Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Galatasaray Üniversitesinde Türkiye-AB İlişkileri Konferansı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Galatasaray Üniversitesinde Yaptığı Konuşma
12 Kasım 2005
Sayın Başkan,
Değerli konuklar,
Çok değerli Galatasaraylı kardeşlerim,
Bugün sizlerle birlikte olmak, görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatını bulmak bana özel bir mutluluk ve heyecan veriyor.
Seminerimizin konusu Galatasaray ve Türkiye’nin Avrupa Birliğine Üyelik Süreci.
Bu konudaki görüşlerimi birazdan sizlerle paylaşacağım. Ama izninizle daha önce Galatasaraylı olmanın nasıl bir duygu olduğunu, Galatasaray’da ne öğrendiğimizi size kısaca anlatmak istiyorum.
Ben ilkokul birinci sınıftan itibaren Galatasaray Lisesinde okuma bahtiyarlığına erişmiş arkadaşlarınızdan biriyim. Burada öğrendiklerimiz bizim kişisel hayatımıza, meslek hayatımıza ve düşüncelerimizin oluşmasına yön verdi. Onun için hepimiz Galatasaray’a çok şey borçluyuz.
Bu okulda, bu ocakta ne öğrendik? Önce iyi bir insan, iyi bir vatandaş olmayı öğrendik. Dünyaya açık insanlar olmayı öğrendik. Galatasaray Türkiye’nin Batıya açılan ilk penceresidir derler. Doğrudur. Bu pencereden bakarak Batı dünyasını, Batı kültürünü, Batı dillerini öğrendik.
Başka ne öğrendik? Düşünmeyi ve düşündüklerimizi cesaretle açıklamayı öğrendik. Bu salonun duvarında resmi olan değerli Müdürümüz Tevfik Fikret istibdata karşı başkaldıran düşüncelerini büyük bir cesaretle söylemekten ve yazmaktan çekinmeyen bir şairdi. Devenin Başı şiirindeki “bu hanı yağma sizin, bu hanı iştiha sizin, yeyin efendiler yeyin, patlayıncaya kadar yeyin!” sözleri onundur ve bugün de geçerlidir. Tevfik Fikret Atatürk’ün esin kaynaklarından biriydi. Onun medeni cesareti ve vatan sevgisi nesiller boyunca Galatasaraylılara yol gösterici olmuştur.
Değerli arkadaşlarım, biz bu okulda kendi vatanımızı, ulusumuzu sevmeyi öğrendik. Atatürk’ün ülkemiz için yaptıklarını ve düşündüklerini öğrendik. Öğretmenlerimiz bize içimizden hiç çıkmayan bir yurt sevgisi aşıladılar. Onlar Cumhuriyetin birinci kuşak öğretmenleriydi. Atatürk’ün düşüncelerini yürekten benimsemişlerdi. Sık sık bu salona Atatürk’ün yakın çevresinde görev yapmış şahsiyetler çağırılır, onların anılarını, izlenimlerini bize anlatmalarına imkan sağlanırdı. Behçet Kemal Çağlar’ın, Falih Rıfkı Atay’ın konuşmalarını biz bu salonda dinledik.
Bu salonun önündeki koridorda artık maalesef aramızda olmayan değerli sınıf arkadaşım Bülent Tanör’le, Ali Sirmen’le, Pekin Baran’la dolaşır ülke sorunlarını tartışır, Kıbrıs meselesi gibi milli davalar hakkında bilgimizin erdiği ölçüde çözümler üretirdik.
Galatasaraylı ağabeyimiz Abdi İpekçi’nin yönetimindeki Milliyet Gazetesinin Çanakkale Abidesinin yapımına katkıda bulunma kampanyasına katılmış, sokaklarda gazete satarak para toplamıştık.
Okulu bitirip Üniversiteye girdikten sonra Bülent Tanör’le yaz tatillerinde Anadolunun en uzak bölgelerindeki yolsuz, okulsuz köylere gidip çocuklara okuma yazma öğrettik. Bize güç veren, esin kaynağı olan Galatasaray’da aldığımız eğitimdi.
Meslek hayatımızda da bizden önceki Galatasaray’lı ağabeylerimizin ülke çıkarlarını korumak için yaptıkları cesaretli mücadeleyi gördük, yaşadık. Galatasaray’ın yetiştirdiği çok değerli diplomatlardan o zamanki Paris Büyükelçimiz Hasan Esat Işık’ın Fransızların sözde Ermeni soykırımı anıtı dikme girişimleri üzerine gözünü kırpmadan ve talimat beklemeden görevini terk edip Ankara’ya döndüğünü gördük. Galatasaraylı ağabeyimiz Ecmel Barutçu’nun Kıbrıs konusunda Türkiye’nin çıkarlarını korumak için gerektiğinde istifa etmeyi bile göze alıp yüksek bir cesaret örneği verdiğine tanık olduk. Değerli Büyükelçi Coşkun Kırca’nın ülke çıkarlarını savunan yazılarını okudur. Burada bulunan sevgili dostum Nüzhet Kandemir Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığın ve Vaşington Büyükelçiliği döneminde ülkemize büyük hizmetler yaptı.
Özdem Sanberk’in AB Büyükelçiliği, Dışişleri Müsteşarlığı, daha sonra da Londra Büyükelçiliğinde sırasında ülkemizin hak ve çıkarlarını korumak için neler yaptığına bizzat tanık oldum. Biz de onun bıraktığı yerden aynı doğrultudaki mücadeleyi sürdürmeye çalıştık. Onun döneminde kararlaştırılan gümrük birliği benim Müsteşarlık dönemimde onaylandı.
Özetle bu okuldan mezun olanlar yüksek bir vatanseverlik duygusuyla yetiştiler. Hem dünyaya açık oldular, yabancı ülkelerle işbirliği için çalıştılar hem de ülkemize karşı yapılan haksızlıklara korkusuzca karşı çıktılar.
Değerli arkadaşlarım işte biz de bugün aynı yoldan giderek bütün gücümüzle ülkemizin çıkarlarını korumaya çalışıyoruz.
Çok değerli ağabeyimiz Şükrü Elekdağ ile, değerli arkadaşımız Nüzhet Kandemir’le, değerli okul arkadaşım Mehmet Dülger’le kol kola çalışıyoruz.
Türkiye’nin haklarını ve çıkarlarını dünyaya anlatacağız. Aynı zamanda dünyada olup bitenleri de Türk halkına anlatacağız. Görevimiz budur. Gerçekler nedir? Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik yoluna 1963 yılında çıkmıştır. 1963 yılında imzaladığımız Ortaklık anlaşmasının 28. maddesi çok açık bir şekilde bu anlaşmanın hedefinin Türkiye’nin tam üyeliği olduğunu söylüyor. Bunun altında Atatürk’ün en yakın arkadaşı İsmet İnönü’nün; karşı taraftan da Hıristiyan Demokratların babası sayılan Adenauer’in imzası, o zamanki Avrupalı liderlerin imzası var. O zaman kimse tartışmamış Türkiye Avrupalı mıdır değil midir diye. Bizi Avrupa Konseyi’nin kurucu ortağı yapmışlar. Avrupa Ekonomik Kalkınma örgütüne ilk başta üye olan ülkelerden biriyiz. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinden oluşan NATO’nun üyesi yapmışlar, kimse tartışmamış Türkiye Avrupalı mıdır değil midir diye. Şimdi ne görüyoruz Avrupa’da? Şimdi bunu tartışıyorlar.
Daha önceki Alman başbakanı Helmut Kohl okulda bir öğretmeninin kendilerine Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olduğunu öğretmediğini söylüyor. Acaba okuldaki öğretmenleri kendilerine Kıbrıs’ın Avrupa coğrafyasına dahil olduğunu mu öğretmiş? Kıbrıs Avrupalı mıdır? Niçin Kıbrıs’ın Avrupalılığını tartışmıyorsunuz da Türkiye’ninkini tartışıyorsunuz? Niçin 40 yıl önce tartışmıyordunuz da şimdi tartışıyorsunuz? 40-50 yıl içinde maalesef Avrupa’da siyasi irade değişmiştir. İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa’ya yön veren liderlerin yerini başka düşünceler sahibi olan başka liderler almıştır.
Gerçekten Avrupa’daki bazı ülkeler, bazı politikacılar, bazı siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Eski Fransız Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing “Türkiye’nin üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır” diyor.
Almanya’nın yeni Başbakanı Angela Merkel’le ben şahsen iki saat görüştüm ve Türkiye’nin üyeliği yönündeki argümanlarımızı kendisine anlattım. “Bütün dediklerinizde haklı olabilirsiniz ama ben Alman halkına Türkiye’nin üyeliğini savunduğumu söyleyemem.” dedi.
Bir parlamento heyetiyle gittiğimiz Avusturya’da iktidar koalisyonunun önde gelen milletvekilleri kesinlikle Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını söylediler.
Fransa’da iktidardaki UMP Partisinin lideri, şimdiki İçişleri Bakanı ve müstakbel Cumhurbaşkanı adayı Sarkozy Türkiye’nin üyeliğine açıkça karşı çıktığını söylüyor. Bunlara karşı sessiz kalabilir misiniz? Ülkemizin üyelik hedefini zora sokan bu yaklaşımlara tepki göstermek AB üyeliğine karşı olmak mıdır?
Değerli arkadaşlarım, uzun yıllar Türkiye’nin dostu olarak tanıdığımız, üyeliğimizi desteklediğini söyleyen Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac bile ummadığımız bir tavır değişikliğine giderek Türkiye’nin üyeliğini zorlaştıracak biçimde bir anayasa değişikliği yapılmasına öncülük etti. Bu yılın başında Fransız Anayasasında yapılan bir değişikliğin sonucunda 2007 yılından itibaren AB’ye katılacak yeni üyelerin onay işlemi halkoyuna sunulacak. Yani siz bütün koşulları yerine getirseniz ve istenen bütün tavizleri verseniz bile Fransızların % 51’i hayır oyu verirse üye olamayacaksınız. Buna tepki göstermek gerekmiyor muydu?
Biz bu konuyu Avrupa Sosyalist Partisi toplantısında dile getirdik. Fransız Sosyalist Partisi temsilcileri bize hak verdiler ve iktidara geldiklerinde bu anayasa maddesini yeniden değiştireceklerini söylediler.
Bu gerçekler halktan saklanamaz. Ortak hedefimiz Türkiye’yi bir an önce ve diğer ülkelerle eşit koşullarda AB’ye tam üye yapmaktır. Bazen bu mücadele sırasında yaptığımız eleştirileri yanlış yorumlayıp bizi AB üyeliğine karşı olmakla suçlayanlar oluyor. Oysa gerçekte bizim mücadelemiz Türkiye’yi AB’ye sokmak isteyenlerle değil, üyeliğimize karşı çıkanlarladır. Türkiye’ye haksız koşullar dayatmak isteyenlerledir. Üyeliğimizin önüne engeller çıkartmak isteyenlerledir. Onlarla korkmadan, çekinmeden gerçek bir Avrupalı gibi tartışıyoruz. Biz bu okulda bunu öğrendik. Yabancılar karşısında teslimiyetçiliği öğrenmedik, diz çökmeyi öğrenmedik, haksızlıklara boyun eğmeyi öğrenmedik.
Türkiye’nin üyeliğine karşı olan bazı AB Komisyonu üyelerinin de etkisiyle geçen yılın 6 Ekiminde yayınlanan ilerleme raporu maalesef Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye düşürebilecek ifadeler içerecek şekilde kabul edildi. Bizden başka hiçbir aday ülke için öngörülmeyen bazı kısıtlayıcı koşullar rapora konuldu. Özellikle insanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları ve sosyal politikalar alanlarında Türkiye’ye sürekli kısıtlamalar getirilebileceği söylendi. Bu kısıtlamalar 17 Aralık 2005 tarihindeki AB zirvesinde ağırlaştırılarak kabul edildi.
Bu temel konularda sürekli hak kısıtlaması olursa tam üye olamayacaksınız demektir.
Ayrıca Kıbrıs konusunda Türkiye için tek taraflı önemli tavizler istendi. Biz bunlara karşı çıktık. Bu koşulların kabulünün Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödeteceğini, üstelik tam üyelik hedefinin de iyice kuşkulu hale getirildiğini söyledik. Ne yazık ki, Hükümet bunları kabul etti. 17 Aralık zirvesinde verdiği taahhütlere uygun olarak 29 Temmuz’da 1963 tarihli Ankara Ortaklık Anlaşmasını Kıbrıs dahil yeni üyelere uygulamayı öngören ek protokolü imzaladı. Bu imzayı atarken bir deklarasyon yayınladı ve bu imzanın Güney Kıbrısı tanıma anlamına gelmediğini söyledi.
AB 21 Eylülde bir karşı deklarasyon yayınlayarak Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir geçerliliği olmadığını ve Türkiye’nin ek protokolü imzalaması gerektiğini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresinde geçilmeyeceğini söyledi.
Kısa bir süre önce Ankara’ya gelen Komisyonun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn de bize Meclis Dışişleri Komisyonunda aynı şeyi söyledi ve bu protokolü Meclisin deklarasyonsuz olarak derhal onaylamasını beklediklerini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresine başlanmayacağını bildirdi. İşte başlangıçta yapılan hatanın bedelini Türkiye daha şimdiden ödemeye başlamıştır.
Son olarak 9 Kasım’da yayınlanan İlerleme Raporu ile Katılım Ortaklığı belgesinde de aynı belgelere atıfta bulunulmakta ve buna ilaveten Kıbrıs ile ilişkilerimizin normalleştirilmesi, yani Güney Kıbrıs’ı resmen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamız istenmektedir.
Raporlarda bizi rahatsız eden başka bazı unsurlar da var. Örneğin Lozan Antlaşmasıyla düzenlenen azınlıklar sisteminin değiştirilmesi ve Lozan’da azınlık olarak tanınmayan bazı gruplara azınlık statüsü verilmesi isteniyor.
Gene Lozan’da kabul etmediğimiz, İstanbul Fener Rum Patriğine Ekümenik sıfatı verilmesi isteniyor. Ruhban okulunun açılması isteniyor. Bir kara mizah örneği verilerek azınlıklar konusunda Türkiye’nin AB standartlarına uyması talep ediliyor. Oysa bu konuda bir AB standardı yok. Örneğin Fransa azınlıkların varlığını kabul etmiyor. Yunanistan Türk azınlığına olağanüstü kısıtlamalar uyguluyor. Keşke bugün Batı Trakya’daki Türk azınlığı İstanbul’daki Rumların sahip oldukları haklara sahip olabilse.
Geçen Temmuz ayında bir Parlamento heyetiyle gittiğimiz Batı Trakya’da Türk azınlığının özellikle eğitim ve dini haklar konusunda yaşadığı sıkıntıları gözlerimizle gördük. İşte şimdi bize “Azınlıklar konusunda AB standartlarına uyun.” deniliyor.
Raporlarda Sivil-Asker ilişkileri konusunda da aşırı talepler var. Öyle bir izlenim yaratılıyor ki, sanki Türkiye’de bütün önemli siyasi ve stratejik kararları askerler veriyormuş; sanki askerler Parlamentonun kararlarına hükmediyormuş izlenimi uyandırılıyor. Parlamento askerlere sözünü geçirsin deniliyor. Ben üç yıldır parlamentoda görev yapıyorum. Bir kere bile askerlerin bir telkiniyle karşılaşmadım. 1 Mart tezkeresini reddederken biz askerlerin önerisi doğrultusunda mı hareket ettik? Halkın egemen olduğunu anlayamıyorlar. Zannediyorlar ki askerler emrediyor! Diğer taraftan “İnsan hakları ihlalleri azalsa da devam ediyor, üstelik Devlet ihlal edenleri koruyor.” diyor. Biz onları koruyor muyuz? İşte bu gibi üzücü, rahatsız edici, haksız talepler ve ifadeler var.
Raporlarda sadece olumsuz unsurlar yok. Çok doğru ve olumlu öneriler de var. Örneğin parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması isteniyor. Bunu biz zaten öteden beri destekliyoruz. Hakim ve savcıların atama usulünün değiştirilip daha tarafsız hale getirilmesi öneriliyor. Bunu da destekliyoruz. Eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet, vergi, işsizlik, kayıt dışı ekonomi, çevre, tarım, balıkçılık, bilim ve araştırma gibi pek çok alanda Hükümete yüzden fazla eleştiri ve öneri getiriliyor. Bunların çoğunu biz de destekliyoruz ve şimdiye kadar bunların yapılmamış olmasını biz de eleştiriyoruz. O bakımdan bu raporları sadece olumsuz yönleriyle değerlendirmek çok yanlış olur. Olumlu önerilerden mutlaka yararlanmalıyız, olumsuz ve haksız eleştiri ve önerilere de karşı çıkmalıyız.
Nasıl karşı çıkacağız? Bunun yolu meseleyi Meclise getirip orada enine boyuna görüşmektir. Aynen Hırvatistan’ın ve Polonya’nın yaptıkları gibi, iktidar ve muhalefet ortak bir politika tespit etmeli ve bunu Meclis kararı haline getirmelidir. Bunun özü Türkiye’nin tam üyeliğin altında ikinci sınıf bir statüyü kabul etmeyeceği olmalıdır. Kıbrıs konusunda da tek taraflı tavizler vermeyeceğimizi ve Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayacağımızı söylemeliyiz. Aynı zamanda da gerekli reformları süratle gerçekleştirmeliyiz.
Bütün bu çalışmalarda sivil toplum örgütleriyle birlikte çalışmalıyız. Türkiye’deki ve yurt dışındaki Galatasaraylılarla yakın işbirliği yapmalıyız. Onlar bulundukları ülkelerde Türkiye’nin penceresi, sözcüsü, savunucusu olmalıdırlar. Bu görevi zaten yapıyorlar ama daha iyi koordinasyon yaparsak daha başarılı sonuç alırız.
Galatasaray’da aynı sınıfta okuduğumuz arkadaşlarımızın bir grup e-maili var. Biz onlarla bütün bu konularda haberleşiyoruz. Umarım ki, başka sınırların da vardır. En iyisi bir Galatasaray web sayfası açmak. Belki Galatasaray Üniversitesinin web sayfasından bunun için yararlanabiliriz.
Türkiye’nin çeşitli illerindeki üniversitelerden sık sık davet alıyoruz, oralarda konferanslar vererek bütün bu konulardaki görüşlerimizi anlatıyoruz. Galatasaray Üniversitesinden de bugün böyle bir davet almak bizi çok mutlu etti. Umarım ki, bu çalışmalarımızı daha da yoğunlaştırırız. Öğretim üyelerimizle, öğrencilerle ortak toplantılar, ortak değerlendirmeler yaparız.
Son çıkan belgeler toplam 160 sayfayı aşıyor. Her bölümünü titizlikle değerlendirip sonuçlar çıkartmak gerekiyor. Galatasaray Üniversitesi bunlar objektif olarak ele alınıp değerlendirilmesine katkı sağlayabilir. Biz bu çalışmalara memnuniyetle katılırız.
Bu okulu kuranlara, özellikle Cumhuriyet döneminde bu okulu çağdaş bir eğitim yuvası haline getirenlere şükran borcumuzu bugün bir kere daha ifade etmek istiyorum. Onlara layık olmak için daha çok çalışmalıyız ve çalışacağız.
Hepinizi sevgilerle, saygılarla selamlıyorum.
SORU- CEVAP
Farklı görüşler sahibi olmak demokraside bir zaaf değildir, bir zenginliktir. Farklı görüşlerin olması doğaldır ama üzerinde birleştiğimiz bir temel unsur var: o da, ülkemizin çıkarlarını korumak. Bu yolda iktidar ve muhalefet arasında uyum içinde çalışıyoruz. Dışişleri Komisyonunda değerli arkadaşım Mehmet Dülger başkanlığında çalışıyoruz. Eğer bu toplantılara katılacak olursanız, kimin iktidar kimin muhalefet olduğun anlayamazsınız çünkü bizi birleştiren nokta Türkiye’nin çıkarlarıdır. Basında zaman zaman bize, partimize karşı bazı eleştiriler görüyoruz. Özellikle belirtmek isterim ki basında gördüğünüz eleştirilerden bir tanesini bile bir AKP milletvekili söylememiştir. İkincisi şu: daha önceki dönemde söyleyip bugün tersini söylediğimiz en küçük bir şey olursa lütfen gelip açıklayın. Deniyor ki “Sayın Öymen evvelce Avrupa Birliğini ve Gümrük Birliğini savunurdu. Şimdi savunmuyor.” AB’ye karşı, “AB’ye üye olmayalım.” dediğim tek bir sözümü bulamazsınız. Söylemediğimiz bir şeyi söylemişiz gibi göstermeye çalışıyorlar. Meclisteki siyasi partilerden bir tanesi bile AB’ye karşı geliyor mu? Nereden çıkarıyorsunuz? Kimi ikna etmeye çalışıyorsunuz? Gümrük Birliği bizim zamanımızda gerçekleştirilmiştir. Ancak bu iş eksik bir iş oldu. Özellikle Hizmetler ve tarım sektörlerini Gümrük Birliği’ne Almanya’yı ikna edemediğimiz için dahil edemedik. Alman Dışişleri Müsteşarıyla saatlerce konuşmuş, ikna etmeye çalışmıştık.
6 Ekim 2004 tarihinden itibaren kabul edilen belgelerin tümü Türkiye’yi 17 Aralık 1999 tarihinde kabul edilen AB’ye girme kararını geriletmiştir. Hükümetin sükunetle kabul etmesini eleştiriyoruz. Neydi 1999 Aralığındaki metin? Türkiye’ye eşit kriter uygulanacaktı. Yani bütün adaylarda aranan kriterler aranacaktı. Bu karar uygulandı mı? Hayır, uygulanmadı. 6 Ekim 2004 tarihinden itibaren çıkan bütün belgeler Türkiye’yi diğer adayların tümünden daha geriye götürdü. Aksini söyleyen varsa buyursun.
Çok dikkat etmemiz gerek nokta halkı, vatandaşı böyle önemli konularda aldatmamak. Kimse gerçekleri gizlemeye hatta birbirimizi AB’ye karşı olmakla, milliyetçilikle suçlamaya hiç kalkışmasın. Evet, biz milliyetçiyiz ama Atatürk milliyetçisiyiz. Çünkü Atatürk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek temel maddesidir. Atatürk milliyetçiliği ırkçılık mıdır, gericilik, çağdışılık mıdır? Atatürk milliyetçiliği çağdışılık değildir. Atatürk’ün söylediği yolda gitmek, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaya çalışmak yanlış mıdır? İleriye yönelik planlarınız nelerdir diye soruldu. Ben bununla ilgili bir kitap dahi yazdım: Geleceği yakalamak. Her ülke ne yapıyor, 20 yıl sonra ne olacak, Türkiye için ileriye dönük projeleri anlattık bu kitapta. Mesela Fransa bu alanda strateji belirlemek üzere bir Bakanlık kurmuş, bunu anlatıyoruz. İngiltere’nin 12 tane bunun için temel yasası var. Biz ne yapıyoruz? Tam tersini yapıyoruz. Kadrolaşıyoruz. İktidarı bunun için eleştiriyoruz. Yani siyaseten kendisine kim yakınsa onu en önemli, en kritik makamlara getiriyor. Sonra da “niye AB’ye hala üye olamadık?” diyoruz. Bakınız Avrupa Komisyonunun yayınladığı son İlerleme raporunun birçok maddesinde Türk bürokrasisinin eksikliğinden, yetersizliğinden bahsediyor.
Dışişleri ve Uyum komisyonlarında devletin en üst düzeydeki bürokratlarını davet ediyor ve onlardan bilgi alıyoruz. İçlerinde çok iyi, çok parlak arkadaşlar var ama çoğunluk çok büyük üzüntü kaynağı oluyor. Geçen gün bir genel müdür geldi ve kendisine Avrupa mevzuatını inceleyip incelemediklerini sorduğumuzda “İnceleyemedik efendim, biz lisan bilmiyoruz.” Dedi. O zaman ne işiniz var orada?
AB’ye 1987 yılının Mayıs ayında müracaat ettiğimizde bize “Gerçekten AB’ye girmek istiyorsanız hem Avrupa hukukunu hem Türk hukukunu bilen hem de anadili gibi yabancı dil konuşan 2000 uzman yetiştirmelisiniz.”dediler ve bunları sivil makamlara yerleştirmemizi istediler. Bugün Avrupa Birliği konusunda değil 2000, 200 tane uzmanımız var mı? 2004 yılında kanun çıkarıyorsunuz, son raporda AB Komisyonu “Çıkardığınız kanun AB müktesebatına aykırıdır.” Diyor. Bunları açığa çıkardığımız için muhalefetlik mi yapmış oluyoruz?
Değerli arkadaşlarım bizim AB’den istediğimiz nedir? Bizim istediğimiz sadece bir tek kelimeyle özetlenebilir. Başka hiçbir kelimeye gerek yoktur: EŞİTLİK. Lozan’da İsmet Paşa ile sadece eşitlik için mücadele verdik. Bunun sonucu da alınmıştır. Lozan müzakerelerinde bize eşit devlet statüsü vermek istemediler, kapitülasyonları korumak istediler. Bunu aldık ve işte biz bugün bunu kaybediyoruz. Biz buna itiraz ediyoruz. İnsanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları, kalkınma fonları alanlarında sürekli kısıtlamalardan bahsediyorlar. O zaman bize ikinci sınıf bir statü düşünüyorlar. Bunu başka türlü nasıl anlarsınız, nasıl yorumlarsınız? Niçin başkalarına uygulamadıkları kısıtlamaları bizim için kullanıyorlar? Eşitlik istememiz çok mudur?
En çok emek verdiğimi ve üzerinde en çok zaman harcadığım konulardan biri olan Kıbrıs’ta “Bizde bir hata var.” denildi. Hatamızı bilemiyorum ama Kıbrıs meselesinde geçmişteki Türk hükümetleri siyasi konuda hiç bir hata yapmamıştır. Daha Kıbrıs’a biz barış operasyonu düzenlemeden önce gizlice Amerikalılarla görüşüldü ve Amerikalılar dediler ki “Eğer %30’un altında toprağı kabul edin, Kıbrıs meselesi hemen çözülür. Buna bizzat şahit oldum. Sonra ne oldu? Rumlar geri adım attılar, sözlerinde durmadılar. Şimdi bunda biz mi kabahatliyiz?
Kıbrıs’ta eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri plan sundu, aynen kabul ettik. Sayın Denktaş da kabul etti. Ama tek bir kişi reddetti. Karşı taraf, Rum “Adalet Bakanı” çıktı ve “Biz çözüm istemiyoruz.” diyerek açıkça ilan ediyor. Sonra Sayın Başbakan çıkıyor ve diyor ki 30 senden beri bütün Türk hükümetleri yanlış iş yapmıştır. AKP hükümeti çıkıp “Çözümsüzlük çözüm”ü biz mi söylemişiz? Bu ne demek oluyor? Hangi Başbakan kendi hükümetleri için böyle bir şey söyler?
Sonra bütün sakıncalarına rağmen Kofi Annan planını aynen kabul edilmesini istediniz ve şunu iddia ettiniz: “Eğer Rumlar bu plana hayır, Kıbrıslı Türkler evet derse, bütün baskılardan kurtulacağız ve bir daha kimse bizden bir şey istemeyecek.” Ne oldu? Türkler evet dedi, Rumlar hayır dedi. Sonuçta Rumları mükafatlandırıp AB’ye üye yaptılar, Türklere ambargoları, baskıları devam ettirdiler. Şimdi kimden daha çok taviz istiyorlar? Rumlardan mı? Hayır, bizden. Rum gemilerine, uçaklarına açılın, Rumları Kıbrıs Devleti olarak hukuken tanıyın, ilişkilerinizi normalleştirin diye Türkiye’ye baskı yapıyorlar. Şimdi doğru mu yapıldı? 30 yıldır yanlış yapılıyorsa şimdi yaşananlar doğru mu? Muhalefet olsun diye söylemiyoruz. Ulusal çıkarlarımızı korumaya çalışıyoruz.
Fransa’da olanlara bakınız. Hepimize çok önemli görev düşüyor. Fransızlar bizim en yakın olduğumuz ülkedir. Fransa’da bir olumsuzluk görünce yüzlerine söyleyeceksiniz, Avrupalılık bunu gerektirir. Efendim biz Fransız kültürüyle yetiştik, bize haksızlık da yapsalar biz sineye çekeriz demeyeceksiniz. Geçenlerde Fransa Meclis Başkanı M. Debré Ankara’ya geldi ve Avrupa Komisyonunda konuştuk ve diyor ki “Türk ve Ermeni uzmanlar oturup Ermeni meselesi üzerinde bir görüş birliğine varsınlar.” “Yani demek istiyorsunuz ki ‘Soykırım konusunda Türkiye’de Ermeni uzmanların görüşüne ihtiyacınız var. Soykırım oldu mu olmadı mı tartışmak için bir uzman heyet otursun ve tartışsın demek mi istiyorsunuz?’ dedim. “Evet onu söylüyorum.” dedi. Peki “O zaman uzmanların görüşünü almadan niçin Fransız Parlamentosunda karar çıkarıp soykırım vardır diye kabul ettiniz? Kendim söyledim Başbakana, bakın Chirac’ın bir önerisi var. Anayasa değişikliğine gittiler. Bütün tavizleri versek bile giremeyiz. Fransa’daki yapıyı biliyoruz. %51 Türkiye lehine oy çıkması mümkün değil. Fransa’daki Sosyalist Parti diyor ki “Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmezse Fransa’daki hiçbir parti Türkiye’nin üyeliğini desteklemez.” İşte bunlarla mücadele ediyoruz. Avrupa’dan böyle çatlak sesler geliyor. Her konuda yabancılar haklıdır, muhalefet her zaman haksızdır yaklaşımı bağnazlıktır. Demokrasi değildir, tek yönlü yaklaşımdır. Biz buna itiraz ediyoruz.
Diplomaside sonuç almak istiyorsanız mücadele edeceksiniz. En kötü durum ricacı “demandeur” olmaktır. Siz talebinizi ortaya koyacaksınız, karşı taraf reddediyorsa kozlarınızı kullanacaksınız. Bakınız, Fransa’da Büyükelçilerimiz, diplomatlarımız Ermeni teröristleri ASALA tarafından saldırıya uğradı ve öldürüldü. Bu teröristler Fransa’da himaye gördüler. O sırada bir Fransız şirketi çıktı ve Türkiye’ye çok büyük bir öneride bulundular. Dediler ki “size 1 milyar dolarlık bağış, teknoloji yardımı yapacağız.” Bu kabul edilmedi çünkü Fransa Türkiye’ye karşı terörizmi himaye ettiği sürece biz size proje vermeyiz dendi. Tam 15 gün sonra Cumhurbaşkanı Mitterrand Türkiye’ye özel temsilci gönderdi. Temsilci “Türkiye’den özür diliyoruz, bir daha bunu yapmayacağız ve bu noktadan sonra bir tek Türk diplomatı ASLA teröristleri tarafından öldürülmedi. Diplomasi budur. Devlet adamlığı budur. Hakkınızı sonuna kadar koruyacaksınız. Biz bir metinde bir virgülü değiştirmek için saatlerce tartışırız. Niçin? Çünkü ülkemizin menfaati bunu gerektirir. Ben NATO’dayken Avrupa ordusu konusunda Türkiye’ye son derece haksız büyük baskılar yaptılar. Neden? AB kendi sözünden geri adım attığı için. Dedim ki NATO’da 18 birden büyük değildir. Sonunda ne oldu? Onlar geri adım attılar. İşte hükümete bunu anlatamıyoruz. Bir noktada bile hükümet dirayetli davranmadı. “Irak’ta, Kıbrıs’ta, AB’de ne istersek veriyorlar.” Diyor yabancılar bu hükümet için. İşte teslimiyetçilik budur.
Bağımsızlığımıza halel gelecek mi diye soruluyor. Kimsenin vermediğini biz verirsek gelir. Etki raporu diyor ki Fırat ve Dicle havzalarının stratejik önemi vardır, bu İsrail’i ilgilendirir, o nedenle uluslararası yönetim altına alınabilir. Açın müzakere çerçeve belgesinin 3. maddesinin son cümlesine, bu rapora atıfta bulunduğunu görürsünüz. Sindirim kabiliyeti ne demektir dedik, Olli Rehn dedi ki: Sindirim kabiliyeti şudur: bu raporda yazılan herşeyi kabul edeceksiniz, etmezseniz bizim sizi sindirmemiz mümkün olmaz.
Lütfen bir çalışma grubu kuralım, değerli arkadaşlarımız, uzmanlar ve hocalarımızdan bir çalışma grubu kurulsun. Bu raporları inceleyelim, Türkiye’ye bir katkımız olsun. GS Derneğini kuvvetle destekliyorum. Sosyal politika, insanların serbest dolaşımı ve rekabet hukuk çok önemli konular. Rekabet hukuku konusuna gelindiğinde göreceksiniz nasıl yaygara koparıyorlar. Bazı firmalarımız bugünkü avantajlardan yaralanamayacakları için kıyameti koparacaklar.
Yunanistan üye olacağı zaman resmen karar aldılar. Dediler ki Yunanistan üyeliği Türkiye-AB ilişkilerini hiç olumsuz etkilemeyeceklerdir. Ondan sonra Yunanistan’ın ilk işi ne oldu? Türkiye’ye 4. mali protokolü, 600 milyon avro’yu veto etmek oldu. Bizi bundan mahrum ettiler. Sonra ne yaptılar? Gümrük Birliği yürürlüğe girdi, – ki en başta AB Gümrük Birliğinden doğacak zararları takviye etmek için büyük bir yardım paketi sözü vermişti : her sene 395 milyon avro nakit katkı, ayrıca Avrupa Yatırım bankasından özel koşullu krediler, ayrıca kalkınma kredileri – Yunanistan bu paketi Kardak krizini bahana edip veto etti. Bir kuruş bile alamadık. Yıllarca hiç para alamadık. Ondan sonra bizi Suriye ve Ürdün’ün yararlandığı MEDA- Akdeniz fonlarına bağladılar, sadaka verir gibi üç beş kuruş verdiler. 6 tane Orta ve Doğu Avrupa ülkesinin 6 yıl içinde aldıkları katkı 86,5 milyar avro. Türkiye’ye 40 yılda verilen para 2 milyar avro. Türkiye’ye çok büyük haksızlık yapılmıştır.
Şimdi diyorlar ki “yeni düzenleme yapılmazsa sizi üye yapmayız.” Bu ne demek? Bu şu demek: Bugünkü düzenlemeye göre diğerlerinin yararlandığı yardımlardan Türkiye yararlanamayacak demektir. Bugün yararlansaydık bu fonlardan kaç para alacaktık? 16,5 milyar avro alacaktık. 11,5 milyar avrosu karşılıksız hibe olacaktı. Üyeliğimizi geciktirmelerinin sebebi budur. Danimarkalılar diyor ki “Eğer size bunları vermiyorlarsa bilin ki siyasi irade yoktur.”
Bugünkü iktidarın ne yapmak istediğini tam bilmiyoruz. Sayın Başbakan dedi ki “Eğer bizi üye yapmazlarsa kökümüze döner, İslam ülkeleri birliği kurarız.” Biz böyle bir şey kabul etmiyoruz. Bizim böyle bir hedefimiz yoktur. Sayın Dışişleri Bakanı ne dedi? Bu Müzakere Çerçevesi belgesinden hemen önce pürüz çıkınca “Biz sırtımızı döner gideriz.”dedi. Hayır pes etmek doğru değildir. Bakın DE Gaulle zamanında İngiltere’nin AB adaylığını Fransa iki kere veto etti. İngilizler ne yaptılar? Dediler ki “Biz hayırı cevap olarak kabul etmiyoruz.” Sonunda ne oldu? De Gaulle’ün yerini Pompidou aldı, İngiltere üye oldu. Sonunda herşey bitti, Referanduma gittiler, ne yapacaksınız? Bize bir B planı lazımdır ama bu B planı hiçbir zaman İslami değerler olmayacak. Türban konusunda çok önemli bir mesajımız var bizim. Türkiye’yi çağ dışı bir ülke gibi göstermeye hakkınız yok. Binlerce kızımızı baskı altına aldılar, türban özgürlüktür, Üniversitelerdeki türban yasağı Avrupa’daki düşünce sistemine aykırıdır .” dediler. Bu yüzden on binlerce kızımız Üniversite tahsilinden mahrum kaldı. Belki aralarında çok başarılı, çok önemli yerlere gelecek kızlar vardı. Bunlardan özür dilenmesi gerekir. İşte AİHM kararını verdi: “Üniversitelerdeki türban yasağı insan hakları ihlali değildir.” Buyurun şimdi ne yapacaksınız? İşte bunlara çok dikkat etmek gerekiyor. Son kitabım “Ulusal çıkarlar”ı okuyanlar sorularının cevaplarını alacaklardır.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.