Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

CHP Akhisar İlçe Örgütü – Cumhuriyetimiz ve Ulusal Değerlerimiz Konulu Konferans
CHP Genel Başkan Yardımcısı ONUR ÖYMEN’in AKHİSAR’da yaptığı konuşma
28 Ekim 2006
Çok teşekkür ediyorum Sayın başkan, çok değerli il başkanımız, değerli milletvekili arkadaşlarım, çok değerli belediye başkanları, ilçe başkanları, çok sevgili Akhisarlı hemşehrilerim bu nazik davetinize içtenlikle teşekkür ediyorum.
Bu gibi toplantıların son derece büyük bir önemi var. Çünkü Türkiye öyle bir dönemden geçiyor ki, eğer biz sizinle yüz yüze gelmezsek bizim ne düşündüğümüzü, hangi fikirleri savunduğumuzu öğrenmemiz kolay olmayacak. Çünkü bu dönemde cumhuriyet tarihimizde örneği görülmemiş bir şekilde basın baskı altında tutuluyor, denetim altında tutuluyor ve muhalefetin görüşlerini halka yansıtmasını engellemek için özellikle yazılı basının çok büyük çaba sarf ediliyor. O nedenle bizim ancak böyle toplantılarda sizlerle konuşmamız, görüşmemiz ve bilgi alışverişi yapmamız mümkün olabiliyor.
Değerli arkadaşlarım, cumhuriyet bayramının, bu cumhuriyetimizin 83. yıldönümüne yaklaştığımız bugün sizinle bazı görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Ben önce şunu söyleyeyim. Çok değerli arkadaşım rahmetli gazeteci Uğur Mumcu’nun sözlerini bu vesileyle hatırlamak isterim ve hatırlatmak istiyorum. Uğur Mumcu bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlardan bahsederdi. Maalesef ülkemizde bugün fikir sahibi olanlar çoktur, ama bilgi sahibi olanlar o kadar çok değildir. Onun için hepimize düşen birinci görev Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin insanları olarak, vatandaşları olarak hepimize düşen birinci görev gerçekten bilgi, birikimimizi zenginleştirmektir. Ne kadar çok bilirsek o kadar doğru düşünürüz, o kadar doğru çözümlere ulaşırız.
Şimdi geçmişimizi bizim çok iyi öğrenmemiz gerekiyor. Çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor ki, bugünü anlayabilelim. Geçmişimize baktığımız zaman ne görüyoruz? Okul kitaplarında verilen bilgiler maalesef çok yüzeysel ve çok yetersizdir. Geçmişimizde çok bir bilgi hazinesi var. Onu ne kadar iyi öğrenirsek, ne kadar iyi değerlendirirsek bugünü o kadar iyi anlarız. Yarın için o kadar iyi çözümler buluruz.
Değerli arkadaşlarım, biraz önce ben de Sayın Öğen’le İzmir’de bir panele katıldım, orada da söyledim. Şimdi ilginç bir nokta var. Biz öyle zannediyoruz ki, bizim sahip olduğumuz ulus devlet, Türk milleti anlayışı çok uzun zamandan beri, yüzyıllardan beri geçerli olan kavramlardır Türkiye’de. Öyle değil. Atatürk’ün tabiriyle biz 1919 yılında bir ulus devlet olduk. Ondan önce ulus devlet değildik. Yan yana çeşitli milletlerin yaşadığı bir topluluktuk. İşte şimdi bazıları Türkiye’yi gene yan yana yaşayan milletlerin bulunduğu bir ülke haline getirmiştir. Buna dikkatinizi çekerim. Geçen yıl bu tarihlerde Barzani bir demeç verdi Vatan gazetesine açıkça diyor ki, Türkiye’deki Kürtlerin ayrı bir millet olduğu kabul edilmelidir diyor. Şimdi ben başbakana soru sordum. Buna dedim ne cevap verdiniz. Yani bunun temsilcisini herhalde çağırıp bir tepki göstermişsinizdir. Ne dediniz? Üzerinden bir sene geçti cevap yok. Halbuki bizim meclis iç tüzüğüne göre 15 kişiye Sayın arkadaşım Yetenç çok iyi bilecektir iki hafta içinde cevap vermeleri lazım yazılı sorulara. Bir senedir cevap veremiyorlar. Hiçbir dememişler. Yani bu topraklarda Atatürk’ün sağladığı en önemli başarılardan biri tek bir milletin yaşadığı bir ulus devlet olmamızdır. Atatürk bunu sağladı. Ve şimdi Türkiye’yi buradan tekrar uzaklaştırmak, ileriye götürmek istiyorlar. İşte buna karşı son derece dikkatli ve duyarlı olmak zorundayız.
Şimdi Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin başka özellikleri de var. Yani bunları bizim çok iyi düşünüp değerlendirmemiz lazım. Bakınız, cumhuriyetten sonra yapılan ilk anayasa 1924 anayasasıdır. 1924 anayasasını dikkatle okuyunuz, birde Fransız ihtilalinden hemen sonra 1791 yılında çıkarılan, kabul edilen Fransız Anayasasını okuyunuz. Ve onun insan hakları bölümünü okuyunuz özellikle. Şaşıracaksınız kelime kelime aynıdır. Atatürk bakmış insan hakları konusunda, özgürlükler konusunda dünyanın en ileri Anayasası hangisidir, hangisini biz örnek alabiliriz. Fransız Anayasasını. Kelime kelime onu yazdılar 1924 anayasasının getirdiği insan hakları düzeni ki düşünün siz böyle bir istihdattan geliyorsunuz. Bir monarşik devletten geliyoruz. Bir imparatorluktan geliyorsunuz. Öyle bir cumhuriyet kuracaksınız ki, o cumhuriyette insanların hakları en üst düzeyde olacak. İşte Atatürk’ün dünya görüşü bu.
Şimdi biz Atatürk’ü çok iyi bir asker olarak biliriz. Çok iyi bir devlet adamı olarak biliriz. Bir devlet kurucusu olarak biliriz. Bir reformcu olarak biliriz. Ama çok fazla belki üzerinde durmadığımız bir nokta Atatürk’ün bir düşünür olarak özellikleri nedir? Atatürk nasıl bir düşünürdür. Atatürk bir düşünce adamıydı ve bütün bu yaptıklarını hayata geçirirken çok düşünmüştür, çok tartışmıştır her gece sofrasında her konunun uzmanlarını ağırlaması boşuna değil. Onlarla keyif olsun diye oturmuyor, eğlenmek için oturmuyor. Her birinden bilgi alıyor, değerlendiriyor, onlarla fikirlerini tartışıyor. Öyle bir rejim kuracaksınız ki, cumhuriyet döneminde Atatürk’ün düşüncesine göre Türkiye dünyanın en çağdaş ülkelerinden biri olacak. Şimdi diyor ki, Atatürk kültürler farklıdır diyor ama uygarlık birdir diyor. O tek uygarlığa ulaşmak için çalışacak ve orada da diyor çağdaş uygarlık düzeyinin en üstüne çıkacağız diyor. Atatürk’ün dünya görüşü bu. En çağdaş insanlar olacak Türk insanları. Şimdi size verdiğim mesaj çağdaşlık mesajı. Siz ne yapıyorsunuz şimdi? İleriye götürmeye çalışıyorsunuz. Türkiye’yi çağdaşlıktan ileriye götürmek için sistemli olarak çalışan bir iktidar bugün Türkiye’de işbaşında. Yani akıl alacak değil. Bakın eskiden beri çok reformcular varmış. Atatürk’ten öncede varmış, Osmanlı İmparatorluğu zamanında da Türkiye’yi çağdaşlaştırmak isteyen düşünce adamları filan varmış. Ama bakın sakallı Celal o zamanın filozofu ne diyor? Türkiye diyor garptan, şarka doğru giden bir gemidir. Üzerinde bazıları darba doğru koşarlar diyor. İşte Atatürk bu geminin yönünü değiştirdi. Atatürk’ün gericilikten çağdaşlığa doğru giden bir gemi haline getirdi Türkiye’yi. Ve bugün bazıları o geminin güvertesinde geriye doğru koşmaya çalışıyorlar. Boşuna zahmet ediyorlar. Çünkü bu geminin rotasını değiştiremeyeceklerdir.
Değerli arkadaşlarım, şimdi Atatürk’ün ne yaptığını, cumhuriyeti nasıl kurduğunu ve nasıl bir dünya görüşü benimsediğini bizim çok iyi anlamamız ve değerlendirmemiz için o devri çok iyi araştırmamız lazım. Size bir şey söyleyeyim bakınız şaşıracaksınız belki. Lozan antlaşmasının zabıtlarını okumanızı tavsiye ederim. Vaktiniz olursa Yapı Kredi Bankasından yayınlanmıştır 8. cilttir biraz zamanınızı alır ama onu bitirdiğiniz zaman bugünün, Türkçe’siyle yazılmıştır, o kitabı bitirdiğiniz zaman emin olunuz dünyaya bakışınız değişecek, dünya görüşünüz değişecek. Bir ülkeyi yöneten insanların ulusal çıkarlarını korumak için dünyanın en büyük devletlerine nasıl direndiklerini göreceksiniz. Nasıl sonuna kadar mücadele ettiklerini göreceksiniz. Türkiye’yi ikinci sınıf bir devlet haline getirmek istiyorlar. Lozan’ın mücadelesi budur. Türkiye’nin eşit haklara sahip bir devlet olmasını bir türlü kabul edemiyorlar, içlerine sindiremiyorlar devrin büyük devletleri. Çünkü birinci dünya savaşında hükmetmişlerdir, galip gelmişlerdir. Karşılığındaki mağlup devletlerin hepsine Almanya’da dahil olmak üzere, İtalya’da dahil olmak üzere dikte etmişlerdir. Anlaşmaları dikte etmişlerdir ve bu anlaşmalar o ülkeleri gerçekten ikinci sınıf devletler haline getirmiştir. Bir tek Türkiye hep istisnası Türkiye’dir. Çünkü biz büyük kurtuluş savaşı vermişizdir ve Lozan’a galip bir devlet olarak oturmuşuz. İşte bunu hazmedememiş. Yani Türkiye’nin Lozan’da karşılarında kendileriyle eşit haklara sahip bir devlet olarak oturmasını ve eşit bir devletin ancak isteyeceği şeyleri istemesini bir türlü hazmedememişlerdir. Bugün değerli arkadaşlarım çektiğimiz sıkıntıların çoğu oradan geliyor. Biraz önce panelde okudum, sözünü ettim. Size de kısaca bahsedeyim. Bunları bilirsek biz geçmişimizi daha iyi anlarız. Deminde söylediğim gibi bugünü daha iyi anlarız. Bakınız biz diyoruz ki, Lozan bir zaferdir. Doğrudur, bizim için çok büyük zaferdir. Fakat bir ülke için bir zaferse bir antlaşma başkaları içinde büyük bir yenilgidir. Kimin için yenilgidir. O devrin büyük devletleri için yenilgidir. Çünkü biz Lozan’da devrin büyük devletlerinin iradesini yendik.
Şimdi Lozan anlaşması biliyorsunuz bir ara kesiliyor. Çünkü Türk tarafı kapitülasyonları kabul etmiyor, büyük bir direnç gösteriyor ve Lord Curson’un dışişleri bakanı atlıyor trenine ben Londra’ya gidiyorum diyor. İsmet Paşa sen gidersen bende giderim diyor. Hiç geri adım atmak yok. Aman sakın gitme, bir çaresini buluruz, bir taviz veririz filan böyle şey yok. Türkiye’yi idare edenlerde hemen Genel Kurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’a talimat gönderiyorlar Mareşal Fevzi Çakmak seferberlik hazırlıklarını başlatıyor. Yeni bir savaşı göze almaya hazırdır. Türkler yeni bir savaşa hazırdır. Niçin? Çünkü egemenliklerinden ve eşitliklerinden hiçbir taviz vermeyeceklerdir.
Şimdi biz böyle yapıyoruz, böyle düşünüyoruz. Karşımızdaki adam ne düşünüyor? Bakın Churchill’in o zamanki sözlerini size okuyayım. Şaşacaksınız yani nasıl bizi görüyorlar. Diyor ki, Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri müttefikler için en kötü aşağılanmadır. Yani Türkiye’nin Avrupa’nın ucunu da Trakya’ya sahip olmalarını bile bir aşağılanma olarak görüyor. Biz bunları Avrupa’dan temizlemiştik nasıl olurda gelirler. Bu bize hakarettir diyor. Ve diyor müttefiklerin hiçbir yerdeki zaferi Türkiye’deki kadar ve mükemmel olmamıştır. Bu Türkleri tam dize getirmiştik diyor şimdi diyor bu kurtuluş savaşının sonunda galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli bir şekilde aşağılanmamıştır diyor. Ve sonunda başarılı bir savaşın bütün meyveleri uğruna binlerce askerin hayatını kaybettiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya başarıları. Bunların hepsi diyor bir utanç içinde sona ermiştir. Yani Lozan’ı bir utanç vesilesi gibi görüyor. Biz zafer diyoruz o utanç diyor. Şimdi bunu unutmamışlardır.
Değerli arkadaşlarım, insanlar unutur, devletler unutmaz. Bunu hiç unutmamışlardır. Bu yenilgiyi hiç unutmamışlardır ve bunun acısını çıkartmak için uzun süre beklemişlerdir. Yalnız İngilizler değil, bütün devrin büyük ülkeleri ve bunun acısını mutlaka çıkartmaya çalışacaklardır. Bundan hiç kuşkunuz olmasın. Çünkü uluslararası ilişkilerin özünde ulusal çıkarlar yatar. Her ülke kendi çıkarını korumak ister. Başkalarının hakkını korumak, onlara insaflı davranmak, onların hakkını teslim etmek uluslararası ilişkilerde böyle kavramlar yoktur. Bakın İngiltere’nin ünlü Başbakanı Lord Palmerstone 1856 yılında daha demiş ki, İngiltere’nin edindiği dost ve düşmanları yoktur. İngiltere’nin değişmez menfaatleri vardır. Yani bugün bu diplomasinin ana kuralı olarak kabul edilir. Her ülke kendi çıkarı neyse onu yapar. Sizin haklı olmanız, haksız olmanız hiçbir mana ifade etmez. Ve zannetmeyiniz ki, uluslararası ilişiklerde öyle bir düzen vardır ki, haksız olan devlete baskı yapılır, haklı olan devletin hakkı korunur. Böyle şey yok. Uluslararası ilişkilerde altın kural şudur; hangi ülke taviz vermeye hazırsa o ülkeye baskı yapılır. Hangi ülke ulusal çıkarlarını korumaya azimliyse o ülkeye kimse baskı yapmaya teşebbüs etmez sonuç alamayacağını bilirse.
İşte onun için değerli arkadaşlarım, Atatürk devrinde hiç kimse Türkiye’ye baskı yapmaya cesaret bile edememiştir. TC’ye baskı yapmaya cesaret eden çıkmamıştır. Bu çelişkimizi görmüşlerdir ki, Türkiye bu baskılara direnmek için her şeyi göze alan bir devlettir. Ulusal çıkarlarını korumak için her şeyini feda etmeye hazır bir ülkedir.
Değerli arkadaşlarım, biz 19. yüzyılın ortalarından birinci dünya savaşının sonuna kadar 5 milyon insanımızı kaybettik. 5 milyon insan kaybettik topraklarımızın da üçte ikisini kaybettik. Bu kadar büyük ızdıraplardan sonra Türkiye işte Turgut Özakman’ın yazdığı Şu Çılgın Türkler’deki en büyük fedakarlıkları yazmıştır. Çünkü son kalemize tutunduk ve elimizde kalan son toprak parçasını her şeyimizi feda ederek savunduk ve o toprak üzerinde bağımsız bir devlet kurduk, eşit bir devlet kurduk. İşte Lozan’da kazandığımız bizim budur. Eşitliği kazandık. Şimdi deminde söyledim, size de söyleyeyim. Şimdi biz başka ne yaptık? Gene az bilinen, az konuşulan şeylerden biri değerli arkadaşlarım biz kurtuluş savaşının sonunda İngiliz hükümetini devirdik. Şaşacaksınız İngiliz hükümetinin devrilmesinin tek sebebi Türklerin kazandığı büyük bir zaferdir. Bizim kurtuluş savaşını kazanmamızdan sonra İngilizler bunu içine sindiremiyorlar. Türkler Trakya’dan da çekilmesini istiyor işgal kuvvetlerinin, İstanbul’dan çekilmesini istiyor. İngilizler buna yanaşmıyor ve yeni savaş başlatmaya çalışıyor. Fransa’ya gidiyor destek alıyor, destek bulamıyor. Kendi ülkesinde destek bulamıyor. İngiliz basınından destek bulamıyor ve Türkler karşısında yenilgiyi kabul ediyor, istifa ediyor. 19 Ekim 1922 tarihinde Mudanya mütarekesinden birkaç gün sonra çıkıyor avam kamarasına ve aynen şu sözleri söylüyor. İnsanlık tarihinde dahiler pek ender görülür. Fakat kötü talih tanrı bir dahiyi Türkiye’de dünyaya getirdi ve biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı diyor. İstifa ediyor. İşte Türkiye’nin yaptığı budur. Bu kadar büyük ve güçlü bir devlet kurmuştur Atatürk. Devrin en büyük devleti İngiltere dize getirmiştir.
İşte değerli arkadaşlarım, bu devleti kuranlar aslında öyle bir devlet kurmuşlardır ki, en çağdaş hukuk sistemine sahip olacak, en çağdaş normlara sahip olacak. İnsanlarına en yüksek insan haklarını sağlayacak. Ekonomisini yabancılara muhtaç olmadan kalkındıracak. Değerli arkadaşım Oğuz Oyan anlattı. Öyle koşullarda biz başladık ki, bu cumhuriyet hayatına şaşarsınız. Bakınız halkımızın okuma yazma bilenlerinin sayısı %10. Kadınlar arasında okuma yazma bilenlerin oranı %4,8, ekonomi perişan. Size diyorlar ki, 5 sene boyunca gümrük vergilerinizi arttırmayacaksınız. Bunu kabul etmek zorunda kaldık. Lozan’da her istediğimizi karşı tarafa dikte ettirdiğimizi zannetmeyin birçok koşuluda biz kabul etmek zorunda kaldık. Oradaki egemen ve eşit hakları sağlayabilmek için. Bizim mahkemelerimize yabancı hakim sokmaya çalıştılar. Reddettik. 5 gün süreyle gözlemci olarak gelin bakın dedik. Başka? Osmanlı borçları. Muazzam bir Osmanlı borcu var. O zamanın parasıyla 124 milyon lira. Ve bunun Osmanlılara düşen büyük bir payı var. Bu payı da ödemek zorunda kaldık. Çok uzun süre devletimizin bütün gelirlerinin %17.4’ünü biz Osmanlı borçlarını ödemek için harcadık. Ama karşılığında ne aldık? Bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi aldık.
Bakınız İsmet Paşa diyor ki, İngiliz içişleri bakanına, Lozan’da söylüyor. Türkiye’nin iç işlerine yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdahaleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık sorunu şimdi ve ebediyen çözülmelidir. Bu Türk halkının kesin isteğidir. Türkiye her şeyi göze alarak ve doğacak bütün sonuçları kabul ederek bu konudaki tavrını ve görüşünü asla değiştirmeyecektir. İşte biz böyle yola çıktık. Ve bugün geldiğimiz duruma bakın. Her işimizi yabancılar bize dikte ediyor. IMF dikte ediyor, AB dikte ediyor. Yabancılar Türkiye’ye her gün Türkiye’ye yeni bir koşul koyuyorlar. Önümüze listeler getiriyorlar ve biz bunlara maalesef çoğuna boyun eğiyoruz. En haksız taleplere direnemiyoruz. İşte hazin tablo budur. Atatürk devrinde kim hazine düşüşü bunları gündeme getirmek, buna benzer konuları gündeme getirmek. Bu konuların çoğu o zamanda vardı. Ermeni konusu yok muydu? Kimsenin haddine düştü mü? İsmet Paşa gelmiş Lozan’da yanında da bir İsviçreli profesör. Ondan sonra diyor ki, bize diyor bir Ermeni yurdu verin, toprak verin diyor bize. Ve baskı yaptırmaya çalışıyor. Bakın diyor Avrupalılar da bizi destekliyor filan. İsmet Paşa diyor ki, bakın biz dünyanın en büyük devletleriyle savaştık diyor. Biz onları yendik diyor. Siz bize hafif gelirsiniz. Çıkın buradan diyor. Bir daha sizi kabul etmeyeceğim, bir daha sizi gözüm görmesin diyor ve çıkarıyor. Bir kere daha randevu istedikleri zamanda randevu vermiyor. İsmet Paşanın yüzünü göremiyoruz. Devlet adamının. Ondan sonrada yıllarca bir daha Ermeni meselesinden kimse bahsetmiyor. Çünkü görüyorlar ki, Türkiye son derece kararlıdır. Türkiye son derece azimlidir. Nereden çıkıyor bu Ermeni meselesi? Ermeni meselesi şuradan çıkıyor. Birinci dünya savaşında İngiltere Türkiye ve Almanlarla savaş yapıyor. Bu savaş sırasında Amerika’yı yanına çekmesi lazım. Amerika başında savaşa katılmıyor. Nasıl çekecek yanına? Amerikan halkını galeyana getirecek. Halk Amerikan hükümetine baskı yapacak onlarda İngiltere’den yana Avrupa’da savaşa girecekler. Nasıl olacak bu? Bunun için özel bir büro kuruyorlar. Bunun adı İngiliz savaş propaganda bakanlığı. Ve İngiltere’nin en ünlü 25 tane yazarını çağırıyorlar. Bakın devletler nasıl çalışıyor. Bunlara diyorlar ki, bakınız size gizli bir görev vereceğiz. Siz bunu vatan için yapacaksınız. Bizim düşmanımız bugün Almanya ve Türkiye’dir. Bunlar aleyhine öyle kitaplar yazacaksınız ki, bu kitapları okuyanlar bu ülkelerden nefret edecekler. Ve bunlara karşı öyle bir galeyan duyacaklar ki, bu galeyanın sonucunda Amerikan hükümeti bizim önümüzde savaşa katılacak.
Değerli arkadaşlarım, bu 25 kişilik yazarlar grubu tam 1156 tane kitap yazıyor ve bu kitapların büyük bölümü Türkiye aleyhinedir. Türkiye’yi yerin dibine batırıyorlar. İşte Ermeni konusunun dayanağı olan kitapta bunlardan biridir. Adı da Mavi Kitap. Bu öyle hikayeler anlatıyor ki, kitap yani bir tane Ermeni Türklerin burnunu kanatmamış ama Türkler aklınıza gelecek, gelmeyecek her türlü gaddarlığı yapmışlar. Ve bu kitap o kadar çok satılıyor ki, bu İngiliz Dışişleri Bakanlığının himayesinde ve İngiliz Avam kamarasını yanına alarak küçültüyor. Öyle sıradan bir kitap değil. İşte bu yayınlar sonunda Türkleri Ermenilere soykırım yapan gaddar bir ülke olarak dünyaya tanıtıyor. Ondan sonra başka kitaplar çıkıyor. Savaş bittikten sonra o kitaplarda diyor ki, bunlar savaş yalanlarıydı. Bir İngiliz milletvekili kitap yayınlıyor 1927 yılında. Bunlar diyor savaş yalanıydı. Yani inanmayın bunlara ve İngiliz Dışişleri Bakanı çıkıyor kürsüye aynı kitabın bir benzerini de Almanya için yazmışlar. Bu diyor bir yalandı diyor, özür diliyoruz diyor. Bu kitabın hiçbir bilimsel değeri yoktur diyor. Ama Türkiye aleyhine yazılan kitap için bunu söylemiyor. Nedendir bilmiyoruz. Ama Almanya için yazılan kitabın yalan olduğunu ilan ediyorlar.
Şimdi biz geçen sene bizim önerimiz üzerine CHP olarak mecliste bir öneride bulunduk ve meclis bir karar aldı. O kararla İngiltere’ye çağrıda bulunduk. Dedik ki, bu kitabında bir savaş yalanı olduğunu kabul edin. Bir türlü cevap veremiyorlar. İngiliz Dışişleri Bakanı mektup yazıyor bu avam kamarasının görevidir. Avam kamarası yazıyor dışişleri bakanının sorumluluğundadır. Topu birbirlerine atıyorlar ama ikisine de evet diyorlar o kitapta yazılanlar bir propaganda belgesinin ürünüydü. Düşünebiliyor musunuz bir savaş propagandasının 80 yıl önceki ürününün bedeli bugün Türkiye’nin ödemesi isteniyor. Nasıl isteniyor? Şöyle isteniyor; Fransa Cumhurbaşkanı bundan iki hafta önce Erivan’a gidiyor. Ermenistan’a resmi ziyaret yapıyor. Parantez içinde söyleyeyim Türkiye Jacques Chirac’ı yıllardan beri resmi ziyaret için Türkiye’ye davet ediyor bize gelmiyor. Türkiye’ye bir kere bile gelmemiştir. Ama Erivan’a gitmiştir Ermenistan’ın daveti üzerine. Ve orada gazetecilerin sorusuna karşılık diyor ki, benim kanaatimce diyor Türkiye AB’ye girebilmek için mutlaka Ermeni soykırımı suçu işlediğini kabul etmelidir. Şimdi iş bu noktada başlıyor. Bu noktaya başlayan iş şudur; Türkiye’nin başbakanı kalkıp bu sözlere hiçbir tepki gösteremiyor. Sadece Dışişleri Bakanlığı sözcüsü kalkıyor çok üzüldük diye böyle küçük, sıradan bir demeç veriyor ve Türkiye’nin resmi tepkisi çıkmıyor bu sözlere. Shark’tan başka bunu söyleyen devlet adamları yok. Ama siz tepki göstermezseniz yarın başkaları çıkacak. Hiçbir tepki göstermiyor. Şimdi Fransız meclisi biliyorsunuz. Bir karar aldı Ermeni soykırımı yoktur diyenlere en az bir yıl hapis, 45 bin euro para cezası verilecek. Yakında senatoda görüşülmesi söz konusu. Oradan da geçerse bu yasalaşacak tamamen cumhurbaşkanı imzasıyla ve Fransa’da yaşayan 390 bin vatandaşımız bizim atamız ermeni katili değildir, biz soykırım suçunu işlemedik dedikleri anda hapse girecekler. Herhangi bir Fransız vatandaşı, Fransız tarihçisi, araştırmacısı benim kanaatime göre soykırım suçu işlenmedi derse hapse girecek.
İşte değerli arkadaşlarım, biz bunlarla mücadele ediyoruz. Biz CHP heyeti olarak gittik meclisteki o görüşmeye katıldık ve muazzam bir mücadele verdik. Sabahın 8’inden gece 12’ye kadar radyolarda, televizyonlarda müthiş bir tartışma programlarına katıldık, görüşlerimizi anlattık ve çok da etkili oldu doğrusunu söylemek gerekirse. Bir tek kişi çıkıp karşımıza bu doğru diye savunamadı biliyor musunuz? Peki biz bunları bu kadar söyledik, basın toplantıları da yaptık, Türk gazetecide yok muydu? Vardı. Türk gazetelerini siz okudunuz mu, bir cümle bize okudunuz mu? Ne dedi bunlar o zaman. Okuyamadık, çünkü CHP’nin Türkiye’nin çıkarlarını koruduğunu halka duyurmayacaksınız. Bu bir tabudur, bu bir sansürdür. Çok dikkatinizi çekerim. Onun için bu toplantıların faydası var. Ben buraya gelmezsem bunu bilmeyecektiniz. Çünkü yazmadılar.
Bakın şimdi bir örnek daha vereyim basına gelmişken söz. Şimdi bizim sosyalist enternasyonalden atılacağımız yalanını çıkarttılar, uydurdular. Türkiye CHP’nin görüşleri o kadar aykırıymış ki, sosyalist enternasyonalin görüşlerine bizi ihraç edeceklermiş. Biz bu hafta Rodos’taydık. Sosyalist enternasyonal toplantısına katıldık. Sosyalist enternasyonalin başkanı Papandreu onunla görüştü genel başkanımız. Hem baş başa görüştü, hem toplantıda görüştük beraber. Sonra basına açıklama yaptı ve gayet olumlu şeyler söyledi CHP hakkında. Ondan sonrada sosyalist enternasyonalin genel sekreteriyle ve büyük bir sosyalist enternasyonal heyetiyle Marmaris’e geldik. Ve orada işte çok önemli işler yaptık. CHP ile Yunan sosyalist partisi arasında ortak bir komite kurduk. Göçmen meseleleri filan. Ama orada sosyalist partisinin genel sekreteri çıktı sosyalist enternasyonalin. Çok açık bir şekilde CHP’yle tam bir dayanışma içindeyiz dedi.
Değerli arkadaşlarım, onu okudunuz mu? Böyle bir şey okudunuz mu? Bir tek Cumhuriyet yazdı. Onun dışında işte bilinen basın bir tek kelime yazmadı. Çünkü bunu yazdığınız zaman halka gerçekleri söylemiş olacaksınız. Sizin göreviniz halka gerçekleri duyurmamaktır. Ve bu gerici iktidarı ilerici bir iktidar gibi, Avrupalı bir iktidar gibi tanıtmaktır. İşte bu yanlış. Cumhuriyet tarihimizde hiç olmamış şey budur. Basın ilk defa olarak cumhuriyet tarihimizde muhalefete sansür uyguluyor. En önemli konularda mecliste konuşma yapıyoruz. Basının büyük bir bölümü bir satır vermiyor. En önemli konularda basın toplantısı yapıyoruz bir kelime vermiyor. Nedir bu? Bu çok açıktır. Bizim mesajımızı halktan gizleyeceksiniz ki, iktidar puan kazansın.
Değerli arkadaşlarım, bunun hiçbir faydası yoktur. Ve mutlaka korkunun ecele faydası yoktur diyorlar. Mutlaka bunu aşacağız ve halka gerçekleri anlatacağız. Bugün Akhisar’da, biraz önce Balçova’da, daha sonra başka yerlerde Türkiye’yi köy köy, il il, ilçe ilçe bütün arkadaşlarımızla birlikte gideceğiz ve bu gerçekleri anlatacağız.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bütün özeti ne? Özeti şu; Türkiye maalesef bu dönemde büyük bir teslimiyetçilik aşamasına gelmiştir. Türkiye’yi yönetenler Atatürk’ün kurduğu cumhuriyetin yüksek değerlerini, ulusal çıkarları ve ulusal haysiyeti koruma geleneğini maalesef bir tarafa bırakmışlardır. Kıbrıs’a bakınız. Kıbrıs gidiyor. Ben geçen günde söyledim. Ya dedim AKP gidecek, AKP’nin zihniyeti gidecek Kıbrıs’ı kurtaracağız. Veya AKP bu zihniyetini, bu politikalarını sürdürecek o zaman Kıbrıs gidecek. İkisi birden olamaz. Çünkü Kıbrıs veriyorlar, teslim ediyorlar. Yakında göreceksiniz. Saray darbesi yaptılar Kıbrıs’ta ve bu saray darbesinin sonucunda istedikleri tavizi verebilecekleri düşündükleri bir iktidarı işbaşına getirdiler. Yarın işte onu okuyacaksınız gazetede. Efendim Kıbrıslı Türkler Finlandiya lobisinin kabul edilmesini istiyor. Bizde verelim. Neymiş o? Maraş’ı Rumlara vermek istiyor Finlandiya BM şapkası altında önce Magosa limanını da AB’ye teslim edecek ve bu şekilde Rumların AB üzerinden bizim tek limanımızı, tek derin su limanımızı ona verecekler. Liman demek egemenlik demek. Egemenliğinizi vereceksiniz. Ne karşılığında? O limandan yapılacak ihracat karşılığında. Kaç paralık ihracat? Senede 10 milyon dolar. 10 milyon dolar için siz egemenliğinizi teslim edeceksiniz. Sizden istenen bu, Finlandiya planı bu. Şimdi bunlar cesaret edemiyorlar biz bunu kabul ediyoruz demeye. Kendi dedikleri lafla çelişiyor. O zaman ne yapacaksınız. Kıbrıslı Türkler bunu kabul etmiş olacak ve sizde ne yapalım Kıbrıslı Türkler bağımsız bir devlet olarak kabul etti. Biz de çarmençan kabul ediyoruz diyeceksiniz. İşte bu oyunu bozuyoruz. Burada ilan ediyoruz bu oyunu. Yarın bize bunu söylemeyin. Çünkü biz bu oyunu baştan gördük. Biz Kıbrıs’ta hükümet değiştirmeden böyle bir değişim yapılmadan 15 gün önce öğrendik bunu. Elimizde tabi somut belge olmadığı için basına açıklamadık o devirde ama 15 gün içinde… altını oyacaksınız iktidardaki demokrat partinin ve muhalefetteki ÜDP’nin oradan transferler yapacakmış, hükümet değiştirecekmiş. Bütün bu oyunu biz adım adım biliyorduk.
Değerli arkadaşlar, işte Türkiye böyle bir noktaya gelmiştir. En önemli ulusal çıkarınızı Kıbrıs’ta feda ediyorsunuz. AB, şimdi AB’de büyük bir baskı altına alınmıştır, bir kıskaç altına alınmıştır. Hiç kimse yanlış anlamasın biz AB konusunda ne düşündüğümüzü bir kitap halinde yayınladık. Sayın Genel Başkanın, benim, Sayın Oğuz Oyan’ın, Şükrü beyin, başka arkadaşların, bütün görüşlerini, bütün söylediklerini bir kitap haline getirdik 600 sayfa zannediyorum partinizde de vardır. Açın bakın. Bir tek cümle bulamazsınız biz AB’ye karşıyız. Ama bizi AB karşıtı olarak tanıtıyorlar. Niçin? Böyle demek işlerine geliyor da onun için. Bizi Avrupa karşıtı, bizi aşırı milliyetçi göstereceksiniz. Kim? Halk bize oy vermiyor. Ödleri kopuyor CHP iktidar olacak diye. Onun için ne kadar yalan, dolan varsa hepsi söylüyorlar bizi iktidar yapmamak için.
İşte değerli arkadaşlar biz bu oyuna gelmeyeceğiz. Daha önemlisi siz bu oyuna gelmeyeceksiniz. İşte AB’de olan nedir? Büyük bir baskı altına alıyorlar. Deminde söyledim kime baskı yaparlar? Taviz vermeye teşla olana yaparlar. Durup dururken niye İsmet Paşa’nın hükümeti zamanda yaptılar, niye Menderes’e yapamadılar. Bırakın yalnız soldan bahsetmeyelim. Niye Adnan Menderes’e bu baskıları yapamadılar. Niye Kıbrıs konusunda Türkiye istediğini elde edebildi. Çünkü onlar devlet adamı gibi davrandılar. Bunlar işte Kıbrıs’ta Londra ve Zürich anlaşmalarını onlar yaptılar. Ve biz onların sayesinde Kıbrıs’ta bugün duruma geldik. Onu da şükranla karşılıyoruz.
Şimdi değerli arkadaşlar, işin özeti şu; büyük bir baskı altında Türkiye. Kıbrıs’ı tanıyın diyorlar. Şimdi 8 Kasım’da bakın bir ilerleme raporu çıkacak. Bu ilerleme raporunda şimdiden basına sızdı. İlk defa olarak içinde Türkiye Güney Kıbrıs’ı mutlaka tanımalıdır ve üyelik sürecinin vazgeçilmez bir parçasıdır diyecek. Hani istemiyorlardı. Başbakan diyor ki, bana söz verdiler tanımayı istemeyecekler. Hollanda Başbakanı bana öyle demişti. Değerli arkadaşlar, diplomasiden hiçbir şey anlamıyorsunuz. Sözler uçar, yazılar kalır. Sizin verdiğiniz taahhüt yazılı. Kıbrıs’la ilgili ek protokolü imzalayacağım yazmışınız ve sonra Dışişleri Bakanı 29 Temmuz 2005’te imzalamış. Hadi yap diyorlar. E sende bana onu söylemiştin. O söz diyorlar. Sözler uçar yazılar kalır. Siz bu kadar ilkel bir kuralını bilmediğiniz için dış politikanın eliniz kolunuz bağlı kaldınız. Hadi bakalım diyorlar. Yapmazsanız üyelik sürecinizi askıya alırız. Yapmazsanız şunu yaparız, veto ederiz, bilmem ne yaparız. Türkiye’yi böyle bir ciğere tırmanmaya çalışan bir kedi durumuna getiriyorlar.
Değerli arkadaşlar, biz bu kadar küçülmedik. Atatürk’ün cumhuriyeti bu kadar küçülmedi. Haklarınızı, çıkarlarınızı cesaretle korumasını bileceğiz. Yapılan haksızlığı söyleyeceğiz. Diyeceğiniz gayet basit. Şu Kıbrıs meselesi diyeceksiniz. Tanımak şöyle dursun. Ben onlarla masaya bile oturmam. Niye? Çünkü bunlar gayri meşrudur. Bu gayri meşru bir iktidardır. Çünkü Kıbrıs devletini kuran anlaşmalar Kıbrıs’ta Türklerden ve Rumlardan oluşan bir hükümeti öngörüyor. Bir cumhurbaşkanı var Rum cumhurbaşkanı, parlamentoda Rumlar ve Türkler eşit haklara sahip veto hakkına sahip. Nerede bunlar? Yok. Nerede hükümetteki Türk bakanı yok. Silah zoruyla atmışlar, adam öldürmüşler. 1963 yılının Noel’inde kaç tane Türk’ü kurşuna dizdiler. Türkleri devletten attılar. Bürokraside bir tane Türk yok. Mahkemelerde bir tane Türk yok. Ve siz bana diyorsunuz ki, sadece Rumlardan oluşan bir devleti, bütün Kıbrıs’ı meşru hükümeti olarak tanıyacaksınız. Hayır arkadaşım tanıyorum. Bunu diyecek cesaretiniz yok mu sizin? Bakıyoruz, olumlu düşünüyoruz, olumlu yaklaşımlara gidiyoruz. Bu taviz vereceğim demektir. Tek taraflı taviz. Niye veriyorsun? Haksız bir talep var karşısında. Siz devleti zorla ele geçiriyorsunuz. Bir çeteyi meşru hükümet saymışsınız ve AB’ye üye yapmışsınız bedelini bana ödeteceksiniz. Ödemiyorum. Beni AB’ne üye yapmayacak mısın? Ha bunu açıkça söyle. Bunu açık söyle. Başka amaçla sen beni üye yapmak istemiyorsan Kıbrıs’ın arkasına saklanma. Kıbrıs’ın arkasına saklanamayacak kadar küçük bir devlettir. Onun için siz hiç buna teşebbüs etmeyin. Bana diyorsunuz ki, Patrikhaneye ekümelik sıfatını tanı. Vah vah. Niye tanıyacakmışım? Lozan’da tanıdım mı? Lozan’da Türkiye Patrikhaneyi Türkiye’nin sınırının dışına atıyordu biliyor musunuz? İsmet Paşa diyor ki biz istemiyoruz Patrikhane filan. Bu Patrikhaneyi Türkiye’den alın götürün, nereye götürürseniz götürün biz bunları Türkiye’de görmek istemiyoruz. Niçin? Çünkü kurtuluş savaşından önce o kadar kötü olaylar yaşandı ki Patrikhaneyle ilgili. Biz bunları anlatmak istemiyoruz. Türklerle Yunanlılar arasında Rumlar arasında husumet olmasın istiyoruz. Onun için bunları anlatmadık. Bize diyorlar ki, tarihinizle yüzleşin. Ben Fransız radyosunda bu son gidişimizde açık oturumda bunu söyledim. Tarihinizle yüzleşin. Yüzleşelim mi? Yüzleşelim yani tarihi bütün açıklığıyla anlatmamızı istiyorsanız anlatalım. Ermenilerin neler yaptığını anlatalım. Türkleri nasıl canlı canlı camilere sokup yaktıklarını anlatalım mı? Bunumu istiyorsunuz. Van’da olanları anlatalım mı? Ermenilere Fransız üniforması giydirdiğinizi, onları Kahramanmaraş’ta, Adana’da kaç tane masum Türk’ü nasıl katlettiğini anlatalım mı? Yunanlıların nasıl hamile kadınların karnını süngüyle deştiğini de anlatalım mı? Tarihle yüzleşeceksek her şeyi anlatacağız. Anlatalım mı bunları? Patrikhanenin yaptıklarını anlatalım mı geçmişte. Biz anlatmadık. Dostluk olsun istedik. Yeni yetişen kuşaklar birbirinin düşmanı olsun istemedik. Yanlış iş mi yaptık. Şimdi gelip gelip Türkiye’nin burnunu sürtecekler. Lozan’da alamadıklarını şimdi almaya çalışıyorlar. Patrikhaneye ekümelik sıfatı verilsin. Lozan’da vermedik. Çok istediler vermedik. Ne oldu sonunda? Lord Curson geldi İsmet Paşa’ya dedi ki, ben bir öneride bulunuyorum dedi. Bu Patrikhanede sadece İstanbul’daki Rumların dini işleriyle uğraşacak, başka hiçbir işe karışmayacak. Kimle muhatap olacak? Muhatap olacağı en yüksek makam Eyüp kaymakamı. Biz cumhuriyette buna karar verdik. Lozan’da buna karar verdik. Cumhuriyet döneminde bunları yaptık. Şimdi ne görüyoruz? Patrikhane gidiyor Brüksel’de AB’yi Türkiye’ye karşı kışkırtıyor ve Türkiye’ye baskı yaptırıyor. Olacak şey mi? Ve siz de bunu içinize sindiriyorsunuz hükümet olarak. Kabul etmiyoruz. Ben İstanbul milletvekiliyim. Değerli arkadaşlarım, Patrikhane benim seçim bölgemde. Patriği de gayet iyi tanırım. Bir kere gelip bana bir şikayetini söylemedi. Nerede öğreniyorum Patriğin şikayetini? Brüksel’e gidince öğreniyorum. Patrik şunu istiyor, bunu istiyor. Atina’ya gidince öğreniyorum. Dışişleri bakanı bize İstanbul Rum Patriğinin taleplerini anlatıyor vah vah. Sen benim vatandaşım olacaksın, benim bölgemde yaşacaksın ve benim ülkemi gidip yabancılara şikayet edeceksin. Onların baskısıyla Türkiye’den talep istiyorsun. Yok böyle şey. Sen Türkiye’den istediğin talepler senin uluslararası anlaşmalara uygunsa yabancı söylemese de ben sana onu veririm. Değilse kim baskı yaparsa yapsın vermem. Kim vermez? Atatürk Türkiye’si vermez. Teslimiyetçi iktidarlar namına konuşmuyoruz. Niye vermez? Çünkü Lozan anlaşmasında bir hüküm var 45. madde. İstanbul’daki Rumlara ne hak verilirse diyor batı Trakya’daki Türklere de aynı haklar verilecektir. Aynı hiç eksiksiz. Sen orada ne yapıyorsun Türklere? Zülüm yapıyorsun. İstanbul’daki Rumlar için istediğin hakları Batı Trakya’daki Türklere Müslümanlara veriyoruz vermiyoruz. O zaman isteyemezsin kardeşim. Devlet sana bunu söyleyecek. O zaman geri adım atarlar. Ve hesap ederler. Ya biz bu Türkiye’yi AB’ye istiyor muyuz, istemiyor muyuz? İstemiyorsanız o zaman bunu açıkça söyleyeceksiniz. Böyle bahanelerle Türkiye’yi küçülterek, aşağılayarak bu işe kalkışmayacaksınız.
Değerli arkadaşlarım, biz bütün bunları hükümete de söylüyoruz, meclisi de söylüyoruz. Fakat ne yazık gördüğümüz şudur ki, karşımızda teslimiyetçi bir iktidar var. Bu istenirse neredeyse vermeye hazır, hiçbir noktada direnemeyen bir iktidar var. İşte bunu yaparsanız geleceğiniz nokta Türkiye için çok hazindir ve cumhuriyetin bütün kazanımlarını kaybederiz. Kıbrıs’ı da kaybederiz. Ve kendimize güvenimizi kaybederiz. İkinci sınıf bir devlet durumuna düşeriz. Askerimizin başına çuval geçiriliyor Irak’ta Süleymaniye’de protesto etmeye cesaret edemiyorsunuz. Bu olacak şey midir? Bu sizin haysiyetinize yapılan büyük bir hakarettir. Orada 5-10 askere yapılan iş Türk milletinin haysiyetine yapılan bir saldırıdır. Buna bir tepki gösteremiyor musunuz? Bu kadar bir işi de yapamıyor musunuz? Başbakan diyor ki, büyük devletler protesto edilmez vah vah. Nerede duydunuz bunu. Ondan kısa bir süre sonra çok alakasız bir konuda Yunanistan’la Amerika arasında sorun oldu hemen Yunan hükümeti protesto etti Amerika’yı. Yunanlı protesto edecek, ben edemeyeceğim.
Değerli arkadaşlar, burada çok dikkatli olmak zorundayız. Hem dış politika konularında, hem dış ekonomik konularda biz mutlaka ulusal çıkarlarımızı korumak bilinci içinde olmalıyız. İşte cumhuriyet bayramı bize bunu düşündürüyoruz.
Şimdi size son olarak bir şey daha söyleyeyim. Sizi doğrudan doğruya ilgilendiren bir konuda. Şimdi biz AB üyeliğini körü körüne mi istiyoruz. Hayır körü körüne istemiyoruz. Türkiye’nin çıkarlarına olacağını düşündüğümüz için istiyoruz. Peki her şeyi yaptık bizi almadılar ne olacak? İstediğinizde B planı olacak. AB olmazsa Türkiye batmaz. Çıkış yolunuz mutlaka olacak cebinizde ama sonuna kadar da mücadele edeceksiniz. Niçin? Çünkü bütün Avrupa ülkeleri üye olmak için mücadele edip bir avantaj sağladılarsa bende o avantajı sağlamak istiyorum onun için.
Şimdi Akhisarlıları ilgilendiren bir konu söyleyeyim. Tarım sizi yakından ilgilendiriyor. Eğer biz bugün AB’ye üye olsaydık bizim cebimize senede 11,5 milyar euro para geçecekti. Bunun 8,5 milyar eurosu AB’nin tarım fonlarından gelecekti. Sadece çiftçiler için ve bizim çiftçilerimizin cebine bir para girecekti. Ve Avrupa çiftçisi nasıl refah içinde yaşıyorsa benim çiftçimde bugünkü gibi kıvranmayacaktı. Ektiği ürünün üzerine yeterli katkıyı, sübvansiyonu alacaktı, rahat bir hayat sürecekti. Şimdi bakınız biz pamuk üretim alanlarını daraltıyoruz. Pamuk para etmiyor, devletten para alamıyoruz. Sübvansiyon edilmiyor. AB’den zaten bize beş para yok bu konuda. Ve Yunanistan destek alıyor. Onun için Yunanistan pamuk üretimi alanlarını %30 genişletti bu arada ve bize pamuk satıyor. Eskiden pamuk ihracatçısı olan Türkiye pamuk alanlarını daraltıyor pamuk ithal ediyor. Siz biliyor musunuz 1 milyon 200 bin çiftçimiz geçen sene tarımı terk etti. Antalya’da bizi gezdirdiler kilometrelerce gidiyorsunuz terk edilmiş tarım alanları. Nadas bildiğiniz nadas değil bu terk edilmiş. Ve 1156 bin dönüm arazimiz ekilmedi. İşte Türkiye bu duruma getirildi. Bu teslimiyetçi politikalar sonucunda. Hakkınızı alamadılar.
Şimdi değerli arkadaşlar, bütün bunları AB’den alabiliriz. Eğer ciddi bir iktidar olursa iş başında. Size diyorlar ki, 15 sene sonra ancak girebilirsiniz. Niçin acaba? Nereden biliyorsunuz Türkiye’de 15 sene içinde aklı başında bir iktidarın gelip de gerekli bütün reformları yapamayacağını nereden çıkarıyorsunuz. Ondan değil. Siz ne yaparsanız yapın diyor biz hiç ekonomik reformumuzu tamamlamadan sizi alamayız. Neymiş o? İşte bu sübvansiyonları azaltacaklar, tarım sübvansiyonlarını sonunda sıfıra indirecekler. O zamana kadar sizi almayacaklar ve sonunda alırlarsa zaten ödenecek para kalmayacak. Düşünebiliyor musunuz? İşte bu oyunları halka anlatacaksınız. Biz anlatıyoruz. Hükümetin ağzından bir kere bunu duydunuz mu? Duyamazsınız.
Değerli arkadaşlarım, bütün bunları size anlatıyorum bilesiniz diye. Yalnız bir şeyi daha bilmenizi istiyorum. İzlenen yanlış politikalar Türk ekonomisini batırmıştır. Atatürk devrinde, İsmet Paşa devrinde dış borç almamaya özen gösteren Türkiye bugün dünyanın 5. en borçlu ülkesidir. Niçin? İki kelimedir. Bunun cevabı iki kelime. Hiç başka yerde aramayın. Bunun cevabı kötü yönetimdir. Türkiye kötü yönetildiği için gerçekten çok büyük bir borç batağına girmiştir. En son örneği uzağa gitmeyin Akhisar. Akhisar sigara fabrikası 305 dolara mal olmuştur. Bu fabrika için Türkiye dünya kadar kredi almıştır ve bugün bu kredinin faizini ödüyoruz. Kaç paralık üretim yaptı Akhisar sigara fabrikası bugüne kadar? Sıfır. Kaç kişi çalıştırdı. Sıfır. Niçin? Çünkü hesapsız, kitapsız yatırım. Yanlış tütün politikası izleniyor. Türk tütününü mahvettiniz. Türk sigarasını mahvettiniz. Yabancı sigaracılara Türkiye’yi peşkeş çektiniz. Sonunda bunun bedelini halk ödüyor.
Ankara – İstanbul hızlı tren projesi Ayaş tünelini açtınız, daha bitiremediniz. 1976’dan bu yana kaça mal oldu size? 1 milyar dolara. Ne oldu bu tünel? Bu tünel projesi rafa kalktı. Niçin? Fay hattında olduğu için. Bunu biliyor musunuz? Farkında değilsiniz. Nereden tünel deldiğinizin farkında değilsiniz. Kötü politikacı, kötü bürokrat Türkiye’yi bu duruma getirdi. Atatürk devrinde o yoklukta, o kıtlıkta en iyi politikacıyı, en iyi bürokratı bulmuş Atatürk. Var mı Atatürk devrinden bir tane borç, var mı? Devletin beş kuruşunun hesabını tutmuşlar. Beş kuruş inanmazsınız. Bütün bakanlar, devlet adamları gece yarılarına kadar hesap kitap tutarmış. 10 kuruş açık olmayacak devlette. Böyle geldik. Şimdi 130 trilyonluk teşvik kayıp. Böyle şey olur mu? Pencereden mi atıyorsunuz siz devletin parası. Nasıl kaybolur devletin parası. Hesabı, kitabı olmayan para olur mu? İşte böyle bir gayri ciddi iktidar.
Şimdi değerli arkadaşlarım, bundan sonra fazla uzatmayalım. Yalnız bir noktayı bilmeniz gerekiyor. Siz Türkiye’nin çıkarlarına hizmet edecek bir iktidarı işbaşına getirmeye çalışırken hiç unutmayın başkaları da kendilerinin çıkarına hizmet edecek bir iktidarı Türkiye’de iş başına getirmeye veya işbaşında tutmaya çalışıyor. Çok önemlidir. Siz o lafı eminim ki hafızanıza kaydettiniz. Başbakanın başdanışmanı çıkıyor Washington’da gazetecilerin önünde diyor ki, biz 6-7 sene daha iktidarda kalmalıyız. Siz diyor bizim başbakanımızın delikten aşağı süpürmeyin onu kullanın diyor. Cumhuriyet tarihinde duyulmamış bir sözdür. Siz başbakanımızı kullanın diyor. Yani ne demek? Kendi menfaatiniz neyi gerektiriyorsa onu yapın diyor. Sizin istediğiniz çerçevede onu kullanın diyor. Utanç verici bir tablo değil mi değerli arkadaşlar. Bir Türk vatandaşı olarak buna nasıl isyan etmezsiniz. Biz isyan ettik. Biz dedik başka partileri sabahtan akşama kadar eleştiriyoruz ama başbakan Türkiye’nin başbakanıdır biz onu kullandırtmayız. Büyük devletlerin politikası daima başka devletleri kimin yöneteceğini etkilemeye çalışmaktır. Bunu hiç unutmayın.
Yeni bir kitap çıktı New York Times’in evvelce Türkiye muhabiri olan Stephen King yazdı hükümet anlamına gelen bir kitap yazdı. Ve orada çok açık bir şekilde diyor ki, dolaylı yoldan filan Amerika’nın devirdiği hükümetler çoktur ama 14 tane hükümeti doğrudan doğruya devirmiştir. 1873 tarihinden itibaren 14 tane hükümeti doğrudan doğruya devirmiştir. İşte bu sandık gelirini buna benzer 14 tane devlet. 14 tane hükümet daha doğrusu. Sonra ne oluyor? Sonra başka insanlar çıkıyor. Böyle doğrudan doğruya, İngilizler gemilerini bir ülkeye yollamışlar kral sarayına doğru toplarını çevirince kral istifa etmiş. Diplomasi bu. Şimdi öyle yapmıyorlar. Ne yapıyorlar? Boyun bağından yaptırıyorlar. Turuncu boyun bağı takacaksınız, sokakları işgal edeceksiniz, meclis binasını işgal edeceksiniz ve hangi yabancıları devlet sizi yönlendiriyorsa onların istediği iktidarı işbaşına getireceksiniz. İşte Gürcistan’da yaptıkları, işte Ukrayna’da yaptıkları, işte Sırbistan’da yaptıkları, işte Kuzey Kıbrıs’ta yaptıkları.
Ama değerli arkadaşlar bunu Türkiye’de yapamazsınız. Niçin yapamazsınız? Çünkü Türkiye’den bir Atatürk geçmiştir onun için yapamazsınız. Ve Türk halkı buna izin vermez onun için yapamazsınız. Türkiye’nin haklarını, çıkarlarını, bağımsızlığını, egemenliğini, eşitliğini sonuna kadar koruyacak bir partinin, CHP’nin iktidara geçmesini engellemek için her çareye başvuruyorlar bundan hiç kuşkunuz olmasın. Her türlü yalan mubahtır. Basını da etkiliyorlar, başka çevreleri de etkiliyorlar, yeşil sermayeyi de kullanıyorlar. Aklınıza gelecek her şeyi yapıyorlar nafiledir. Hiç boşuna çabalamasınlar İsmet Paşanın tabiriyle söylüyorum. Bunlar bize hafif gelirler.
Değerli arkadaşlarım, birde şunu söyleyeyim. Sizi bulunca insan çok şeyi anlatmak istiyor ama hepsine vaktimiz yok biliyorum. Sorularınıza cevap verirken söylüyorum ama bunu söylemezsem çok eksik olacak diye düşünüyorum. Ülkemizin en önemli konularından biri terördür. Şimdi terörü de tavsiye ederim başka bir açıdan bakmaya çalışın. Yani günlük basında okuduklarınız, duyduklarınız sizin düşüncelerinizin sınırını oluşturmasın. Şu soruyu sorun kendi kendinize. Türkiye’de bu son terör faaliyetleri başlamadan önce en son terör ne zaman görülmüştü. En son ayaklanma ne zaman görülmüştü. 1937 Dersim isyanı. 1937’den 1975’e kadar yaklaşık 40 yıl hiç terör yok. Başka ülkelerde var. Almanya’da var, Fransa’da var, Japonya’da var. Türkiye’de yok. Acaba niye 1975’te başlıyor da mesela 1970’te başlamıyor. Veya 1985’te başlıyor. Çok basit. Çünkü değerli arkadaşlarım, terör doğrudan doğruya hiç kuşkunuz olmasın bundan Türkiye’deki terörün kaynağında Kıbrıs sorunu yatmaktadır. Türkiye Kıbrıs’ta askeri müdahalede bulunduktan hemen sonra biz ikinci harekatı Ağustos ayında yaptık. Eylül ayında ekoculardan oluşan EKA diye bir örgüt çıktı. Dedi ki, bizim şuanda Kıbrıs’ta Türk ordusunu yenecek gücümüz yok. Ama dünyanın her yerinde Türkiye’nin hedeflerini tahrip edeceğiz ve hemen sonra 1975 yılının ocağında ilk olarak Viyana büyükelçimizi öldürdüler. Asala teröristleriyle işbirliği yaptılar. Asala teröristlerini desteklediler, teşvik, kurdurdular hatta ve bu eylemlere başladılar. 40 tane diplomatımız öldü. Nereden kaynaklanıyor bu? Güvenilir kaynaklara sorarsanız size Güney Kıbrıs’ta enstitü gösterirler. Teröristlerin eğitildiği yer olarak orayı gösterirler. Ve pek çok teröristin de bağlama limanı Güney Kıbrıs olmuştur. O da bir Ermeni teröristin ve Atina yapmıştır. Ondan sonra ne oldu? Asala terörü bitti. Nasıl bittiği ayrı bir hikaye, uzun bir hikayedir. Ertesi gün yani bir hafta beklemediler ertesi gün PKK terörü başladı. PKK terörünün merkez üstü neresiydi? Kıbrıs Rum kesimi. Unutmayınız Öcalan nerede yakalandı? Kenya’daki Yunanistan Büyükelçiliğinde. Cebinde Kıbrıs Rum pasaportu. Kimdi bunların bütün organizasyonu? Kıbrıs Rum yönetiminin üst düzey bir devlet görevlisi. Bunu açıkça yapıyordu. Ve bütün faaliyetleri oradan yönlendiriyordu. Biz bunları görmeyecek kadar kör müyüz?
İşte değerli arkadaşlar, Suriye’nin desteğini biliyoruz, başka ülkelerin desteğini biliyoruz. Bugünkü duruma bakın. Kuzey Irak’ta 5 bin civarında PKK şimdi birazcık azaldı sayıları faaliyet gösterecek ve hiçbir güvenlik gücü bunların peşinden gitmeyecek. Olacak şey mi bu? Irak devleti yapamaz gücü yok. Peki Amerika yapsın. Uluslararası hukuka göre bir devleti işgal ediyorsunuz oranın güvenliğinden siz sorumlusunuz. 141 bin askeri var Amerikanın. Bir tane askerini oraya göndermiyor. Bir tane teröristi yakalamış değil. Bunu nasıl izah edeceksiniz? Başkan Bush diyor ki, 11 Eylül saldırılarından sonra ya diyor bizden yanasınız ya teröristlerden yanasınız. Bizim gri sahamız yoktur diyor. Biz de onu söylüyoruz. Ya bizden yanasınız ya teröristlerden yanasınız. Bizimde gri sahamız yok. Buyurun yapın. Amerikan senatosunun savunma komitesi başkanı ve üyeleri geldi Ankara’ya. Dediler ki, yaşlı bir adam ben dedi Kore’de savaştım Türklerle beraber. Türklerin kahramanlığına büyük bir hayranlık duyuyorum. Biz Türklerle savaşırken dedi Türkler bizim birliğin korumasın yaptıkları zaman biz gece rahat uyuduk. Çünkü bilirdik ki, Türk askeri canını verecek bizi koruyacak. Biz dedik ki, bizim komşumuz Irak’ta 141 bin Amerikan askeri var ama biz gece rahat uyuyamıyoruz. Niçin? Çünkü onlara karşı hiçbir tedbir almıyorsunuz dedik. Gık yok. Özel temsilci atanacakmış da, Talabani dağa çıkmışta, PKK’yla pazarlık yapmışta, tek taraflı ateşi durdurmuşta. Bunların hepsi hikayedir arkadaşlar. Terörle mücadele ediyor musun, etmiyor musun? Bunu söyle. Dağdan insinde siyaset yapsın. Değerli arkadaşlarım, sizin evlatlarınız, bizim evlatlarımız şuanda dağda her an hayatı tehlikede ve bu insanla mücadele ediyor. Komutanı emretmiş terörle mücadeleye sonuna kadar devam edeceksiniz. Siyasetçi ne diyor? Bırakın diyor gelsin siyaset yapsın. Oradaki askerin bu halini düşünebiliyor musunuz? Ondan sonra siyasetçilerle asker arasında polemik başlatılıyor. Çok yanlıştır. Terörle böyle mücadele edilmez. Terörle zaaf göstererek mücadele edemezsiniz.
Bakın ben meclis kürsüsünde açıkladım. İspanyollar bir kere bu hatayı yaptılar. Franco’nun döneminden sonra teröristlere af ilan ettiler 4 yılda terörist 10 misline çıktı. Terörle mücadele ederken en yapmayacağınız iş zaaf göstermektir, af ilan etmektir. Bunu yapmayacaksınız. Terörle böyle mücadele edilmez.
İşte arkadaşlar size çok anlatacaklarımız var ama sorularınıza da herhalde cevap vermek imkanını birlikte durdurmamız gerekiyor. Biraz önce de Balçova’da söylediğimi size söyleyeyim. Bu kadar uzun lafın mutlaka bir özeti olmalı. Sayın Ufuk Özkan için ikinci baskı olacak ama belki aranızda duymayanınız vardır. Biz bütün bunların özetini şöyle anlatırız. Bir cümle hiç merak etmeyin bir tek cümle. O da şudur; diyoruz ki, bu iktidar içeride gericidir, dışarıda vericidir ve yakında gidicidir.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.