs’ın resmen tanınmasıdır. Bunu açıkça yazmışlardır. Geçen sene kabul ettikleri karşı deklarasyon metni, 2005 yılında 21 ülkede, çok açık bir biçimde diyor ki “Biz hepimiz AB ülkeleri olarak Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz, siz de kabul edeceksiniz”. Ve Türkiye 40 seneden beri Türkleri silahla devletten dışladığı için gayri meşru saydığı Güney Kıbrıs Rum yönetimini bütün Kıbrıs’ın tek meşru devleti olarak kabul edecek., sizden bunu istiyor. Bu kadar haksızlık olamaz. Ve ne yazık ki bu hükümet buna tepki gösteremiyor. İlk günden yapılacak oydu, bir rezerv koyacaktınız bütün bu kağıtlara bu belgelere, diyecektiniz ki “Kıbrıs meselesi çözülmeden, ben Güney Kıbrıs’ı hiçbir şekilde muhatap almam. Hiçbir şekilde onlarla bir protokol imzalamam.” Bunu diyememişlerdir.
Soru: Kıbrıs konusuna girmişken, en son Lokmacı kapısı açıldı. Şöyle yorumlar, Kıbrıs Türkiye’den kopmaya başladı. Türkiye-Kıbrıs ilişkileri nereye doğru gidiyor? Talat’ın ilk başta karşı çıktığı, hükümetten aldığı destekle beraber en sonunda Lokmacı Geçidini yıkmasını nasıl yorumluyorsunuz?
O. Öymen: Bu çok önemli bir soru. Netice itibariyle Avrupa Birliğinin Türkiye’ye uyguladığı bu kötü muamelenin baş sorumlularından birincisi bence Kıbrıslı Rumlar. AB’nin bu kadar olumsuz bir çizgiye girmesini Kıbrıslı Rumların oradaki oyunları, entrikaları sağladı. Şimdi Kıbrıslı Türklerden siz ne beklersiniz? Türkiye’ye bu kötülüğü yapan Kıbrıslı Rumlara mesafe koyacaksınız, Türkiye’yle tam dayanışma içine gireceksiniz. Onlar ne yapıyor? Türkiye’yle itilaf çıkarıyorlar, Türk Genelkurmay Başkanıyla görüş ayrılığına girdiklerini ilan ediyorlar ve aynı zamanda Rumlara daha fazla yakınlaşmak için “aman barikatları kaldıralım da içimize biraz daha fazla Rum alalım” diyorlar. Bu yakışıyor mu bize? Aynı zamanda Kıbrıs Rumlarının Başpiskoposu II. Hrisostomos’u Türk kesimine davet ediyorlar. Kim bu Hrisostomos? Açıkça basının önünde Türkiye’den düşman diye bahseden bir adam. Siz Türkiye’yi düşman sayan bir adamı Kuzey Kıbrıs’a davet ediyorsunuz. Bu nasıl bir aşağılık duygusudur? Bu nasıl küçültücü bir davranıştır? Türk hükümetinin bunlardan haberi yok mu? Türk hükümetinden habersiz mi oluyor tüm bunlar? Sizin orada temsilciniz, büyükelçiliğiniz yok mu? Bunları size bildirmiyorlar mı? Gerçekten de Türkiye Kıbrıs’ta son derece yanlış politikalar izlemiştir. Çözümsüzlük çözüm değildir, bir adım ileri gideceğiz diye diye başından itibaren taviz vermeye hazır olduklarını açıklamışlardır. Türkiye çok kötü bir sınav vermiştir Kıbrıs konusunda.
Soru: Efendim, Ortadoğu’da haritaların yeniden çizildiğini dair yorumlar çıkıyor ve bu konuda en son Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın tarihi bir açıklaması oldu. Kamuoyunda da şöyle bir yorum oluştu, onu da sizinle paylaşmak istiyorum: 1 Mart tezkeresine CHP karşı çıkıyordu. Bugün sizin de açıklamanızla beraber CHP’nin tutumunun Türk askerinin zaman kaybetmeden Irak’a müdahale etmesi doğrultusunda olduğunu anlıyoruz. Türkiye tarihinde dış işleri hiç bu kadar kötü temsil edilmemiştir diyorsunuz ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül hakkındaki gensoruya da CHP olarak destek verdiniz.
O.Öymen: Bizim 1 Mart tezkeresi sırasında söylediğimizle bugün söylediğimiz arasında hiçbir fark yoktur. Daha biz Amerika’nın müdahalesinden önce, Sayın Genel Başkanımız bizzat hükümete sınır güvenliğimizi korumak için Kuzey Irak’taki mücadele etmesini ısrarla söyledi. “Türkiye, sizden önceki hükümetlerin de yaptığı gibi oraya asker göndermelidir” dedik. Yani Kuzey Irak’a asker göndereceksiniz, sınırınızı terörist sızmalara karşı koruyacaksınız ve oradaki terör örgütüyle mücadele edeceksiniz. 1 Mart tezkeresi bambaşka bir şey; 1 Mart tezkeresinde 65.000 bin Amerikan askerinin Türkiye’ye sokulması, Güneydoğu Anadolu’da konuşlandırılması, bunların içindeki muharip birliklerin sınırı geçerek Irak’a operasyon yapması ve 120 civarında Amerikan uçağının Türk hava sahasını kullanarak Irak’a operasyon yapmasını istiyorlar. Yani Türkiye’yi dolaylı bir savaşa sokacaklar. Ama Türk askerinin oraya, o şekilde gönderilmesiyle ilgili bir şey yoktur. Esas İtibariyle Amerikan askerlerinin Türkiye üzerinden cephe açması, savaş açması. Şimdi 20 Martta başka bir tezkere söz konusu. Bu tezkere Türk askerinin Kuzey Irak’a bu teröristlerle mücadele için geçmesi için yetki istiyor. Ama bunun yanına bir şart daha koymuş, Amerikan uçaklarının Türk hava sahasını kullanarak Irak’a operasyon yapması. Biz onlara dedik ki, sadece Türk askerinin sınırı korumak için, terörle mücadele için Irak’a gitmesini önerirseniz biz bunu hemen onaylıyoruz. Hatta bu konuda yazılı bir önergemiz var Meclise. Aynen böyle yapılması için yazılı önergemiz var. Fakat neticede 20 Mart 2003’te altı aylık böyle bir yetki aldılar Kuzey Irak’a asker göndermek için. Altı ay geçti gönderemediler. Süresi doldu, 7 Ekim’de bir daha yetki istediler. Bir daha yetki aldılar. Bir yıllık. Bir yılda gene gönderemediler. Fakat bu arada yetki aldıktan bir ay sonra Amerikan Dışişleri Bakanı Türk Dışişleri Bakanına telefon ediyor, ertesi gün Türk Dışişleri ertesi gün basın açıklaması yapıyor ve diyor ki “bu konudaki politikamızı gözden geçirdik”. Yani asker göndermeyeceğiz. Nitekim göndermiyoruz. Daha kötüsünü yapıyor, Amerika’yla bir anlaşma imzalıyor Dubai’de ve o anlaşmada diyor ki “Amerika’nın vereceği 8,5 milyar dolarlık krediye karşılık biz Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyoruz”. Böyle bir anlaşma var. Bu basına sızınca biz çok ciddi tepki gösterdik. Neticede hükümet bunu onay için Meclise getiremedi. Anlaşma düştü, geçersiz kaldı fakat imzalamışlar bunu. Meclisten yetki alıyor asker göndereceğim, sonra gidiyor Amerikalılarla asker göndermeyeceğim diye anlaşma imzalıyor. Düşünebiliyor musunuz?
Soru: Efendim, kamuoyunun çok merak ettiği sıcak gündem maddesi Kerkük. Amerika’nın Irak’a girene kadar Türkiye’nin kırmızı çizgileri vardı ama Amerika Irak’a girdikten sonra, işleri bittikten sonra Türkiye artık sınır ötesi hareketlerini yapamaz duruma geldi. Orada ilan edilmeyen bir devlet pozisyonunda bir Kürdistan var; Kürdistan’a hoş geldiniz yazıları var, meclisleri var, askerleri var. Irak’ta gördüğünüz tehlikeler nelerdir? Türkiye Irak politikasını eleştiren demeçleriniz var. Neler oluyor Irak’ta?
O.Öymen: Irak’ta durum çok kötüye gidiyor. Irak’ta şu anda ortalama olarak günde 94 kişi öldürülüyor. Geçen sayıları öldürülenlerin sayısı 34.000dir. Ve Irak’ta artık adı konulmamış bir iç savaştan bahsedilebilir. Bir taraftan da Kerkük’te çok ciddi bir gelişme oluyor. 2005 yılında kabul edilen yeni Irak Anayasası’nda Kerkük için özel hüküm var; başka hiçbir şehir için yok bir tek Kerkük için var. Üç aşamalı bir plan uygulanacak deniliyor. Birinci aşamada Kerkük’te durum normalleştirilecek, ikinci aşamada nüfus sayımı yapılacak, üçüncü aşamada referandum yapılacak. Neymiş normalleştirme dediğimiz? Bakarken gördük ki Kerkük’te nüfus dairelerine saldırılar oldu, orada nüfus kayıtları yakıldı, 1000 yıldır orada en büyük topluluk olan Türklerin oradaki nüfus mevcudiyetlerini kanıtlayacak belgeleri kalmadı. Bir kere yaktılar ve oradaki kayıtlarını tahrip ettiler. Ondan sonra Barzani, Talabani Kürt aşiretlerini, tam 600.000 kişi yerleştirdi Kerkük’e. Bütün demografik yapı alt üst oldu. Nüfus 800.000den 1.400.000e çıktı. Ve mutlak bir Kürt hâkimiyeti oldu. Bir taraftan da Kerkük’ün yerel yönetimini etkilediler, 24 kişilik Kerkük Yerel Yönetim Komitesinde sadece bir tane Türk var. Sadece Eğitim Dairesi Başkanlığını bir Türk’e verdiler. Ve o Türk’ü de yine böyle bir suikast sonucunda öldürdüler. Hrant Dink’in ölümüne haklı olarak tepki gösterenler dünyada acaba bundan haberdar mıydılar? Orada bir Türk politikacının öldürüldüğünü biliyorlar mıydı? Neticede bu koşullar altında 2007 yılında bir referanduma gidilecek. Şimdi Türkiye nihayet bunu fark etti, Başbakan itiraz etti böyle şey olur mu diye. İki senedir bu gündemde, maalesef Başbakan tepki göstermedi. Şimdi gösteriyor. Amerikan Başkanı Bush’un son açıklamasından anlıyoruz ki Türkiye’nin bu tepkisini hiç ciddiye almamışlar. Yani referandumu erteleteceğine dair en küçük bir işaret yok. Hâlbuki bir Amerikan raporunda bile, Baker-Hamilton raporunda bile bu ertelensin deniliyor. Başkan Bush bunu ciddiye almamış ve Amerikan sözcüleri gazetecilerin sorularına cevaben referandum ertelenmeyecektir, zamanında yapılacaktır diyorlar. Şimdi bu ne demek? Bu demektir ki Türkiye’nin bu konuda gösterdiği duyarlılığı Amerika hiç ciddiye almamış. PKK konusunda olduğu gibi. Son bir gelişme de şu: Mahmur Kampı var, biz bunu yıllardan beri dile getiriyoruz, Türk hükümeti ağzına bile almıyor. Ne Başbakanın, ne Dışişleri Bakanının ağzından bir kere Mahmur lafını duymadım. Hâlbuki orada 12.000 Türk vatandaşı var, Kürt asıllı Türk vatandaşı. Türkiye’den zorla kaçırılmış, kandırılmış vs. çoluk çocuk oraya götürülmüş, önce başka bir kampa götürülmüş ve o zaman benim müsteşar olduğum dönemde biz çok kuvvetli tepki gösterdik ve bu kampın dağıtılmasını sağladık. Şimdi bunlar Mahmur denilen kamptadırlar ve bu kamptan bunları kurtarıp Türkiye’ye dönmelerini sağlayamıyor. Amerika biraz göstermelik bir arama yaptı bu kampta iki üç gün önce ve sonra o bölgenin sorumlusu, Mahmur bölgesinin Kaymakamı açıkladı: her şey normal, kampta anormal bir şey yok, bir mermi bile bulunmadı. Bugünkü Washington Times gazetesi, Amerikan gazetesi, o kampta araştırma sırasında havan topları bulunduğunu açıklıyor. Biri bir mermi bulunmadı diyor, Amerikan kaynakları havan topları bulundu diyor. Bu kadar ciddi bir durum var. Demek ki orası bir terör üssü. İşte bu da kanıtı. Hadi bakalım bunu boşaltın. Bu insanları serbest bırakın, gelsinler diledikleri gibi Türkiye’ye. Yapamıyorlar. Yani bütün bunlar üst üste başarısızlık göstergeleridir Türkiye hesabına. Türkiye hiçbir konuda Irak’ta istediğini yaptıramamıştır ve giderek de etkisini kaybetmektedir, bir seyirci gibi tribünden izlemektedir.
Soru: Amerika’nın açıkladığı beş yıllık Kuzey Irak politikası var. Bunun içinde Suriye var, Türkiye var, Kürt, Şii,vs. mezhepler var. Bu beş yıllık politika gruplara nasıl yansıyacak, Türkiye’ye nasıl yansıyacak?
O.Öymen: Evet, çok yanlıştır. Türkiye Amerika’ya şunu anlatmalıydı, biz görüştüğümüz Amerikalı yetkililere anlattık: dedik ki ilk yapılacak iş Irak’ta silahsızlanmadır. Hâlbuki Amerika orada meşru resmi Irak ordusuna ilaveten iki ordunun da mevcudiyetini kabul ediyor. Barzani’nin ordusu, Talabani’nin ordusu. Ve bütün oradaki siyasi dengeler ellerinde askeri güç bulunduran bazı aşiretler arasındaki dengelere koalisyonlara dayanıyor. Son derece yanlıştır. İkincisi bir ulus-devlet kurulması lazımdı. Yani o insanlara sorulduğu zaman “siz kimsiniz, sen nesin?” diye “ben Sünni’yim, Şii’yim, Kürdüm” demeden “ben Iraklıyım” diyecek. Daha bu bilinç yerleşmedi. Üçüncüsü halkın Müslüman olduğu bir ülkede laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Şimdi o ülkede laiklik de kurulamadı. Yeni yapılan Irak Anayasasının ikinci maddesi diyor ki: Irak bir şeriat devletidir, hiçbir kanun şeriata aykırı olamaz. Son olarak bir şey daha var: bu Anayasaya bir hüküm koymuşlar 111. madde Irak’ın bütün petrol rezervleri Irak halkına aittir diyor. Şimdiyse Amerikan ve İngiliz şirketleri bu rezervleri paylaşıyor. Bununla ilgili bir kanun tasarısı hazırlayıp Irak Meclisi sundular. Irak’ta durum bu kadar kötüdür. Bir taraftan bir iç savaş çıkma ihtimali vardır. Ve bunun Türkiye’ye sirayet etmesi ihtimali vardır, Türkmenler büyük tehdit altında bulunuyor. Türkiye’nin de bu dönemde en azından sınır güvenliğini korumak, terörle mücadele etmek için sınırın güneyine asker göndermesini öneriyoruz ki bunu meşru çıkaracak bir Birleşmiş Milletler kararı da var.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.