NTV – Neden Programı, Vakıflar Yasası hakkında

NTV Neden Programı – 19 Şubat 2008
Konu: Yeni vakıflar yasası Lozan’ın sonu mu?

Konuklar: Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Hayati Yazıcı, Chp Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Siyaset Bilimci Baskın Oran, Dsp Milletvekili Tayfun İçli ve Fener Rum Patrikhanesi Hukuk Danışmanı Avukat Kezban Hatemi

Can Dündar: Ankara’dayız, Türkiye Büyük Millet Meclisi tören salonunda. Yarın bu çatı altında görüşmelerinin tamamlanması beklenen vakıflar yasası’nı tartışıyoruz. Sayın bakanı dinledik, sayın Baskın Oran’dan da vakıfların tarihçesini dinledik. Şimdi sayın Onur Öymen’den başlayarak yasa ne getiriyor ki bu kadar ciddi eleştirilerde bulundunuz, bu kadar şiddetli tepkiler verdiniz sayın Öymen diyoruz.
Onur Öymen: Çok teşekkür ediyorum. Şimdi önce sayın Oran çok kapsamlı bir şekilde işin geçmişine değindi, Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana meydana gelen gelişmeleri. Yalnız orada unutulmaması gereken bir nokta daha var, onun altını çizelim. Osmanlı İmparatorluğu’nun özellikle son yüz yılı işte tam bu azınlıklar yüzünden büyük baskılar altına girdiği bir yüz yıl olmuştur ve her vesileyle büyük devletler azınlıkların haklarını koruyacağız diye Osmanlı İmparatorluğu üzerinde çok büyük baskılar yapmışlardır. 1839 Tanzimat Fermanını çıkartmışlar Osmanlılar yetmemiştir, 1856 Islahat Fermanı yetmemiştir, 1876 anayasa yetmemiştir, 1908 meşruiyet yetmemiştir. Bugüne kadar ne yaptıysak yetmemiştir. O kadar ki Kırım savaşı bu yüzden çıkmıştır. Ruslar geliyor Prens Mençikof baskı yapıyor Osmanlılara, “işte bu Ortadoğu’daki azınlıkların himayesini bana vereceksiniz” diyor, 6 gün süreniz var yoksa savaş açacağım diyor. Kırım savaşı buradan çıkıyor.
Şimdi bu kadar önemli bir konu tarihimizde azınlıkların istismar edilmesi, azınlıkların günahı değil bu. Azınlıkların istismar edilmesi ve devamlı baskı unsuru haline getirilmesi. Şimdi Sevr’i okursanız, Sevr antlaşmasında bu zirveye çıkıyor bu baskılar. Sevr antlaşmasında bir 151.nci madde var, orada diyor ki; büyük devletler azınlıklar konusunda ne yapılacağını Osmanlılara bildirecektir, Osmanlılar da bunu aynen uygulayacaktır, bu kadar. Yani bu kadar bir devleti aşağılayıcı, ona tahakküm edici başka bir antlaşma metini bulmak çok zordur, oralardan geliyor. Şimdi Lozan’ı yaparken, Türkiye Lozan’ı müzakere ederken işte bütün bu tecrübelerin ışığında müzakere ediyor. Çok acı anılarımız var, şimdi bunu burada tekrarlamak istemiyorum.
Can Dündar: Bugün ama benzer bir manzara mı var diyorsunuz?
Onur Öymen: Gayet tabi, çok acı anılarımız var Birinci Dünya Savaşı yıllarına ait, Türkiye’nin işgal edildiği yıllara ait. O dönemde patrikhanenin oynadığı role ait bunları hiç hatırlamak bile istemiyoruz ve biz bunu hafızamızdan silmeyi tercih ediyoruz ama bu anıların etkisiyle Türkiye Lozan’da patrikhaneyi Türkiye’den çıkartmak istiyor ve İsmet Paşa bunun için çok uğraşıyor. Hatta bir ara Yunanlılar Aynaros Manastırı’nda yer hazırlıyorlar patrikhane oraya gidecek diye, sonra araya Lord Curzon giriyor ve İstanbul’daki Rumların dini temsilcisi olarak, dini lideri olarak kalmasına karar veriliyor.
Şimdi bütün bunları niye anlatıyoruz? Son yıllarda bakıyoruz 1987 yılından bu yana, yani Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne müracaatından 2 ay sonrasından itibaren bu konuda yine üzerimize müthiş baskılar geliyor. Yani illa diyorlar ki; işte azınlığı şu hakkını yerine getirin, bu hakkını yerine getirin, şunu yapın, bunu yapın. Şimdi Lozan’la Sevr’in en önemli farkı şu; Sevr’de tek taraflı olarak Türkiye’den azınlıklar konusunda taleplerde bulunuluyor. Lozan’ın farkı şu; işte değerli arkadaşım söyledi, 37 ile 44. maddesinde İstanbul’daki Rumların hakları veya onlara uygulanacak muamele sıralanıyor, bir de 45. madde var. 45. madde diyor ki; aynı haklar Batı Trakya’daki Müslümanlar için uygulanır, yani bir mütekabiliyet sistemi getiriliyor Lozan’ın farkı bu Sevr’den.
Şimdi son yıllarda bakıyoruz üst üste, üst üste bütün Avrupa Birliği ilerleme raporlarında, Avrupa parlamentosunun raporlarında, Avrupa Birliği’nden gelen heyetlerin bize ifade ettiği hususlarda sürekli olarak işte İstanbul’daki azınlıkların, özellikle Rum azınlığının şu haklarını tanıyacaksınız, bu haklarında vakıflarla ilgili haklarını, mülkiyet haklarını, şunu bunu. Güzel, bizim onlarla bir husumetimiz yok, onlar bizim vatandaşımız. Gayet tabii ki onların hak ettiği her şeyi tanırız. Tanımak için elimizden gelen her şeyi yaparız ama Lozan’ın 45. maddesini unutmayarak.
Bakıyoruz, Batı Trakya’daki durum içler acısı. Şimdi vakıflardan söz ediyoruz mesela, 1967’de Yunanistan’da bir hükümet darbesi oluyor, ilk yaptıkları iş hemen 1968 yılının başında Batı Trakya’daki Türk vakıflarına el koymak ve bunları bir kayyuma devretmek. Bugüne kadar bu vakıfları kayyum idare ediyor, hadi 67’de askeri idare vardı, 74’de demokrasiye geçtiniz. Üzerinden 30 sene geçti, halen Türkler orada vakıflarına sahip değil. Yani ben defalarca söyledim, siz dedim İstanbul’daki Rumlar bugün hangi konuda hangi hakka sahipse aynısını verin Batı Trakya Türklerine biz sizden başka hiçbir şey istemiyoruz dedim. Şimdi 60 bin Türk asıllı Yunan vatandaşını vatandaşlıktan attılar resmen. Gerekçe, vatandaşlık yasasının 19. maddesi. Ne diyor 19. madde? ‘Uzun süreyle Yunanistan’ı terk eden Helen asıllı olmayan Yunan vatandaşlarının vatandaşlığı sona erdirilebilir.’ Bu yüzden 60 bin kişiyi vatandaşlıktan attılar. Şimdi o kanunu artık bizim baskımızla değiştirdiler, o maddeyi iptal ettiler. Geri alın diyoruz almıyorlar. Şimdi madalyonun öbür tarafını görmek lazım. Efendim bunlar bizim vatandaşımız, yani mütekabiliyet olur mu, mütekabiliyet neymiş, mütekabiliyet Lozan. Bütün bunları niye söylüyorum?
Can Dündar: 45. maddeyi isterseniz burada hatırlatalım mı? Hazırlıklı gelmiştim bu konunun gündeme geleceğini düşünerek.
Onur Öymen: Tabi, çünkü 45. madde çok kısadır zaten.
Can Dündar: Evet. Bu kesimlerdeki hükümlerle Türkiye’nin Müslüman olmayan azınlıklarına tanınmış olan haklar Yunanistan’ca da kendi ülkesinde bulunan Müslüman azınlığa tanınmıştır 45. madde, evet.
Onur Öymen: İşte 45. madde bu. Şimdi son yıllarda bakıyoruz sürekli olarak Türkiye’ye bu yolda baskılar geliyor. Bizim dikkatimizi çeken nokta şu; şimdi Brüksel’e gidiyoruz orada bize İstanbul’daki Rum patrikhanesinin işte azınlığının taleplerini anlatıyorlar. Atina’ya gidiyoruz orada duyuyoruz, Paris’te orada duyuyoruz, herkesten duyuyoruz bir tek Türkiye’de duyamıyoruz. Ben 5 yıl İstanbul milletvekilliği yaptım bir kere İstanbul’daki Rum patrikhanesinden veya cemaatinden herhangi bir konuda herhangi bir şikayet, bir talep, bir ilgi beklentisi hiçbir şey duymadım şimdiye kadar. Yani manası şu; İstanbul’daki cemaat öyle anlaşılıyor ki Avrupa Birliği üzerinden, Yunanistan üzerinden Türkiye’ye belli bir baskı yaptırarak taleplerini yerine getirmeye çalışıyor bu hoş değil, şık değil. Biz bunu hak etmiyoruz, böyle bir muameleyi hak etmiyoruz.
Şimdi netice itibariyle bakıyoruz arada o kadar büyük farklar var ki, Batı Trakya’daki durumla İstanbul’daki durum. Camii var mesela İskeçe ilinin Yenice bucağında. Gittik, gözümüzle gördük ziyaret ettik. 17. asırdan kalma Osmanlı camii. Her tarafı yıkılmış. Türkler diyorlar ki; “biz bunu tamir edeceğiz, parasını biz vereceğiz.” Belediye başkanına gittik, “niye izin vermiyorsunuz buna?” dedik. Vakıf malı, niye izin vermiyorsunuz? Sosyal demokrat belediye başkanı, “Efendim, bana kalsa diyor, hemen yarın izin veririm, Atina izin vermiyor. Atina’ya gidin” diyor. Atina’ya gittik onlara söyledik, dışişleri bakanıyla konuştuk, niye dedik bunlara izin vermiyorsunuz? Diyor ki, “efendim izin veremeyiz kusura bakmayın,” bu kadar açık. “İleride biz yaparız” diyor.
Şimdi bütün bunları niye söylüyorum? Şimdi bu işin kilidi Lozan. Sayın Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in bu 9 maddeyi Meclise iade ederken gönderdiği yazıya bakarsanız bu yazının ağırlık merkezi Lozan. Yani ‘Lozan’a aykırı iş yapıyorsunuz’ diyor, meclisi uyarıyor. Şimdi Yunanistan 1980 yılında bir kanun çıkarttı bu konuda. Bakıyorsunuz birinci maddesi: ‘bu kanunun hükümleri Lozan’a uygun olarak uygulanacaktır, mütekabiliyet ilkesi aranacaktır.’ 7 Şubat 2008’de, daha 10 gün önce bir kanun çıkarttılar, o kanun da aynı şekilde yine vakıflarla ilgili. Orada da Lozan’a atıf var. Şimdi hükümetin Meclise sunduğu tasarıya bakıyoruz Lozan’dan bahis yok, bir kelimeyle geçmiyor Lozan, sanki Lozan yok, hiç olmamış.
Can Dündar: Siz bu verilen haklara ya da yasanın içeriğine değil mütekabiliyet ilkesine uymadığına daha çok eleştiriler yöneltiyorsunuz.
Onur Öymen: İşte Lozan’da sağladığımız …..
Can Dündar: Değil mi yani orada bunlar olsa burada bir sorun yok diyorsunuz doğru mu?
Onur Öymen: Gayet tabi, yani bizim İstanbul’daki Rumlara bir veya Ermenilere veya Musevilere bir eziyet etme düşüncemiz olabilir mi? Şimdi azınlık hakları şu; bizim anayasamıza göre vatandaşlarımız hangi dinden, hangi mezhepten, hangi etnik kökenden gelirse gelsin eşit, hepsinin eşit hakları var. Yani bir Türk vatandaşı olarak bir Rum’un, bir Musevi’nin, bir Ermeni’nin daha az hakkı yok. Yani azınlık demek daha az haklara sahip bir insan değil. Eğer böyle bir durum varsa hemen düzeltmeli. Yani bir aksaklık, bir yanlışlık varsa hemen düzelttiririz. Azınlık hakkı bunun üzerine tanınan imtiyaz. Mesela Türkiye’de hiçbir Türk vatandaşı özel bir dini yüksek okul açamaz. Patrikhane size diyor ki; Heybeliada’da bir özel yüksek dini okul, bir ruhban okulu açın. Yani bana imtiyaz verin diyor. İşte azınlıklara verilen veya verilmesi talep edilen şeylerin adı imtiyaz. Yani hem vatandaşlık hakkına sahip olacak, artı imtiyaz. Şimdi Batı Trakya’daki Türkler ise bırakın imtiyazı vatandaşlık haklarından yararlanamıyor. Bugün mesela bir yasa var Yunanistan’da bir yasa var. Efendim 3 çocuktan fazla çocuğunuz varsa devlet size yardım ediyor, ama bir şartla: Helen asıllı olacaksınız. Yani Türk asıllıysanız size bu parayı vermiyor. Şimdi bizim hükümete en önemli itirazımız bu. Yani siz Lozan elinizde mütekabiliyet ilkesi elinizde, cumhurbaşkanının bu konudaki mütalaası elinizde niçin buna hiç değinmiyorsunuz? Başbakanın demeci var, bir kaç gün önce bu yasayla ilgili. Sonunda bizim önerimiz üzerine yasa tasarısında yokken mütekabiliyet lafını koydular ama mütekabiliyet saklı kalacaktır diye. Bizzat Sayın Başbakan “bu vakıflar yasasıyla ilgili olarak mütekabiliyeti kullanmayacağız, uygulamayacağız” diyor. Bunu söyleyemezsiniz, çünkü bu sizin Meclisin onayladığı Lozan Antlaşması’nın bir zorunluluğu, zorunlu kıldığı bir husus. Bizim itirazımız bunadır, yoksa insanlara efendim haklarını vermeyelim, imtiyazlar vermeyelim filan böyle bir düşüncemiz olabilir mi bizim? En çağdaş ülkede azınlıklara hangi haklar veriliyorsa onu verelim.
Can Dündar: Teşekkür ederim Sayın Öymen.
Onur Öymen: Yeter ki bizde Batı Trakya’daki soydaşlarımıza aynı hakları sağlayalım. Bizim dediğimiz bu.
(…)
Onur Öymen: Sayın Bakanın görüşlerini Mecliste dinledik, zabıtları okursanız defalarca mütekabiliyeti savundu. Aynı şekilde Yunan yasası, Yunan azınlıklar yasası demin söylediğim 1980 tarihli, orada da mütekabiliyetten bahsediyor yalnız Lozan değil. Şimdi hükümetin meclise sunduğu bu vakıflar yasasının Meclise sunduğu şeklinde ne Lozan var, ne mütekabiliyet ikisi de yok.
Can Dündar: Ama Lozan’a atıf yok diyor sayın bakan.
Onur Öymen: Bir dakika olur mu? Yani 45. maddeyi çıkarın Lozan’dan, Lozan’ın Sevr’den farkı kalmaz. Çünkü 45. madde mütekabiliyeti sağlıyor. 45. madde olmasa Lozan aynen Sevr gibi olur, yani sadece İstanbul’daki Rumlara tanınan imtiyazlar olur. Halbuki burada karşılıklılık ilkesi var, 45. maddesi bu ve bunu yalnız biz söylemiyoruz. İşte size örneğini verdim, Yunan yasasında yazıyor bunu, mütekabiliyet uygulanacaktır, azınlıklar konusunda diyor.
Şimdi size bir örnek vereyim mesela, çok somut. Şimdi Lozan’da diyor ki; efendim karşılıklı olarak birbirinin ülkesinde eğitilmiş 36 tane öğretmen gönderilecektir. Yani 36 Türk öğretmen gelecek Batı Trakya Türklerini eğitecek, 36 Yunan öğretmen buradaki Rumları eğitecek. Yunanistan bir tarihte dedi ki; efendim dedi bana 15 tane öğretmen yeter, İstanbul’daki Rumlar için 15 öğretmen yeter. Lozan’da mütekabiliyet ilkesi var siz de 15 taneden bir tane fazla gönderemezsiniz. Şu anda Batı Trakya’da 220 okul var, 15 tane öğretmen var. 75 tane Türkiye eğitimli öğretmen işsiz olarak oturuyor orada, niye? Çünkü mütekabiliyet ilkesi uygularım ben diyor, size öğretmenlik yaptırmam diyor düşünebiliyor musunuz?
(…)
Onur Öymen: Şimdi hiç kimse yanlış anlamasın her kelimenin başka bir anlamı vardır. Mütekabiliyet başka şeydir, misilleme başka şeydir, eş anlamlı kullanılmaz. Mütekabiliyet dediğimiz şu; madem ki bizim vatandaşlarımıza, oradaki soydaşlarımıza eziyet ediyor biz de bunlara eziyet edelim, bunu demiyoruz mütekabiliyet bu değil. Yani vatandaşlık hakkı …..
Baskın Oran: Tamamen bu.
Onur Öymen: Hayır biz bunu demiyoruz. Bizim görüşümüz bu değil. Vatandaşlık hakkını diyoruz herkese tanıyacaksınız, fakat vatandaşlık hakkının üzerinde bir imtiyaz söz konusu olduğunda bu imtiyazlar verilirken karşılıklılık arayacaksınız. İşte Yunanlılar nasıl yapıyor, ne diyor? “Benim 15 öğretmene ihtiyacım var, siz de 15 öğretmen gönderebilirsiniz” diyor. Bu ne manaya geliyor, mütekabiliyet bu. Adam diyor ki; “ben ne kadar yararlanıyorsam sana o kadar yararlanma hakkı veririm imtiyaz olarak.” Yoksa efendim biz şunu demiyoruz; onlar 60 bin Türk’ü vatandaşlıktan attılar, Türk soyundan gelen insanı. Biz de efendim şu kadar Rum’u atalım, böyle bir şeyi söyleyen yok. Yani onların Türklere yaptıkları eziyeti biz tekrarlayalım diyen yok. 50 seneden fazla 40 bin tane Batı Trakya Türkünü yasak bölge denilen bir yerde yaşattılar, hiçbir yabancının girmesi yasak, onların çıkışı izne tabi. Şimdi biz böyle bir uygulama önerdik mi şimdiye kadar?
Hayati Yazıcı: Ne yapalım mütekabiliyet var diyorsanız ne yapalım da onu ….
Onur Öymen: Efendim yapacağınız iş gayet basit. 85 yıldır ne yaptıysak onu yapacağız. Oturacaksınız masaya Yunanlılarla, diyeceksiniz; bakın böyle bir antlaşma var. Gelin bu antlaşmayı uygulayalım birlikte. Bu hakları birlikte tanıyalım. Biz azamisini vermeye hazırız. İstanbul’daki Rumların haklarını veya imtiyazlarının azamisini veririz ama siz de verin. Şimdi siz böyle bir talepte bulunmayacaksınız.
Hayati Yazıcı: Hayır devam ediyor bir taraftan o müzakereler. O çalışmalar devam ediyor. Olur mu öyle şey?
Onur Öymen: Olur mu şimdi isminde Türk geçiyor diye orada dernekleri kapatıyor. İskeçe Öğretmenler Derneği’ni kapatıyor, Gümülcine Öğretmen Derneği’ni kapatıyor, tek sebebi var isminde Türk kelimesi geçiyor.
Hayati Yazıcı: Avrupa insan hakları Mahkemesi’ne gitti, kazandıkları davalar da var.
Onur Öymen: Gittiler, kazandılar ama uygulanmıyor, uygulanmıyor. Yani müftülerimiz var, halkın seçtiği müftüler görev yaptırılmıyor. Biz İstanbul’daki Rumlara aynısını yapalım dedik mi size? Yani patrik görev yapmasın madem, onu demiyoruz.
Hayati Yazıcı: Biz bakın Yunanistan’da Batı Trakya’da sorun yok demiyoruz, sorunlar var.
Onur Öymen: İşte bunları birlikte çözeceğiz. Diyeceksiniz ki, biz sizin tamirine izin veriyor muyuz, veriyoruz. Siz de bizim oradaki vakfın camisinin tamirine izin verin, bu kadar basit.
Hayati Yazıcı: Batı Trakya’da yaşayan Müslüman azınlığa veya Batı Trakya Türklerine haksız davrandıkları pek çok olay var, pek çok konu var.
Onur Öymen: Bravo, biz de bunu söylüyoruz.
Hayati Yazıcı: Biz bir taraftan müzakerelerle, karşılıklı görüşmelerle bunları telafi etmeye çalışıyoruz. Geçenlerde Sayın Başbakan bunları dile getirmişlerdi. Onlar yapmıyorlar diye biz de burada kendi vatandaşlarımıza onların davrandığı gibi mi muamele edelim, yani böyle bir şey olabilir mi?
Onur Öymen: Sayın Başbakan ne diyor Sayın Başbakan; biz diyor ecdadımız gibi hareket edeceğiz. Hangi ecdadımız? Yani imparatorluk kuran ecdadımız gibi mi? Efendim 3 kıtada at koşturan ecdadımız gibi mi? Yoksa mütekabiliyet aramadan tek taraflı kapitülasyonlar veren ecdadımız mı?
Hayati Yazıcı: Bakın ecdadı açtınız, söylemek istemiyordum ama açtınız söylemek istiyorum.
Onur Öymen: Hayır kimi kastediyor?
Hayati Yazıcı: Şimdi geçen gün Mecliste de bunu dile getirdiniz.
Onur Öymen: Söyledik.
Hayati Yazıcı: Ecdadınızı bir yerden başlattınız. Bizim ecdadımız Orta Asya’dan beri geliyor.
Onur Öymen: Biz ecdadımız deyince Mecliste ne söyledim; biz ecdadımızı inkar etmeyiz.
Hayati Yazıcı: Tarih süreci içerisinde hiçbir zaman kesitini devre dışı bırakmayız.
Onur Öymen: Biz hiçbir zaman ecdadımızı inkar etmeyiz.
Hayati Yazıcı: Yaptıkları iyiliklerle, kahramanlıklarla yanlışlar varsa hepsi bizim ecdadımızdır. Doğruları örnek alır ileriye taşırız, götürürüz.
Onur Öymen: Biz ecdadımızı inkar etmeyiz ama siz mütekabiliyet yapmayacağız, ecdadımız gibi hareket edeceğiz dediniz zaman mütekabiliyet aramayan yani kapitülasyon veren tek taraflı, ecdat bu veya Osmanlı İmparatorluğu’nun son dönemlerinde yabancıların her istediğini gözü kapalı kabul eden ecdat bu, onlar da bizim ecdadımız.
Hayati Yazıcı: Hayır ama bakın orada ecdat ……
Can Dündar: İsterseniz diğer konuklara da söz vermemiz lazım.
Hayati Yazıcı: Şu cümleyi de müsaade ederseniz bir vurgu yapayım şuna ecdat açıldığı için. Oradaki ecdada yapılan atfın önemli vurgusu şu; bakın 1048 yılından beri vakıf müessesesi var. Bizim tarihimizin bir ürünü, bizim uygulamalarımız içerisinde vakıf anlayışı değişmiş, serpilmiş. Dolayısıyla bu konuda referans olacak ülke biziz. Biz Yunanlıların uygulamalarını referans alamayız. Biz Amerikalıların uygulamasını referans alamayız, örnek uygulamaları biz yapacağız. Vakıf yasasının eksikleri varsa biz gidereceğiz.
(…)
Tayfun İçli: Efendim bakın biraz evvel de şunu söyledim, somut örnek diyorsunuz.
Onur Öymen: Ben bir somut örnek vereyim mi? Şimdi bizim yasanın 41. maddesini açın. Ne diyor orada; vakıflar meclisinde cemaat vakıflarının da temsilcisi bulunacaktır değil mi?
Hayati Yazıcı: Evet.
Onur Öymen: Yunanistan’daki vakıflar meclisinde benzeri kurulda Türk cemaatlerinin bir temsilcisi bulunuyor mu? Buyurun size somut örnek.
(…)
Onur Öymen: Çok teşekkür ederim, bana bir kaç soru sordu sayın Hatemi.
Can Dündar: Evet hemen cevapları alalım.
Onur Öymen: Eğer sayın patrik eğer ilgilendiyse Batı Trakya Türklerinin durumuyla çok memnun olacağım. Fakat onun gibi bir din adamı olan Mehmet Emin Ağa’nın İskeçe müftüsü, yakında ….
Kezban Hatemi: Birlikte diyalog toplantıları yapıyorlar efendim.
Onur Öymen: Kendisi vefat etti artık yapamazlar.
Kezban Hatemi: Yapıyorlardı ama.
Onur Öymen: Yapıyorlardı, hapse girmeden mi, hapisten çıktıktan sonra mı?
Kezban Hatemi: Bütün bu biliyorsunuz …..
Onur Öymen: Çünkü Batı Trakya’da İskeçe müftüsü sırf halkın seçtiği müftü olarak görevini yapmaya çalıştığı için 6.5 ay hapiste yattı fiilen, çıktığı zaman da kim olduğu bilinmeyen bir insan tarafından saldırıya uğrayıp 13 yerinden bıçaklandı. Bunu biliyor musunuz?
Kezban Hatemi: Biliyorum tabi.
Onur Öymen: Şimdi tamam. Şimdi İstanbul’daki ruhban okulu. Yani papaz yetişmesin mi Türkiye’de? Ortodoksların din adamı olmasın mı? Böyle bir şey düşünebilir miyiz? Ama nasıl olacak, teklif ediyoruz diyoruz ki; İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olarak derhal bir ruhban okulu kuralım. Üst düzey de olsun, yüksek okul olsun hiçbir mahsuru yok.
Kezban Hatemi: Efendim İslam akide ve kaidelerine nasıl bağlarsınız?
Onur Öymen: Müsaade buyurun.
Kezban Hatemi: Siz İslam dini akidelerine nasıl bağlarsınız?
Onur Öymen: İslam dininle alakası yok, ilahiyat fakültesi demek sadece İslami usulle çalışan bir kurum değil, bütün dinleri inceleyen, din eğitimi veren bir kuruluş. Ona bağlı olmasında ne mahsur var? Ama buna karşılık bakıyoruz Batı Trakya’da Yunan hükümetinin tayin ettiği müftüler görev yapıyor.
Kezban Hatemi: Onun sebebini biliyorsunuz efendim?
Onur Öymen: Ama bakın ben sizi dinledim, siz de beni dinleyin lütfedin biraz sabredin.
Kezban Hatemi: Onun sebebi bizim Diyanet İşleri Başkanlığı. Dinliyorum tabi.
Onur Öymen: Şimdi Batı Trakya’da bizim müftülerimize görev yapma imkanı verilmiyor, İnsan Hakları Mahkemesine gidiyorlar, oradan karar alıyorlar, Yunan hükümeti aleyhine, mahkum oluyor Yunan hükümeti, yine ısrar ediyor aynı tavrında. Dehşet verici bir şey ve devletin tayin ettiği müftü budur sizin müftünüz diye görev yapıyor ve onların çıkarttığı vakıflar yasasında da Yunan hükümetinin tayin ettiği müftülerin onayına bağlı bir çok şey. İkincisi, biz hep neyi nasıl verelim yani öyle bir tablo yaratılıyor ki yani İstanbul’daki Rum vatandaşlarımızın, kardeşlerimizin ki biz onlarla büyüdük. Yani bizi hiç kimse böyle Rumlara karşı bir insan gibi görmesin. Bizim komşularımız da, arkadaşlarımız da bunlar. Bizim onlara karşı nasıl bir düşüncemiz olabilir?
Kezban Hatemi: Bunu açıklamanıza çok sevindim. Çünkü yanlış algılanıyorsunuz.
Onur Öymen: Yanlış algılanıyor, çünkü yanlış algılamak istiyorlar.
Kezban Hatemi: Çok iyi oldu bunu düzeltmeniz.
Onur Öymen: Bizim bir tek söylediğimiz var, bu meselelere insancıl açıdan bakalım. Yani İstanbul’daki Rumların taleplerine, Ermenilerin, Yahudilerin taleplerine insancıl açıdan bakalım. Biz ne yaptık biliyor musunuz, haberiniz bile olmamıştır. Çünkü basın yazmıyor, basının … çok yüklü olduğu için. Biz Türkiye’de Hrant Dink de dahil olmak üzere yabancı din adamlarına yönelik saldırıları araştırmak üzere bir meclis araştırma önergesi verdik.
Kezban Hatemi: Biliyorum efendim.
Onur Öymen: Duydunuz mu?
Kezban Hatemi: Evet biliyorum.
Onur Öymen: Güzel, şimdi bir cümle daha ….
Can Dündar: Son bir cümle alayım.
Onur Öymen: Son bir cümle söyleyeyim. Biz hep neyi, nasıl, ne zaman versek bunu tartışıyoruz biraz da almayı düşünün. Siz Kıbrıs’ın Maraş kentinin tamamına yakının Lala Mustafapaşa vakfına ait olduğunu ve İngiliz döneminde teker teker oradaki gayri menkullerin Türklerden alınıp Rumlara verildiğini biliyor musunuz? Siz Batı Trakya’nın yüzde 80’inin Türklere ait olduğunu Lozan sırasında teker teker bu parsellerin istimlak edilerek haksız biçimde el konularak ellerinden alındığını ve bugün yüzde 20’sinin bile Türklerin elinde olmadığını biliyor musunuz?
Kezban Hatemi: Efendim ben bunların hepsini biliyorum, hukukçu olduğum için.
Onur Öymen: Şimdi biz İstanbul’daki Rumlara her şeyi verelim.
Kezban Hatemi: Sayın Dündar, hayır hiçbir şey vermeyelim efendim, kendilerine ait olan şeyleri iade edelim. Gasp ettiklerimizi iade edelim.
Onur Öymen: İşte biz de diyoruz ki; iade edelim.
Kezban Hatemi: Bunun adı gasptır sayın Öymen.
Onur Öymen: Batı Trakya’daki Türklerin elinden alınanların ….
Kezban Hatemi: Ben size bir şey söylemek istiyorum; siz diyorsunuz ilahiyat fakültesine bağlı olarak kurulsunlar. Efendim Yök Başkanı Sayın Teziç, kendisi eğer bizi seyrediyorsa bağlansınlar. Çok saygı duyduğum hocam, kendisine bu soru sorulduğunda bundan önceki, daha önceki hükümet tarafından Yök’e bağlı, böyle bir üniversiteye bağlı olamayacağını, eski yönetmeliğin doğrultusunda 1953 yılında çıkarılan yönetmelik doğrultusunda Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı lise düzeyinde olması gerektiğine dair rapor vermiştir, isterseniz size yollarım.
Can Dündar: Tamam, çok teşekkür ederiz.
Onur Öymen: Katılmıyorum.
(…)
Onur Öymen: Bir kere baştan şunu söylemek lazım; bu meseleyi insancıl açıdan görmek lazım, kavgayla halledilecek iş değil bu. İnsancıl yaklaşımla eğileceğiz, hukukla çözeceğiz bunun başka yolu yok. İki, tek taraflı bakmayacağız. Türkiye’deki vatandaşlarımız hangi kökenden, hangi dinden gelirse gelsin bizim vatandaşımız, onların bir sorunu bizim sorunumuz ama ben sadece vatandaşımla ilgilenirim soydaşlarımla ilgilenmem dersem Kıbrıs’a boşuna gittik demektir. Orada bir tane vatandaşımız yoktu, bin şehit verdik biliyor musunuz? Niçin verdik? Oradaki soydaşlarımızın hakkını, canını, malını, mülkünü korumak için gittik, yanlış bir iş mi yaptık? Soydaşlar için bütün dünya ülkeleri bu kadar ilgilenirken biz onları unutalım mı?
Yani bizim itiraz ettiğimiz nokta şu; Lozan bu devletin temeli. Sayın Ahmet Necdet Sezer bu 9 maddenin çoğundan Lozan’a dayalı çok ciddi tahlilleri var, çok kapsamlı tahlilleri var. Bir tanesine bile hak vermiyor hükümet. Yani bir konuda bile cumhurbaşkanı haklıdır demiyor, hepsinde haksızdır. Hepsinde biz haklıyız, cumhurbaşkanı haksız. Lozan’la ilgili bütün değerlendirmeleri yanlış. Bütün yaptıklarımız Lozan’a uygundur diye bir cümle koyun, bitti. Yanlış, bakın size demin örnek verdim Lozan’da şöyle bir hüküm var mı; azınlık vakıflarının temsilcileri milli vakıf sisteminin meclisinde temsil edilir, böyle bir hüküm var mı, yok. Lozan’da vakıflar ticaret yapar diye bir hüküm var mı, yok. Ne farkı var, işte bu farkı var. Sayın Cumhurbaşkanı defalarca yazmış, sıralamış hiçbirini ciddiye almıyorsunuz, adam yerine koymuyorsunuz ayıptır söylemesi. Niye? Daha önceki yasalarda olduğu gibi cumhurbaşkanı bir şeyi reddediyorsa hemen reddedeceksiniz onun görüşlerini ve olduğu gibi geçireceksiniz ki, Cumhurbaşkanını kaale almadığınızı ispat edesiniz. Burada da onu yapıyorsunuz.
Şimdi burada bu meseleyi hukuk çözer, biz burada istediğimizi söyleyelim bu meseleyi Anayasa Mahkemesi çözer. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, “bu Anayasa Mahkemesi tarafından anayasa bloğu olarak kabul edilmiş” diyor. Yani Lozan’ı Anayasanın bir unsuru gibi görüyor, devletimizin temeli bu. Yok farz ediyoruz, bir de son bir cümle şunu söyleyeyim; yani hep verici olmak bizi rencide ediyor. Sayın Ermeni vatandaşımıza çok saygılar sunuyorum, onun sıkıntısını paylaşıyorum ama bilsin ki Batı Trakya’daki Türkler camilerinin duvarını tamir edemiyorlar. Ben orada görev yaptım, ev satmıyorlardı Batı Trakyalılara. Traktör ehliyeti vermiyor, arazilerini ellerinden alıyorlar. Yani yüzde 80’i Türklere ait, onların bütün mallarına el konulmuş. Bir gün üniversite yapacağız demişler, bir gün bilmem ne yapacağız demişler hep Türklerin malları ve gidiyor yüzde 80’lik gayri menkul yüzde 20’ye iniyor. Bir arkadaşımız demiyor ki onlara da yazık oldu. İşte Kıbrıs’taki Türklerin Lala Mustafapaşa vakfından olan bütün malları, mülkleri gidiyor. Bir kişi de demiyor ki onlara yazık oluyor. Hiç değilse bu kadarını söyleyin.
(…)
Can Dündar: Çok teşekkür ederiz. Sağolunuz.
Onur Öymen: Ankara’da hakimler var, bu yasanın akıbetini yüksek hakimler tayin edecek.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.