Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Cem TV – Dış Politika Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in
CEM TV’de yaptığı konuşma,
6 Nisan 2007
Genellikle Türkiye’nin sorunlarına bakarken Türkiye’den hareket ediyoruz, Türkiye’nin iç dinamiklerini düşünüyoruz, Türkiye’nin içinde olup bitenler, yapılan doğru işler, yanlış işler, buradan hareket ederek tartışıyoruz, çözümler arıyoruz. Bir de dünyadan Türkiye’ye bakmak lazım. Türkiye dünyanın stratejik açıdan en kritik bölgelerinden birinde bulunuyor. O bakımdan dünyanın Türkiye’de olup bitenlerle ilgilenmediğini düşünmek kabil değil. Dünyanın bölgeye bakışına dikkat ederken, öncelikle büyük devletlerin bölgeye, yanı zamanda Türkiye’ye bakışını enerji çıkarlarının etkilediğini görüyoruz. Biz eğer işin bu boyutunu düşünmezsek bölgede olup bitenleri hiç anlamayız ve yabancıların Türkiye’ye bakışını da doğru dürüst değerlendiremeyiz. Uluslar arası ilişkilerin özü şu: dünyada her devlet kendi çıkarını korumak için çalışıyor. Hiç kimse başkasına iyilik etmek için politika üretmiyor. Herkes bugünkü dünya düzeninden kendi çıkarlarına en büyük payı nasıl alırız diye bakıyor. Birinci öncelik ulusal çıkarlar. İngiltere Başbakanı Lord Palmerston, demiş ki, “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez menfaatleri vardır”. Aynı yaklaşım özellikle petrol ve enerji konularında var çünkü Sanayi İhtilalinden itibaren, daha doğrusu 19. yüzyılın sonundan 20. yüzyılın başından itibaren görülmüş ki eğer devletler güvenilir petrol yataklarına sahip olmazlarsa, petrol ulaşım yollarını kontrol altında tutamazlarsa varlıklarını sürdüremezler. Birinci Dünya Savaşı da bu şekilde yürütülmüştür. Bu bakımdan size bir-iki alıntı söyleyeyim; İngiliz Başbakanı Lord Churchill ve Dışişleri Bakanı Balfour’a Birinci Dünya Savaşı’nın başlarında sunulan bir raporda deniliyor ki; “bütün yabancı ülkelerdeki petrol yataklarının mutlaka İngiliz petrol şirketlerinin eline geçmesi sağlanmalıdır, petrol ulaşım yollarını İngiltere denetlemelidir, petrol satışını İngiliz şirketleri denetlemelidir, hiçbir şekilde yabancılara bırakılmamalıdır”. İkinci Dünya Savaşı sırasında, Churchill “petrol, savaşın sonunda elimizde kalacak tek varlık. Amerika bizim en yakın müttefikimiz ama Amerika’yla bile bunu paylaşamayız” diyor. Amerikalılar da petrol yataklarına kendileri sahip olmak istiyor. Amerikan Başkanı Roosevelt İngiliz Büyükelçisi Lord Halifax’ı çağırıyor ve ona “Kuveyt ve Irak petrollerini sizinle paylaşırız ama Suudi petrolü bize aittir” diyor. Böyle bir geçmişi var bu işin. Petrol özel sektöre liberal ekonomiye inanan ülkeler açısından bile liberal ekonomik kuralların dışında yürütülüyor. Eski Amerikalı senatör, Dışişleri Bakanı Harold Lloyd diyor ki: “Tarihin bize öğrettiği şudur: özel firmaların çıkarları ulusal çıkarları korumak için yeterli değildir”. Birinci Dünya Savaşından itibaren devletler petrol çıkarlarını korumak için bütün bölgeye yönelik politikalarına yön veriyorlar. Mesela Birinci Dünya Savaşı sıralarında bir anlaşma imzalanıyor, Kırmızı Çizgiler Anlaşması. Niçin kırmızıçizgi? O zamanlar bankerlik, komisyonculuk yapan, bütün büyük şirketler arasındaki anlaşmalarda başrol oynayan Osmanlı vatandaşı Gülbenkiyan, bir gün büyük şirketlerin katıldığı bir toplantıda bölge haritasını kırmızı kalemle işaretliyor. Bu bölge içinde Türkiye var, Irak var, Kuveyt hariç Arap ülkeleri var. Bir anlaşmaya varıyorlar ve diyorlar ki: bu bölgede petrol çıkarılması için, bizlerin, en büyük 7 petrol şirketinin mutlaka anlaşması lazım. Bunlardan bir tanesi hayır derse bu bölgede hiç petrol çıkarılmayacak. Bazıları uzun süre Türkiye’de petrol çıkarılmamasının altında bu kırmızıçizgiler anlaşmasında görüyorlar. Bugün bu geçerli midir değil midir, büyük şirketler bugün ne yapıyor bilemeyiz. Almanlar da bu bölgeyi İngilizlere bırakmamak için Osmanlılarla anlaşmalar yapıyorlar. Malum Bağdat Demiryolları Anlaşması. Öyle bir anlaşma ki bu, demiryollarının geçeceği yerin iki tarafın 20 km’lik arazinin altındaki madenler ve doğal kaynaklar Almanlara ait olacak. Bu bölgenin dış politikasını, geçmişini, siyasi tarihini incelerken mutlaka karşınıza bir petrol faktörü çıkıyor. Birinci Dünya Savaşı bitiyor, mütareke imzalanıyor, o mütarekede deniliyor ki; savaşın bittiği gün askeri birlikler neredeyse orada kalacak. Birçok yerde buna uyuluyor, Musul’da uyulmuyor. Çünkü İngiliz birlikleri, petrolün bulunduğu Musul-Kerkük bölgesini henüz işgal edememişler. İlerlemelerine mütarekeye rağmen üç dört gün daha devam ediyorlar ki bu bölgeyi ele geçirsinler. Ve Lozan Anlaşmasında çok çetin müzakerelerden sonra her konuda anlaşıyoruz, bir konu hariç. O da Türkiye-Irak sınırı. Musul-Kerkük meselesinde Türkler çok ısrar ediyorlar o bölgeyi almak için, Mısak-Milli hudutları içindedir diyorlar. İsmet Paşa halka sormayı, referandum yapmayı teklif ediyor. Yanaşmıyorlar. Onlar için o kadar önemli ki bu bölgeyi ellerinde bulundurmak, yanaşmıyorlar. Sonunda 1926’da bir anlaşma imzalıyorlar; öyle bir anlaşma ki 3.000 metre yükseklikteki dağların tepelerinden geçiyor. Böylece Irak’taki petrol yataklarının küçük bir bölümü bile Türkiye’de kalmasın. Neticede İngilizler askeri güçlerinden yararlanarak bu bölgedeki petrol kaynaklarını kendi egemenlik alanlarının içine veya kendi ticari nüfuz alanlarının içine almışlar.
Mesela İran’da bir Şah var, ama İran petrolünün tamamına yakını yabancı petrol şirketleri tarafından yönetiliyor. 1950lilerin başında, İran’da bu petrolün İran halkına ait olduğunu söyleyenler çıkıyor. O sıralarda İran Meclisinde, Petrol Komisyonu başkanı “İran’ın başına gelen bütün kötülüklerin temeli petrolün yabancı şirketlerin elinde olmasıdır. Bizce bu petrol millileştirilmelidir” diyor. Büyük mücadele veriyor, sonunda Meclis bunu Başbakana götürüyor. Fakat İngilizler ve Amerikalılar buna çok büyük tepki gösteriyor. Uzun lafın kısası, Amerika CIA’nin ilk genel müdürlerinden birini, eski Başkan Roosevelt’in torununu gönderiyorlar. O, büyük bir operasyon yaparak Başbakanı deviriyor ve hapse atıyor. Onun yerine Batılıların menfaatini koruyacak bir Başbakan getiriyorlar. Şah zaten yabancılardan yana. Şah, Musaddık başından gitti diye çok memnun oluyor, halbuki bulunan çözüm İran’ın menfaatine en büyük zararı veren çözüm. Özetle petrolü anlamadan yabancı ülkelerin Ortadoğu politikalarını, Amerika’nın Irak’a yapmış olduğu müdahaleyi anlamak kabil değil. Niçin değil? Çünkü Amerika giderek Ortadoğu petrolüne bağımlı hale geliyor. Kendi iç üretimi azalıyor ve yakında üretimlerini günde 1 milyon varil azaltacaklar çünkü rezervler tükeniyor. Dolayısıyla yabancı petrole bağımlılığı artıyor. Önümüzdeki 20-25 yıl içinde bu petrole daha da bağımlı hale gelecekler. Amerika’nın, Avrupa’nın ve diğer ülkelerin talep ettiği petrolü çıkarabilmek demek Ortadoğu’da 500 milyar dolarlık yatırım demek. Kuşkusuz başka pek çok faktör var ama şunu bilmek lazım ki Amerika’nın müdahalesinin özünde bu yatıyor. O kadar yatıyor ki Amerika bunun için savunma stratejisini değiştirdi ve daha Başkan Carter döneminde sırf bu amaçla merkezi Florida’da, özel bir ordu kuruldu. Bu Center of Command’in, bu komutanlığın bir tek görevi var, bu petrol bölgelerini askeri açıdan Amerika hesabına güvence altına almak. Birinci ve ikinci Körfez harekâtlarını, Afganistan’a müdahaleyi bunlar yaptı, Kuzey Afrika’dan da bunlar sorumlu. Birleşmiş Milletler yasasının 51. maddesine göre ancak bir ülke size saldırırsa, güç kullanabilirsiniz. Amerika buna hayır dedi. Diyorlar ki; bir ülke bize saldırmasa bile ben bir ülkede tehdit görürsem, o ülkeye saldırırım. Amerika’nın son harekâtının altında yatan strateji budur. İngiliz Başbakanı dedi ki, “İstihbarat örgütlerimizin tespitine göre Irak 40 dakika içinde bize saldıracaktı”. Bugün de böyle bir tespitin olmadığı anlaşıldı. Irak’ta biyolojik, kimyasal silahlar olduğu iddia edildi, bunların da olmadığı anlaşıldı. Neticede harekâtın esas sebebinin petrol olduğu ortaya çıkıyor. Biliyorsunuz Amerika’nın Irak’a müdahalesinden sonra büyük bir yağma faaliyeti oldu, her taraf yağmalandı, Amerika bir tek yer hariç hiçbir yeri koruyamadı: petrol alanları.
Buradan Türkiye’ye nasıl geliyoruz? Amerika’nın bu stratejisinin gereğini yerine getirmek için bölgede üslenmesi lazım. Yalnız Irak’ta değil, ileride İran’da operasyon yapabilir, Suriye’de yapabilir. En uygun ülke neresi? Türkiye. Onun için AKP hükümetine biraz baskı yaptılar, onlar da Amerika’dan gelecek bu talepleri yerine getirmeye zaten dünden hazır, ve hükümetin 1 Mart tezkeresini Meclise sunmasını sağladılar. Bu tezkere çok tartışılıyor, kabul etseydik söz sahibi olurduk, vs… Bunlar 1 Mart tezkeresini doğru dürüst okumamışlar. Bu tezkere şunu söylüyor, 65.000 Amerikan askeriyle 250 uçağı gelecek, Türkiye’nin Güneydoğu Anadolu bölgesine konuşlanacak, onlardan bir bölümü, sadece muharip birlikler komşu ülkelere girecekler – Irak demiyor, yani nereye girecekleri belli değil. Tamamı gitmiyor, yani birliklerin önemli bir bölümü sürekli olarak Güneydoğu Anadolu’da kalacak. Ne kadar süreyle olduğu da belli değil. Türkiye’yi bir Filipinler haline getiriyor. Kamuoyunda zannediliyor ki bu 1 Mart tezkeresi sadece Amerika’nın Irak’a kuzeyden bir operasyon yapmasını engelledi, o yüzden Amerika çok kızdı. Aslında operasyonu güneyden yapmakla, Basra körfezindeki gemilerden yapmakla Amerika bir şey kaybetmedi, savaşı çok az zayiatla kazandı ama barışı kazanamadı. Barışı kazanamamasının nedeni de Türkiye’den operasyon yapıp yapmaması değil. Türkiye’den bu operasyonu yapmasına biz 1 Mart tezkeresini reddederek mani olduk, operasyona mani olmadık aslında. Bizim esas mani olduğumuz bu stratejinin tamamı idi. Yani Türkiye’de sürekli bir askeri güç kullanımı ve Türkiye’nin güneydoğu Anadolu’sunu bir Amerikan üssü haline getirmek. Bu operasyona ve buna engel oldu TBMM’nin kararı, CHP’nin öncülüğünde. Esas rahatsızlık yaratan bu. Biz orada CHP olarak dedik ki; biz Türkiye topraklarında bir tek ordu görmek isteriz o da Türk ordusu, bir tek bayrak görmek isteriz o da Türk bayrağı. Bizim topraklarımızda hukuki imtiyazlarla donatılmış bir ordu, kendi bayraklarıyla gelecekler ve güney doğu Anadolu’da sürekli olarak kalacaklar. Bu Türkiye’yi en azından resmi bir sömürge haline getirecek. Bunu kesinlikle kabul edemezdik ve etmedik. Sıkıntı buradan kaynaklandı. ABD’nin veya başka büyük devletlerin bu gibi stratejileri uygulayabilmeleri için o bölgedeki hükümetleri kendi etki alanlarına almaları gerekir. Veya bu bölgede ABD ne isterse onu yapacak hükümetler olacak. İşin can alıcı tarafı orada. Bu AKP hükümetini de bu şekilde bir hükümet gibi gördüler. Yani biz bunlara her istediğimizi yaptırırız diye düşündüler. 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi AKP’nin ABD’ye verdiği sözü yerine getirememesi açısından rahatsızlık uyandırdı orada. Hedef yabancı ülkelerin dediğini yapacak hükümetleri iş başına getirmek. Bu ilk kez olan bir şey değil. En son örneği bunun 1993 yılında çok büyük petrol şirketlerinin biri Türkiye’nin Enerji bakanlığına, Petrol işleri dairesine bir mektup yazıyor. O mektuplarda şunu diyor; ‘biz Karadeniz’de petrol bulduk. Bulduğumuz rezervi biz yaklaşık 1 milyar varil olarak tespit ettik. Ayrıca günde 25 milyon m3 doğalgaz üretme kapasitesi var. Ama biz bunu çıkartmak için oraya yatırım yapacağız, risk alacağız ama bu kanunla olmaz diyor.’ Ne olacak? ‘Petrol kanunun ilişikteki metne göre değiştireceksiniz.’ Düşünebiliyor musunuz bir yabancı firma Türkiye’ye petrol kanunu şu şekilde değiştir diye baskı yapıyor. Mektuplardan anladığımız üzere bu konuda görüşmeler de olmuş. Ama nasıl oluyorsa, sonunda o zamanki hükümet bunu kabul etmemiş. Zaman içinde hükümet değişiklikleri filan oluyor, neticede o günden bugüne hiçbir Türk hükümeti bu yabancı şirketin talepleri doğrultusunda petrol yasasını değiştirmeye yanaşmamıştır. İlk defa bu hükümet yapıyor. Bu hükümetin bu doğrultuda değişiklik yaptığını nereden biliyoruz? 1992’de o büyük şirketin Türkiye’ye önerdikleri ne ise, özü itibariyle aynı. Ne istiyor bu yabancı şirket? Petrol sahanızın alanını genişletin, petrol imtiyazlarınızın süresini uzatın, devlete verilecek payı düşürün, yurtdışına götüreceğimiz petrol miktarını artırın. Üreteceğimiz petrolün %45’ini Türkiye’de bırakmayı kabul edebiliriz diyor: Bizim son çıkan yasada bu %0. Korkunç. Yani bir sömürge devletinde bile böyle bir şey olamaz. Türk topraklarında üretilen petrolün bir litresini bile Türkiye’de bırakmak zorunda değil. Savaş olur, kıtlık olur. Böyle bir durum bile olsa, adam Türkiye’de petrolü çıkaracak ve dünyanın istediği tarafına götürecek o petrolü bir litresini bile Türkiye’de bırakmak zorunda kalmayacak. Geçmiş yasada mevcut olan bir önemli ifadeyi bu yasadan çıkardılar. Eski yasada ‘Türkiye’nin milli menfaatleri korunacaktır’ diyor, bunu çıkardılar yasadan. Petrol yasasının hangi maddesinde milli menfaatler korunacaktır ifadesi varsa, hepsini ayıklamışlar içinden. Yani dikkatsizlik filan değil, bilinçli olarak milli menfaatleri koruma cümlelerini çıkarıyorlar. Bunun anlamı ne? Ben bu petrol işinde milli menfaatleri korumayı düşünmeyeceğim diyor. Bu milli menfaati korumak için eski yasaya konulan bazı hükümler var. Mesela TPAO’nun bir takım hakları ve imtiyazları var. Başka şirketlere açılmayacak sahalarda, Türkiye Petrolleri arayacak, devlet adına arayacak. Bu gibi düzenlemelerin hepsi çıkarılmış. ‘Bir yabancı devlet adına Türkiye’de araştırma yapılamaz’ hükmü vardı, onu da çıkartmışlar. Bir yabancı şirket, yabancı bir devlet adına Türkiye’de araştırma yapabilecek ama Türkiye Petrolleri Türkiye devleti adına araştırma yapamayacak. Bunlar belli ki Türkiye Petrollerini de özelleştirmeyi kafaya koymuşlar, yurtdışında başka ülkelerde yaptığı araştırmalardan da vazgeçecekler. Yani inanılır gibi bir tablo değil. Cumhurbaşkanı bütün bunları dikkate alarak kanunu geri çevirdi. Bunlar Komisyon’da görüşüldüğünde ısrar ediyorlar, bir tek yerel yönetimlere pay verme sözünü çıkarıyorlar yasadan onun dışındaki hükümler aynen duruyor. Çeşitli ülkelerin yasalarında devlete verilen pay %15 civarında bu yasada düzenlenen ise %2. Neticede; böyle bir imkândan devleti mahrum bırakacaksınız, Türkiye’deki devlete pay %2 verilecek. Bunu yapabilen bir hükümet başka konularda da her şeyi yapar. Bir ülkenin hükümeti ulusal çıkarları korumaktan vazgeçerse orada her şeyi bekleyebilirsiniz.
Bu hükümet iktidarda kalmak istiyor çünkü belli ki hedefleri Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyetin temellerini değiştirmek. Başbakan müsteşarının bu konuda yazdığı makale var. Açık bir şekilde Türkiye’nin laiklik temelinden uzaklaşıp, dini temele dayalı bir devlet haline gelmesini öneriyor. Herkesin tepkisi ortadayken, nasıl iktidarda kalacaksınız? Dış destek ve o yabancıların Türkiye’deki ortağı ve sözcüsü olan bazı iş ve basın çevrelerinin desteği ile kalacaksınız. Başbakanın baş danışmanı ABD’de diyor ki; ‘biz 6-7 yıl daha iktidarda kalmak istiyoruz. Bunun için bizim başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin, onu kullanın.’ Hangi ülke bunu yapar? Bir aşiret devleti bile bunu yapmaz. Benim başbakanımı kullanın diye kimse demez. Geri de alamıyorlar bu lafı gazetecilerin önünde söylediler çünkü. Başbakan ‘böyle bir şey söyleyemezdiniz, çok büyük hata işlediniz, görevinize son veriyorum’ demeliydi ama demedi. Bu nasıl yorumlanır? Demek ki başbakan bu sözlerin söylenmesinden rahatsızlık duymamış.
Atatürk’ün kurduğu Türkiye’nin geldiği duruma bakın. Bu yaklaşımı benimseyen insanlar diyor ki; biz şimdi bir de cumhurbaşkanı olacağız. İşte bu olmaz. Bunu yapamazsınız. Bir ülke buna tahammül edemez, Türk milleti bunu içine sindiremez. Milli menfaatleri korumaktan vazgeçiyorum diyen bir liderin veya bu hükümetin başındaki insanlardan biri kalkacak ve Türkiye cumhuriyetinin cumhurbaşkanı, Türk silahlı kuvvetlerinin başkomutanı olacak. Anayasa Mahkemesini, YÖK başkanını, yüksek yargı organları üyeleri ve rektörleri tayin edecek adam olacak. Bu olur mu? Yani insan aklının, mantığının, sağduyusunun alamayacağı bir şey. Son derece garip bir durum çıktı 2002 seçimlerinde. Bir taraftan sayın başbakanın seçime girmesi yasak, kendisi yasaklı ama bir taraftan seçim listelerinde, listenin başında onun adı var. Bu seçimlerden önce parti lideri sıfatı ile ABD başkanını, başka ülkelerin başbakanlarını ziyaret etti. Partinin sorumluluğunu taşımıyor ama yetkisini taşıyor. Yani seçimde meclise girmiş ve iktidar olmuş bir partinin sorumluluğu onda değil ama bütün iktidar onun elinde. Biz meclis olarak ondan hesap sormaya yetkili değiliz çünkü mecliste milletvekili değil. Bu kadar çelişkili bir durum. Siyasette yetki ve sorumluluk el ele yürür. Öyle bir durum yaratıldı ki Sayın Erdoğan’ın yetkisi var ama hiçbir sorumluluğu yok. Meclise karşı sorumlu değil. Bu durumu düzeltmek gerekiyordu ve o zaman CHP bu adımı attı ve dedi ki bir partinin başkanı sıfatıyla seçime girmiş ama milletvekili adayı olamamıştır, bu bir kere demokratik kurallara aykırı. Yetki var ama sorumluluk yok, geleceksin, mecliste hesap vereceksin. O zaman hesap soramazsınız, hesap sorulacak makamda değil. Adeta eskiden padişahların durumu gibi. Osmanlı İmparatorluğunda hükümet toplanıyor, aşağıda padişah izliyor hükümetin çalışmalarını ama bütün ipler padişahın elinde. Padişah ne derse o oluyor. İsterse başbakanı azlediyor daha kötü işler de yapabiliyor. Padişah sorumsuz ama yetkili. Böyle bir durum olacaktı. Bu yanlıştır, siyasette buna izin veremezsiniz. Şimdi başbakan CHP’nin tavrı sonucunda mecliste sorumluluk taşıyor. Birçok zaman meclis kürsüsünden hesap veriyor. Aksi takdirde vermeyecekti. CHPli milletvekili adayları olarak hepimiz noterden taahhütname verdik, meclise girer girmez, dokunulmazlıkların kaldırılması için oy kullanacağız diye noterden taahhütname verdik. Televizyon programında sayın Erdoğan genel başkanımız sayın Baykal’la birlikte katıldıkları bir programda çok açık bir şekilde dokunulmazlıkların kaldırılacağını söyledi ama bunu yapmadı. Biz şimdi dokunulmazlığın kaldırılmasına karşı çıkacağını bilseydik Erdoğan’ın her şeye rağmen başka türlü düşünebilirdik. Ama halka taahhütte bulunuyor kaldıracağım diye ama kaldırmıyor. Kaldırsaydı bütün o bahsettiğimiz suç iddiaları dolayısıyla mahkemede hesap verecekti. Şimdi vermiyor. Niçin? Çünkü dokunulmazlığı var. Bizim milletvekillerimizinkini kaldırın. Ona da izin vermiyorlar çünkü kendi durumları ortaya çıkacak. Bu ancak bir geciktirme manevrası olabilir çünkü er veya geç geçmişte işlediğiniz suçlar dolayısıyla hakim önüne çıkacaksınız. Dünyada demokratik ülkelerde bunun başka örneği yok. Başka hiçbir ülkede milletvekillerini anayasa, yasalar adi suçlara karşı korumuyor. Bir tek Türkiye’de var. Bunun mutlaka kaldırılması lazım, biz bu seçimlerden sonra hemen kaldıracağız bunu. Bir daha AKP’nin bunu engelleyecek gücü olmayacak. Biz uzun yıllardan beri AKP’nin içindeki bütün milletvekillerinin bu yargı durumlarını, hepsini ilan ettik. Bu konuda afişler astırdık. Bu konuda üzerimize düşeni tam olarak yerine getirdiğimizi düşünüyorum. Ama iktidar dokunulmazlıkları kaldırmaya yanaşmadığı için daha önce işlendiği iddia edilen suçlar hakkında hesap veremediler, mahkemede hesap vermediler. Ama verecekler, bundan kaçış yok. Sayın Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığına adaylığını koyduğu ve seçildiğini düşünün. O andan itibaren dokunulmazlığı kalkıyor. Eski anayasalarımızda cumhurbaşkanının da dokunulmazlığı vardı ama şimdi yok. Milletvekili sıralarında sahip olduğu dokunulmazlığa, cumhurbaşkanlığı sırasında sahip olmayacak ve seçildiği anda derhal Yüce Divan’a müracaat etmenin yolu açılacak. İşte o zaman çok şey değişecek. 1974 seçimlerinde aday olan Giscard d’Estaing bir suç işlemiş ve cumhurbaşkanı seçildikten sonra mahkemeye vermişler. Siz böyle seçim suçu işlemiştiniz ve anayasamıza göre bunun dokunulmazlığı yoktur, bunun mahkemede hesabını verin demişler. Gitmiş mahkemeye yargılanmış. Şu anda Türkiye’nin mevzuatı aynen Fransa’nın o dönemdeki mevzuatına benziyor. Bizde cumhurbaşkanlığı dokunulmazlığı yok.
Bir kere demokrasilerde en yapmayacağınız iş halkı suçlamaktır. Halka doğru mesajları doğru zamanda verdiğiniz takdirde, belki biraz zaman alır ama sonunda halk mutlaka gerçekleri görür ve doğru yolu belirler. En kötüsü şu oldu; halkı siyasetten soğuttular ve bunun sonucunda 2002 seçimlerinde 10 milyon vatandaş oy kullanmadı ve daha sonra yapılan yerel seçimlerde de 12 milyon vatandaşımız oy kullanmadı. Onun için biz halka diyoruz ki mutlaka oyunuzu kullanın ve tercihiniz ne ise ortaya koyun. Türkiye’yi bugünkü açmazlardan ve sıkıntılardan, utanç verici durumlardan kurtaracak olan halkın oyudur. Başka bir yöntemimiz yok. Demokrasilerde halkın oyu ile ancak hükümetleri değiştirebilirsiniz ve biz inanıyoruz ki bu defa halk, oyunu kullanacaktır ve ülkemize bu kadar zarar veren bu hükümeti mutlaka değiştirecektir. Bir CHP iktidarını getirecektir halk.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.