Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Avrupa Hareketi Türkiye Ulusal Konseyi – “AB Yolunda Türkiye” Konulu Panel
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Avrupa Hareketi Türkiye Ulusal Konseyi’nin düzenlediği panelde “AB yolunda Türkiye” konulu konuşması
3 Nisan 2007
Bizi davet ettiğiniz için çok teşekkür ediyorum. Özellikle Sayın Pet Cox’a bir teşekkür borcum var. Biz bu gibi seminerlere gelip da düşünceleriniz bize söyleyen, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bize anlatan çok Avrupalı dostumuzu gördük de bizim görüşlerimiz dinleme nezaketinde bulunanların sayısı o kadar fazla değildir. Bizim görüşlerimizi dinledikleri için kendisine teşekkür ediyorum. Ayrıca Sayın Cox çok güzel alegoriler yaptı bu resimlerle ilgili. Biliyorsunuz diplomatlar biraz ayrıntıya meraklıdır. Biz de bu resimlere baktık ve şu kanata vardık ki çok güzel bir tablo yapmış bunu yapan ressam. Fakat her kimse onu biraz iyimser bulduk çünkü Türkiye-AB ilişkilerinin gökyüzünde daha çok biz bulut görüyoruz. Bulutlar oldukça risklidir, tehlikelidir, çok ciddi türbülanslara yol açarlar. Tabii ki hiçbir uçak havada kalmaz. Eminim AB’ye giden uçak da havada kalmayacaktır. Bütün mesele yumuşak bir iniş mi yapacaktır yoksa Allah korusun hiç istemediğimiz bir iniş mi yapacaktır? Bunu göreceğiz. Biz yumuşak bir iniş yapması için çalışıyoruz. Aslında Sayın Bozer’le rekabet etmek kimsenin haddi değil. Ama biz de meslek hayatımızın büyük bir bölümünü Türkiye-AB ilişkilerine verdik. Ben aslında daha 1968 yılından itibaren biraz bu Avrupa işleriyle uğraştım. Daimi Temsilci Yardımcısı olarak 4 yıl Avrupa Konseyinde görev yaptım.
O yıllarda doğrusunu söylemek gerekirse her şey çok iyi gidiyordu. Bugün karşılaştığımız benzeri sorunları hiç hissetmiyorduk. Türkiye’nin Avrupalı olup olmadığını tartışmak kimsenin aklından bile geçmiyordu. Türkiye kuruluşundan beri Avrupa Konseyinin üyesiydi. OEC vardı vaktiyle sonra OECD oldu. Onun üyesiydi. 1952’de bir batı ülkesi olarak NATO’ya girmiştik. Ve biz orada kendimizi Avrupa ailesinin bir ferdi bir unsuru olarak görüyorduk. Daha sonraki yıllarda 1963 yıllında ve daha önce Ortaklık Anlaşmasını imzalamıştık. O Anlaşmanın 28. maddesi de Türkiye’nin tam üyeliğini hedef olarak gösteriyordu ki o anlaşmayı imzaladığımızda şunu hatırlatmak isterim Almanya’da Hıristiyan Demokratlar iktidardaydı. Hıristiyan Demokratlar o devirde Türkiye’nin üyeliğine karşı bir hava içinde değillerdi ve biz o düşüncelerle yıllarca Türkiye’yi AB’ye hazırlamaya çalıştık. Bütün dış politikamızı, iç politikamızı, devlet yapımızı buna göre düzenlemeye çalıştık ve böyle bir iyimserlik içinde çalışmaları sürdürüyorduk. Bize ilk uyarı 1980 yılında geldi. Yunanistan üye olacağı zaman AB bir konsey kararı aldı. Dediler ki “biz Türkiye’yle Yunanistan arasında şimdiye kadar bir denge politikası izledik ve Yunanistan üye olunca biz bu politikayı değiştirmeyeceğiz. Ve Yunanistan’ın üyeliği hiçbir zaman Türkiye-AB ilişkilerini etkilemeyecek.” Elimizde bunun yazılı bir belgesi var. Konsey kararı var. Biz o zaman yine iyimserliğimizi bozmadık demek ki bu iş böyle oluyormuş. 1980 yılında Yunanistan üye olur olmaz ilk yaptığı şey şu oldu Türkiye’yle AB arasındaki 4. Mali Protokolü veto etti. Hiçbir gerekçesi yok. 600 milyon Euro’luk Türkiye’nin bir gelirini engelledi. Bugüne kadar da bu protokol yürürlüğe girmemiştir. Yani Türkiye’ye bile bile birinci günden daha kötülük yaptı. Biz AB yetkilileriyle konuştuk ve dedik ki “nasıl olur? Hani hiçbir değişiklik olmayacaktı? Hani Yunanistan’ın üyeliğinin bize hiçbir kötülüğü olmayacaktı?” “A” dediler “biz bir ülkeye üye olana kadar müdahale edebiliriz. Üye olduktan sonra her istediğini yapabilir. Bizim hiçbir sözümüz geçmez” dediler. Biz o zaman yavaş yavaş bu AB’nin ne olduğunu anlamaya başladık. Ondan sonra 1987 yılında ben Dışişleri Bakanlığında Siyaset Planlama Başkanıydım o sıralarda aramızda birkaç kişilik küçük toplantı yaptık. Esas Sayın Bozer Devlet Bakanı olarak bu işleri yürütüyordu biz de Dışişleri Bakanlığı olarak çalışıyorduk. Sayın Dışişleri Bakanımız Vahit Halefoğlu’nun başkanlığında Ankara Palas’ta bir toplantı yaptık “AB’ye üyelik için başvuralım mı başvurmayalım mı?” diye. O sırada Türkiye’ye üst ütse delegasyonlar geliyor. Özellikle Alman Parlamentosundan ve başka parlamentolardan gelen her delegasyon bize diyor ki “kesinlikle AB üyeliğine başvurmayın. Biz istemiyoruz. Hazır değiliz” filan bizi caydırmaya çalışıyorlar. Derken Ankara’daki İngiliz Sefiri bir gün bana dedi ki “sizin üyelik müracaatında bulunacağınız anlaşılıyor. AB sizi reddederse ne yapacağınızı düşündünüz mü?” daha müracaat etmemişiz. “Biz de” dedik “sizin yaptığınızı yaparız. Siz nasıl Fransa veto ettiğinde “Hayır” bir cevap değildir deyip yolunuza devam ettiyseniz biz de öyle yaparız. Biz de Avrupa’nın Türkiye’yi reddedebileceğine inanmıyoruz” dedik. Ve sonunda Dışişleri Bakanlığı olarak Türkiye’nin üyelik başvurusunda bulunması görüşünü benimsedik. Gittik Cumhurbaşkanı Sayın Turgut Özal’a, kendisini ikna etmek çok kolay olmadı, Sayın Özal’ın AB’nin durumu hakkında söylediği sözleri burada tekrarlamak istemiyor. Bu sözlere zaten diplomatik lügatlerde pek rastlamazsınız ama sonunda kendisini ikna etmeye Muaffak olduk ve Türkiye’nin üyeliğine müracaatını o da destekledi. Sayın Bozer de bu müracaatı gerçekleştirdi. İşin geçmişi böyle. Böyle başladık.
Sonra baktık ki her gelen geçiyor Türkiye’yi solluyor. Herkes bizden sonra müracaat ediyor ama bizden önce üye oluyor. Brüksel’de Sayın Bozer’in başkanlığında bir toplantı yaptık. Avusturya, Finlandiya ve İsveç’in üye olacağı sırada şunu tartıştık: acaba onlarla birlikte biz de müracaat etsek mi? Ben dedim ki “biz de müracaat edelim onlarla birlikte ve üyelik şansımızı deneyelim.” Bu daha 1987’de müracaat edenlerden önce oluyor. Sonra da başvurduk. Şimdi 1997 yılı bu işin kırılma noktasıdır. 4 Mart 1997’de şu oldu: Avrupa ülkelerinin Hıristiyan Demokrat Parti liderleri Brüksel’de bir toplantı yaptılar. Toplantının konusu Türkiye’nin üyeliği. Helmut Kohl da oradaydı. Prodi de oradaydı. İspanyollar da oradaydı yani herkes oradaydı. Toplantının çıkışında eski Belçika Başbakanı bir açıklama yaptı. Dedi ki “biz şu karara vardık: Türkiye hiçbir zaman AB üyesi olmamalıdır çünkü AB bir medeniyet projesidir.” Düşünebiliyor musunuz? Yani bizim medeniyetimizde sizin yeriniz yok diyor. Zaten ondan önce de Almanya’nın daha sonra Parti Başkanı olacak şimdiki İçişleri Bakanı Schaeuble Hıristiyan Demokrat Partisinden bir demeç verdi basına ve dedi ki “bizim Türklere hiçbir zaman AB’ye olamayacaklarını söyleme cesaretimiz olmalı.” Ben kendisini ziyaret ettim ve dedim ki “bunu nasıl söylersiniz? Hakikaten bunu söylediniz mi?” “Söyledim” diyor. Niçin bunu söylediniz?” “Çünkü” dedi “AB her şeyden önce kültürel bir birliktir. Sizin bu kültürde yeriniz yok. Nasıl Fas’ı alamazsak, Rusya’yı alamazsak, İsrail’i alamazsak sizi de alamayız” diyor. “Hiç” diyor kusura bakmayın.” Ben Büyükelçiyim o sırada ve ziyaret ettiğimde bana açıkça bunları söyledi.
İşte biz bu tecrübelerden geliyoruz. Benim zamanımda Helmut Kohl Almanya’da Başbakandı 16 yıl Başbakanlık yaptı ve bir tek kere Türkiye şu koşulları yerine getirirse AB’ye üye olur” dememiştir. Bir başka toplantıda diyor ki “Avrupa’nın doğu sınırları hiçbir zaman ebedi sınırları olmamalıdır. Yani Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan filan bunları üye yapacağız.” Ben bir soru sordum “peki Avrupa’nın güneydoğu sınırı ebedi sınırı olmalı mıdır?” Bana dedi ki “siz” dedi “NATO üyesisiniz daha ne istiyorsunuz?”Şimdi buralardan geliyoruz. Bugün Türkiye’de eğer bazı arkadaşlarımız, bazı siyasetçiler, bazı bilim adamları Sayın Yakış kadar iyimser tablolar çizemiyorsa bunları yaşadığımız içindir. Meğersem bunun daha öncesi de varmış. Biz bilmiyorduk o devirde ama şimdi okuyoruz Alain Peyrefitte’nin C’etait de Gaulle diye kitabını açın orada göreceksiniz ki daha sonra Fransa’da Cumhurbaşkanı olan Valery Giscard d’Estaing daha sonra diyor ki “Türkiye’yi hiçbir zaman AB’ye almamalıyız.” Helmut Schmidt de Almanya’da Başbakanlık yapmış işte bir iki sene önce anılarını yayınladı ve orada da söylüyor “ben” diyor “her zaman Türkiye’nin üyeliğine karşı oldum.” Şimdi bu tablo önümüzdeyken bizim aşırı bir saflık içine girmemiz doğru olmaz diye düşünüyoruz. AB ile bugünkü ilişkilerimizde de bunların bu temel yaklaşımlarının sıkıntısını çekiyoruz. Buraya Ankara’ya Sayın Angela Merkel geldi. Alman Büyükelçiliğinin verdiği bir yemekte biz tam iki saat konuştuk ve kendisine anlatmaya çalıştık. Bütün bunları anlattık. Kendi partisinin Türkiye’nin üyeliğini nasıl desteklediğini filan anlattık. Dinledi dinledi ve en sonunda dedi ki “bütün bu söylediklerinize hak veriyorum ama ben gidip de Alman Milletine Türkiye’nin üyeliğini desteklediğimi söyleyemem” diyor. “Fakat biz iktidar olmadan önce eğer bizden önceki Hükümet Türkiye’nin üyeliğini dönülmeyecek bir noktaya getirmişse Pacta Sur Servanda (Anlaşmalara bağlı kalınmalıdır) kuralına uyarız” dedi. Dediği bu. Sonra ne yaptı? Gitti Avrupa’da Türkiye üye olmasın diye muazzam bir kampanya yaptı. Gitti Fransa Cumhurbaşkanı Chirac’ı ziyaret etti ve diğer Avrupa liderlerini ziyaret etti ve “kesinlikle Türkiye’yi üye yapmayalım. Türkiye’ye özel bir statü verelim” diye kampanya yaptı. İşte bu yeni koalisyon kurulduğunda işte Pacta Sur Servanda kuralı geçerli olacak. İşte Angela Merkel üslubunu yumuşattı filan dediler. Bir de baktık ki geçen hafta bir demeç verdi “Türkiye” diyor “50 sene sonra bile AB’ye üye olamaz.” Daha ne desin? Almanya2nın en önemli partilerinden biri olan Hıristiyan Demokratların politikasını anlamamız için daha ne demelerini bekliyoruz? Fransa’ya gidin orada iktidar partisi UNP lideri Sarkosy öteden beri aynı zamanda Cumhurbaşkanı adayı. Belki birkaç hafta sonra Cumhurbaşkanı olacak. Defalarca söyledi “Türkiye’ye ancak özel statü verilebilir” diye. Herhalde Türklerin bunu yeterince anlamamış olduğunu düşündü ki o da bir hafta önce demeç verdi “Türkiye” diyor “bir Asya ülkesidir. Avrupa’da yeri filan yoktur.” Şimdi Avrupa’nın en büyük iki ülkesi bunları söylüyor. Fransa Cumhurbaşkanı Chirac daha ileri gitti iki şey yaptı. Bir: ya anayasa değişikliği önerdi ve kabul ettirdi. Buna göre Fransız anayasasının 11. maddesi değişecek o tarihe kadar Fransız anayasasına göre uluslararası anlaşmalar Mecliste veya referandumda onaylanabilirken diyor ki “AB ile ilgili üyelik anlaşmaları 2007 yılından sonra yani Türkiye söz konusu olduğunda mutlaka referanduma gidecektir.” Yani Türkiye bütün koşulları yerine getirse, bütün taahhütleri verse bile Fransız halkının %51 hayır derse üye olamayacak. Avusturya Başbakanı o zaman Schüssel “biz de referanduma gideceğiz” dedi. Son kamuoyu yoklamaları Avusturya’da Türkiye’nin üyeliğini destekleyenler %10, karşı çıkanlar %80, kararsızlar %10. Böyle bir ülke diyor ki “referanduma gideceğiz.” Şimdi bu tabloyu görmemek kabil mi? Lüksemburg Başbakanı diyor ki “Türkiye hiçbir zaman diğer adaylar gibi eşit haklara sahip bir AB üyesi olmayacak.” Tablo budur.
Çok değerli konuklar,
Tablo buyken bir de şunu söyleyeyim müsaadenizle; önümüze boyuna koşullar çıkarıyorlar. Siz üye olmak istiyorsunuz ya Kıbrıs’ta şu tavizi vereceksiniz, ondan sonra işte sivil-asker ilişkilerinde bunu yapacaksınız, şu konuda bunu yapacaksınız bu konuda bunu yapacaksınız, Dicle ve Fırat nehirleri üzerindeki barajlarınız ve sulama sistemleriniz stratejik değerdedir üye olursanız onları milletler arası yönetime koyacağız. Aslında böyle bir kuralı ve uygulaması yok AB’nin ama bize yapacakmış. Niye? İsrail’in stratejik menfaatini ilgilendiriyor. 6 Ekim 2004 tarihli belgede bunu yazıyor. Her neyse;. Böyle bir sürü koşul koyuyorlar önümüze. Peki, Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Avrupalı siyasilerin bir tanesi şunu dedi mi bize “Kıbrıs’ta veya başka konularda Türkiye bu istediklerimizi yaparsa biz de tutumumuzu değiştirip Türkiye’nin üyeliğini destekleyeceğiz.” Hiç biri demedi. Ne Sarkosy, ne Schüssel, ne Steuber hiç biri demedi. Yani hiç kimse size demiyor ki “Kıbrıs’ı Yunanlılara teslim edin sizi AB’ye üye yapacağız.” Bunu bile demiyorlar. O zaman nedir? Kıbrıs meselesi de diğer ileri sürdükleri meseleler de daha çok bahane gibi önümüze çıkarılıyor. Bunu bizim görmememiz mümkün mü? Kıbrıs’ta yapılan iş uluslararası anlaşmaların çok açık bir şekilde ihlalidir. Çünkü Kıbrıs Devletini kuran uluslar arası anlaşmalara göre Kıbrıs AB’ye üye olamazdı. Bunu biz mi söylüyoruz? Hayır. Bunu İngiliz hukukçu Mandelson söylüyor. “Bu hukuka aykırıdır” diyor. “Bu Kıbrıs Devletini kuran anlaşmalara aykırıdır” diyor. Ama bu anlaşmaları tanımıyorlar ve Rumları üye yapacağız diyorlar. Niçin? Çünkü Yunanistan Başbakanı demiş ki bunu kamuoyunda açıkça söylüyor gizli değil yani “eğer siz Kıbrıslı Rumları üye yapmazsanız biz bütün genişleme sürecini veto ediyoruz.” Açıkçası şantaj yapıyor. “Ne Polonya’yı ne Çek Cumhuriyetini hiç birini almayız” diye ilan ediyor. Onun üzerine Kıbrıslı Rumları üye yaptılar. O zamana kadar birçok Avrupa ülkesi başta Almanlar olmak üzere “çözüm olmadan Kıbrıs’ı kesinlikle üye yapmayız” diyorlardı. Ben Almanya’dayken Dışişleri Bakanı Klaus Kinkel “benim cesedimi çiğnemeden üye olamazlar” diyordu. Ne oldu? Böyle şantaj olunca herkes boyun eğdi ve Rumlar üye oldu. Şimdi Rumlar bize baskı yapıyor. O şekilde ki, son çıkan zirve kararına bakıyorsunuz Türkiye-AB ilişkilerinin geleceği tamamen Kıbrıs meselesine endekslenmiştir ve ipoteklenmiştir. 8 maddeyi donduruyor ve geri kalan maddelerin tümünün müzakeresinde daha geçici kapama aşamasına gelmeden Türkiye’nin Kıbrıs meselesinde taviz vermesini şart koşuyor. Geldiğimiz nokta bu. Bir şey daha söyleyeyim: Fransa Başbakanı Chirac geçenlerde Ermenistan’a gitti. Gazeteciler soru soruyor bu Ermeni iddialarıyla ilgili “bence” diyor “Türkiye Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmeden AB’ye giremez.” Buyurun. Türkiye’de hangi Hükümet bunu kabul edecek? Mümkün mü bu? Değil.
O zaman şimdi ne yapacağız? Biz CHP olarak diyoruz ki, biz iktidar olursak şunu yapacağız bunu size şimdiden söyleyeyim herkesin için rahat etsin: biz AB’ye resmen diyeceğiz ki, “eğer Türkiye diğer bütün adayların şimdiye kadar yerine getirdiği kuralların tümünü yerine getirirse, eğer Türkiye bütün koşulları yerine getirirse bu çerçevede bütün reformları yerine getirirse bizi üye yapacak mısınız yapmayacak mısınız?” bu soruyu soracağız. Şimdi biz bu soruyu sorduk. Geçen ay ben Sayın Yakış’la birlikte Berlin’deydim. Alman Parlamentosunun AB Komisyonu üyelerine, değişik partilerden üyeler var, aynen bu soruyu sorduk. Bir tanesi bile siz bu şartları yerine getirirseniz sizin üyeliğinizi destekleriz diyememiştir. Hayret edersiniz. Bir tek Sosyal De3mokrat Partisi lideri Kurt Beck Münih’teki toplantıda “biz Türkiye’nin üyeliğini destekliyoruz” dedi. Bütün toplantıya katılanlardan ondan başka “Türkiye’nin üyeliği destekliyoruz” diyen bir kişi çıktı o da Avustralya Başbakanı, Avusturya demiyorum, Avustralya Başbakanı. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi biz bunu soracağız ve resmen cevap isteyeceğiz. İşte efendim “20 sene 30 sene bekleyin cevabımızı sonra veririz” olmaz. Biz 73 milyonluk bir ülkeyi 20 sene Avrupa’nın bekleme odasında geleceğimizin ne olduğunu bilmeden oturtamayız. Ha dediler ki bize “siz bütün şartları yerine getirin sizi tam üye yapacağız söz veriyoruz” güzel. O zaman aynı hevesle çalışmamızı sürdürürüz ve bu sonuca Türkiye’yi götürürüz. Derlerse ki, “kusura bakmayın, sizi üye yapamayız, ne yaparsanız yapın sizi üye yapma irademiz yoktur” hiç kimseye kızmayız. Bu sizin hakkınız. Bunu söyleyebilirsiniz ama o zaman diyeceğiz ki, “Türkiye ne yapacağına siz karar veremezsiniz biz karar veririz.” Çünkü 2004 Aralık’ı zirvesinde diyor ki, “hedef Türkiye’nin üyeliğidir ama Türkiye üye olmasa bile onu demir bağlarla Avrupa’ya sıkı sıkı bağlayacağız.” Bir dakika. O zaman biz karar vereceğiz. Yani Türkiye’yi hem üye yapmayacaksınız hem de ne olacağına siz karar vereceksiniz. Çok özür dilerim Türkiye kimsenin sömürgesi değildir. Türkiye siz üye yapmayacaksanız ne yapacağına kendisi karar veriri. Bir şey daha söyleyeyim: tabii bizim AB’ye taahhütlerimiz var Gümrük Birliği dolayısıyla. Niçin verdik bu taahhütleri? Tam üye olacağız diye verdik. Çin’le yaptığım ticarette, Japonya’yla yaptığım ticarette AB tarifeleri uyguluyorum ve bu tariflerin tespitinde hiç söz hakkım yok. Bunu kabul ettik. Niçin? Makul bir sürede üye olacağım diye. Ama 50 sene üye olamazsınız diye karşı çıkarlarsa karşımıza biz bu Gümrük Birliğindeki taahhütlerimizi nasıl sürdürürüz? Yani ben Japonya’yla ticaretimi geliştirmek istesem ona göre Gümrük tarifelerini ayarlamak istesem yapamayacağım. Böyle bir şey olabilir mi? Yani biz esiri değiliz AB’nin. O bakımdan bu taahhütlerimiz gözden geçireceğiz. Özel statü! Özel statü istemiyoruz ve bu konuda biz bir kitap yazdık CHP olarak. Bu kitapta Genel başkanımızın ve bizlerin bütün görüşleri var. Ve adı “Tam Üyeliğe Evet Özel Statüye Hayır” diye. Şimdi Türkiye’de hiçbir siyasi parti özel statü istemiyor. Hiçbir milletvekili. Kimse istemiyor. Türkiye istemezken siz bize özel statüyü nasıl dayata bilirsiniz? Hala Almanlar, Fransızlar falan özel statüden bahsediyor. Bu ne demek oluyor? Yani sizin neyi isteyip neyi istemediğiniz mühim değil biz karar veririz diyor. Böyle bir şey olabilir mi? İstemiyoruz diyorlar. Bundan daha açık söylenebilir mi? Ya bizi üye yapacaksınız veya bizim üyelik talebimizi reddedeceksiniz. Bu, bu kadar basit.
Değerli arkadaşlar,
Bir konu bizi çok üzüyor. Yani bunu Avrupalı dostlarımızın çok iyi bilmesini istiyoruz. O da şudur: insan hakları konusunda, azınlık hakları konusunda, ifade hürriyeti konusunda AB’nin raporlarına baktığımız zaman ve bazı konuşmaları dinlediğimiz zaman iki mesaj alıyoruz. Madde bir: siz bu insan hakları, demokrasi, ifade özgürlüğü gibi konuları bilmezsiniz. Gelin size bunları öğretelim. Ne olduğunu anlayın ve bunları uygulayın. İkinci mesaj: siz bunları bilirsiniz ama bunları uygulamaya niyetiniz yok. Mademki AB üyeliğine talip oldunuz biz işte bu üyelik sürecini bir manivela gibi kullanıp size bunu zorla uygulatırız. Biz bu iki mesajı aldık. Bunlar değilse mesajlar bize açıkça söylesinler ne anlama geliyor. Sabahtan akşama kadar Türkiye sanık sandalyesinde devamlı suçlu gibi azınlık hakları böyledir, insan hakları şöyledir… Biz bunları bilmiyor muyuz? Biz sizinle aynı kitapları okumadık mı? İnsan haklarına siz bizden daha bağlı olduğunuzu nasıl söylersiniz? Avrupa İnsan Haklarını yazan 12 devletten biri biziz. Yani bize insan haklarının ne olduğunu öğretme ihtiyacını mı hissediyorsunuz? Bu açıkça hakarettir. Birisinin azınlık konusunda ders alması gerekiyorsa siz bizden alın. Azınlık hakları nasıl korunur siz bizden öğreneceksiniz.
İşte değerli arkadaşlar, değerli konuklar,
Bu düşüncelerimi tam bir samimiyetle paylaştım çünkü biz kendimizi gerçek Avrupalılar sayıyoruz. Avrupa düşüncesine, kültürüne, değerlerine biz yürekten bağlıyız. Hiç kimse bize Avrupa değerlerini öğretmeye kalkmasın. Biz bunu çok uzun yıllardan beri biliyoruz ve benimsiyoruz. Onun için müracaat ettik. Avrupa’nın üç kuruşu için değil. Avrupa’nın değerleri için biz AB’ye girmek istiyoruz. Ha gene de istemiyorsanız bizi hakkınız var. Saygımız var. Lütfen o zaman bunu açıkça söyleyin. Biz de kendi yolumuzu buluruz. Eğer bütün Avrupalılar Bayan Merkel, Bay Sarkosy gibi düşünüyorlarsa bizim söyleyecek bir tek cümlemiz olur: iyi geceler Avrupa.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.