Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Ziraat Mühendisleri Odası – 301. Madde ve Avrupa’daki Uygulamaları
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ZMO’da yaptığı konuşma
10 Mart 2007
301’i tek başına konuştuğumuz zaman resmin bütünlüğü görmüyoruz. Ama resmin bütünlüğü gördüğünüz zaman 301. maddeyi o resmin içine yerleştirebiliyoruz. Aslında sizin mesleğinizle de ilgili görünmese de doğrudan ilgisi var. AB ile ilişkilerimiz bir bütün oluşturuyor. Tarım alanındaki ilişkilerimiz, siyasi ilişkilerimiz, sosyal alandaki ilişkilerimiz, dış politika alanındaki ilişkilerimiz hepsi bir bütün oluşturuyor. AB’nin raporlarını dikkatle okursanız oradan çıkan mana şudur: size demek istiyorlar ki, “siz bu işleri ya bilmiyorsunuz veya bildiğiniz halde yapmamakta direniyorsunuz, AB normlarını ve standartlarını uygulamamakta direniyorsunuz, bakın biz size bir öneride daha bulunacağız. Bunu da yapmazsanız sizin Avrupa’da yeriniz yoktur.”Şimdi özü bu. Tarımda da öyle, sanayide de öyle, azınlık hakları, ifade özgürlüğü, insan hakları vs. aklınıza ne gelirse her konuda bize verdikleri mesajın özünde bu yatıyor. Onlar neyi nasıl yapacağınızı söyleyecekler ve yapmazsanız da yaptırım uygulayacaklar. İşin özünde bunlar yatıyor.
Geçenlerde işte İzmir’de bir toplantı oldu. Lagendijk, meşhur Avrupa-Türkiye Karma Parlamentosu eş başkanı, o da vardı. Bize işte azınlık hakları, bu 301.madde konusunda biraz telkinlerde bulunmaya kalkıştı. Ona dedim ki, “bakınız, 1492 yılında, İspanya’da Museviler zorla Hıristiyanlaştırılmaya çalışıldığında engizisyon oldu. O devirde biz o zulüm altındaki Musevileri kurtardık ve İstanbul’a getirdik ve bunlar 500 küsur yıldır Türkiye’de huzur ve güvenlik içinde yaşıyorlar. Avrupa’da veya dünyanın başka yerlerinde zulüm görürken bunlardan bir tanesinin burnu bile kanamadı. Şimdi böyle bir ülke sizden azınlık hakları konusunda ders alması gereken bir ülke midir?” deyince tartışma bitti çünkü söyleyecek lafı yok.
Şimdi 301. madde de öyle. Yani 301. madde bize ifade özgürlüğünün ne olduğunu anlatacaklar. O konuda da aynı şeyi söyledim. “Bakın” dedim “siz zannediyor musunuz ki, bu insan hakları, ifade özgürlüğü, azınlık hakları gibi konularını biz bilmiyoruz. Biz çünkü sizinle aynı kitapları okumadık. Aynı dersleri görmedik. Aynı tecrübeyi yaşamdık. Dünyadan bizim haberimiz yok. Sizden öğreneceğiz. Veya biliyoruz fakat biz o kadar karşıyız ki, insan haklarına ve demokrasiye direniyoruz.” Bizim tarihimiz bunun tam tersi örnekleriyle dolu. Cumhuriyet kurulduktan sonra hiçbir ülkenin telkinini ve baskısını üstümüzde hissetmeden kendiliğimizden yaptık. İnsan hakları da dâhil olmak üzere bu reformları Türkiye kendisi yaptı. Ve siz zaten bu konuya gönül vermiş insanlara ders vermeye hatta baskı yapmak istiyorsunuz. Bunları biz kabul etmiyoruz. Bakın belki siz bilmiyorsunuz ama size söyleyeyim; bizim Cumhuriyetten sonra ilk kabul ettiğimiz anayasa 1924 anayasası. 1924 anayasasının insan hakları bölümünü açınız, o bölüme kadar yapılmış en ileri anayasa olan 1791 tarihli Fransız ihtilali anayasasının da insan hakları bölümünü açınız, kelime kelime aynıdır. Siz biliyor musunuz? Daha Cumhuriyet yeni kurulmuş. Kimseden tavsiye almadan en ileri yolları uygulamayı kabul etmiş. Şimdi neyi tartışıyoruz? Şu anda tartıştığımız 301. madde konusu da böyle. 301. maddenin aslında başlangıcı 1926 yılıdır. Bu yılda biz böyle bir maddeyi yazmışız, ceza yasamıza koymuşuz, amaç da elbette devlet kurumlarını, Anayasa kurumlarını saldırılara karşı, hakaretlere karşı korumak. Atatürk bizzat bu maddenin yazılmasıyla ilgilenmiş. 1926’da bu madde kabul edilmiş ve şimdiye kadar yedi defa değişikliğe uğramış. Bu değişikliklerden son üç tanesi de bu uyum yasaları çerçevesinde son birkaç yıl içinde yapılmış. Daha önceki değişiklikler daha önceki yıllarda ama özünde fazla değişiklik yapılmamış. En son değişikliğin çok önemli bir farkı var. Şimdiye kadarki değişiklikler de hiç olmayan yapıldı.
Fakat şunu da eklemek lazım; benzeri maddeler Avrupa yasalarında var. İtalya ceza yasası, İspanya ceza yasası, İrlanda ceza yasası, İngiliz ceza yasası, Alman, Hollanda ceza yasaları, hepsinde böyle bir madde mevcut. Üç kelime eksik beş kelime fazla ama hepsinin özü devletin sembollerini, bayrağını, Anayasal kurumları hakarete karşı, aşağılamaya karşı, suçlamaya karşı koruyan maddeler. Bu maddeler çok eskiden vardı, ama bunlar geçmişte kaldı, bunlar uygulanmıyordur diye yazmış geçenlerde bir köşe yazarı. İncelemeden yazı yazmak Türkiye’de adet haline geldi. Hepsi uygulanıyor. Ülkeden ülkeye değişiyor ama mesela Hollanda’da 200’den fazla dava açılmıştır bu maddeler hakkında ve 100’den fazla dava da cezalandırmayla sonuçlanmış. Almanya’da 74 kişi mahkum olmuş 90a ve 90b maddelerinden. Başka ülkelerde de bu böyle. Netice itibariyle bütün Avrupa yasalarında olmayan bir şey var, hem geçmiş metinlerde hem de Avrupa yasalarının hiçbirinde yok.
Şimdi Halk Partisi olarak bu yasaya bir şey ilave edeceğiz. Yasanın en sonundaki maddede diyor ki; eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz. Yani şunu açıklıkla bu maddenin dışına çıkarttık: eleştiri yapıyorsanız eğer Türkiye’yi de eleştirebilirsiniz, Meclisi de eleştirebilirsiniz, Anayasal kurumları, orduyu da eleştirebilirsiniz, hükümeti de eleştirebilirsiniz. Hiçbir mahsur yok. Yeter ki hakaret etmeyin. Yani maddenin yasakladığı husus aşağılama. Şimdi bu madde kalksın diyenler ne istiyor, neye karşı çıkıyorlar? Dedikleri eleştiri bize yetmiyor. Eleştiri hakkımız var yasayla ama bu eleştiri bize yetmiyor aşağılama hakkı istiyoruz. Bunu mu istiyorsunuz? Eğer buysa, şunu söyleyelim ki, dünyanın hiçbir sözleşmesinde, hiçbir insan hakları metninde aşağılama özgürlüğü diye bir şey yok, böyle bir ifade yok. Aşağılamak birçok ülkenin yasasında bu kelimeyle yasaklanmış. Mesela Hollanda yasasında aşağılama tabiri var. Aşağılamak yasaktır ve cezaya tabidir. Peki Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi ne diyor? Avrupa Sözleşmesi 10. maddesinin 2. fıkrası hangi hallerde ifade özgürlüğünün kısıtlanabileceğini söylüyor; bir tanesi de şan ve şereflerin korunması. Yani aşağılamayı suç sayan bir maddedir. Peki şunu diyebilir miyiz “Efendim madem ki bu böyledir, hiçbir sorun yoktur”. Diyemeyiz. Bazı konularda kimi savcılar biraz ölçüyü aşar bir şekilde aşağılama kapsamına gireceği kuşkulu olan konularda bile, biraz belki eleştirilerin dozu artınca hemen dava açıyorlar. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Ama bunun sorumlusu olan maddenin kendisi değil, yanlış yorumlarıdır, kanunun yaratıcısının düşüncesinin, niyetinin dışında yorumlanmasıdır. Şimdi bunu nasıl çözeceğiz? “Efendim maddeyi kaldıralım, yasaklayalım”; maddeyi yasakladığınız zaman o savcıyı o aydın aleyhine dava açmaktan alıkoyabilir misiniz? O aydını mahkemeye vermeyi illa kafasına koyuyorsa, başka bir maddeden de dava açabilir. Hakaret maddesinden dava açabilir. Ceza yasamızda pek çok madde var. O zaman ne yapacaksınız? Bir yargı reformu yapacaksınız. Yargıçlarınızın, savcılarınızın özellikle daha iyi eğitilmelerini, daha çağdaş düşüncelere sahip olmalarını sağlayacaksınız. Şimdi bunu yapmak için de köklü bir yargı değişikliğine, bir yargı reformuna ihtiyaç var. Avrupalılar da metinlerinde ‘yargı reformu gerekiyor’ diyorlar ama ‘her şeyden önce 301. madde kalkmalı’ diyorlar. Sayın Genel Başkanımız geçenlerde Avrupa Birliği büyükelçilerinin düzenlediği bir çalışmaya değinerek de söyledi; sanki öyle bir hava yaratıyorlar ki 301. madde varsa demokrasi yoktur, 301. madde yoksa demokrasi vardır. Bu doğru değil. Onun için köklü bir yargı reformu yapmak lazım diyoruz. 301. maddeden ibaret değildir mesele. Bu yargı reformu neleri kapsayacak? Mesela milletvekili dokunulmazlığı kaldırılmalıdır, bu Avrupa Birliğinin raporlarında da var. Suç işleyen milletvekilleri cezalandırılacaktır. Bizimki gibi bir milletvekili dokunulmazlığı Avrupa’nın hiçbir ülkesinde yoktur.
İki, hakim ve savcıların tayin kurulunda Adalet Bakanı ve Adalet Bakanı müsteşarı da var. Bu da hiçbir ülkede yok. Böylelikle hükümetin etkinliğini artırır. Halbuki hakimlerin ve savcıların bağımsız bir adli kurul tarafından tayin edilmesi lazım. Bütün bunları söylüyoruz, anlatıyoruz ama ne yazık ki hükümetin bu konuda bir şey yapma niyeti yok. Yani bu yargı reformunun özüne ilişkin bir adım atmaya yanaşmıyorlar. Bunun yerine 301. maddeyi konuşmak için yurtdışından bir baskı gelince, hemen boyun eğip “baş üstüne yapalım” diyorlar. Yani bir parça direnmek lazım. Bu metin sizin metniniz. Şu bizim söylediğimiz lafları hükümet yabancılara söyleyemiyor. Yani dış baskılara karşı o kadar dirençsiz bir tavır içindeler ki herhangi bir konuda, 301. madde konusu olsun, herhangi bir dış politika konusu olsun, Irak olsun, Kıbrıs olsun, Avrupa Birliği ile ilgili konular olsun haksız bir talebe karşı direnme refleksi yok. Bizim de en fazla eleştirdiğimiz nokta budur. Sıkıntılarımız buradan kaynaklanıyor. Daha açık konuşursak, 301. maddenin eleştirilecek bir tarafı yok; bu madde eleştiriyi tamamen serbest bırakıyor. Savcıların açtığı davalarda bazı yanlışlar var, bunun çaresi de yargı reformudur, savcıların daha iyi eğitilmesidir dese tartışma bitecektir. Bunu diyemiyor. Madem ki bir talep var dışarıdan, madem ki baskı var biz de bunu hemen uygulayalım diyorlar. Bizi rahatsız eden budur. 301. maddeyle ilgili tartışmaların özünde bu yatıyor.
Bizim şöyle bir sıkıntımız var, onu da sizlerle paylaşmak zorundayım, bir taraftan yurt dışından böyle baskılar geliyor, onlara gerekli tepkiyi gerekli yerlerde gösteriyoruz; ama bizi çok rahatsız eden yurt dışındaki bu çevrelerin, Türkiye’ye sürekli baskı yapmaya alet edilen çevrelerin Türkiye’deki uzantılarıdır. Bunlar basında yerleşmiştir. Bazı üniversitelerde yerleşmişlerdir. Bunlar yurt dışından bir talep, bir baskı geldiği zaman onların sözcüsü gibi çıkıyorlar ortaya ve Türk kamuoyunu etkilemek için sürekli aynı doğrultuda yayın yapıyorlar. Bunlardan birinin, ki isimleri bellidir, açınız herhangi bir konuda, bir olayda yabancıların bir talebine tepki göstermeleri söz konusu değildir. Bunlar yabancıların kölesi gibi olmuşlar. Çok açık konuşalım, onlar ne diyorsa sanki bir emirmiş gibi Türk kamuoyuna onu kabul ettirecekler. Sonra zaman zaman gazetelerde çıkıyor, bunlar yabancılardan maddi destek, para alıyorlar. Gazetelerde bir bir isimleri açıklanmıştır, burada söylememe gerek yok. Avrupa Birliği’nin Türkiye yetkilisi bir gazeteciye “şu konuda bir makale yaz, faturayı da bana yolla” diyor. Bu kadar açık. O bakımdan gazeteleri okurken çok dikkatli okumak lazım. Bazı bilim adamları maalesef bu havaya girmiş durumdalar. Bunlar Türkiye’nin çıkarını savunan insanları adeta düşman gibi görüyorlar. Onlar gibi düşünmeyen, yabancıların haksız taleplerine direnen, Türkiye’nin çıkarlarını koruyan, Türkiye’nin haklarını haysiyetini koruyan insanların bunların gözünde beş paralık değeri yok. Bunların gazeteleri de var. Yani bazı gazeteler gerçekten içler acısıdır. Bizim içimiz sızlıyor bu gazeteleri okurken.
Şimdi örnek vereyim size bu 301. maddeyle ilgili; Ermeni soykırımı iddiaları konusunda biliyorsunuz Türkiye’yi çok sıkıştırıyorlardı, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bir öneride bulunduk. Dedik ki: bir tarihçiler komitesi kuralım, Türklerden ve Ermenilerden oluşan bir tarihçiler komitesi kuralım, isterse başka yabancılar da katılsın. Herkes her şeyini açsın, bu soykırım iddialarıyla ilgili olaylar ne olmuş, nasıl olmuş, herkes belgesini getirsin ve tarihçiler, uzmanlar baksınlar buna göre bir görüş oluştursunlar. Bundan daha masum bir şey olabilir mi? Şimdi bu konuda anlaştık ve Mecliste karar aldık. Cumhuriyet Halk Partisi konuştu filan falan. Şimdi bir gazetede, isim vermemde bir mahsur yok, Radikal gazetesinde, Mecliste bu kadar önemli bir konu görüşülürken bununla ilgili bir tek satır yok. Söylediğimiz laflar yok daha doğrusu, hiçbiri yok ama ne var? Bu konuda tam aykırı görüşü savunan bir profesörle tam sayfa mülakat. Bütün bir sayfayı ona ayırmışlar. Meclise, iktidara muhalefete bir satır yer vermemişler. Ama o makalenin başlığı ne? Başlığı “Türkiye’yi rezil ettiler”. Yani Türk ve Ermeni tarihçiler buluşsun da ortak bir araştırma yapsın dediğimiz için Türkiye’yi rezil etmişiz ve gazete bunu tam sayfa olarak manşetinden bu laflara veriyor. Bu kadar olmaz! Gerçekten Türkiye’de işler şirazesinden çıktı ve Türkiye’de Cumhuriyetin değerlerini korumak neredeyse bir kahramanlık haline geldi. Bunu söyleyen insanı aklınıza gelebilecek gelemeyecek en kötü şekilde suçluyorlar.
Şimdi size bir örnek vereyim, yine 301 ile ilgili olarak: Hrant Dink cinayeti oldu biliyorsunuz, biz bunu şiddetle kınadık. Olayın ardından ilk on dakikada bana sordu televizyonlar, en şiddetli şekilde kınadık vesaire. Cenazede “katil 301” gibi pankartlar taşımış kimileri. Biz bu vesileyle dedik ki “Bu doğru bir ifade değil, 301. madde bu cinayetin sorumlusu değil”. Cinayetin sorumluları belli, suçlular yakalanmış. O suçu ihbar eden devlet görevini yapmamış, suçlayacaksanız onu suçlayın ama 301. maddeye katil demek doğru değildir. “Hepimiz Ermeniyiz” demek bir tepki olmuş. Anlattık, geçmişten de örnekler verdik. Bizim 40 tane diplomatımız, büyükelçimiz Ermeni teröristleri tarafından öldürüldüğü zaman, bir gün Ermenistan’da bir kişi kalkıp da “biz hepimiz Türk’üz” dedi mi? Bırakın “Hepimiz Türk’üz” demeyi, en küçük bir sempati gösterisi, bir üzüntü ifadesinde bulundunuz mu? Bulunmadınız. Şimdi biz diyeceğiz ki “hepimiz Ermeniyiz”. Biz bunu demedik ve 301. maddeye “katil” lafı demek de yanlıştır. Ne yazıyor aynı gazetenin başyazarı? Diyor ki “Efendim bu cinayetin işlenmesinde bazı emekli büyükelçiler ve Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri katillerle manevi bir akrabalık içindedir.” 301. madde konusunu ısrarla anlattık diye adam bizi katilin ortağı yapıyor. Olacak iş değil. Basın konseyine şikayet ettik, muhtemelen ceza verecekler ama düşünün biz bunlarla mücadele ediyoruz. Yani Türkiye bu noktaya geldi. Bir grup devletin başına tünedi, bütün televizyonlarda her akşam bunlar, gazete köşelerinde her gün bunlar ve vatandaşın her gün beynini yıkıyorlar. Bütün yazdıkları, çizdikleri, yalnızca 301. madde değil, diğer bütün konularda yazdıklarının özü şu; yabancılar ne derse doğrudur, biz ne dersek Türkiye’nin halklarını, Cumhuriyeti koruyan bir insan ne derse yanlıştır. Bunları koruyan siyasi partiler de çok yanlış iş yapmaktadırlar, Türkiye’ye zarar vermektedirler. İşte değerli arkadaşlarım, 301. maddeyle ilgili tartışmaların özü bu.
Diğer konularda da aynı şey var. Efendim İstanbul’daki Rum Patrikliğine ekümenik sıfatı verilecekmiş. “Ne var bunda?” diyorlar. Biz Lozan’da bu sıfatı kabul etmemek için Atatürk’ün talimatıyla büyük bir mücadele vermişiz. İsmet Paşa yüz mücadele vermiş kabul etmemiş. Hatta biz Patrikhane’nin Türkiye’den çıkarılmasını istemişiz. O kadar siyasete karışmışlar, o kadar Türkiye’ye zarar vermişler ki Kurtuluş Savaşı da dahil olmak üzere Atatürk, “çıkarın bunları Türkiye’den. Bir daha görmek istemiyorum” demiş. Hatta Yunanlılar hakikaten çıkacaklarını düşünerek Aydanız Manastırında yer ayırtmışlar. Şimdi kalkmışlar illa Patrikhane’ye 80 yıldan beri vermediğimiz ekümenik sıfatını verelim diyorlar. Efendim Heybeliada Ruhban Okulu’nu açalım. Niçin? Orada Rum din adamı yetiştirilecek. Çok güzel, bunu mu istiyorsunuz? Bizim Anayasamıza göre özel dini ve askeri yüksekokul açılamaz. Ama din adamı istiyorsanız İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı bir enstitü kurulur, bir yüksekokul açılır, orada eğitin. “Hayır istemem” diyor Patrik. Ne istersin? “Bana bağlı” olacak. Kendisine bağlı olmadığı için kabul etmiyor. Ermeni Patriği kabul ediyor, Rum Patriği etmiyor. Bu nedenle de dünyayı başımıza yıkıyorlar. Hemen bizimkiler, o demin söylediğim grup, “onlar haklıdır, görüyor musunuz biz çağdışı kalıyoruz” diye müthiş bir propaganda yapıyorlar. Rahatsızlık verici olan bu. Ben dedim ki, birkaç vesileyle, bu Patrikhane benim seçim bölgem, Patriği de gayet iyi tanırım. Bakıyoruz ki dedim, Patrik hiçbir şikayetini talebini bize intikal ettirmiyor. Biz Patriğin taleplerini Brüksel’de öğreniyoruz. Veya Atina’ya gittiğimiz zaman Yunan Dışişleri Bakanı’ndan öğreniyoruz. Düşünebiliyor musunuz, bu memleketin bir dini kurumunun taleplerini bir baskı formunda yabancılardan öğreniyoruz. Olacak iş değil bunlar. Ve bunlara da Türkiye’de bazı çevreler arka çıkıyor. Hazin olan tablo budur. Söyleyecek çok lafımız var, her biri hakkında, bütün talepleri hakkında söyleyecek sözlerimiz var ama işin özü bütün bunların baskı halinde Türkiye’ye ulaştırılması istenmesi ve Türkiye’de bazı aydınların, bazı yayın kuruluşlarının buna bile bile alet olması. 301. madde de böyle. Bazı aydınlarımız diğer ülkelerin mevzuatını okumamış, hiçbir şey bilmiyor ama bunlara o kadar sahip çıkıyor ki 301. maddedeki bu eleştiri özgürlüğüne değinenlere diyecek sözleri yok, yani bunlardan kötü insan olamaz Türkiye için. Bu çatışma ortamı Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmaz. Herkes fikrini özgürce söyleyebilir, siz de söyleyin ama sizin gibi düşünmeyenleri bu şekilde suçlayamazsınız, hakaret edemezsiniz. İşin özü bu fakat daha derinlere gittiğiniz zaman görüyorsunuz ki Avrupa Birliği’yle aranızda bu konuda ciddi bir sıkıntı var. Bu sıkıntının özü şuradan kaynaklanıyor bizim kanaatimizce; gerek insan hakları konusunda olsun gerek başka konularda olsun, gerek Kıbrıs konusunda olsun bu gibi eleştirileri bir bahane gibi önümüze çıkartıyorlar. Yani Türkiye’yi üye yapmakta sıkıntıları var, başka nedenlerden zorlukları var, Türkiye’yi üye yapmamak için her gün bir başka mesele çıkarıyorlar ki “Türkiye üye olmaya layık değildir, bakın orası eksik burası eksik şurası eksik” diye diye bizim üyeliğimizi ertelemeye çalışıyorlar. Belki de imkansız hale getirmeye çalışıyorlar. Şimdi biz baktık ki, bu işler böyle gelişiyor, geçen hafta Berlin’e gittiğimizde çok basit bir soru sorduk; “Biz özerklik statüsünü kabul etmiyoruz, biz 40 yıldan beri tam üyelik için çalışıyoruz, siz de bize bunu vaat ettiniz. Dediniz ki, bütün şartları yerine getirirseniz sizi tam üye yapacağız. Biz de bunun için çalıştık. Şimdi böyle özel statüymüş, bilmem neymiş bunları kabul etmiyoruz. Size çok açık bir soru soracağız: Diğer bütün adayları bugüne kadar kabul ettikleri bütün şartları biz kabul ettik. Bizi üye yapacak mısınız yapmayacak mısınız? Bütün koşulları yerine getirirsek beş sene sonra, on sene sonra, on beş sene sonra, yirmi sene sonra bizi üye yapacak mısınız yapmayacak mısınız? Bunları bilmek istiyoruz çünkü biz 73 milyonluk Türkiye Avrupa’nın bekleme odasında tutamayız.” Çeşitli partilerin bütün milletvekillerinin oturduğu salonda bir tanesi çıkıp da “evet bütün koşulları yerine getirirseniz sizi üye yaparız” derse, o zaman niçin bize “şu işi yapmazsanız, bu işi yapmazsanız üye olamazsınız” demek yerine “yaparsanız üye olursunuz” diyeceksin. Onu demiyor. Şu anlaşılıyor ki, neticede başka sebeplerden sizi üye yapmakta zorlukları var. Mesela Fransa’nın iktidar partisi başkanı Nicolas Sarkozy daha üç-dört gün önce bir açıklama yaptı; “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesi söz konusu bile değildir çünkü Türkiye bir Asya ülkesidir” Şimdi mi aklınıza geldi? Türkiye’nin Asya ülkesi olduğu şimdi mi aklınıza geldi? Kıbrıs Avrupa ülkesi mi? Sizin hangi atlasınızda Kıbrıs bir Avrupa ülkesi olarak gösteriliyor? Niçin bizi 1948’de Avrupa Konseyi üyesi yaptınız da, sizin yolunuz Avrupa değildir diye bizi Asya’ya yollamadınız? Şimdi söylüyorsunuz. Neden? Türkiye’nin üye olması işinize gelmiyor işin özeti bu. Onun getireceği yükü üstlenmek istemiyorsunuz. İstiyorsunuz ki, Türkiye üye olmasın, ama kendi ifadenizle “demir ağlarla” Avrupa’ya bağlı olsun. Onlar karar verdi biz uyguluyoruz.
Değerli arkadaşlar burada çok ciddi bir mesele var. Bir kısmı aslında dini sebepten, kültürel sebepten, bir kısmı da başka sebepten istemiyor Türkiye’yi. Şimdi 6 Ekim tarihinde yayınladıkları bir rapor var Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili Komisyon raporu. Birçok maddesi var, hepsi ayrı ayrı tartışılır da, raporun bir bölümü Türkiye üye olursa Avrupa Birliğine ne yük yükleyecek onunla ilgili. Orada diyor ki “eğer Türkiye bugünkü şartlarla Avrupa Birliğine üye olursa senede 16,5 milyar euro Türkiye’nin bütçesine ödemek zorunda kalacağız. Türkiye de mevcut usullere göre 5 milyar euro Avrupa Birliğinin bütçesine katılma payı ödeyecek. Net olarak 11,5 milyar euro Türkiye’ye para ödeyeceğiz. Bu paranın 8,5 milyarı tarıma yapılacak katkılardır. 8,5 milyar euroyu nereden bulacak? Avrupa Birliğinin bütçesi yaklaşık 125 milyar euro. Herkes paylaşmış bu parayı. Ve bütçede artış yapılmayacağına dair karar almışlar. Avrupa Birliği’nin bütçesi büyümeyecek. O zaman bu paranın içinden 8,5 milyar euroyu nasıl çıkaracaksınız? Başkasının payını keserek. Kim razı buna, hangi ülke razı olacak bu paranın feda edilmesine, Fransa mı razı olacak? En büyük katkılardan birini o alıyor. İspanya mı? Kim razı olacak? Yunanistan mı? İşin özü bu. Türkiye’nin üyeliğiyle ilgili 17 Aralık 2004 tarihli zirve kararı diyor ki : Türkiye tüm koşulları gerçekleştirse bile, Avrupa Birliği mali reform yapmadan üye olamaz. Bu ne demek? Sizin bütün bu koşulları Kıbrıs’ı halledin, 301’i kaldırın, Patriği neredeyse Papa yapın, hepsini yapın. Sonra ne olacak? Biz mali sistemimizi değiştireceğiz. Yani bu parayı biz size vermeyeceğiz. Mali reform demek o demek.
Bir gelişme daha var, ondan da haberiniz belki olmuştur. Dünya Ticaret Örgütünün aldığı bir karar var; 2014 yılına kadar tarıma verilen sübvansiyonlar tedricen kaldırılacaktır. Siz bu sübvansiyonları kaldırdığınız zaman zaten o tarihte üye olsanız da bu parayı almanız söz konusu bile olmayacak. O bakımdan Bulgaristan veya Romanya yardım alırken siz niye alamayacaksınız? Alamazsınız. Yani bütün reformları yapsanız bile alamazsınız, iki sene, üç sene, beş sene içinde siz alamazsınız. Niye? Çünkü bu tarım sübvansiyonları devam edecek. Bu bizim üzerimizdeki en büyük baskıdır. Maalesef meselenin bu yönü kamuoyunda hiç tartışılmıyor. Biz bunu çeşitli yerlerde açıklıyoruz ama basın bu gibi şeyleri yayınlama alışkanlığına sahip olmadığı için bunları siz öğrenemiyorsunuz, okuyamıyorsunuz. İşin özü bu. Biz, siyasetçilere düşen görev, bu gerçekleri halka anlatmak. İşte onun için bu gibi toplantılar son derece önemli, bunları halka anlatabildiğimiz ölçüde millet bilinçlenecek ve bu yanlış propagandaların etkisinden kurtulacak. Bazen öyle bir hava yaratılıyor ki Patrikhane’nin istediklerini yapsak gireceğiz. Halbuki adam diyor ki “Yapsanız da sizi almayacağız”. Kıbrıs’ı versek gireceğiz. Kıbrıs önümüzde büyük bir engeldir, Kıbrıs meselesi halledilsin Türkiye istenen tavizleri verse Avrupa’nın kapılara açılacaktır. Hayır açılmayacak. Türkiye’nin üyeliğine karşı olan Avrupalı liderler, Sarkozy, Merkel, Schüssel, Gusenbauer, bir tanesi bile bir gün demedi ki, “Kıbrıs meselesi çözülürse ben de politikamı değiştirip Türkiye’nin üyeliğini desteklerim.” Hiçbiri bunu söylemedi. Şimdi biz Almanya’da dedik ki: “Sizin liderlerinizden bir tanesi bile bizden istenilen koşulların tümünü yerine getirsek bile politikasını değiştirip Türkiye’nin üyeliğini destekleyeceğini söylemediler. O zaman bize ne baskı yapıyorsunuz? Şimdi bu Avrupalılarla konuşmasını biraz bilmek lazım. Avrupalılarla konuşurken ezilip büzülürseniz, diz çökerseniz, efendim siz haklısınız, baş üstüne, kusura bakmayın bazı eksikliklerimiz var, işte onları da yapacağız, bize biraz zaman verin diye kendinize acındırırsanız büsbütün üstünüze gelirler. Uluslar arası ilişkilerde altın bir kural vardır: taviz vermeye hazır olduğu izlenimi veren ülkeye baskı yapılır. Yani biz haksız olduğumuz için Kıbrıs’ta baskı yapılmıyor Türkiye’ye, siz Kıbrıs’ta taviz vermeye hazır olduğunuz için yapılıyor. İşte diğer konular, 301 de öyle, diğer konularda da öyle. Böyle Türkiye’ye baskı yapılacak çünkü Türkiye bu baskılara karşı boyun eğmeye, geri adım atmaya hazır. Bir faydası da şu Avrupalılar için: işte görüyor musunuz hani Nobel, Türkiye de kabul etti ya eksiği varmış, bize ne söylüyorsunuz niçin Türkiye’yi üye yapmıyorsunuz diye? Düşünün bütün bunları bir bütünlük içinde görmek lazım. O bakımdan 301. maddeyi, böyle paketten bir madde halinde çıkarıp meselelerin esası nedir, öyle midir, böyle midir diye tartışmak eksik bir tartışma olur. Resmin tamamını göreceğiz, bu tamamın içinde bu nasıl bir yer alıyor ona bakacağız. Yani özetleyecek olursak, Türkiye’nin eksiği yok mu? Var, çok var. Yani Avrupalılar hiçbir şey demese bile bizim yapmamız gereken pek çok iş var, reformlar var. Bunu biz mutlaka yapacağız. Yani, nasıl 1920’li, 1930’lu yıllarda hiç kimse bizden istemeden biz bu reformları yaptıysak, bugün de yapacağız, yapmak zorundayız. Bugünkü halimizle devam edemeyiz. Bakın, Dünya Bankası Türkiye sorumlusu geçenlerde bir demeç verdi: “Siz eğitimde İran’ın ve Endonezya’nın gerisindesiniz.Böyle giderseniz, Avrupa’nın düzeyine ulaşmak için yüz sene harcamanız lazım.” diyor. Avrupa’nın okuma-yazma meselesi çoktan halledilmiş. Türkiye’de, okuma-yazma çağında, yedi buçuk milyon insanımız yazmayı öğrenemiyor, biliyor musunuz? Bunların 2.4 milyonu büyük şehirlerde yaşıyor. İstanbul’da yaşayan altı yüz bin insan okuma-yazma bilmiyor. Bunları çözeceksiniz. Avrupa Birliği söylemese çözmeyecek misiniz? Eğitimde de buna benzer sorunlar var, sağlıkta var, sosyal güvenlik konularında var, gelir adaletsizliğinde var, kayıt dışı ekonomide var, tarımda var, sanayide var. yani Türkiye’de aksayan çok şey var. Sebebi yanlış politikalar, kötü yönetim, bir de bizim içimizden kaynaklanan sorunlar. Bunun için Avrupalılardan ders almaya gerek yok. Biz bu meseleleri onlardan daha da iyi biliyoruz, çareleri de biliyoruz. Ne yazık ki, bu sorunlara çare üretecek hükümetler uzunca bir zamandan beri iktidara gelemedi Türkiye’de, ve şimdi de iktidarda değil.
Onun için biz diyoruz ki, gelin başlangıç yapalım. Yeni bir hükümetle bu meseleleri gerçekten Türkiye’nin çıkarlarına uygun, Atatürk’ün doğrultusundan sapmayan çözümlerle çözelim. İşin özü budur, değerli arkadaşlar. Sorularınız varsa, sorularınıza memnuniyetle cevap veririm. Yalnız şunu bir kere daha söylüyorum ki kendinizi küçültmek en büyük hatadır. Yani yabancı baskılar karşısında Türkiye’nin böyle boyun eğer, diz çöker bir tavır sergilemesi gerçekten bize yakışmıyor, bizim milletimize yakışmıyor. Meselenin esasını bileceğiz, doğru çözüme gideceğiz, haksızlıklar karşısında direnme cesaretimiz olacak. İşte biz bunu yapıyoruz. İktidarla aramızdaki fark bu. Çok teşekkür ederim.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.