Trabzon Beşikdüzü Atatürkçü Düşünce Derneğinde Konferans – Türkiye-AB İlişkilerinde Gelinen Son Nokta

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Trabzon – Beşikdüzü Atatürkçü Düşünce Derneğinde yaptığı konuşma
15 Ekim 2005

Cumhuriyet Halk Partisi Avrupa Birliğine karşı değildir, tam tersine Avrupa Birliği üyeliğini başından beri kuvvetle desteklemektedir. Tam üyeliği ön gören ilk anlaşmayı 1963 yılında o zaman ki Başbakanı  ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü imzalamıştır. Biz aylardan, hatta yıllardan beri tam üyelik doğrultusunda çalışıyoruz. Mecliste AB üyeliğinin gerektirdiği  reform çalışmalarına, anayasa ve yasa değişikliklerine bildiğiniz gibi destek olduk. Bu sebeple hiç kimse CHP’yi AB karşıtı olarak suçlayamaz.

3 Ekim kararından bir hafta önce Sayın Genel Başkanımız İtalya’da  üst düzey görüşmeler yaptı, televizyonlara konuştu ve tam üyelik doğrultusunda kamu oyu oluşturmaya çalıştı; ama şunu da biliyoruz ki Avrupa’da  bazı   siyasetçiler, bazı hükümetler, bazı partiler, bazı ünlü politikacılar Türkiye’nin tam üyelik sürecini engellemek için çalışıyorlar. Bizim tepkimiz onlaradır. Onların da etkisiyle Avrupa Birliği’nin 6 Ekim 2004 tarihinden itibaren çıkarttığı bazı kararlarda Türkiye’yi tam üyelikten çok tam üyeliğin altında bir özel statüye yönlendirebilecek  ifadeler olduğunu görüyoruz ve Türkiye’ye diğer aday ülkeler gibi eşit muamele yapılmasını istiyoruz. Bunu istemeye de  hakkımız var çünkü 1999 Aralığında Helsinki’de yapılan  Avrupa Birliği zirvesinde Türkiye’ye eşit muamele yapılacağı karara bağlanmıştır. Şimdi biz de bundan ısrar ediyoruz. Aynı zamanda, 1999 Helsinki zirvesinde o zaman ki Finlandiya Başbakanı Lipponen bize bir mektup göndererek, Kıbrıs meselesinin Türkiye’nin üyeliğini hiçbir şekilde olumsuz etkilemeyeceğini bildirmişti. Oysa şimdi Kıbrıs konusunda Türkiye’den bazı tavizler istenmekte ve bunlar fiili müzakerelerin başlamasının önüne bir engel olarak çıkarılmaktadır.

Ne yazık ki Hükümet bu koşullara, bu diretmelere, bu dayatmalara karşı yeterli direnmeyi gösterememiştir. Bu direnmeyi gösteremediği için de  Türkiye bugün bu çok sıkıntılı durumla karşı karşıyadır; tam üyeliğimiz pamuk ipliğine bağlanmıştır. Türkiye’yi tam üyeliğin dışında seçeneklere çekebilecek adımlar atılmıştır ve önümüzde geçecek süre içinde de Türkiye’den bazı tavizleri peşin olarak vermesi istenecektir. Daha şimdiden, müzakereler başlamadan, AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri Olli Rehn gelmiştir ve hiç bir koşul öne sürmeden ve deklarasyon yapmaksızın, Kıbrıs’ı da kapsayacak şekilde ek protokolü meclisinizden onaylamaz ve uygulamazsanız müzakereler başlamaz demiştir. Yani belli ki, bunu müzakerelerin başlaması için bir ön koşul olarak öne sürmektedir. Türkiye Kıbrıs konusunda tek taraflı ve önemli bir taviz verdi. Şöyle ki; 21 Eylül tarihinde yayınlanan Avrupa Birliği karşı deklarasyonunda açıkça deniyor ki;  “Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Cumhuriyeti olarak kabul ediyoruz. Sizin de ilişkileri normalleştirmenizi bekliyoruz bir an önce”. Burada normalleştirme siz de resmen ve hukuken tanıyın bir an önce demek. Bizden bunu istiyorlar. Hükümet buna direnebilmeli. 17 Aralık zirvesi sonrasında İtalya Başbakanı Berlusconi basına açıklama yaptı; Türk Başbakanı Erdoğan bana Türkiye’nin Kıbrıs’ı tanıyacağını ancak biraz zamana ihtiyacı olduğunu söyledi dedi. Eğer bu doğruysa, ki inşallah doğru değildir, çok vahim bir durumla karşı karşıyayız; çünkü bu açıklama hükümetin resmen, basında kamu oyuna dile getirdiği görüşlere taban tabana zıttır. Bu bakımdan biz Türkiye’nin Kıbrıs’ta tek taraflı tavizler vermesinin doğru olmayacağını düşünüyoruz ve bu yola gidildiği takdirde Kıbrıs davamızın feda edilmesi yolunda çok önemli bir kayıp yaşanacağını düşünüyoruz.

Tabi ki burada tek mesele Kıbrıs değil; Türkiye’yi tam üyeliğin altında bir modele götürecek bazı kısıtlayıcı hükümler olması. Mesela, Türk vatandaşlarının serbest dolaşım haklarının sürekli olarak kısıtlanabileceği söyleniyor. Şimdiye kadar hiç bir AB ülkesinin vatandaşlarının serbest dolaşım hakkı sürekli olarak kısıtlanmamıştır. Serbest dolaşım hakkı AB üyeliğinin malların, hizmetlerin, sermayenin ve insanların serbest dolaşımını kapsayan dört temel hakkından biridir. Şimdi bu temel haklardan herhangi birisi temelli olarak kısıtlanacaksa, bu siz AB’ye üye olamayacaksınız demektir. Buna karşılık diğer AB üyeleri ile müzakereler başladığında, o ülkelerin vatandaşlarına Schengen Anlaşması kapsamındaki AB ülkelerine vizesiz seyahat hakkı tanınmıştı. Şimdi biz bu Türk vatandaşlarına da tanınmalıdır derken yanlış bir şey mi söylüyoruz? Siz herkese tanıyacaksınız bu hakkı ama sıra Türk vatandaşlarına gelince tanımıyoruz biz bu hakkı diyeceksiniz. Biz buna itiraz ediyoruz.

Avrupa Birliği genişleme sürecindeki bütün ülkelere AB bütçesinden büyük fonlar ayrılıyor, destekler veriliyor, sübvansiyonlar sağlanıyor; fakat sıra Türkiye’ye gelince ise bu destekler sürekli kısıtlanıyor. Sosyal politikalar var, bölgesel kalkındırma çalışmaları var. Türkiye bunlardan yararlansın diyoruz fakat bunlara da sürekli kısıtlamalar getiriliyor.Bizim itirazımız AB’ye karşı değil;
1.    Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlara
2.    Türkiye’den haksız talepler istenmesine

Biliyoruz ki Avrupa’da çok dostumuz var; onlar Türkiye’yi masaya oturtmak için çok çalıştılar ama Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan gibi bazıları da var ki onlar da Türkiye’yi masaya yatırmak için çok çalıştılar. İstediler ki Türkiye masaya otursun da bütün alacağımız tavizleri koparalım çünkü Türkiye’nin masaya oturması engellenseydi bu taahütlerden hiç birini alamayacaklardı. Masaya oturması engellenen bir Türkiye’den hangi gerekçeyle taviz alabilirlerdi ki? İşte bu tavizleri koparabilmek için Türkiye’nin AB üyeliğine sıcak bakmayan, Türkiye ile bir çok sorunu olan, Kıbrıslı Rumlar hatta Fransa gibi bazı ülkeler Türkiye’nin masaya oturmasına razı oldu.  Şimdi belli ki bazı ülkelerin Türkiye’yi masaya oturtmaktan beklentileri Türkiye’den taviz almak. Biz diplomaside şunu deriz; “Masaya oturmak hiç bir zaman bayram edilecek bir durum değildir, başarı masadan başarıyla kalkmaktır”. Diplomaside “aldım-aldım” diye bir şey yoktur; diplomasi sonucu sıfır olan bir oyundur; yani bazılarının kazanması için bazılarının kaybetmesi gerekir. Herkesin birden kazançlı olduğu durumlar yok denecek kadar azdır. Bir taraftan bir tarafın istediği tavizi alması öteki tarafın o tavizi vermesi ile mümkündür; herkesin birden mutlu olması mümkün olmaz. Biz bunu Olli Rehn’e sorduk; “Nasıl oluyor da hem Türkiye’nin üyeliğine karşı olanlar, hem de bizim hükümetimiz mutlu olabiliyor?” dedik. “Bunun sebebi şudur” dedi, “biz metne o kadar muğlak bir cümle yazdık ki herkes istediği gibi okusun, herkes istediği  yorumu yapsın istedik”. Diplomaside çok klasik bir oyundur bu, öyle bir yazarsınız ki metne, herkes kendi kamu oyunu istediği gibi ikna eder. Ama bizim için objektif ölçüsü başka ülkeler için hazırlanan benzer nitelikte metinler; onlarla kıyaslıyoruz ve bakıyoruz ki Türkiye’nin metni hepsinin gerisinde, hepsinden geri. Yani Türkiye bugüne dek üye olan ülkelerin hepsinden geri durumda bir ülke gibi ele alınmış ve üstelik bu kısa süre içinde düzelecek, geçiş sürelerinin uzunluğu kısalığı ile dengelenecek bir durum olarak da gösterilmiyor ki sineye çekelim; yani kısıtlayıcı hükümlerin amacı Türkiye’yi tam üyelikten uzaklaştırmak.

Bakın; bizim metnimizde diyor ki; Türkiye’nin üyeliği hedeftir ama yine diyor ki bunum tam garantisi yoktur. Tam üye olmasa bile Türkiye  Avrupa Birliğine sıkı bağlarla bağlanmalıdır, yani günün birinde tam üyeliğinizi reddedersek gene de siz Avrupa’dan uzaklaşmayacaksınız; sıkı sıkıya sizi kapımıza bağlayacağız.  Halbuki en azından deyin ki; şunları yapmazsanız biz başımızın çaresine bakarız; düşünürüz değerlendiririz  neye karar verirsek onu yaparız; daha şimdiden beni üye yapmaman halinde seninle sıkı bağlarla bağlı olmayı ben niye taahhüt edeyim. Oysa ki hükümet, buna bile itiraz etmiyor. Fakat serbest dolaşımın kısıtlanmasını, tarımdaki sürekli kısıtlamaları ve sosyal konulardaki isteklerin bir kısmını hükümet de tasvip etmiyor. Biz ne diyorsak bu hükümet de aynı lafları  23 Aralık’ta bir notayla Avrupa Birliği’ne bildirdi ve bu koşullar müzakere nedeni olamaz dedi. Ancak ondan sonra bu notanın hiçbir ifadesi olmadı ve Avrupa Birliği b notayı hiç dikkate almadı ve şimdi önümüze sunulan metin 17 Aralık metninin aynısı; hatta daha ağırlaştırılmış, kötüleştirilmiş hükümler bile var. 17 Aralık’ta  Hükümetin itiraz ettiği ve müzakere ölçüsü olamaz dediği  metni aynı hükümet bugün bir rapor olarak  kabul ediyor. Burada bir çelişki yok mu? Bu metin başarılı bir metinse o zaman niye itiraz ettin? Başarısızsa ve bizim için sakıncalı ve tehlikeli ise bugün niye bunun avukatlığını yapıyorsun? Belli ki burada amaç halkı kandırmak yani amaç halkı en kötü koşullarda bunu Hükümete başarılı göstermek. İşte biz buna itiraz ediyoruz.

Türkiye 1923  tarihli Lozan anlaşması ile  bazı gayrimüslim  azınlıkların varlığını kabul etmiştir ki bunlar  Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıklarıdır ve bunlara bütün azınlık hakları tanınmıştır. Avrupa Birliği  de Lozan’ın bu tarifine razı olmuştur. Oysa şimdi bize bu tarifin dışında başka azınlıkları da, Müslüman azınlıkların da olabileceği durumları yani, kabul etmemizi öneriyorlar. Mesela, Kürtler bir azınlıktır diyorlar, Aleviler bir azınlıktır diyorlar. İşte bunlar, Avrupa Parlamentosu  tarafından ifade ediliyor. Ayrıca Avrupa Birliği 6 Ekim tarihli raporunda var bu ifade. Sayın Dışişleri Bakanı bunları çıkarttırdı metinden ama biz olduğunu tespit ettik. Bize diyorlar ki; bu metni, yani 6 Ekim tarihli metni tam olarak ve tüm hükümleriyle uygulayacaksınız; yoksa sizi içimize sindiremeyiz. Bizse diyoruz ki bu bizim devlet politikamıza aykırı; Türkiye’de azınlıkların ne olduğunu biz 82 yıldır tespit etmişiz ve bunun dışına çıkmak istemiyoruz. Yani nasıl ki üye ülkeler kendi ülkelerinde kimin azınlık sayılıp kimin sayılamayacağına kendileri karar veriyorlar, biz de kendimiz karar vermek istiyoruz. Bize dayatma ile bunu yaptıramazsınız. Mesela, Almanya’da 600.000 Türk ırkında Almanya vatandaşı var ve Almanlar bunları azınlık saymıyorlar, hatta Yahudileri bile azınlık saymıyorlar. Onlar cemaattir diyorlar. İsveçliler Yahudileri azınlık sayıyor, Türkler sayıyor, Almanlar saymıyor. Avusturya da sınırlamış azınlık tasvirini. Oların tercih hakkı var; çünkü Avrupa Birliği Azınlıklar Çerçeve Sözleşmesi bu hakkı vermiş; ama onlar Türkiye’ye bu hakkı vermek istemiyorlar. Bizim Alevilerimiz “biz azınlık değiliz” diyorlar, Kürt asıllı vatandaşlarımız da yine aynı şekilde, “hayır biz azınlık değiliz” diyorlar. Biz böyle somut, haksız ve istenmeyen dayatmalara karşı çıktığımız zaman bazı çevreler Türkiye’de kamu oyu şeklinde “madem ki bu dayatmalara, haksızlıklara karşısınız o zaman siz Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine de karşısınız” diyorlar.

Seçim sonuçlarını değerlendirirken şuna bakmak lazım; bir önceki seçimde biz başarılı olamamışız, barajın altında kalmış ve meclise girememişiz. Şimdi ise, %8 civarındaki bir oy oranından neredeyse 20%’ye çıkartmışız oylarımızı. Buna CHP’nin başarısızlığı demek dikkatli olmamaktır. Tabi ki biz 1.parti olmak istiyoruz ama Türkiye’nin gerçeklerini de biliyoruz. Diğer merkez sağ partileri cezalandırmak isteyen halk, AKP’ye bir şans vermek istedi ve AKP diğer partilerin oylarını alarak 34% oya ulaştı, yoksa kendi kemikleşmiş tabanından gelen oyları ile buna yaklaşması mümkün değil. DYP’den, ANAP’tan, MHP’den oylar bu partiye gitti. Bu bakımdan Halk Partisi’nin aldığı oyları bu çerçevede değerlendirmek lazım.

Güney Doğuya gelince, Güney Doğu ile ilgili olarak ülkede gerçekten çözülmesi gereken pek çok noktalar var. Bunların içinde eğitim sorunları, sağlık sorunları, çok büyük oranda işsizlik, Köye Geri Dönüş projesinin tam olarak uygulanamaması, yarım kalmış yatırımlar var. Vatandaşın orda pek çok sıkıntısı var. Ancak şunu da unutmamak lazım; Türkiye’nin bir çok farklı bölgesinde yaşayan vatandaşın da benzer sorunları var. Yani Güney Doğuda bu iş böyledir de Türkiye’nin başka yerlerinde vatandaş bolluk içinde mi yaşamaktadır? Trabzon’da halk bolluk içinde mi yaşıyor? Yatırım yok, işsizlik diz boyu, memleket perişan, eğitim ve sağlık hizmeti bekleyen halk. Bütün bunlar ortadayken kalkıp da bir tek Güney Doğuda problem var başka yerde yok denilemez. Biz de bir kısım vatandaşlarımıza haksızlık olsun diye bu tespitleri yapmıyoruz. Konun yatırım kısmı önemlidir; uzun süre terörün devamın etmesi yatırımlara imkan vermediği için ve özel sektör bu nedenle bölgeye gelmediği için bunları yaşıyor. Bunun çaresi öncelikle terörü önlemek. Terör şimdi yeniden canlanıyor ve bunun sebebi, maalesef, Hükümetin Kuzey Irak’taki krizin Türkiye’ye sıçramasını önlemek için  Kuzey Irak sınırına yeterince asker gönderememesi, hatta hiç asker gönderememesi. Bunun sorumlusu Amerika’nın istememesi, oradaki bazı Kürt asıllı kimselerin engellemesi. Biz yıllarca oradaki aşiretlerle PKK’ya karşı işbirliği yapmıştık. Şimdiki koşullarda belki de daha farklı değerlendiriyorlar; bazı siyasi olanaklar çıktığını düşünüyor olabilir bu aşiretler ve onların bu tutumuna Türk tarafından yeterince tepki gelmiyor. Oradaki durum budur, bizim oradaki Kürt asıllı arkadaşlarımızın sorunlarına bakış açımız bellidir. Biz daha önceki yıllarda, 1987’de, daha hiç bir parti buna cesaret edemezken Kürt asıllı arkadaşımızı meclise soktuk ve şu anda diyebiliyoruz ki “bizim gocunacak hiç bir şeyimiz yoktur.” Ve biz diyoruz ki “Kürt asıllı arkadaşlarımızın bireysel hakları Avrupa Birliği ilkelerindeki herhangi bir etnik kimliğe saygı haklarının gerisinde olmamalıdır.” Bizim politikamız bu; ama bahsettiğimiz bireysel haklar. Bunlara gurup hakkını verilerek, etnik gurupların devleti yönlendirmeye kalkışmasına olanak sağlanmasına da razı değiliz.  Mesela, Barzani’nin bir demeci vardı geçtiğimiz günlerde; “Türkiye’deki Kürtleri Türkler bir millet olarak tanınmalıdır” diye. Bir kere bu bizim devlet anlayışımıza aykırı. Bakalım Dış İşleri Bakanı buna ne tepki verecek? Bizim devletimizin temel omurgası tek millet anlayışına dayalı. Bizde vatandaşlık vefalı olmaktır ve her vatandaş, hangi dinden, hangi etnik kökenden olursa olsun, Türk milletinin bir üyesidir. Türkiye devleti bir milletler koalisyonu değildir. Farklı etnik kökenden her gruba millet statüsü verilmesi demek Türkiye’de 24 millet olması demektir. Her azınlığa, her dine bir millet statüsü verirseniz Türkiye’de başka hiç bir devlette benzerine rastlayamayacağınız bir manzarayla karşılaşırsınız. Bunu istemeye hiç kimsenin hakkı yoktur; Türkiye’de tek bir millet vardır, o da Türk milletidir. Bizim devlet anlayışımız budur. Etnik temelli değildir bu tanım, hangi etnik kökenden olursa olsun vatandaşlık, vatandaşlık bağı ile Türkiye’ye bağlı olmaktır, o vatandaş Türk’tür. Atatürk “Ne mutlu Türküm Diyene” derken ne mutlu Türk ırkından gelene demek istemiyor; ne mutlu vatandaşlık bağı ile Türk milletine bağlı olana demek istiyor.

Maalesef Türk siyasetinde bir parti değiştirme geleneği var. Geçmişte çok örneğini gördük, bugün de görüyoruz. Yani sadece Cumhuriyet Halk Partisi’nden değil, başka partilerden de bir çok milletvekilleri istifa ediyor, yeni partiler kuruluyor; bu bizim siyasetimizin kötü bir geleneğidir. Girmek istediğimiz Avrupa’da insanlar bir partiye girerken o partinin ideolojisini, programını inceleyip, samimi olarak inandıktan sonra o partiye girmektedirler. Avrupa’da çok azdır parti değiştirmek. Oysa ki bizde bakıyorsunuz bir partiden istifa edip en zıt görüşleri savunan bir partiye geçmekte sıkıntı çekmiyor bazı milletvekilleri. Peki biz bunu tabanımıza nasıl anlatacağız? Yani siz o meclise belki partisine sonuna kadar sadakat gösterecek birisinin yerini alarak girdiniz. Ne hakkınız var buna? Ne hakkınız var CHP’nin mecliste daha çok temsil edilmesini engellemeye? Bu bir başka parti için de geçerli. O partiye oy veren insanlar o kişiyi o partiye getirmişler. Başka bir partiye geçmesi doğru mu? Bu alışkanlık Türkiye’de var. Demek ki bazı siyasetçiler kendi partilerinin ideallerine, programına, ideolojilerine, tüzüklerine yeterince hakim değiller ve belki de partileri meclise gerebilmek için bir mekanizma, bir ara yol, hatta Sayın Başbakanın tabiriyle bir tramvay olarak kullanıyorlar. Meclise girene kadar iyi fakat meclise girdikten sonra özgürüz; istediğimiz partiye geçeriz; hangi parti daha avantajlıysa, hangi parti daha güzel olanaklar sağlarsa ona geçeriz.. İşte bu siyasetin yozlaşmasıdır. Biz hiç bir arkadaşımızın partimizden ayrılmasını istemeyiz; ancak bir arkadaşımıza artık o partinin ideolojisini benimsemiyorsa ve ayrılmak isterse yapacak bir şey yok. Ancak şu soruyu sormak lazım o arkadaşlara; siz partiye girdiğinizden beri, Meclise girdiğinizden beri partinin programı değişti mi? Değişmedi. Söylemi değişti mi?Değişmedi. İdeolojisi değişti mi? Değişmedi. Lideri değişti mi? Değişmedi. Peki o zaman niçin istifa ediyorsunuz? Yani bu parti, bu lider, bu program, bu ideoloji iyiydi de sonradan mı kötü oldu? Peki niçin? Çünkü siz başka bir yerde başka bir olanak sağlamışsınız ve ya orda kendinizi daha rahat hissedeceğinizi düşünmüşsünüz ve o sebeple partinizin o zamana kadar halka savunduğunuz programını, tüzüğünü, ideallerini, ideolojisini, Genel Başkanını bir anda karşınıza almakta bir mahsur görmemişsiniz. Bir de şu var; parti içinde önemli bir görevde bulunmuşsunuz, o partinin bütün görüşlerinde mutabık olmuş, Genel Başkanın bütün söylemlerini benimsemişsiniz. Sonra bütün partilerde olduğu gibi bir bayrak yarışı, siz gitmişsiniz başka bir arkadaş gelmiş. O andan itibaren parti içi muhalefete geçmişsiniz; aynı Başkan aynı görüşü savunmakta ancak şimdi siz daha önce savunduğunuz şeyleri söylerken ona karşı çıkmaya başlamışsınız. Dediğim gibi bu bizim siyasi geleneklerimiz açısından üzüntü verici bir durumdur. Partide ne değişti ki siz birden tutum değiştirdiniz? Bir tek şey değişti; o da sizin yeriniz. Bu da doğaldır. Hepimiz geçiciyiz. Hiç bir siyasi partide hiç kimse ebediyen bir koltukta oturmaz. Herkes zaman içinde görevini bir başkasına devreder ve görevi devreden arkadaşlarımızdan partinin beklediği de yeni seçilen arkadaşlara tüm güçleriyle destek olmalarıdır. İlçelerde de, beldelerde de, Genel Merkezlerde de böyledir, Mecliste de böyledir. Hiç kimse ebediyen milletvekili olmaz. Bir dönem olursunuz, iki dönem olurunuz, üç dönem olursunuz, sonra bir başkası gelir sizin koltuğunuza oturur, bayrağı devralır. Size düşen görev nedir eski bir milletvekili olarak? Yeni seçilen arkadaşınıza destek olmak. Ama şimdi öyle bir hava yaratıldı ki Türkiye’de  – sadece bizim partide değil tüm partilerde- şu zihniyeti görüyoruz; “Ben varsam yönetimde partimiz çok doğru işler yapıyor, en doğru kararları alıyor, en doğru politikaları uyguluyor, Genel Başkanımızın her söylemi  en doğru söylemdir; ancak ben yoksam yönetimde ve sorululuk makamında, her yapılan şey yanlıştır. Yani Daha önceki politikalarda ve söylemde bir değişiklik olmasa bile her yapılan yanlıştır; çünkü artık ben yokum”. İşte bu siyasetimizin yeterince olgunlaşmadığını göstermektedir.

Biz Belediye seçimlerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nin Trabzon’da aldığı sonuçla gerçekten gurur duyuyoruz. Son derece dürüst, çalışkan, başarılı bir Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu biz de Genel Merkez olarak kendisine her türlü desteği sağlıyoruz. Yeni bir program başlattık; Avrupa’nın en ileri ülkelerine Cumhuriyet Halk Partili belediye başkanlarını gönderiyoruz ve o ülkelerin çalışmalarından yararlanarak, bu çalışmaları bulundukları illerde, ilçelerde bu çalışmaları uygulamalarını istiyoruz.yararlanarak Birinci gurubu İsviçre’ye yolladık kısa bir süre önce. Bu guruba Trabzon Belediye Başkanı Volkan Canalioğlu da dahil oldu. Ve şimdi memnuniyetle görüyoruz ki, İsviçre’de gördüğü bazı uygulamaları, Trabzon’da hayata geçirmeye başlamış. Mesela engelliler için yapılan kaldırımlar Avrupa’nın en ileri standartlarında. Çok daha fazlasını da yapacak. Şimdi aynı zamanda bizden giden arkadaşlarımız da Avrupa’daki belediye başkanlarını ve iş adamlarını davet ettiler. Ümit ediyoruz ki yakında İsviçre’den belediye başkanları, iş adamları gelecek ve bu sürekli bir iletişime, işbirliğine dönüşecek. Bu yolla biz Trabzon’u Avrupa’nın en ileri, en çağdaş, en modern, insanların en mutlu yaşadığı şehirlerinden birisi  haline getireceğimize inanıyoruz ve bu amaçla Belediye Başkanı Sayın Volkan Canalioğlu‘na Genel Merkez olarak her türlü desteği sağlıyoruz.
<!– /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} h1 {mso-style-next:Normal; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; line-height:150%; mso-pagination:widow-orphan; page-break-after:avoid; mso-outline-level:1; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-font-kerning:0pt;} p.MsoTitle, li.MsoTitle, div.MsoTitle {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; line-height:150%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; font-weight:bold;} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:justify; line-height:150%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} p.MsoSubtitle, li.MsoSubtitle, div.MsoSubtitle {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; line-height:150%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; font-weight:bold;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} /* List Definitions */ @list l0 {mso-list-id:1560938969; mso-list-type:hybrid; mso-list-template-ids:-1389332792 69140495 69140505 69140507 69140495 69140505 69140507 69140495 69140505 69140507;} @list l0:level1 {mso-level-tab-stop:36.0pt; mso-level-number-position:left; text-indent:-18.0pt;} ol {margin-bottom:0cm;} ul {margin-bottom:0cm;} –>


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.