Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TOBB-TÜSKOOP-BİR-TMMOB – Dünya Su Günü Nedeniyle Düzenlenen Sempozyumda “Sınırı Aşan Sular, Uluslarası İlişkilerde Su Sorunu” Konulu Konuşma
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in “Dünya Su Günü” nedeniyle düzenlenen konferansta yaptığı konuşma
21 Mart 2007
Değerli arkadaşlar,
Biraz önce Türkiye’nin su sorunları hakkında çok önemli konuşmalar dinledik genel olarak. Fakat ben inanıyorum ki daha geniş bir çerçevede bakamazsak sadece Türkiye içindeki bu gelişmelerle sınırlı tutarsak bilgilerimiz de sınırlı olacaktır. Onu için tablonun büyüğünü ve bütününü görmemiz lazım. Sayın Genel Başkanımız biraz önce bahsetti. Şimdi tarım alanında Türkiye’nin başına gelen bu sıkıntılar, sulama konularında kendi kendine ortaya çıkmıyor. Doğrudur, dünyada bir ısınma problemi var. Bu alanda küresel düzeyde sıkıntılar var. Kyoto Protokolü var vs. Bunların hepsini biliyoruz. Ama mesele bundan ibaret değil. Mesele şu: dünyada su kaynakları azalıyor, nüfus artıyor. Özellikle Türkiye’nin bulunduğu bölgedeki nüfuz artışını dikkate almazsanız sadece iklim değişikliklerine bakarak sonuca bağlamak mümkün olmaz. Size bir fikir vermek için söyleyeyim: ülkeler itibariyle baktığımız zaman kişi başına düşen potansiyel su miktarında büyük bir düşüş var. Mesela 1955 yılında bizim ülkemizdeki bir iki ülkeden örnek vereyim Kuwait’te kişi başına 147 m3 su düşüyordu 1990’da bu 23m3’e düşüyor. Böyle giderse 2025 yılında sadece 9m3 su içebilecekler Kuwait’te. Bakıyoruz Suudi Arabistan’da 1200’den bugün 306’ta düşmüş. 118’e düşecek. İsrail 1229 m3’ten 264 m3’e düşecek. Türkiye yine bölgenin şanslılarından biri. Komşularımızın içinde de bu öbür saydıklarımızdan daha şansı ülkeler var. Mesela Suriye’de kişi başına düşen 6500 m3’den 2087’ye düşmüş. 2025 yılında 732’ye düşecek. Türkiye nispeten şanslı sayılır aslında Türkiye’de su zengini bir ülke değil ama bakıyoruz Türkiye’de 8509 m3’ken 3626’a düşmüş ve böyle giderse 2025 yılında 2186 m3’e düşecek.
Su zengini ülke değiliz dedik. Ama su fakiri ülkeler kişi başına düşen su miktarı 1700 m3’den aşağıysa su fakiri, 1000 m3’ün altındaysa eğer su kıtlığı vardır demek. Şimdi bugün dünyada 6 milyar insan yaşıyor ve 1 milyarı su kıtlığı çekiyor ve su kıtlığı yüzünden her gün binlerce insan ölüyor. 2 milyar insan da su sıkıntısı çekiyor. Şimdi böyle bir dünyada yaşıyoruz ve giderek bu sıkıntı artıyor. Bakın 1995 yılında bizim bölgemizde su kıtlığı çeken sadece 3 ülke varı. Bir tanesi Bahreyn, diğeri Ürdün ve bir de Kuwait. 1990’da bunların sayısı 8’e çıktı. Cezayir, İsrail, Suudi Arabistan filan eklendi ve 2025 yılında bunların sayısı 18’e çıkacak. Bereket şimdilik bu listede Türkiye’nin adı geçmiyor ama biz kaynaklarımızı akıllıca kullanamazsak yakında Türkiye’de su kıtlığı çeken ülkelerden biri olacaktır.
Bu nüfus artışından bahsettim. Değerli arkadaşlarım, şunu bilmenizi istiyorum ki bu bölgede 2025 yılına kadar nüfus 34 milyon artacaktır. Bu su kıtlığı olmasa aslında bu iklim değişikliği, atmosferin değişimi nedeniyle bu 34 milyon insanın yarattığı nüfus baskısı bölgemizde büyük bir su sıkıntısına neden olur. Şimdi böyle olduğu için başta büyük devletler olmak üzere bütün devletler bu su meselesine siyasi bir açıdan yaklaşıyorlar. Yani bu su bulunduran ülkelerin elinden bu su kaynaklarını nasıl alırız? Veya bu kaynakları başkalarıyla paylaşmaları için nasıl zorlarız? Şimdi işin siyasi yani politik boyutu bu. Geçenlerde ben Roma’daki NATO okuluna gittim. Orada bir konferans vermek için beni davet etmişlerdi. Konferanstan sonra da böyle seminer grupları var 20 kişilik. Oralara gidiyorsunuz işte böyle soru-cevap şeklinde konuşuyorsunuz. Bir gruba girdim ve “ne yapıyorsunuz siz bu grupta ne inceliyorsunuz” dedim. “Biz Dicle ve Fırat nehirlerinin stratejik yönlerini inceliyoruz” dediler. Dedim ki “bunun sizinle ne alakası var? Bu bizim işimiz, bu bizim toprağımızdaki nehirler. Bu bizim suyumuz ve eskiden olduğu gibi Suriye’yle her gün çatışmıyoruz bu konuda. Niye inceliyorsunuz?” “Biz inceleriz” dediler “çünkü bu suların stratejik açıdan bütün bölge için çok büyük önemi var” dediler.
Değerli arkadaşlarım,
Bazı şeyleri sizinle paylaşmak istiyorum. 2004 yılının 6 Ekim’inde AB çok önemli bir rapor yayınladı. Türkiye’nin üyelik müzakereleri başlasın mı başlamasın mı AB Komisyonu tavsiyelerde bulunuyor. 3 bölümlük bir rapor 147 sayfa tamamı. Bunun bir bölümü şununla ilgili Türkiye üye olursa ne olacak? AB’ye etkileri ne olacak? Onun içinde bir yerde diyor ki “efendim Dicle ve Fırat nehirlerinin çok büyük stratejik bir önemi var. O kadar ki diyor İsrail’in stratejik menfaatlerini ilgilendiriyor. AB’nin ne alakası varsa İsrail’in stratejik menfaatlerini ilgilendiriyor diyor ve bölgedeki başka ülkelerin de stratejik menfaatlerini ilgilendirir. E o zaman ne olacak? O zaman diyor Türkiye üye olursa Dicle ve Fırat nehirlerinin üzerindeki barajların ve sulama sistemlerinin uluslar arası bir denetime sokulmasını düşünebiliriz diyor. Yani Dicle ve Fırat üzerinde ne kadar sulama sisteminiz ve barajınız varsa bunları yabancılar kontrol edecek. Bu o demek. Bunun örneği var mı? AB’nin mevzuatında böyle bir şey var mı? Yok. Peki, başka herhangi bir ülkeye böyle bir sistem uyguladınız mı şimdiye kadar? Hayır uygulamadık. Bir tek Türkiye için uygulamayı düşünüyoruz. Şimdi işin hazin tarafı ne? Hazin tarafı şu: bu rapor yayınlandı 6 Ekim 2004 tarihinde 2 saat sonra Sayın Başbakan’a sormuşlar nasıl buldunuz bu raporu? Demeç veriyor ve diyor ki “bu rapor son derece dengeli ve olumlu” diyor. Buyurun. Düşünebiliyor musunuz? Okumamış, incelmemiş, bu raporun içinde başka pek çok olumsuzluklar var. Yani en azından Türkiye’nin hayati çıkarı olan su çıkarları için bunların ne dediğinin farkında değil. “Olumlu ve dengelidir” diyor. Düşünebiliyor musunuz? İşte işin hayati ve can alıcı tarafı budur. Eğer siz bu uluslararası alanda su konusunda oynanan oyunların farkına varamazsanız, kendi su kaynaklarınıza sahip çıkamazsanız, bu hem tarımda hem enerjide hem sanayide en verimli şekilde kullanmayı beceremezseniz bu dediğim gibi yabancıların niyetlerini fark edemezseniz ülkemizi çok büyük bir sıkıntıya düşürürsünüz. Bu su sıkıntısından da daha beter bir sıkıntı olur çünkü ülkemizin stratejik menfaatlerini feda ediyorsunuz.
Değerli arkadaşlarım,
Size şunu söyleyeyim: su meselesi aslında pek çok uluslar arası istilafın ortada gözükmeyen gizli gündemini oluşturuyor ve pek çok savaş su yüzünden çıkmıştır. 1967’de biliyorsunuz İsrail ve Mısır arasında meşhur 6 gün savaşı çıktı. Bu savaşın aslında gerçek nedeni sudur. Çünkü bu savaştan birkaç yıl önce 1960’lı yıllarda İsrail’le Arap ülkeleri arasında su tesislerine karşılıklı saldırılar oldu ve ondan sonra 1964’de Arap ülkeleri kendi aralarında bir toplantı yaptılar aralarında ve suyu bir silah olarak kullanmaya kararlaştırdılar. İsrail’e daha az su vermek için bir nehrin yönünü değiştirdiler. Yani oradaki savaşların arkasında bileseniz ki su meselesi büyük rol oynadı. Suya kim sahip olacak diye bu sebepten dolayı başka ülkeler arasında savaşlar çıktı. Mesela 1987’de ve 1989’de iki defa Senegal’le Moritanya arasında su savaşları çıktı.
Bizim bölgeye gelince, bizim bölgedeki bu savaşların arkasında da büyük ölçüde demin söylediğim gibi su meseleleri var. Şimdi orada şöyle durumlar çıktı ortaya Suriye Irak’la birlik olmuş ve Türkiye’ye baskı yapıyor. Irak’la birlik olmuşlar efendim Fırat’ın sularında bize daha fazla pay vereceksiniz. Ne kadar pay istiyorsunuz? Pay istemiyoruz. Ne kadar su istiyorsunuz? Su istemiyoruz. O sular üzerinde hak iddia ediyoruz. Yani bu sular senin suyun değil. bu sularda benim de hakkım var ve hakkımı istiyorum diyor. Dediği bu. Peki, uluslararası hukukta böyle bir hak var mı? Sular şöyle şöyle paylaşılır diye bir kara var mı? Nasıl istiyorsun? Şimdi ben isterim diyor. Onunla yetinilmiyor aynı dönemde bize dediler ki “efendim Suriye’nin Güneyinde Golan tepeleri var ve Arap toprağı ama Suriye buraları işgal etmiş. BM kararı var diyor ki bu Golan tepelerini iade edeceksiniz. İşte komşu Arap ülkelerine, Suriye’ye, Ürdün’e iade edeceksin. Ama bu tepelerde su var. İsrail’in burayı işgal etmesi ve elinde tutması en önemli sebeplerinden biri de oradaki su kaynakları. Şimdi bize geldiler dediler ki “efendim biz İsrail’e baskı yapıyoruz bu Golan tepelerinden çekilsin. Ona karşı siz de bir katkı da bulunacaksınız.” “Ne yapacağız?” “Golan nehrinde ne kadar su varsa siz Türkiye’den Suriye’ye ilave olarak vereceksiniz.” Yani böyle planlar, tertipler, girişimler birbirini takip etti. Türkiye dedi ki “canım, biz de su kaynakları var bir boru hattı döşeyelim. Buradan Arap ülkelerine, İsrail’e su götürelim, onarlın da ihtiyacı görülsün. Bunun adına da barış su projesi diyelim. Denize döküleceğine bu ülkelere verelim.” İstemediler. Niye? “Biz” dediler “böyle taşıma su filan istemiyoruz.” “Ne istiyorsunuz?” “Su hakkı istiyoruz.” Yani bilesiniz ki bütün bu tartışmaların altında yatan temel neden bu sular üzerinde hak etmeleridir. Şimdi birkaç gün önce Amerikan strateji dergisinde çok ilginç bir makale çıktı. Orada diyor ki, bölgede iki tane stratejik madde var: biri petrol diğeri su. Şimdi diyor petrol bir süre sonra tükenecek ama su tükenmeyecek. Su petrolden daha kıymetli. O zaman bu sulara kim sahip olacak mesele o. Su kaynakları Türkiye’nin güneydoğusunda. Şimdi bu su kaynaklarına kim sahip olacak? Acaba diyor bu sulara Türkiye’nin sahip olmasına uzun vadede müsaade edebilir miyiz? Edemezsiniz. Yazan adam diyor ki bence etmememleyiz. Bence bu su kaynaklarını Türkiye’ye bırakmamalıyız.
Haberiniz olsun. Yani dış politika dediğimiz şey budur. Sadece böyle kokteyllerde konuşulur, yüksek politika yapılır filan değil bunlar konuşuluyor. Yani su kaynaklarınızı mutlaka elinizde tutacaksınız, bunlara sahip çıkacaksınız ve bunları sonuna kadar koruyacaksınız ve bu su kaynaklarından suladığınız toprakları da koruyacaksınız. Sonuna kadar.
Değerli arkadaşlarım,
Bir yabancı kaynaklar yazıyor herhangi bir parti demiş ki “bakın bölgede su çıkıyor, petrol çıkıyor. Petrol komşu ülkelerde çıkıyor. Su biz de çıkıyor. Biz onların petrolünde hak iddia ediyor muyuz? O petrolün bir kısmı bizimdir bize verin diyor muyuz? Demiyoruz. Onlar da bizim sularımızda hak iddia edemez” demişler. Kıyamet kopmuş nasıl dersiniz böyle bir şey diye. Şimdi neticede size şunu söyleyeyim: Türkiye’nin başında çok uzun zamandan beri, yani 20–25 yıldan devam eden terör meselesinin altındaki başlıca unsurlardan biri de sudur. Şunun için: bu teröristlerin merkezi, karargâhı, terör örgütünün başının barındığı yer Suriye’dir. Ve biz Suriye’ye yıllarca talepte bulunduk. İade edin onu Türkiye’ye. Suriye’yi PKK terörü için bir merkez haline getirmeyin. Çıkarın bu teröristleri Suriye topraklarından. Dinlemediler. Ne zaman terör meselesini konuşmak için Suriyelilerle masaya otursak bize her defasında “tamam bu teröre bakarız ederiz de bu su meselesini nasıl halledeceğiz? Su kaynaklarından Türkiye bize ne kadar pay verecek?” Hep bunu gündeme getiriyor. Yani size şu mesajı eriyor: sen bana su vermezsen ben sana karşı terörü desteklerim. Oyun böyle oynanıyor.
Değerli arkadaşlar,
Buna karşı biz ne yaptık? Uzun yıllar diplomasi yönüyle bunu çözmeye çalıştık. Baktık olacak gibi değil 1995 yılında ben Dışişleri müsteşarı olduğum dönemde bunlara nota verdik. Resmen nota verdik ve bütün bu konudaki taleplerimizi yazdık ve ondan sonra bunlara dedik ki “siz bu terörü desteklemekten vazgeçmezseniz biz sizinle bütün siyasi ilişkilerimizi keseriz.” Şimdi Dışişleri Bakanı diyor ki “insan düşmanıyla da görüşür.” Düşmanıyla görüşürse git İmralı’yla da görüş. Git Güney Kıbrıs’la da görüş. Biz dedik ki Suriye’ye “biz sizinle görüşmeyiz.” Onlar hala Türkiye’den istedikleri gibi su almak için ısrar ediyorlar ve terörü silah gibi kullanacaklar. Baktık laf anlamıyorlar Kara Kuvvetleri Komutanımızı sınıra yolladık. Biraz da askeri harekât yaptık sınır bölgesinde. Orada çok kuvvetli bir mesaj verdik. Baktık ki 2 gün sonra Mısır Cumhurbaşkanı kalktı Türkiye’ye geldi. Türkiye’de temaslar yaptı. Oradan gitti Suriye’ye Suriyeliler 2 gün sonra Öcalan’ı çıkarttı. Hani yoktu? Anladı ki su meselesini pazarlık konusu yapmasını Türkiye kabul etmeyecek. Ama o zaman Türkiye’de devlet adamları vardı.
Netice de, bu örnek de gösteriyor ki, su meselesi gerçekten stratejik önemi olan bir meseledir ve devletler güçleri yettiği oranda efendim haklıymış haksızmış unsuruna da pek fazla önem vermeden su konusundaki haklarını sonuna kadar korur. Sadece Türkiye’de değil. Bakın Nil nehrinin suları Mısır ve Sudan arasında akıyor. Mısır daha güçlü bir ülke ve Sudan daha güçsüz bir ülke. 1959 zamanında bir anlaşma yapmışlar. Orada Mısır’ın da barajı filan var oraya da su lazım öyle bir aşlama yapmışlar ki bu anlaşmaya göre Mısır’a 84 km3 su verilecek Sudan’a sadece 18 km3 su kalacak. Yani gücü yeten devletler bu gücünü su için sonuna kadar kullanıyorlar.
Değerli arkadaşlarım,
İşin bir boyutu budur. Bir diğer boyutu da şudur: onu da size anlatmak zorundayım. Deminden beri tarımın sıkıntıları, sulamaların sıkıntılarından filan bahsediyoruz. Şimdi burada bir tek şey eksik kaldı bence. Onu da dış politika boyutuyla bağlayalım. Niçin tarımda Sayın genel Başkanın da söylediği gibi bu kadar geniş topraklarımızın 1/3’i tarım dışı kaldıysa bu niçin? Yani en kötü yönetim olsa hiç bir şey yapmasa eskisi gibi devam eder. İlerleme olmaz, yeni sulama alanları olmaz, yeni tarım alanları açılmaz ama iyi kötü eskisi gibi deva eder. Niçin bu kadar azalıyor acaba? Ben size çok açık söyleyeyim: bu Türkiye’nin tarım alanları bilinçli olarak azaltılıyor. Bir kere daha söylüyorum: Türkiye’nin tarım alanları sulanabilir alanları bilinçli olarak daraltılıyor. Türkiye’nin geniş tarım arazilerine sahip olmasına başka ülkeler büyük rahatsızlık duyuyorlar. Bakın size şunu da söyleyeyim. Demin sözüne ettiğim raporda bir de şunu söylüyor. Diyor ki “Türkiye bugün üye olsaydı AB’ye 16.5 milyar euro senede AB’nin kapısında Türkiye para verecek. 5.5 milyarı da Türkiye katkı payı olarak ödeyecekti onu ondan düşürün geriye kalıyor 11 milyar Euro. 11 milyar Euro bizim cebimize girecek. Kredi filan değil. Bu 11 milyar Euro’nun 8,5 milyar Euro’su tarıma geri dönecek yani çiftçinin cebine girecek. Yani AB üyeliğini 40 senedir niye bu kadar savunuyordunuz filan diyenlere cevaplarımızdan biri bu çünkü bu Türk çiftçisini refaha kavuşturacaktır. 8.5 milyar Euro cebinize girecekti. Bugün çektiğiniz sıkıntıları çekmeyecektiniz ama bu parayı size vermek istemiyorlar. Mesele buradan kaynaklanıyor. Bu parayı vermeyeceğim diyor. AB’nin toplam bütçesi 125 milyar Euro. Bunun %45’i tarım sübvansiyonlarına gidiyor. Bu parayı kendi aralarında dağıtıyorlar Fransız çiftçisi alıyor, Polonya çiftçisi de alıyor şimdi, Bulgar çiftçisi de alıyor, Yunan çiftçisi de alıyor herkes bu parayı paylaşıyor. O yüzden tarım alanlarında çalışan insanların hayat düzenini yükseltiyorlar ve değerli tarım ürünlerinin ekim alanlarını genişletiyorlar. Bu sayede Yunanistan pamuk üretim alanlarını %30 genişletti. Bizde daralıyor orada genişliyor. Niçin? AB’den parasını alıyor. Üye olsak biz de alacağız. Hayır. Size bu parayı vermeyiz. 8,5 milyar Euro’yu vermemek için oraya hüküm koydular. Diyorlar ki AB kararında “Türkiye üyelik için bütün şartları yerine getirse bile bugünkü mali sistem değişmeden yani bu parasal destek sistemi değişmeden biz Türkiye’yi üye yapmayız. En erken 14 yıl” diyor “ oda yetmez mali sistemi değiştireceğiz. Yani bu sübvansiyonları değiştireceğiz. Başka ne olacak? Geçiyoruz öbür tarafa Dünya Ticaret Odasının kararı var. Bu haberi toplantı yapmışlar kapağında diyor ki “2014 yılına kadar tarım sübvansiyonları kademeli olarak kaldırılacaktır.”yani kazara Türkiye üye olsa biz üye olduğumuzda bu tarım sübvansiyonları kalmayacak zaten. Bu parayı vermiyorlar. Efendim 15 senede Türkiye üye olamaz. Pazarlık ediyorlar. Ona da zam geldi. 2 gün önce Almanya Başbakanı bir açıklama yapmış diyor ki “50 sene içinde Türkiye üye olamaz.” Niçin? İşte AB pastasında size pay vermek istemiyoruz da onun için. “Siz çok büyüksünüz” diyorlar. “Küçücük bir ülke olsanız hallederdik ama çok büyük bir ülkesiniz.” E ne olacak? Almanya da büyük, Polonya da büyük nasıl aldınız? Onları alırız ama sizi almayız. Ve başlıca sebeplerinden biri de tarımdır. Şimdi biz de onlara diyoruz ki “almayacaksanız bunu açık söyleyeceksiniz biz de kendi yolumuzu bulacağız.” Efendim nedir bizim yolumuz? Bazıları diyor ki B Planı olacaktır. Biz B Planı yapacağız Başbakan çıkıyor diyor ki “Kopenhag Kriterlerini Ankara Kriterleri yaparız. Maastricht Kriterlerini İstanbul Kriteri yaparız ve yolumuza devam ederiz.” Hayır arkadaşlar. Biz diyoruz ki Türkiye’nin planı B Planı olmaz. Ne planı olur? Türkiye’nin planı A Planı olur. A Planı Atatürk’ün planıdır. Yani Atatürk’ün yolundan giderek ekonomik bağımsızlığımızı gerçek anlamda kazandığımız zaman göreceksiniz ki bugün karşılaştığınız meselelerin çoğuyla karşılaşmayacaksınız. Size örnek vereyim: su deyince bizim aklımıza hemen tarım geliyor. Tarım boyutunu siz çok iyi anlattınız. Bir boyutu daha var o da enerji boyutu. Sudan barajlar vasıtasıyla biz elektrik enerjisi alıyoruz. En ucuz enerji sudan kaynaklanan hidroelektrik enerji. Ne kadar Türkiye’nin sudan elde edeceği enerji? 216 milyar kw/s. Ne kadar sağlıyorsunuz 216 milyardan? Sadece 129,9 yani 130’u bulmuyor. Yani %60’ını kullanıyoruz. Gerisini niye kullanmıyorsunuz? Peki, kömür kaynaklarımızın ne kadarını kullanıyoruz? Ben evvelsi gün Afşin-Elbistan’a gittim ve orası Türkiye’nin en büyük termal kömür santrali. Şimdi aldığımız bilgiyi size anlatayım: bütün dünyadaki kömür rezervlerinde Afşin-Elbistan 5. geliyor. Ve bugünkü üretim temposuyla 200 yıllık rezervimiz var ve sadece Afşin-Elbistan santrallerini çalıştırarak Türkiye’nin bütün enerji ihtiyacının %24’ünü karşılayabilir. Yani Türkiye bütün enerji ihtiyacının 1/4 ‘ini buradan karşılayabilir. Ne kadarını fiilen karşılıyoruz peki? %6. bunu da kafanızın bir tarafına yazın. Şu anda mesela ağ santrali %30 üretimle çalışıyor aylardan beri. Niçin acaba? Şu soruyu da yazın kafanıza. Bir ay önce Zonguldak’a gittik. Orada da 100 yıl yetecek kadar kömür rezervleri var. Taş kömürü en değerli kömür. 1970’li yıllarda yılda 5 milyon ton kömür işletiyoruz. Bugün 1,5 milyon ton çıkarıyoruz. Görüyor musunuz? O kömürü çıkartmak için Ereğli Demirçelik fabrikasını kurmuşuz. Türkiye kendi kömürüyle kendi demiriyle çalışsın diye bir de bakıyoruz ki Ereğli’den aldığımız günlük kömür 20 bin ton. Dışarıdan ithal ettiği kömür 1,5 milyon. Bunları konuşmak lazım. Şimdi suyu tek başına konuştuğumuz zaman varacağımız sonuç başka suyu bütün bunları birlikte konuştuğumuz zaman varacağımız sonuç başka. Peki, bütün bunları aklınıza yazın dedim. Öbürü nedir? Şu: Brüksel’le anlaşma imzalamışını doğalgazla ilgili öyle bir anlaşma ki gazı alsanız da para ödeyeceksiniz almasanız da. Onun için o gazı ithal etmek uğruna biz Türkiye’deki yerli enerji kaynaklarımızı yeterince kullanmıyoruz. Ne suyu kullanıyorsunuz, ne kömürü kullanıyorsunuz. Türkiye’nin problemleri bunlar. Sebebi ne? Bütün bunların sebebi iki kelimedir değerli arkadaşlar: kötü yönetim. Olayın dış boyutunu yeterince dikkate almayan bir kötü yönetim yüzünden biz bu kadar sıkıntı içindeyiz. Demin Sulama Kooperatifleri Başkanımız da açıkladı, diyor ki: Elektrik parasını ödeyemediği için Sulama Birliklerinin elektriğini kesiyorlar. Şu işe bakın, ağladığı için çocuğunuzun mamasını kesmek gibi bir şey. Çocuğun tarım üretimi yapmasına izin vermiyorsunuz, tarım sübvansiyonlarını daraltıyorsunuz, o tarım için hayati önemi olan elektriği kesiyorsunuz. Bir rakam daha vereyim: değerli arkadaşlar Türkiye’de üretilen elektriğin %19-20’si, kendisi de söyledi zaten, kayıp ve kaçağa gidiyor. Avrupa’da yüzde kaç bu, dünya standardı ne? Yüzde 4-5. Biz Avrupa standardı kadar kayıp ve kaçak versek senede kaç para kazanacağız? Hemen söyleyeyim üç milyar dolar! Üç milyar doları biz sokağa atıyoruz. Bu parayla çiftçi ihtiyaç duyduğu elektriği misliyle alır. Bütün çiftçiye bedava elektrik verseniz üç milyar dolar tutmaz. Düşünebiliyor musunuz? Sırf kötü yönetim yüzünden kayıp ve kaçağı Avrupa standardına, dünya standardına indiremediğimiz için şu fakir devletin cebinden senede üç milyar doları sokağa atıyoruz. İşte Türkiye’nin sorunları bunlar.
İki şey daha söyleyeceğim, bütün anlattıklarıma dair, Türkiye’de tarım geriliyor, Türkiye’de hayvancılık geriliyor deniliyor. Hepsi doğru. Değerli arkadaşlar, bunun sebebi şu; Türkiye’nin Doğusunda ve Güneydoğusunda tarım ve hayvancılığın önünde çok ciddi bir engel var. Hiç konuşmadık şimdiye kadar. O da terörizmdir. Teröristler orada vatandaşın tarlasını merasını serbestçe kullanmasına izin verirler mi? Orada hayvancılık yapmasına izin vermezler. Ben geçenlerde Hakkâri’ye gittim. Hakkâri’de biliyor musunuz, bir tek zengin var, ikincisi yok. Fabrikatör hiçbir şey yok. Bir tek zengin var, daha doğrusu vardı. Neydi o? Bir tavuk çiftliğinin sahibi. On iki bin tavuk vardı tavuk çiftliğinde, Van yolunda Hakkâri’ye on iki kilometre mesafede. Teröristler gece gece çiftliği yakıyorlar, yıkıyorlar, on iki bin tavuğu da öldürüyorlar. Ne istersin bu insanın tavuğundan, gıdasından, cebindeki üç kuruştan ne istersin? İşte bu terörün insanlara verdiği zararı tartışıyoruz, ekonomiye verdiği zararı tartışamıyoruz. Bize anlattılar orada, hayvancılık gelişiyordu dediler. İnsanların koyunu vardı, davarı vardı ve bununla hayatını sağlıklı bir biçimde sağlıyordu, oradaki aşiret beylerinin etkisinden de kurtarıyordu kendini. Şimdi ne oldu? Şimdi ne malı, ne davarı var, bu insanlar bugün İstanbul’da Ankara’da sokaklarda çöp tenekesinden çöp topluyor. Yani İstanbul’da, Ankara’da sokaklarda gördüğünüz insanların çoğu Hakkâri’den, Güneydoğudan gelen hayvancılıktan ümidini kesmiş, hayvanlarının kaybetmiş insanlardır. Bunları tartışacağız. Başka ne yapıyor? Oradaki petrol yataklarına, petrol kuyularına saldırı düzenliyor. Son zamanlarda üç tane petrol mühendisi öldürüldü. Ne kadar ekonomik faaliyet varsa teröristler bunlara engel oluyor. Nereden geliyor bu teröristler? Kuzey Irak’tan. Peki niçin mani olamıyoruz Kuzey Irak’tan teröristlerin gelmesine? İşte dedim ya meseleler iç içe. Kuzey Irak’ta bugün 3500 tane terörist var. Irak devleti ve güvenlik güçleri bununla mücadele edecek imkana sahip değil, anlıyorum. Amerika’nın 150 bin askeri var, Amerika niye müdahale etmiyor? Barzani niye müdahale etmiyor? Genelkurmay Başkanı açıkladı, diyor ki: Teröristlere Kuzey Irak’taki liderler silah veriyor, cephane veriyor, patlayıcı veriyor ve Türk-Irak sınırının Irak tarafını teröristlere terk etmiş vaziyette. Düşünebiliyor musunuz? Biz dedik ki hükümete, “Meclisten yetki alın, sizden önceki hükümetlerin yaptığı gibi gidin o bölgede sınırın güvenliğini sağlayın Irak tarafından” çünkü Türkiye tarafından sağlamak kabil değil, ben gittiğim sularda giden vardır, 3000 metre yükseklikte dağların tepesinden geçiyorsunuz. Oradan sağlamak kabil değil. Irak tarafındaki yamaçlardan ovalardan koruyacaksınız. Zaten bunun için Irak’la 1926 tarihli anlaşmamız bile var, hâlâ yürürlükte. Şimdi bu anlaşmaları uygulayacaksınız ve sınırın güvenliğini sağlayacaksınız. O zaman ne olacak? Terörist sınırı geçemeyecek. Teröristle mücadele edeceksin. Bakın buradan iddia ediyorum, dünyanın hiçbir yerinde hiçbir bölgesinde bir güvenlik gücü tarafından takibata maruz kalmayan bir terör örgütü yoktur. Amerika’da biz dedik ki: şu anda terör örgütünün tasfiyesinden kim sorumludur? Bize dürüstçe cevap verdiler “Hiç kimse sorumlu değildir.” Peki, Irak devleti yapıyor mu? Hayır onlar da yapmıyor. Yani ne biz mücadele edeceğiz teröristlerle ne siz. Ne olacak? Adam serbestçe sınırımızı geçecek, demiryollarını uçuracak, insanları öldürecek, çiftçilerin çalışmasına mani olacak., petrol mühendislerini öldürecek, Güneydoğudaki ekonomiyi mahvedecek. Ve biz de gözümüzü yumacağız, seyredeceğiz, kaderimiz buymuş diyeceğiz. Biz demiyoruz! Biz Cumhuriyet Halk Partililer kaderimiz budur demiyoruz! İki defa yetki aldı hükümet oraya asker göndermek için. İkisini de kullanamadı. İki defasında da biz oraya asker gönderemedik. Şimdi yetkisi de yok. Gelin diyoruz Mecliste biz de yetki verelim ve gidin orayı, sınırı müdafaa edin. İsteyemiyorlar. İşin gerçeği budur. Haberiniz olsun, eğer sınır meselelerini tartışırken, Güneydoğudaki vatandaşın terör yüzünden toprağını işleyemediğini oradaki insanların hayvancılık yapamamasını unutursak görevimizi eksik yapmış oluruz.
Yine tarımla ilgili önemli bir şey daha söyleyeceğim: değerli arkadaşlarım, şimdi bizim Suriye sınırında çok değerli topraklarımız vardır, gayet iyi biliyorsunuz. Burada yılda üç defa hasat yapılabiliyor. Ve bu topraklar iki tane Kıbrıs adası büyüklüğündedir. Biz bu topraklarda 1954’ten beri tarım yapamıyoruz. O tarihte kaçakçılığı önleyebilmek için mayınlamışız. Şimdi hükümetler demiş ki, hatta bundan önceki hükümet zamanında karar verilmiş demişler ki artık buna ihtiyaç yok, bu mayınları sökelim bu toprağı çiftçiye verelim. Türkiye’nin en verimli toprakları. İlaç girmemiş, hormon girmemiş, hiçbir şey girmemiş, en verimli topraklarımız. Nasıl yapacağız bunu? Askere sormuşlar, asker diyor ki “Ben bunu yaparım”. 35 milyon dolarlık makine ve teçhizat lazım, verin bunları ben burayı iki senede temizleyeyim ve toprağı oradaki çiftçiye verelim. Oradaki insanlar yararlansın, Türk tarımı da bundan büyük bir servet kazansın. Vermiyorlar bu parayı. Mecliste sorduk Milli Savunma Bakanına, ne oldu bu iş dedik, niye bunlar hâlâ temizlenmiyor. “Efendim biz o usulü değiştirdik, işi Maliye Bakanına devrettik.” Maliye Bakanı ne yapmış? İki tane gizli kararname çıkarmış, bir tanesi geçen sene Ocak ayında, bir tanesi Haziran ayında. Gizli kararnamelerde diyor ki “Biz ihale açacağız” Bu toprakların mayınlardan temizlenmesi için yabancı şirketlere açık ihaleler olacak, tercihen İsrail şirketleri gelecek. Öyle bir hüküm koymuşlar ki üç senede bu mayınları temizleyecekler, 49 yıllığına bu toprakları temizleyen şirketlere verilecek. Haberiniz var mı? 49 yıllığına! Biz bunu öğrendik kıyameti kopardık. İki tane ihaleyi açmışlar bile. Biri Mardin, biri Şırnak. O kadar kıyameti kopardık ki bu ihaleleri iptal ettiler. Şimdi gidip Danıştay’a dava açtık. Bu gizli kararnamelerin iptal edilmesi için dava açtık. Düşünebiliyor musunuz? Adam topraklarına sahip çıkamıyor, bırakın sahip çıkmayı onları bir yabancıya veriyor. Bu kadar olmaz! Yani bazı şeyler var ki bu kadar olmaz dersiniz, işte böyle. İki Kıbrıs büyüklüğündeki toprağı 49 yıllığına yabancıların eline vereceksiniz. Bu hale geldik. Haberiniz var mı? Şimdi bunları biz söylemiyor muyuz? İlk defa burada mı söylüyoruz? Hayır. Siz okuyor musunuz? Okuyamıyorsunuz. Niye? Yazmıyorlar. Hükümeti çok seven bir basınımız var, bayılıyorlar, “Allah başımızdan eksik etmesin” diyorlar, yazmıyorlar. Yazmayınca siz de okuyamıyorsunuz.
Değerli arkadaşlar,
Bir şey daha söyleyeyim size; biz bunu incelerken bir de baktık ki Suriye sınırında, Suriye tarafında Kamışlı’da çok zengin petrol kaynakları gördük. Bizim Türkiye-Suriye sınırına tam 300 metre mesafede. Ve buradan günde 600 bin varil petrol çıkıyor. Neredeyse Türkiye’nin bütün ihtiyacı kadar. Dedik, bu kadar olmaz, Allah Türkiye’ye bu kadar haksızlık yapmış olamaz. 300 metre ötede petrol var, bu tarafta yok! Bunu da ilan ettik, nasıl olduysa o bölgede Kamışlı’nın tam karşısında, Nusaybin civarında küçücük küçücük alanları, adacıkları mayından arındırıp orada petrol kulesi dikmişler, petrol sondajı yapmışlar. Tam 14 kule! Kaçından petrol çıkmış bilin bakalım? 14ünden birden petrol çıkmış. Düşünebiliyor musunuz? Altında petrol olan toprağı 49 yıllığına veriyorsunuz. Plan bu ve bunu gizli kararlarla yapıyorsunuz. Ne yapıyorsunuz diye düşünenler olabilir aranızda, işte biz bunları yapıyoruz.
Değerli arkadaşlarım, şimdi bütün bu meseleleri demin anlattığım gibi birlik içinde çözümlememiz lazım. Bunlar ülkemizin en önemli meseleleridir. Bu anlayışlarla, bu yönetim anlayışıyla hiçbir yere gidemezsiniz. Hukuk düzenlemiyor. Ne düzenliyor? Şimdi bakıyoruz ki dış baskılarla bu işi düzenlemeye çalışıyorlar. Bunun geçmişi tâ 1940 yılına gidiyor. Haberiniz olsun, 1940 yılında Hindistan’da bir baraj yapılacak ama o barajın suları sonunda bir komşu ülkeye gidiyor. Dünya Bankasının parasıyla bunu yapmaya kalkışmışlar, Dünya Bankası demiş ki “Drene ettiğiniz bu suyu kullanamazsınız, ben ne dersem onu yapacaksınız yoksa parayı vermem”. Yani kendi suyunu Hindistan’a kullandırmıyor. Bunun üzerine bu tarihten bu yana hiçbir ülke sınır aşan sular üzerinde baraj yaparken Dünya Bankasından kredi almamış. Şimdi biz Fırat üzerinde Karakaya Barajını inşa edecekken uluslar arası bankalardan kredi almaya çalıştık, baktık ki Suriye muazzam bir baskı yapmış bize para vermediler. Kredi alamıyoruz. Kendi bütçemizden parayla yaptık. Yani bu kadar büyük mücadelelerle dolu dünyada, bu işin dış boyutunu düşünmezsek, terör boyutunu düşünmezsek, uluslar arası kuruluşların baskısını düşünmezsek, Avrupa Birliğinin çıkarttığı belgelerdeki lafları düşünmezsek demin konuştuğumuz konulardan hiçbirini çözemeyiz. Ama düşünürsek, Atatürk’ün izinden giderek A planımızı uygularsak tam anlamıyla bağımsız bir devlet anlayışıyla hareket edersek, işte o zaman bu meselelerin hepsini Türkiye’nin çıkarına, Türk köylüsünün, Türk çiftçisinin çıkarına çözeriz. İşte bize diyorlar ki, “efendim halka inin, halka bunları anlatın”. Biz de onlara diyoruz ki değerli arkadaşlarım, halka inilmez halka çıkılır! Siz halksınız, siz çiftçisiniz, siz Atatürk’ün efendi dediği insanlarsınız size inmez politikacılar, size çıkar. Siz aşağıda değil yukarıdasınız. Bunun bilinciyle hareket ederseniz, bütün bunları çözersiniz. Gelip de bu kürsüden hükümeti eleştirmek yetmez, bu hükümet gökten zembille inmedi, bundan öncekiler de gökten zembille inmedi, bu halkın oyuyla geldiler. O zaman hepimizin bir sorumluluğu var. Bu kötü gidişten, bu yanlış uygulamalardan Türkiye’nin çıkarlarını korumada başarılı olamayan bu uygulamalarda hepimizin kusuru var. İnanarak, güvenerek, iyi niyetinizle, vatandaşlarımızın %34 oy verdi. Sonucu görüyorsunuz. Ben size anlattım, arkadaşlarımız anlattı. Şimdi diyorsanız ki bu sonuç çok iyidir, bundan daha iyisi olamaz, ellerinden geleni yaptılar, hiç tereddüt etmeyin gidin yine onlara oy verin. Ama diyorsanız ki bu gidiş kötü gidiştir, Türkiye’nin çıkarları koruyamadınız, tarım perişan, sulama perişan, Türkiye’nin dış çıkarlarını koruyamadınız, Avrupa Birliği’nin baskılarına direnemediniz, yabancıların baskılarına direnemediniz o zaman diyeceksiniz ki demek ki yanlış iş yapmışsınız. O zaman doğrusunu yapacaksınız. Anahtar sizin elinizde. Umuyorum ki gelecek sene, bugün burada Dünya Su Gününde buluştuğumuzda çok güzel şeyler konuşacağız çünkü siz o anahtarı doğru biçimde kullanmış olacaksınız. Değerli arkadaşlar anahtar sizin elinizdedir ve biz inanıyoruz ki bu kötü gidişi durduracak olan sizsiniz! Başta Türk çiftçisi kurtaracak. Topluma en yakın insan sizsiniz. Hayata en yakın insan sizsiniz. Suya en yakın insan sizsiniz. Ülkenizin gerçeklerine en yakın insanlar sizsiniz. Ve siz bu işin çaresini bulacaksınız. Hiçbir yerde çare aramayın. Demokrasilerde çare başkaları tarafından halka bir lütuf olarak verilmez. Demokrasilerde çareyi halk bulur. Türkiye bir demokrasidir. Türkiye’de çare halk olacaktır!
Hepinize saygılarımı sunarım.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.