TBMM Genel Kurulu, CHP’nin Kıbrıs Hakkında Genel Görüşme Açılması Hk.

- TBMM Genel Kurul Tutanağıdır -

CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’İN CHP’NİN KIBRIS KONUSUNDA BİR GENEL GÖRÜŞME AÇILMASI İÇİN VERDİĞİ ÖNERGE HAKKINDA TBMM GENEL KURULUNDA YAPTIĞI KONUŞMA
17.02.2004

Cumhuriyet Halk Partisi Grubu adına, İstanbul Milletvekili Onur Öymen.
Sayın Öymen; buyurun. (CHP sıralarından alkışlar)
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun, Kıbrıs konusunda bir genel görüşme açılması için verdiği önerge üzerinde, Grup adına, söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle Yüce Meclise saygılarımı sunuyorum. Dışişleri Bakanı Sayın Abdullah Gül’e verdiği bilgiler için de teşekkür ediyorum. Bu bilgilerle ilgili görüşlerimizi birazdan Yüce Heyetinize sunacağız. Yalnız, şimdiden, şu kadarını söyleyeyim; Sayın Gül’ün verdiği bilgiler, maalesef, bizim endişelerimizi azaltmamıştır hatta artırmıştır.
Kıbrıs konusundaki son gelişmeleri, gerçekten, biz, Cumhuriyet Halk Partisi Grubu olarak, büyük bir endişeyle izliyoruz. Kıbrıs meselesi, Türkiye’de, yarım yüzyıldan beri, bütün siyasî partilerin katılımı ve desteğiyle bir millî dava olarak yürütülmüştür. Türkiye Büyük Millet Meclisi bu davaya öncülük etmiştir. Ne yazık ki, son zamanlarda hükümetin izlediği tutum, Yüce Meclisin tavrını önemsemediğini göstermekte ve bu millî davaya zarar vermektedir.
BAŞKAN- Sayın Öymen, 5 saniyenizi rica ediyorum.
Muhterem arkadaşlar, milletvekili arkadaşlarımız, uğultudan dolayı konuşmayı yeterince dikkatli izleyemediklerini söylüyorlar. Lütfen, hassasiyet gösterelim.
Teşekkür ederim.
Buyurun Sayın Öymen.
ONUR B. ÖYMEN (Devamla)- Teşekkür ediyorum Sayın Başkan.
Ülkemizin çok uzun yıllardan beri izlediği politikalarda köklü değişiklikler yapılmasının gündeme geldiği bir dönemde hükümet konuyu Meclisin gündemine getirmemiş ve Meclisin düşüncelerini öğrenmeye ihtiyaç duymadan, ileride çok sıkıntılı sonuçlar doğurabilecek bazı taahhütlerin altına girmiş ve şimdiye kadar izlediğimiz politikalardan önemli sapmalar yapmıştır. Bu durumu kaygı verici buluyoruz.
Sayın Bakanın söylediği doğrudur. Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, Sayın Genel Başkanımızın ve bazı parti yöneticisi arkadaşlarımızın huzurunda bilgi vermişlerdir, bizi aydınlatmışlardır. Kendilerine içtenlikle teşekkür ediyoruz. Yalnız, şu kadarını hatırlatayım. Önümüzdeki günlerde bu brifingin birinci yılını kutlayacağız. (CHP sıralarından alkışlar) Bu brifing…
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)- Size bir ay öncesinde bilgi verdim.
ONUR B. ÖYMEN (Devamla)- Onu şimdi söyleyeceğim, müsaade ederseniz.
Sayın Bakan, haklı olarak istical gösteriyor, benim bir sonra söyleyeceğim cümleyi hatırlatıyor. Onun için, teşekkür ediyorum. Şimdi söyleyeceğim.
Şimdi birinci yılını kutlayacağımız bir başka olay daha var. Onu da Yüce Heyetinizle paylaşmak istiyorum. Gene önümüzdeki günlerde Sayın Dışişleri Bakanımızın Türkiye Büyük Millet Meclisi Dışişleri Komisyonuna yaptığı ilk ve tek ziyaretin birinci yıldönümünü kutlayacağız. (CHP sıralarından alkışlar) Değerli arkadaşlarım, demokratik ülkelerde böyle mi oluyor?! Demokratik ülkelerde parlamentolarla ilişkiler bu şekilde mi yürütülüyor?!
DIŞİŞLERİ BAKANI VE BAŞBAKAN YARDIMCISI ABDULLAH GÜL (Kayseri)- Kaç kere sizi davet ettim.
ONUR B. ÖYMEN (Devamla)- Televizyonda görüyorsunuz, İngiltere Başbakanı, bizzat, haftada iki gün, üç gün parlamentoya geliyor, bilgi veriyor, hesap veriyor.
Sayın Bakan, müsaade ederseniz, görüşlerimi bitireyim; ben sizi dikkatle dinledim; siz de, herhalde, beni dikkatle dinleyeceksiniz.
Sayın Bakanımızı Dışişleri Komisyonunda çok özledik; ümit ediyoruz ki, yakında bu özlemimizi gideririz.
Yalnız, size bir şey hatırlatayım. Sayın Bakan, demokratik ülkelerden, demokratik ülkelerde işlerin nasıl yürütüldüğünden bahsetti. Biz, geçenlerde, çok değerli AKP’li arkadaşlarımızla bir demokratik ülkeyi ziyaret ettik; orası Danimarka’dır. Orada bize dediler ki: “Son haftalar içerisinde, Dışişleri Komisyonumuz, sadece Irak konusunda 22 kere olağanüstü toplantı yapmıştır ve Dışişleri Bakanımız bu toplantıların hepsine katılmıştır.”
Şimdi, siyasî düzeyde bu temas eksikliğini, gerçekten, ciddî bir eksiklik olarak görüyoruz ve bundan sonra hiç değilse, telafi edileceğini ümit ediyoruz.
Sayın Bakan, Dışişleri Müsteşarının bana verdiği bilgilerden bahsetti. Kendisine ve Sayın Müsteşara, bunun için içtenlikle teşekkür ediyorum. Kendisiyle, iki eski dost olarak, meslektaş olarak, hem bunu -Kıbrıs meselesini- konuştuk hem Ege sorunlarını konuştuk ve hükümetimizin görüşlerini öğrendik. Bu konuşmamız da, Millî Güvenlik Kurulu toplantısından önce oldu. Ondan sonraki gelişmeler hakkında hiçbir şey bilmiyoruz.
Şimdi, bu konuda hükümete yapabileceğim en büyük katkı, verebileceğimiz en büyük destek, bu konuşmanın içeriği hakkında Yüce Meclise bilgi vermemektir; bilmem, görüşlerimi anlatabiliyor muyum?!
Eğer, bu konuşmanın içerisini bilseydiniz, eğer Sayın Denktaş bu konuşmanın içerisini bilseydi, sanıyorum ki, çok mutlu olmazdınız, Sayın Denktaş da çok mutlu olmazdı.
Türkiye’nin, gerçekten, dış politikasına hâkim olan düşüncelerin, hedeflerin, yöntemlerin, beklentilerin ne olduğunu öğrenmekten çok derin üzüntü duydum. Bunu, bu kadar söylemekle yetineceğim huzurunuzda.
Gerçekten, Türkiye, çok daha iyi, milletimize, halkımıza çok daha layık bir dış politikayı hak etmiştir. Bugünkü durumda karşılaştığımız sıkıntılar -birazdan anlatacağım- maalesef, izlenen bu dış politikanın bir ürünüdür.
New York görüşmelerinden hemen önce, Türkiye’nin Kıbrıs politikası, Çankaya zirvesinde ve daha sonra Millî Güvenlik Kurulunda değerlendirilmiş ve yapılan açıklamalarla kamuoyuna duyurulmuştur. 8 Ocakta Ankara’da Sayın Cumhurbaşkanının başkanlığında yapılan zirve toplantısının sonuç bildirisinde şu görüşlere yer verilmiştir: Kıbrıs sorununa hakça ve kalıcı bir çözüm bulunması, Türkiye ve KKTC’nin ortak arzu ve hedefi olup, Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin iyi niyet misyonuna olan desteğini sürdürmekte ve Ada’nın gerçekleri temelinde, Ada’nın gerçekleri temelinde -üçüncü defa okuyorum- Ada’nın gerçekleri temelinde bir çözüme müzakere yoluyla hızla ulaşılması konusundaki siyasî kararlılığı teyit etmiştir. Daha sonra kabul edilen Millî Güvenlik Kurulu kararında da çözümün, Kıbrıs’ın gerçeklerinden hareket edilerek bulunulacağı belirtilmiş, Kofi Annan Planından da “bir referans belgesi” olarak söz edilmiştir.
Şimdi, Sayın Dışişleri Bakanımız o günlerde hemen bir demeç verdi. Millî Güvenlik Kurulunun bir danışma organı olduğunu hatırlattı. Biraz önce de kendisi aynı sözü tekrarlıyordu. Gayet tabiî ki, biz de biliyoruz, Anayasamıza göre Millî Güvenlik Kurulu bir danışma organıdır; ama, öyle bir danışma organıdır ki, aldığı kararların altında Sayın Cumhurbaşkanının imzası vardır, Sayın Başbakanının imzası vardır, Sayın Dışişleri Bakanının imzası vardır, Millî Savunma Bakanının imzası vardır, Genelkurmay Başkanının ve komutanların imzası vardır. O bakımdan, hiç kimse “danışma organıdır” diye Millî Güvenlik Kurulunu herhalde hafife almıyordur. Millî Güvenlik Kurulu bir danışma organıdır; ama, bir kanaryasevenler derneği değildir. O bakımdan, biz, Millî Güvenlik Kurulu kararlarını ciddîye alıyoruz ve bu kararları, altında hükümetin Başbakanının, üyelerinin imzasının olduğu bu kararları Türkiye’nin görüşlerini yansıtan belgeler olarak alıyoruz. En azından, bunu böyle düşünmeye hakkımız olduğunu düşünüyoruz.
Biraz önce Sayın Dışişleri Bakanı da bu belgeden bahsetti; biz de daha önce bunu söyledik. Bir köşe yazarımız, bizim, Millî Güvenlik Kuruluna atıfta bulunmamızı esefle karşıladığını yazıyor. Millî Güvenlik Kurulu, Türkiye’nin bir anayasal kuruluşu değil midir? Buna atıfta bulunmakta esef edilecek ne var? Millî Güvenlik Kurulunu yok mu farz edeceğiz? İşte, bunları biz, dikkatle ve üzüntüyle karşılıyoruz.
Şimdi, bu kararlardan sonra ne oldu: Çankaya Zirvesinde bir karar alındı, Millî Güvenlik Kurulunda bir karar alındı. Sonra, Sayın Başbakan Davos’a gitti ve orada Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle görüştü. Peki, Millî Güvenlik Kurulu kararından sonra Genel Sekretere ne dedi?.. İşte, maalesef, anladığımız kadarıyla, Sayın Başbakan, Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine, Davas’ta, Ankara’da kararlaştırılan şeylerden bambaşka şeyler söylemiştir; hiç, Ankara’da, kamuoyuna açıklanan Türkiye’nin resmî tutumuyla bağdaşmayan şeyler söylemiştir. Nereden biliyoruz bunu? Bunu şuradan biliyoruz: Kofi Annan’ın 4 Şubat günü Sayın Denktaş’a gönderdiği mektuptan biliyoruz.
Bakın bu mektupta ne diyor: “Kıbrıs Rum Lideriyle Türkiye Başbakanı, Kofi Annan Planı çerçevesi içinde kalan az sayıda değişiklik önerisi yapacaklarını bana taahhüt etmişlerdir.” Nerede Kıbrıs’ın gerçekleri?.. Hani biz Kıbrıs’ın gerçeklerinden hareket ederek çözüm arıyorduk? Bundan bahis yok. Hani biz Kofi Annan Planını müzakere zemini olarak kabul etmiyorduk, bu çerçevenin dışına taşacaktık? Bundan bahis yok. Taahhüt edilmiş bunlar. Şimdi endişe verici olan budur. Biz niçin endişe ediyoruz; bunun için endişe ediyoruz. Bir kere bu planın zeminini kabul ettiğiniz zaman, bu planın dışına çıkamazsınız arkadaşlar. İşte, dün daha, Rum Cumhurbaşkanı Papodopulos diyor ki: “Türk teklifleri Kofi Annan Planının çerçevesinin dışındadır.” Öyle anlaşılıyor ki, şimdi Kıbrıs’ta birinci tartışma bunun üzerinde yapılacak: Tekliflerimiz çerçevenin içinde midir, dışında mıdır? Çerçeveyi resmen kabul etmişsiniz.
Bu çerçeveyi kabul etmek ne anlama geliyor Şu anlama geliyor: Bu planın çerçevesi Türkiye Büyük Millet Meclisinin onayıyla yürürlüğe giren 1960 tarihli Londra ve Zürih anlaşmalarıyla bağdaşmamaktadır, bunu değiştirmektedir; yani, Türkiye Büyük Millet Meclisinin iradesiyle kabul
ettiğiniz bir anlaşmayı tadil ediyorsunuz. Edilebilir; bunun yolu ne? Bu iradenin sahibi olan Meclise geleceksiniz bilgi vereceksiniz, tartışmaya açacaksınız. İş bittikten sonra Meclise gelip biz her işi yaptık, her işi de en iyi şekilde yaptık demekle olmuyor. Zamanında geleceksiniz. Millî politikayı değiştiriyorsunuz arkadaşlar. Yapılan iş hafife alınacak iş değildir ve bunu nasıl yapıyorsunuz?.. Kamuoyuna açıkladığınız resmî görüşlerden farklı olarak yapıyorsunuz, resen yapıyorsunuz ve gidip Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine bunları söylüyorsunuz.
Sayın Başbakanımızın müzakere zemini olarak, çerçevesi olarak kabul ettiği Kofi Annan Planı ne diyor buna iyi bir bakmak lazım. Sayın Dışişleri Bakanımız haklı olarak iki kesimlilikten bahsetti, iki kesimliliğin öneminden bahsetti. Ben size çok açık söyleyeyim; Kofi Annan Planının özü iki kesimliliği ortadan kaldırıyor. Bizim otuz senedir savunduğumuz görüş şuydu: Kıbrıs’ta iki kesimli, iki toplumlu bir devletin kurulması. Burada bütün meclisler, bütün hükümetler şimdiye kadar bunu savundu. İki kesimlilik, iki toplumluluk ne demek?.. Her toplum kendi kesiminde yaşıyor demek. Kofi Annan Planı ne diyor?.. Kofi Annan Planına bakarsanız, iyi incelerseniz, biz satır satır okuduk, çok dikkatle inceledik diğer arkadaşlarımla birlikte, Kofi Annan Planı şunu söylüyor: “Güneyde bir Rum Devleti olacak; ama, mütecanis bir Rum Devleti olacak.” Türklerin gidip de güneye yerleşme niyeti olmadığını herkes biliyor; ama, kuzeyde ne olacak? Kuzeyde, Sayın Genel Başkanımız da açıkladı, kuzeyde bir Türk-Rum Devleti olacak. Mütecanis bir Türk Devleti olmayacak. Kofi Annan Planının son üçüncü şeklinde deniliyor ki: “Kuzeye, oradaki Türk nüfusunun yüzde 21′i kadar Rum geçecek.” Ne demektir bu?.. 42 000 Rum geçecek. Ne demektir bu; 42 000 Rum demektir. Başka ne diyor; Karpas Bölgesinde evvelce yaşamış olan Rumlar buraya tekrar dönecekler. Bu ne demektir; 12 000 kişi daha dönecektir. Başka ne diyor; bütün bunların dışında, 65 yaşın üzerinde olan Rumlar, yanlarına birer refakatçi de almak kaydıyla kuzeye gelip yerleşme hakkına sahip olacaklar. Kaç kişidir bu hakka sahip olanlar Kıbrıs’ta; 65 yaşından büyük olan insanların sayısı 35 000 kişidir; birer de refakatçi 70 000 kişidir. 70 000 kişi bu hakkı kullanmayabilir. Bunların içinde, diyelim ki, 20 000 kişi kullandı; o zaman ortaya çıkan tablo, yaklaşık 80 000 kişilik bir Rum kesiminin, bir Rum topluluğunun, daraltılmış Türk kesimine gireceğini gösteriyor. İşte, iki kesimliliği kaldıran budur. Şimdi, bunu değiştirebiliyor musunuz? Bunu değiştirme önergesi verme hakkınız var mı? Planın özü bu. Gidip de, bunu değiştirmek için masaya bir teklif koyduğunuz anda, size diyeceklerdir ki, Davos’ta aklınız neredeydi; New York’ta aklınız neredeydi? Niçin bunları o zaman söylemediniz? Söylediniz de mi kabul etti karşı taraf bu teklifleri; öyle mi oturuyoruz masaya? Öyleyse, öğrenelim, çok seviniriz. Ama, bunu bize söyleyen hiç olmadı.
Değerli arkadaşlar, durum, sandığınızdan çok daha ciddidir ve burada varılacak sonuç, gerçekten çok ciddî sıkıntılara, çatışmalara yol açabilecek bir durumdur.
Şimdi, bakınız, size bir örnek vereyim. Avrupa’da, bir ülkede, farklı etnik dinî kökenden insanların nüfusu toplan nüfusun yüzde 8′ine ulaştığı zaman alarm zilleri çalıyor. Biz en son gittik; Danimarka’da şu anda en büyük mesele, yabancı nüfusun yüzde 8′e ulaşmış olması; kıyamet kopuyor, seçim sonuçlarını bu etkiliyor. Kuzey Kıbrıs’ta yüzde kaça çıkacak; yüzde 40, yüzde 40… Avrupa’da alarm zilleri çaldıran oranın 5 misline çıkacak. İşte, Kofi Annan Planı budur; işte, temel olarak kabul ettiğimiz Kofi Annan Planı bunu söylüyor. İşte, sizlere, bunu anlatmaya çalışıyoruz.
Peki, böyle bir durumda huzur içinde, barış içinde yaşayacaklar mı bu insanlar? Değerli arkadaşlar, bazıları diyorlar ki, efendim, Avrupa Birliğine üye olacaklar; Avrupa Birliğine üye olduktan sonra, huzur içinde, barış içinde yaşamaktan başka yolu var mı; Avrupa’da böyle yaşamıyor mu insanlar… Çok değerli arkadaşlarım, Kuzey İrlanda Avrupa değil midir? Kuzey İrlanda’da insanlar huzur içinde mi yaşıyor, barış için de mi yaşıyor?! İspanya’da Bask bölgesi Avrupa Birliği toprağı değil midir?! Orada, insanlar, huzur içinde mi yaşıyor; yoksa, her gün birbirlerini mi öldürüyorlar? Avrupa Birliğinin topraklarının içinde olmak, ne zamandan beri huzurun, güvenliğin sigortası olmuştur! Birbirimizi aldatmayalım, kendimizi aldatmayalım! Ha, öyle bir durum vardır ki, Fransa ile İngiltere arasında olduğu gibi, bir uzlaşma kültürü oluşmuştur. Bu kültür çerçevesinde, zaten, artık, söz konusu bile değildir tarafların çatışmaları, hiçbir olay çıkmaz. Değerli arkadaşlar, Kıbrıs’ta bu mudur durum?!
Dün akşam televizyonları izlediniz mi? Dün akşam televizyonları izlediyseniz görmüşsünüzdür ki, dün, Kıbrıs’ın Rum kesiminde, PKK bayraklarıyla, PKK liderinin fotoğraflarıyla büyük bir gösteri düzenlenmiştir; Kıbrıs Rum yöneticilerinin izniyle, onayıyla düzenlenmiştir. Unutmayalım, terörist lider bir Yunan Büyükelçiliğinde yakalandığı zaman, cebinde Kıbrıs Rum pasaportu taşıyordu.
Efendim, bunlar militan gruplardır, bunları dikkate almayın, her ülkede olur… Peki, Kıbrıs’ta Enonis yanlıları, EOKA yanlıları vazgeçmişler midir projelerinden; artık, bunlar, dağılmış mıdır; hayır. Partileri var, dernekleri var, gazeteleri var. Her gün, EOKA fikrini savunan çabalarda bulunuyorlar.
Efendim, onlar da radikaldir; ama, siz, çoğunluğa bakın. Peki, çoğunluk ne yapıyor; çoğunluk şunu yapıyor: 5 Aralık 2003 tarihinde; yani, iki ay önce, Kıbrıs Rum Parlamentosu bir karar aldı. Ne diyor bu kararda; bu kararda diyor ki: Kurtuluş Savaşı sırasında, Türkiye, Yunanistan’a, Yunanlılara genocide uygulamıştır. Şimdi, uzlaşmaya vardığımız günlerde, siz, uzlaşma kültürünü böyle mi yaratacaksınız? İşte, içinize alacağınız, toplumumuzun yüzde 40′ını oluşturacak insanlar bu insanlar.
Keşke, uzlaşma kültürü yerleşmiş olsaydı da, biz de, bunu, bu kürsüden sevinçle karşılasaydık, alkışlasaydık. Sayın Dışişleri Bakanımız bunları bilmiyor mu; bilmez olur mu! Peki, bunu .bile bile, siz Kofi Annan Planının içeriğini nasıl kabul ettiniz? Bu soruyu soruyoruz.
Şimdi, inşallah, hiçbir şey olmayacak diyelim; hiçbir çatışma olmaz,insanlar huzur içinde yaşarlar. Peki, ya yaşamazlarsa ne olacak?.. Ya geçmişteki acıları, sıkıntıları bize hatırlatacak olaylar olursa ne olacak?.. Saldırılar olursa ne olacak?.. Belli ki, Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri de bunu bekliyor ki, barış gücü görevlendirmiş. Plana göre, Kuzey Kıbrıs’ta bir barış gücü görev alacak.
“Efendim, orası Avrupa toprağı olacak” diyenlere soruyoruz; hangi Avrupa ülkesinde barış gücü var? Huzur olacağı beklenen bir toprağa barış gücü yerleştirilir mi? Bu barış gücü, barikatlar kurma hakkına sahip, her türlü güvenlik tedbiri alma hakkına sahip. Demek ki, siz de çatışma bekliyorsunuz.
Peki, bir çatışma olursa Türk birlikleri ne yapacak; Ada’da kalan Türk askerleri ne yapacak; cevabını vereyim merak ediyorsanız: Ada’da kalan Türk birlikleri hiçbir şey yapmayacak..Plana göre, Ada’da kalan Türk birliklerinin üç tane yetkisi vardır:
Birinci yetki, karargahın içinde eğitim yapmak. İkinci yetki, malzeme ve teçhizatının bakım ve onarımını yapmak, Üçüncü yetki, törenlere katılmak. Türk Barış Kuvvetlerinin, kalacak birliklerin Kıbrıs’taki yetkileri, görevleri bundan ibaret.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Buyurun Sayın Öymen.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Teşekkür ederim.
Peki, sınırı koruma yetkileri olacak mı;hayır olmayacak. Peki, sınırı kim koruyacak; hiç kimse korumayacak. Plan diyor ki, Türk Silahlı Kuvvetlerinin -bırakın sınırları korumayı- sınıra yaklaşması yasaktır diyor. Yani, sınırı kimse korumayacak. Bu militanlar orada; PKK’cılar orada, EOKA’cılar orada, bütün husumet sahibi insanlar orada, biz bunlara sınırlarımızı açacağız ve güveneceğiz. Kime güveneceğiz; Avrupa Birliğine girdik, artık diyeceğiz, bundan sonra hiçbir şey olmayacak, huzur içinde uyuyacağız.
Biz, uyuyamayacağız arkadaşlar. Cumhuriyet Halk Partililer huzur içinde uyuyamayacaklardır. (CHP sıralarından alkışlar)
Başka neler diyor plan; Rumlara terk edilecek topraklardan 52 000 ila 65 000 Türk, kuzeyde daraltılmış bölgeye geçecek. 80 000 Rum, 60 000 Türk, 140 000 insan, şimdikine nazaran bir hayli daraltılmış bölgeye gidecek. Neyle yaşayacak bu insanlar, nasıl yaşayacaklar? Suları bırakıyorsunuz güneyde, verimli tarım topraklarını bırakıyorsunuz; bunlar tarımdan yaşayan insanlar, bunları neresine koyacaksınız kuzey Kıbrıs’ın? Kıbrıs’ı bilen arkadaşlarınız vardır, söyleyin, 130 000 insanı kuzey Kıbrıs’ta daraltılmış bölgede barındıracak bir toprak, bir iş sahası, su kaynağı, tarım arazisi var mıdır; ben size söyleyeyim, yoktur. Ayrıca, birçok mülkiyet problemi çıkacak.
Bütün bunları size söylüyoruz, bu safhada söylüyoruz, ileride karşılaşacağımız sorunların ne kadar ciddî olduğunu belirtmek için söylüyoruz.
HALİL AYDOĞAN (Afyon) – Siz olsaydınız nasıl çözerdiniz?
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Siz olsaydınız nasıl çözerdiniz… Biz olsaydık ne yapacağımızı size söyleyeyim; ama, ne yapmayacağımızı önce söyleyeyim, sizin yaptığınızı yapmazdık. Sizin yaptığınızı yapmazdık… (CHP sıralarından alkışlar) Ne yapardık, şunu yapardık; baskıları reddederdik. Güney Kıbrıs’ın tek başına Avrupa Birliğine üye olmasına imkân vermemek için bütün gücümüzü kullanırdık.
Sayın Bakan “efendim çaresizdik, yoluna girmiş üyelerin, ne yapalım. Yapacak hiçbir şeyimiz yoktu” diyor. Değerli arkadaşlar, bu, hukuka aykırıdır. Bu hükümet dahil, geçmiş bütün Türk hükümetleri, Rum kesiminin tek başına AB’ye üye olmasının uluslararası hukuka aykırı olduğunu, antlaşmalara aykırı olduğunu Birleşmiş Milletlere tescil ettirmiştir. Şimdi neredesiniz, bu sözünüzün arkasında duruyor musunuz, yoksa bunu unuttunuz mu? Hayatın gerçeği budur deyip, bundan vaz mı geçtiniz? 30 yıldır savunduğumuz bu tezden vaz mı geçtiniz?
Değerli arkadaşlarım, bunu size çok açıkça söylüyorum, Türkiye tezlerinden vazgeçmiştir.
HALİL AYDOĞAN (Afyon) – Cevap alamadım…
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Biz olsaydık ne yapardık; sizden önceki hükümetler ne yaptı; Kıbrıs’ta, Rumlar, S 300 füzelerini konuşlandıracaktı, S 300 füzelerini konuşlandırıp Türkiye için büyük bir tehdit oluşturacaklardı. Füzeleri ısmarladılar, füzeler imal edildi, hazırlandı, konuşlandırılmak üzereydi. Sizden önceki Türk hükümetleri öyle bir tepki gösterdiler, devletin ağırlığını öyle bir hissettirdiler ki, bir tane kurşun atmadan bu füzelerin konuşlandırılmasına engel oldular. İşte, devlet, böyle yapar; devletseniz, bunu yapacaksınız; devletseniz, Rumların üyeliğine engel olacaksınız, bunu durduracaksınız. (CHP sıralarından alkışlar) Buna gücünüz yoksa, devletiz diye çıkmayın ortaya! Gözünüzün önünde, gözünüzün içine baka baka hukuku, anlaşmaları ihlal ediyorlar. Açın Mendelson raporunu okuyun; İngiltere’nin en ünlü hukukçularından biri “Kıbrıslı Rumların üyelik başvurusunda bulunması bile, Londra ve Zürih Anlaşmalarına aykırıdır” diyor. Siz de bunu benimsiyorsunuz; hükümet olarak, bu görüşü Birleşmiş Milletlere tescil ettiriniz. Sonra ne yaptınız;
sonra, bunu unuttunuz, hayatın gerçeği budur diye bunu yok farz ettiniz, hukukî haklarımızı, çıkarlarımızı yok saydınız. İşte, biz, bunu yapmazdık; biz, sonuna kadar mücadele ederdik; çünkü, haklıyız. Kalkıp Rumlara diyorlar ki, hiçbir ön şart olmadan AB’ye üye olursunuz. Siz buna ne diyorsunuz; hiçbir şey demiyorsunuz. Türkiye’ye ne diyorlar; sizin üyelik müzakeresine başlamanız için Kıbrıs meselesinin çözülmesi lazım. Siz ne diyorsunuz buna; efendim, çözmeye çalışıyoruz diyorsunuz. Bir devlet böyle mi yapar, kendine saygısı olan, inancı olan, güveni olan bir devlet böyle mi yapar?! Haklı mıdır bu dedikleri; siz, bunu, haklı görüyor musunuz?! Bu, çifte standart değil midir?! Bu çifte standarda karşı bizim devlet olarak direnme gücümüz yok mudur?! İşte, biz, sizden bunu bekliyoruz. Bunu yapın; göreceksiniz ki, biz, tek bir vücut gibi arkanızda olacağız. Sizden hiçbir şey beklemiyoruz; Türkiye’nin hakkını koruyun, çıkarını koruyun, itibarını koruyun; bizden daha büyük destekçiniz olmayacak.
Sayın Başbakan, kalkıyor “siz, bu konuyu iç politika malzemesi olarak kullanıyorsunuz” diyor. Bu sözleri, çok derin bir üzüntüyle karşıladık değerli arkadaşlarım. Böyle bir şeyi nasıl söylersiniz?! Atatürk’ün, İsmet Paşanın Partisine bunu nasıl söylersiniz?! Bana bir tane örnek gösteriniz, geçmişte ve bugün, herhangi bir millî menfaatı ilgilendiren dış politika konusunu iç politika için kullandığımızın bir tek örneğini gösterin! Ben, size örnek vereyim: Geçen kasım ayında, Kıbrıs’ta Sayın Başbakanla beraberdik. Sayın Başbakan,çok güzel bir konuşma yaptı; Türkiye’nin şimdiye kadar izlediği politikaların çizgisinde kararlı, güçlü, bizim de paylaştığımız bir konuşma yaptı. Sayın Genel Başkanımız oradaydı, biz oradaydık; biz, alkışladık Başbakanı. Ben gittim, kendim tebrik ettim, dedim ki,bütün söylediklerinize katılıyorum, bir tek cümlesine itiraz etmiyorum; bize, muhalefet yapma fırsatı vermediniz. Şimdi, bu, iç politika mıdır?! İç politika için mi bunu yaptık?! İstismar etmek isteseniz, her konuşmada bir cümle bulursunuz, bir kelime bulursunuz; bu, istismar mıdır? Bu mudur iç politika?! Burada, kalktık, ne yaptık; Türkiye’nin AB üyeliği için getirdiğiniz uyum paketlerinin hepsini onayladık, hepsini destekledik. İç politika için mi yaptık bunu?! İsteseydik, burada, eleştirilecek laflar bulamaz mıydık; ama, millî menfaatı her şeyin üstünde tuttuk. Değerli arkadaşlar, Atatürk’ün partisi budur, Cumhuriyet Halk Partisi budur; bize haksızlık yapmayın, bizi itham etmeye kalkmayın, vereceğimiz cevabın altından kalkamazsınız. (CHP sıralarından alkışlar) Onun için, Cumhuriyet Halk Partisini, dışpolitika konularını, millî menfaatı ilgilendiren konuları iç politika için istismar etmekle hiçbir şekilde itham etmeyin; dediğim gibi, bundan, sonra, siz de üzüntü duyarsınız.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, New York’ta kabul edilen metne gelince: Demin söyledim; bir, Kofi Annan planının özünü kabul ediyorsunuz. İki, arada, Rum-Türk görüşmeleri var, Türk-Yunan görüşmeleri var. Daha sonra ne var; daha sonra, son sözü, metne son şekli verme hakkını Kofi Annan’a bırakıyorsunuz. Sizin politikanız bu muydu? Halka açıkladığınız politika bu muydu? Çankaya zirvesinin politikası bu muydu? Millî Güvenlik Kurulunda bunu mu kararlaştırdınız?
Şimdi, bunu, New York’ta kararlaştırdınız ve bunu başarı olarak halka anlattınız.
Gazetede bir havadis okudum: Deniliyor ki, Sayın Denktaş, bu metne onayını vermeden önce, Sayın Cumhurbaşkanımızın ve Sayın Genelkurmay Başkanımızın onayını almıştır. Sayın Dışişleri Bakanımız da, biraz önce, bu anlama gelebilecek sözler söyledi; bunu, dikkatle not ettik; fakat, şunu da not ettik: Bu haberler basında yayınlandıktan sonra, bunları doğrulayan veya yalanlayan, hiçbir resmî açıklama yapılmamıştır. Ne olmuştur; acaba, New York zirvesi sırasında yeni bir Çankaya zirvesi yapıldı da bizim mi haberimiz olmadı?.. Bu belgeyi devletin bütün yetkili kurumları, başta Sayın Cumhurbaşkanımız birlikte incelediler ve “işte en iyi metin budur, Sayın Denktaş’a da söyleyin bizim desteğimizi” dediler de Denktaş öyle mi onayladı? Bu konuda Sayın Bakan eğer Yüce Meclisi aydınlatabilirse bundan derin bir mutluluk duyacağız; ama eğer böyle değilse, bunun çok derin sonuçları olacaktır; bunu size şu anda bu kadar söylüyorum, daha fazlasını söylemiyorum.
Değerli arkadaşlarım, meselenin bir başka yönü var. Sayın Bakan diyor ki, Mecliste bu konu onaylanmadan önce Kıbrıs’ta referandum yapılacaktır. Kıbrıs’ta referandum yapılacaktır, sonra onun sonucuna göre Yüce Meclis karar verecektir. Kofi Annan’ın mektubu böyle demiyor! Kofi Annan’ın 4 Şubat tarihli mektubuna bakınız, orada “önce devletler tutumunu bildirecekler 9 Nisana kadar, ondan sonra 21 Nisanda referandum yapılacak” diyor. Efendim, sonra bunu değiştirdik. Değiştirdiyseniz, buyurun açıklayın; ama bizim elimizdeki belge böyle söylüyor. Newyork açıklaması ne diyor. Newyork açıklaması da diyor ki, usul konularında Kofi Annan’ın mektubundaki esaslara uyulacak; yani, önce biz, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin iradesini bilmeden burada karar vereceğiz, sonra orada onaylanacak. Bu çok ciddî bir sorundur; yani bu yolla Kuzey Kıbrıs halkının iradesini mi etki altına alacağız. Bu mu dur amaç, belli değil. Bu konuda da ciddî tereddütlerimiz var.
Değerli arkadaşlar, ayrıca, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde bir anayasa var, bu anayasanın nasıl değiştirileceği o anayasanın içinde yazılı. Acaba, bu konuda sizde bilgi var mı? Kofi Annan ile görüşüp kabul ettiğiniz metin, Kuzey Kıbrıs Anayasasına göre uygulanabilir bir metin mi, bir plan mı? Bu konuda dikkatinizi çekiyorum, bu konuyu dikkatinize getiriyorum.
Değerli arkadaşlar, bütün bunlardan sonra, bakıp da, biz Rumları köşeye sıkıştırdık, çok başarılı olduk, onlar perişan oldular gibi sözler söylerseniz belki size inanacak birkaç kişi bulursunuz; ama sonunda gerçekler ortaya çıkınca, o insanları da hüsrana uğratırsınız. Açık konuşalım, Sayın
Denktaş “zafer çığlıkları atmayın. Fazla sevinmenin zamanı değildir. Kendi başarımızdan bahsetmenin zamanı değildir, çok çetin müzakerelerin arifesindeyiz” diyor, gerçekten öyledir. Şimdi birlik olacağız, beraber olacağız, dayanışma içinde olacağız, el ele vereceğiz ve bu aşamada en başarılı sonucu almaya çalışacağız. Biz ümitli miyiz; doğrusunu isterseniz çok ümitli değiliz; niçin çok ümitli değiliz; çünkü, demin saydığım bütün sakıncaları içeren bir planın esasını kabul etmiş durumdayız.
Bazıları diyorlar ki; efendim, siz statükocu musunuz, statükoyu mu savunuyorsunuz? Ne kadar kötü! Bizi eleştiriyorlar, Cumhuriyet Halk Partisini eleştiriyorlar.
Değerli arkadaşlar, bunu söyleyenler, diplomasiden hiç anlamayanlardır. Statükoyu değiştirmeyi herkes ister; ama, kendi lehine değiştirmek için ister. Statükoyu, işler kötüye gitsin diye değiştirelim diyen olur mu?! (CHP sıralarından alkışlar) Statükoculuk, bizim kamuoyunda bir suç gibi anlatılıyor, yansıtılıyor. Statükoculuktan daha kötüsü, statükoyu bozmaktır, kötü yönde bozmaktır.
Şimdi, ben, size bir örnek vereyim: Kardak krizinde biz ne yaptık, büyük başarımız neydi bizim; Sayın Baykal’ın Dışişleri Bakanımız olduğu dönemde, Rum askerini oradan atarak, Rum Bayrağını atarak ne yaptık; statükoya döndük, statükoyu koruduk ve o zaman, Türkiye’nin statükoyu koruması, en büyük başarı olarak anlatıldı. Ege’de ne yapıyoruz; karasularının 12 mile genişletilmesine engel olarak ne yapıyoruz; statükoyu koruyoruz; yanlış mı yapıyoruz, suç mu işliyoruz?! O bakımdan, hiç kimse, bilir bilmez, statükoyu koruyorlar, siz statükocusunuz filan diye laflar etmesin, bu, onların cehaletini ortaya koyar! Size de tavsiye ederim, Cumhuriyet Halk Partisinden bahsederken, sakın ola ki, statükocu falan demeyin. Ayrıca, çözüm istemeyenlerden falan da bahsetmeyin. “Çözümsüzlük çözüm değildir” dedi Sayın Bakan, Sayın Başbakan da bunu sık sık söylüyor.
Değerli arkadaşlar, size kim söyledi “çözümsüzlük çözümdür” diye, böyle bir referans var mı elinizde; Genel Başkanımız mı söyledi, bir parti yetkilimiz mi söyledi, birisi çıkıp bu kürsüden, çözümsüzlük istiyoruz mu dedi, kime cevap veriyorsunuz?! Hayalî bir niyet atfedip, Fransızların “niyet yargılaması” dediği gibi, bir partiye, birtakım insanlara, birtakım niyetler atfediyorsunuz, sonra, o niyetlere kahramanca karşı çıkıyorsunuz; bu niyette olan yok ki, çözümsüzlüğü savunan yok ki! (CHP sıralarından alkışlar) O bakımdan, karanlıkta ıslık çalmayalım,gölge boksu yapmayalım. Bu yöntemler sizi başarıya götürmez.
Değerli arkadaşlar, Sayın Başbakan “otuz yıldır yanlış işler yapılmıştır; otuz yıldır işbaşına gelen bütün hükümetler yanlış iş yapmıştır Kıbrıs’ta” diyor. Tesadüf o ki, biz, Meclis arşivlerini karıştırdık, Meclis zabıtlarını karıştırdık, bir de baktık ki, Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül, vaktiyle bu kürsüden yaptığı bir konuşmada -tesadüf bu ya- aynı rakamı vererek “otuz yıldır işbaşına gelen bütün hükümetler doğru iş yapmışlardır” diyor. (CHP sıralarından alkışlar)
Şimdi, hangisine inanalım; otuz yıldır doğru iş mi yaptık, yanlış iş mi yaptık?!
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Hatırlamadı, hatırlamadı.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Sayın Bakan hatırlamadıysa, bende kopyası var, takdim ederim.
Şimdi, doğrusunu isterseniz, Sayın Gül’ün hakkı var, otuz yıldan beri, Türkiye doğru iş yapmıştır; Türkiye’nin çıkarlarını korumuştur, en önemlisi, oradaki insanlarımızı barış, özgürlük ve güvenlik içinde yaşatmıştır. Kötü mü yapmıştır?! Şimdiki gibi sınırları kaldırıp da, can güvenliğini Rumlara teslim mi etseydik otuz yıldan beri, o muydu doğru politika?!
Değerli arkadaşlarım, bu konudaki görüşlerimizi her zaman, her vesileyle dile getirmeye devam ediyoruz, devam edeceğiz.
Bir şey daha söyleyeyim size: Çok önemli taktik hatalar yaptık…
BAŞKAN – Sayın Öymen, Sayın Gül’e verdiğim ek süreyi size de veriyorum; son 5 dakikaya girdiniz, onu hatırlatmak istedim.
Buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Çok teşekkür ediyorum, 5 dakikada çok şey söyleriz.
Şimdi, Sayın Başbakan Davos’a giderken ne diyor: “De Soto’ya alın görevden, yerine bir arabulucu tayin edin” Arkadaşlar, yarın görüşmeler başlıyor; kimdir Kıbrıs’ta Birleşmiş Milletlerin yetkilisi, görevlisi; De Soto. Demek ki, boşa atılmış bir kurşun oldu bu sözünüz. Zeminini hazırlamadan, Genel Sekreterin bunu kabul edip etmeyeceğini bilmeden, bunu basına niçin söylersiniz ve kendinizi güç duruma düşürürsünüz?!
TUNCAY ERCENK (Antalya) – Ağzından kaçmış.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Başka ne diyor “arabulucu tayin edin” diyor. Edildi mi; edilmedi. Kimi düşünüyormuş; belki de Colin Powell’i düşünüyormuş; Amerikalılar reddetti. Efendim, arabulucu olmasa da olur, kolaylaştırıcı tayin edelim; kabul edildi mi; edilmedi. Orada da mahcup olduk. Başka ne dedi: Kısaltılmış bir plan. “Kofi Annan Planı olmasın, kısaltılmış bir plan olsun” dedi; bunu da kamuoyuna açıkladı; kabul edildi mi; edilmedi.
Değerli arkadaşlarım, diplomaside zemin yoklaması diye bir yöntem vardır. Önce araştırırsınız, teklifleriniz kabul edilebilecek mi, kabul edilme şansı var mı; varsa, kabul edildikten sonra kamuoyuna açıklarsınız; ama, kabul edilmeden, uluorta böyle beyanlarda bulunursanız, mahcup olursunuz, ülkemizi de güç duruma düşürürsünüz, küçük düşürürsünüz.
Değerli arkadaşlar, burada, size ayrıntılarını okumayacağım; ama, tavsiye ederim, 1992 yılından 2003 yılına kadar, Yüce Meclisin Kıbrıs konusunda oybirliğiyle aldığı kararları okuyunuz. Göreceksiniz ki, bu kararlarda milletimiz, Meclisimiz, bir yumruk gibi Kıbrıs meselesine sahip çıkmıştır, millî dava olarak görmüştür. Daha geçen yıl, sizinle birlikte bir kararı oybirliğiyle kabul ettik.
Sizlere, oybirliğiyle kabul ettiğimiz kararın şu cümlelerini hatırlatıyorum: “Kıbrıs meselesine bulunacak çözümün tarafların eşit statüsü ve eşitliğine dayanması gerekir. Türkiye’nin garantörlük haklarını sürdürmesi gerekir. Kıbrıs sorunu, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecine bir önşart olarak takdim edilemez.” Bunun gibi birçok husus söylüyoruz. Bugün yapılanlar bunların hepsine aykırıdır.
Bütün bunları niçin yapıyoruz; Sayın Bakanı dinledik, Avrupa Birliğine girmek için yapıyoruz; yani, biz, bunları yapmazsak, Rumlar girecek, veto hakkına sahip olacaklar, Avrupa Birliği bizi alacakken almayacak, çok zor durumda kalacağız; işte, bütün bunları önlemek için bu fedakârlığa katlanıyoruz.
Sayın Bakana, huzurunuzda bir soru soruyorum ve bu sorunun cevabını gerçekten merak ederek soruyorum: Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan Avrupalı siyasî partilerden bir tanesi ama bir tanesi, size, Kıbrıs meselesi çözülürse, biz, Türkiye’nin üyeliğini destekleriz dedi mi? Daha dün, bunların öncülüğünü yapan Alman Hıristiyan Demokrat Partisinin Genel Başkanı Angela Merkel’le beraberdik. Sayın AKP’li ve CHP’li arkadaşlarımızla birlikte, bir çalışma yemeğinde, onların görüşlerini değiştirmek için tam iki saat uğraştık, ısrarla, inatla, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkıyorlar ve Türkiye’ye özel bir statü verilmesini istiyorlar. İtiraf ediyorum, başaramadık. Başaramadık. Gerekçelerini anlattı; iki saat boyunca, bize, niçin Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını anlattı.
Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs’tan, bir tek kelimeyle bile bahsetmedi. Kıbrıs meselesi çözülürse, tutumumuzu değiştiririz demedi. Peki, diğer Avrupalı partiler dedi mi; onlar da demedi. Siz neye güveniyorsunuz? Kıbrıs meselesi çözülürse, Avrupa’da bizim üyeliğimize karşı olanların tutumlarını değiştireceklerini nereden çıkarıyorsunuz? Kim size söyledi bunu?
Değerli arkadaşlar, gazetelerde “ver de kurtul” diye yazıyor. “Ver de kurtul” politikasını eleştiriyor bazı yazarlar.
Değerli arkadaşlarım, ver de kurtul’dan daha kötüsü var; ver, ama kurtulama. Hem verirsiniz hem hiçbir şey alamazsınız. (CHP sıralarından alkışlar) İşte, endişe verici olan budur.
Biz, hükümeti uyarıyoruz; dikkatli olunuz, sonra halkın içine çıkamazsınız. Kıbrıs’ı feda edersiniz, vaktiyle Girit’i feda ettiğimiz gibi, ondan sonra da, halka, karşılığında ne aldığınızı anlatamazsınız. İnşallah, üyelik tarihi verirler, inşallah üyelik sürecine başlarız. Önce, biz, sizi alkışlarız. Hiç kuşkunuz olmasın, biz, sizinle beraber çalışıyoruz. Sakın ola ki, İktidar Partisi bunu başaramasın da, biz de puan kazanalım diye düşünüyoruz zannetmeyin, işte arkadaşlarınıza sorunuz, gece gündüz, yurt içinde ve yurt dışında size destek oluyoruz, bunun için çalışıyoruz. Hiç aklınıza başka bir şey gelmesin; ama, tablo ortada.
Daha geçen gün, Danimarkalı arkadaşlarla beraberdik.
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, lütfen konuşmanızı tamamlayın.
Buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Üyelik tarihi verilmesine iktidar partisinin başkanı karşıdır, iktidarı dıştan destekleyen parti kesinlikle karşıdır, muhalefet partisinin başkanı karşıdır. Tablo bu. Hollanda’da da bu, Avusturya’da da bu.
Değerli arkadaşlarım, sözlerimi bitiriyorum. Bu konuyu, daha önce söylediğimiz gibi, bir millî mesele olarak takip etmek zorundayız. Sayın Genel Başkanımızın sözleriyle cümlelerimi tamamlayacağım. Bu içinde bulunduğumuz aşama, demin anlattığım nedenlerle, seksen yıldan beri izlediğimiz, Lozan’dan beri izlediğimiz Türk dış politikasının bir kırılma noktasıdır. bunu size inanarak söylüyorum, hiçbir iç politika düşüncesi taşımadan söylüyorum. Bu politikanın adı, kaderimizi başkalarının insafına terk eden politikanın adı, diplomaside teslimiyettir. Beğensek de, beğenmesek de budur. “Meclis karar verecektir, referandum olacaktır” bunlar güzel sözlerdir; sonucunu göreceğiz.
Sizi uyarıyoruz; bu yoldan ne kadar erken dönebilirseniz o kadar iyidir. Kıbrıs’ta, Sayın Denktaş’ın başarılı sonuç alması için biz bütün gücümüzle çalışacağız; Kıbrıs’ta, şerefli, adil bir çözümün bulunması için bütün gücümüzle çalışacağız; ama, hükümeti uyarıyoruz, dış baskılarla hareket etmeyiniz, kararlılık gösteriniz, cesaretle hareket ediniz, temel çıkarlarımızdan taviz vermeyiniz. O zaman, yalnız Cumhuriyet Halk Partisini değil, bütün halkı arkanızda bulursunuz, bunu yapamazsanız, teslimiyetçi politika izlerseniz değerli arkadaşlarım, korkarım ki insan içine çıkamazsınız.
Saygılar sunuyorum ve önergemizin kabulünü öneriyorum. (CHP sıralarından alkışlar)
BAŞKAN – Teşekkür ederim.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.