Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Sivas Cumhuriyet Üniversitesinde “Dış Politikadaki Güncel Gelişmeler ve Türkiye” Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in SİVAS Cumhuriyet Üniversitesinde yaptığı konuşma
9 Nisan 2007
Değerli arkadaşlar, Türkiye’nin meseleleri hakkında görüşlerimizi sizinle paylaşmanın çok özel bir önemi var bizim için. Biraz önce çok değerli milletvekili arkadaşım Nurettin Sözen’le ve sayın İl Başkanımızla birlikte Sivas Kongresinin yapıldığı tarihi binayı ziyaret ettik. Gerçekten çok etkilendik, çok duygulandık. Böyle bir şehirde konuşmak bizim için özel bir mutluluk, özel bir heyecan vesilesi, özel bir sorumluluk teşkil ediyor.
Değerli arkadaşlar, ülkemizin belli başlı dış politika konuları aslında sadece dış politika boyutuyla değil ülkemizin genel çıkarlarıyla, ekonomisiyle, iç güvenlik konularıyla doğrudan ilgilidir. O bakımdan dış politikadan bahsederken ülkemizin sorunlarını bir bütün olarak görme ihtiyacı duyuyoruz. Ve bu sorunları konuşurken, aramızda tartışırken biraz geçmişse gitmek gerekiyor. Geçmişi bilmeden, geçmişi tam anlamıyla değerlendirmeden bugünün sorunlarını anlamak kabil değildir. Bugün ülkemize yönelik en ciddi tehditler, en ciddi sıkıntılar terör konusundan kaynaklanıyor. Terör konusu da Irak’taki gelişmelerden bağımsız olarak ele alınamayacak bir konudur.
İsterseniz önce Irak’la ilgili olarak birkaç söz söyleyeyim. Irak’ta çok önemli gelişmeler oluyor. Çok endişe verici, kaygı verici gelişmeler oluyor ve bu gelişmeler ülkemizin güvenliğini doğrudan doğruya etkiliyor. Ne var bu gelişmelerin arkasında? Şimdi Amerika dedi ki: “Iraklılar kimyasal silahlar, biyolojik silahlar üretiyorlar. Biz müdahale edip buna mani olacağız.” Bunu yapabilmek için stratejilerini değiştirdiler. Evvelce Amerika’nın stratejisi bütün ülkelerin stratejisine uygun, Birleşmiş Milletler yasasına uygun bir stratejiydi. Yani devlet ne zaman silah kullanabilir? Kendisine bir saldırı olursa kullanır. Amerika’nın stratejisi böyleydi. Yeni strateji öyle değil. Yeni strateji şu: bana saldırı olmasa bile, ben kendime yönelik bir tehdit ihtimali görürsem, bir risk görürsem önceden saldırabilirim. Irak’a bu gerekçeyle saldırdılar. “Irak’ta bize yönelik büyük bir tehdit vardır, biyolojik, kimyasal belki de nükleer silahlar var. Bunları kullanacaklar, bunu önlemek için müdahale ediyoruz” dediler. Ondan önce, Birleşmiş Milletler heyetleri Irak’ı yıllarca incelediler ve silahları bulamadıklarını söylediler. Amerika “Hayır, biz biliyoruz bu silahlar var”, İngiltere de bunun destekledi. Müdahale ettiler, ondan sonra aylarca yıllarca aradılar bu silahların izine rastlayamadılar. Silahların olmadığı daha önceden belliydi. Peki o zaman niçin müdahale ettiler? Yani bu müdahalenin arkasındaki esas sebep neydi? Değerli arkadaşlarım, bu esas sebep bir tek kelimeden ibarettir; petrol. İşin petrol boyutunu görmeden, anlamadan Irak meselesini anlamak hiç kabil değildir, Amerika’nın niçin Irak’a müdahale ettiğini anlamak mümkün değildir ve bu bölgenin stratejik boyutunu anlamak kabil değildir. İşin enteresan tarafı, Irak’ta petrolün ilk bulunduğu yıllarda bu topraklar Türk toprağı, Osmanlı toprağı ve o devirde burada petrol çıkartmak için kurulan şirketin adı da ‘Anglo-Turkish Oil Company’. II. Abdülhamit bu bölgede petrol çıktığını duyunca, petrol çıkan ve çıkma ihtimali olan bütün arazileri kapatmış, kendi şahsi hazinesine dahil etmiş, Hazine-i hasa dahil etmiş. Gülbenkyan diye bir banker var İstanbul’da, ona orada gerçekten petrol olup olmadığını incelemesini söylüyor. Gülbenkyan padişaha bir rapor hazırlıyor, petrolün olduğunu bildiriyor. Fakat bu petrol İngiltere için son derece önemli. Çünkü İngiltere dünyanın en büyük gücü ve bu gücünü sürdürmek için petrole ihtiyacı var. Artık kömürle çalışan gemilerle, donanmayla İngiltere’nin dünya gücünü sürdürmesi kabil değil. Donanmasının gemilerini artık petrolle çalıştıracak. Bu petrole çok ihtiyacı var İngiltere’nin ve bu petrol kaynaklarına el koymak istiyor. Churchill’in o zaman yaptığı konuşmalar var: “Petrolümüz yoksa ne tavuğumuz olur, ne buğdayımız olur, ne hiçbir şeyimiz olur. Bu petrole el koymak zorundayız”. Çok fazla geçmişi anlatmayayım ama şu kadarını söyleyeyim; Mezopotamya’daki, Irak’taki petrol Türkiye’nin yakın geçmişinde hayati bir rol oynamıştır. Petrol çıkan bu ülkeyi Türkiye’ye bırakmamak için İngilizler olağanüstü bir çaba sarf etmişlerdir. I. Dünya Savaşı bitiyor, mütareke imzalanıyor. İmzalanan mütarekeye göre müttefik kuvvetlerin askerleri mütarekenin imzalandığı tarihte neredelerse orada duracaklar, bir adım ileri gidemezler ama tesadüf o ki petrol çıkan bölgelere ulaşamamışlar. O bölgeler Türklerin elinde. Hiç mütareke dinlemiyor, ilerlemeye devam ediyorlar, üç gün daha ilerliyorlar ve bütün bu bölgeleri ele geçirdikten sonra duruyorlar. Bildiğiniz gibi savaştan sonra Türkiye’nin yaşadığı tecrübeler ortada, çok büyük bir kurtuluş savaşı veriyoruz. Ve bu kurtuluş savaşında Türkiye büyük bir zafer kazanıyor ve devrin en büyük devletlerini dize getiriyor. O kadar dize getiriyor ki yalnız Anadolu’yu işgal eden Yunanistan değil, onun arkasındaki büyük devletler bile Türkiye’nin gücünü kabul etmek zorunda kalıyorlar. Az bilinen bir noktası şudur; Türkiye Yunanistan’ı yalnız yenmekle kalmadı, o devirde Yunanistan’ın arkasında olan, dünyanın en büyük olan İngiltere hükümetini dize getirdi. O sırada İngiltere’de Başbakan Lloyd George Kurtuluş Savaşından sonra bunu İngiltere için büyük bir yenilgi olarak kabul ediyor: “Biz bunu içimize sindiremeyiz, savaşa devam edeceğiz” diyor. Nasıl edeceksiniz? Fransa’ya gidiyor, onları ikna edecek, Fransızlarla birlikte tekrar Türklerle savaşacak çünkü Atatürk “biz İzmir’de durmayız, Trakya’yı da alacağız. Çekin askerlerinizi Çanakkale bölgesinden” diyor. İngilizler çekmek istemiyor. Netice itibariyle, Fransa’dan destek bulamıyor, İngiliz halkından da destek bulamıyor. Sonunda Avam Kamarasının, İngiliz Parlamentosunun kürsüsüne çıkıyor ve “Arkadaşlar, tarih dahileri çok nadiren yetiştirir ve bizim kötü talihimiz bir dahiyi Türkiye’nin başına getirdi. Bizim onunla mücadele edip başarı sağlamamız mümkün değildir, onun için başarıya ulaşamadık, yenilgiyi kabul ediyoruz ve ben istifa ediyorum” diyip kürsüden iniyor. İşte Atatürk bunları yaptı.
Ondan sonra yapılan Lozan Barış Anlaşmasının pek çok boyutu var anlatılabilecek ama onları anlatmayayım, başka konulara da biraz zaman bırakmak istiyorum. Yalnız bir tek şey söyleyeceğim; Lozan Anlaşmasının çok ayrıntısı var; sınırlar meselesi, doğalgaz meselesi, azınlıklar meselesi, kapitülasyonlar meselesi… Lozan Anlaşmasının özü iki kelimedir: egemenlik ve bağımsızlık. Türkiye Lozan’da egemenliğini, bağımsızlığını ve eşitliğini tescil etmek için mücadele etmiştir ve başarıya ulaşmıştır. Bir nokta hariç, Lozan’da her meseleyi hallettik, bir meseleyi halledemedik, açık kaldı. Neydi o? İşte Türkiye’yle Irak arasındaki sınırın çizilmesi. Bu, Lozan’da karara bağlanamadı çünkü İngilizler bu petrol çıkan bölgeyi kesinlikle Türkiye’ye bırakmak istemediler. Dediler ki konuyu Milletler Cemiyetine havale edeceğiz. Türkiye bu kadar başarılar kazanmış Lozan’da, istediğimiz hemen hemen her şeyi sağlamışız, sonunda Milletler Cemiyetine yollanınca oradan adil bir karar çıkacağını ümit ediyor Türkiye. Fakat değerli arkadaşlarım size şunları söyleyeyim, bunları tarih kitaplarında pek fazla göremezsiniz. İngiltere’nin Milletler Cemiyetine Türk-Irak sınırıyla ilgili müracaat tarihi 5 Ağustos 1923’tür. 6 Ağustosta ne olmuştur? 6 Ağustosta orada Hıristiyan Kürtlerin Mahsurilerin isyanı başlamıştır. Ertesi gün! Tesadüf olabilir mi? Mahsuri isyanı İngilizlerin Milletler Cemiyetine başvurusundan bir gün sonra başlıyor. Milletler Cemiyeti heyet gönderiyor Musul’a, heyet gönderdiği gün ne oluyor? Şeyh Sait başlıyor. Diplomaside tarih kadar eski bir kural vardır; böl ve hükmet derler. Bir ülkeyi yenmek, dize getirmek istiyorsanız, önce onu böleceksiniz, sonra bölünmüş ülkeye hükmedeceksiniz. Bunun için İngiltere I. Dünya Savaşında iki kişiyi kullanıyor. Bir tanesi Arapları ayaklandırmak için Arabistan’a gönderdikleri Lawrence, meşhur Lawrence of Arabia, bir tanesi de Kürtleri ayaklandırmak için bölgeye gönderdikleri Binbaşı Mayer. Lawrence’ın neler yaptığını biliyorsunuz, Arapları ikna etti, sonunda Araplar Türkleri sırtından bıçakladı sonra kendilerinin başına ne felaketler geldi o ayrı bir hikâye. Binbaşı Mayer geliyor, Kuzey Irak’ta ve Türkiye’de Kürt liderlerle konuşuyor. Neticede hatıralarında Kürtleri Türklerden ayırmak için, ayrı bir devlet kurdurmak için çok uğraştığını belirtiyor. Fakat başaramıyor. Kürtler Türklerden ayrılmak istemiyor. İşte Türklerle Kürtlerin ortak kaderi. Lozan’da İsmet Paşa İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a diyor ki: “Mademki sizin Kuzey Irak’la ilgili bir talebiniz var ve mademki demokrasi ve insan haklarına çok inanıyorsunuz, gelin orada bir plebisit yapalım, halkoyu yapalım, bakalım ne sonuç çıkacak.” İngilizlerin elinde de bizim elimizde de nüfus sayımları var. Orada çıkan sonuç şu; tek başına Türkleri alırsanız, çoğunlukta değiller, ama Araplar da çoğunlukta değil. Türklerle Kürtlerin toplamı Araplardan daha fazla. Hem Türk istatistiklerinde, hem Arap istatistiklerinde böyle. Neticede Lord Curzon kabul etmeyiz diyor. İsmet Paşa biliyor ki bir halkoylaması yapılsa Kürtlerle Türkler birlikte oy kullanacaklar ve o bölgenin Türkiye’ye birleştirilmesi kararı çıkacak. Biz Kürtleri niye size bırakalım diyor. Sanki Kürtler kendilerininmiş gibi, kendi ülkesinin bir parçasıymış gibi Kürtler bizimdir diyor. Değerli arkadaşlar neticede Türkiye, İngiltere’yle 1926’da bir anlaşma imzalıyor ve bu anlaşma bugünkü Türk-Irak sınırını çiziyor. Maalesef o günün şartlarında daha fazlası elde edilemiyor. Atatürk’e diyorlar ki, “Kuzey Irak’la ilgili olarak bir savaş açsak, oradaki Misak-ı Milli hudutlarına ulaşsak, yapabilir miyiz?” diyorlar. Atatürk “Yapabiliriz. Savaş açarsak onu kazanırız. Ama başka tarafta başımıza öyle sorunlar çıkar ki sonunda biz zararlı çıkarız” diyor. Neticede yeni bir savaş olmadan orada bu sınır çiziliyor ve bu sınır, 3,000 yüksekliğindeki dağlardan geçiyor, petrolü karşı tarafta, Irak tarafında bırakmak için, bize bir damla petrol bırakmamak için dağlardan geçirmişler. Yalnız Hakkâri ilimizde 3,000 metreden yüksek tam 33 tane dağ var. Bu dağlardan bu sınırı korumak kabil değildir. O zaman da değilmiş ve anlaşma hüküm koyuyorlar, diyorlar ki “sınırın iki tarafında 75 km derinliğindeki bir arazide eşkıya barındırmayacağız”. Taraflar birbirine bilgi verecek, eşkıyayla mücadele edecekler, ortak bir komisyon kuracaklar. İşte değerli arkadaşlar bu anlaşma bugün de geçerli. Ama uygulanmıyor. Bu geçmiş hikayeyi bildikten sonra bugünü daha iyi anlıyoruz. Şimdi sınır dağlardan geçiyor, sadece Türkiye tarafından koruyamazsınız, demek ki Irak tarafından da korumak lazım. Kim koruyacak? Irak hükümeti koruyacak, görevi bu. Koruyamıyor. Birinci Körfez harekâtından sonra biliyorsunuz 36. paralelin kuzeyine Irak ordusunu çıkartmadılar. O zaman Irak bize diyordu ki “Ne yapayım, askerimi çıkartmıyorlar, koruyamıyorum o bölgeyi”. O zaman Türkiye Cumhuriyeti sınırın güney tarafında yani Irak tarafına gerektiği zaman asker gönderiyordu, sınırı koruyordu, teröristlerle mücadele ediyordu. Şimdi şartlar değişti. 36. paralel kalktı, ırak hükümeti Irak’ın tamamından sorumlu. O zaman gelin sınırı koruyun. Yeterli askerimiz yok diyorlar. Peki kimin askeri var? Amerika’nın askeri var. Amerika’nın 150,000 askeri var. Amerika’ya diyoruz ki siz koruyun. “Hayır, biz koruyamayız. Bizim askerimizin orada başka işi var” diyorlar. Peki, kim koruyacak? Barzani’nin koruması mümkün mü? Barzani’nin kendisi genelkurmay Başkanımızın ifadesine göre doğrudan doğruya PKK’ya yardım ediyor. Genelkurmay Başkanımız sınırı tamamen PKK’ya terk ettiklerini söylüyor. PKK vızır vızır bu sınırdan geçiyor, patlayıcı madde getiriyor, teröristleri geçiyor insanlarımızı öldürüyor. Daha geçen iki gün içinde 9 şehit verdik. Mayınlar patlatıyor. Çaresi ne? Çaresi PKK’yla Kuzey Irak’ta mücadele etmek. Irak ben yapamam diyor, Amerika benim buna tahsis edecek askerim yok diyor, Barzani de böyle yapıyor. Kim müdahale edecek? Türkiye edecek. Uluslar arası hukuk buna müsaade ediyor mu? Ediyor, sıcak takip hakkımız var. Ayrıca size bahsettiğim değişik anlaşmalarımız var. Türkiye yapacak diyoruz. “Hayır yapamazsınız” diyorlar. Yani ne siz yapacaksınız, ne bizim yapmamıza müsaade edeceksiniz. İşte yanlış olan budur. Siz bunu sineye çekemezsiniz. Türkiye’yle ilgili genel olarak bizim söyleyebileceğimiz şudur: hiçbir ülke sınırlarının güvenliğinin korunması için başkalarından izin almaz, müsaade almaz. Efendim lütfedip müsaade ederseniz, ben sınırımı koruyabilir miyim? Sınırlarınızı korumak hakkınızdır, görevinizdir. Bunu yapacaksınız. Yapamıyorsunuz. Niçin? Amerika istemiyor.
Arkadaşlar şimdi size bütün bunlardan daha vahimini söyleyeyim. Hükümet iki kere yetki aldı Meclisten bu sınırın güneyine asker göndermek için. Biz daha önce bunu hükümete söylemiştik; “sizden önceki hükümetler nasıl asker gönderdiyse siz de göndereceksiniz ve bu sınırın güvenliğini sağlayacaksınız”. Hükümet iki kere yetki aldı. Biri 20 Mart 2003, bir tanesi de 7 Ekim 2003. Ama kullanamadı. Bu arada ne oldu? Çok ilginç bir şey oldu. 22 Eylül 2003 tarihinde Türkiye Amerika’yla bir anlaşma imzalıyor, üstelik Dubai’de. Bu anlaşmayı imzalayan sayın Devlet Bakanı Ali Babacan Türkiye tarafından, Amerika tarafından da Hazine Bakanı. Bu anlaşma diyor ki Amerika Türkiye’ye 8,5 milyar dolar kredi verecek ama Türkiye de Kuzey Irak’a, sınırın Irak tarafına asker göndermemeyi taahhüt ediyor. Yani kredi karşılığında siz güvenlik çıkarlarınızı ipotek altına koyuyorsunuz. Cumhuriyet tarihinde bunun örneği yok. Bu basına biraz sızdı, biz çok kuvvetli tepki gösterdik. Sonunda hükümet bu anlaşmayı onay için Meclise getiremedi. Ve anlaşma süresi geçti, iptal edildi, onaylanmadı, bugün böyle bir anlaşma yok. Ama imzalandı. İşte yanlış olan işler bunlar. Siz sınırınızı korumayacağız diye hiçbir ülkeye taahhütte bulunmazsınız. Sıkıntılar burada kaynaklanıyor. Ben size şunu söyleyeyim; dünyanın hiçbir yerinde bir terör örgütü yoktur ki yabancı bir güvenlik kuvvetinin veya o ülkedeki güvenlik kuvvetlerinin takibatında olmasın. Yani hiçbir güvenlik gücü o teröristlerin peşinden gitmeyecek. Böyle bir şey dünyanın hiçbir yerinde yok. Bir tek Kuzey Irak’ta var. Ben kendim sordum Amerikalılara: “Kuzey Irak’ta PKK’yla mücadele etmekten sorumlu olan güvenlik gücü kimdir?” Bana hiçkimse değildir diye cevap verdiler. Böyle bir şey olur mu? Amerikan Başkanı Bush 11 Eylül saldırılarından sonra bir açıklama yaptı, dedi ki: “Dünya ülkelerine sesleniyorum, ya teröristlerden yanasınız, ya bizden yanasınız. Bizim gri sahamız yoktur, ortada duramazsınız. Ya onların yanında vaziyet alacaksınız, ya bizim yanımızda. Biz de Amerikalılara aynen söylüyoruz, diyoruz ki: bizim de terörle mücadelede gri sahamız yoktur. Ya bizden yanasınız, ya teröristlerden yanasınız.
Irak’taki bu durum Türkiye için çok ciddi bir güvenlik riski yaratıyor. Ve bunun nerede duracağı belli değildir. Sınırımızı geçiyorlar, demin anlattığımız gibi her türlü terör eylemi yapıyorlar. Irak öyle bir yer ki bir iç savaş kapıdadır. İç savaş gerçek anlamında başladığı anda bunun nerede duracağı belli olmaz. Bütün uzmanlar diyor ki bu içi savaşı Irak’ın sınırları içinde tutamazsınız, bölge ülkelerine sirayet eder. Birinci Körfez Harekâtında ne oldu? Birinci Körfez Harekâtında Irak ordusu kuzeye doğru bir operasyon yapınca 14 gün içinde 450,000 Iraklı Kürt Türkiye’ye iltica etti. İçlerinde teröristler vardı. Neticede biz bu Iraklıları, Kürtleri Türkiye’de misafir ettik, barındırdık. Nereye gideceksiniz dedik. “Biz Amerika’ya gitmek istiyoruz. Biz Avrupa’ya gitmek istiyoruz.” Sorduk Amerikalılara, Avrupalılara bunlardan kaç kişi alırsınız. Bizi bir süre beklettiler, ondan sonra dediler ki: “Efendim biz, bütün Batılı ülkelerin toplamı, 1,000 kişi alırız”. 450,000de 1,000 kişi. Sonunda pazarlıklardan sonra bunları Kuzey Irak’a gönderebildik. Ama değerli arkadaşlar şunu gördük ki çok ciddi risk vardır. Yani bugün bir iç savaş çıksa, ilk başımıza gelecek sıkıntı muazzam bir göçtür. Onun dışında teröristlerin sızması, çatışmalar vs… de arkadan gelebilecek tehlikelerdir. Onun için bizim mutlaka bu Irak konusunda çok aktif bir politika izlememiz lazım. Oradaki terör yuvasını mutlaka kurutmamız lazım. Biz de hükümete bunu söylüyoruz. Bir de orada Kerkük meselesi var, onu da size söyleyeyim. Orada Kerkük bölgesinde, Kuzey Irak’ta 2,5 milyondan fazla Türk asıllı insan yaşıyor ve bunlar o bölgede tarih boyunca çoğunluk olmuşlar. Amerika’nın işgalinden sonra bir Irak Anayasası hazırlanmış, bu Irak Anayasasının 140. maddesinde Kerkük için diyor ki 2007 yılında referandum yapılacak. Önce normalleştirilecek, sonra nüfus sayımı yapılacak, sonra da referandum yapılacak. Nasıl olacak bu iş? Nasıl olacağını gördük. Oradaki bazı yerel güçlerin ilk yaptıkları iş, oradaki nüfus dairelerini yakmak, tapu kayıtlarını yakmak. Sonra oraya insan kaydırmak. Yani bir rivayete göre 300,000 insan, bir rivayete göre daha çok insan oralara yerleşti. Nüfus dengeleri değişti. Kerkük’ün nüfus yapısı değişti. Şu anda bir referandum olsa, orada Türkmenler fazla olmaları mümkün değil. Vali tayin ettiler Kürt, belediye başkanı Kürt. 24 tane il yönetim konseyi üyesi var, sadece bir tanesi Türkmen, yerel yönetimin eğitimden sorumlu yetkilisi. Onu da öldürdüler. Irak’ta durum bu. Her Allahın günü saldırı oluyor, bombalı saldırılar oluyor, insan ölüyor, Kerkük’te ölüyor, Telafer’de ölüyor, Musul’da ölüyor. Ve orası bir kan gölüne dönüyor adım adım. Bu kanı mutlaka durdurmak lazım. Bunu kim yapabilir? Bir tek Türkiye yapabilir. Öbürlerinin durumunu anlattık işte.
Şimdi bakıyoruz, oradaki yerel yöneticiler demeç üzerine demeç veriyorlar: “Türkiye askerlerini gönderirse, çiçekle karşılamayız” diyor. Çiçekle karşılamazmış. “Çarpışırız, şunu yaparız, bunu yaparız”. En son iki gün önce Barzani demeç verdi, diyor ki: “Siz Kerkük’e müdahalede bulunursanız, biz de Türkiye’deki Kürtleri ayaklandırırız, Diyarbakır’daki Kürtleri ayaklandırırız, Türkiye’nin başka yerlerindeki Kürtleri ayaklandırırız, Türkiye’nin başına büyük bir gaile açarız”. Türkiye’yi tehdit ediyor! Türkiye’yi tehdit ediyor. Şimdi ben dün o konuda demeç verdim. Dedim ki, hadi bir dene, hele bir dene de, görelim bakalım. Şimdi hükümet ne diyor? Hükümet hiçbir şey demiyor. Dış İşleri Bakanı diyor ki yakında cevabını vereceğiz. Böyle demeçlere uluslar arası ilişkilerde adettir, bir saat içinde cevap verilir. İkinci saati beklemeyeceksiniz. Çünkü o demeçle birlikte sizin tepkinizde dünya basınında yer alacak. Bunun yolu budur. Üzerinden iki gün geçmiş, hele bakalım diyor bir yetkilisi iktidarın yazılı metnini görelim. Öbürü diyor ki, ilerde göreceksiniz cevabımızı. Bu gün göstereceksin. Biz bu gün diyoruz ki Türk milletini tehdit etmek kimsenin haddine düşmemiştir. Değerli arkadaşlar, Amerika’nın eski Genel Kurmay Başkanı Mayer de bir demeç veriyor, eğer diyor Türkiye müdahale ederse Türk askeriyle Amerikan askeri karşı karşıya gelir. Bu ne demektir? Yani Amerikan askeri oradaki kürk teröristleri bize karşı mı koruyacak? PKK teröristlerini korumak için Türkiye’yle çatışmayı mı göze alacak Amerika? Bunu mu kastediyorsunuz? Amerika oradaki aşiret liderleriyle o kadar içli dışlı o kadar onlara yakın destek veriyor ki, bölgedeki en büyük NATO müttefikine karşı silah kullanmayı göze alacak? Böyle bir demeç verme yetkiniz var mı? Bu Amerikan hükümetinin görüşü müdür? Ama eski Genel Kurmay Başkanıdır, ciddiye almak zorundasınız. Şimdi biz bunları söyleyince Amerika’nın cevabı yok. Geçenlerde Amerikan Senatosu’nun Savunma Komitesi başkan ve üyeleri geldi Ankara’ya. Onlarla konuşuyoruz. Başkan yaşlıca bir zat. Dedi ki ben Kore’de savaştım. Türklerle beraber savaştım. Türk askerinin kahramanlığını çok iyi bilirim. Ve dedi, biz Türklerle aynı cephede savaşırken geceleri rahat uyurduk, çünkü bilirdik ki Türkler icabında canını verecek ama bizi koruyacak. Ben de dedim ki; ‘Şu anda Irak’ta 150 bin Amerikan askeri var. Ama biz rahat uyuyamıyoruz’ dedim. ‘Çünkü siz Türkiye’nin hak ve çıkarlarını, güvenliğini korumak için en küçük bir tedbir almıyorsunuz’. Cevap veremedi. Hiç cevap veremedi. Şimdi bir özel temsilci tayin ettiler. Bizimkiler arkasından bir temsilci tayin etti. Bu özel temsilci diyor ki, efendim, askeri müdahale Kuzey Irak’taki teröristlere son çaredir. Benim NATO’dan ahbabım, müttefik kuvvetler başkomutanıydı. Geçenlerde Ankara’da buluştuk dedim ki ne demek istiyorsunuz siz? Son çare askeri müdahaleyse ilk çare nedir? Siz ne mesaj vermek istiyorsunuz bize? İlk çareniz nedir? Son çare askeriyse, ilk çare siyasi. Yani dedim siz bize PKK ile dolaylı müzakere mi tavsiye ediyorsunuz? Siz Barzani’yle konuşacaksınız, Barzani dağa çıkacak, PKK‘yla konuşacak, PKK‘nın taleplerini getirecek aynı kanaldan bize ulaştıracaksınız ve biz o talepleri yerine getireceğiz. Bunu mu demek istiyorsunuz dedim. Hayır dedi onu kastetmedim. O zaman bu lafı bir daha söylemeyin dedim. Bir daha söylemeyeceğim dedi hata ettim kabul ediyorum dedi. Hakikaten bir daha da söylemedi. Ama netice itibarıyla özel temsilci yoluyla terörle mücadele edip başarıya ulaşan görülmemiştir. Eğer bunun yolu özel temsilciyse siz niçin Afganistan’da silahla çarpışıyorsunuz da teröristlerle, oraya bir özel temsilci göndermiyorsunuz? Niye orada El Kaide ile Taliban ile müzakere etmiyorsunuz da savaşıyorsunuz. Çünkü terörle mücadelenin yolu budur diyorsunuz. Sizin için odur ama bizim için öyle midir? Bizim için teröre taviz vermektir. Hayır. Hayır. Türk milleti 30 bin insanının canına mal olan teröristlere taviz vermeyecektir. Herkes bunu böyle bilsin. Bakınız arkadaşlarım, biraz önce burada Şehit ve Gazi Aileleri Derneği’ni ziyaret ettik. Oradaki müzeyi gördük. Değerli arkadaşlarımla beraber içimiz burkuldu. Gencecik çocuklarımız, 20 yaşındaki çocuklarımız o yaşlarına hayata veda etmişler, şehit olmuşlar bu ülkeyi korumak için. Ve biz ne yapıyoruz? O insanları öldüren örgütün başı için ne diyoruz? Sayın Öcalan. Bunu yapamazsınız. Yargıya intikal etti, üst mahkemeler var, bir sürü hâkimler var. Bunun sonucunu göreceğiz. Ama bir şey daha var. o yargıya intikal etmedi. Belki dikkatinizden kaçmıştır. Geçenlerde Terörle Mücadele Yasası sunuldu hükümet tarafından meclise. Bakıyoruz bakıyoruz terörle nasıl mücadele edecekmişiz bunlar yazıyor. Bir 6. maddesi var. 6 maddesini okuyorsunuz bir de bunun gerekçesi var. Gerekçesini okursanız daha açık görürsünüz. Bu madde diyor ki bir terör örgütünü kuran insan, bir terör örgütünün başı pişmanlık yasasından yararlanabilir mi? Af getireceksiniz Öcalan’a. Başka bir manası yok. Sayın demekten daha da vahim. Resmen af getiriyorsunuz. Kıyameti koparttık mecliste. Geçmedi bu madde, değiştirildi. Ama niyet belli. Terör örgütü kurucusuna af getiriyorsunuz. Olacak iş değil. Bütün bunlar tesadüf değil arkadaşlar. Biz bu milleti sokakta bulmadık. Bu milleti nasıl kurduğumuzu merak edenler bilsinler. Sivas’ta Sivas Kongresi’nin yapıldığı binayı gezsinler. Hangi şartlarda Türkiye yabancı istilasına karşı direndi, dayandı, bağımsızlığını, egemenliğini korudu. Gitsinler o binada görsünler bu iş nasıl başladı. Sivas’ta ne oldu biliyor musunuz? Sivas Kongresi sırasında, bunlar pek fazla unutulmuyor ama size söyleyeyim bazı Temsil Heyeti üyeleri çıktılar dediler ki Atatürk’e ‘Paşam biz bu işi beceremeyeceğiz. Biz bu Anadolu’yu işgal edenlerle baş edecek güce sahip değiliz. Onların arkasında dünyanın en büyük devletleri var. İngilizler var, Avrupalılar var. bunlarla mücadele edecek gücümüz yok. O zaman ne yapacağız. O zaman Amerikan mandasını kabul edelim. Amerika ne isterse onu yaparız. Ama Amerika himaye eder Türkiye’yi. Bunu Sivas’ta öneriyorlar. İsimleri orda. Söylemeyeceğim şimdi isimlerini hatıralarına saygısızlık yapmamak için. Türkiye’nin en ünlü bazı yazarları var, çizerleri var onlarda aynı şeyi söylüyorlar. Atatürk’e diyorlar ki yapamayız bu işi. Atatürk bunların hepsini elinin tersiyle itiyor, biz diyor Türk milletinin gücü ve iradesiyle bu güçleri de defederiz Anadolu’dan onların arkasındaki güçleri de dize getiririz diyor ve bunu yapıyor. Şimdi Atatürk’ün devrindeki imkânsızlıkları düşünün. Çok daha fazla imkânlara sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın 7. en büyük ordusuna sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, NATO’nun 2. en büyük ordusuna sahip olan Türkiye Cumhuriyeti, dünyanın en zengin 19. ülkesi olan Türkiye Cumhuriyeti, bu yabancı baskılar ve tehditler karşısında aşiret reislerinin bu cüreti karşısında sessiz mi kalacak? Kalmayacak. Kalmayacak. Şimdi değerli arkadaşlarım Irak’la ilgili durum budur. Size Irak’la ilgili son bir şey daha söyleyeyim. Bakın bu da çok dikkat çekici bir durumdur. Bu 1.Körfez Harekâtı’ndan sonra 1990 yıllarını ortalarına doğru bu terör örgütü güneydoğu illerimizden vatandaşlarımızı Irak’a kaçırdı. Bunları Atruş kampı diye bir kampa koydular. Orada Birleşmiş Milletlere dediler ki bunlar mültecidir, BM yardım etti. e giyecek her şey geliyor, hepsi PKK’YA gidiyor. Biz BM ‘e izah etmeye çalıştık. BM Mülteciler Yüksek Komiserliği var. Onlarla konuşuyoruz diplomatik yöntemlerle. O sırada ben Dış İşleri Bakanlığı’nda müsteşarım. Dedik ki bakın bu bir terör kampıdır. Burayı derhal dağıtacaksınız. İşte bakalım edelim, öyle midir böyle midir falan, bizi oyalıyorlar. Mülteciler Yüksek Komiser Yardımcısı diplomat benim de Kıbrıs’tan arkadaşım ona telefon ettim bir gün. Sana çok açık söylüyorum, o kadar şey söyledik, siz bunu kabul etmediniz. Burası bir terör kampıdır. PKK’nın himayesindedir. Bunu derhal dağıtın. Bu gün günlerden Perşembe. Gelecek çarşambaya kadar bu kampı dağıtmazsanız, biz oraya askeri müdahalede bulunuyoruz. Bu kadar açık. Ne oldu? Salı günü kamp dağıldı. Birçoğu Türkiye’ye geldiler, kaçtılar. Bir kısmı başka yerlere gitti. Bir kısmını da o zaman Saddam Hüseyin’in hâkimiyetinde olan Mahmur Bölgesi’ne götürdüler. Bu gün hala onlar Mahmur’da dikenli tellerin arkasında yaşıyorlar. Onları kurtaramıyoruz. Yani Ralston’a söyledim. “Nedir” dedim “orada durum?” İşte Amerikalılar Iraklılar gittiler ve incelediler “orada” dediler “havan topu mermileri gördük” dedi. “Çocukların cebinde bile fişekler vardı. PKK’nın hâkimiyetinde olduğu belli biz gidiyoruz diye kaçmışlar dağa ama yârin yine gelebilirler.” Düşünebiliyor musunuz? Efendim biz anlaşma yapacakmışız da, Irakla konuşulmuşta, Amerika’yla konuşuyormuşuz… Orada şu anada 11 bin 5 yüz Türk vatandaşı PKK’nın denetimindeki bir kampta bulunuyor ve koskoca Türkiye Cumhuriyeti bu vatandaşlarını kurtaramıyor. Olacak iş değil. Biliyorsunuz “google” var. Bilgisayara meraklı olanlar vardır aranızda. Açınız google’ı ve oraya Türkiye Başbakanın adını yazın bir de Mahmur Kampı yazın kaç tane çıktı bulacaksınız? Size hemen söyleyeyim: sıfır. Bir yerinde bahsetmemiş bu konuda. Dışişleri Bakanının adını yazın. Kaç tane bulacaksınız? Sıfır. Bir kere bile bahsetmemiştir. Olacak şey mi? Böyle bir durum başak bir ülkede olsa ülkenin en önemli meselesi bu olur. Her gün gazetelerde bahseder. Hiç bir şey okuyor musunuz gazetelerde? Geçenlerde nihayet bir gazeteci gitmiş de bir iki fotoğraf çekmiş, bundan ibaret. Türkiye’nin en önemli meselelerinden biri bu olacak. 11 bin 5 yüz vatandaşınız kaçırılmış ve siz onları kurtaramıyorsunuz. 15 tane İngiliz askeri kaçırıldı diye İngiltere gündemin en büyük meselesi haline getirdi bunu ama siz hiç bir şey yapamıyorsunuz. Ama bu olmaz. Onlara sahip çıkacaksınız. Devletseniz bunu yapacaksınız. Türkiye devlettir. Türkiye’ye hiç kimse böyle şeyler yapamazdı geçmişti. Ama o zaman Türkiye’de devlet adamları vardı. Size bir örnek vereyim bakın: Ege’deki sahipsiz adalardan biri Kardak Adası, üzerinde kimse yaşamıyor, Yunanlılar bir gün orada deniz kazası oldu ve onu bahane ederek oraya asker çıkarttılar ve bayrak diktiler. Bir türlü çıkmıyorlar. Mümkün olan her şeyi yaptık. Her düzeyde girişimde bulunduk ama “hayır” diyorlar. Burası Yunan toprağıdır çıkmayız. Hangi anlaşmaya göre? Anlaşması yok ama “biz” diyorlar “burada otururuz.” Bayrağı da diktiler oturuyorlar. Baktık olacak gibi değil biz de o zaman Dışişleri Bakanı Sayın Deniz Baykal’dı ve karar verdik dedik ki “orada iki tane bitişik kaya var. Bir tanesinde Yunan askeri öbürüne de biz çıkalım ve biz gece yarısı çıktık ve orada bizim askerimiz diktiler Türk bayrağını gece saat 2.30’da o zamanki Dışişleri Bakan Yardımcısı Colbrook o zaman meşhur bana telefon ediyor ve diyor ki “bir bilgi aldık doğru mu?” diyor. “nedir” dedim “bildiğiniz?” “Türk askerinin bu Kardak2a çıkma ihtimali varmış doğru mu?” “Yanlış” dedim “Türk askerinin çıma ihtimali yok. Türk askeri çıktı” dedim. “Orada.” “Aman” diyor “ne yapacağız şimdi? Türk-Yunan Savaşı çıkacak. Hattın öbür ucunda Yunanistan Dışişleri Bakanı var. Nasıl çözüm bulacağız?” “Valla” dedim “onu Yunanlıya söyleyeceksiniz.” Ve sabaha 5–6 kez telefonlaştık filan en son telefonda söylediği şu: “Yunanlılar askerini ve bayraklarını çekmeye kabul ettiler siz de çekersiniz. Yalnız bir şartları var. Bu geri çekilme işi güneş doğmadan olacak” “Niçin?” “Çünkü Yunanistan’ın askerini ve bayraklarını çektiğini televizyonlar göstermesin diye.” Askerini gece karanlığında çekecekmiş bizden istediği tek taviz bu. “Tamam” dedik ve ondan sonra bir daha da adım atamadılar. Devletseniz bunu yapacaksınız.
Değerli arkadaşlarım, Irak’ı anlattık. Size birkaç cümleyle de Kıbrıs’tan bahsedeyim. Kıbrıs’ta ne durumdayız? Şimdi Kıbrıs’ta durum biraz daha farklı. Kıbrıslı Rumlar 1960 Anlaşmasıyla kurulan devleti resmen tahrip ettiler. 1963 yılının Noellinde Türklere saldırdılar, birçok Türkü öldürdüler ve Türkleri devlet kurumlarından uzaklaştırdılar. Şu anda Kıbrıs Rum Yönetiminde bir tane Türk yok. Halbuki devleti kuran anlaşmaya göre Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fazıl Küçük’ün her türlü yetkisi var. Bütün anlaşmalar, kanunlar veto edildi. Hepsini attılar hiç biri yok. Batılılar ne yaptı? Ertesi gün Rumları kabul ettiler. “Bizim için meşru devlet Rumlardır” diyorlar. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye uzun mücadeleler verdi ve sonunda bildiğiniz gibi 1974 yılında biz Kıbrıs’a askerimizi çıkarttık harp edenler oldu filan Türklerin can ve mal güvenliğini koruduk. Şimdi açıyoruz Kissinger’in anılarını ne yazıyor? İngiliz Dışişleri Bakanı Calagan telefon etmiş ona ve demiş ki ‘Türk askeri Kıbrıs’a çıktı ve biz Türk askerine karşı silah kullanacağız ve onları silahla durduracağız bize destek olun’. Düşünebiliyor musunuz bir ülke oradaki soydaşları katliama uğrarken onları kurtarmak için anlaşmalardan doğan hakkını kullanıp adaya çıkıyor, bir müttefik ülke bana ateş açacakmış, askerimi silahla durduracakmış. Kissenger ‘siz deli misiniz? Katiyen böyle bir şeye teşebbüs etmeyin, ben Amerikan başkanına bunu teklif bile edemem’ diyor.
Biz büyük bir mücadele verdik ve sonunda Kıbrıslı Türklerin can ve mal güvenliğini koruduk, yüzlerce şehit verdik ama orada direndik ve bütün dünyanın baskılarına boyun eğmedik. Neticede Kıbrıs’ta bugünkü durum ortaya çıktı. Sayın başbakan ‘bütün bu yapılanlar yanlıştır’ diyor. 30 yıldan beri Türkiye hep yanlış iş yaptı. ‘Biz bir adım önce olacağız’ diyor yani bir adım daha fazla taviz vereceğiz demek istiyor. Bütün sorumlusu Denktaş gibi gösteriyor. Denktaş gitti, niye çözemedin? Türklere baskı yaptılar Annan planını kabul etsinler diye. Bu plan ne diyor? Türk tarafının topraklarının büyük bir kısmını Rumlara verecek, yetmeyecek ve geri kalan toprakların içine de 80 bin Rum alınacak sürekli olarak yaşamak üzere. Askeri de çekecek ve 650 tane asker bırakacağız Kıbrıs’ta. Bu askerin 3 tane görevi olacak. Karargah içinde eğitim, silahlarının bakım ve onarımı ve törenlere katılma. Peki komşu köye saldırırsa Rumlar ne yapacaklar? Hiçbir şey yapamayacaklar. Annan planı bu. Bu plan çok iyidir diyor ve bu planının kabul edilmesi için Kıbrıslı Türklere baskı yaptılar ve maalesef oylamada Kıbrıslı Türkler olumlu Rumlar ise olumsuz oy verdi. Niye? Madem bu kadar Rumların lehine bir plan neden olumsuz oy veriliyor? Çünkü biliyor ki Türk tarafından daha fazla taviz alabilir. Onun için olumsuz oy verdi ve şimdi anlaşılıyor niçin böyle yaptıkları. Geçenlerde bir Çin ve bir Norveç şirketi Kıbrıs’ın sularında 8 milyar varil petrol buluyor. 450 milyar dolar değerinde. Rumlar uluslar arası ihale açtılar ve ‘bunların hepsi bize ait’ dediler. Türklerin petrol üzerinde 1 litre bile hakları yok. Bu petrolün büyük bir bölümü Türk kesiminde. KKTC’nin kıta sahanlığında bunlar. Ama Rumlar hepsi bizimdir diyorlar. Avrupa Birliği Rumlar haklıdır diyor. AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn açıklama yaptı; Rumların hakkı var dedi. Alman başbakanı da açıklama yaptı ve ‘Rumların hakkı vardır’ dedi. Türkiye yapayalnız kaldı. Sesimiz çıkmıyor, tepki yok. 15 Şubat’ta ihale açıldı ve birkaç ay sonra sonuçlanacak ve bu petrolü çıkartmaya başlayacaklar ve siz de bakakalacaksınız. Ciddi bir hükümet olsaydık ne yapardık? Rumlar Rusya’dan S-300 füzelerini aldılar. Bu füzeleri alıp parasını da ödediler. Bu füzelerle yalnız Kıbrıs Türk tarafını değil, Türkiye’yi vurmak da mümkün, menzili müsait, 200 km menzili var. Biz ‘bu füzeleri Kıbrıs’a konuşlandıramazsınız. Konuşlandırırsanız, dünyayı başınıza yıkarız’ dedik. Türkiye ciddi ve sözünün arkasında duran bir devlet o zamanlarda. Sonra da bütün bu füze parçalarını ambalajlarına koydular ve Kıbrıs’tan dışarı götürdüler. Bir tek mermi atmadık. Devlet dediğiniz böyle olacak. Türkiye böyle bir devletti, şimdi Türkiye’nin geldiği duruma bakın.
Türkiye AB kurulur kurulmaz, ‘biz de üye olmak istiyoruz’ demiş. Müracaat etmiş ve 1963’te bir antlaşma imzalanmış. İsmet Paşa’nın imzasıyla bir antlaşma imzalamışız. Bu antlaşmanın 28. maddesinde diyor ki ‘antlaşmanın hedefi Türkiye’nin tam üyeliğidir’. Yıllarca çalışmışız, dış politikamızı buna göre düzenlemişiz, ekonomi politikamızı buna göre düzenlemişiz ve sonunda bakmışız ki Avrupa’da hava değişiyor. O zamanki devlet adamları Türkiye’yi Avrupa devleti olarak görüyor, ama hava değişiyor. 1997’de Lüksembourg zirvesinde bütün doğu Avrupa ülkelerini resmen aday yapıyorlar ve Türkiye’yi dışarıda bırakıyorlar. Aynı yıl, mart ayında, 4 Mart 1997’de bir toplantı yapılıyor Brüksel’de ve bunun konusu da Türkiye üye olsun mu olmasın mı? Toplantının sonunda eski Belçika başbakanı bir açıklama yapıyor ve diyor ki ‘biz bütün liderlerle görüştük ve şu kanaate vardık ki Türkiye hiçbir zaman AB’ye üye olamaz’. Sonra da o cümle yanlış oldu filan dediler ama Türkiye’yi o zaman aday bile yapmadılar. Biz de ilişkilerimizi kestik AB ile. Ne Kıbrıs konusunu ne de siyasi konuları hiçbir şey konuşmayız dedik. 1999’da AB geri adım attı. Niye? Almanya’da hükümet değişmiş; Hıristiyan demokratlar gitmiş, sosyal demokratlar ve yeşillerden oluşan bir hükümet gelmiş. Orada Türkiye’yi resmen aday yapıyorlar ve diğer adaylara nasıl muamele yaparsam, sana da öyle davranacağım diyor. Sonra bir de baktık ki hava yine değişmiş. 2004 yılının 6 ekim tarihinde AB bir ilerleme raporu kabul ediyor. Bu raporda çok açık bir şekilde söylüyor ki; Türkiye ile müzakereler başlasın ama üyeliği kesin olmasın. Müzakerelerin ucu açık olsun, üye olamazsa bile Avrupa ile sıkı bağlarla bağlansın. Kürtler ve Aleviler azınlık olarak kabul edilsin, Patrikhane şöyle olsun, askerler çok fazla rol oynamasın diyor. Bir madde daha var diyor ki; Dicle ve Fırat nehirlerinin stratejik önemi vardır, bunlar İsrail’i de diğer bölge ülkelerini de ilgilendirir. O zaman Türkiye üye olursa bu nehirler üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri uluslar arası denetim altına sokulsun. Düşünebiliyor musunuz? Bunun örneği yok dünyada. AB’nin böyle bir hukuku yok. Ne kadar barajın, sulama kanalın varsa hepsine el koyacak, açıkça yazmış bunu. Bu rapor yayınlandıktan iki saat sonra sayın başbakan açıklama yapıyor; ‘biz bu raporu son derece olumlu ve dengeli bulduk’ diyor. 147 sayfayı ne zaman okudunuz, nerde okudunuz, nasıl anladınız ve yorumladınız da bunun olumlu ve dengeli olduğu sonucuna vardınız? Zirve toplantısı yapılınca 2004 yılının Aralık ayında, itiraz etmeye kalktılar bazı noktalara. Avrupalılar demişler ki; ‘siz değil misiniz bu raporu kabul eden, işte aynı şeyler yazıyor’. Daha iki ay önce kabul ettiğin metni şimdi nasıl reddedersin? Onunla da kalmıyor, içine bir hüküm daha koyuyorlar. Kıbrıs’la ilgili olarak Ankara Antlaşmasını yani katma protokolü imzalayacaksınız. Bunu taahhüt ettiler imzalayacağız diye. Sonra da 29 Temmuz 2005 tarihinde bunu imzaladı Türkiye. Bunu imzaladığınız anda Kıbrıs meselesinin sonunu getirmişsiniz demektir. Çünkü bu antlaşmayı imzaladığınız devletleri bütün Avrupa ülkeleriyle eşit muameleye tabi tutma mecburiyetini getirir. Onun için biz bu kadar itiraz ediyoruz. Gemileri Türk limanlarına, uçakları Türk hava alanlarına alacakmışız. Sonra da eşitlik hakkım var, büyükelçilik açacağım diyecek. Kıbrıs gidecek. Bunu imzaladılar ancak onay için meclise getiremiyorlar. Geldiğimiz nokta bu. Meclise getiremiyorlar çünkü kendi milletvekilleri de oy vermeyecek. Bu Kıbrıs’ı teslim etmek. Biz Almanya’ya gittik geçenlerde bir parlamento heyeti ile. Çok üst düzey bir yetkili dedi ki; ‘biz size son zirvede çok yardımcı olduk.’ ‘Ne yaptınız?’ dedik. 35 tane maddeyi müzakere edeceğiz ya, 8 tanesini donduruyoruz ve geri kalanın tümünü de Kıbrıs’a bağlıyoruz. Maddelerin hepsinde geçici sonuçlanma noktasına gelmeden Türkiye’nin Kıbrıs konusunda taviz vermesi bekleniyor. Bunu yapmışlar. Bunu bize bir lütuf yapmış gibi anlatıyor. Niçin yapmış bu lütufu biliyor musunuz? Dediler ki; “bu sene Türkiye’de seçim senesi, seçimlerde sıkıntıya düşürmemek için bunu yaptık ve seçimlerden sonra hemen Kıbrıs’la ilgili tavizleri vereceksiniz derhal.” Ben söz aldım dedim ki; ‘size bir tavsiyem var, biz Almanları yakından tanırız, açık konuşmaktan hoşlanırlar. Ben de severim açık sözlülüğü seçimleri katiyen beklemeyin. Size bugünden seçimin sonucunu açıklayayım. Seçimden sonra iktidara kim gelirse gelsin, sizin istediğinizi yapmayacak. Ne Güney Kıbrıs’ı tanıyacağız Kıbrıs devleti olarak ne de bu ek protokolü onaylayacağız. Bundan içiniz rahat olsun.’ Çok bozuldular, nasıl yaparsınız dediler. Ben de siz nasıl yaparsınız dedim. Yaptığınız baştan aşağıya gayri meşrudur. Kıbrıs devletini kuran antlaşmalara aykırı, yaptığınızın tutar tarafı yok. Karar vermişsiniz, KKTC’ye ambargoları kaldıracağız diye ama yapmıyorsunuz, kendi sözünüzü tutmuyorsunuz sonra da bize şart koşup bir de şantaj yapıyorsunuz. ,
AB ile ilişkilerimizde can alıcı nokta şudur. Siz orada kendi çıkarlarını, haklarını, hukukunu koruyan bir devlet olarak mı oturuyorsunuz yoksa yabancıların baskılarına boyun eğen bir devlet olarak mı oturuyorsunuz. Dünyada iki cins devlet var; karar verenler ve başkalarının verdiği kararları uygulayanlar. Türkiye başkalarının verdiği kararı uygulayan devlet olmayı reddetmiştir Lozan’da. Bugüne kadar Türkiye cumhuriyeti başkalarına teslim olan bir devlet görünümü sergilememiştir. Bize yaptıkları baskıların haddi hesabı yok. Geçenlerde Türkiye-AB karma parlamento komisyonu eş başkanı Lagendijk ile İzmir’de bir toplantıya katıldık. Bize akıl veriyor; azınlıklara nasıl davranacakmışız, insan hakları neymiş, ifade özgürlüğü neymiş, 301. madde hakkında ne yapacakmışız filan. Bize bunları dikte etmeye kalkıyor. Bakın sayın Lagendijk dedim, siz 1492 yılında ne oldu biliyor musunuz? 1492’de Amerika kıtası keşfedildi ve o sırada Osmanlı İmparatorluğu 192 yaşında bir devletti. Aynı yıl İspanyollar Yahudilere büyük bir zulüm yaptılar ve onları zorla Hıristiyanlaştırmak için işkence yaptılar. Biz de İstanbul’dan gemiler gönderdik, o zulüme uğrayan Yahudileri Türkiye’ye getirdik, onları koruduk. Hıristiyanların zulmünden biz korduk. Bu insanlar 500 yılı aşkın zamandan beri Türkiye’de huzur ve güvenlik içinde yaşıyorlar dedik. II. Dünya Savaşı’nda siz Yahudilere zulüm yaparken biz Alman-Yahudi profesörleri Türkiye’ye getirdik. Onlara üniversitelerde görev verdik. Hitler’in baskısından ve zulmünden onları koruduk. Avrupa’daki bütün Türkiye’den gitmiş Yahudilere pasaport verdik, onları koruduk. Başkonsoloslarımız Yahudileri kamplara götüren trenleri durdurdular, içinden indirdiler Türk Yahudilerini ve bütün Avrupa’da biz tam 100 bin Yahudi’yi kurtardık II. Dünya Savaşı’nda. Sayın Lagendijk bana söyler misiniz dedim, bu azınlık hakları konusunda siz mi bizden ders alacaksınız, biz mi sizden ders alacağız? ‘Sizin bize mesajınız ne dedim. İnsan hakları konusunu biz de sizin kadar biliyoruz. İnsan haklarına siz ne kadar bağlıysanız biz de en az sizin kadar bağlıyız. O zaman insan hakları konusunda bize ders verme ihtiyacını nereden duyuyorsunuz dedim’. ‘Biz iki türlü anlıyorsunuz sizin bu baskılarınızı dedim; ilki siz bu insan haklarından siz hiç anlamazsınız gelin bunu öğretelim, ikincisi de siz bunları biliyorsunuz ama uygulamıyorsunuz.’ Niçin? Çünkü kendi halkınıza zulüm yapmak istiyorsunuz, Türkiye AB’ye üye olmak istiyor diye bunu bir vesile olarak kullanıp size baskı yapacağız ve Türk insanlarını sizin elinizden kurtaracağız. Bunu kabul edemeyiz. Biz böyle bir aşağılanmayı kabul edemeyiz. İnsan haklarının, azınlık haklarının ne olduğunu biz sizden iyi biliyoruz ve bunları elimizden gelen bütün yollarla uygulayacağız. Eksiğimiz yok mu? Var. İtiraf edelim, Türkiye’de pek çok eksiğimiz var, bu eksiği gidermek de bizim görevimiz. 301. madde diyorsunuz. Bu madde neyi yasaklıyor? Cumhuriyeti, cumhuriyetin kurumlarını, Türklüğü, hükümeti ve meclisi aşağılamayı suç sayıyor. Biz buna bir hüküm koyduk CHP olarak; eleştiri amacıyla yapılan konuşmalar ve beyanlar suç sayılmaz diye. Sizin yasalarınızda 301. madde benzerleri var. Eleştiri amacıyla yapılan açıklamalar suç oluşturmaz diye bir söz yok sizde, bizde var. Siz daha ne istiyorsunuz? Eleştiri serbest bırakmışız, aşağılama suçunu da mı serbest bırakalım? İsteyen Türkiye’deki bütün kurumları aşağılasın. Böyle mi istiyorsunuz?
Gelecek hafta Amerika’ya gidiyoruz. Ne için? Ermeni soykırımı tasarısını engellemeye çalışacağız. Biraz geç kaldık, bir tek gidişle olur mu olmaz mı o da ayrı ama bunu konuşmaya gidiyoruz. Türkiye’de bazı insanlar çıkıyor, bazı üniversitelerden bazı profesörler var. Bunlardan bir tanesi çıkmış Erivan’da Ermenilerin konferansı var ve orada şunu söylüyor. Elimde hiçbir delil yok ve kanıtlayacak durumda değilim ama ben inanıyorum ki Türkler Ermenilere soykırım yaptılar. Bununla kalmıyor, zaten o devirde diyor Türkiye’de iş başında olan devlet adamları katildi diyor. Ben bugüne kadar hiç duymadım ki kendi devlet adamlarından katil diye bahsetsinler. Hakkında bir mahkeme kararı var mı? Yok. Başka ne diyor? Türkiye’nin Ermeni soykırımı olmamıştır şeklindeki iddiaları, onun tabiriyle söylüyorum, Türkiye’nin Ermeni konusundaki görüşleri bir pisliktir diyor. Türkiye cumhuriyetinin bir üniversitesinde ders veren bir bilim adamı Ermenistan’da söylüyor bunu. Bu insan aleyhine dava açılmadı, mahkum olmadı. Peki o zaman daha ne istiyorsunuz? Daha nasıl aşağılayacaksınız da Türkiye’yi bu yasa size mani oluyor? Bu milleti aşağılamaya hakkınız yok ve biz de size izin vermeyeceğiz. Türk milletini aşağılama hakkını hiç kimseye tanımıyoruz.
I. Dünya Savaşı’nda İngilizler Türkiye ve Almanya ile savaşıyor ama Amerika’yı bir türlü savaşa çekemiyorlar. ABD tarafsızız ve savaşa katılmayız diyor. Amerikan halkını ayaklandıracaklar İngilizler, Amerikan halkı Amerikan hükümetine de baskı yapacak ve Amerikan hükümeti savaşa girecek. Bunun için İngilizler bir savaş propaganda bakanlığı kuruyorlar. Bu bakanlığın çalıştığı binaya Wellington House diyorlar onun için bu bakanlığın adı böyle geçiyor belgelerde. İngiltere’nin en ünlü 25 tane yazarını çağırıyorlar; Rudyard Kipling, Edgar Allen Poe gibi. Bunlara diyorlar ki size gizli bir görev vereceğiz. Biz Türklerle ve Almanlarla savaş halindeyiz. Amerikan halkını Türklere ve Almanlara karşı kışkırtmak için öyle kitaplar yazacaksınız ki içindeki bilgilerin doğru olması şart değil ama öyle kitaplar yazacaksınız ki Amerikan halkı nefret edecek Türklerden ve Almanlardan ve hükümeti zorlayacak. Hükümet de bu kadar vahşi insanlara karşı İngilizleri yalnız bırakamayız diyip savaşa girecek. Tam 1156 tane kitap ve makale yazıldı. Bunlarda ne yazıyor? Mavi kitap diyor ki; Alman ordusu Belçika’ya girince rastladığı bütün bebeklerin elini kesti. İddia bu. Yakaladığı bütün din adamlarını da kiliselerin çan kulesine astı diyor. Bunların aslı astarı yok. Hiç böyle şeyler olmadı. Bir de Osmanlılar hakkında da Ermeni soykırımı iddialarını içeren ama kaynağı olmayan bir kitap çıkartıyorlar Mavi Kitap diye. Bay X’in dediğine göre Türkler şunları kesmiştir, Bay Z’nin dediğine göre Türkler şöyle katliam yapmıştır. Peki Ermeniler Türklere ne yapmıştır? O yok. Bir tane Türkün burnu kanamamış. Bugün devletimizin resmi belgelerine göre 508 bin Türk Ermeni çeteciler tarafından katledilmiştir o dönemde. Sadece Türkler Ermenilere ne yapmış onlar var. Amerikalı Profesör, Justin McCarthy bunu araştırdı İngiliz arşivlerinde, bir şey bulmak çok zor çünkü Wellington House’un bütün belgelerini yakmışlar. Hepsini yakmışlar, yalnızca İngiliz dışişleri bakanı Chamberlain demiş ki bunlar savaş yalanıydı. Biz savaşta böyle propaganda yapmak zorundaydık Almanlara karşı. Yani Almanlara karşı olan bu kitap tamamen gerçek dışıdır demiş, Almanlardan özür dilemiş. Türkler için hiçbir şey dememiş. Biz İngiltere’den bir talepte bulunduk dedik ki ‘Türkiye için yazılanların da propaganda belgesi olduğunu kabul edin’ dedik. İngiltere hükümetinden gelen cevap şöyle; ‘bu meclisin bileceği iştir.’ Meclisten gelen cevapta diyor ki ‘bu hükümetin bileceği iştir.’ Bunlar hep propaganda hesaplarıdır. Biz bunlarla uğraşıyoruz ve bu sahte belgelere dayanarak bizim atalarımızın katil olduğunu bize kabul ettirmeye çalışıyorlar. 18 ülkenin parlamentosu Ermeni soykırımı tasarılarını kabul etti ve şimdi İsviçre ayrıca soykırımı inkar etmenin suç olduğunu söyleyen bir kanun kabul ettiler. Orada Ermeni soykırımı demiyor ama başka bir yasada Ermeni soykırımı dediği için Doğu Perinçek’i mahkum etti bir İsviçre mahkemesi. Üst mahkemeye gidecek filan. Fransa’da da alt meclis, böyle bir yasayı kabul etti. Biz de oradaydık ve utanç verici bir manzara.
Amerikan Kongresi’nde de böyle bir tasarı önümüzdeki günlerde gündeme gelecektir ve biz de onları engellemek için uğraşıyoruz. Bütün bunlarla mücadele etmek için ne yapacaksınız? Ulusal çıkarlarınıza sahip çıkacaksınız. Milli menfaatlerinize sahip çıkacaksınız. İkinci sınıf bir devlet olmayı kabul etmeyeceksiniz. Askerinizin başına çuval geçirdiğinde bir ülke, kim olursa olsun, onu protesto edecek cesaretiniz olacak. Yabancılar karşısında boyun eğmeyeceksiniz. Sivas kongresi binası bize bunları düşündürüyor. Ayrıca Atatürk’ün şu sözlerini düşündürüyor. Son olarak size onları okuyayım; “güç ve kuvvet Türkiye’de ve Türkiye halkında olan gelişme cevherine zehirli ve yakıcı bir sıvı katmıştır. Bunun etkisi altında kalarak milletin, en çok da yöneticilerin zihinleri tamamen bozulmuştur. Artık durumu düzeltmek, hayat bulmak, insan olmak için mutlaka Avrupa’dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa’nın emellerine uygun yürütmek, bütün dersleri Avrupa’dan almak gibi bir takım zihniyetler ortaya çıktı. Oysa hangi istiklal vardır ki yabancıların nasihatleri ile, yabancıların planlarıyla yükselebilsin. Tarih böyle bir olay kaydetmemiştir. Tarihte böyle bir olay yaratmaya kalkışanlar dehşetli sonuçlarla karşılaşmışlardır. İşte Türkiye de bu yanlış zihniyetle sakat olan bazı yöneticiler yüzünden her saat, her gün, her yüzyıl biraz daha gerilemiş ve daha çok düşmüştür.”
Biz Cumhuriyet Türkiye’sini düşürmeyeceğiz.
Bu mitingde Türk halkının sesini herkes duyacak ve bir demokraside halktan daha güçlü hiçbir varlık yoktur.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.