Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CHP İzmir Karşıyaka İlçe Örgütünde “Türkiye-AB İlişkileri” Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur ÖYMEN’in İzmir Karşıyaka İlçe örgütünde “Türkiye-AB İlişkileri” hakkında yaptığı konuşma
10 Kasım 2005
Sayın İlçe Başkanımız,
Çok değerli Belediye Başkanımız, İl Başkanımız, Milletvekili arkadaşım,
Çok değerli eski ve yeni Parti Yöneticilerimiz, Belediye Başkanlarımız, İlçe Başkanlarımız,
Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.
Bugün bildiğiniz gibi çok önemli bir günümüz. 10 Kasım Atatürk’ün ölüm yıldönümü. Ama aynı zamanda Atatürk’ü hatırlama günü. Atatürk’ün yaptıklarını düşünme günü. Atatürk’ün yaptıklarını değerlendirme günü. Türkiye’nin AB sürecinden bahsederken Atatürk’ü hatırlamak mümkün mü? Eğer Atatürk’ün o büyük reformları olmasaydı, Türkiye’yi çağdaş Avrupalı bir ülke haline getirmeseydi, bizim AB’ye aday olmamız söz konusu bile olamayacaktı. O bakımdan biz eğer bugün bu noktaya gelebilmişsek, eğer bugün Türkiye-AB kapısında bu kapıyı zorlayan bir ülke haline gelmişse bu herkesten önce ve her şeyden önce Atatürk’ün yaptığı büyük reform hamlesinin eseridir. Bunu bugün böyle bir günde hatırlamakta çok büyük yarar var.
Acaba Avrupalılarda bunu bu kadar önemle hatırlıyorlar mı? Acaba Türkiye’nin üyelik sürecini değerlendirenler Atatürk’ü bizim gördüğümüz gibi görüyorlar mı? bunu araştırmak için bu son hazırlanan raporu inceledik. Bu raporda çok şey var. Onlardan biraz bahsedeceğim. Şu 146 sayfalık bir rapordur bu. Aynı zamanda 20 sayfalıkta Katılım Ortaklık Belgesi var. Baktık bunun içinde acaba Atatürk’ten hiç bahsediliyor mu? Bu büyük insandan, bu devletin kurucusundan, onun yaptığı reformlardan çünkü geçmişten çok bahis var. Te Birinci Dünya Savaşındaki Ermeni olaylarından filan da bahis var. Ama Atatürk’ten bahis var mı? Bir daha araştırdık ve baktık ki gerçekten bahis var. Bir yerde Atatürk’ten bahsediyor ama ne vesileyle bahsediyor? Bir vesileyle; bir olay dolayısıyla; Atatürk Havaalanından bahsediliyor. Atatürk’e tek atıf bundan ibarettir. Onun dışında bu devletin kurucusundan, bu devletin mimarından hiçbir bahis yok. Sanki bu ülkeden Atatürk geçmedi.
Bu raporu değerlendirmeden önce size kısaca bir iki şey hatırlatmak istiyorum. Bu raporları tek başına okumak yeterli değil. Bunu kısa bir süre önce geçtiğimiz yıldan bu yana kabul edilen başka raporlarla, zirve bildirileriyle, Müzakere Çerçeve Belgesiyle birlikte değerlendireceğiz. Ama bu da yetmez. Esas önemli olan Avrupa’da Türkiye’yi üye yapmak için Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası yapmak için siyasi irade var mı yok mu? Bakıyoruz İkinci Dünya Savaşından sonra bu irade varmış. İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa Devletlerinin başında olan ünlü devlet adamları Türkiye’yi gerçekten Avrupa’nın bir parçası olarak görmüşler. Hem Amerika’da hem Avrupa’da. Truman Doktrini ve Marshall Planı hazırlanırken Türkiye de diğer AB ülkeleriyle birlikte bunun içine alınmış. Ondan sonra 1949’da Avrupa Konseyi kurulmuş Türkiye’yi buna kurucu üye yapmışlar. Hiç kimse Türkiye Asyalı mıdır Avrupalı mıdır diye tartışmıyor. Türkiye’yi kuruluşundan itibaren bir Avrupalı ülke olarak bunun içine sokuyorlar. Ondan sonra Avrupa Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği teşkilatı kuruluyor ve Türkiye’yi hemen başından itibaren üye yapıyorlar. Batı Avrupa ülkeleriyle Kuzey Amerika ülkelerinin oluşturduğu NATO kuruluyor ve 1952’de Türkiye’yi NATO’ya alıyorlar. Bütün bunlar gösteriyor ki daha o devirde Türkiye bir çok Avrupa kuruluşuna giriyor ve o zaman kimsenin tereddüdü yoktu.
1963 yılında AB ile Türkiye anlaşma imzaladı. İmzalayan o zamanki Başbakan İsmet Paşadır. Bu anlaşmanın özü şu: Türkiye ile AB arasında bir ortaklık kuruyor. Ama nasıl bir ortaklık? Bu anlaşmanın 28. maddesi anlaşmanın amacı Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğidir diyor. Yani o zaman AB siyasi iradesini ortaya koymuştur. Adı AB değil, Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak adı değişmiştir ama o zaman irade vardı. Bizim bugün eksikliğini hissettiğimiz, siyasi iradenin eksikliğidir. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Birçok teknik meseleden bahsediliyor, kamuoyu önünde çeşitli tartışmalar yapılıyor ama esas söylenmesi gereken pek söylenmiyor. Ne yazık ki bunu sadece CHP Genel Başkanı ve Parti sözcülerimiz çeşitli vesilelerle dile getiriyor, hatırlatıyor. Avrupa’da o zamanki siyasi irade bugün yok.
Ben Almanya’da büyükelçiyken, Alman Başbakanı Helmut Kohl bir sefer bile günün birinde Türkiye’nin AB’ye üye olabileceğini söylemedi. Bütün Doğu Avrupa ülkelerinin üyeliği için müthiş gayret sarf etti ama bir kere bile “Türkiye AB’ye üye olabilir” demedi. Niçin demedi? Çünkü siyasi irade eksilmiştir. Ne dedi ona mukabil olarak? “Okulda öğretmenlerimiz bize hiçbir zaman Türkiye’nin bir Avrupa ülkesi olduğunu öğretmediler” dedi. “Türkiye’nin Başkentinin Avrupa’da olduğunu öğretmediler” dedi. Peki sizden önceki nesil Alman lideriniz Konrad Adenauer Türkiye’yi AB üyesi yapmaya yönelik anlaşmaya nasıl imza attı? Diyorsunuz ki Türkiye Avrupa’da değildir, AB üyesi olamaz. Peki Kıbrıs adası Avrupa’da mıdır? Hangi coğrafya kitabı Kıbrıs’ı Avrupa kıtasında gösteriyor? Hiçbiri. Ama Kıbrıs’ı AB üyesi yaparken bu nedense aklınıza gelmedi.
Bizim şimdi çektiğimiz sıkıntı bazı Avrupa ülkelerindeki liderlerin ve bazı siyasi partilerin Türkiye’nin üyeliğini henüz içlerine sindirememeleri. Bunlar hala Türkiye’yi Avrupa’nın bir parçası gibi göremiyorlar. Açıkça söylüyorlar: “Biz sizi Avrupa’ya almak istemiyoruz.” diyorlar yüzümüze karşı.
Bakın 4 Mart 1997 tarihinde Brüksel’de Avrupa Hıristiyan Demokrat Partileri Toplantısı yapıldı. Bu toplantıdan sonra eski Belçika Başbakanı Martens bir açıklama yaptı ve “Biz Türkiye’yi hiçbir zaman AB’ye almamaya karar verdik.” Dedi. Niçin? “Çünkü AB bir uygarlık projesidir.” Diyor. Yani bizim uygarlığımızda sizin yeriniz yoktur diyor. Bazıları daha sonra itiraz etti, “Yanlış anlaşıldı, biz öyle demek istemedik, bu bizi bağlamaz” falan dediler. Gerçekten de bazı Hıristiyan Demokrat Partiler Türkiye’nin üyeliğini kuvvetle desteklediler, bugün de destekliyorlar ama bazıları da şiddetle karşı çıkmaya devam ediyorlar. İşte bizim çektiğimiz sıkıntıları özünde bu yatıyor arkadaşlar. Biz bunu göremezsek, görmezlikten gelirsek, bazılarının yaptığı gibi bunu kamuoyundan saklarsak bugünkü gelişmeleri hiç anlayamayız.
Türkiye’de bilmemiz gereken şudur: Avusturya gibi bazı ülkeler, Alman hükümetinin başına geçen Angela Merkel’in Hıristiyan Demokrat Partisi, Fransa’da bugün iktidarda olan İçişleri Bakanı Sarkozy’nin UMP Partisi gibi bazı büyük Avrupalı partiler Türkiye’nin üyeliğini kesinlikle istemiyorlar. Bunu açıkça ilan ettiler. Bu niçin önemlidir? İngiltere, İspanya, Portekiz, İtalya, Belçika gibi bizi destekleyen başkaları da var ama bu bizi şu nedenle rahatsız ediyor: üye olabilmek için bütün ülkelerin onayı gerekiyor. Bir ülke hayır derse, üye olamazsınız. Onun için biz bütün ülkelerin desteğini sağlamak zorundayız. Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar bize ikinci sınıf bir statü vermek istiyorlar. “Size üyelik vermeyelim ama özel bir bağ, özel bir ilişki kuralım. Bugünkünden daha yakın bir ilişki kuralım ama siz bizim ailemize girmeyin.” Diyorlar. Yani bize sürekli bir nişanlılık öneriyorlar. Biz de bunu kabul etmediğimizi söylüyoruz. “Diğer adaylar nasıl tam üye olduysa, Türkiye de tam üye olmalıdır.” Diyoruz.
Bütün mücadele bunun etrafında dolaşıyor. Okuduğunuz, okuyacağınız belgelerin özünde bu yatıyor. Bu belgeler hazırlanırken, Avrupa’da büyük bir mücadele oluyor. Bakın bu son belge dün çıktı, bu belgenin çıkması sırasında “Öyle mi diyelim, böyle mi diyelim?” diye son dakikaya kadar saatlerce tartıştılar. Neticede 2004 yılının Ekim ayında çıkan İlerleme raporu, Aralık ayında çıkan Zirve bildirisi, 3 Ekim 2005’te kabul edilen Müzakere Çerçeve belgesi, n son olarak 9 Kasım 2005’te çıkan İlerleme raporu ve Katılım Ortaklığı gibi çıkan belgelerin özü şudur: bir taraftan, “Hedef Türkiye’nin üyeliğidir.” diyorlar ama ekliyorlar “Ama bu garanti değildir. Müzakerelerin ucu açıktır. Tam üye olamazsanız bile Avrupa’ya sıkı sıkıya bağlanacaksınız.” Üstelik “Size bazı konularda sürekli olarak kısıtlama getirebiliriz.” diyorlar. Yani bizi her zaman bazı haklardan mahrum edebileceklerini söylüyorlar. Bu haklar nelerdir? Mesela insanların serbest dolaşımı. Bütün Avrupa ülkelerinin insanları serbestçe dolaşacak, Türkler dolaşamayacak. Böyle şey olur mu? İnsanların serbest dolaşımı AB’nin 4 temel hakkından biridir. Diğerleri malların, hizmetlerin ve sermayenin serbest dolaşımıdır. Bu haklardan birinden mahrumsanız, üye sayılamazsınız. İşte bizim için hazırlanan belgede “insanların serbest dolaşımına ilişkin sürekli hak kısıtlaması getirebiliriz size” deniyor.
Başka ne söyleniyor? Tarımda kısıtlamalardan bahsediliyor. Tarım AB’nin çok önemli bir boyutudur ve bütün AB bütçesinin % 40’ından fazlası Tarım destekleme fonlarıyla ilgilidir. Bütün ülkelerin çiftçileri bu fonlardan yararlanır ve düşük düzeyli çiftçiler bu fonlar sayesinde toplumun diğer kesimlerine yakın bir hayat düzeyine kavuşurlar. Herkese bu hak tanınırken , “Türklere sürekli olarak tanımayabiliriz” diyorlar.
Diğer bir konu da sosyal politikalar. Geri kalmış bölgelerin kalkındırılması için AB’nin fonlarından bahsetmek gerek. AB “Sizi bu fonlardan da mahrum edebiliriz.” diyor.
Değerli arkadaşlar, bunları yazan rapor 6 Ekimde kabul edildiğinde Sayın Başbakan bir, bir buçuk saat içinde bir açıklama yaparak “bu rapor son derece olumlu ve dengelidir” dedi. İçinde ne yazdığının farkında mı değildir? 147 sayfa anadilinizde yazılsa bile bir saatte okuyamazsınız. Sizin hiç bilmediğiniz bir dilde yazılmış, ne zaman okudunuz, nasıl anladınız, nasıl değerlendirdiniz de bunu söylüyorsunuz? Orada Türkiye oyunu kaybetti. Çünkü ondan sonra bu haksızlıklara itiraz etmeye başlayınca, bizim uyarılarımız sonucunda gözleri açılınca “Siz nasıl itiraz edersiniz?” dediler. “Başbakanınızın ağzından bu raporu kabul ettiniz, o bakımdan itiraz etmeniz mümkün değil.” dediler. Biz hala bunun sıkıntısı çekiyoruz. Zirve kararı ve ondan sonraki metinler de o belgede olan hükümleri tekrarladılar ve bizi 6 Ekim raporuyla bağladılar. Bu bizi gerçekten rahatsız etti çünkü biz bu şekilde AB’ye üye olamayız.
Sayın Genel Başkanımız 17 Aralık zirvesi henüz sonuçlanmadan bu meseleler anlaşılınca bir basın toplantısı düzenledi ve “Sayın Başbakan bu belgeyi imzalamayın, kabul etmeyin. Uçağınıza binin, Türkiye’ye dönün. Müzakerelere devam edelim, daha uygun bir zemin bulalım, o zaman imzalarsınız.” dedi. Ama ne yazık ki sanki elinden oyuncağı alınacak bir çocukmuş gibi Türkiye bu belgeyi orada kabul etti. Üstelik yalnız bununla da kalmadı ve daha önce Kıbrıs’la ilgili olarak hiçbir hükümetin kabul etmediği bir şeyi de kabul etti: demin sözünü ettiğim 1963 anlaşmasını Kıbrıslı Rumlar dahil bütün yeni üyelere uygulamayı resmen yazılı olarak taahhüt etti. Biz bunun çok yanlış olduğunu, katiyen yapılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştık. Çünkü bunu yaparsanız, bütün Türk hükümetlerinin gayrı meşru saydığı, tanımadığı Kıbrıslı Rumları tanımız olursunuz. “Bunu yapmayın” dedik ama dinlemediler, yaptılar.
Temmuz ayının sonunda da Dışişleri Bakanı gitti ve buna imza attı. “İmzalamayın, bu büyük bir hata olur ve Kıbrıs Girit gibi elimizden çıkar.” dedik. Belki bizim bu eleştirilerimizin de biraz etkisiyle, hükümet bir deklarasyon yayımlamaya karar verdi. “Deklarasyonla biz bu belgeyi imzalıyoruz ama Rumları tanımıyoruz” diyeceklerini söylediler. Biz o zaman uyardık, hükümetin yayımlayacağı deklarasyonunu hiçbir kıymetinin olmayacağını anlatmaya çalıştık. Tek taraflı deklarasyonlar bir tek sizi bağlar, kimseyi bağlamaz. “İlla bunu imzalayacaksanız rezerv koymalısınız, ‘Diğer bütün üyeler için biz bunu kabul ediyoruz, bu protokolü imzalıyoruz ama Kıbrıs için bu sadece Kıbrıs meselesi çözülünce uygulanacaktır” diye bir rezerv koymalısınız.” dedik ama yapamadılar, güçleri yetmedi. Biz bunu söyledikten birkaç hafta sonra AB Hukuk Bürosunun raporu yayınlandı ve “Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir kıymeti yoktur, kendisinden başka hiç kimseyi bağlamaz. Ancak rezerv koysaydı bağlardı ama rezerv koymamış, o nedenle kimseyi bağlamaz” dendi. Böylelikle Türkiye çok büyük bir açmaza kendini sokmuş oldu. Şimdi bize bugün bu birazdan sözünü edeceğim raporda açıkça diyorlar ki imzaladınız bunu hadi hemen uygulayacaksınız. Bundan birkaç hafta önce AB’nin Genişlemeden Sorumlu Komisyon üyesi Olli Rehn geldi, Finlandiyalı, Sayın Genel başkanımızı da ziyaret etti. Mecliste de Dışişleri Komisyonuna geldi. Bize diyor ki açıkça “hiç biz deklarasyon filan istemeyiz. Bu Ek Protokolü derhal Meclise getireceksiniz ve onaylayacaksınız. Yoksa sizinle müzakerelere başlamayacağız.” E hani müzakerelere başlama kararı almıştınız? “Yok” diyor “biz şimdi tarama sürecine başladık. Türkiye’yi inceleme bölümüne başladık. Daha birinci bölümüm bile müzakeresi başlanmamıştır. Buna başlamayacağız” diyor. “siz Kıbrıslı Rumlarla ilgili bu protokolü onaylamadıkça müzakerelere başlamayacağız.” Bizim sıkıntımız burada. Biz bununla karşı karşıyıyız. Ayrıca 21 Eylül’de AB Türkiye’nin deklarasyonuna karşı mukabil deklarasyon yayınladı. Bu Karşı Deklarasyon. “Kıbrıs Rum gemilerini Türk limanlarına alacaksınız” diyor. “Kıbrıs Rum uçaklarını Türk havaalanlarına alacaksınız” diyor. “Almazsanız müzakerelere başlamayacağız” diyor.
Başka? Diyor ki “biz hepimiz Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyoruz. Siz de tanıyacaksınız. Yani ilişkileriniz normalleştireceksiniz. Bunu yapmazsanız üyelik müzakereniz yürümeyecektir.” Yani bizim tanımadığımız, hiçbir meşruiyeti olamayan, Kıbrıs Devletini kuran Antlaşmaların tamamen hilafına kurulmuş bir Kıbrıs Rum yönetimini biz bütün Kıbrıs’ın Devleti olarak tanıyacağız. E Kuzey Kıbrıs ne olacak? Kuzey Kıbrıs kaybolacak. Kıbrıslı Türkleri feda edeceğiz ve Kıbrıs Girit gibi elimizden gidecek. Getirmek istedikleri nokta burasıdır. Daha dün Yunanistan Başbakanı beyanat veriyor “bu sonuçtan son derece memnunuz” diyor. “Her istediğimizi metne koydurduk” diyor. Rumlar da, Yunanlılar da her istediğini koydurmuştur. Kıbrıs meselesi nasıl çözülecek? Bir de böyle bir madde var. Orada da açıkça diyor ki “Kıbrıs meselesi; aynen Rumların istediği gibi; Birleşmiş Milletler kararına göre ve AB’nin usullerine göre çözülecek.” Türkiye’nin istediği neydi? Kıbrıs Devletini kuran uluslar arası antlaşmalar dikkate alınsın. O yok. Kıbrıs’ta Türklerle Rumlara arasında şimdiye kadar yapılmış anlaşmalar dikkate alınsın. O da yok. Türkiye’nin istediği hiç bir şey yok. Bugünkü noktaya böyle geldik.
Bu belgeler ne diyor. Bir de ona bakalım.bu belgelerin içinde ne yazıyor? Biz dikkatle okuduk. Bir tanesi demin dediğim gibi İlerleme Raporudur. Bir tanesi Katılım Ortaklık Belgesidir. Bu iki bir yıldan beri Türkiye’de olup biten gelişmeleri anlatıyor. Bazı eleştiriler var. Bir iki olumlu unsur var. Katılım Ortaklık Belgesinde Türkiye’den ne isteniliyorsa bir yol haritası çizmiş. Türkiye şunları yapacak. Şunları kısa dönemde yapacak. Bunları orta vadede yapacak. Bir de Strateji Belgesi var ki bütün aday ülkeleri kapsıyor.
Değerli arkadaşlar, bu raporları okuduğunuz zaman objektif olmak zorundayız. Bunları tek taraflı bir yaklaşımla değerlendiremeyiz. Yoksa biz de inandırıcılığımızı kaybederiz. Bu belgeleri okuduğumuz zaman ne görüyoruz? İçinde bazı olumlu unsurlar var ki biz de kuvvetle destekliyoruz. Olumsuz unsurlar da var ki bizim hiçbir zaman kabul edemeyeceğimiz nitelikte. Eksikler var, çelişkiler var. Çok müphem yazılmış ne anlama geldiği açıkça belli olmayan ifadeler var.Can alıcı birkaç unsuru size söyleyeyim, sizi hem parti olarak hem ülke olarak en çok ilgilendiren neler var? Mesela “Milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmalıdır” diyor. Bunu kuvvetle söylüyor ve “Bu, yolsuzluklarla mücadelenin en önemli unsurlarından biridir. Türkiye yolsuzluklarla mücadelede başarılı olamamıştır, kurulan komisyonlar yeterince başarılı sonuç alamamıştır. Bunu çözmenin hareket noktası aynen Avrupa’da olduğu gibi milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasıdır.” diyor. Biz de aynen bunu söylüyoruz. Bize “Her şeyi eleştiriyorsunuz” diyorlar. Hayır, her şeyi eleştirmiyoruz. Olumlu bir şey gördüğümüz zaman, bizim görüşlerimize uygun bir şey gördüğümüz zaman biz de destekliyoruz. Bir tanesi budur.
Başka ne diyor: “Hakimlerin ve Savcıların atanmasında adil ve tarafsız bir yöntem uygulanmıyor” diyor. “Hakim ve Savcılar Yüksek Kuruluna Adalet Bakanı ve Müsteşarının katılması buna siyasi unsur sokuyor. O nedenle bundan vazgeçin” diyor. Adalet Bakanı ve Müsteşar bu komiteden çıksın, yargıçlar adil bir şekilde atansın” diyor. Doğrudur, bunu destekliyoruz. “İnsan haklarına tam uyulsun.” Diyor. En çok biz destekliyoruz bunu. Bazı işkence olaylarından bahsediyor, “Türkiye’de bu konuda azalma görülse de hala işkence yaygındır. diyor. Bunları ciddiye almak zorundayız. Ve de “İşkence yapanlar himaye görüyor” diyor. Sayın Dışişleri Bakanı bugün televizyonda bir demeç verdi ve “çok dikkatli bir üslupla yazılmıştır, eskisinden iyidir bu rapor” diyor. Bunların farkında değil. Bu rapor siz çok işkence yapıyorsunuz ve işkence yapanları da himaye ediyorsunuz diyor. Bakanın beğendiği üslup bu mudur?
Başka bir çok unsura da değiniliyor raporda. Çevre konularında, eğitimle ilgili olarak söylediği pek çok unsuru biz de paylaşıyoruz. “Eğitim düzeyi Türkiye’de düşüktür, eğitime az para harcanıyor. Bunu yükseltmelisiniz” diyor. Bunları biz de destekliyoruz. Sağlık hizmetleri eksiktir, yaygınlaştırın” diyor. Çevre konularında söylediğini de destekliyoruz. Ayrıntısına inecek vakit yok ama buna benzer bir çok unsur var. Bir bölümü hakikaten bizim de derhal kanunlaşmasını destekleyeceğimiz unsurlardır. Demin örneklerini verdim. Bunlar raporun müspet tarafıdır ve biz bunlara bakarak bu rapor çok tarafsız yazılmıştır diyebilir miyiz? Diyemiyoruz çünkü bazı çok temel konularda bizim hiç kabul edemeyeceğimiz unsurları da içeriyor.
Ne yazık ki hükümet bu rapor hazırlanmadan bu konularda yeterince itirazda bulunamadığı için bu gibi unsurların rapora girmesi sonucu doğmuştur. Ne yapmalıydık? Diğer ülkeler ne yaptıysa biz de onu yapmalıydık. Diğer ülkeler ne yaptı? Oturdular iktidarıyla muhalefetiyle bir milli politika tespit ettiler. AB ile müzakereleri nasıl yürüteceklerine, hangi tezleri savunacaklarına, milli tezlerinin ne olacağına ilişkin olarak bütün partiler oturdu ve mesela Hırvatistan’da bir Milli Mutabakat Belgesi çıkardılar; sonra da Parlamentoya giderek onaylattılar. Bu Hırvat Parlamentosunun ortak direktifi oldu. Aynı şeyi Polonyalılar da yaptı. Olli Rehn bize “Siz de yapın, iktidar ve muhalefet beraber çalışın” diyor. Biz de istiyoruz ama bizim istememizle oluyor mu? Bırakınız bizimle istişare etmeyi, bize danışmayı, bizimle ortak politika oluşturmayı; muhalefete bilgi bile vermiyorlar. Ana muhalefet partisine bütün bu gelişmeler sırasında bilgi bile vermediler. Müzakere Çerçeve anlaşması görüşülüyor ve Ana muhalefet Partisi neyin görüşüldüğünü bile bilmiyor! Dahası Dışişleri Bakanı Lüksembourg’a giderken havaalanında beyanatta bulunuyor: “Biz Ana muhalefet Partisi liderine bu konuda bilgi verdik” diyor. Çok şaşırdım, “Hiç bilgimiz yok nasıl oluyor?” Hemen Genel Başkanımızı arayıp sordum. “Hayır bilgi vermediler, sadece müzakereleri bitirdiklerini söylediler, bir iki madde hakkında birkaç söz söylediler. Bunu dışında elimize hiçbir belge gelmedi. Müzakerelerin içeriği hakkında hiçbir şey bilmiyoruz” dedi.
3 Ekim’de Hükümet, onayını bildirirken biz Ana Muhalefet Partisi olarak hiçbir şey bilmiyorduk. Hiç değilse 3 Ekim’de giderken bir faks gönderebilirlerdi ama yapmadılar. 4 Ekim günü hala hiçbir bilgi yok. 5 Ekim’de konu Mecliste görüşülecek. Öğlen Partiden çıktık, Meclise gidene kadar elimize hiçbir belge gelmedi. Biz Meclise gittikten sonra Partiye, odacıya bir metin bırakmışlar. Bu iş bu kadar gayrı ciddi yürütülmüştür arkadaşlar! O yüzden istediler ki CHP bilgisiz kalsın, metinleri inceleyemesin, gerekli eleştirileri yapamasın ve onlar da Mecliste kamuoyunun diledikleri gibi yönlendirsinler. Ancak dünyada bir icat çıktı biliyorsunuz: İnternet. Hükümetin vermediği bilgileri biz internetten aldık. Müzakere Çerçeve Belgesini İnternetten öğrendik, inceledik ve baktık ki içinde Türkiye açısında fevkalade ciddi sakıncalar var. Hiçbir ülkeye yazılmamış metinler var. Bizim için gerçekten çok endişe verici unsurlar var. Ve bunları Mecliste anlattık. Tam anlatırken baktık ki canlı yayın yapan TRT 3’ü kestiler. İktidar anlatırken, Dışişleri Bakanı konuşurken kesilmiyor, muhalefet olarak ben konuşurken tam ortada kesiyorlar. Benden sonra Sayın Elekdağ konuşurken de nasıl bir arızaysa sözde arıza devam ediyor. Bu nedenle halk bizi duyamıyor ve bu belgenin iç yüzünü öğrenemiyor. Ondan sonra aynı akşam bir televizyon istasyonuna TRT çalışanları telefon ediyorlar ve diyorlar ki “hiçbir arıza yoktu.” Hiçbir teknik arıza olmamıştır ve bu mahsus kesilmiştir. Bilinçli olarak. Düşünebiliyor musunuz? Bereket işte Karşıyaka İlçe Başkanımız gibi çok değerli arkadaşlarımız bu sansürlenen konuşmanın tam metnini Partinin internet sayfasından aldılar ve çoğalttılar dağıtıyorlar. Herkes de işin iç yüzünü öğrenme fırsatını buluyor. Bu çok ayıptır.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.