Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Koç Üniversitesi, “Avrupa Sahnesinde Türkiye” Sempozyumu
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Koç Üniversitesi “Avrupa Sahnesinde Türkiye” Sempozyumunda Yaptığı Konuşma
28 Şubat 2009
I. Bölüm
Öncelikle böyle bir sempozyum düzenledikleri ve beni davet ettikleri için Koç Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Kulübüne çok teşekkür etmek istiyorum. Bu toplantılar hem sizler için, hem de bizim görüşlerimizi anlatmamız açısından çok yararlı oluyor. Çünkü Türkiye’de maalesef çoğu zaman bir iletişim sorunu oluyor. İnsanlar birbirinin ne düşündüğünü pek anlayamıyorlar. Bazı gelişmeler sonucunda anlar gibi olduklarında da bu düşüncelerin yeni bir açılım olduğunu düşünüyorlar. Oysa bu görüşler bizim çok uzun yıllardan beri, en az kırk yıldır savunduğumuz görüşlerdir. Bu görüşlerden hiçbir sapma göstermemişizdir. Ama nedense zaman içinde başka izlenimler uyanıyor. Avrupa’da buna niyet yargılaması diyorlar. Önce insanlara, gruplara, partilere belli niyet ve görüşler atfedilir, sonra da bu görüşlerin yanlış olduğu yönünde eleştiriler yöneltilir. Günün birinde yanlış değerlendirildiği anlaşıldığında da o görüşün değiştiği söylenir. İşte, tüm bunlar bir iletişim sorunundan kaynaklanıyor.
Biz başkaları gibi basını eleştirme âdetine sahip değiliz. Onlara göre, basını ve gazetecileri hiç eleştirmeyeceksiniz ve herhalde haberlerin çokluğundan olsa gerek, bizim görüşlerimize yeterince yer verememiş olduklarını söyleyeceksiniz. İşte biz, bu ihtimali düşünerek bir süre önce CHP’nin Avrupa Birliği ile ilgili görüşlerini bir kitapta toplamıştık. “AB Üyeliğine Evet, Özel Statüye Hayır” başlıklı 630 sayfalık bu kitapta Avrupa Birliği üyeliğinin Türkiye için neden önemli olduğunu ve bu üyeliğe karşı çıkanları eleştirme sebeplerimizi uzun uzun anlattık. Ancak bu kitaplar herhalde vakit yokluğundan yeterince okunamıyor, bu nedenle de böyle değerlendirmeler yapılabiliyor.
Ben bugün size Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin başlangıcından ve bu ilişkilerin bugün hangi noktaya, nasıl geldiğinden bahsetmek istiyorum. İşin evveliyatını bilmezsek bugünü değerlendirmemiz çok zor olur.
Türkiye 1963 yılından bu yana kesintisiz olarak Avrupa Birliği üyeliğini desteklemiştir. Şimdiye kadar iş başına gelen tüm hükümetler AB üyeliğine destek vermiştir. Yurt dışında yeni hükümetlerin üyelik sürecini destekleyip desteklemeyeceğine dair kuşkular ve kaygılar zaman zaman olmuştur ama sonunda herkes anlamıştır ki, hükümetler değişse bile yeni gelen her hükümetin politikası budur. Avrupa Birliği üyeliği Türkiye’nin değişmez politikasıdır. Hükümetler değişse de Türkiye’nin politikası değişmemiştir. Çünkü biz Avrupa Birliği üyeliğini köklü bir tercih olarak yapmışız. Bazı güncel gelişmelerin ışığında veya küçük ekonomik beklentilerin sonucunda değil, Türkiye’nin uygarlık yolundaki yürüyüşünde önemli bir hedef olarak gördüğümüz için öteden beri Avrupa Birliği üyeliğine sahip çıkmışız.
Türkiye’nin üyeliğine Avrupa Birliği tarafından baktığımız zaman inişler ve çıkışlar olduğunu görürüz. Başlangıçta AB ile ilişkilerimiz sanıldığından çok daha iyiydi. 1963’ten sonra sürekli olarak Avrupa Birliği ile tespit ettiğimiz programlar çerçevesinde adım adım ilerledik. 1980 yılına gelinceye kadar da ciddi bir sorunla karşılaşmadık.
1979 yılında, ben Dışişleri Bakanının özel danışmanı iken, Avrupa Birliği parlamenterleri ile Londra’da yapılan Karma Parlamento Komisyonu toplantısına katılmıştık. O zaman Dışişleri Bakanı rahmetli Gündüz Ökçün’dü. Avrupalılar yeni hükümetin AB üyeliğini destekleyip desteklemediği konusunda kuşkulu olduklarından Avrupalı milletvekilleri bunu kendisine sordular. Gündüz Ökçün de tabii ki desteklediğimizi ve hedefimizin tam üyelik olduğunu söyledi. Müthiş bir alkış koptu. Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği istikametinde devam ediyor olması büyük bir sevinçle karşılanmıştı.
Avrupa Birliği konusundaki kırılma noktası 1980 yılında yaşandı. Yunanistan’ın AB’ye üye olduğu 1980 yılından sonra çok şey değişti. Çünkü Yunanistan’ın üyeliği süreci içinde Avrupa Birliği önemli bir karar aldı. Bu kararı Ortaklık Konseyi kararı haline de getirdiler. Kararın özü, AB ülkelerinin Türkiye ve Yunanistan arasında daima dengeli bir politika izleyecek olmalarıydı. Bu kararla Yunanistan’ın üyeliğinin hiçbir zaman Avrupa Birliği’nin Türkiye ile ilişkilerini olumsuz yönde etkilemeyeceği vurgulandı. İşte Avrupa Birliği bu kararla kendini bağlamış oldu. Biz de bu karara memnun olduk. Hatta o zaman Dışişleri Bakanlığı’nda, Yunanistan’la beraber üye olmayı daha uygun görmüştük. O zaman bizim görüşümüz buydu. Ancak o günkü şartlar içinde üye olamadık. Eski Dışişleri Bakanı rahmetli Fatin Rüştü Zorlu, “Yunanistan boş bir havuza atlarsa biz de onun arkasından atlamalıyız” derdi. Yani Türkiye’nin hiçbir şekilde Yunanistan’ın gerisinde kalmaması gerektiğini söylerdi. Ama o günkü koşullarda Türkiye tam üyelik başvurusunda bulunmadı.
Yunanistan AB üyesi olduktan hemen sonra Türkiye’ye karşı bir engelleme politikası başlattı. İlk yaptığı iş, Avrupa Birliği’nin Türkiye’ye yapacağı 600 milyon Euroluk yardım paketini veto etmek oldu. Yunanistan bu yardım paketinin Türkiye’ye gelmesini engelledi ve o günden sonra bu yardım hiçbir zaman yürürlüğe girmedi. Türkiye’nin bütün çabalarına rağmen bugün de yürürlüğe girmemiştir. Biz o dönemde Avrupalılara, Türkiye ile Yunanistan arasında dengeli bir politika izleme yönündeki sözlerini hatırlattık. Bir ülke üye olduktan sonra artık ona çok fazla söz geçiremeyeceklerini ve bizim buna razı olmamız gerektiğini söylediler. İşte, tüm bu sıkıntılar o tarihte başladı.
1987 yılında tam üyelik için başvuracağımız sırada, basında da yer aldığı için bu başvurunun yapılacağı önceden duyuldu. Bu duyum Avrupa’da müthiş bir akım başlattı. O sırada ben Dışişleri Bakanlığı’nda Siyasi Planlama Başkanıydım. Başta Almanlar olmak üzere Türkiye’ye üst üste heyetler gelmeye başladı. Hepsinin bize verdiği mesaj “üyelik için sakın başvurmayın” mesajıydı. Bize AB üyeliği için kesinlikle başvurmamamızı telkin ettiler. Hatta dönemin İngiltere Büyükelçisi bana “Günün birinde Avrupa Birliği başvurunuzu reddederse ne yapacağınız düşündünüz mü?” diye sormuştu.
İşte, hakkımızda bu kadar olumsuz bir yaklaşım vardı. Önümüzde iki yolumuz vardı; bu baskılara boyun eğerek başvurudan vazgeçmek, ertelemek veya tüm gücümüzle bu yolda ilerlemek. O zamanki Dışişleri Bakanımız Vahit Halefoğlu ile bir toplantı yaptık ve Cumhurbaşkanına tam üyelik doğrultusunda ilerlemeyi telkin etmeyi kararlaştırdık. Sonunda dönemin Cumhurbaşkanı Sayın Özal’ı da ikna ettik ve Türkiye’nin başvurusu böyle oldu. Bundan sonra Özal’ın da tabir ettiği gibi yokuş yukarı, dikenli, taşlı bu yolun her aşamasında bir engelle karşılaştık.
Türkiye Mayıs 1987’de AB’ye üyelik için başvurdu. Bundan hemen iki ay sonra Temmuz ayında Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye ile ilgili kararında neler yazdığına inanamazsınız. Bugün ne kadar ağır eleştiri varsa o zaman da o eleştirilerin hepsi o raporda yazıyordu. Bunun sonucunda anladık ki, önümüze güçlükler çıkartmaya başlıyorlar. Bu karar, “siz ki bizi dinlemeyip buna rağmen başvurursunuz biz de sizin üyeliğinizi zorlaştırmak için her şeyi yaparız” anlamına geliyordu. İşte o zamanki hava böyleydi. Biz de bu engellemelerden yılmadan, usanmadan adım adım yolumuza devam ettik.
Önümüzdeki köklü engellerden biri Almanya faktörüydü. Almanya, Hıristiyan Demokratların iktidarda olduğu dönemde hiçbir şekilde Türkiye’nin üyeliğine yanaşmadı ve bu üyeliği engellemek için her şeyi yaptı. Bilhassa Helmut Kohl’ün Başbakanlığı döneminde, kendisinin en yakın yardımcılarının bize söyledikleri şey, Türkiye’nin üyeliği lafını duymak bile istemedikleriydi.
Ben Dışişleri Müsteşarı iken Alman yetkililer, Türkiye’nin üyeliği konusunu görüşmek üzere beni davet ettiler. Kendilerine niçin AB’ye üye olmak istediğimizi ve Türkiye’nin hedefinin tam üyelik olduğunu anlattık. “Kusura bakmayın, Başbakan Kohl’e bunu teklif bile etmemiz mümkün değil” dediler. Kohl’ün Amerikan Başkanı Clinton’la yaptığı görüşmede Clinton, kendisine Türkiye’nin müttefik bir NATO ülkesi olduğunu ve AB üyesi olmasında bir sakınca olmadığını söylemiş. Özel olarak sonradan öğrendik ki Kohl’ün buna cevabı, “Siz Almanya’da kaç tane cami olduğunu biliyor musunuz?” şeklinde olmuş. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin farklı bir din ve kültüre sahip olması onlar için büyük bir engel teşkil ediyor.
Bonn’da büyükelçilik yaptığım sıralarda Kohl’den sonra Hıristiyan Demokratların lideri olan Schauble, Türkiye’nin hiçbir zaman AB üyesi olmaması gerektiği yönünde bir demeç vermişti. Ben de kendisini ziyaret ettiğimde dost bir ülke olan Türkiye’nin üyeliğine neden karşı çıktıklarını sordum. O da, “Biz Avrupa Birliği’ni kültürel bir birlik gibi görüyoruz ve Türkiye’nin bu birlikte yeri yoktur. Türkiye’yi alırsak İsrail, Fas, Tunus gibi ülkeleri de almamız gerekir” demişti. Ben de kendisine Türkiye’nin ne kadar çağdaş bir kültüre sahip olduğunu anlattım. Bunun üzerine “Biz kültür deyince dini anlarız” demişti.
O tarihten sonra uzun mücadeleler yaşadık. Bu mücadelenin en ilginç olanı 4 Mart 1997’de Brüksel’de yapılan Avrupa Hıristiyan Demokrat Partiler toplantısıdır. O toplantıda Almanya Başbakanı Kohl ve Avrupa’nın diğer Hıristiyan Demokrat liderleri de bulunuyordu. Toplantıdan sonra bir açıklama yapan Belçika’nın eski Başbakanlarından Martens Türkiye’nin hiç bir zaman üye yapılmaması gerektiği görüşünün toplantıya hakim olduğunu, zira “AB’nin bir uygarlık projesi” olduğunu söyledi. Biz de kendisine müthiş bir tepki gösterdik ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan beri Batı medeniyetinin bir parçası olduğunu söyledik. Zaten o zamanlar medeniyetler ittifakı diye bir kavram yoktu. Çünkü Türkiye’nin başka bir medeniyeti temsil etmesi gibi bir düşünce de yoktu. Bizim bu tepkimizden sonra Martens sözlerinden biraz geri adım atmış olsa da anladık ki, Türkiye’nin üyeliği konusunda ciddi bir önyargı var. Nitekim aynı yılın sonunda bütün Doğu Avrupa ülkeleri aday gösterilirken Türkiye aday gösterilmedi. Neticede biz Avrupa Birliği ile ilişkilerde zorlu bir döneme girdik. Polonya, Macaristan, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeleri aday yaparken Türkiye’yi aday yapmadılar.
O tarihlerde ben “Türkiye’nin Gücü” başlıklı bir kitap yazdım. Bu kitapta Türkiye’yi diğer ülkelerle kıyaslıyorum. Kitapta yararlandığım yabancı kaynaklara göre, AB Türkiye’yi almayacak kadar çıtayı yüksek tutarsa hiçbir Doğu Avrupa ülkesi o çatının üzerine geçemez. Ne ekonomik standartlar, ne sosyal haklar ne de demokratik tecrübe bazında çıtayı geçemezler. Demek ki, Türkiye’ye bilinçli bir engelleme politikası yapılıyor.
1999 yılında her şey değişti ve o yıl yapılan AB Zirvesinde Türkiye’yi resmen aday yaptılar. Almanya’da yapılan seçimler sonucunda Hıristiyan Demokratlar gitti ve Sosyal Demokratlar ile Yeşiller iktidara geldi. Bunlar da Türkiye’nin üyeliğini destekliyordu. Bir anda hava değişti. Türkiye’yi aday yaptılar ve aldıkları kararla Türkiye’ye diğer aday ülkelerle eşit muamele yapılacağı kararlaştırıldı. Bu çok önemlidir.
Şimdi ise bundan vazgeçtiler. Her üyenin durumunun ayrıca değerlendirileceğini, üyelik koşullarını yerine getirmenin üye olmaya yetmeyeceğini, AB’nin hazmetme kapasitesi doğrultusunda bir ülkeyi üye yapacağını söylemeye başladılar. 1999’da öyle değildi. Demek ki o zamandan daha da geriye gitmişiz. Kıbrıs konusunu bir engel gibi önümüze koymaya çalıştılar. Ona da müthiş tepki gösterdik ve bizim bu tepkimiz üzerine o dönem AB dönem başkanı olan Finlandiya Başbakanı Lipponen Sayın Ecevit’e gönderdiği mektupta Kıbrıs sorununun Türkiye’nin üyeliği önünde bir engel oluşturmayacağını belirtmişti. İşte bundan sonra AB ile ilişkilerde daha pozitif bir yola girdik.
2002 yılına gelindiğinde Türkiye’ye bir müzakere tarihi verileceğinden çok umutluyduk. Bu konuda da iktidara açıkça destek verdik. Genel Başkanımız, Sayın Başbakan zirveye gitmeden önce iktidara tam destek verdiğimizi ve orada bizim adımıza da konuşabileceğini söylemişti. Neticede zirve sonrasında gördük ki, Avrupalıların bize müzakere tarihi vermeye niyetleri yok. İki yıl sonra müzakere tarihi verebileceklerini söylediler. Böylece iki yıl daha kaybetmiş olduk.
2004 yılında Avrupa Birliği ülkelerinin Dışişleri Bakanlarından oluşan Genel İşler Konseyi Türkiye hakkında, içinde şimdiye kadar hiçbir ülke için yazılmamış ifadeler bulunduran bir karar aldı. Bu kararda Türkiye ile müzakerelerin ucu açık olacağı, tarım, serbest dolaşım, sosyal politikalar gibi konularda Türkiye’ye diğer aday ülkelerle aynı hakların verilemeyeceği ifadeleri yer aldı. Bu ifadeler daha önceki adayların hiçbiri ile ilgili belgelerde yer almıyordu. Bunları ilk defa Türkiye için söylediler.
2004 yılının ikinci yarısı Avrupa’da bir değişim dönemidir. Bu değişimin sebepleri ileride daha iyi anlaşılacaktır. Aynı zamanlarda yayınlanan üç raporun birinde Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde Güneydoğu Anadolu’daki barajların ve sulama sisteminin yönetiminin uluslararası bir idareye verilebileceği belirtilmektedir. Bu barajların İsrail ve bölgedeki Arap ülkeleri için stratejik önemi vardır. Bir ülkenin milli sınırları içinde kalan suların idaresinin uluslararası yönetime verilmesinin ne dünyada ne de Avrupa Birliği’nde bir örneği yoktur. İşte, biz bunlara karşı çıktık ve diğer ülkelerle eşit koşullarda üye olmamız gerektiğini söyledik.
Aynı yıl yapılan zirve toplantısında Kıbrıs konusunu ilk defa koşul haline getirdiler. Bizim itirazlarımıza rağmen Hükümet bunu kabul etti. Türkiye bir Ek Protokol imzalamayı vaat etti ve bu protokol Türkiye’yi adım adım Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımaya götürecek bir protokoldür. İşte bu tarihten sonra AB ile ilişkilerde sıkıntılı bir döneme girdik. Türkiye 29 Temmuz 2005 tarihinde, 2004 yılında yapılan zirvede verdiği taahhütlere uygun olarak, 1963 tarihli Ankara Ortaklık Antlaşması’nı Kıbrıs dâhil tüm yeni üyelere uygulamayı öngören ek protokolü imzaladı. Fakat halkın ve Meclisin tepkisini çekince Hükümet bunu onay için Meclise getiremedi. O sırada Avrupa Birliği’nin Kuzey Kıbrıs’la ilgili kendi yükümlülüklerini yerine getirmemiş olmasını gerekçe yaparak bu protokol bugüne kadar hala onaylanmadı. Avrupalılar da buna karşılık 35 müzakere başlığından 8 tanesini bloke ederek müzakereye açmadılar ve geri kalan diğer başlıkların müzakerelerinin tamamlanmasını da Hükümetin Kıbrıs konusunda vereceği tavize bağladılar.
İşte biz bunlara itiraz ettik. Biz itirazda bulununca bazıları muhalefetin AB’ye karşı olduğunu düşünüyor. Biz AB’ye karşı değiliz, yapılan bu haksız muameleye karşıyız. Bizim tepki gösterdiğimiz başka bir şey de şu; Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy Türkiye’nin bir Asya ülkesi olduğunu söyleyerek hiçbir zaman Türkiye’yi AB üyesi yapmayacaklarını ifade etti. Türkiye bir Asya ülkesi ise 50 yıl önce bizi neden Avrupa Konseyi’ne, AGİT’e vs. aldınız? Sarkozy bunları muhalefetteyken de söylüyordu, Cumhurbaşkanı olunca da aynı sözleri tekrarladı. Biz bunlara tepki gösteriyoruz ama Türkiye’nin buna benzer yaklaşımlara daha kuvvetli tepkiler göstermesi gerekir. Bu gibi durumlarda Fransa Cumhurbaşkanına tepki göstermeye cesaret etmelisiniz. Çünkü o, sizin milli bir davanızın önüne bir duvar koyuyor. Nitekim bugün bu sekiz başlığa ilaveten beş başlığın müzakereye açılmasını Fransa tek başına dondurmuştur. Fransa bu beş başlığın Türkiye’yi tam üyeliğe taşıyacak başlıklar olduğunu söyleyerek bu başlıkların müzakereye açılmasına izin vermemektedir. Şimdi bunlarla mücadele ediyoruz.
Hırvatistan’la aynı tarihte müzakerelere başlamış olmamıza rağmen Hırvatistan 20 başlığın müzakeresini tamamlamış, Türkiye ise sadece 10 başlığı müzakereye açabilmiştir. Bunların dışında kalan 10 başlığın müzakeresini Avrupa Birliği Konseyi bloke ederek Komisyona bu başlıkların görüşülmesi için yetki vermemiştir. Son İlerleme Raporunda da yazdıkları gibi 11 başlıkta Türkiye gerekli ön hazırlıkları yapmadığı için müzakere edemiyoruz. Geriye kalan birkaç başlıktan bazılarını da, mesela enerji başlığını, hem Türkiye hem de AB açmak isterken Kıbrıs Rum Kesimi bu başlıkların açılmasını engellediği için müzakereye açamıyoruz.
Avrupa Birliği tarihinde, böyle bir engelleme örneği sadece De Gaulle döneminde Fransa’nın İngiltere’nin AB üyeliğini engellemesinde görülmüştür. Dolayısıyla Fransızlara başka hiçbir ülkeye yapmadıkları şekilde bir engellemeyi neden Türkiye’ye yaptıklarını sorduk. İktidar ve muhalefet, akademik çevreler ve basın bu tür engellemelere hep birlikte tepki göstermemiz gerektiği yerde biz birbirimizi suçluyoruz. Bu, gerçekten Türkiye’nin gelecek kuşaklarını ilgilendiren çok önemli bir konudur.
Ancak en çok kaygı duyduğumuz şudur ki; bir yandan yasa ve Anayasa değişiklikleri ve reform paketleri yaptık ama acaba Türkiye 6–7 yıl öncesine nazaran daha Avrupalı olmuş mudur? Bizim kanaatimizce olmamıştır, hatta daha da geriye gitmiştir. Mesela 5–6 yıl önce basın üzerinde böyle baskılar var mıydı? “Gazeteleri satın almayın” şeklinde boykot çağrıları var mıydı? Bu kadar yaygın olarak ve serbestçe telefon dinlenebiliyor muydu? Bu durum Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin haberleşmenin gizliliği ilkesine aykırıdır. İnsanların özel görüşmeleri dinleniyor ve aleni bir şekilde basında yayınlanıyor. Dünyada böyle bir ülke, böyle bir demokrasi var mı? Bu bütün hukuk kurallarına aykırıdır. Bunları nasıl yaparsınız?
Hükümeti eleştirdiği için 100 tane gazeteci mahkemeye veriliyor. Çağdaş ülkelerde böyle bir şeyin örneği yoktur. Ergenekon Davasında olduğu gibi çok sayıda aydın, yazar, sendikacı, rektörün vs. cezaevine alındığının, iddianame bile olmadan aylarca cezaevinde tutulduğunun Amerika’daki Mc Carthy döneminden bu yana çağdaş dünyada benzer bir örneği var mıdır? Yargıtay Onursal Başkanı Türkiye’de yüksek mahkemeler hariç yargı bağımsızlığının kalmadığını söylüyor. 6–7 yıl önce böyle bir şey söyleyen var mıydı?
Biz hukuk ve mevzuat açısından Avrupa’ya yaklaştıkça Türkiye’yi fiilen Avrupa’dan uzaklaştırıyoruz. Sayın Binnaz Toprak’ın araştırmasını okumuşsunuzdur ki, gerçekten çok etkileyici bir araştırmadır. Türkiye’de yapılan mahalle ve çevre baskısını anlatıyor. Biz neredeyse her gün Anadolu’yu dolaşıyoruz. Mesela ben daha iki gün önce Kayseri ve Niğde’deydim. Kayseri’de alkol satışı yapılan sadece iki lokanta olduğunu gördüm. Biri Hilton Oteli’nin lokantası, diğeri de şehrin dışında bir lokanta. Esnaf eskiden öyle olmadığını, isteyen herkesin alkol satabildiğini söyledi. Urfa’ya gittiğimizde orada da benzer bir durumla karşılaştık. Yani Türkiye gittikçe daha Avrupalı bir toplum olmak yerine daha geriye gitmektedir.
Kadınların yönetimdeki yeri konusunda yapılmış uluslararası araştırmalara göre Türkiye’deki üst düzey yöneticiler arasındaki kadın sayısı hızla azalmaktadır. Elimizde buna benzer pek çok istatistik var ama vaktinizi almamak için kısaca değinmek istiyorum.
Özetle, bizce Türkiye geriye gitmektedir. Mevzuat açısından ne yaparsak yapalım Türkiye fiilen Avrupa’dan uzaklaşmaktadır. Bizce çare, Avrupa’dan büsbütün uzaklaşmak değil, tam üyelik doğrultusunda çalışmaları sürdürmeye devam etmektir. Çünkü bizim Avrupa ile aramızdaki ortak payda kültürel değerler, daha doğrusu Avrupa’nın değerler sistemidir. Biz değerler sisteminden uzaklaşırsak Avrupalı olamayız. Avrupa’nın değerler sistemi, demokrasi, insan hakları, fikir hürriyeti, özgürlükler, laiklik üzerine kurulmuştur. Biz maalesef giderek laiklikten uzaklaşan bir ülke haline geldik.
Dünyadaki tek ülke Türkiye’dir ki, o ülkede İktidar Partisi, o ülkenin en yüksek mahkemesi tarafından Anayasanın özünü teşkil eden bir kavramın aleyhindeki faaliyetlerin odağı olduğu için mahkum edilsin. Dünyada bunun başka bir örneği yoktur. Peki, biz bu yaklaşımlarla Avrupa’nın değerlerine yakınlaşmış mı oluyoruz?
Laiklik, Avrupa medeniyetinin özünü oluşturan unsurlardan biridir. Biz boşuna laiklikten bu kadar çok bahsetmiyoruz. Ayrıca “açılım” konusunda da son bir şeyler söyleyeyim: “açılım “ kelimesini hiç kullanmadık. Yani bu, bizim lafımız değildir. Bize atfedilen diğer konularda, Avrupa konusunda da “açılım” diye bir kavram kabul etmiyoruz. Bugün geçmişte söylediğimizden farklı tek bir cümlemiz bile yoktur. Biz istikrarlı olarak başından beri Avrupa Birliği’ne tam üyelik çizgisini sürdürüyoruz. Avrupalı yetkililerle görüşmelerimiz oluyor, onlarla çok iyi anlaşıyoruz ama Avrupa’da gördüğümüz o anlayış ve desteği maalesef İstanbul’da her zaman göremiyoruz. İstanbul’da bazı çevreler CHP’nin Avrupa Birliği’ne karşı olduğuna karar vermişler. Onların bu kararlarını bir türlü değiştiremiyoruz. Bizim Avrupa Birliği üyeliğini gerçekten istediğimize dair onları ikna etmek için kaçıncı Cumhuriyeti kurmamız gerekiyor bilemiyoruz.
İşte Ankara’da ve İstanbul’da bizim böyle bir sıkıntımız var. Ama bu sıkıntıları aşacağız. Herhalde Kılıçdaroğlu İstanbul’da Belediye Başkanı olduğunda, CHP’nin nasıl bir parti olduğunu daha iyi anlayacaklar. Özetle CHP olarak Avrupa Birliği’ne “evet” diyoruz ama tam üyelik dışındaki hiçbir statüyü kabul etmiyoruz.
II. Bölüm
Değerli arkadaşlarım, benden önce bir konuşma yapan Sayın Murat Mercan’ın bölgeyle ilişkilerimizi iyileştirmemizin Avrupa Birliği üyeliği sürecinde olumlu katkılar yapacağı konusundaki görüşlerine katılıyorum. Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra Orta Asya ve Kafkas ülkeleri bağımsızlığını kazandıktan sonra biz Dışişleri Bakanlığı’nda iken “doğudan esen rüzgârlar Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine katkıda bulunacaktır” demiştik. Biraz da bunu düşünerek ve hiçbir ülkenin yapmadığını yaparak bu ülkelerle çok yakın ilişkiler kurduk. Orta Asya ülkesi öğrencilerinden on bin kişiye burs verdik ve o ülkelere çok büyük yatırımlar yaptık. Özetle o bölgedeki ülkelerle çok yakın ilişkiler kurduk.
Aynı şekilde Orta Doğu ülkeleri ile de o kadar yakın bağlar kurduk ki mesela İran – Irak Savaşı sırasında Irak’ın İran’daki menfaatlerini Türkiye temsil ediyordu, İran’ın Irak’taki menfaatlerini de karşılıklı olarak yine Türkiye temsil ediyordu. Dünya diplomasi tarihinde bunun başka bir örneği yoktur. Savaşan taraflar daima kendilerine yakın buldukları başka bir ülkeyi kendilerini temsil etmekle görevlendirirler. İran-Irak Savaşı sırasında her iki ülke de Türkiye’yi seçmişti. Demek ki, Türkiye itimat telkin eden önemli bir ülkeydi.
1948’den beri İsrail’le dostça ilişkilerini sürdüren, halkı Müslüman olan tek ülke Türkiye’dir. Buna rağmen aynı dönemde Arap ülkeleriyle de iyi ilişkiler sürdürdük, İslam Konferansı’na üye olduk, FKÖ ile iyi ilişkiler kurduk. Neticede biz ne Arap ülkelerinin baskısıyla İsrail’le olan ilişkilerimizi kestik ne de İsrail’in baskısıyla Arap ülkelerine karşı soğuk bir politika izledik.
Son zamanlarda Türkiye’nin bu politikasında bir değişim olduğunu görüyoruz. Bizim çok dikkatle izlediğimiz politikalar vardı; özellikle bölgedeki Arap ülkeleri arasında taraf tutmamak, her biri ile iyi ilişkiler kurmak ama bunların arasındaki ihtilaflarda taraf tutmamak politikamızın özünü oluşturuyordu. Son zamanlarda bu politikamızdan sapmaktayız.
En son Davos’ta gördüğümüz gibi Türkiye, Hamas’ın sözcüsü konumuna geldi. Amerika, Avrupa Birliği ve Türkiye’nin resmen terör örgütü olarak tanıdığı Hamas’ın sözcülüğünü yapmak bize hem Batıda hem de Orta Doğuda çok puan ve itibar kaybettirdi. Davos Zirvesi’nden bir hafta sonra Arap ülkeleri Dışişleri Bakanları Abu Dabi’de toplandılar ve yaptıkları ortak açıklamada Arap olmayan ülkelerin Araplar arasındaki ihtilaflara karışmaması gerektiğini, karışmalarının zararlı sonuçlar doğurabileceğini ifade ettiler. İşte, Türkiye bu şekilde Orta Doğuda etkin olma gücünü kaybetmiştir.
Irak’ta da aynı durum söz konusudur. Dünyada Kuzey Irak’tan başka hiçbir yer yoktur ki orada bir terör örgütü olacak ve o terör örgütü ile mücadele etmekle görevli hiçbir güvenlik gücü olmayacak. Bunun örneği sadece Kuzey Irak’ta vardır. Terörle mücadele etmek Irak Hükümeti’nin anayasal görevidir. Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’ne göre de Amerika’nın asker bulundurduğu ülkede güvenliği sağlama yükümlülüğü vardır. Ne yazık ki, bu Hükümet, Irak ve Amerika’nın yükümlülüklerini yerine getirmesi için hiçbir şey yapamıyor.
Daha önceki hükümetler zamanında benim de eş başkanı olduğum Ankara Süreci vardı. O sırada Barzani ve Talabani Türkiye’nin de desteğiyle PKK ile resmen savaşıyordu. Bugüne nasıl geldik? Her zaman Orta Doğu ile ilişkilerimiz açısından iyiye gittiğimizi zannediyoruz ama gerçekler aslında öyle değildir. Irak’ta, Filistin-İsrail ihtilafında, İran- Irak ihtilafında, Orta Asya’da da öyle değildir. Ermenistan’da ise hiç öyle değildir.
Yaklaşık yirmi yıldan beri Ermenistan’la yürüttüğümüz politikanın özü, işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmedikçe Ermenistan’la normal diplomatik bir ilişki kurmamaktır. Çünkü Ermenistan şu anda Yukarı Karabağ dahil Azeri topraklarının yüzde yirmisini işgal etmektedir. Bir milyon Azeri bu yüzden göçmen durumundadır. Bütün dünya bu toprakları Azeri toprağı olarak kabul ederken Ermenistan hala çekilmemekte ısrar ediyor.
Cumhurbaşkanının Erivan ziyareti sonrası bizim bu jestimize karşılık Ermenistan’ın da geri adım atabileceğini sandık ama geri adım atmak yerine tam tersine Ermenistan Dışişleri Bakanı Nalbandyan yaptığı bir açıklamada Yukarı Karabağ’ın bağımsızlığını ilan etmeyi düşündüklerini söyledi. Yayınladıkları Ulusal Strateji belgesinde Yukarı Karabağ’dan Yukarı Karabağ Cumhuriyeti şeklinde bahsediliyor. Peki, Cumhurbaşkanı bu jesti neden yaptı? Türkiye bundan ne kazanmış oldu? Hiçbir şey değişmedi. Ele güne karşı sadece onların alkışını almak için jest yapmak yetmiyor.
Kıbrıs konusunda da aynı durum söz konusu oldu. O zaman da anlattığımız gibi Kofi Annan Planı’nın çeşitli mahsurları vardı. Türk tarafı Kofi Annan Planı’nı kabul etti ama Rumlar bunu reddetti. Çünkü daha fazlasını alacaklarına inanıyorlardı. Şimdi ise Kıbrıs Rum lideri Hristofyas, Kofi Annan Planı’nın ölmüş olduğunu söylüyor. Bu plandan daha iyi bir sonuç almak için Türk tarafı ile müzakere ediyor. Demek ki, Türk tarafı kendisi için Kofi Annan Planı’ndan daha kötü bir çözümü kabul etmiş ki masada oturuyor. Sayın Başbakan celadet göstererek Davos’ta masadan kalkabiliyor ve “milli menfaatimiz bunu gerektirirse masadan kalkmasını biliriz” diyor ama Kıbrıslı Türklere de “masadan kalkan taraf siz olmayın” diyor. Eğer menfaatiniz bunu gerektiriyorsa orada da masadan kalkabilmelisiniz. Çünkü Hristofyas zaten her gün Türkiye’ye hakaret ediyor. Beyanlarına bakarsanız görürüsünüz ki, bir gün Türkiye’nin işgalci olduğunu, diğer gün düşman olduğunu söylüyor. Başbakansa “masadan kalkan taraf biz olmayalım” diyor.
Bu politikalar Türkiye’yi güçlendirmiyor. Avrupa Birliği’ne üye olmak için öncelikle güçlü, kararlı, çıkarlarını korumasını bilen, haklı bir devlet görüntüsü sergilemek gerekir. Biz bu konuda maalesef biraz zemin kaybettik.
Özetle, gördüğümüz kadarıyla Türkiye’nin çıkış yolu Avrupa Birliği’ne üye olmaktır. Bunu sağlamak için de kendi aramızdaki gereksiz suçlamaları bir tarafa bırakarak doğrudan doğruya tam üyelik doğrultusunda Türk toplumunu Avrupalı bir yapıya kavuşturmamız gerekir. Bizim şu anda eksik tarafımız odur. Yasa değiştirmekle Avrupalı olunmuyor. Eğer öyle olsaydı bu iş çok kolay olurdu. Avrupalı olmak için siyasi irade, dünya görüşü ve mentalite değişikliği gerekir. Türkiye’de ise bu maalesef ters yönde işliyor ve Türkiye Avrupa ile ilişkilerde patinaj yapıyor, geri adım atıyor.
Son olarak size bir örnek anlatmak istiyorum. Geçenlerde Fransa’dan üst düzey bir parlamento heyeti geldi. Onlarla yaptığımız görüşmede kendilerine, önceden bizi en çok destekleyen ülkelerden biri olan Fransa’nın şimdi neden tutum değiştirdiğini sorduk. Sarkozy’ye çok yakın olan bir milletvekili, Fransa’nın AB üyeliği konusunda Türkiye’yi desteklememesinin esas sebebinin Türkiye’nin laik bir devletten çıkıp İslam devleti olmaya doğru kayması olduğunu söyledi. Fransa’da yaşayan 5–6 milyon Kuzey Afrikalı Müslümanı kendilerine entegre edemeyip içlerine sindiremediklerini, dolayısıyla 70 milyonluk bir İslam devleti olan Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne alamayacaklarını ifade etti. Ayrıca başka zamanlarda Fransa’ya gittiğimizde de bize aynı mesajı verdiler. Aynı şekilde Almanya’da da benzer bir mesaj verdiler, “Türkiye laik bir devlet olmaktan çıkıp bir din devleti olmaya doğru gidiyor ve böyle bir devleti biz Avrupa’da içimize sindiremeyiz” diyorlar. Ben size sadece anlatıyorum, elçiye zeval olmaz. Başbakanın tabiriyle “monşer”lere zeval olmuyor, değil mi?
Soru – Cevap Bölümü:
Sayın Öymen, sizce Türkiye’nin AB üyeliğinin gecikmesinin nedenleri nelerdir?
Onur Öymen: Türkiye’nin üyeliğinin gecikmesinin birkaç tane nedeni var. Bunlardan biri az önce de bahsettiğim gibi başta Almanya ve Fransa olmak üzere bazı ülkelerde Türkiye’nin laiklikten uzaklaşıp bir İslam devleti olma yoluna girmesinin doğurduğu rahatsızlıktır. Bu rahatsızlık sadece Avrupa’da değil Amerika’da da vardır. Çok kısa bir süre önce Amerika’nın önemli dergilerinden biri olan Middle East Quarterly’de yayınlanan birkaç tane makale olmuştu. Bu makalelerin ortak özelliği Türkiye’nin demokratikleşme kisvesi altında bir İslam devleti olma yoluna gittiği ve Batı dünyasından uzaklaştığının tespit edilmesidir.
Üyeliğin gecikmesinin ikinci sebebi bazı Avrupa ülkelerinin işçilerin serbest dolaşımından rahatsız olmalarıdır. Türkiye’nin tam üye olması halinde işçilerin serbest dolaşım hakkı olacak. Avrupa ülkeleri de serbest dolaşımın Avrupa’daki iş piyasasını bozacağından endişe ediyorlar. Bilhassa işsizliğin arttığı dönemlerde bu durum büsbütün tedirginlik konusu oluyor.
Üçüncü sebebi de hazmetme kapasitesidir. Avrupalılarla yaptığımız özel görüşmelerde kendilerinin de bize söyledikleri Türkiye’nin büyük bir devlet olmasından dolayı kolay entegre olamayacağı ve diğer Avrupa ülkelerine rakip olacağıdır. Yani onlar Türkiye’nin ekonomik gücünü bizden daha iyi biliyorlar. Üye olduğumuz taktirde Türkiye’nin Avrupa sanayii ve ekonomisi için büyük bir rekabet unsuru oluşturacağını söylüyorlar.
Mesela biz Gümrük Birliği’ne girerken sanayii ürünlerinin yanı sıra hizmet sektörünün de Gümrük Birliği’ne dahil olması için çok ısrar etmiştik. Bunu tüm ülkelere kabul ettirdik ama Almanya kabul etmedi. Almanya, Türkiye’nin hizmet sektöründe ne kadar büyük bir gücü olduğunu bildiği için bunu kabul etmedi ve hizmetler sektörünü Gümrük Birliği’ne dahil edemedik.
Avrupa Birliği’nin hukuksal sistemi içinde hem Bakanlar düzeyindeki toplantılarda hem de Avrupa Parlamentosu’nda karar alma mekanizmasında esas unsur nüfus olduğundan nüfusu büyük olan ülkelerin karar alma sürecinde etkinliği daha fazladır. Türkiye nüfus açısından Avrupa’nın ikinci en büyük ülkesidir. Vatandaşlar Başbakanın üç çocuk üzerine yaptığı tavsiyelere uyarsa ve nüfus artışı devam ederse 2014 yılında Türkiye, nüfus açısından Avrupa’nın birinci ülkesi olacaktır. Bu durum Türkiye’nin AB karar mekanizmalarında en ağırlıklı ülkelerden biri olması anlamına gelir. Bu sistem uygulanmaya devam ederse Avrupa Parlamentosu’nda 99 milletvekilimiz olacaktır.
Avrupa Birliği’nin bütçesi yaklaşık 110 milyar Euro civarındadır. Bu bütçenin % 45’i tarım sübvansiyonudur. Türkiye üye olduğu taktirde bugünkü koşullarda Avrupa Birliği bütçesinden yılda 11.5 milyar Euro alacak. Bu paranın 8.5 milyar Eurosu da Türk tarımının finansmanına sağlanacak. Ama Avrupa Birliği genel bütçeyi yükseltmediğinden bu parayı verebilmek için diğer ülkelerin payından kesinti yapması ve ancak bu şekilde Türkiye’ye vermesi gerekir. İşte bu yüzden bazı ülkeler Türkiye’nin üye olmasını istemiyor.
Tüm bunlar Avrupa Birliği’ne üye olmamızı geciktiren sebeplerdir. Ama bizi en çok etkileyen unsur, onların da söylediği gibi Türkiye’nin kabuk değiştiriyor olmasıdır. Belki siz Koç Üniversitesi’nde veya Bağdat Caddesi’nde bunu hissetmiyorsunuz ama Anadolu’ya gidince açıkça hissedebilirsiniz. Son olarak görüştüğümüz yabancı bir parlamento heyeti üyeleri, yaptıkları tespitlere göre 2014 yılında Türkiye’de Kemalizm’in en önemli dayanaklarının yıkılacağını söylediler.
Cumhuriyet Halk Partisi, Avrupa Birliği konusunda neden kendini yeterince anlatamıyor veya yanlış anlaşılıyor?
Onur Öymen: İç politikada şunu görüyoruz ki “CHP, bu iktidarın alternatifi olamaz. Bu iktidarın alternatifi yoktur” şeklinde söylemlerde bulunuluyor. Bunu söyleyebilmek için Türkiye’deki diğer partilerin neden Hükümet olamayacağını anlatmak zorundasınız. Gerekçe olarak da “Bunlar AB’ye karşıdır, bunlar darbe yanlısıdır” diyerek öyle bir hava yaratıyorlar ki bu İktidarın vazgeçilmez olduğu izlenimi vermeye çalışıyorlar.
Demokratik bir ülkede, bir iktidarın alternatifi yoksa o ülkede demokrasi bitmiş demektir. Çünkü dünyada bütün demokrasilerde iktidarların alternatifi vardır. İktidarlar gider, yerine muhalefet partileri gelir. Başarılı olamazsa o da gider, başkası gelir. Ama “iktidarın alternatifi yoktur” derseniz işte o ülke demokrasiden hızla uzaklaşır. Türkiye’de yaratılmak istenen de budur. İktidar yandaşı basın ve bazı çevreler sürekli olarak CHP’nin her konuda hatalı olduğunu işleyerek bu izlenimi yaratmaya çalışıyorlar. Bu, demokrasi açısından çok tehlikelidir. Üstelik söylemediğimiz lafları söylemişiz gibi gösteriyorlar. Biz Avrupa Birliği’ni desteklediğimizi, tam üyelik yolunda hızla ilerlememiz gerektiğini söylüyoruz, bu konuda da kitap yayınlamışız, bunlarsa her gün televizyonlara çıkarak CHP’nin Avrupa Birliği’ne karşı olduğunu söylüyor. Kırk defa böyle söyleyince insanlar da buna inanıyor ve gerçekten öyle olduğunu zannediyor. Bu yaptıklarına toplum mühendisliği denir. Yani bu, siyasette belli bir iktidarı iş başında tutmak için ve belli siyasi partileri iktidara getirmemek için izlenen bir politikadır.
Son kitabım “Çıkış Yolu”nu okursanız görürsünüz ki Türkiye’de oynanan bu siyasi oyunun dünyada en az yüz ülkede benzeri oynanmıştır. Kitapta bazı büyük devletlerin istedikleri partileri iktidarda tutmak, istemediklerini iktidardan devirmek, iktidara getirip de sonradan beğenmediği liderleri devirip yerine başkalarını getirmek için oynanan oyunları somut örnekleriyle anlatıyorum. “The War on Democracy” adlı filmde de buna benzer örnekler konu alınmıştır. Onu da izlemenizi tavsiye ederim.
Fransa ile Almanya’nın Türkiye’nin üyeliğine karşı olan tutumu sizce bir devlet politikası mıdır?
Değerli arkadaşlar, öyle anlaşılıyor ki bu tutum, Fransa’da bir devlet politikasına dönüştü. Fransız bazı milletvekilleri her ne kadar Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın temsilcilerinden farklı düşündüklerini ifade etseler de Sarkozy’den önceki Cumhurbaşkanı Jacques Chirac da buna benzer yaklaşımlar sergilemişti. Chirac, Fransız Anayasasını değiştirmek için Meclise öneride bulundu ve bunu kabul ettirdi. Yapılan Anayasa değişikliğine göre bir ülkenin Avrupa Birliği’ne üye olabilmesi için Fransız halkının referandumda bunu kabul etmesi gerekir. Belli ki Fransız halkının Türkiye’ye evet oyu vermesi mümkün değil. Dolayısıyla Türkiye’nin üyeliği halk oyuyla Fransa tarafından reddedilecektir.
Fransız Anayasasının değişiklikten önceki 11. maddesine göre yasalar ve antlaşmalar ya Meclis tarafından onaylanır ya da halkoyu ile kabul edilerek onaylanır. Değişiklikle beraber AB üyeliği konusunda “Meclis tarafından” lafını kaldırdılar. Bizim üye olmamız için şu anda yürürlükte olan yasaya göre Fransız halkının çoğunluğunun buna evet demesi gerekiyor. Bu, Sarkozy’den önceki Cumhurbaşkanı zamanında yapılan bir değişikliktir. Demek ki sadece Sarkozy’nin görüşü değildir.
Vaktiyle, Chirac benim de bulunduğum bir toplantıda Türkiye’nin üyeliği için o kadar hararetli şeyler söylemişti ki, şaşarsınız. Başka ülkeler engel olmaya çalışırken o şiddetle bizi savunmuştu. Ne oldu da durum bu hale geldi? Nereden nereye geldik?
Ayrıca Avrupa Birliği mevzuatında önemli bir kural vardır. Bir ülke ile üyelik müzakerelerine başlandığında aday ülkenin vatandaşları, Schengen Anlaşması’nı imzalayan Avrupa Birliği ülkelerine vizesiz girebilirler. Bütün aday ülkeler için bu kural uygulandı. Son olarak Romanya ve Bulgaristan müzakerelere başladıktan sonra, bu ülkelerin vatandaşları istedikleri ülkeye gittiler. Türkiye söz konusu olunca bu kuralı uygulamıyorlar. Türkiye üzerinden Avrupa’ya kaçak olarak geçen yabancı ülke vatandaşlarını geri almayı kabul etmemiz gibi bazı şartlar koyuyorlar. Yani bin bir dereden su getiriyorlar.
Son olarak Avrupa Adalet Divanı Türklerin vizesiz seyahat etme hakkını kabul etti. Ancak bu da otomatik olarak uygulamaya geçemiyor. Her ülkenin bunu ayrıca kabul etmesi gerekiyor.
İşte, bu konuda Hükümete çok büyük bir iş düşüyor. Biz de Hükümete destek oluruz. Hükümet sadece bu iş için Avrupa’ya bir heyet gönderecekse ben o heyete girmeye gönüllüyüm. Çünkü bu, Türkiye’ye yapılmış büyük bir haksızlıktır. Mesela bir Türk vatandaşı Almanya’ya gitmek için vizeye başvurduğunda evinin tapusuna kadar her tür belge istiyorlar. Sabahın köründe vatandaşlarımız vize için kuyruğa giriyorlar, yine de vize verilmiyor. Bu, Türk insanını küçültücü bir davranıştır. Benim vatandaşımı ülkene sokmayabilirsin ama benim vatandaşıma hakaret edemezsin. Dünyanın hangi ülkesinde buna benzer bir şey görülmüş?
Bizim gördüğümüz kadarıyla Hükümetin eksiği, buna benzer haksızlıklara uğrandığında yeterince mücadele gücü gösterememesidir. Mesela Sarkozy “Türkiye bir Asya ülkesi olduğu için Avrupa Birliği’ne üye olamaz” diyor. Başbakansa “Böyle düşünceleriniz varsa da bunları basının önünde söylemeyin” diyor. Bu ne demektir? Sarkozy’nin düşüncesine mi yoksa bunu basına söylemesine mi itiraz ediyorsun? Hükümetten beklediğimiz, mücadele edilmesi gereken konularda mücadeleci bir ruh sergilemektir. Türkiye güçlü ve büyük bir devlettir. Kimse Türkiye’nin gücünü küçümseyemez. Ekonomik açıdan dünyanın 17. ülkesi, Avrupa’nın en büyük ülkesi, NATO’nun da ikinci büyük ordusuyuz. Kimsenin böyle bir ülkeyi küçümsemeye hakkı yoktur. Yeter ki siz öz güven sahibi olun ve kendi çıkarlarınızı koruyacak, gerektiğinde masaya vuracak ağırlığınız olsun.
Geçmişte, Türkiye’nin bu kadar kötü muamele gördüğü hiçbir dönem hatırlamıyorum. Buna hakları yok. 1997 Lüksemburg Zirvesi’nde Türkiye’yi aday yapmadıklarında dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz öyle bir tepki gösterdi ki Almanya geri adım atmak zorunda kaldı. İşte, eğer devletseniz bunu yapmalısınız. Davos’ta moderatöre yüklenmek kolay ama önemli olan tepki göstermesini bilmektir. Özetle haksızlığa uğradığınız zaman sesiniz yüksek çıkmalıdır.
Hepinize çok teşekkür ederim.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.