Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Ordu-Mesudiye Gelişme Vakfı – “Ortadoğu ve Türkiye” Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Ordu-Mesudiye Gelişme Vakfı’nın organize ettiği konferansta yaptığı konuşma
10 Mart 2007
Sayın Başkan çok değerli Mesudiyeliler, gerçekten sizlerle birlikte olmak benim için büyük bir mutluluk.. Mesudiyeliler Kalkınma Vakfı’nın değerli başkanına hem bu nazik daveti için hem de yaptığı güzel konuşma için teşekkür ediyorum. Sayın Oktay Ekşi dostumuza da özellikle teşekkür ediyorum, lütfedip beni davet ettiği için toplantıya. Demin sayın başkan konuşurken Orta Doğu ile Mesudiye arasında ne ilişki olabilir dedi. Kendisi de ona güzel bir cevap verdi. O bakımdan ben de isterseniz, Ortadoğu’ya değinmeden önce kısaca Mesudiye’den ve Ordu’dan bahsedeyim. Kısa bir süre önce Ordu’daydım. Orada arkadaşlarımızla görüştük. Ordu’nun sorunlarını öğrendik. Aslında ülkemizin sorunlarını iyi bilmeden dış politikayı değerlendirmek o kadar kolay olmuyor.
Ordu’da şöyle bir manzara gördük, Mesudiye için önce söyleyeyim, Mesudiye’nin ne kadar önemli bir yer taşıdığını çok iyi biliyoruz. Yalnız ordu için değil, Türkiye için örnek olmuş bir ilçemizdir. Özellikle eğitim alanında, yetiştirdiği insanlar Türk siyasetinde çok önemli rol oynayan Mesudiyeli arkadaşlarımız, Türk basınında fevkalade önemli rol oynayan Mesudiyeliler, bunların hepsi yalnız Mesudiye için değil Türkiye için övünç vesilesi. Ayrıca köylerin ortak çalışmaları, ortak merkezler kurmaları alanında Sayın Ecevit’in başlattığı proje de Mesudiye’nin bütün Türkiye’de tanınmasına vesile oldu. Şimdi Ordu’ya baktığımız zaman, şöyle bir tablo ile karşılaştık.Bizim elimizde bütün Türkiye’nin il il röntgenini çeken belgeler var. İllerin bütün özelliklerini inceleyebiliyoruz. Oraya bakarak o il ne durumdadır, Türkiye’nin neresindedir, bunu görüyoruz. Ordu ile ilgili de çok belgemiz bilgimiz var fakat bir tanesini söylesem belki şaşacaksınız Türkiye illeri içinde fakirlikte yoksullukta bunun göstergesi olan yeşil kart sahibi olmakta, Ordu ilimiz dördüncü sırada geliyor. Türkiye’de bu kadar fakir ilimiz varken ne yazık ki Ordu ilimizde yaşayan vatandaşlarımızın %32’sinin yeşil kartı var. Bu Orduluların kusuru değil. Orduluların ayıbı değil, Ordulular az çalıştığı için böyle bir durum ortaya çıkmıyor. Ama Ordu’nun ekonomik durumu maalesef devletin de çok uzun yıllardan beri yaptığı ihmalkarlık yüzünden bu duruma düşürülmüştür. Size bir şey daha vereyim, bu sene işte fındık üretimi konusu ön plana çıktı. Ordu’da Giresun’da halkımız haklı olarak sokaklara döküldü. Büyük tepkiler gösterdi. Size bir tek rakam vereyim, gerisini anlatmama gerek yok.
Değerli arkadaşlarım bugün Ordu’da yılki fiyatlarla ölçtüğünüz zaman ortalama bir fındık üretici ailesinin kişi başına günlük kazancı bir buçuk dolardır. Bu bir sefalet ücretidir. Bunu daha başka şekilde söyleyecek kelime yok. Bir ile iki dolar arasındaki bölüm bütün dünya arasında ileri derecede yoksulluk sayılıyor. Bir doların altına indiğiniz zaman açlık sınırının altına düşüyorsunuz. Türkiye’de, açlık sınırı altında yaşayan 985 bin vatandaşımız var yani bir milyon yaklaşık insanımız gece yatağa aç giriyor. Türkiye maalesef bu duruma getirilmiştir. Şimdi Ordu ile ilgili bir şey daha söyleyeyim, Ordu bütün Türkiye’nin illeri arasında bir Havaalanına en uzak olan illerimizden biridir. O yüzden biraz da ekonomi gelişemiyor, turizm gelişemiyor, sanayii gelişemiyor, kimse gelmiyor. Ordu’ya gitmek, Türkiye’de bir marifet haline gelmiş, mesele haline gelmiş. Peki hiç mi bir şey yapılmamış bu konuda? Yapılmış. Ne yapılmış? Ordu ile Giresun arasında bir havaalanı inşaatı projesi geliştirilmiş. Halk o kadar coşku ile katılmış ki, Ordu’daki bütün memurlar, maaşlarından her ay para vermişler bu projeye. Bütün fındık üreticileri sattıkları fındık başına belli bir miktarda para vermişler ki bu proje olsun. Başlamış. Bir miktar para da harcanmış. Sonra ne olmuş? Sonra pek çok proje gibi yarım bırakılmış, terkedilmiş. Ve bugün bu proje durmuş vaziyette. Kimse bundan bahis bile etmiyor. Ve Ordu’yu dünyaya bağlayacak bu kadar önemli bir proje ihmal edilmiş.Bir şey daha söyleyeyim size Osmanlı İmparatorluğu’ndan bu yana ilk defa olarak bu iktidar döneminde İstanbul’u Ordu dahil Karadeniz illerimize bağlayan yolcu seferleri, vapur seferleri sona erdirilmiş. İnanılır gibi değil. Karadeniz’de limanı olmayan tek il Ordu’dur. Yani yolcu gemilerinin falan da yanaşacağı tek il benim bildiğim Ordu’dur. Bu kadar ihmal edilmeyi ordulular hak etmiyor. İşte bunların izahı şudur, bütün Türkiye için pek çok örneği de var ama benim iddiam şudur; bu kötü yönetimin sonucudur. Orduluların, Mesudiyelilerin bir kabahati yok. Türkiye maalesef çok kötü yönetilmektedir. Ve vatandaşlarımız da bunun sıkıntısını çekiyor. Şimdi Ordu ile ilgili olarak bunları söyledikten sonra birkaç şeyi de Türkiye ile ilgili olarak söyleyeyim. Çünkü bunlar maalesef basında her zaman yer alamıyor. O bakımdan fırsatı bulmuşken size bir iki rakam vereyim. Orada daha önemli havadislerimiz var, biliyorsunuz onları izliyoruz da bunları pek izleyemiyoruz. Şimdi Türkiye’nin durumunun, Türkiye ekonomisinin genel durumuna kısaca bakalım. Pek çok şeyi okuyoruz. Bizim de okuyunca içimiz açılıyor. Pembe tablolar, başarı üzerine başarı, büyük iş adamlarımızın demeçleri, yani bu hükümeti koyacak yerimiz yok, inanıyoruz o kadar başarılı işler yapmışız ki yani daha iyisi olamaz. Dünya istatistiklerine bakınca ne yazık ki biraz daha farklı bir tablo görüyoruz. Ben size kısaca özetleyeyim durumumuzun ne olduğunu. Değerlendirmeyi siz yaparsınız. Oyunuzu da nereye vereceğinizi gayet iyi bilirsiniz. Şimdi değerli arkadaşlar, dünyada Türkiye’ye benzer 27 tane ülke var. Türkiye dahil. Bu ülkelere, gelişme yolundaki piyasa ekonomileri diyorlar. Bu ülkeleri birbiri ile kıyaslayan tablolar her hafta yayınlanıyor. Merak eden varsa İngiliz Economist dergisinin arka sayfasına bakar her hafta bunu görürsünüz. Şimdi alınan en son bilgileri maalesef birkaç cümle ile özetleyeyim. Bu 27 ülkenin içinde Avrupa ülkeleri var. Polonya, Çek Cumhuriyeti, Macaristan gibi. Efendim, Rusya, Çin, Hindistan var. Brezilya var, Arjantin var. Orta Doğu ülkeleri var. İsrail var, Mısır var. Şimdi bu tabloya baktığınız zaman gördüğünüz manzara şu. En temel göstergelere bakacaksınız. Cari açık mesela. Cari açık eğer çok yüksek düzeyde ise. Kriz habercisi, ekonomiyi ileri derecede cari açık ile yürütemezsiniz. Bakıyorsunuz, 27 ülke içinde cari açıkta Türkiye birinci sırada. Dış ticaret açığı rakamına bakıyorsunuz. 27 ülke arasında dış ticaret açığında Türkiye birinci. Faiz nispetlerine bakıyorsunuz, faiz nispetlerinde 27 ülke içinde Türkiye birinci. Bizden daha yüksek faiz haddi olan yok. Bizim yarımız kadar faiz haddi olan yok. Yani bu kadar yüksek faizle ekonomiyi nasıl kalkındıracaksınız, nasıl yatırım yapacaksınız falan. Borsa diyorlar. Borsa ile çok övünüyoruz, borsa rakamlarına bakıyorsunuz. 2006 yılının başından sonuna kadar borsa rakamlarında dolar bazında Türkiye %5,6 kaybetmiş ve bu 27 ülke içinde sondan ikinci. Kalkınma hızı ile çok övünüyoruz. Kalkınma hızında çok başarılıyız, bunda iyisi olamaz, son iki çeyrek rakamlarına bakıyoruz, 2006 yılında 27 ülke arasında en son dört ülke arasında Türkiye. Sanayi kalkınma hızına bakıyorsunuz aynı durumda. Ama bu Türkiye’nin fakirliğinden kaynaklanmıyor. Yani Türkiye o kadar fakir bir ülke ki biz ne yapsak bundan iyisini yapamazdık, kim gelirse işte alacağı sonuç aşağı yukarı böyleydi. Öyle değil. Türkiye satın alma gücü paritesine yani bir ülkede bir malı satın almak için ödediğiniz para ile başka bir ülkede aynı malı almak için ödediğiniz para aynı değil biliyorsunuz. Satın alma gücü paritesine göre Türkiye bütün dünya içinde 18. sırada. Piyasa fiyatlarına bakarsanız, 21. sırada. Yani ortalama dünyanın en zengin yirmi ülkesinden biri Türkiye. Kişi başına gelir rakamlarına baktığınız zaman, Türkiye 99. sırada. 98 ülkenin vatandaşı bizden daha çok gelir sahibi. Yalnız geliri değil de aynı zamanda eğitim ve sağlık göstergelerini de birlikte gösteren Dünya gelişmişlik endeksine baktığınız zaman Türkiye dünyada 92. sırada. Yolsuzluk diyip duruyoruz, yani efendim muhalefettir söyler diyor bazıları, Dünya şeffaflık listesi var, yolsuzluk öyküsünü gösteriyor bütün ülkelerin, Türkiye 60. sırada. 59 ülkede yolsuzluk bizden az. Şimdi Türkiye’nin tablosu bu. Bir de sosyal dengeler çok bozulmuş, yani Türkiye’de 14 Milyon insan basit olarak söyleyeyim size İspanya düzeyinde yaşıyor. 14 milyon insan da Fas düzeyinde gelir sahibi. Gerisi de bu ikisinin ortasında. Doğu ile Batı arasında çok büyük gelir farklılıkları var, yaşam düzeyinde farklılıklar var. Türkiye’nin güneydoğusunda yaşayan insanlarımızın ortalama ömür beklentisi ülkemizin kuzey batısında yaşayan insanlardan 15 yıl daha az. İnsan hakları ihlali bu çünkü bir numaralı insan hakkı yaşama hakkı. Siz devlet olarak bu bölgedeki insanlarınıza sağlık, eğitim hizmeti ve altyapı götüremediğiniz için o insanlar Bursa’da Kocaeli’de, Yalova’da, İstanbul’da yaşayanlardan 15 yıl daha az yaşıyorlar. İşte sorunlar bunlar ve çözecekseniz bunları çözeceksiniz. Dikkat ediniz Kürt meselesi gibi konulardan bahsedenler bundan hiç bahsetmiyor. O bölgede yaşayan insanlar Batı’da yaşayanlardan 9 misli daha az para kazanıyorlar. Hastane yatağı sayısı Türkiye’nin beşte birinden daha az. Çukurca ilçesinde bir tane doktor ve Türkiye’nin doğu illerinde okullar tezekle ısınıyor. Ben milli eğitim bakanına sordum, haberim yok dedi. Kendileri Van milletvekili olur, haberi yokmuş. Bütün o bölgeden muhtarlardan belge getirttik; devlet beş kuruş vermiyor bizim okulumuzun yakıt ihtiyacı için diye. Biz bu köy okullarını her sabah öğrencilerin getirdiği tezekle ısıtıyoruz. Bu kadar fakir ve ihmal edilmiş bırakırsanız o bölgeyi komşudaki gelişmeler buradaki vatandaşlarımızı etkiler. Etkiliyor da; milyonlarca dolar götürülüyor yabancılar tarafından kuzey Irak’a ve oradaki gelişmişlik düzeyi oradaki vatandaşlarımızı da bir şekilde etkiliyor. Bunu itiraf etmemiz lazım. O zaman ne yapacağız? Kuzey Irak’ı değil, Türkiye’yi çekim merkezi yapacağız. Bunu nasıl yapacaksınız? Önce orada güvenlik yaratacaksınız. Orada ekonomik gelişme olmamasının nedenlerinden biri güvenliğin olmaması. PKK’nın baskısıyla yaşayan bir bölgede siz nasıl güvenlik koşulları yaratacaksınız? PKK’yı tasfiye etmek için 6 bin güvenlik görevlimizin hayatını verdik daha ne verelim? 100 milyar dolardan fazla para harcadık. Bugün bakıyoruz bunlar Türkiye’den temizlenince Kuzey Irak’ta yuvalanıyorlar. 3500 PKKlı Kuzey Irak’ta yuvalanmış vaziyette. Peki bunların oradan tasfiyesinden kim sorumlu? Biz Iraklılara sorduk; bizim gücümüz yok oraya asker tahsis edemeyiz dediler. Amerikalılara sorduk aynı şeyi söylediler. Peki kim sorumlu şu anda Kuzey Irak’ta PKK ile mücadeleden? Hiçkimse sorumlu değil. Dünyada başka hiçbir yer yoktur ki bir terör örgütü herhangi bir güvenlik gücünün takibatına maruz kalmadan serbestçe yaşasın ve faaliyet göstersin. Uluslar arası standartlara göre bu terör örgütünün bir yerde en fazla yarım saat kendini güvenlik içinde hissetmesi gerekir. Daha çok hissederse, terörle mücadelede başarılı olamamışsınız demektir. Onlar aylardır, yıllardır güvenlik içinde yaşıyorlar, diledikleri gibi sınırı geçip Türkiye’de eylem yapıyorlar, insan öldürüyorlar, demir yollarına patlayıcı koyuyorlar ondan sonra da tekrar dönüp orada huzur içinde yaşıyorlar. Olacak iş değil. Geçmiş hükümetler gerektiği zaman Kuzey Irak’a asker gönderirdi, orada PKK ile mücadele ederdik, sınır güvenliğini korurduk, havadan operasyon yapardık ve bu teröristlerin etkinliğini büyük ölçüde önlerdik. Şimdi yapamıyoruz. Neden? Seçimlerden hemen sonra hükümete dedik ki, ‘siz de bir önceki hükümet gibi yapın, biz de size destek olalım.’ Asker gönderelim; hem sınır güvenliğini korusunlar hem de terörle mücadele etsinler dedik. Bunun için meclisten hükümet yetki istedi; 20 Mart 2003 tarihinde 6 ay için yetki istedi. Uygulayamadılar, bu süre altı ay sonra bitti. Altı ay sonra 22 Eylül 2003 tarihinde hükümet bir antlaşma imzaladı. Bu antlaşma Amerikalılarla Dubai’de imzaladı. Sayın Babacan, ABD’nin hazine bakanı ile. Bu antlaşmada açıkça; Türkiye’ye 8,5 milyar dolar kredi verilecek ama Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermeyecek. Orada askeri mevcudiyeti olmayacak Türkiye’nin. Cumhuriyet tarihinde ilk defa kredi almak için siyasi şart kabul ediyoruz bir antlaşma ile. Biz bunu anlattık, gazetelerde de yayınlandı. 29 Eylül 2003 tarihli Hürriyet gazetesi web sayfasını açanlar bulurlar. Biz bunu söyleyince hükümet çok zor durumda kaldı. ABDliler müracaat etmişler, bunu değiştirelim diye ama ABDliler yanaşmamış. Neticede bu antlaşmayı onay için meclise getiremediler. Yazılı olarak devlet bakanı Ali Babacan’a sordum; bu antlaşmanın metni nedir dedim. Bekliyoruz bakalım gönderecekler mi. Kadük oldu. Ondan sonra Babacan; ‘bizim paraya ihtiyacımız yoktu, ondan yürürlükten kalktı dedi. Attan düşen binici ben zaten ineceğim dermiş işte bunlar da bunu söylediler.
Oradaki sorun şudur: ABD bütün dünyaya ilan etti. Başkan Bush bizzat dedi ki; ‘bizim terörle mücadelede gri sahamız yoktur; ya bizdensiniz ya da teröristlerden yana.’ Kuzey Irak için biz de ABD’ye aynı şeyi söylüyoruz. Bizim terörle mücadelede gri sahamız yoktur; ya bizdensiniz ya da teröristlerden yana. Açıkça koyun tavrınızı ortaya. Yani siz ne Irak’ın müdahale etmesini isteyeceksiniz, ne kendiniz müdahale edeceksiniz, ne de Türkiye’nin müdahalesine izin vereceksiniz. Böyle bir şey olabilir mi, müttefikliğe sığar mı?
ABD özel temsilci tayin etti; Ralston. Benim NATO görevimden beri tanıdığım çok iyi bir dostumdur, iyi bir askerdir. Ama ne yapsın o da aldığı talimat üzerinden hareket edecek, kendisi karar vermiyor. Beyanatı şu; askeri müdahale sonuncu seçenektir. Ben de ona dedim ki; terörle mücadelede askeri seçenek son seçenekse, ilk seçenek nedir? Yani siyasi çözüm öneriyorsunuz öyle mi dedim. Ralston da bunu bir daha söylemeyeceğim dedi. Gördüğümüz şu; Amerikalılar bizi Kuzey Irak’taki liderlerle görüşmeye sevk ediyorlar. Buna aracılı görüşme diyorlar. Siz onlarla görüşeceksiniz, onlar PKK ile görüşecekler, PKK’nın taleplerini size bildirecekler. Onları yaparsanız terörle mücadelede mesafe alacaksınız. Yani özeti terörle mücadele edilmeyecek, terörle müzakere edilecek. Peki madem bu oldukça iyi bir yöntem, siz niçin Taliban’la El-Kaide ile müzakere etmiyorsunuz da mücadele ediyorsunuz? Niçin oralara o kadar asker gönderdiniz de bir özel temsilci gönderemediniz? Size gelince mücadele etmek esas, bize gelince müzakere ederek, teröre taviz vererek çözmek esas. Bu rahatsız edicidir. Bu ittifak ilişkilerine sığmıyor. Biz ABD’nin düşmanı değiliz, ABD ile dostluk isteriz, ittifak ilişkilerimiz var ama bu muamelelerini içimize sindiremiyoruz, hak etmiyoruz bunu. Sınırımız İsviçre peyniri gibi; delik deşik. Niçin? Çünkü bu sınırı Türkiye tarafından korumak kabil değil. Bu sınır Türkiye’de 3000 metre yüksekliğindeki dağlardan geçiyor. Hakkari ilimizde 32 tane 3000 metreden yüksek dağ var. Siz bu dağların tepesinden bu sınırı koruyamazsınız. Onun için bu sınırı çizen antlaşmayı imzalarken 1926’da bir hüküm koyulmuş. Buna göre; sınırın iki tarafındaki 75 km derinliğindeki arazide teröristlerin barınmaması için işbirliği yapılacak, oradaki teröristler tasfiye edilecek, ortak bir sınır komisyonu kurulacak. Bunların hiçbiri uygulanmadı. En vahimi şu; ABD bize diyor ki Kuzey Irak’taki liderlerle görüşün. Genelkurmay başkanımız bu liderlerin PKK’yı desteklediğini söylüyor. Son derece önemli bir iddia bu ve hemen üstünü örtüverdiler. Kuzey Irak’ta Barzani ve Talabani PKK’ya silah, cephane ve patlayıcı yardımı yapıyor diyor Sınırın Irak tarafı PKK’ya teslim edilmiştir diyor daha ne desin? Hükümet tam o sırada biz onlarla görüşürüz diyor. Başbakanının nereden aklına geldiyse, bu kadar zamandır aklına gelmemiş. Tesadüf bu ya bunu demesinden tam üç gün önce Halbroke’un bir makalesi yayınlandı Washington Post’ta. Orada açıkça diyor ki; Kuzey Irak teknik olarak bir devletleşme yoluna gidiyor Türkiye için yapılması gereken en önemli iş bunlarla müzakere etmektir. Yine tesadüf o ki Halbroke bu makaleyi yazmadan birkaç gün önce İstanbul’da sayın başbakanla görüştü. Ondan sonra Erbil’e gitmiş ve Barzani ile 5 saat, oğlu ile de 2 saat görüşmüş. Sonra da bizimle görüştü. Benim meslektaşım, birlikte büyük elçilik yaptık. Bana dedi ki; ben oraları gittim gördüm, orası fiilen bir devlet olmaya gidiyor dedi. Adı devlet olmasa da Tayvan gibi bir devlet olacak dedi. Siz bunlarla görüşmezseniz kötü olur dedi. O sırada genelkurmay başkanımız da bunu açıklamamıştı. Makale yayınlayacağım ben de bununla ilgili olarak, bu makale yayınlanmadan sen basına açıklama yapma dedi bana. Bekledik ve yayınlanınca bunları söyledik. Basında çıkınca hükümet çok rahatsız oldu. Hemen tekzip üzerine tekzip yayınladılar. Tekzip gelince başbakanlıktan bileceksiniz ki bu doğrudur, tereddüdüz varsa da anlayacaksınız ki bu gerçeğin tam kendisidir. Bir soru daha soracağım başbakana buradan, bunu da tekzip etsinler. Birkaç süre önce ABD’den Türkiye’ye gelen üst düzey bir yetkili acaba devlet yetkililerimize, üst düzey bürokratlarımıza Kuzey Irak’taki yerel liderlerle Türkiye’nin görüşmesini telkin etmiş midir etmemiş midir? Türkiye’nin en büyük müttefiki, genelkurmay başkanının terör destekçisi olarak ilan ettiği insanlarla Türk hükümetini masaya oturmaya teşvik ediyor. Bu nasıl bir iştir? Ondan sonra da bunlarla beraber resim çektiriyorlar. ABD’nin birkaç gün önce görevinden ayrılan büyükelçisi Erbil’e gidiyor, aynı liderler ile beraber fotoğraf çektiriyor ve onları övücü sözler söylüyor. Kiminle? Türk genelkurmay başkanının terör destekçisi olarak ilan ettiği insanlarla. Biz gitsek şimdi Taliban’ı destekleyen insanlarla görüşsek, resim çektirsek, onları övsek, ABD ne der?
Irak’la ilgili söylenecek çok şey var ama terör işin can alıcı tarafı. Terörle mücadele edemezseniz hiçbir şey yapamazsınız. Kuzey Irak’taki teröristlerle mücadelede ya bizden yanasınız ya da teröristlerden. Gri sahamız yok. Kerkük bir Türk şehri. 1000 yıldır Türkmenlerin çoğunlukta ve etkili olduğu bir şehir. Yeni Irak anayasasına bir hüküm kondu ABD’nin de desteği ile tabii. Üç aşamalı plan; durumun normalleştirilmesi, nüfus sayımı yapılması, referandum. Durum şöyle normalleştirildi; nüfus ve tapu daireleri basıldı ve nüfus kayıtları yakıldı, on binlerce Türkmen evlerinden atıldı, 600 bin Kürt buraya yerleştirildi ve nüfus dengeleri bozuldu. Kerkük’ün nüfusu 800 binden 1 milyon 400 bine çıkarıldı, şehrin yerel yönetimindeki 24 makamdan sadece 1 tanesi Türkmenlere verildi ve o Türkmen de öldürüldü. Bu referandum yapılırsa, kan gövdeyi götürecek.. Baker Hamilton raporu hazırlandı biliyorsunuz Başkan Bush için. Bu raporda çok açık olarak referandum ertelensin diyor. Başkan Bush’un kendi partisinden başkan adayı olan kişi de aynı şeyi söylüyor. Başkan Bush ise ‘hayır yapacağız’ diyor. Kuzey Irak’ta olağanüstü bir gerginlik ortamı çıkacak ortaya. Orada 3 milyona yakın insanımız var ve onların da Türkiye’den başka güvenecekleri, dayanacakları hiçkimse yok. Biz de buna tepkisiz kalırsak, büyük bir vicdan sorumluluğu taşıyacağız. Onun için mutlaka Türkiye’nin ağırlığını hissettirmesi gerek. Harp mı açalım diyorlar. Bizim dediğimiz çok net; hükümete diyoruz ki meclisten yetki alın, sınırın güneyine asker gönderin, sınırın güvenliğini sağlayın, teröristlerle mücadele edin ve oradaki Mahmur kampının dağıtılmasını sağlayın. Google’da Tayyip Erdoğan’ın adını yazın yanına da Mahmur yazın kaç kere söz etmiş başbakan bundan diye. Sonucu ben size söyleyeyim; sıfır. Bir kere bile bahsetmemiş, dışişleri bakanına bakıyoruz o da sıfır. 11 bin 500 vatandaşınız yaşıyor sizin orada. Zorla PKK tarafından kaçırılmış ve şu anda PKK’nın baskısı altında. Ralston orada havan topu mermileri bulduklarını söyledi, çocukların cebinden fişekler çıkıyor dedi. Irak’a giderken ABD birlikleri PKKlılar dağa kaçmış bir daha geri dönmesinler diye çalışıyoruz. Ama cevap yok. Benim müsteşar olduğum dönemde aynı insanları Atruş kampına kaçırmışlardı, biz uzun müddet mücadele ettikten sonra baktık ki olmuyor, bu kampı boşaltmıyorsanız biz askeri müdahale yapacağız dedik. Bir haftada sonuç verdi. Bir kısmı kaçıp Türkiye’ye geldi, bir kısmını sınır bölgelerine taşıdılar, bir kısmı da Saddam’ın bölgesine gitti. Mahmur kampında şu anda ABDliler ve Irak hükümeti etkili ama bu sorunu çözemiyorlar. Bu kampta 6 bin çocuğumuz var.
Irak bir iç savaşa gidiyor. Belki de başladı iç savaş ama adı konmadı. Çözüm ne? Eleştirmek kolay. İki tane yol var; Amerikan birlikleri çekilecek ve onun yerine Irak’la doğrudan doğruya menfaat bağı olmayan başka ülkelerin askerlerinden oluşacak BM barış gücü konacak. Bangladeş, Hindistan, Malezya, Finlandiya, Kanada gibi. Ama bugünkü yapı orada çok ciddi tepkiler uyandırıyor. Herkes biliyor ki oradaki yabancı mevcudiyetinin bir tek hedefi vardır o da petroldür. Bu da halkta büyük tepki uyandırıyor. İkinci çare ise Irak’a gerçek bir demokrasi getirmek. Bugün yaptıkları anayasa Irak’ı demokratik yapacak bir anayasa değil, çünkü şeriat esasına dayanıyor. Anayasanın ikinci maddesinde hiçbir kanunun şeriat esasına aykırı olamayacağını söylüyor. Demek ki demokrasi olamamış. Çünkü halkı Müslüman olan bir ülkede eğer şeriat varsa demokrasi yoktur, laiklik yoksa demokrasi yoktur. Bu kadar basit. Petrolü anlamadan bölgedeki gelişmeler hiç bilemeyiz, Türkiye’deki gelişmeleri de hiç anlayamayız. Bu son çıkartılan petrol yasası belki de dünyada hiç örneği olmayan bir yasadır. Bir tek ülkede ulusal çıkarlar korunacaktır cümlesi yasadan çıkartılmamıştır. Tek istisna Türkiye. Bir önceki petrol yasasında, ki çok eleştirecek tarafı vardır aşırı liberaldi. Askeri işgal altındaki Irak’ın petrol yasasını inceledik, bizimkinden iyi inanır mısınız? Yasanın 9 c maddesinde açıkça ‘hedef Irak’ın milli menfaatlerinin korunmasıdır’ diye yazıyor ve milli menfaatleri koruyacak birçok hüküm var, bizde hiçbir hüküm yok. Bir litre petrolün Türkiye’de kalmasını sağlayacak hiçbir hüküm yok. Savaş çıksa, Türkiye’de yabancıların çıkardığı petrolden bir litresini tutma hakkınız yok. Dehşet vericidir. Türkiye Petrollerinin bütün imtiyazları kaldırılıyor. Küreselleşme var, siz de çok milliyetçisiniz diyenler dünyadan haberi olmayan insanlar. Çünkü dünyada son yıllarda çıkan bütün petrol yasalarını inceledik, hepsi bizimkinin tam aksi. Hepsinde milli çıkarları koruyacak ilave hükümler var. Hangi ülkenin yasasına bakarsanız bakın hepsinde ulusal çıkarlar lafı ve milli menfaatleri koruyacak hükümler var. Tek istisnası Türkiye. Gerek bu genel politikalar, gerekse petrol politikalarının tek bir adı vardır, onun da adı teslimiyetçiliktir. Biz de buna karşıyız. Dünyaya kapanalım demiyoruz. Bütün ülkelerle iyi ilişki kuralım, her türlü çağdaş düşünceye açığız ama teslimiyetçiliğe karşıyız. Türkiye’de cumhuriyet tarihinde örneği görülmemiş bir teslimiyetçilik döneminden geçiyoruz. İşte biz onun için gerek dış politikada gerek yurt içinde bu teslimiyetçiliğin mutlaka durdurulmasını istiyoruz. Bunun çaresi sizin elinizde. Bu yıl yapılacak seçimlerde oyunuzu doğru partilere kullanırsanız bu teslimiyetçilik bitecektir. Bu böyle devam edemez. Bir ülke düşünün başbakanın baş danışmanı gidiyor, ABD’ye gazetecilerin önünde ‘biz 6-7 yıl daha iktidarda kalmak istiyoruz, başbakanımızı delikten aşağı süpürmeyin onu kullanın diyor. Bu kadar küçültücü bir laf olamaz.
Değerli arkadaşlar. Bu iktidar içerde gericidir, dışarıda vericidir, yakında gidicidir. Teşekkür ederim.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.