Olay TV – CHP’nin Seçim Programı Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Olay TV’ye verdiği mülakat
19 Haziran 2007

Terörle mücadele ülkemizin en önemli sorunudur. Biz diyoruz ki, bu kanı mutlaka durdurmak lazım. Her gün gelen şehit haberleri hepimizi derinden yaralamaktadır. Daha da üzücü olan şey ise bu saldırıları önlemek mümkündür. Bunu yapamıyoruz. Çünkü bu saldırıların merkezi, beyni, odağı Kuzey Irak’tır. AKP hükümeti kurulduğunda terör Türkiye’de neredeyse sıfıra inmişti. Önceki hükümetler gerektiğinde Kuzey Irak’a asker göndererek orada terör odaklarıyla mücadele edebiliyordu, havadan operasyonlar yapıyorlardı. O yüzden teröristler şimdi olduğu gibi Türkiye’ye sızamıyordu. Bu hükümet işbaşı yaptığında Türkiye’nin gündemi olmaktan çıkmıştı terörizm. Bir de bu günkü duruma bakalım. Sayın Genel Başkanımız 2003 yılının şubat ayında bir ay içinde iki defa daha Amerika’nın müdahalesi olmadan “hemen Kuzey Irak’a asker gönderin” diye hükümete çağrıda bulundu. Yani sınırı korumak için Irak savaşına katılmak için değil. Ve hükümet buna cesaret edemedi.
2003 yılının şubat ayında mecliste yaptığı iki ayrı konuşmada Sayın Genel Başkanımız bunu çok açık söyledi. Üç konuşma yaptı şubat ayında ve ikisi bununla ilgili. Orada Türkiye Irak sınırının Irak tarafından da korunması ihtiyacını belirtiyor, çünkü o kadar yüksek dağlar var ki Türkiye tarafından korumak kabil değil. Irak tarafından da korunması lazım. Kim yapacak? Irak yapacak ama yapamıyor. O zaman siz yapacaksınız. Bunu başbakana söyledi fakat yapamadılar. Daha sonra kendiliğinden 20 Mart 2003 tarihinde meclisten yetki aldı Kuzey Irak’a asker göndermek için. O gerekçeden oradaki terör odağının ne kadar tehlikeli olduğunu söylüyor, bizim bugün söylediğimiz aynı şeyleri o gerekçede söylüyor başbakan. Oraya asker göndermek için yetki istiyor altı ay süreyle. Aldı bu yetkiyi meclisten fakat uygulayamadı. Sonra 7 Ekim tarihinde bu sefer bir yıllık bir yetki istedi aynı amaçla. Onu da uygulayamadı. İki kere yetki aldı ve kullanmadı. Bu arada maalesef, bu iki yetki arasında bir anlaşma imzaladı ABD’yle ve o anlaşmada, Dubai’de imzalanan anlaşmada Türkiye’nin Amerika’dan alacağı 1 milyar dolarlık hibesi karşılığında, Kuzey Irak’a asker göndermeyeceği taahhüt ediliyor. Bu basına sızınca biz büyük tepki gösterdik tabi. “Böyle para karşılığında siyasi taviz veremezsiniz” dedik ve meclise getiremediler. Bu arada başka bir şey daha yaptılar, bir terörle mücadele yasası sundular meclise bir de baktık ki bir hüküm var orada resmen terör örgütünü kuranların pişmanlık yasasından yararlanmasını sağlıyor, 6.madde dedik, siz Öcalan için af getiriyorsunuz nasıl yaparsınız bunu? Bir şey diyemediler geri çektiler. Ondan önce eve dönüş yasası diye bir yasa getirdiler yabancıların telkiniyle, orada dedik bu çok yanlıştır, teröristlere af çıkartırsanız terör azalmaz artar, geçmişte bunun örnekleri var, İspanyollar Franco’nun ölümünden sonra teröristlere bir af yasası çıkarttılar sonraki 4 yılda terör 10 misli arttı. “Yapmayın” dedik dinlemediler çıkarttılar. İşte terörün ne hale geldiğini görüyorsunuz. Kimse dağdan inmedi, hapishanedekiler dağa geri çıktı. Hükümetin bugüne kadar izlediği politikalar baştan aşağı yanlış. Bir de orada Amerikalıları ikna edemediler, yani Kuzey Irak’taki teröristleri tasfiye edin. Siz Amerika olarak diyorsunuz ki “Dünya’daki bütün terör örgütlerini tasfiye edeceğiz” PKK’yı terör örgütü kabul ediyorsunuz, Bush diyor ki “Bizim gri sahamız yok. Ya teröristlerden yanasınız ya bizden” şu lafı siz de Amerikalılara söyleyin, biz söylüyoruz. Diyoruz ki “bizim de gri sahamız yoktur, ya bizden yanasınız ya teröristlerden.” Genel Başkan, geçen gün söyledi, Irak hükümetine de söylüyor, Amerika’ya da söylüyor, Barzani’ ye Talabani’ye de söylüyor, “Ya Türkiye’den yanasınız ya PKK’dan yanasınız, yerinizi tespit edin.” Böyle devam etmez bu iş orada hem teröristi idare edeceksin ama oradaki istikrar bozulmasın, Türkiye’yi de idare edeyim müttefikimizdir, işte biz teröristlerle işbirliğine hazırız ama aman müdahale etmeyelim. Böyle bir şey olur mu ya? Dünyanın neresinde var bu? Hiçbir yerinde yok. Ama işte bunlar hep Hükümetin cesaretsiz politikalarından kaynaklanıyor. Meclisten yetki alıyorsunuz uygulayamıyorsunuz. Asker göndermeyeceğim diye anlaşma imzalıyorsunuz. Bunu nasıl yaparsınız. Orası terör örgütünün beyni. Oradan patlayıcılarını silahlarını geçiriyorlar geliyorlar arazileri mayınlıyorlar askerlerimiz şehit ediyorlar bombalı eylem yapıyorlar. Bunların kaynağını kurutacaksınız. Biz ne yapacağız iktidar olunca, siyasi açıdan önce yapacağınız şey şu, NATO’ ya gideceksiniz. Amerika Türkiye’ ye yönelik terör saldırılarını engellemekle yükümlüdür. NATO anlaşması ortak güvenlik çıkarların korunması için devletlerin dayanışma yapmasını öngörüyor. NATO’nun stratejik konseptinde “Terör bir tehdit unsurudur” diyor “Terörist saldırılara uğrayan ülkeler NATO’yu toplantıya çağırabilir” diyor. Çağıracağız ve orada anlatacağız durum nedir ve Amerika bakalım nasıl açıklayacak durumu NATO’ya çok merak ediyorum.

Birincisi, bunu yapacağız. Aynı zamanda meclisten yetki alacağız ve hükümet askeri makamlara da danışarak en uygun yöntemlerle bu işi bitireceğiz bu kanı durduracağız. Biz bir devletiz ve oradaki aşiret liderleri Türkiye’ye ithamlarda bulunuyor, tahrik ediyor, akıl veriyor. “İçinizde çözün bunu” diyor. “Buraya müdahale ederseniz biz size karşılık veririz” diyor. Dünya’nın 7. büyük ordusunu NATO’nun ikinci büyük ordusunu tehdit ediyor cesarete cürete bakın siz. Nereden buluyor bu cesareti? “Efendim Amerika arkalarında” filan, belki fakat esas sebebi Türkiye’nin tepkisizliğinden yararlanıyorlar. Başbakan kalkıyor aynen onların ağzından konuşuyor. “Biz” diyor “Türkiye’deki teröristlerle mücadele edelim bunu yaptık da sıra Kuzey Irak’a mı geldi” diyor. Bu ne demek? Benim Kuzey Irak’a müdahale etmeye ne cesaretim var ne de niyetim var. Başka bir manası var mı bunun? Nasıl söylersiniz böyle bir şey? Türkiye’ de daha çok terörist var. Orada daha fazla var diyor hâlbuki gerçek tam tersi, iki gün sonra değişiyor Türkiye’de 500 var derken şimdi diyor ki 1500 varmış Kuzey Irak’ta efendim 500 vardı demişti. İki gün sonra diyor ki “hayır 3500 varmış.” Bu kadar hata olur mu? Demek ki doğru düzgün brifing almamış, konusunu bilmiyor. Üstelik diyelim ki Kuzey Irak’ta daha az terörist var yani bu Kuzey Irak’a müdahale etmenizin önemini azaltır mı beyni orada bir kere. Sayısal farklılık neyi değiştirir. Ben geçen gün söyledim. İnsan beyni 250 g vücut 80 kilo. Siz şimdi “beyin önemsiz baksana ne kadar hafif küçük diyebilir misiniz?” Kuzey Irak’ta ki de bunun aynısıdır. Terörün karargâhı orasıdır. Bunu etkisiz kılmak zorundayız.
Ralston, örneğin ABD’nin atadığı özel temsilci, ben onu tanırım NATO’daki görevimden dolayı.  Kendisiyle buluştuk bir toplantıda “siz böyle, böyle diyorsunuz” dedim. “Ne demek istiyorsunuz “dedim, “son çare askeri müdahaleyse ilk çare nedir” dedim. “Siyasi çare midir?  Yani PKK’yla sizin aracılığınızla müzakere mi edelim” dedim? “Hayır” dedi “yanlış söyledim” dedi “bir daha söylemeyeceğim” dedi. Biz Almanya’ya gittik Almanya’daki vatandaşlarımızın Türkiye’ deki seçimlere katılma konusunda Almanya’nın tutumunu değiştirdiğini daha olumlu baktığını söyledik, bunu başbakana anlatmak için genel başkan bana görev verdi ona bunu anlattım. Yani onun söylediği “bana geldi Onur Öymen” dediği şey budur. Bu terör konusuyla alakası yok. “Derhal” dedi “bugün talimat vereceğim” ama altı aydır bekliyoruz talimat vermesini, talimat filan vermedi maalesef ve bu seçimlerde de yurt dışındaki vatandaşlarımız oy kullanamayacak. Bir de şunu söyleyeyim bu vesileyle Almanya’da meclisten bir yasa geçti. Almanya’da bir Türk’le evlenmek için oraya gidecek gençlerimizde Almanya Almanca konuşma şartı arıyormuş.  Düşünebiliyor musunuz? Ne kadar küçültücü tür şey bu. Yani Almanya’da yerleşik bir Amerikalı için istemiyor bunu.  Ve buna karşı Türkiye’den tepki yok. Yani ne terör konusunda ne böyle haksızlıklar konusunda ne başka konularda AB konusunda Türkiye’den hiç ses yok.
AB konusunda bazı köşe yazarları diyorlar ki “CHP Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır. Bunu nereden çıkartıyorsunuz” dedik? Nerede söyledik biz bunu? Bütün söylediklerimizi, bütün demeçlerimizi bu konuda, biz 600 sayfalık bir kitap haline getirdik. Açın bakın içine böyle bir cümle bulamazsınız. Türkiye’nin AB üyeliğini öngören 1963 tarihli ortaklık anlaşması var. Bu anlaşmanın 28. maddesi Türkiye’nin tam üyeliğini öngörüyor. Şimdi bunu imzalayan insan İsmet İnönü.  Bizim politikamız o tarihten bu yana Türkiye’nin tam üyeliği doğrultusunda. Peki, biz mücadele vermiyor muyuz? Veriyoruz kiminle veriyoruz? Türkiye’nin önünü kesmeye çalışanlarla mücadele ediyoruz. Sarkozy kalkıyor diyor ki “biz Türkiye’yi üye yamayacağız, niye çünkü Türkiye Asya ülkesidir.” Şimdi şu mantığa bakın siz Türkiye Asya ülkesiyse bizi yarım yüzyıl önce Avrupa Konseyine niye davet ettiniz? AET’ye niye davet ettiniz? NATO’ya niye üye yaptınız? Eğer coğrafyayı siz böyle yorumluyorsanız Dünya’nın hangi atlasında Kıbrıs Avrupa kıtasında gözüküyor. İşte bunların hepsi bahane. Merkel 50 sene sonra bakarız bu konuya diyor. Şimdi biz buna karşı sessiz mi kalalım? Hükümet sessiz tepkisi yok, cesaretleri yok. Ondan sonra efendim, birçok Avrupalı yetkili Türkiye’yi küçük düşürücü beyanlarda bulunuyorlar bunlara tepki göstermeyelim mi?
Kıbrıs konusuyla AB arasında bağ kurmak son derece yanlıştır. Fiilen kuruldu bu bağ çünkü bu hükümet buna tepki gösteremedi hatta yazılı taahhüt verdiler, Beşir ATALAY Bey imzasıyla. Genel Başkanımız aynı gün basın toplantısı yaptı “sakın bu taahhütte bulunmayın” dedi. Sonra bu hükümet 29 Temmuz 2005 tarihinde imzaladı bunu. Yalnız işte bizim tepkimiz ve kendi içlerinden de anlaşılan bazı tepkiler üzerine meclise getiremediler. Ve meclise getiremeyince de sizinle müzakereleri 8 maddede donduruyoruz, geriye kalan bütün maddelerin geçici olarak sonuçlandırılmasını bile Kıbrıs konusunda taviz vermenize bağlıyoruz. Yani bütün AB süreci Kıbrıs meselesinin ipoteği altına konuldu ve düğümlendi.  Şimdi önemli olan şu bu Avrupa’dan gelen gerçek bir kanaat midir yoksa bir bahanemidir? Bakın şunu söyleyeyim.  Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan Fransa cumhurbaşkanı Almanya başbakanı, Avusturya başbakanı, Avusturya muhalefet lideri, Lüksembourg başbakanı bunlardan hiçbiri bugüne kadar Kıbrıs meselesi çözülürse tutumumuzu değiştiririz sizi destekleriz dememiştir. Yani Kıbrıs bir bahane aksi takdirde bize der ki “Kıbrıs bizim için o kadar önemli ki Kıbrıs çözülürse biz de sizi destekler alırız aramıza.” Bu can alıcı bir noktadır. O bakımdan biz CHP olarak Kıbrıs için diyoruz ki, “bir kere bunun AB’yle bağını kesmek lazım hiçbir ilişkisi yoktur.” İki, Kıbrıs’ ta tek bir çatı altında iki tarafın eşitliği egemenliği fikrine Rumlar itiraz ediyorlar. O zaman orada iki ayrı devlet olmak zorunda. Bu kadar basit. Bugünkü durum devam etmek zorunda çünkü karşı taraf anlaşmak istemiyor. Bu iktidar zannetti ki başında bütün sıkıntılar Türkiye yeterince taviz vermediği için oluyor “çözümsüzlük çözüm değildir”. İşte “bütün sorumlu Denktaş’tır. Biz bir adım ilerde olacağız” vs. Annan planı için de Türklere baskı yaptılar hiçbir sonuç çıkmadı. Demek ki “çözümün yolu bu değilmiş.” Demek ki çözümsüzlüğün sebebi sizden önceki hükümetlerin ya da Sayın Denktaş’ın yanlış politikaları değilmiş. Karşı taraf istemiyor. Bunu bir türlü anlamadılar. Kıbrıs’tan hiç bahsetmiyorlar çünkü bütün dediklerinin tersi çıktı da onun için. Hükümeti bu konuda yönlendiren bazı iş çevreleri “aman Kıbrıs’ta taviz verelim de çözelim” diyenlerin hiç birinin sesi çıkmıyor şu anda. Yanlışlar çünkü. Sonunda da geldiler Kıbrıs ipoteğine bağladılar bu AB meselesini de “Kıbrıs’ı teslim edin Kıbrıs’ı hediye edin” demekten başka Rumları tatmin edecek bir şey kalmadı.
Biz geldiğimizde işte bunların hiçbirini yaşamayacak Türkiye. Biz bunların yapılmasına göz yummayız. Biz haksızlığa karşı mücadele ederiz. Dış tehdide boyun eğmeyiz. İşte bunu söyleyince hemen “demek AB karşıtısınız”. Hayır. AB karşıtı değiliz haksızlığa karşıyız. İki, Kıbrıs meselesinde de mademki siz yanaşmıyorsunuz eşitlik esasına dayalı bir çözüme o zaman yapacağımız gayet basit iki devlet yan yana yaşayacak ve KKTC’yi yaşatacağız. Yani Rumlara muhtacız ne isterlerse yaparız. Bu zihniyet bizim iktidarımızda olmayacak. Biz orada şehitler verdik, o bir milli davadır. İnsanlar orada toprağın altında yatıyor. Biz insanlarımızı oradaki zulümden işkenceden kurtarmak için çok büyük kayıplar verdik, devletin bütün prestijini koyduk ortaya. Biz bunları feda etmeyiz. Kimse bizden Kıbrıs’ın Girit gibi feda edilmesini beklemesin. Biz orada makul çözüme taraftarız, karşılıklı makul çözümlerle ortak zemin arayışına karşı çıkmadık hiçbir zaman ama tek taraflı tavizlerle Kıbrıs’ın Rumlara hediye edilmesini düşünenler varsa bizim hükümetimizde böyle bir şey olmayacaktır.
Bu üyelik meselesi Türkiye’ye bağlı bir mesele olsaydı, bunu biz yakın bir gelecekte gerçekleştirebiliriz. Birisi kalkıp ta Romanya, Bulgaristan gibi ülkeler çok ileri ülkelerdi de onlar üyelik için hazırdı ama Türkiye onların çok gerisinde bir ülke olduğu için 10–15 sene beklemesi lazım derse bunu kimse ciddiye almaz.  Zaten yapılan haksızlıklardan biri de bu. O zaman niçin geciktirmek istiyorsunuz çünkü siz hazır değilsiniz. Zaten bunu söylüyorlar Türkiye’nin hazır olması yetmez, bizim de Türkiye’nin üyeliğini hazmetme kabiliyetine sahip olmamız lazım.  Bu serbest dolaşım ve en büyük devlet olacak olmamız eğer AB’ye girersek ilerde büyük bir çekingenlik yaratıyor. İşte onun içindir ki bu 2004 yılının Aralık ayında alınan kararla ucu açık müzakere formülü dediler, bunu bir tek bize söylediler başka hiçbir ülkeye yapmadılar bunu.  Diyorlar ki “biz müzakereye başladık ışık yakıyoruz ama bu tam üyelikle sonuçlanmayabilir ama öyle olsa bile biz başka bir şekilde demir bağlarla Avrupa’ya bağlayacağız. Artı serbest dolaşım, tarım politikaları ve sosyal politikalar yani geri kalan bölgelerin kalkındırılması konusunda diğer bütün ülkelere tanıdığımız hakları size tanımayacağız” diyor, açıkça yazmış. Buna hükümet bile artık dayanamadı. Önce bayram ettiler aman ne iyi oldu diye altı gün sonra nota yazdı hükümet, “böyle metin olmaz” diyor, “bizi böyle üye yapamazsınız” diyor. “Bu, Türkiye’yi üyeliğe götürmez bunu değiştirin” diyor. Ama Türkiye’nin o notasına rağmen işler yine geriye gitti. Görüyoruz işte üzerinden bu kadar zaman geçti, bir türlü ilerleyemiyoruz müzakerelerde. Bir tek madde şimdiye kadar müzakereye açıldı şimdi bir iki madde daha açmaya çalışıyorlar ama bir türlü ilerleyemiyor çünkü irade yok. Karşı tarafta belki bizi destekleyen birkaç ülke var ama, İspanya gibi İtalya gibi İngiltere gibi İsveç gibi, neticede bütün ülkelerin onayı gerekiyor. Bu da ortada yok.  Hatta Fransa Türkiye’nin üyeliğini engellemek için anayasasını değiştirdi. “Eğer her konu halledilse ve Türkiye’nin üyeliği için bütün anlaşmalar imzalansa bile biz Fransız halkının onayına sunacağız” diyor. Açıkça söylediler bunu, anayasalarının 11. maddesini değiştirdiler bunun için. Yani, herkes kabul etse bile Fransız halkının %51 hayır derse Türkiye üye olamaz. Avusturya da aynı şeyi söyledi. Biraz da şuradan kaynaklanıyor, Türkiye’deki hükümet o kadar edilgen, alttan alıcı, haksızlıklara karşı ses çıkartmayan bir tutum izledi ki, Avrupalılar doğal olarak şöyle düşündü, biz Türkiye’ ye ne istersek kabul ettirebiliriz. Bizim en haksız talebimize bile tepki gösterecek durumda değiller.  Bizim menfaatlerimize zarar verecek hiçbir adım atamazlar.
Bu tablo ortaya koydu ki Avrupalıların gözünde AKP hükümeti AB’nin ya da AB ülkelerinin hiçbir talebine hayır diyecek durumda değil.  O zaman “ne istesek kardır” diyor Avrupalılar da. AKP hükümeti de bu gerçeği belki gördü ama geç gördü ve çaresiz kaldı bir şey yapamadı. Biz iktidar olsak Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana sergilediği dış politikayı sergileriz. Evet biz AB üyeliği istiyoruz ama haksızlıklara tahammül edemeyiz. Eşit muamele istiyoruz. AB 1999 yılında Türkiye’ye diğer bütün adaylara uyguladığı muameleyi uygulamayı kabul etti. Şimdi uygulamıyorlar. Tepki göstereceksiniz bakın bu kararınız Avrupa hukukunun bir parçası olmuştur bunu uygulamak zorundasınız diyeceksiniz. Şimdiye kadar bütün aday ülkeler AB’ye aday olup müzakerelere başladıkları zaman bunların vatandaşlarına Schengen Antlaşması’nı imzalayan AB ülkelerine yani Fransa, Almanya, İspanya, İtalya, Yunanistan, Belçika, Hollanda, İskandinav ülkeleri bunların hepsine vizesiz seyahat hakkı tanıdılar. Bütün ülkelerin vatandaşları Bulgaristan, Polonya, Romanya, Çek Cumhuriyeti dâhil hepsinin vatandaşları daha üye olmadan serbestçe AB’ye vizesiz girebiliyorlar. Bir tek Türklere tanımadılar bir tek Türkiye’ye bu hakkı tanımıyorlar. Bu kadar ayrımcılık bu kadar haksızlık olamaz.  Bu iş adamlarının da büyük sıkıntısı. O yüzden zaten yeni kurulacak hükümetten yeşil pasaport istiyorlar halbuki işin çözümü şu, siz eşitlik dememiş miydiniz, evet  o aman bu vizesiz seyahat hakkını bize niye tanımıyorsunuz? Siz bu hükümetin hiç böyle bir mücadeleye giriştiğini duydunuz mu? Hayır. Çünkü olumsuz bir cevap alırsak halka nasıl anlatırız bizi başarısız sayarlar, ama hiç gündeme getirmeyelim. Ama ben sordum defalar defalarsa sorduk bunu mecliste, cevap yok. Dış politikada ünlü bir söz vardır derler ki, “Almadan vermek Allah’a mahsustur.”  Yani sizden bir şey istiyorlarsa siz de onlardan bir şey isteyeceksiniz bir denge sağlayacaksınız.  Sadece ben tek taraflı taviz verirsem ne isterlerse yaparsam o zaman ben bağımsız bir devlet değil bir sömürge olurum.  Ancak sömürgeler tek taraflı olarak sömürgecinin her istediğini yaparlar. Ancak kendine saygısı olan devletler bunları yapmazlar. Atatürk döneminde İsmet İnönü döneminde hiç yapmadık. Türkiye’yi kuranlar hiçbir zaman başkalarının baskısına boyun eğen insanlar hükümetler olmadılar. İlk defa bunun örneğini şimdi görüyoruz Türkiye’de.
2001 yılında Türkiye bir kriz döneminden geçti. O krizden çıkmak için IMF’yle bir anlaşma yaptı sonra uzatıldı bu anlaşma. Bu anlaşmayla öngörülen model bu krizden Türkiye’yi çıkarma modeliydi. IMF Türkiye’nin de üye olduğu bir milletler arası kuruluştur.  Türkiye’nin düşmanıdır IMF diyemezsiniz. Ama IMF’nin acı ilaçları reçeteleri vardır. Ama sizin makro dengelerinizi düzenlemeye yardımcı olur, sizin borçlarınız ödemeye yardımcı olur. Bu model kriz dönemi modelidir. Bir itfaiye teşkilatı gibidir, itfaiye gelir yangını söndürür IMF bunu yapar. Ama siz bu yangın söndükten sonra günlerce haftalarca su sıktırırsanız o evde bir daha oturamazsınız. Bugün hükümete sorarsanız biz krizi çoktan bıraktık diyor. Hükümeti şu veya bu nedenle destekleyen dış çevrelerde böyle diyor. büyük iş adamlarımız da aynı şeyi söylüyor. Yani şu anda Türkiye’ deki koşullar 2001 yılının koşulları değil bunu herkes görüyor. O zaman aynı yöntemleri sürdürerek Türkiye’nin bugünkü koşullarında ekonomiye yön veremezsiniz. Bizim yapacağımız şu, bir defa istikrarı bozmayacağız. Bu programa devam edilmeyecek, bu program Türkiye’nin koşullarına göre düzenlenecek. Herkesin içi rahat etsin CHP iktidarında istikrar bozulmayacak. Ekonomik dengeleri bozmayacağız, sistemi altüst edecek bir politika izlemeyeceğiz. İki, liberal ekonominin piyasa ekonomisinin kurallarına karşı çıkmıyoruz, yani piyasa ekonomisini biz de kabul ediyoruz, küreselleşmeyi Dünya’ nın bir gerçeği olarak kabul ediyoruz. Ama diğer ülkelerin yaptığı gibi piyasa ekonomisinin ve küreselleşmenin toplum hayatı üzerinde ve bilhassa sosyal dengeler üzerindeki olumsuz etkilerini giderici önlemler alacağız. Herkesin yaptığını biz de yapacağız. Peki, bu şu mu demek liberal ekonomiye mi bırakacağız ülkenin ekonomisinin yönlendirilmesi işini, piyasanın akışına mı bırakacağız? Öyle değil, biz aynı zamanda sosyal dengeleri düzelteceğiz. Yani piyasa ekonomisinin verdiği sonuçlardan biri, halk bugün olduğu gibi bir milyona yakın vatandaşımızın aç kalmasıysa biz buna göz yumamayız. Ne yapalım piyasa ekonomisinin gereği buymuş demeyiz.  Hiçbir Türk vatandaşı gece yatağa aç girmeyecek. Nasıl yapacağız bunu ailelere yardım yaparak, aileleri destekleyerek maaş vererek, fiilen her ay maaş vereceğiz bu maaşı da ailenin kadın üyesine vereceğiz eşe vereceğiz. Aç insan bırakmayacağız. Yoksullara karşı imkan sağlamak için her türlü yardımı yapacağız. Nasıl yapacağız kaynağı nerede bunun işte bunun hesabını yaptık. Uzman arkadaşlarımızla aylarca çalıştık ve vaat ettiğimiz ekonomik tedbirlerin toplumun ekonomik dengelerini bozmadan istikrarı bozmadan bu sosyal taahhütlerimizi tarım için öngördüğümüz taahhütleri işsizlik konusundaki desteğimizi açlık konusundaki desteğimizi gençlere öğrencilere desteğimizi bu dengeleri bozmadan sağlayacak sağlam kaynakları tespit ettik Türkiye’de.
Bu kadar çok işçi işten çıkarılmışsa, bu kadar az işçi onun yerine alınabilmişse, bu kadar çok esnaf kepenk kapatmak zorundaysa demek ki ekonomide bir sıkıntı var. Bilhassa  küçük ve orta ölçekli işletmeler de görüyoruz ki bugün izlenen ekonomik politikaların sonucunda bizim firmalarımız suyun üzerinde kalabilmek için yaşayabilmek için işçi çıkartma yolunu tercih ediyorlar yoksa yaşayamayacak. Bir taraftan düşük kur politikası izleyeceksiniz bir taraftan enflasyon iki haneli rakamlara çıkmış olacak, peki bu sanayici bunu nasıl telafi edecek? Yaptığı ihracattan elde ettiği gelir artmıyor kur politikası dolayısıyla fakat Türkiye’ de enflasyon yükseldiği için girdileri artıyor maliyeti artıyor, nasıl yaşayacak bu insan? Buna benzer çok dengesizlik var biz bu işsizlik meselesini çözmeden Türkiye’ yi kalkındıramayız. Biz önce insan diyoruz, insanı işsiz aç bırakırsanız nasıl yapacaksınız. Şimdi biz bütün bu üreticilerimizi sanayicilerimizi desteklemek için bir Esnaf ve Kobi bakanlığı kuracağız ve bu bakanlık bu sorunların üzerine gidecek ve somut çareler bulacak. Ama bu yetmiyor iş sahasını genişletmek için işsizliği azaltmak için bizim çeşitli önlemlerimiz var bunları yarın açıklayacağız ama size bir fikir vermek için söyleyeyim, iş kuracak insanları teşvik edecek özel projelerimiz olacak.  Bir insan iş yeri kuracaksa sekiz on kişi çalıştıracaksa orada onları teşvik edecek özel politikalarımız olacak özel önlemlerimiz olacak.  Yani herkes bilsin ki biz senede en az bir milyon insana iş sahası yaratacağız. Bunun hazırlığını yaptık bunun çalışmasını yaptık ve biz inanıyoruz ki bunu başarabilecek güçteyiz.
Türkiye gibi olan Dünya’da 27 tane ülke var. Bunlara gelişme yolundaki piyasa ekonomisi diyorlar. Bu 27 ülke içinde faiz haddi en yüksek olan Türkiye’dir. Bu kadar yüksek faiz haddi olduğu zaman sizin de anlattığınız gibi bunun doğal sonucunda Türkiye sıcak para için bir çekim merkezi oluyor ama en tehlikeli ekonomik durum sıcak paraya dayalı ekonomik durumdur. Türkiye’deki bir gelişme dolayısıyla veya Dünya’nın başka bir ülkesindeki bir gelişme dolayısıyla sıcak para geldiği gibi gidebilir. Sayın genel başkanımızın dediği bu “turist para” işte bu.  Yani bugün gelir yarın gider. Buna güvenerek ekonominizi yönlendiremezsiniz. O zaman biz istikrarlı bir büyüme sağlayabilmek için ekonomimizin temel dayanağını sıcak para yapmayacağız. Sağlam gelir olacak sağlam üretim olacak sağlam ihracat olacak. Bakın  bugün izlenen kur politikası sonucunda bugün Türkiye ihracatta bir artış sağladı ama ihraç ettiğimiz ürünlerin bedeli eğer 100 dolarsa bunun 84 doları bunun içindeki ithalatın payıdır. Yani biz yurt dışından ara mallarını alıyoruz Türkiye’ de küçük bir işlem yapıp ihraç ediyoruz işin özeti bu. Ve bu bağımlılık giderek artıyor. O zaman Türkiye’ de ara malı üreticileri çok zarara uğruyorlar üretim yapamıyorlar. Bu işsizliği arttırıyor ekonomiye genel olarak zarar veriyor. Türkiye’ de yaşanan sıkıntıların sebeplerinden bir tanesi bu. %84, ihraç edilen malın %84’ ü ithal. Şimdi bu sürdürülemez bir durumdur. Bu durumun mutlaka değiştirilmesi lazım.
Biz diyoruz ki, Türkiye’de vergi politikalarının, istihdam politikalarının iyileştirilmesi lazım kayıt dışı ekonominin kayıt içine alınması lazım.  Kayıt dışı ekonominin kayıt içine alınması lazım. Kayıt dışı istihdamın kayıt içine alınması lazım. İstihdam üzerinde Türkiye’de yüksek bir vergi yükü var. bu vergi yükünü taşınabilir bir düzeye indirip tabana yaygınlaştırmak lazım. Herkesin vergi ödemesinin sağlanması ama vergilerin iş adamını caydırıcı ağırlıkta olmaması lazım. Makul düzeye indireceksiniz ama tabana yaygınlaştıracaksınız. Bunun çaresi budur. Bütün bunları biz seçim bildirgemizde yarın açıklayacağız. Fikir olarak biz iş adamını çalışamaz hale getirmek istemiyoruz. Türkiye’nin kurtuluşu, yerli sanayinin güçlenmesi üretimin arttırılması reel sektörün güçlenmesi işsizliğin azaltılması ile mümkündür. Biz izleyeceğimiz ekonomik politikalarla bunu sağlayacağız. Bugünkü hükümetin yaptığı bunun tam tersi. Birkaç tane firmayı kayırıyorlar. Hem Ankara İstanbul gibi büyük merkezlerde hem de Anadolu’nun çeşitli illerinde ilçelerinde ihalelerde firma kayırmak, kendilerine yakın firmaları desteklemek gibi yöntemlerle yeşil sermayeyi destekleme gibi yöntemlerle ekonominin genel yapısını tahrip ediyorlar.
Biz sektör bazında teşviki tercih ediyoruz aslında tabii ki bölgelerin kalkındırılması için özel bir çaba sarf etmek lazım, geri kalmış bölgelerimizi mutlaka düşüneceğiz ama, o teşvik edilen illerin dışında kalan illerde yatırım yapan sanayicilerimizin de hakkını yememeliyiz. Bir insan Bursa’ya yatırım yapmışsa Kocaeli’ne yatırım yapmışsa günah mı işlemiş bir suç mu işlemiş? Bu insanı biz niçin cezalandıralım. O zaman devletin ekonomik kalkınması için Türkiye’nin ekonomik kalkınması için belli sektörleri desteklemek gerekiyorsa bu sektörde yatırım yapan insan nerede yapmışsa orada teşvik vereceksiniz.
Tekstil sektörü Türkiye’nin lokomotif sektörüdür. Tekstili ihmal ederek Türk ekonomisini kalkındıramazsınız.  Biz otomotiv sektörünü de diğer sektörleri de mutlaka destekleyeceğiz ama tekstilin öncü rol oynadığını göz ardı edemeyiz. Çok yoğun istihdam sağlayan ve rekabet yaratan sektör ve Türkiye’nin Dünya’daki rekabet gücünü artıran sektör, Türkiye’de ihracatta öncülük yapan bir sektör, yani biz tekstili göz ardı ederek ekonomiyi kalkındıramayız. Ama şu var şimdi tekstil sektöründe olsun diğer sektörlerde olsun dikkat ederseniz görüyoruz ki Türkiye’ de girdi maliyetleri çok yüksek, bazı teşvik alan illerde bu maliyetleri düşürmüşsünüz ama Bursa gibi illerde düşürmemişsiniz o zaman Bursalı sanayici Dünyayla nasıl rekabet etsin? Yani Bursa’da sanayici 10,5 cent’e elektrik alacak rakibi olan İtalyan sanayici 4 cent’e elektrik alacak sonra Bursalı onunla rekabet edecek nasıl edecek? Bir de bu ulaştırma konusunu biz sık, sık dile getiriyoruz, çok değerli arkadaşım Kemal Demirel yıllardan beri bunun mücadelesini veriyor şimdi şunu unutmamak lazım, Dünyada sanayi şehirlerinde hiç biri yoktur ki demir yolu bağlantısı olmasın. Yani Bursa’ ya demiryolu olsa sanayicinin ithalatçının ihracatçının maliyetleri düşecek.
Tarafsız serinkanlı ve objektif olarak düşünürsek bütün bu ortaya çıkan tablo AKP hükümeti döneminde izlenen yanlış politikaların yarattığı bir sonuçtur. Bazı çevreler bu iktidarı çok başarılı buluyorlar fakat bu tabloya verecekleri cevap yok. Cari açıkta biz bu demin sözünü ettiğim 27 ülke arasında birinci sıradayız. 32 milyar $  bir cari açığımız var. Şimdi 31 milyara düştü diye seviniyor bazıları. 31 milyara yaklaşan cari açık yok bu diğer 26 ülkede. Dış ticaret açığı 51 milyar dolar, olağanüstü bir şey. Bu tablo izlenen politikaların çok başarısız olduğunu gösteriyor. Peki, bazıları niçin başarılı olduğunu söylüyor çünkü bu ortam içinde bir kayırmacılık var usulsüzlükler yolsuzluklar diz boyu, Türkiye şeffaflık listesinde 60. sıraya düşmüş 59 ülke Türkiye’den daha iyi durumda yolsuzluk konusunda. Burada bu çarpık düzenden para kazananlar var ve bu para kazananlar gayet tabii ki bu hükümetin iş başında kalmasını isterler. Bu hükümetin destekçileri kimler bakarsak görüyoruz bu yolsuzluklardan yararlananlar bir, ikincisi yurt dışından gelip de Türkiye’de en olmadık firmaları en ucuza kapatanlar stratejik tesislerimizi kapatanlar.  Türk bankalarını başka ülkelerde bulamayacakları koşullarda satın alanlar, siyasi açıdan başka hiçbir ülkenin vermeyeceği tavizleri  bunlardan alanlar ve dahasını ümit edenler.  Düşününüz, AKP hükümetinin iş başında kalmasını isteyenlerin başında Kıbrıs Rum Yönetimi geliyor. Kıbrıs Rum meclis başkanı açıklama yaptı inşallah seçimleri AKP kazanır diye, biz de vatandaşa diyoruz ki siz de Kıbrıslı Rumlar gibi düşünüyorsanız hiç durmayın AKP’ yi destekleyin. Başka, Barzani destekliyor, başka, Dora Bakoyannis Yunanistan Dışişleri bakanı destekliyor. Yani Türkiye’yle ilgili ne kadar taviz talebi beklentisi olan varsa bu hükümeti destekliyor. Bir tuhaflık yok mu bunda? Ekonomide aynı şekilde, ne kadar böyle yan yollarla para kazanmış çarpık ekonomiden kayıt dışı ekonomiden yararlanmış firmalar varsa ve onların basın organları varsa hepsi bunların peşinde peki vatandaş ne diyor? biz Türkiye’nin her yerini dolaşıyoruz vatandaş çok sıkıntı içinde. Her gittiğimiz yerde gördüğümüz tablo bu. Biz inanıyoruz ki bu seçimlerde bu kitleler seslerini duyuracaktır. Bu  anlattığımız tabloyu kötü niyetli insanların dışında hangi aklı başında insan başarılı olarak görebilir? O zaman bu iktidarın sürdürülmesi akla aykırıdır. Halkın çıkarına aykırıdır, Türkiye’nin çıkarına aykırıdır, ekonomik kalkınma hedefine aykırıdır. O zaman bu iktidarın sürdürülmesi için kimin oy vermesi makuldür? İşte ancak bu düzenden yararlananların oy vermesi. Başka kim olabilir? Biz Türkiye’nin her yerini gezdik ve gittiğimiz her yerde Bursa’da da başka bir yerde de bu tabloyu gördük, vatandaş bu iktidarı bu seçimde değiştirecektir ve bütün bu sorunlara çağdaş makul halkın çıkarlarını ön gören yolsuzluklarla mücadele edecek bir iktidarı iş başına getirecektir. Biz sadece bunun için çalışıyoruz ve Bursalı hemşehrilerimizden de bunun için destek bekliyoruz.
Bursa’nın bir tane dahi hidroelektrik santrali yok. Biliyor musunuz niçin böyledir bu? Çünkü bu hükümet Ruslarla anlaşma yapmıştır ve kullansa da kullanmasa da belli bir miktarda doğalgaz ithalini kabul etmiştir bu nedenle Türkiye’de yalnız hidro elektrik santraller değil kömür santrallerine dayalı termik santrallerde de hükümet bilinçli olarak üretimi geriletmiştir. Bugün Türkiye’nin bütün enerji ihtiyacının %24,1’ini karşılayacak durumda olan Afşin Elbistan santral’ i sadece %6’sını karşılıyor. Bir de İran’dan elektrik satın alacağız daha. Bu izlenen enerji politikası Türkiye’ yi baştan aşağı büyük bir sıkıntıya sokmuştur. Bu yüzden biz bunların hepsini düzelteceğiz.
Biz iktidar peşinde değil hizmet peşindeyiz. Şahsen bir makam peşinde değiliz. İktidar olarak hizmet yapacağız partimizi iktidara getireceğiz ama hepimizi ortak hedefi bu iktidardan bir pay almak değil bu iktidarda milletimize hizmet etmektir. Öncelikle Bursa temsilcileri olarak hedefimiz Bursa halkına hizmet etmektir, Bursa’ nın bütün bu sorunlarına çare bulmaktır ve göreceğiz ki 23 Temmuz sabahı Bursalılar başka bir Dünya’ ya gözlerini açacaklardır ve göreceklerdir ki Bursa bütün Türkiye’ ye örnek olma yolunda çok önemli adımlar atacaklardır.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.