Denizli Deha TV Mülakatı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Denizli Deha TV’ye Verdiği Mülakat
11 Mart 2006

Sunucu: Bugün Sayın Öymen’le yalnızca Türkiye Dış Politikası’nın yanı sıra Türkiye’nin diğer konularına da değineceğiz. CHP üzerine de konuşup, Denizlimizin bazı özellikli konularındaki bazı yorumlarınızı da rica edeceğim. Ülkemizde birkaç ay öncesinde bugünlere kadar hiç olmayan bir sorunla karşılaştık. Sayın Başbakanımızın Ankara’da, İstanbul’da verdiği demeçlerden sonra Diyarbakır’a gidip, Türkiye’nin gündemine bir kimlik sorunu; arkasından da bir kimlik bunalımı girdi. Bizim Türk mü; Türkiyeli mi; Türkiye halkı mı olduğumuz konusunda çeşitli görüşler ortaya atıldı. Sayın Başbakan böyle bir konuyu belki bilinçli belki bilinçsiz olarak gündeme getirmesinin ardından Güvenlik Kurulu’nun aldığı muhtemel açıklanmayan bir kararıyla bu konu küllendirilmeye çalışıldı. Neydi Sayın Başbakanın bundan amacı?

Öymen: En hafif tabiri ile bunu bir tecrübe eksikliği olarak adlandırabiliriz. Çünkü hiçbir ülke kendi kimliğini tartışmaya açmaz. Türklerin kimliği daha 1924 Anayasası’nda tespit edilmiştir. Anayasanın 88. maddesinde  kimin Türk olduğu açıkça yazılıdır. Dini, etnik kökeni ne olursa olsun Türkiye’ye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkes Türkiyelidir. O bakımdan Türk bir üst kimliktir. Tabi ki alt kimlikler vardır ve farklı etnik kökenlerden gelen vatandaşlarımız vardır. Farklı mezheplere mensup vatandaşlarımız vardır. Fakat hepimizin ortak unsuru Türk milletinin üyesi oluşumuzdur. Türk milleti hepimizin ortak kimliğidir. Türklerin üst kimliğidir. Bunu tartışmaya açtığımız zaman Türk kavramını herhangi bir alt kimlik düzeyine indirdiğiniz zaman devletin bütünleştirici unsuru kalmaz. Başbakan kalkıyor diyor ki “Devleti bütünleştirecek unsuru dindir.” Gayet tabii ki din bir milleti oluşturan unsurlar içerisinde önemlidir. Ama sadece dine bağladığımız takdirde, farklı dinlere mensup insanları dışarıda bırakıyorsunuz. Bu çok yanlıştır. Hiçbir ülke milletini tartışmaya açmaz. Başbakan arada bir “Tek millet tek vatan” diyor; ama açıkça “biz Türk milletinin mensubuyuz.” diyemiyor. Bu bizi çok rahatsız ediyor. Anayasamızın değiştirilemez maddeleri vardır. Bunları okuduğunuz takdirde Türklerin, Türk kimliğinin ne olduğunu göreceksiniz. Biz Türk olduğumuzu söylemekten utanç mı duyacağız? Bazı alt kimlikli vatandaşlar var diye, bazı radikal gruplar var diye, bazıları şiddete teröre başvuruyor diye biz Türkiye’de kendi kimliğimizi tartışmaya mı açacağız? Hangi ülke bunu yapıyor? İspanya’da da terörizm var. Baskı etnik grubu bağımsızlık istiyor; şiddet eylemi yapıyor. Terör faaliyetlerinde bulunuyor. Fakat İspanyollar kalkıp da İspanyol kimliğini tartışmaya açıyorlar mı? Kim yapıyor bunu? Bu gibi konuşmalar çok yanlış olmuştur. Sayın Başbakan da aynı konuşmasında bir terörden bahsederken geçmişte de devletin hatalarının olduğundan bahsetti. Bu da yanlış bir mesajdır. Böyle bir şey söylüyorsanız durumu izah edeceksiniz. Aksi takdirde teröre başvuranlar sanki bir haklılık kazandırmışsınız gibi bir durum olur. Siz devlet olarak bir hata yaptınız; bunun üzerine vatandaş silaha sarıldı dağa çıktı gibi bir mesaj anlaşılır.

Sunucu: Acaba Sayın Başbakan bunu söylerken AB’ye şirin görünmeye mi çalışıyor?

Öymen: AB’de bunu söyleyen var mı? Hangi AB ülkesi kendi kimliği için böyle şeyler söylüyor? AB’ye şirin gözükmek çok yanlıştır. Öncelikle hiçbir devlet adamı başkalarının aferinini almak için politika yapmaz. Devlet adamının görevi kendi ülkesinin, milletinin haklarını çıkarlarını korumaktır. Kalkıp da: “Ben nasıl davranırsam başkalarının hoşuna gider; o şekilde davranayım.” Dediğiniz anda bütün itibarınızı, ağırlığınızı, sikletinizi ve devletinizin itibarını tehlikeye düşürürsünüz. Hiç kimse size itibar etmez ondan sonra.

Sunucu: AB ile ilgili 17 Aralık zirvesi yapıldı ve bu büyük bir bayram havası yarattı gündemde. Fakat zamanla görüldü ki bu bayram havası kapı aralamayan bir iki anlaşmaya imza atılmasından ibaretti. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öymen: Şimdi daha o zirve sonuçlanmadan söz konusu metni gördük ve Sayın Baykal basın toplantısı yaptı ve “aman” dedi “bu metin çok ciddi sakıncalar içeriyor, Türkiye’yi tam üyeliğin altında bir statüye götürme niteliği taşıyor ve ayrıca Kıbrıs konusunda bize büyük baskılar yapılmasına kapı açıyor. Sakın bunu kabul etmeyin, daha iyi bir metin üzerinde anlaşalım uzlaşalım o zaman imzalarsınız” dedi ama Sayın Başbakan bunu kabul etmedi. Bu metni kabul etti. Peki sonra ne oldu? Dediğiniz gibi Ankara’ya geldi, büyük bir bayram havası içinde bunu ilan ettiler, büyük başarıdır diye. Fakat şu işe bakın ki tam 6 gün sonra Hükümet bir nota verdi AB’ye ve bu notada aynen biz ne diyorsak o yazıyor “bu nota kabul edilemez, bunun içinde Türkiye’nin tam üyeliğini kısıtlayıcı öğeler vardır, bunları düzeltin” diye bir nota veriyor AB’ye, düşünebiliyor musunuz? Hani bayramdı hani çok memnun edici bir sonuçtu? Nasıl oluyor da bu sonucu daha sonra reddediyorsunuz? Bırakınız Türkiye’nin talepleri doğrultusunda bir iyileştirme yapmayı aksine daha da geriye gidiliyor. Ve sonra Dışişleri Bakanı çıkıyor ve diyor ki “3 Ekim’de kabul edilen metin dünyaya bir armağandır.” İnanılır gibi değil. İçinde Türkiye için birçok kısıtlayıcı Türkiye’yi ikinci sınıf üyeliğe götürücü bir metni dünyaya hediye olarak nitelendiriyorlar. Yani iktidar Türk halkını yanıltıyor.

Sunucu: Siz Almanya Başbakanı Merkel ile bizzat görüştünüz AB konularında. Ne diyor Sayın Başbakan?

Öymen: Kendisiyle iki saat görüştük Alman Büyükelçiliği’nde. Kendisine anlattık “Türkiye ikinci sınıf bir statüyü kabul edemez” dedik, “Türkiye tam üye olmak ve eşit şartlarda üye olmak istiyor. Diğer halklara hangi hakları tanıdıysanız Türkiye’ye de aynılarını tanımanız gerekir.” Sayın Başbakan “sizin bütün argümanlarınızı kabul ediyorum fakat ben Alman halkının önüne çıkıp Türkiye’nin tam üyeliğini destekliyorum diyemem” diyor. Ama iktidar olmadan önce Türkiye’nin tam üyeliğini desteklediğini söylüyorlardı şimdi ise böyle şeyler hiç duyamıyoruz. O bakımdan Almanya’da bu hükümet değişikliği Türkiye’nin aleyhine olmuştur. Aynı şekilde Fransa’da İçişleri Bakanı bir daha ki seçimlerde büyük ihtimalle başbakanlığa oynayacaktır ve kendisi Türkiye’nin tam üyeliğini desteklememektedir. Türkiye’ye özel bir statü verilmesinden yanadır. Bu bizim için son derece önemlidir şunun içindir ki maalesef Chirac Türkiye taraftarı diye bilinirdi ve Türkiye için bir anayasa değişikliği yapıldı. Buna göre 2007 yılından itibaren AB ile ilgili konularda sadece halk oylaması yapılacaktır. Daha önce ya halk oylaması yapılıyordu ya da meclisin onayından geçiyordu. Böylelikle bizden önce üye olacak Bulgaristan ve Romanya’yı kurtarıyorlar, ama sıra Türkiye’ye gelince Fransız halkı evet demezse olmaz diyorlar. Yani siz bütün isteklere evet deseniz bile Fransız halkının % 51’i evet demezse üye olamayacaksınız. Bugünkü kamu yoklamalarının sonucuna bakarsak Fransızların çoğunluğu Türkiye’nin üyeliğine karşıdır ve bir tek ülke bile hayır derse üye olamıyorsunuz. Aynı şey Avusturya için de geçerlidir. Onlarda referanduma gitmek istiyorlar ve Avusturya halkının sadece %10 u bizim üyeliğimize destek vermektedir.

Bu öyle bir tablo ki sizin üyeliğinizi pamuk ipliğine bağlıyor. Böyle bir ortamda size her gün yeni bir taviz vermeniz söyleniyor. İstedikleri tavizler maalesef AB müktesebatından ve ortak hukukundan kaynaklanmıyor. Öyle olsa biz zaten kabul ederiz. Onun dışında baskılar yapıyorlar. Kıbrıs konusunu şöyle yapacaksınız “Rum uçaklarına izin vereceksiniz” diyorlar. “Öcalan’ı yeniden yargılayacaksınız, Heybeli Ada Ruhban Okulu’nu tekrar açacaksınız” diyorlar. Şimdi bunlara karşı direneceksiniz. Birincisi siz bize tam üyelik vaat etmiyorsunuz, Avusturya Hırvatistan tam üye olacaktır fakat “Türkiye için aynı şeyi söyleyemeyiz” diyor. Bize gelince zaman içinde bakacağız diyorlar.

Sunucu: Peki karikatür krizini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Öymen: Bu çok tuhaf bir krizdir çünkü Danimarka yasaları dinlere saygısızlık yapılmasını yasaklıyor. Danimarka Ceza Kanunu 140. maddesi dinlere karşı saygısızlığı cezaya bağlıyor. Fakat Danimarkalılar bu kanunu 1938 yılından beri hiç kullanmamışlar. Kendi kanununu uygulasa hiçbir sıkıntı olmayacak. Savcıya götürülmüş mesele ve savcı dava açılmasını gerek yok demiş. Bu hatadır. İkinci hata şu: oradaki Müslüman ülkelerin Büyükelçileri ve Türkiye Büyükelçisi Danimarka Başbakanından randevu istiyor. Fakat randevu verilmiyor. Bu da ikinci hatadır. İnatla özür dilemiyorlar. “Ben basına karışamam” diyor. Bunu sonucunda büyük gösteriler yapılıyor. Şimdi ne yapılmalıdır? Biz CHP olarak bu konuyla ilgili konuşmak ve mesaj vermek için Meclisi toplantıya çağırdık. AİHM dine saygısızlığı suç olarak kabul ediyor İngiltere ile ilgili bir davada öyleyse bu doğrultuda gereken yapılmalıdır.

Sunucu: Kuzey Irak ve oluşa gelen olaylar hakkında ne diyorsunuz?

Öymen: Bu gelişmeleri endişeyle karşılıyoruz. Bazılarının düşündüğünün aksine Irak’ta seçimlerin yapılması şiddet olaylarının azalmasına katkıda bulunmadı. 100.000’e yaklaşıyor Iraklıların kayıpları. Yapılması gereken iş Irak’a gerçek bir demokrasi getirmektir. Silahların gölgesinde falan değil gerçek bir seçim yapmaktır. 3 milyon  Türkmen var ve sadece 1 milletvekili gönderebiliyor Türkmen Cephesi meclise. Burada bir aksaklık vardır. Nüfus kaydırması oluyor Türkmenlerin olduğu bölgeye ve demografik yapı değiştirilmeye çalışılıyor. Netice o ki Türklerin yoğun olduğu bölgede şu an azınlık durumuna getiriliyorlar. Bu işler niçin bu kadar önemli çünkü Irak dünyanın petrol yatakları bakımından ikinci zengin ülkesidir. Bu rezervlerin % 40’ı Kerkük bölgesindedir. Dış ülkelerin müdahalesi incelenirken bu gerçek göz ardı edilmemelidir. Kuzey Irak’ta bir PKK varlığı var ve ABD buna müdahale etmiyor ve bizim müdahale etmemize de izin vermiyor. Bu teröristlerin elini kolunu serbest bırakıyor. Bu insanlar sınırdan patlayıcı geçirerek eylemler yapıyor saldırıyorlar. Buna karşı bir tepki oluşması lazım. Hükümetin ABD’ye karşı etkili bir politika izlemesi gerekiyor. Bunu yapamıyorlar ve bu da bizim en çok üzüldüğümüz noktadır. Türkiye dese ki “siz bu duruma müdahale etmediğiniz sürece bizim de sizin isteklerinizi yerine getirmemiz zorlaşacaktır.” Diplomaside en kötü durum ricacı olmaktır; bir ülkeden bir şey rica edeceksiniz hayır derlerse boynunuzu büküp çekileceksiniz. Türkiye bu duruma düştü. Türkiye elindekileri kozları kullanamıyor. ABD terör konusunda hiçbir şey yapmıyor ve Türkiye sessiz kalıyor. ABD hiçbir bedel ödemiyor. Türkiye bu savaşın içinde olsaydı büyük bir felaket olurdu. Binlerce askerimiz ölecekti. Biz böyle bir felaketi önledik CHP olarak ama 100 adet AKP milletvekili de bize destek verdi. Meclis çok başarılı bir sınav verdi. Herkes gördü ki Meclis dış baskılar ile hareket etmez kendi milli çıkarları neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket eder. Şimdi benzeri bir durum İran konusunda ortaya çıkabilir. Meclis aynı kararlılığı göstermelidir. Türkiye NATO’nun ikinci büyük gücüdür ve ekonomik bakımdan dünyanın en zengin 20 ülkesi arasındadır fakat bu vatandaşa yansımıyor bunun tek açıklaması kötü yönetimdir. Türkiye uzun yıllardır kötü yönetiliyor. Bu bizim kaderimiz değildir. Türkiye zengin bir ülkedir. Fakat sanayici kan ağlıyor yeterince ihracat yapamıyorlar. Rekabet gücümüz düşüyor. Bu Hükümet Türk standartlarına uyma zorunluluğunu kaldırıyor ve yaklaşık 600 ürün denetlenmeden ülkemize giriyor. İşsizlik artıyor % 10 a ulaştı. Milletin alım gücü yok. Açlık çeken insanın haline çare bulmanız gerekiyor ve bunun yolu iş sahası yaratmaktır. Gelen yabancı sermaye borsa ile ilgileniyor. İş imkanı yaratmıyor. Türkiye tehlikeli bir durumdadır. Yabancı sermaye risk gördüğü anda yatırımını çekerse borsa çökebilir Asya krizinde olduğu gibi. Avrupa’da özelleştirme daha kontrollü yapılıyor. Yeni teknoloji getirmeniz ön koşuldur. Yok pahasına tesisler satılıyor. Türkiye çok kötü yönetiliyor. 2006 yılı dış politika açısından sıcak bir yıl olacaktır. Arafat’ın ölümü, Hamas’ın seçilmesi, İran’ın nükleer gücü oldukça önemli gelişmelidir. CIA Başkanı geliyorsa bir şey istemek içindir. Kamuoyu bunlardan habersizdir. Dış politikada çok ciddi sıkıntılar vardır. İkincisi terörizmdir. Şiddetle toplumu rahatsız etme eğilimi vardır. İç güvenlik açısından sıkıntılarımız var. Türkiye dünyanın en borçlu 5. ülkesidir. Cari açık son derece fazladır. İran bugün eğitime  bizden fazla bütçe ayırıyor. Ekonomide büyük sıkıntılar vardır. Yunanistan pamuk ekim alanlarını genişletiyor ve biz pamuk ithal ediyoruz. Olacak şey değildir. Birçok ülke İMF ile anlaşma yapmıyor sırf ekonomik bağımsızlıklarını kazanabilmek için ama biz her söylenene evet diyoruz. Biz sanayiciye yatırımı zehir ediyoruz; bir sürü bürokratik engele takılıyorlar. Denizli gelişmişlik bakımından 15. sıradadır ama doğalgaz yok. Bu temiz havayı öldürüyor. Olay dönüp dolaşıp kötü yönetime geliyor. Seçim mecburidir. Bu iktidar gidicidir ve bir daha gelemeyecektir. Çünkü bunlar rejimden rahatsızdır. Türk halkı gerektiğinde demokratik yollarla tepki göstermeyi bilir. Erbakan’ı savunacak son partiyiz ama Erbakan asla Kıbrıs konusunda tavizci politika izlemedi. Fakat bu iktidar her ne kadar gömlek değiştirdik dese de hala yanlış hareket etmektedir.

Sunucu: Olası bir erken seçimde CHP’ye iktidar yolu gözüküyor mu?

Öymen: Kuşkunuz olmasın. İktidar olmak marifet değildir. Önemli olan sorunlara çözüm bulmaktır. Çiftçinin durumunu nasıl düzelteceğiz, sanayiciye nasıl destek olacağız, eğitimi sağlığı nasıl düzelteceğiz. Biz bunlarla ilgileniyoruz, bunları tartışıyoruz. İktidar olalım keyfimize bakalım demiyoruz. İlk seçimde iktidar olacağız, iktidar olmakla kalmayıp halkla beraber bu sorunları çözeceğiz. En çağdaş yaklaşımlarla çözeceğiz. Çağdaş düşünceli insanlarla çalışıp sorunların üstesinden geleceğiz. Ülkemizi hak ettiği yere getireceğiz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.