Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Sinop İl Örgütünün Düzenlediği “AB ve Türk Dış Politikası” Konferansı
Onur Öymen’in Sinop Konuşması
27 Kasım 2005
Sayın Başkan,
Değerli arkadaşlar,
Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim. Sinop’a geçen gelişimden bu yana hem ülkemizde hem de dünyayla, özellikle Avrupa ile ilişkilerimizde önemli gelişmeler oldu. Ne yazık ki, Hükümet, halktan ve Meclisten bilgi saklamayı bir adet haline getirdiğinden bu gelişmelerin çoğundan sizin haberiniz olmadı. Hükümeti desteklemeyi görev sayan basınımızın önemli bir bölümü de bunları yazmadığı için halkımızı yakından ilgilendiren pek çok konuda bir bilgi karartması yaşandı.
AKP iktidarı döneminde Türkiye dış politikada önemli bir gerileme süreci içine girmiştir. Daha önceki yıllarda sağladığımız kazanımlardan geri adım atılmıştır. Avrupa Birliği ile ilişkilerimizde de önemli zemin kayıpları yaşanmıştır. İşin hazin tarafı bu gerilemeler her defasında halkımıza bir başarı gibi anlatılmaya çalışılmıştır.
Neredeydik? Nereye geldik. Kısaca hatırlayalım.
1999 yılının Aralık ayında Helsinki’de yapılan AB zirvesinde Türkiye AB üyeliğine resmen aday yapılmış ve diğer aday ülkelerle eşit duruma getirildiği belgede açıkça belirtilmişti. Türkiye’ye özel statü veya imtiyazlı ortaklık verilmesinin sözünü eden bile yoktu. Dönem Başkanı Finlandiya Başbakanı Lipponen’in imzasıyla Sayın Ecevit’e gönderilen bir mektupta Kıbrıs’ın Türkiye’nin üyeliğinin önünde bir ön şart olmadığı kaydedilmişti.
Bugün vardığımız nokta şudur: 6 Ekim 2004 tarihli ilerleme raporunda, daha sonra kabul edilen 17 Atalık 2004 tarihli zirve belgesinde ve 3 Ekim 2005 tarihli Müzakere çerçeve belgesinde Türkiye’ye ikinci sınıf bir statü verilebileceği açık bir diller ifade edilmektedir. Ayrıca Kıbrıs önümüze ön şart olarak getirilmiştir. İşte varılan nokta budur.
17 Aralık zirvesine Türkiye için getirilen kısıtlamalar ve koşullar şimdiye kadar hiçbir aday ülkeye getirilmemiştir. Türkiye üye olamazsa AB’ye sıkı bağlarla bağlanacaktır ifadesi tam üyeliğin altında bir statünün düşünüldüğünün delilidir. Burada da kalmıyor. İnsanların serbest dolaşımında Türkiye’ye sürekli kısıtlama getirilebileceği ifade ediliyor.Yani bütün ASB ülkelerinin vatandaşları birinin ülkesine serbestçe gidecek, orada iş bulup çalışabilecek ama Türk vatandaşları sürekli olarak bu haktan mahrum olacak… İşte bizim kabul etmediğimiz budur. Bu zaten AB’yi kuran temel anlaşmalara da aykırıdır. AB’nin özünde malların, sermayenin, hizmetlerin ve insanların serbest dolaşımı yatıyor. Antlaşmalarda böyle yazıyor. İşte insanların serbest dolaşımından bütün ülkeler yararlanacak bir tek biz yararlanamayacağız. Böyle şey olur mu? İşte buna itiraz ediyoruz.
17 Aralık metninde başka ne diyor? Tarım alanındaki AB sübvansiyonlarından, yani AB’nin bütçesinden çiftçilere ödenen paradan da Türkler hiç yararlanmayabilir diyor. Bu çok önemlidir. Çünkü AB’nin bütçesinin yaklaşık % 40’ı tarım sübvansiyonlarına ayrılmış. Bütün üye ülkelerin çiftçileri bundan yararlanıyor. Bize sıra gelince siz belki de bundan hiç yararlanamayabileceksiniz deniliyor. Yani Yunanlı, Bulgar, İspanyol, Portekizli çiftçiler yararlanacak Türk çiftçileri yararlanamayacak. Bunu kabul etmiyoruz. Eğer bu yıl üye olsaydık, Türk çiftçisi AB’den bu yıl ve her yıl 8,5 milyar Euro katkı alacaktı. Borç değil, kredi değil, karşılıksız katkı. Hayır diyorlar bunu size veremeyiz. İşte haksızlık burada.
Bir de sosyal politika dedikleri, geri kalmış bölgeleri kalkındırma fonları var. Bundan da başkaları yararlanıyor. Türkler bu fonlardan da hiç yararlanmayabilir diyorlar. Böyle üyelik olur mu? Biz diğer bütün ülkelerle hak eşitliği istiyoruz. Bunu evvelce sağlamış mıydık. Evet sağlamıştık. İşte 1999 Aralığındaki Helsinki zirvesinde sağladığımız buydu. Ne yazık ki, bu hükümet zamanında sağladığımız bu hakkı kaybettik. Bu hükümetin kabul ettiği metinler 1999’daki kazanımlarımızın gerisine gidiyor.
Başka nerede geri kaldık? Diğer aday ülkeler tam üyelik müzakerelerine başladıklarında vatandaşlarına Schengen antlaşmasını imzalayabn AB ülkelerine, yani Fransa, Almanya, İtalya gibi ülkelere vizesiz seyahat etme hakkına sahip oldular. Bize bunu da vermiyorlar. Şimdi Bulgar vatandaşları, Romen vatandaşları vizesin Avrupa’ya gidiyor. Bizim vatandaşlarımız hala konsoloslukların kapısında çile çekiyor. İşte biz bunlara itiraz ediyoruz.
Bununla da kalmıyor. Kıbrıs gibi Türkiye’nin milli dava saydığı bir konuda da ağır baskılar altındayız. Geçen yıl Kofi Annan Planı gündeme geldiğinde biz demiştik ki, bu planda birçok sakınca var. Ancak onlar düzeltildikten sonra bu plan müzakere zemini olabilir.ç İktidar baskılara dayanamadı planı olduğu gibi kabul etti. Başbakan o zaman diyordu ki, 30 yıldan beri işbaşına gelen bütün hükümetler yanlış iş yapmıştır. Biz doğrusunu yapacağız. Türkler plana evet derse Rumlar hayır derse biz kazanacağız, onlar kaybedecek. Bir daha kimse bizden bir şey istemeyecek. Sonunda ne oldu? Türkler evet dedi, Rumlar hayır dedi. Hayır diyen Rumlar mükafatlandırıldı, AB’ye üye yapıldı, evet diyen Türkler hala cezalandırılıyor, hala ambargoların altında eziliyor. Türkiye’den bir şey istenmeyecektir diyordu Başbakan. Şimdi bütün baskılar Türkiye üzerindedir. Niçin? Çünkü Türkiye 17 Aralıkta tek taraflı bir taviz vererek 1963 tarihli Ankara Antlaşmasını Kıbrıslı Rumlar da dahil olmak üzere, yeni üyelere uyarlamak için bir protokol imzalamayı kabul etti. Sayın Genel Başkanımız uyardı. Bunu yapmayın, bu baskılara direnin, Türkiye’ye dönün, birkaç ay sonra daha iyi koşullarda bir mutabakata varabiliriz dedi. Dinlemediler. Sonunda 29 Temmuzda bu protokolü imzaladılar. Bir taraftan da bir deklarasyon yayınlayarak Kıbrıs Rum Yönetimini tanımıyoruz dediler. AB 21 Eylülde karşı deklarasyon yayınladı. Orada Türklerin yayınladığı deklarasyonun hiçbir hukuki değeri yoktur, Türkiye bu protokolü olduğu gibi onaylayıp uygulamak zorundadır, deniliyor. Ayrıca 24 AB ülkesi Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanıyor, siz de ilişkilerinizi normalleştirin, yani siz de tanıyın diyor. Şimdi hükümet sıkışmıştır. Onaylasa Kıbrıs davası elden gidecek. KKTC Cumhurbaşkanı bile endişe içinde sakın koşulsuz onaylamayın diyor.
Onaylamazsanız önemli maddelerin müzakeresine başlamayız diyorlar. Hükümet çıkmazdadır. Ya Kıbrıs’ta büyük bir taviz vereceksiniz veya önemli maddelerin müzakereleri başlamayacak.
İşte arkadaşlar, bu gelişmeler ileriyi göremeyen politikaların sonucudur. İktidara geldiklerinden beri geçmiş Türk hükümetlerini suçladılar, Sayın Denktaş’ı suçladılar. Çözümsüzlük çözüm değildir diyip durdular. Sanki çözümsüzlüğün sorumlusu Türk tarafıymış gibi. Diplomaside en yapılmayacak hatalardan biri kusuru üstlenmektir. Kendini suçlamaktır. Oysa gerçek neydi? İşte Kıbrıslı Rum Çalışma Bakanı söyledi. Çözümü biz istemiyorduk dedi. Eski Yunan Başbakanı Simitis yeni çıkan anılarında açıkladı, bizim hedefimiz kusuru Türkiye’ye ve Denktaş’a yüklemekti dedi. Şimdi ne diyeceksiniz?
Şimdi bakıyoruz, Kıbrıslı Rumlar, AB’ye üye olmanın verdiği cesaretle bize her şeyi kabul ettirebileceklermiş gibi üst perdeden konuşuyorlar. Bizim istediğimizi yapmazsa Türkiye’nin üyeliğini veto ederiz diyorlar. Sanki savaşı kazanmış bir ordu gibi bize istedikleri şartları dikte ettirmeye çalışıyorlar. Maalesef Türk tarafı bunlara gerekli cevabı veremiyor. Zayıf kalıyor.
Baskınız Geçen Perşembe günü, Brüksel’de Avrupa Parlamentosu binasında Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu toplantısı vardı. Bir Kıbrıslı Rum milletvekili çıktı, Türkiye’ye ağzına geleni söyledi, Türk ordusu Kıbrıs’ta teröristtir dedi. Derhal sözünü kestim. Bu adam sözlerini geri almazsa salonu terk ediyorum dedim ve terk ettim. Hollandalı Başkan Kıbrıslı Ruma sert tepki gösterdi, sizi Parlamento Başkanına şikayet edeceğim, bir daha bu toplantılarda size söz vermeyeceğiz dedi. Bu adam, yeşil hatta gizlice bayrak direğinden Türk bayrağını çalan adamdır.
Daha sonra söz aldım, dedim ki, bu toplantıları karşı taraf sürekli olarak istismar ediyor. Gündemde hangi konu olursa olsun lafı döndürüp dolaştırıp Kıbrıs’a getiriyorlar ve orada Türkiye’ye haksız suçlamalarda bulunuyorlar. Hiç kimse bizim bu konuda vakar içinde hareket etmemizi yanlış yorumlamasın. Bizim de Kıbrıs konusunda söyleyecek çok sözümüz var. Kıbrıs harekatı sırasında Rumlar üç köyümüzü basarak oradaki bütün sivil halkı katlettiler. Nerede bunların sorumluları? Bu katliamları yapanlardan bir tanesi bile yakalanıp yargı önüne çıkartılmadı. Bir tanesi bile mahkum edilmedi. İşte dedim, bize insan hakları dersi vermeye çalışanlar bunlardır. Öcalan Kenya’da Yunan Büyükelçiliğinde yakalandığında cebinde Rum pasaportu taşıyordu dedim. Yunan Milletvekilleri Öcalan’ı Şam’da ziyaret etmişlerdi. Elimizde fotoğrafları var dedim. Çıtları çıkmadı. İnkar etmeye teşebbüs bile edemediler. Arkadaşım Haluk Koç da güzel bir konuşma yaparak Rumlara hak ettikleri cevabı verdi.
İşte değerli arkadaşlar biz bunlarla böyle mücadele ediyoruz. Gönül ister ki, bizim verdiğimiz mücadeleyi Hükümet de verebilsin. Ama ne gezer…
Değerli arkadaşların,
Kıbrıs’ta durum böyle, AB’de durum böyle. Peki Irak’ta nasıl? Orada
durum bundan da beterdir. Eğer CHP büyük bir direnç göstermeseydi ve 1 Mart tezkeresini Mecliste reddettirmeseydi bugün Türkiye savaş ülkesiydi. Hükümet dış baskılara dayanamadığı için ülkemizi savaşa sürüklüyordu. Ondan sonra ne yaptılar? Her yaptıkları yeni bir gaf, yeni bir hata oldu. Askerimizin başına çuval geçirdiler. Hükümet bunu protesto bile demedi. Dubai’de Amerikalılarla mali yardım anlaşması yaptılar. İçine Kuzey Irak’a asker göndermeyeceğimize dair taahhüt koydular. Biz itiraz edince anlaşmayı onay için Meclise bile getirmediler. Anlaşma geçersiz kaldı. İyi ki de kaldı. Zira bu Cumhuriyet tarihimizde para karşılığında siyasi taviz verdiğimiz ilk anlaşma olacaktı.
Başka ne yaptılar? Kırmızı çizgiler ilan ettiler. Sonra bu çizgiler birer birer silindi. Artık bunlardan söz eden yok. Irak’ın birliği toprak bütünlüğü ciddi tehdit altında Türkiye’den ses yok. Kuzey Irak’ta yuvalanan teröristler ülkemizde yeniden eyleme başladılar. Trenleri havaya uçuruyorlar, askerleri, sivilleri öldürüyorlar, büyük şehirlerimizde bombalama eylemlerinde bulunuyorlar. Hükümetten ses yok.
Başbakan biz de geçmişle hatalar yaptık diyor. Bu ne demektir? Yani Türk hükümetlerinin hatası yüzünden mi terörizm başladı. Bunu demek istiyorsa açıkça söylesin. Onu da söyleyemiyor. Öyle bir hava yaratıyor ki, sanki terör oradaki bazı eksikliklerin doğal sonucuymuş gibi bir izlenim veriyor. Arkadaşlar, Genel Başkanımız da söyledi. Terörün kendi siyasi hedefleri vardır. Bazı kültürel haklar verildi diye bu hedefinden vazgeçmez. Dünyanın her yerinde bu böyledir. İngiltere’de, Amerika’da İspanya’da, Japonya’da özgürlük olmadığı için mi terör ortaya çıktı ve devam ediyor? Teröre doğru teşhis koyacaksınız. Teröristle sivil halkı birbirinden ayıracaksınız.ç Sivil halkın zarar görmesini önleyeceksiniz. Gerektiğinde Kuzey Irak’a asker gönderip sınır güvenliğini sağlayacaksınız. Teröristlerin sınırımızdan sızmalarına böylece engel olacaksınız. Vatandaşın can güvenliğini sağlayacaksınız. Bunlar böyle nutuklar atarak olmaz.
Terörle mücadele edeceğim diye devletimizin temel taşı olan, omurgasını olan kavramlarla oynamayacaksınız. Alt kimliği, üst kimliği birbirine karıştırmayacaksınız. Herkesin alt kimliğine saygı göstereceksiniz ama farklı etnik kökenden gelen insanlarımızı birbirine bağlayan sadece vatandaşlıkmış gibi bir hava yaratmayacaksınız. Biz Cumhuriyetin kurulduğundan beri bir ulus devletiz. Tek bir milletiz. Etnik kökenimiz, dinimiz ne olursa olsun, hepimiz Türk milletinin mensubuyuz. Açınız 1924 tarihli anayasamızı okuyunuz. Atatürk’ün yaptığı o anayasada Türk milletinin tarifi var. Atatürk ne mutlu Türküm diyene derken belli bir ırkı tarif etmiyordu. Türk öğün çalış güven derken sadece belirli bir etnik gruba seslenmiyordu. Bütün vatandaşlarımız Türk milletinin mensubudur. Ama şunu da söylüyoruz. Etnik kökeni ne olursa olsuz, dini ve mezhebi ne olursa olsun bütün insanlarımız birinci sınıf vatandaşlardır. Bir insana Kürt kökenli, Arap kökenli, Boşnak, Gürcü kökenli olduğu için farklı muamele yapamazsınız. Alevi olduğu için veya Hıristiyan olduğu için baskı yapamazsınız. Biz ne diyoruz? Hangi etnik kökenden gelirlerse gelsinler hiçbir vatandaşımızın bireysel haklar bakımından Avrupa’da yaşayan farklı kökenden gelen insanların gerisinde bırakılmasına razı olamayız diyoruz. Tek bir vatandaşımıza kötü muamele yapılmasına razı olamayız diyoruz. Vatandaşlarımız huzur içinde köylerine dönmelidirler diyoruz. Ne yazık ki Hükümet bütün bu konularda gerekli dirayeti ve beceriyi gösterebilecek durumda değildir. Kavram kargaşası içindedir. Sayın Başbakan sadece dini konularla ve Türbanla uğraşıyor. Başka konulara eğilecek vakti yoktur. Bütün umudu kendisinin başında bulunduğu hükümetin Üniversitelerde türban yasağı konusunda Avrupa İnsan hakları Mahkemesi tarafından mahkum edilmesiydi. Bir uluslararası davada mahkum olmak isteyen hükümet olur mu? İşte oldu. Mahkeme Türkiye’yi haklı bulunca Başbakan çok rahatsız oldu. Bu hakimlerin işi değildir, ulemanın işidir dedi. Değerli arkadaşlarım ne zamandan beri laik bir ülke ulemanın fetvalarıyla idare ediliyor?
İşte geldiğimiz nokta bu noktadır.
Siyasette ve dış politikada durum budur. Peki sizi de çok yakından ilgilendiren ekonomide durum nedir? Size hemen söyleyeyim, bazı çevrelerin basında yaratmak istedikleri pembe tablolara rağmen ekonomide durum hiç de iyi değildir.
Bu hükümet vatandaşın boğazından keserek borç ödüyor. Bunun için yatırımları kesiyor, işsizliği arttırıyor, yoksulluğu artırıyor. Sanıyorsunuz ki, hiç değilse bu zahmetlerimize karşılık bari borçlarımız azalıyor mu? Hayır azalmıyor. Onlar büsbütün artıyor. Bu iktidar iş başına geldiğinden beri iç ve dış borçlarda toplam 105 milyar dolar artış oldu. Haydi çıksınlar da bu rakamlar yanlıştır desinler. Devletin resmi rakamları bunu söylüyor.
Cari işlemler açığı alarm zilleri çalıyor. Yani devletin toplam gelirleriyle giderleri arasındaki fark büyüyor. Bu yıl bu açığın 23 milyar doları aşması bekleniyor. Bu rakamlar yeni bir bunalımın habercisidir. Halka bu sıkıntıyı hissettirmemek için sıcak parayı kullanıyorlar. Sıcak para borsaya bir gün gelen, sonra da koşullar uygun olmayınca faiziyle birlikte yurt dışına giden paradır. Hiçbir ülke sıcak paraya dayanarak istikrarlı bir ekonomik politika ,yürütemez. Bu sıcak para borsadan dünyada örneği olmayan karlar sağlıyor. Dilediği zaman da çekip gidiyor. Yani ekonomi pamuk ipliğine bağlıdır.
Bunu yalnız biz mi söylüyoruz? Hayır. AB’nin 9 Kasım tarihli raporuna bakınız. Bu raporun özellikle Kıbrıs, Sivil Asker İlişkileri, Azınlık Hakları gibi bazı bölümlerine biz de tepki gösterdik. Ama rapor bundan ibaret değil. 146 sayfalık raporun büyük bir bölümü ekonomi, sosyal hayat, yargı, yolsuzluklar, dokunulmazlıklar, eğitim, sağlık, tarım gibi vatandaşlarımızın yaşamını yakından ilgilendiren konularda Hükümete ciddi eleştiriler getiriyor. Bu eleştirilerin büyük bir bölümünü biz de paylaşıyoruz. Biz bu raporda yer alan birçok hususu daha önce de dile getirmiştik. Fakat Hükümet yanlısı basın bu eleştirilerimize sütunlarında yer vermemiş, “muhalefet muhalefetliğini yapıyor diye geçiştirmişti. Şimdi bakalım ne diyecekler.
Raporun bir cümlesinde Türkiye’de yaşayabilir bir piyasa ekonomisi var diyor. Basın da hükümet de bu cümleyi alıp bayram ediyor. Peki altında ne yazıyor? İşte size birkaç örnek vereyim:
Türkiye’de yolsuzluk ciddi bir sorun olmaya devam etmektedir. (Sayfa 17)
Bugün birçok kamu kurumu mali denetimden muaftır.
Milletvekili dokunulmazlığına ilişkin hiçbir gelişme kaydedilmemiştir.
. Ailenin Korunması Yasası da dahil olmak üzere mevcut yasal reformların uygulanması yetersizdir. (Sayfa 32)
Güvenlik güçleri kadınların kendilerine şiddet uygulandığına dair şikayetlerini araştırmayı sıklıkla ihmal etmektedir. Bundan ötürü Ailenin Korunması Yasası ivedilikle uygulanmalıdır.
Cinsiyete dayalı ayrımcılık endişe kaynağı olmaya devam etmektedir.
Kadınların işgücüne katılımı % 25,4’lük oranla hala en düşük orana sahip OECD ülkeleri arasında yer almaya devam etmektedir.
Birçok kadın hala kayıt dışı sektörde çalışmakta ve bu nedenle sosyal güvenlik kapsamında yer almamaktadır.
Türkiye, Avrupa Sosyal Şartı’nın çalışan kadınların annelik izniyle ilgili 8. maddesini henüz kabul etmemiştir. (Sayfa 33)
Sendikalar bağlamında, örgütlenme ve grev hakkını içeren toplu pazarlık hakkıyla ilgili önemli kısıtlamalar mevcuttur. Türkiye Uluslararası Çalışma örgütü (ILO) standartlarını karşılamaktan hala uzaktır. (Sayfa 34)
Yasal kısıtlamalar yüzünden işgücünün büyük bölümü, toplu sözleşmelerin koruması dışındadır.
Yüksek siyasi ve sosyal maliyetler, yapısal reformların daha kararlı biçimde uygulanmasını güçleştirmektedir. (Sayfa 45)
. Hükümet son dönemde bazı duruma özel politika değişikliklerini uygulamaya koymaya çalışmıştır. Bu gibi önlemler, mali istikrarı tehlikeye sokmaktadır ve reform programının genel inandırıcılığını da zedeleyebilir. (Sayfa 45)
Türkiye’de ekonomik politikaların yapılması ve uygulanması hayli bölünmüş ve eşgüdümden uzaktır. (Sayfa 45)
ticari ve cari açıklar artmaya devam etmiş ve bazı iyileşmelere rağmen ekonominin dış etkenlere karşı savunmasızlığı düzeltilememiştir. (Sayfa 46)
Borcun yapısı hala makroekonomik ve mali istikrara tehdit oluşturmaktadır. (Sayfa 48)
Fikri mülkiyet haklarına ilişkin düzenlemelerin uygulanması yetersizdir. (Sayfa 49)
Bankacılık sektörü önemli ölçüde güçlenmiş olmakla birlikte, tasarruf sahipleriyle yatırımcılar arasında aracılık yapmada yetersiz kalmaktadır. (Sayfa 49)
Risk sermayesinin gelişimi yavaştır. Bu durum, yenilikçi projelerin gelişmesi potansiyelini azaltmakta, girişimciliğin önünü kapamakta, ve ayrıca, bilgi temelli ekonominin oluşumunu engellemektedir. (Sayfa 50)
Yaratılan iş sayısı azdır ve işsizlik, göreceli olarak halen yüksek düzeyde seyretmektedir. (Sayfa 46)
İşsizlikteki yüksek oranın ve kalıcılığın birincil sebepleri, istihdam arz ve talebi arasındaki yetenek uyuşmazlığı ve istihdam piyasasının katılığı olmuştur. (Sayfa 46)
İşsizlik genç nüfus arasında (2005’in ilk çeyreğinde %20.5) ve kadınlar arasında (2005’in ilk çeyreğinde %25’in altında) daha yüksek düzeyde ve kalıcıdır. (Sayfa 46)
Ekonomi küresel mali istikrarsızlıklara karşı kırılganlığına devam etmektedir. (Sayfa 51)
Doğrudan yabancı yatırım seviyesindeki göreceli yetersizlik, özelleştirme sürecindeki zorlukların yanı sıra, iş ortamındaki, örneğin adli yapıyla ya da üretim maliyet yapılarıyla bağlantılı, zayıflıklara da işaret etmektedir. (Sayfa 52)
Kayıt dışı istihdam artmıştır. (Sayfa 51)
KOBİ’lerin verimlilik düzeyleri ve bunlar tarafından kullanılan teknoloji düzeyi düşük, sermayeye erişimleri sınırlıdır. Bu sebeple de girişimci sektörün genişleme ve modernleşme kapasitesi de sınırlanmaktadır. (Sayfa 53)
Rekabet politikası alanındaki ilerleme sınırlı kalmıştır. (Sayfa 53)
Ticarete yönelik teknik engeller yok edilmelidir.
4. Başlık: Sermayenin Serbest Dolaşımı Bu fasılda müktesebata uyum yetersizdir.
Türk Kamu İhale Yasası, ihale kanununa yapılan ilaveler sebebiyle, müktesebattan daha da uzaklaşmıştır.
Rekabet politikası alanındaki ilerleme yetersizdir.
Mali piyasaları düzenleyici kurumların bağımsızlığı yeteri kadar sağlanmamıştır.
Mali rapor hazırlama kalitesi oldukça düşüktür.
RTÜK’ün siyasi bağımsızlığı kuşkuludur. S.75-76.
Türkiye tarımsal reform programında geri gitmektedir; aynı zamanda Ortak Tarım Politikası’na da aykırı davranmaktadır. S. 77
Türkiye, gıda güvenliği, veterinerlik ve bitki sağlığı alanında ilerlememiştir. S.79
2004 tarihli Türk Gıda Kanunu AB müktesebatı ile aynı çizgide değildir, yeniden gözden geçirilmelidir.
Resmi kontroller yapılamamaktadır. Türkiye, Gıda ve Yem Acil Uyarı Sistemi’ne katılımına ilişkin mevcut ulusal sistem iyi işlememektedir. Yapılan uyarılar düzgün bir şekilde izlenememekte; merkezi ve yerel birimler arasında eşgüdüm sağlanamamaktadır. S.79
Bulaşıcı Süngersi Ensefalopati (BSE) ve hayvan yan-ürünleri konusunda bir ilerleme not edilmemiştir. S. 80
Tarım ve Köy işleri Bakanlığının yeniden yapılandırılması ve güçlendirilmesi gereklidir
Vergi mevzuatındaki hem müktesebata, hem de Gümrük Birliği ile Dünya Ticaret Örgütü’nün temel kurallarına aykırı olan mevcut ayrımcı unsurlar kaldırılmalıdır.
Vergi idaresinin etkinliği ve verimliliği ile vergi tahsilâtını iyileştirme ve vergi mükellefi uyumunu artırma kapasitesi düşüktür.
Para politikası alanında kayda değer bir gelişme kaydedilmemiştir.
Ekonomik politikanın yönetimi sorunludur. Bu sebeple koordinasyon mekanizmalarının yeniden yapılandırılması, ekonomik politikaların bir bütünlüğünün ve sürdürülebilirliliğinin sağlanması gereklidir.
Özellikle kadınları mağdur eden düşük işgücü katılımı, gençler arasında yüksek düzeydeki işsizlik, kayıt dışı ekonominin büyüklüğü ve şehir/kırsal iş piyasaları arasındaki büyük fark, başlıca zorlukları teşkil etmektedir. (S.95)
Türkiye’ye Doğrudan Yabancı Yatırım girişi oranı Avrupa Birliği standartlarının oldukça altındadır çünkü Doğrudan Yabancı Yatırımı ülkeye çekecek bir kurum yoktur ve sektörel mevzuatın -özellikle kamu ihaleleri, vergilendirme, fikri mülkiyet hakları, anti-tröst politika, devlet yardımlarının izlenmesi ve devlet tekellerinin yeniden yapılandırılması konularında- yetersizdir.
Vergi rejimi son derece karmaşıktır ve şirket yönetimi göreceli olarak zayıftır.
Enerji maliyetleri çok yüksektir.
Bakanlıklar arası koordinasyon ve ilgili bölgesel yapılanmalar yeterli değildir. Programların ve projelerin tasarlanmaları ve uygulanmalarıyla bağlantılı idari kapasite zayıftır. (S. 103)
BM Yolsuzlukla Mücadele Sözleşmesi imzalanmış fakat henüz onaylanmamıştır. S.106
Milletvekili dokunulmazlığının yolsuzlukla mücadeleye engel oluşturduğu kabul edilse de hala kaldırılmamıştır.
Yolsuzlukla mücadele alanına giren birçok kurum bulunmaktadır. Bunlar arasında belirgin ve tutarlı bir yetki paylaşımı yoktur. Denetim makamlarının bağımsızlıkları artırılmalı ve en yüksek uluslararası standartlara uygun hale getirilmelidir. S. 107
Türkiye yolsuzlukla mücadele alanında faaliyet gösteren kurumlarının bağımsızlığını ve etkinliğini artırmalıdır. Yolsuzlukla mücadeleye en yüksek siyasi makamların ve kamuoyunun desteği kesin olarak sağlanmalıdır.( S. 107)
Kara para aklamayla mücadele konusunda, Kara Para Aklanmasının Önlenmesine ilişkin 1996 tarihli yasa, müktesebatla tümüyle uyumlu değildir. (S. 113)
. Çevreye ilişkin müktesebatın uygulanması ve uygulatılması alanlarındaki zayıflık halen önemli bir endişe kaynağıdır. (S. 120)
İşite bütün bunlar ve bunun gibi daha pek çok madde hükümete yönelik ciddi eleştiriler içermektedir. Biz CHP olarak bütün bu konuları madde madde Meclise getirerek hükümetten hesap soracağız. Bunları niye yapmadınız? Niye eksik yaptınız? Niye işinin ehli kadroları iş başına getirmediniz? Niye yolsuzluklarla mücadele etmediniz diye soracağız.
Ama değerli arkadaşlarım, gerek içeride, gerek dış politikada, gerek ekonomideki durum gösteriyor ki, bu Hükümetle Türkiye’nin düzlüğe çıkması mümkün değildir. Türkiye’nin bu hükümetten bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Cumhuriyetin kurtarılması için bu hükümet gitmelidir. İşte biz, CHP olarak bu amaçla yola çıktık. Bu gerçekleri yurdun her tarafında, yaz kış demeden halka anlatacağız ve halkın demokratik haklarını kullanarak bu iktidara bir an önce son vermesini isteyeceğiz. Çıkış yolu 2006 yılında yapılacak bir erken seçimdir. Erken seçimde CHP halkla birlikte iktidara gelerek bütün bu olumsuzluklara son verecek Türkiye’yi her alanda hak ettiği düzeye yükseltecektir.
İşte Sinop’a sizlere bunu söylemeye geldim. Sevgili vatandaşlarım,
Seçime hazırlanınız. Cumhuriyetimize sahip çıkınız, demokratik haklarınızı sonuna kadar kullanarak bu çağ dışı gidişe son veriniz. Biz size güveniyoruz. Siz de bize güveniniz.
Hepinizi saygılarla, sevgilerle selamlıyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.