Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Elazığ İl Örgütünde Türkiye-AB İlişkileri Konuşması
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN ELAZIĞ’DA YAPTIĞI KONUŞMA
10 MART 2006
Sayın Başkan, Değerli arkadaşlar,
Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Sizlerle Dış politika alanında yaşanan son gelişmeler hakkında görüşlerimi paylaşmak istiyorum. Türkiye’yi doğrudan doğruya ilgilendiren dış gelişmeler ülkemizin güvenlik çıkarları açısından endişe verici bir boyuta ulaşmış bulunmaktadır. Bunun başında güneydoğu sınırımızdaki gelişmeler gelmektedir.
Irak’ta son zamanlarda artan şiddet eylemleri ve çatışmalar bir iç savaşın muhtemel olduğunu göstermektedir. Bunun komşu Irak halkına ve Türkiye de dahil olmak üzere komşu ülkelerde yansımaları olacaktır. Seçimlerden bu yana hala bir hükümet kurulamamıştır. Seçimlerde başarılı olan Partiler ve gruplar aralarında uzlaşıya varamamışlardır. Kısa süre önce Başbakan ilan edilen Allawi’nin ne derece başarılı olabileceği şüphelidir. Allawi’nin temsil ettiği laik görüşün destekçileri fazla değildir.
Çeşitli unsurların tahrikleri sonucunda Şiilerle Sünniler arasında çok yoğun çatışmalar yaşanmakta, taraflar birbirlerinin camilerini ve kutsal yerlerini tahrip etmektedirler. Bu durumun bir süre daha devam etmesi halinde Irak’ı yönetmek tamamen imkansız hale gelecektir. Ne yazık ki başlangıçta bizim dile getirdiğimiz endişeler bir bir gerçekleşmektedir. Amerikan askeri harekatından önce Amerikalıları uyarmış ve harekatın Pandora’nın kutusunu açacağını ve Irak’ın ikinci bir Filistin haline geleceğini söylemiştik. Bugün Irak’ta ulaşılan durum Filistin’den de kötüdür. Vatandaşların hiçbir can güvenliği kalmamıştır. Amerikalılar ve Koalisyon güçleri ülkedeki güvenliği sağlayacak durumda değillerdir.
Irak sınırımızda büyük tehlikeler vardır. Gerçek bir iç savaş çıkması halinde yüz binlerce mültecinin aynen 1. Körfez Savaşında olduğu gibi sınırlarımızı zorlayarak ülkemize girmeleri ihtimali yüksektir. Türkiye maalesef buna karşı hiçbir hazırlık yapmamıştır.
Sınırlarımızı daha sıkı koruma altına almamız gerekirken, hükümet ne yapıyor? Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesi işini yabancıların da katılacağı bir ihaleyle firmalara vermeyi ve mayınları temizleyen firmalara bu verimli toprakları 49 yıllığına devretmeyi planlıyor! İlk ihale Mardin’de yapılmıştır. Firmalardan ikisinde şartnameye aykırılık bulunduğu için son anda iptal edilmiştir. Ayrıca 9 Mart’ta Şırnak’ta bir ihale yapılacaktı. O da teklif veren olmadığı için iptal edildi. Aslında Türkiye’nin imzaladığı uluslararası sözleşme çerçevesinde anti-personel mayınlarını temizlemek için 2013 yılına kadar vakti vardır. Hükümetin bu acelesinin nedenini anlayamıyoruz. Bu mayınların temizlenerek bu verimli toprakların halka açılmasının bir an önce gerçekleşmesini biz de istiyoruz. Ama Hükümet yıllarca bekledikten sonra harekete geçmek için Irak’ta bir iç savaş tehlikesinin ufukta göründüğü zamanı bulmuştur. Hiç değilse birkaç hafta bekleyin, orada durumun nasıl gelişeceğini görün.
Mayınlar konusunu kısaca özetlemek gerekirse, Silahlı Kuvvetlerimiz 50-60 yıl önce Suriye sınırına mayın döşemiş. 5-6 yıl önce Hükümet bu mayınların kaldırılıp bu arazilerin köylülere açılmasına karar vermiş. Evvelce, Türk Silahlı Kuvvetleri, bu mayınları temizleyebileceğini hükümete bildirmiştir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin elinde bu işi yapacak eğitime sahip, bilgiye sahip yetişmiş uzman kadrolar mevcuttur, personel mevcuttur, istihkam birlikleri mevcuttur. Silahlı Kuvvetler, hükümetten, bir süre önce bu görevi yapabilmek için, daha modern teçhizata ihtiyacı olduğunu bildirmiş ve 35 000 000 dolarlık bir tahsisat istemiştir, “35 000 000 dolar verdiğiniz takdirde, biz, iki yıl içinde bu bölgeyi temizleriz” demiştir Türk Silahlı Kuvvetleri. Bu hükümet de, Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu bölgedeki mayınları temizlemesi görüşünü benimsemiştir.
Bakınız, AKP Mardin Milletvekili Sayın Nihat Eri, 12 Mart 2003 tarihinde Yüce Mecliste bir konuşma yapmıştır. Sayın Eri Mecliste diyor ki: “Türk Silahlı Kuvvetlerinde bu konuda deneyimli çok değerli elemanlar var. Bu işin özel sektör eliyle de yapılabileceğini biliyoruz; fakat, Türk Silahlı Kuvvetleri eliyle hem daha çok hızlı hem de çok daha ucuz bir şekilde yapılabileceği ilgililerce belirtilmektedir.” Katılıyorum; Sayın Eri’nin bu sözlerini aynen paylaşıyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, İktidar Partisi, o sırada bu işin Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından yapılmasını öngörüyor. Nitekim, Sayın Millî Savunma Bakanımız Gaziantep’te yaptığı bir konuşmada diyor ki: “Kara Kuvvetlerinin bu mayınları kaldırması meselesi araştırılıyor. Üç şirketin imal ettiği üç ayrı makineden 16 tane alınması öngörülüyor. Bunların 13’ünün alınması için ihaleye çıkılmıştır.”
GAP bölgesinin sorumlusu Kalkınma İdaresi Başkanı Sayın Muammer Yaşar Özgül de aynı şeyi söylüyor; 12 Nisan 2004 tarihinde bir konuşma yapıyor “Türk Silahlı Kuvvetlerinin bu mayınları temizlemek için açtığı ihale sonuçlanmıştır ve ihale sonuçlarına göre, çok yakında biz bu temizleme işine başlayacağız” diyor 2004 yılının mayıs veya haziran ayında Türk Silahlı Kuvvetlerinin mayın temizleme işine başlayacağını açıklıyor.
Zaman Gazetesini açıyoruz, Zaman Gazetesinde Şubat-2005 tarihinde, ilginç bir başka haber var -Kilis Valisi bir açıklama yapmış- Zaman Gazetesi “Kilis özel idaresi, Kilis Vilayetinin toprakları içinde kalan bütün mayınları sadece ve sadece 29 000 000 dolara temizlemeyi taahhüt etmektedir. Özel sektör bu iş için 758 000 000 dolar istiyor; ama, biz Kilis Vilayeti özel idaresi olarak, bunu, 29 000 000 dolara yapmaya hazırız ve 24 000 çiftçiye, bu, iş sahası yaratacaktır” diyor. Buraya kadar çok güzel; sonra ne oluyorsa birden hava değişiyor…
Geçen gün -22 Şubat günü, birkaç gün önce- çok değerli arkadaşımız Sayın Mustafa Gazalcı, Terörle Mücadele Yasasının görüşülmesi vesilesiyle bir soru sordu Sayın Millî Savunma Bakanımıza; bu işi sordu, yani “bu mayınlar nasıl temizlenecek, hükümet ne yapıyor?.. Millî Savunma Bakanımızın cevabını aynen okuyorum: “Önce, Kara Kuvvetlerimiz bunu kendisi yapabilir mi diye gayret sarf etti; aşağı yukarı bir senelik çalışma sonucunda, bunun kara kuvvetleri tarafından yapılmasının icabında yeni şehitlere yol açacağı anlaşıldığından vazgeçildi.”
Değerli arkadaşlarım,
Türk Silahlı Kuvvetleri, NATO’nun en büyük ikinci silahlı gücüdür, dünyanın en büyük, en başarılı, en eğitimli gücüdür. Kalkıp da, siz, bu kürsüden Türk Silahlı Kuvvetleri elli yıl önce döşediği mayınları bugün sökecek durumda değildir, bunun için gerekli imkânı yoktur, risk almak istememektedir, derseniz bu, Türk Silahlı Kuvvetlerini çok rencide eder, çok üzer.
Değerli arkadaşlarım,
Türk Ordusu ne zamandan beri risklidir diye bir görevi reddetmiştir? Ben 40 yıldan fazla bir zaman askerlerle çalıştım. Bir kere dahi bir subayımızın kalkıp şu görev risklidir, Hükümet’in bu talimatını yapamayız dediğini hiç hatırlamıyorum. Zaten Milli Savunma Bakanlığı Genel Sekreteri Kurmay Albay Mustafa Küçükayan basına açıklama yaparak bunun doğru olmadığını söylemiştir. Tam olarak şöyle demiştir, aynen okuyorum:
Yazınızda belirttiğiniz “Şehit veririz, o halde sınırlarımızdaki mayın temizliğini yabancılara verelim” şeklindeki ifade kamuoyunda yanlış anlaşılmalara sebep olabileceğinden, bu açıklama size gönderilmiştir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ülkesi ve halkı için yaptığı hiç bir faaliyette ve görevde zayiat faktörünü dikkate almadığı tarihimizde ve günümüzde ölümsüz örnekleriyle aşikârdır.
Yani MSB Genel Sekreteri Bakanını tekzip ediyor. Doğrusunu söylüyor.
Peki Sayın Vecdi Gönül başka ne diyor? “Biz Milli Savunma Bakanlığı olarak ihaleye açacaktık açamadık çünkü mayın toplama ihalesini açacak teknik bilgi Milli Savunma Bakanlığımızda yoktur” diyor. Düşünebiliyor musunuz bu Meclis zabıtlarına girdi. Uçakları, denizaltıları, en hassas silahları almak için ihale açacak teknik bilgi var, mayın toplamak için yok. Bu mümkün mü?
“Maliye Bakanlığı’na devrettik” diyorlar. Maliye Bakanlığı da uluslar arası bir ihale açmaya karar verdi. Şartnameyi gördük, “3 sene de bu mayınları temizleyeceksiniz, temizlerseniz 49 yıllığına bu toprakları sizlere vereceğiz” deniyor. İki Kıbrıs büyüklüğünde bir vatan toprağı burası. Tam sınır ortasında güvenlik boyutu var, stratejik boyutu var, ekonomik boyutu var. Bu toprakları askere temizletip vatandaşa, topraksız köylüye vereceğiniz yere, siz diyorsunuz ki “biz bunları bir yabancı şirkete yarım asır tahsis ederiz.”
NATO bünyesinde çalışan NAMSA adlı bir kuruluş var ve bu kuruluşun yaptığı en önemli işlerden biri de mayın temizlemektir. Bu kuruluşun başında da 10 yıl süre ile emekli bir Türk Subayı görev yapmıştır. NAMSA’nın özelliği şu; bunlar kârsız çalışıyor. NATO kuruluşu olduğu için bu hizmeti NATO ülkelerine bedava veriyor. Maliyetine yapıyor yani. Bugüne kadar 3 milyon mayın temizlemiştir NAMSA. D.Almanya’da, Afganistan’da, temizlemiştir yani rahatlıkla bunu NAMSA’ya yaptırsanız maliyeti neyse ona yapacak. Elde edeceğiniz 2 Kıbrıs büyüklüğünde araziyi de 1.sınıf tarım arazisini de organik tarım için topraksız köylüye vereceksiniz. Bu kuruluşa MSB müracaat etmiyor. Maliye Bakanlığı’nın yap-işlet-devret ihalelerine çıkacağını duyan NAMSA yetkilileri Maliye Bakanlığı ile temasa geçiyorlar ve bu işi yapmanıza yardım edebiliriz diyorlar. Maliye Bakanlığı ne yapıyor? NAMSA’ya cevap bile vermiyor !
Şimdi ne öğreniyoruz? Bu mayın toplanması işi için 2005 yılınını Haziran ayında gizli bir kararname çıkartılmış. Buna göre işler yapılıyor. Bu gizli kararname neymiş? Gizliliğe niçin gerekli görülmüş bilmiyoruz.
Değerli Arkadaşlar,
Tam bu toprakların karşısında Suriye petrol çıkartıyor, altında da muhtemelen petrol var. Çünkü bizim Kilis’te bu mayınlı bölgenin hemen yanında biz de petrol çıkartıyoruz. Daha önce hükümet mayınlar temizlendikten sonra o bölgede petrol aramaya başlayacaklarını açıklamıştı. Ama şimdi bu konudan artık bahsedilmiyor. Bu kadar önemli bir konu ve basınımızda bir satır yok. Bu bilgiyi biz açıkladık ve Hükümetten ne cevap gelecek çok merak ediyoruz.
Sınırımızdaki verimli ve stratejik önemi ülke güvenliği açısından çok büyük olan topraklar yabancılara 49 yıllığına devredilemez. Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak bu uygulamaya kesinlikle karşı çıkıyoruz. Birkaç yıl için işbaşına gelmiş hiçbir hükümetin ülkenin stratejik önemi büyük olan ve çok verimli topraklarını yarım yüzyıl için yabancılara peşkeş çekmesine izin vermeyeceğiz. İhalelerin iptal edilmesi için hukuki yollara başvuracağız.
Değerli arkadaşlarım, gene Güney sınırlarımızla ilgili yeni bir gelişme varç Size onu da aktarmak istiyorum:
Sanayi Bakanımız Sayın Ali Coşkun’a buradan dürüstlüğü için teşekkür ederim. Kendisine Irak’tan ithal edilen hurdalarda radyasyon olduğu iddiaları doğru mudur diye sorduk. Bu iddiaların doğru olduğunu saklamadı. Hatta Türkiye’ye kaçak olarak silah da girdiğini açıklıyor. Bakınız, Soru önergemizin yanıtını aynen okuyorum: Dış Ticaret Müsteşarlığı diyor ki: Irak’tan hurda ithalatında ülkemize radyoaktif madde ile silah-mühimmat girişinin engellenmesi amacıyla gerekli tedbirlerin alınmasına yönelik olarak, 19 Kasım 2004 tarihinde Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK), 9 Mart 2005 tarihinde Çevre ve Orman Bakanlığı ve 17 Mart 2005 tarihinde TAEK’te ilgili kurum ve kuruluşların temsilcilerinin katılımıyla toplantılar gerçekleştirilmiş ve söz konusu toplantılar sonucunda alınan, ülkemize radyoaktif madde ile silah- mühimmat girişinin önlenmesine yönelik tedbirlerin önemli bir kısmının ilgili kurumlar arasındaki eşgüdüm eksikliği nedeniyle uygulamaya geçirilememesi ve uygulamaya konulan tedbirlerin ise hurda içerisinde ülkemize radyoaktif madde ile silah-mühimmat girişinin engellenmesinde yetersiz kalması nedeniyle Müsteşarlığımız konuya ilişkin koordinatör kurum olarak tayin edilmiştir.
Peki Hükümet buna karşı ne yapmıştır? 2005 yılının Haziran ayında Irak’tan ithalatı toptan yasaklamış. Peki şimdi soruyoruz; şimdiye kadar ne kadar radyasyonlu hurda Türkiye sınırlarından içeri girebilmiştir? Ve bunlar şimdi nerededir? Bu halk sağlığını tehdit eden zararlı maddeler niçin Irak’a iade edilmemiştir? Diğer taraftan, sınırdan bu maddeler nasıl geçebilmiştir? Sınırlarda yeterli bunları tespit edebilecek imkanımız mı yok? Neden Irak’tan gelen tüm malların girişi toptan yasaklanıyor?
Dahası, bizi asıl endişelendiren ülkemize girdiği itiraf edilen bu tehlikeli maddelerin şu anda nerede olduğu konusudur. Bu konuda Türkiye Atom Enerjisi Kurumu tarafından araştırıldığından kuşkumuz yoktur. Ancak hükümetten bu konuda bilgi istiyoruz. Hurdalar tespit edilip halk sağlığına zarar veremeyecekleri şekilde muhafaza edilmekte midir? Yoksa şu anda halkımızın sağlığına ciddi bir tehlike mi oluşturmaktadır? Şunu sormadan edemiyoruz. Sınırlarımızda tespit edemediğimiz ve ülkemize girişine engel olamadığımız bu zararlı ve tehlikeli maddeleri ülke çapında dağıldıktan sonra nasıl tespit edebileceğiz?
Değerli arkadaşlarım,
Kıbrıs’taki gelişmeler de endişe vericidir. Hükümetin baskısıyla Kıbrıs Türklerinin Kofi Annan Planına evet oyu vermesinin hiçbir fayda sağlamadığı geçen hafta bir kere daha anlaşılmıştır. Türklerin evet oyuna karşılık AB’nin ticari engellemeleri kaldırmak amacıyla hazırladığı tüzük tasarısı Rumların baskıları sonucunda rafa kaldırılmıştır. Bu tüzüğün Kuzey Kıbrıs’a mali yardım yapılması için hazırlanan tüzükle bir arada kabulü için Türkiye’nin sarf ettiği çabalar hüsrana uğramıştır. Rumların engellemeleri ve diğer AB ülkelerinin de onlara boyun eğmeleri sonucunda AB Temsilciler Komitesinde bu tüzükler birbirinden ayrılmıştır. 259 milyon euroluk yardım da geçen yılın sonuna kadar yetiştirilemediği için 130 milyon euro azaltılarak kabul edilmiştir. Üstelik bu yardımın verilmesi de tamamen Rumların takdirine, hatta denetimine bırakılmış; Türk tarafı açısından kabul edilemeyecek şartlara bağlanmıştır.
Şimdi hükümet bu karar üzerine hayal kırıklığını saklayamıyor. Dışişleri Bakanı Sayın Gül buna tepki gösteriyor, yardımı almayacağız diyor. Bu haksızlıktır diyor. Biz şimdiye kadar yapılan haksızlıklara tepki gösterirken Sayın Gül AB’nin dayatmalarını, haksız kararlarını savunuyor ve bizi eleştiriyordu. Şimdi artık bunu yapamayacak duruma gelmiştir.. Hayali başarı tacirleri iflas etmiştir, “Gül solmuştur”.
Avrupa Birliği konusunda da hükümet Türkiye’nin geriye gitmesini engelleyememiştir. Ne yazık ki hükümetin başarı gibi göstermeye çalıştığı gelişmeler Türkiye açısından büyük tehlikeler içermektedir.
Türkiye, Avrupa Birliği’ne tam üyelik yoluna 1963 yılında çıkmıştır. 1963 yılında imzaladığımız Ortaklık anlaşmasının 28. maddesi çok açık bir şekilde bu anlaşmanın hedefinin Türkiye’nin tam üyeliği olduğunu söylüyor. Bunun altında Atatürk’ün en yakın arkadaşı İsmet İnönü’nün; karşı taraftan da Hıristiyan Demokratların babası sayılan Adenauer’in imzası, o zamanki Avrupalı liderlerin imzası var. O zaman kimse tartışmamış Türkiye Avrupalı mıdır değil midir diye. Bizi Avrupa Konseyi’nin kurucu ortağı yapmışlar. Avrupa Ekonomik Kalkınma örgütüne ilk başta üye olan ülkelerden biriyiz. Batı Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerinden oluşan NATO’nun üyesi yapmışlar, kimse tartışmamış Türkiye Avrupalı mıdır değil midir diye. Şimdi ne görüyoruz Avrupa’da? Şimdi bunu tartışıyorlar.
Daha önceki Alman başbakanı Helmut Kohl okulda bir öğretmeninin kendilerine Türkiye’nin Avrupalı bir ülke olduğunu öğretmediğini söylüyor. Acaba okuldaki öğretmenleri kendilerine Kıbrıs’ın Avrupa coğrafyasına dahil olduğunu mu öğretmiş? Kıbrıs Avrupalı mıdır? Niçin Kıbrıs’ın Avrupalılığını tartışmıyorsunuz da Türkiye’ninkini tartışıyorsunuz? Niçin 40 yıl önce tartışmıyordunuz da şimdi tartışıyorsunuz? 40-50 yıl içinde maalesef Avrupa’da siyasi irade değişmiştir. İkinci Dünya savaşından sonra Avrupa’ya yön veren liderlerin yerini başka düşünceler sahibi olan başka liderler almıştır.
Gerçekten Avrupa’daki bazı ülkeler, bazı politikacılar, bazı siyasi partiler Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Eski Fransız Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing “Türkiye’nin üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır” diyor.
Ülkemizin üyelik hedefini zora sokan bu yaklaşımlara tepki göstermek AB üyeliğine karşı olmak mıdır? Fransız Anayasasında yapılan bir değişikliğin sonucunda 2007 yılından itibaren AB’ye katılacak yeni üyelerin onay işlemi halkoyuna sunulacak. Yani siz bütün koşulları yerine getirseniz ve istenen bütün tavizleri verseniz bile Fransızların % 51’i hayır oyu verirse üye olamayacaksınız. Buna tepki göstermek gerekmiyor muydu? Şimdi Avusturya Parlamentosunda da halkoyuna gitmek için çabalar bulunmaktadır.
Bu gerçekler halktan saklanamaz. Ortak hedefimiz Türkiye’yi bir an önce ve diğer ülkelerle eşit koşullarda AB’ye tam üye yapmaktır. Bazen bu mücadele sırasında yaptığımız eleştirileri yanlış yorumlayıp bizi AB üyeliğine karşı olmakla suçlayanlar oluyor. Oysa gerçekte bizim mücadelemiz Türkiye’yi AB’ye sokmak isteyenlerle değil, üyeliğimize karşı çıkanlarladır. Türkiye’ye haksız koşullar dayatmak isteyenlerledir. Üyeliğimizin önüne engeller çıkartmak isteyenlerledir. Onlarla korkmadan, çekinmeden gerçek bir Avrupalı gibi tartışıyoruz. Biz bu okulda bunu öğrendik. Yabancılar karşısında teslimiyetçiliği öğrenmedik, diz çökmeyi öğrenmedik, haksızlıklara boyun eğmeyi öğrenmedik.
Türkiye’nin üyeliğine karşı olan bazı AB Komisyonu üyelerinin de etkisiyle 2004 yılının 6 Ekiminde yayınlanan İlerleme Raporu maalesef Türkiye’nin üyeliğini tehlikeye düşürebilecek ifadeler içerecek şekilde kabul edildi. Bizden başka hiçbir aday ülke için öngörülmeyen bazı kısıtlayıcı koşullar rapora konuldu. Özellikle insanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları ve sosyal politikalar alanlarında Türkiye’ye sürekli kısıtlamalar getirilebileceği söylendi. Bu kısıtlamalar 17 Aralık 2005 tarihindeki AB zirvesinde ağırlaştırılarak kabul edildi.
Bu temel konularda sürekli hak kısıtlaması olursa tam üye olamayacaksınız demektir.
Ayrıca Kıbrıs konusunda Türkiye için tek taraflı önemli tavizler istendi. Biz bunlara karşı çıktık. Bu koşulların kabulünün Türkiye’ye çok ağır bir bedel ödeteceğini, üstelik tam üyelik hedefinin de iyice kuşkulu hale getirildiğini söyledik. Ne yazık ki, Hükümet bunları kabul etti. 17 Aralık zirvesinde verdiği taahhütlere uygun olarak 29 Temmuz’da 1963 tarihli Ankara Ortaklık Anlaşmasını Kıbrıs dahil yeni üyelere uygulamayı öngören ek protokolü imzaladı. Bu imzayı atarken bir deklarasyon yayınladı ve bu imzanın Güney Kıbrısı tanıma anlamına gelmediğini söyledi.
AB 21 Eylülde bir karşı deklarasyon yayınlayarak Türkiye’nin deklarasyonunun hiçbir geçerliliği olmadığını ve Türkiye’nin ek protokolü imzalaması gerektiğini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresinde geçilmeyeceğini söyledi.
Avrupa Komisyonunun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn aynı şeyi söylüyor ve bu protokolü Meclisin derhal onaylamasını beklediklerini, aksi takdirde bölümlerin müzakeresine başlanmayacağını bildirdi. İşte başlangıçta yapılan hatanın bedelini Türkiye daha şimdiden ödemeye başlamıştır.
Son olarak 9 Kasım’da yayınlanan İlerleme Raporu ile Katılım Ortaklığı belgesinde de aynı belgelere atıfta bulunulmakta ve buna ilaveten Kıbrıs ile ilişkilerimizin normalleştirilmesi, yani Güney Kıbrıs’ı resmen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımamız istenmektedir.
Raporlarda bizi rahatsız eden başka bazı unsurlar da var. Örneğin Lozan Antlaşmasıyla düzenlenen azınlıklar sisteminin değiştirilmesi ve Lozan’da azınlık olarak tanınmayan bazı gruplara azınlık statüsü verilmesi isteniyor.
Gene Lozan’da kabul etmediğimiz, İstanbul Fener Rum Patriğine Ekümenik sıfatı verilmesi isteniyor. Ruhban okulunun açılması isteniyor. Bir kara mizah örneği verilerek azınlıklar konusunda Türkiye’nin AB standartlarına uyması talep ediliyor. Oysa bu konuda bir AB standardı yok. Örneğin Fransa azınlıkların varlığını kabul etmiyor. Yunanistan Türk azınlığına olağanüstü kısıtlamalar uyguluyor. Keşke bugün Batı Trakya’daki Türk azınlığı İstanbul’daki Rumların sahip oldukları haklara sahip olabilse.
Geçen Temmuz ayında bir Parlamento heyetiyle gittiğimiz Batı Trakya’da Türk azınlığının özellikle eğitim ve dini haklar konusunda yaşadığı sıkıntıları gözlerimizle gördük. İşte şimdi bize “Azınlıklar konusunda AB standartlarına uyun.” deniliyor.
Raporlarda Sivil-Asker ilişkileri konusunda da aşırı talepler var. Öyle bir izlenim yaratılıyor ki, sanki Türkiye’de bütün önemli siyasi ve stratejik kararları askerler veriyormuş; sanki askerler Parlamentonun kararlarına hükmediyormuş izlenimi uyandırılıyor. Parlamento askerlere sözünü geçirsin deniliyor. Ben üç yıldır parlamentoda görev yapıyorum. Bir kere bile askerlerin bir telkiniyle karşılaşmadım. 1 Mart tezkeresini reddederken biz askerlerin önerisi doğrultusunda mı hareket ettik? Halkın egemen olduğunu anlayamıyorlar. Zannediyorlar ki askerler emrediyor! Diğer taraftan “İnsan hakları ihlalleri azalsa da devam ediyor, üstelik Devlet ihlal edenleri koruyor.” diyor. Biz onları koruyor muyuz? İşte bu gibi üzücü, rahatsız edici, haksız talepler ve ifadeler var.
Raporlarda sadece olumsuz unsurlar yok. Çok doğru ve olumlu öneriler de var. Örneğin parlamenterlerin dokunulmazlıklarının kaldırılması isteniyor. Bunu biz zaten öteden beri destekliyoruz. Hakim ve savcıların atama usulünün değiştirilip daha tarafsız hale getirilmesi öneriliyor. Bunu da destekliyoruz. Eğitim, sağlık, ekonomi, sosyal adalet, vergi, işsizlik, kayıt dışı ekonomi, çevre, tarım, balıkçılık, bilim ve araştırma gibi pek çok alanda Hükümete yüzden fazla eleştiri ve öneri getiriliyor. Bunların çoğunu biz de destekliyoruz ve şimdiye kadar bunların yapılmamış olmasını biz de eleştiriyoruz. O bakımdan bu raporları sadece olumsuz yönleriyle değerlendirmek çok yanlış olur. Olumlu önerilerden mutlaka yararlanmalıyız, olumsuz ve haksız eleştiri ve önerilere de karşı çıkmalıyız.
Nasıl karşı çıkacağız? Bunun yolu meseleyi Meclise getirip orada enine boyuna görüşmektir. Aynen Hırvatistan’ın ve Polonya’nın yaptıkları gibi, iktidar ve muhalefet ortak bir politika tespit etmeli ve bunu Meclis kararı haline getirmelidir. Bunun özü Türkiye’nin tam üyeliğin altında ikinci sınıf bir statüyü kabul etmeyeceği olmalıdır. Kıbrıs konusunda da tek taraflı tavizler vermeyeceğimizi ve Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımayacağımızı söylemeliyiz. Aynı zamanda da gerekli reformları süratle gerçekleştirmeliyiz.
6 Ekim 2004 tarihinden itibaren kabul edilen belgelerin tümü Türkiye’yi 17 Aralık 1999 tarihinde kabul edilen AB’ye girme kararını geriletmiştir. Hükümetin sükunetle kabul etmesini eleştiriyoruz. Neydi 1999 Aralığındaki metin? Türkiye’ye eşit kriter uygulanacaktı. Yani bütün adaylarda aranan kriterler aranacaktı. Bu karar uygulandı mı? Hayır, uygulanmadı. 6 Ekim 2004 tarihinden itibaren çıkan bütün belgeler Türkiye’yi diğer adayların tümünden daha geriye götürdü. Aksini söyleyen varsa buyursun.
Çok dikkat etmemiz gerek nokta halkı, vatandaşı böyle önemli konularda aldatmamak. Kimse gerçekleri gizlemeye hatta birbirimizi AB’ye karşı olmakla, milliyetçilikle suçlamaya hiç kalkışmasın. Evet, biz milliyetçiyiz ama Atatürk milliyetçisiyiz. Çünkü Atatürk milliyetçiliği Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek temel maddesidir. Atatürk milliyetçiliği ırkçılık mıdır, gericilik, çağdışılık mıdır? Atatürk milliyetçiliği çağdışılık değildir. Atatürk’ün söylediği yolda gitmek, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşmaya çalışmak yanlış mıdır? İleriye yönelik planlarınız nelerdir diye soruldu. Ben bununla ilgili bir kitap dahi yazdım: Geleceği yakalamak. Her ülke ne yapıyor, 20 yıl sonra ne olacak, Türkiye için ileriye dönük projeleri anlattık bu kitapta. Mesela Fransa bu alanda strateji belirlemek üzere bir Bakanlık kurmuş, bunu anlatıyoruz. İngiltere’nin 12 tane bunun için temel yasası var. Biz ne yapıyoruz? Tam tersini yapıyoruz. Kadrolaşıyoruz. İktidarı bunun için eleştiriyoruz. Yani siyaseten kendisine kim yakınsa onu en önemli, en kritik makamlara getiriyor. Sonra da “niye AB’ye hala üye olamadık?” diyoruz. Bakınız Avrupa Komisyonunun yayınladığı son İlerleme raporunun birçok maddesinde Türk bürokrasisinin eksikliğinden, yetersizliğinden bahsediyor.
Değerli arkadaşlarım bizim AB’den istediğimiz nedir? Bizim istediğimiz sadece bir tek kelimeyle özetlenebilir. Başka hiçbir kelimeye gerek yoktur: EŞİTLİK. Lozan’da İsmet Paşa ile sadece eşitlik için mücadele verdik. Bunun sonucu da alınmıştır. Lozan müzakerelerinde bize eşit devlet statüsü vermek istemediler, kapitülasyonları korumak istediler. Bunu aldık ve işte biz bugün bunu kaybediyoruz. Biz buna itiraz ediyoruz. İnsanların serbest dolaşımı, tarım sübvansiyonları, kalkınma fonları alanlarında sürekli kısıtlamalardan bahsediyorlar. O zaman bize ikinci sınıf bir statü düşünüyorlar. Bunu başka türlü nasıl anlarsınız, nasıl yorumlarsınız? Niçin başkalarına uygulamadıkları kısıtlamaları bizim için kullanıyorlar? Eşitlik istememiz çok mudur?
En çok emek verdiğimi ve üzerinde en çok zaman harcadığım konulardan biri olan Kıbrıs’ta “Bizde bir hata var.” denildi. Hatamızı bilemiyorum ama Kıbrıs meselesinde geçmişteki Türk hükümetleri siyasi konuda hiç bir hata yapmamıştır.
Kıbrıs’ta eski Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri plan sundu, aynen kabul ettik. Sayın Denktaş da kabul etti. Ama Rum tarafı reddetti.
Sonra bütün sakıncalarına rağmen Kofi Annan planını aynen kabul edilmesini istediniz ve şunu iddia ettiniz: “Eğer Rumlar bu plana hayır, Kıbrıslı Türkler evet derse, bütün baskılardan kurtulacağız ve bir daha kimse bizden bir şey istemeyecek.” Ne oldu? Türkler evet dedi, Rumlar hayır dedi. Sonuçta Rumları mükafatlandırıp AB’ye üye yaptılar, Türklere ambargoları, baskıları devam ettirdiler. Şimdi kimden daha çok taviz istiyorlar? Rumlardan mı? Hayır, bizden. Rum gemilerine, uçaklarına açılın, Rumları Kıbrıs Devleti olarak hukuken tanıyın, ilişkilerinizi normalleştirin diye Türkiye’ye baskı yapıyorlar. Şimdi doğru mu yapıldı? 30 yıldır yanlış yapılıyorsa şimdi yaşananlar doğru mu?
Bağımsızlığımıza halel gelecek mi diye soruluyor. Kimsenin vermediğini biz verirsek gelir. AB’nin Etki raporu adlı belgesinde deniliyor ki “Fırat ve Dicle havzalarının stratejik önemi vardır, bu İsrail’i ilgilendirir, o nedenle uluslararası yönetim altına alınabilir.” Açın müzakere çerçeve belgesinin 3. maddesinin son cümlesine, bu rapora atıfta bulunduğunu görürsünüz.
Bugünkü iktidarın ne yapmak istediğini tam bilmiyoruz. Sayın Başbakan dedi ki “Eğer bizi üye yapmazlarsa kökümüze döner, İslam ülkeleri birliği kurarız.” Biz böyle bir şey kabul etmiyoruz. Bizim böyle bir hedefimiz yoktur. Sayın Dışişleri Bakanı ne dedi? Bu Müzakere Çerçevesi belgesinden hemen önce pürüz çıkınca “Biz sırtımızı döner gideriz.”dedi. Hayır pes etmek doğru değildir. Bakın DE Gaulle zamanında İngiltere’nin AB adaylığını Fransa iki kere veto etti. İngilizler ne yaptılar? Dediler ki “Biz hayırı cevap olarak kabul etmiyoruz.” Sonunda ne oldu? De Gaulle’ün yerini Pompidou aldı, İngiltere üye oldu.
Hükümetin Avrupa Birliğini başlangıçta ön plana çıkartmasının başlıca sebeplerinden biri türban sorununu AB vasıtasıyla çözebileceğini düşünmesi olmuştur. Hükümet diyordu ki, “Türk Yüksek yargı organlarının üniversitede kızlara türban yasağı koyması Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesine aykırıdır .” dediler. Sonra ne oldu? Bir genç kızımızın başvurusu üzerine Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi “Hayır, bu Sözleşmenin ihlali değildir” dedi. Hükümetin bütün umutları söndü. Davayı Türk hükümeti kazandı ama bizim Hükümet davayı kazandığına sevinmedi, üzüldü. Başbakan Avrupalı Hakimlere çatıyor, “Siz bu işi bilmezsiniz, bunu ulema bilir.” Diyor. İşte hukuk anlayışları budur.
Binlerce kızımızı baskı altına aldılar, türban özgürlüktür, Üniversitelerdeki türban yasağı Avrupa’daki düşünce sistemine aykırıdır .” dediler. Bu yüzden on binlerce kızımız Üniversite tahsilinden mahrum kaldı. Belki aralarında çok başarılı, çok önemli yerlere gelecek kızlar vardı. Bunlardan özür dilenmesi gerekir.
Değerli arkadaşlar, şimdi, kısaca size bazı örnekler vererek, Avrupa Birliğinin ülkemize yönelik eleştirileri ve beklentilerini anlatmaya çalışacağım. AB Komisyonunun ve AB Konseyinin belgelerinde bizi üzen, milletimizi rencide eden hususları sık sık dile getiriyoruz. Ama acaba bu raporlarda yer alan bütün eleştiriler ve beklentiler haksız mıdır, tek taraflı mıdır, ölçüsüz müdür, insafsız mıdır? Maalesef bunu söyleyecek durumda değiliz. Bu eleştirilerin ve beklentilerin büyük bir bölümü doğrudur ve hükümetin çeşitli alanlardaki eksiklerinin ve izlediği yanlış politikaların dile getirilmesinden ibarettir.
Avrupa Birliği ne diyor? Mesela, diyor ki “Türk hükümeti, giderek daha fazla geçici görevlendirme yapıyor; Cumhurbaşkanının reddettiği insanları geçici görevle üst düzeylere tayin ediyor. (Sayfa 11)” ” Böyle diyor. Onların da dikkatini çekmiş. Diyor ki “kapsamlı bir kamu yönetimi reformunun önünde, merkezden kaynaklanan engeller var. (Sayfa 11)” Hükümetin çok övündüğü kamu reformu girişimlerini eleştiriyor. “Ombudsmanı hâlâ kuramadınız, büyük eksikliktir; birçok Avrupa ülkesinde var, sizde yok, bir an önce kurun.(Sayfa 12)”” diyor. Üç yıldır bir adım atılamadı. Ceza Yasasıyla ilgili eleştiriler var ve bununla ilgili kaygılarını dile getiriyor. “Türkçe ile Türkçe konuşmayan etnik grupların arasında hukukî çeviri yapacak insanınız hiç yok, bir kişi bile yok. (Sayfa 15) ” diyor. Peki değerli arkadaşlar, Türkçe bilmeyen vatandaşlarımızın hukukunu biz nasıl koruyacağız? Bunlar çok ciddî eleştiriler, dikkate değer eleştiriler. “Reşit olmayan çocuklar ile reşit çocukları hapishanede aynı yerde yatırıyorsunuz; bu, bizim usullerimize aykırıdır. (Sayfa 16) ” diyor. Hükümetten cevap yok. Sayın Bakan bunların hiçbirine değinmiyor. Türkiye’de kıdemli yargı mensuplarının, adaletin işleyişi, hâkimlerin tayiniyle ilgili eleştirilerine yer veriyor. Polis ve jandarmanın gözaltına alınanları hukukî yargı talebinde bulunmaktan caydırdıklarını söylüyor.(Sayfa 17)
Sayın Bakan “demokrasi ve insan hakları alanında çok ileri gittik” diyor. Çok ileri gitti belki, ama, başka anlamda; hükümet, maalesef, olumlu anlamda Türkiye gerekli ilerlemeyi sağlamamıştır. Yalnız hukukî alanda değil… Sayın Bakan bize tavsiye ediyor, ‘Gidiniz, Avrupalı parlamenterlerle konuşunuz.’ diyor. Biz konuşuyoruz hiç merak etmeyin. Ne diyor Avrupalı parlamenterler; “bu içki yasağı nereden çıktı” diyorlar, “demokratik ülkelerde böyle şey olur mu
? ” diyorlar. Başbakanın özel sektör yöneticilerini savcılara şikâyet etmesini dile getiriyorlar. “Demokrasilerde böyle şey olmaz, bırakın insanlar eleştirsin” diyorlar. Şimdi, bu mudur demokraside, insan haklarında ilerleme?!
Daha pek çok ciddî iddia var. Bunların hepsini söyleyecek değilim. Bunların hepsini dile getirmek için vaktimiz yok; ama, şunu söyleyeyim ki, İlerleme Raporunun 17 nci sayfasını açarsa Sayın Bakan şu ifadelerle karşılaşacak: “Türkiye’de yolsuzluk ciddî bir sorun olmaya devam ediyor. Bugün birçok kamu kurumu malî denetimden muaftır. Sayıştayın yetkilerinin genişletilmesi yoluyla bu kurumlar denetim kapsamına alınmalıdır.” Bu yolsuzluk iddialarını bir tek Avrupa Birliği raporu söylemiyor. Biz söyleyince “iç politika, muhalefet yapmak için söylüyorlar” diyor bazıları. Avrupa Birliği raporu söylüyor. Başka kim söylüyor; Uluslararası Saydamlık Kuruluşu söylüyor. Uluslararası Saydamlık Kuruluşunun raporunda birinci sırada yolsuzluğun en az olduğu ‘en saydam’ ülkeler var. Türkiye’nin yeri, değerli arkadaşlarım, Gana’yla, Meksika’yla, Panama ve Peru’yla birlikte 65 inci sıradır. Niçin bu böyle oluyor? Defalarca açıkladık, Genel Başkanımız bugün bir kere daha tekrarladı, milletvekilleri dokunulmazlığının kaldırılması gerekiyor; işte, İlerleme raporunun 18. sayfası da bunu söylüyor. “Milletvekilleri dokunulmazlığına ilişkin hiçbir gelişme kaydedilmemiştir” diyor.
Değerli arkadaşlarım, AB, İlerleme raporunun 18. ve 19. sayfalarında hükümetin insan hakları konusunda pek çok uygulamasını eleştiriyor. Bazı uluslararası sözleşmelerin henüz onaylanmaması, İnsan Hakları Başkanlığıyla ilgili eleştiriler raporda ayrıntılı olarak yer alıyor. Dahası 22. sayfada “işkence yapan kamu görevlilerinin cezalandırılmaması için özel çaba gösterildi” diyor ve “Zamanaşımının kaldırılması, işkence suçları için çok yanlıştır” diyor. “Yargısız infazlar artmıştır” diyor. Nasıl demokrasi ve insan hakları gelişmesi oldu ki, yargısız infazlar artıyor?! Bunlar hep AB Komisyonunun hazırladığı raporda yazıyor. Biz söyleyince, belki, bazı arkadaşlarımız, siz muhalefet yapıyorsunuz diye düşünebilirler. Basında hükümeti desteklemeyi meslek edinenler böyle yazıyor “muhalefet muhalefetliğini yapacak” diyor. İşte, biz, yapmıyoruz, sadece Avrupa Birliğinin yazdıklarını okuyoruz size.
Şimdi, buna benzer pek çok eleştiri var. Bunların hepsini söyleyecek değilim; ama, mesela, 29. sayfada ‘Alevî topluluğunun ibadet yerlerinin tanınmadığına’ işaret ediliyor. Ciddî bir iddiadır ve 31. sayfada ‘Süryani ve Keldani din adamlarının görev yapmasına izin verilmediği’ söyleniyor; doğru mu acaba?! Yine 31. sayfada ‘Bazı gayrimüslim dinî toplulukların, aşırı gruplar tarafından, şiddete ve tacize maruz bırakıldığı’ söyleniyor. Bunlar çok ciddî iddialar; bunların üstüne gitmek lazım. Öyle zannediyorum ki, bu raporu bir tek biz okumadık; hükümetin, ilgili arkadaşlarımızın, devlet görevlilerinin mutlaka okuması lazım. Hükümeti bu konularda acaba uyarmadılar mı? Bu iddialar hakkında ne gibi bir soruşturma yaptık, ne gibi bir araştırma yaptık?
Kadın hakları, okuma yazma bilmeyenlerin durumu, cinsiyete dayalı ayırımcılık, kadınların işgücüne katılma oranında Avrupa’nın en son sırasında Türkiye’nin geldiği, gençler arasında işsizliğin yüzde 20,5′i bulduğu raporda yazıyor. Dahası ‘Türkiye’nin Avrupa Sosyal Şartının Kadınların annelik hakkıyla ilgili 8. maddesini kabul etmediği’ (Sayfa 33) ve ‘Temmuz 2005’te kabul edilen çocukların korunmasına ilişkin yeni yasanın uluslararası standartlara uygun olmadığı’ söyleniyor. (Sayfa 33) Daha geçen yıl Meclise sunduğunuz bir yasanın uluslararası standartlara uyup uymadığına niçin dikkat etmediniz? Niçin bu yasayı da Avrupa Uyum Komisyonuna yollamadınız?
Bütün bunlar bu raporda var ve sosyal alandaki diğer yetersizlikler de var; hepsini söylemiyorum ama, bir konu var ki, ona mutlaka değinmek zorundayım. Bir cümleyi size söyleyeceğim. Raporun 34 üncü sayfası diyor ki: “Kimsesizler yurdundaki hastalar yetersiz beslenmektedir.”
Değerli arkadaşlar, kimsesizler yurdundaki insanlar, devlete emanet edilmiştir.
Türkiye’de açlık olduğunu biliyoruz, 985 000 insanımızın açlık sınırının altında yaşadığını biliyoruz; ama, bir devlet kuruluşunda, devletin sorumluluk taşıdığı bir kuruluşta hastaların yeterince beslenmediği iddiasına ilk defa şahit oluyoruz; doğru mudur? Değilse, tepki göstereceksiniz, yanlıştır diyeceksiniz. Doğruysa, hemen çaresini bulacaksınız. Bunlar çok ciddî iddialardır ve bunların mutlaka üzerine gitmek lazımdır.
Raporda sendikal haklarla ilgili ciddi eleştiriler var. Sendikaların örgütlenme ve grev hakkı, toplu pazarlık haklarında önemli kısıtlamalar olduğu söyleniyor.Türkiye’nin Uluslararası Çalışma Örgütünün standartlarını hala karşılayamadığı belirtiliyor. Açınız 34. sayfayı bunları göreceksiniz. Raporda yasal kısıtlamalar yüzünden işgücünün büyük bir bölümünün toplu sözleşmelerin korumasının dışında olduğu söyleniyor.
Şimdi, raporda, bizim kabul etmediğimiz ve Lozan’la çelişen pek çok iddia ve dayatma da var; ‘Patriğe (siyasi güç verilmesi anlamına gelecek olan) ekümeniklik sıfatı hala verilmedi’ ifadesi var, -Değerli Arkadaşımız Emin Şirin de söyledi- başka iddialar var, asker-sivil ilişkileri konusunda, Kıbrıs konusunda, azınlıklar hususunda bizim de itiraz ettiğimiz noktalar var; ama biraz önce sözünü ettiğim sosyal yaşama dair birçok eleştiriye biz de katılıyoruz.
Şimdi, öyle bir eleştiri var ki mesela, bizi de hayrete düşürdü; AB İlerleme raporunun 36. sayfasında diyor ki: “Tarih ders kitaplarında azınlıklardan, güvenilmez, hain ve devlete zarar veren kişiler olarak bahsediliyor.” Değerli arkadaşlar, bu doğru mu? Talim Terbiye Dairesi böyle kitapları onaylamış olabilir mi? Doğruysa, derhal düzeltilmesi lazım.
Şimdi, tavsiye ederim, gerçekten, bu raporu dikkatle okuyunuz. 38. sayfada diyor ki: “Yargı, Kürtçe konuşma hakkını teminat altına alamamıştır.” Biz, böyle bir sorunla karşılaşmadık ama Türkiye’de insanlarımızın, anadili Kürtçe olan insanlarımızın Kürtçe konuşmasını engelleyen bir usul, bir uygulama varsa derhal sona erdirilmelidir. Bu iddialar nereden kaynaklanıyor buna bakmak lazım.
Raporda güvenlik güçlerinin zaman zaman orantısız güç kullandığına yönelik eleştiriler de yapılmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki polisin bazı olaylarda başvurduğu yöntemler AB’de de endişe yaratmaktadır.
Raporun 39. sayfasında yerlerinden edilmiş kişilerin durumundan söz ediliyor ve bazı etkenlerin bunların köylerine dönüşünü engellediği söyleniyor. Bu etkenler nelerdir? Yıllardan beri hiçbir kusurları olmadığı halde evlerine, köylerine dönme imkanından mahrum olan vatandaşlarımızın bu sıkıntısı öyle anlaşılıyor ki AB’nin de dikkatini çekmiştir.
Yurtdışındaki Süryani kökenli vatandaşlarımızdan çok azının geri dönebildiği söylenmekte, bunların boş kalan mülklerine el konulduğu ve geri dönenlerin de köy korucularının tacizine maruz kaldığı iddia edilmektedir. (Sayfa 31) Bunlar çok ciddi iddialardır ve mutlaka üzerine gidilmelidir. Eğer bu iddialarda gerçek payı varsa, o yörelerde kanun hakimiyetini sağlayamayan hükümetin çok büyük sorumluluğu var demektir.
Şimdi, bu sözlerimi sonuçlandırmak için, tamamlamak için Sayın Başkan şunu ifade edeceğim: Eğer arkadaşlarımız arzu ediyorsa bu raporun tamamının Türkçesini kendilerine ulaştırabiliriz; geniş bir özetini yaptık, geniş özetini de ulaştırabiliriz. Lütfen okuyunuz. Hepsini burada sıralamaya imkân yok. 100′den fazla konuda hükümete çok ciddî eleştirilerde bulunuyorlar.
Şimdi, öyle anlaşılıyor ki, Hükümet, gerçekten, reform politikalarını sürdürmekte hevesini ve heyecanını kaybetmiştir ve ülkenin geleceği, hevesini ve heyecanını kaybetmiş, ülkeyi Avrupa Birliği standardına çıkarma konusunda başarılı bir sınav verememiş bir hükümetin insafına terk edilemez. Türkiye’nin yeni ve taze bir başlangıca ihtiyacı vardır ve demokratik ülkelerde taze başlangıç yapmanın en sağlıklı yolu seçimdir. O bakımdan, biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak, bütün bu konularda ülkemizin hak ettiği aktarımların yapılabilmesi için halkın iradesine başvurmayı öneriyoruz.
2006 yılında -değerli arkadaşlarım söz ettiler- ne yapacağız; 2006 yılında yapacağınız en doğru iş bir seçim yapmaktır bizce ve 2006 yılı bir seçim yılı, laik, demokratik, atılımcı ve en kısa zamanda Avrupa Birliğine ulaşacak çağdaş Türkiye için bir atılım yılı olmalıdır.
Değerli arkadaşlarım, Türkiye bütün güçlüklere rağmen, inanıyoruz ki Avrupa Birliğine üye olacaktır. Ancak, artık herkesçe anlaşılmıştır ki, bu hedefe ulaşmak için ülkemizin yeni bir siyasî kadroya ihtiyacı vardır. Biz Cumhuriyet Halk Partililer olarak halkın vereceği iktidar görevini en başarılı biçimde yerine getirmeye hazır bulunuyoruz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.