Marmara Eğitim Vakfı, Bodrum Belediyesi ve Bodrum Ticaret Odası Tarafından Düzenlenen “Tarihte Türkler, Ermeniler ve Gerçekler” Konferansı


CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN BODRUM’DA ERMENİ MESELESİYLE İLGİLİ OLARAK YAPTIĞI KONUŞMA
4 Aralık 2005

Sayın Başkan, Değerli Konuklar,

Bir süreden beri Ermenistan konusu ülkemizin ve dünyanın gündeminde önemli bir yer tutmaya başladı. Sözde Ermeni soykırımının 80. yıldönümü vesilesiyle dünyanın çeşitli bölgelerindeki Ermeni konuşları yoğun propaganda faaliyetleri yaptılar ve bazı ülkelerini parlamentolarının ülkemizi ve halkımızı incitici kararlar almaya ikna ettiler. Ne yazık ki Türkiye’de bazı ilim adamları Türkiye’nin resmi tarih tezine tepki gösterme iddiasıyla ortaya çıkıp Türklerin gerçekten Ermenilere soykırım suçu işlediğini çeşitli konferanslarda ve televizyon programlarında iddia ettiler. Bu iddiaların kuşkusuz cevabını verecek bilim adamları Türkiye’de ve dünyanın başka ülkelerinde mevcuttur. Onların dile getirdikleri bazı noktalara ben de birazdan işaret edeceğim. Ancak öncelikle belirtmek istediğim bir nokta var. Acaba niçin Ermeni meselesi denilince akla hemen 80 yıl önce cereyan eden üzücü olaylar geliyor da bugün cereyan etmekte olan esef verici olaylar gelmiyor? Niçin hiç kimse bugün Yukarı-Karabağ meselesine değinme ihtiyacını duymuyor?

Çok kısa bir süre önce Yukarı Karabağ’da cereyan edenler uygarlık açısından yüz kızartıcı bir nitelikteydi. Yukarı-Karabağ Azerilerinin büyük çoğunlukla yaşadıkları ve Azerbaycan’ın topraklarının içinde olan bir bölgeydi. 1979 sayımına göre bölgedeki Azeri nüfusu 1 milyonun üzerindeydi, Ermeni nüfusu ise 120 binden ibaretti. Sovyetler Birliği’nin yıkılıp da eski Sovyet Cumhuriyetlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarından hemen sonra Ermeniler Karabağ’ı ele geçirmek için silahlı mücadele de dahil her yöneteme başvurdular ve neticede 1992 yılının mayıs ayında başlayan saldırılar 1993 yılının Ekim’ine kadar devam etti ve bu saldırılarda o bölgedeki Azeri nüfustan 18 bin kişi hayatını kaybetti, 50 bin kişi yaralandı ve 4 bin kişi de esir alındı. Yukarı-Karabağ ve diğer altı Azeri eyaleti Ermeni işgaline geçti ve 1 milyon Azeri göç etti. o tarihten beri Azerbaycan topraklarının % 20’si Ermeni işgali altındadır. Bu soruna çözüm bulmak için Avrupa Güvenlik ve işbirliği Örgütü çerçevesinde oluşturulan Minsk süreci içinde çok çaba sarf edilmiş, ancak hiçbir sonuç alınmamıştır. Bugün hala bu topraklar işgal altındadır ve o bölgede yaşayanlar çok ağır koşullar altında hayatlarını sürdürmeye çalışıyorlar.

Bu saldırılar üzerine uluslararası toplum başlangıçta kuvvetli bir tepki gösterdiğini hatırlıyoruz. BM Güvenlik Konseyi 23 Tem 1993 tarihinde aldığı kararla Ermenistan’ın saldırgan tutumunu kınadı. Av Parlamentosu ve Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Yukarı-Karabağ’ın Azeri toprağı olduğunu kabul etti. Ermenistan’ı bu topraklardan çekilmeye davet eden pek çok çağrı yapıldı. Peki sonra ne oldu? Hiçbir şey olmadı. Ermenistan bir tek köyü bile boşaltmadı. Ermenistan dikkatleri başka tarafa çekmek için 1915 olaylarını dünya kamuoyunda ön plana çıkartmaya çalıştı ve Azerilere yaptığı zulmü unutturarak zulme uğrayan taraf görüntüsü sergilemeye gayret etti. Bugün Ermenistan konusundan bahsedilince Yukarı Karabağ dan yaşanan büyük insanlık dramını, 20 bine yakın insanın ölümünü, 1 milyon mültecinin perişan vaziyette yaşadığını dünyada kaç kişi hatırlıyor? Ne yazık ki Türkiye’de de bu oyuna gelenler çok oldu. 1915 yılındaki olaylar hakkında kendi ülkelerini en ağır bir dille suçlayan Türk aydınlarından kaç tanesi Yukarı Karabağ konusuna değindi? Türkiye aleyhindeki tezlerin serbestçe savunulması için salonlarını açan üniversitelerimizden kaç tanesi son yıllarda Yukarı Karabağ konusunda bir seminer düzenledi? Kaç televizyon kanalımız son yıllarda 1 milyon Azeri mültecinin durumunu görüntüledi ve halka yansıttı? İşte işin düşündürücü tarafı budur. Ne yazık ki uluslararası ilişkilerde medyalara hakim olan, gündeme de hakim oluyor ve bazı acı gerçekleri gözlerden saklamak mümkün olabiliyor.

Değerli konuklar,
Gözlerden saklanan acaba sadece bu olay mıdır? Acaba son yıllarda kırkı aşkın diplomatımızın hayatına mal olan ASALA terörü nasıl ortaya çıkmıştır? Ne yazık ki bunu da hatırlayan ve tartışan çok az.  ASALA terörü nasıl ortaya çıktı kısaca hatırlayalım. 1975 yılına kadar Türkiye’ye yönelik hiçbir örgütlü uluslararası terör eylemi yaşanmadı. 1973 yılında yaşlı bir Ermeninin Los Angeles başkonsolosumuzu ve yardımcısı öldürdüğü olayı bireysel terör çerçevesine sokmak daha doğru olur.  ASALA terör örgütünün  Türk diplomatlarına yönelik eylemleri 1975 yılı başında başladı. Acaba niçin daha önce değil de o tarihte? Unutulmaması gereken bir gerçek Türkiye’nin 1974 Temmuzundaki Kıbrıs harekatından kısa bir süre sonra EOKA Rum terör örgütünün bir uzantısı kamuoyuna yaptığı bir açıklamada “Şu anda Kıbrıs Türk ordusunun işgali altındadır. Kıbrısta Türk ordusuyla mücadele edecek gücümüz yoktur ama dünyanın her yerinde Türk hedeflerini vuracağız.” Diyordu. Acaba bu açıklamadan kısa bir süre sonra ASALA örgütünün terör eylemlerine başlaması bir tesadüf müydü? ASALA teröristlerinin Kıbrıs Rum kesimiyle ve Yunanistan’la ilişkileri hakkında çok şey yazıldı. Özellikle Rum, Kürt ve Ermeni örgütlerinin bir araya getiren Küçük Asya halkları kurtuluş derneğinin faaliyetlerini yakından incelemekte fayda var. Bugün Ermenistan’da yayınlanan Kürtçe RYA TAZA ve Ermenice yayınlanan AREVİ YERKİR isimli dergilerle her iki dilde birden yayınlanan DOSTLUK isimli üç aylık dergide PKK terör örgütünün faaliyetleri geniş biçimde yansıtılmaktadır. Devletimizin elindeki bilgilerin kamuoyuna açıklanması yakın geçmişte cereyan eden olayların aydınlatılmasına ışık tutabilir. Ermeni terörü biter bitmez PKK terörünün başlaması da herhalde bir sürpriz sayılamaz. PKK’nın Yunanistan ve Kıbrıs Rum kesimiyle ilişkileri saklanamaz biçimde ortaya çıkmıştır. Bir Yunan  parlamento heyetinin PKK liderine Şam’da yaptığı ziyarette fotoğrafları bilinmektedir. Yine PKK liderinin Nairobi’deki Yunan büyükelçiliğinde yakalandığı ve cebinde Kıbrıs Rum pasaportu bulunduğu unutulmamıştır.

ASALA terör örgütü mensuplarında bazıları Batı Avrupa ülkelerinde ve Yugoslavya’da yakalandı ve yargılandı. Acaba bunlardan kaç tanesi Ermenistan’a gitmiştir? Eski ASALA teröristlerinden kaç tanesi Ermenistan’da yargılanıp cezalandırılmıştır? Bizim bildiğimiz hiçbiri. İşte bugün Ermenistan konusundan bahsedeceksek bunlardan da söz etmek gerekiyor. Biz Türkiye ile Ermenistan arasında dostluk ilişkilerinin kurulmasını isteriz. İşbirliği yapılmasını isteriz ama bunun koşullarından biri Ermenistan’ın Türkiye’nin yakın dostlarından Azerbaycan topraklarından geri çekilmesi ve bir diğeri de Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sınırın değiştirilmesini hiçbir zaman arzu etmeyeceğini ortaya koymasıdır.

Uluslararası toplum, yukarı Karabağ’a yönelik Ermeni saldırılarını kınadıktan sonra Ermenistan’a Azeri topraklarından geri çekilmesi için somut bir baskı yaptı mı? Biz hatırlamıyoruz. Tam tersine Türkiye’nin uyguladığı bazı önlemlerden vazgeçmesi için Türkiye’ye baskı yapıldı. “Sınırınızı açın.” dediler; “Demiryolu hatlarını açın.” Dediler; “Hava sahanızı açın.” dediler, “Siyasi ilişkilerinizi ve ticaretinizi tamamen normalleştirin.” dediler. Ama ne yazık ki Ermenistan’ın Azeri topraklarını işgalini hayatın bir gerçeğiymiş gibi içlerine sindirdiler. İşte bizim itirazımız bunadır.

Şimdi birkaç cümleyle de Türkiye’yi sürekli olarak sanık sandalyesine oturtmak isteyenlerin gündemden düşürmediği 1915 olaylarına gelelim. 1915 yılında ne olmuştur? Osmanlı imparatorluğu savaş halindeydi. Doğu sınırlarında savaştığı ülkelerden biri Rusya’ydı. Rus orduları Türkiye’nin içlerine kadar girip birçok kentimizi işgal etmişti. Ne yazık ki yüzlerce yıldan beri Osmanlı imparatorluğunun vatandaşı olan Ermenilerin silahlı çeteler kurarak Osmanlı ordusunun artçı birliklerine ve ikmal depolarına saldırdığı ve ordunun savaş gücünü zaafa uğrattığı biliniyor. 2005 yılında Genelkurmay Başkanlığının yayınladığı arşivlere göre 3. Ordu Komutanı Mahmut Kamil Paşa 19 Haziran 1915 tarihinde Savunma Bakanlığına gönderdiği yazıda aynen şöyle demektedir:  “Doğuda Erzurum, Trabzon, Van, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas illeri savaş alanıdır.  Harp harekâtı bu alanda yapılmakta olduğu gibi ordunun muhtaç olduğu yiyecek maddeleri de bu illerden sağlanmaktadır. Erzurum, Van ve Bitlis illerindeki Ermeniler düşman tarafına firar ederek çeteler halinde yolları kesip halkı katlederek depoları yağmalayarak gerçek yüzlerini gösterdiler. Orduyu besleyecek bölgelerin düşmanca emeller taşıyan bu unsurlarla dolu olmasını ordunun yiyecek ihtiyacı ve emniyeti bakımından tehlikeli görüyorum. Ordu düşmana zorlukla karşı koyduğu anda ikmal kuvvetlerinin bir kısmını iç düşmana ayırarak büyük bir tehlikeye maruz kalıyor. Bu nedenle gelecekte daha vahim bir durum karşısında kalmamak için yukarıda arz edilen illerdeki Ermenilerin Halep ve Musul bölgesine sevkedilerek iskan edilmesini öneriyorum.”

Ermeni çeteleri yalnız ordu birliklerine saldırmakla kalmıyor, bölgede yaşayan sivil halka yönelik pek çok katliam düzenliyor. Bunların başında Van’da gerçekleştirilen kanlı saldırı yer alıyor. Bölgede yaşayan yüz binlerce kadın, çoluk çocuk masum Müslüman Türk vatandaşı bu Ermeni saldırıları sonucunda hayatını kaybediyor. Ne yazık ki o devirde sadece Ermenilerin uğradığı kayıplarla ilgilenen Batı kamuoyu, öldürülen bu Türklerin akıbeti hakkında yeterli duyarlılığı göstermiyor. İşte Osmanlı imparatorluğunun o bölgede yaşayan Ermenileri savaş alanı dışındaki güney bölgelerine nakletme yani tehcir kararı bu ortam içinde alınıyor. Amaç, sivil halkı ve Türk ordusunu bu çetelerin ve onlara destek olan bazı yerleşik Ermenilerin saldırısından korumaktır.  Bu göç hareketi sırasında çok sayıda Ermeninin hayatını kaybettiği maalesef bir gerçektir. O günün yetersiz ulaştırma ve sağlık koşullarında nakledilen yüz binlerce insandan bir bölümünün bu göç sırasında hayatını kaybettiği gerçektir. Ayrıca bölgedeki Ermeni çetelerine karşı savunma amacıyla yerel halkın oluşturduğu bazı çetelerin eylemlerinin sonucunda da bazı Ermenilerin öldüğü anlaşılıyor. Ermeni kaynakların 1.5 milyon Ermeninin göç sırasında öldüğü yolundaki iddialarının çok abartılı olduğu ve o bölgede yaşayan toplam Ermeni nüfusun sayısını bile aştığı belli olmuştur ama birkaç yüz bin Ermeninin bile hayatını kaybetmiş olması  büyük bir insaniyet dramının yaşandığını ortaya koyuyor. Özetle her iki taraftan da büyük kayıplar olmuştur. Ermeni kayıplarını bir soykırım olarak kabul etmek mümkün müdür? Bu soruya hem hukuki hem siyasi açıdan olumlu yanıt vermek mümkün değildir çünkü Birleşmiş Milletler sistemi çerçevesinde kabul edilen anlayışa göre bu olayın soykırım olup olmadığına ancak yetkili bağımsız mahkemeler karar verebilir.  O dönemde bir soykırımın yapıldığını kanıtlamak için çalışanlar çok olmuştur. Özellikle savaş yıllarında İstanbul’u işgal eden İngiliz birlikleri, Ermenilere soykırım suçunu işledikleri farz edilen çok sayıda siyaset adamını Malta adasına sürgüne göndererek orada yargılamışlardır. Bu şahıslardan soykırım suçu ile veya başka herhangi bir suç ile itham edilip mahkum edilen olmuş mudur? Hayır, olmamıştır. Tam tersine İstanbul’daki İngiliz temsilcileri kendi hükümetlerine gönderdikleri raporlarda soykırım suçunun işlendiğine dair herhangi bir belge bulamadıklarını bildirmişlerdir ve Malta sürgünlerinin tümü serbest bırakılarak ülkelerine geri gönderilmiştir.

Peki soykırım iddiasının bu kadar yoğun biçimde ortaya atılmasının sebebi nedir?

Savaş koşullarında cereyan eden olaylar hem Türklere hem de Ermenilere ıstırap vermiştir. Ancak bu olaylar daha sonra ülkemiz aleyhinde hasmane duygular besleyen bazı çevrelerce yıllar boyu süren Türkiye aleyhtarı propagandalara malzeme yapılmıştır.

Birinci Dünya Savaşının başlarında İngiltere’nin Almanya ve onun müttefikleriyle savaşırken Amerika’yı kendi yanında savaşa çekmek için yoğun bir çaba gösterdiği biliniyor. İngiltere bu amaçla, örneği az görülen bir propaganda faaliyeti başlattı. Wellington House denilen Savaş Propaganda Bürosunda İngiltere’nin savaşta düşmanı olan Almanya ve Osmanlı İmparatorluğu aleyhinde çok sayıda kitap ve broşür yayınlatıldı. İngiltere’nin en ünlü yazarlarına yazdırılan bu kitapların amacı Türkleri ve Almanları gaddar ve insafsız milletler olarak Amerikan kamuoyuna tanıtmak ve buna karşı oluşturulacak toplumsal tepkilerden yararlanarak Amerikan Hükümetini savaşa girmeye ikna etmekti. O yıllarda Amerikan kıtası dışında askeri faaliyetlere katılmak istemeyen Amerikan Hükümetini ikna etmek kolay değildi. O nedenle bu kitaplar ve diğer propaganda yöntemleriyle halkta infial yaratmak gerekiyordu.

Almanya aleyhindeki yayınlarda Almanları gaddar bir millet olarak gösteren düzmece ifadeler anlatılıyordu. Örneğin Almanya aleyhinde yayınlanan Mavi Kitapta ve diğer broşürlerde yazıldığına göre Birinci Dünya Savaşında Belçika’ya giren Alman askerleri karşılaştıkları bütün bebeklerin ellerini kesmişlerdi. Bütün papazları kiliselerinin çan kulesine asmışlardı. Bu iddialar doğru değildi ve savaştan sonra bunların savaş yalanı olduğu anlaşıldı.

Vicompte Bryce ve Arnold Toynbee tarafından kaleme alınan Türkiye aleyhindeki Mavi Kitapta ise kaynağı açıkça belirtilmeden Ermeni soykırımı iddiaları yer alıyordu. Bu iddialar sözde görgü şahitlerine dayandırılıyordu ama bu şahitlerin kim oldukları belli değildi. Bu daha sonraki yıllarda anlaşıldı ve kitaptaki     iddiaların kaynağının ya militan Ermeni örgüt mensupları veya o dönemde Anadolu’da Hıristiyanları korumak ve kollamak için görev yapan çoğu Amerikalı misyonerler olduğu ortaya çıktı. Tarafsız olmayan kimseler tarafından yazılan bu raporların bilimsel değeri yoktu.

Savaştan sonra Wellington House kapatıldı, bütün belgeleri imha edildi. Geriye sadece nesiller boyunca Türkleri vahşi ve gaddar bir millet gibi gösteren kitaplar kaldı. İşte Ermeni militanlar yıllar boyunca bu kitapları okuyup Türk düşmanı oldular, diğer milletlere de Türkler aleyhinde düşmanlık duyguları aşılamaya çalıştılar.

Birinci Dünya Savaşını izleyen yıllarda Wellington House tarafından Almanya aleyhinde yazdırılan Mavi Kitabın bir propaganda belgesi olduğu bizzat İngiltere Dışişleri Bakanı Chamberlain tarafından Avam Kamarasında açıklandı ama aynı dönemde aynı büro tarafından Türkiye aleyhinde üretilen Mavi Kitabın da bir propaganda belgesi olduğu bugüne kadar açıklanmadı. İşte şimdi, iktidar ve muhalefet partilerinin birlikte başlattıkları girişimin amaçlarından biri bu hatayı düzeltmektir.

Tarihi sadece propaganda belgelerinden veya o devirde Hıristiyanları desteklemek amacıyla Anadolu’da bulunan misyonerlerin çoğu zaman tek taraflı raporlarından öğrenerek değerlendirmek çok yanıltıcı sonuçlar verir. Kısa bir süre önce Ankara ve İstanbul’da çok ilgi çekici konferanslar veren Profesör McCarthy, misyonerlerin bazı tek yanlı raporlarından örnekler verdi ve sadece onların şahadetine dayanılarak tarafsız bir bilimsel inceleme yapılamayacağını söyledi.

Biz burada bir tarih tartışması yapacak değiliz. Bunu en iyi bir biçimde yapacak olanlar tarafsız tarihçiler ve bilim adamlarıdır. Ancak tarihçilerin özgürce araştırma yapmaları engellenirse bilimin ışığına da kavuşamayız. Amerika’daki Ermeni militanların bu konuda tarafsız araştırmalar yapan ünlü bir profesörün evini bombaladıklarını biliyoruz. Başka bir profesörün Üniversitedeki kürsüsünü elinden almaya çalışmışlardır. Bu şartlar altında nasıl araştırma yapılacaktır? Üstelik Ermenistan Dışişleri Bakanı kısa bir süre önce yaptığı açıklamada bilimsel araştırmalara ihtiyaç duymadıklarını, dünyadaki birçok ülkenin Ermeni soykırımı iddialarını zaten kabul ettiklerini söyledi. Böyle bir anlayışa sahip olanların tarafsız araştırmaları teşvik etmeleri beklenebilir mi? İşin zorluğu buradadır.

Türkiye aleyhindeki iddiaların yanı sıra Ermenilerin Türklere yaptıkları zulmü yansıtan belgeler de az değildir. Eğer tarafsız bir araştırma yapılacaksa bunlar da ortaya çıkartılmalıdır. Geçmişte bazı Ermeni Devlet adamlarının yaptıkları açıklamalar da dikkatten kaçırılmamalıdır. Örneğin Ermenistan’ın ilk Başbakanı Hovhannes Katchaznouni 1923 yılının Nisan ayında Bükreş’te Ermeni Devrimci Federasyonunun düzenlediği bir kongrede şunları söylemişti: “…Savaşta ilerleyen Türk ordusu sadece düzenli birliklerle savaşmıştır. Savaşı sivil bölgelere asla taşımamıştır. Türk subayları son derecede disiplinlidir ve herhangi bir katliama izin vermemişlerdir.” Bu konuşmanın metni 1955 yılında New York’taki Ermeni Enformasyon Servisi tarafından yayınlanmıştır. Ama bugün bu yayını birçok kütüphanede bulmak mümkün değildir. Bu yayın bazı kütüphanelerin kataloglarında var ama çoğu yerde kitap raflarında yok. Çünkü onun sözleri Ermeni militanlarının ve onları destekleyenleri Türkiye aleyhindeki tezlerini çürütmektedir.

Bazı tarihi gerçekleri gün ışığına çıkarttığımız takdirde, inanıyoruz ki, Türkleri suçlu sandalyesine oturtmak isteyenler mahcup olacaklardır. Örneğin, 13 Şubat 1919 tarihinde tehcirin nedenlerini saptamak üzere kurulacak soruşturma komisyonlarına tarafsız hukukçuların katılımının sağlanması için Osmanlı Hükümetinin İsveç, Hollanda, İspanya ve Danimarka hükümetlerine bir nota gönderdiğini, ancak bu ülkelerin o komisyona hukukçu göndermeyi reddettiklerini biliyor musunuz? Soykırım suçu işleyen bir devlet bunun saptanması için başka ülkelerden hukukçu ister mi?

Başka bir bilgi vereyim: Bogos Nubar Paşa, Mart 1919’da Matin gazetesine verdiği mülakatta bakınız ne diyor: “Ermeniler bu savaşta İtilaf Devletleri ile işbirliği yaptıkları için bağımsızlığa hak kazanmışlardır. Şimdi bizim talebimiz altı Osmanlı vilayeti ile Kilikya’dan ve Rusya’daki kardeşlerimizden oluşan bağımsız bir hükümet oluşturmaktır.” İşte bu beyan bile tek başına gösteriyor ki,  tehcir kararı keyfi bir karar değil. Savaşta Ermenilerin kiminle işbirlikleri yaptıklarını ve karşılığında ne beklediklerini kendileri söylüyorlar.

Buna benzer pek çok belge var. Şimdi bu belgeler ortadayken ve Osmanlı Devletinin Ermenileri topyekûn katletmek için bir talimat verdiği yolundaki iddialardan hiçbiri kanıtlamamışken biz bugün savaş propagandalarına dayalı belgelere dayanarak babalarımızın, dedelerimizin sözde Ermeni soykırımının sorumluları olduğunu kabul edebilir miyiz?

Hatırlamamız gerekir ki, Birinci Dünya Savaşının son yıllarında İstanbul’u işgal altında tutan İngilizler Türklerin soykırım yaptıklarını kanıtlayacak hiçbir belge bulamamışlar ve Malta’ya sürdükleri Türk siyasetçilerinin yargılanması sırasında da İngiliz savcılar soykırım iddialarını doğrulayacak kanıt bulamadıkları için bütün Türk siyaset adamlarını serbest bırakmak zorunda kalmışlardı. İngiliz Devlet Bakanı Barones Ramsey of Cartvale  14 Nisan 1999 tarihinde İngiltere Hükümeti adına Avam Kamarasında yaptığı açıklamada “…Osmanlı İdaresinin Ermenilerin yok edilmesini kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz Hükümetleri 1915 ve 1916’daki olayları soykırım olarak tanımamaktadır… Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir. Zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır.” demiştir.

İngiltere Bayındırlık ve Çevre Bakanı Beverly Hughes da 24 Ocak 2001 tarihinde İstanbul’da Türk gazetecilere verdiği beyanatta şunları söylemişti: “Bir süre önce İngiltere Hükümeti Ermeni konusunda sunulmuş olan delilleri gözden geçirdi. 1915 ve 1916’da meydana gelmiş olan olayların belgelerini inceledi, bu olayların BM tarafından tanımlanmış olan soykırım tanımlamasına uymadığına karar verdi. Bunlar İngiliz hükümetinin tutumudur ve değişmeyecektir.”

Bu soykırım iddialarını kanıtlayacak hiçbir belge yokken, ne yazık ki, Türkiye’yi işgal eden yabancıların baskısıyla İstanbul’da bir savaş mahkemesi oluşturulmuştu. Savaşta yenilen Osmanlı İmparatorluğu yabancıların her talebini yerine getirmek zorunda kalmıştı. Örneğin bu mahkemede İngilizler tarafından istenilen kişilerin yakalanıp yargılanması taahhüt edilmişti. 30 Ocak 1919 tarihli Osmanlı arşivlerinden edindiğimiz bilgiye göre Nemrut Mustafa divanı tarafından yargılanan kimselerin isimleri bir liste olarak İngilizler tarafından verilmişti. Bu mahkemede birçok devlet görevlisi hukuki değil, siyasi bir yargılamanın sonucunda idam cezasına çarptırıldı, bazılarına da hapis cezası verildi. İdam edilenler arasında Urfa Mutasarrıfı Nusret Bey ve Boğazlıyan Kaymakamı Kemal Bey gibi devlete şerefle hizmet etmiş yüksek memurlar da vardı. Bunların suçsuzluğu daha sonra anlaşıldı. Devlet onların çocuklarının eğitimini üstlendi. Şimdi bize düşen görevlerden biri de, o mahkemede suçsuz olduğu halde mahkum edilenlerin itibarını iade etmektir.

Nemrut Mustafa divanı 67 kişiyi İngilizlere teslim etti. Bunlar Malta’ya sürgün edildiler. Malta sürgünlerinin sayısı 1920 yılında 140’a kadar yükseldi. Malta’da bunlar yargılandılar ama aleyhlerinde hiçbir kanıt bulunmadı. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral de Robeck, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği raporda özetle “Tutukluları mahkeme önünde itham edecek hukuki delillerimiz yoktur. Ancak siyasi şartlar onların geri gönderilmesini de uygun kılmamaktadır.” diyordu. Ancak Churchill suçsuz yere tutuklu bulunan bu Türklerin uygun olan en kısa zamanda serbest bırakılmalarını istedi. Bunların tümü 25 Ekim 1921 tarihinde serbest bırakıldı.  Malta duruşmaları Türkler aleyhindeki soykırım iddialarını geçersiz kılan en önemli delillerden biridir.

Bütün bu gelişmeler ortadayken yurt dışındaki radikal Ermeni gruplar daha o tarihlerde Türkiye aleyhinde yoğun faaliyet gösteriyorlardı. Bu propagandalar bazı Amerikan gazetelerini bile tepkiye sevk etmişti. Bakınız 2 Ocak 1920 tarihli New York Herald gazetesi ne diyor: “Türkiye’deki Ermenileri bugün yeni bir tehlike tehdit ediyor. Bu tehlike Amerika’da yaşayan Ermenilerden geliyor. Ermeniler tarafından icra edilen propagandalar Amerikan kamuoyu üzerinde çok kötü bir tesir yapıyor. Amerika’yı Kafkasya’da askeri bir serüvene sürüklemeye çalışanlara gazetemiz muhalefet etmektedir. Doğu Anadoludaki vaziyete tamamen vakıf olan hiçbir Amerikalı Ermeni taleplerini onaylayıp buna yardım etmez.”

Amerikan basını işte bu gerçekleri ortaya koyuyor. O dönemde Atatürk Ermeni iddialarını nasıl değerlendiriyordu. Maalesef Atatürk’e atfen bugün bazı asılsız beyanlardan söz ediliyor. Oysa Atatürk 1 Mart 1920 tarihinde İstanbul’da bulunan İtilaf Devletleri temsilcilerine ve Amerika Yüksek Komiseri Amiral Bristol’a gönderdiği mektupta şunları söylüyordu:

“ Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan bu kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için İtilaf Devletleriyle Amerika Hükümetinin adaletseverlik duygularına müracaat ediyoruz.”

Birinci Dünya Savaşı yıllarında Orta Doğu Petrolleri konusunda etkili bir rol oynamış olan Gülbenkyan’ın 24 Nisan 1965 tarihinde basında yayınlanmış olan şu sözleri dikkat çekicidir: “Türkiye’deki Ermeni kardeşlerim anavatanlarında sulh, sükun, güvenlik ve refah içinde yaşamaktadırlar. Onların rahatlarını bozmaya kimsenin hakkı yoktur. Eski olayların canlandırılmasını kimse istememektedir. Zaten bu gibi kışkırtmalar içeriden değil, dışarıdan gelmektedir. Hepimiz Türkiye’de doğduk. Anavatan olarak Türkiye’yi bildik. Bugün Türkiye’deki Ermenilerin Türklerden hiçbir farkı yoktur.”

O zamanlar Türklerle Ermeniler arasına nifak sokmaya çalışanların hiçbir etkinliği yoktu. Ama daha sonraki yıllarda bu konu sürekli bir istismar vesilesi yapılmıştır. Bugün Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Türkiye’ye yapılmak istenen baskılar, öyle sanıyorum ki, Ermeni asıllı vatandaşlarımızı da rahatsız etmekte, onların da huzurunu bozmaktadır. Bu bakımdan onların da Ermenistan’a çağrıda bulunarak arşivlerin açılmasını istemeleri çok büyük değer taşıyacaktır. Onların da bilim adamlarının bir araya gelmesini talep etmeleri çok yararlı olacaktır. Onların, bilimsel araştırmaya karşı olduğunu söyleyen Ermenistan Dışişleri Bakanına cevap vermeleri çok etkili olacaktır. Bu milletin tarihinin savaş propaganda belgeleriyle karalanmasına engel olmak bu topraklarda yaşayan herkesin ortak görevidir. Biz tarihle hesaplaşmaktan kaçınmayacağız, ama tarihimizin bazı yabancı siyasi çevrelerce başka siyasi amaçlarla istismar edilmesine de birlikte karşı koyacağız. Ortak hedefimiz bu olmalıdır.

Biz bu görüşleri dile getirerek Türk ve Ermeni tarihçileri bir araya gelmelerini, bütün ülkelerdeki arşivlerin açılmasını ve tarihi gerçeklerin tarihçiler tarafından ortaya çıkarılmasını öneren bir kararı Türkiye Büyük Millet Meclisinde oybirliğiyle aldık. Ayrıca İngiliz avam kamarasının mavi kitabın bir propaganda belgesi olduğunu ilan etmesi için bir çağrıda bulunduk. Şimdi bunun cevabını bekliyoruz.

Türklerle Ermeniler arasında düşmanlık duyguları yaratmak hiç kimsenin çıkarına hizmet etmez. O bakımdan sorumluluk taşıyan herkesin dostluk ve işbirliği anlayışını geliştirmeye çaba göstermesi gerekir. Tarihin çarpıtılarak Türkiye’ye karşı bir husumet vesilesi olarak kullanılmaya çalışılması, Türk milletini incitici haksız ve abartılı suçlamalarda bulunulması hiç kimseye fayda sağlamaz.
Biz Türk ve yabancı bütün siyaset ve bilim adamlarını bu konuda daha sorumlu ve yapıcı bir yaklaşım izlemeye davet ediyoruz ama herkes bilsin ki ülkemize ve tarihimize yönelecek haksız suçlamalar karşısında tepkisiz kalamayız. Türk milletinin haklarını, çıkarlarını, itibarını ve geçmişini korumak boynumuzun borcudur.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.