Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

İzmir Kemalist Laikler Konferansında Atatürk’ün Dış Politikası Hakkında Konuşma
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN İZMİR KEMALİST LAİKLER TOPLANTISINDA YAPTIĞI KONUŞMA
27 NİSAN 2005
Sayın Başkan, çok değerli Ege Ordu Komutanı, değerli milletvekili arkadaşlarım, çok değerli Baro Başkanı, Yüksek Hakimler, değerli konuklar,
Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ediyorum. Gerçekten bu toplantı Türkiye AB ilişkilerinin çok kritik bir döneminde gerçekleşiyor ve konuştuğumuz konu da şu anda içinde bulunduğumuz ortamda en kritik, en önemli konulardan biridir. Gerçekten AB üyeliğinin önünde Kemalizm bir engel midir? Türkiye AB’ye girmek için Atatürkçülükten vazgeçmek zorunda mıdır? Esas sorular bunlar. Bu sorular pek çok yerde tartışılıyor. Avrupa’da tartışılıyor, Türkiye’de tartışılıyor ve gittiğimiz bazı uluslararası toplantılarda parlamenterler arası toplantılarda bazen yüzümüze açıkça söylüyorlar. Geçenlerde Berlin’de çok üst düzey bir yabancı parlamenter bize açıkça dedi ki, “Kemalizm’den vazgeçmeden çağdaş bir parti olamazsınız”. Düşünebiliyor musunuz? Kemalizm’i bilmedikleri için mi bunu söylüyorlar yoksa çok iyi bildikleri için mi? Bunları sizlerle tartışırız ama zihniyet budur. Şimdi bundan daha acı olanı bu zihniyet sahiplerinin Türkiye’de uzantıları var. Türk basınında uzantıları var, akademik çevrelerde var, belki zaman zaman siyasi çevrelerde görüyoruz ve bunlar Atatürk düşüncesinin Türkiye’nin AB serüveninin önünde bir engel olduğunu düşünüyorlar. Avrupalılara hoş görünmek için, onların taleplerini yerine getirmek için böyle görüşler ileri sürüyorlar.
Şimdi aslında gerçek bu mu? Atatürkçülüğün hangi boyutu, hangi yönü Türkiye’nin AB sürecini engelleyebilir? Hangi boyutu Türkiye’yi Avrupalı olmaktan engelleyecektir? Şimdi Atatürk’ün düşüncelerini başından beri inceleyecek olursak aslında gerçeğin bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. Bizce Atatürk Türkiye’ye Avrupa’nı kapısını açan liderdir. Diyor ki, kültürler muhteliftir, çeşitlidir ama medeniyet değildir. Ve Türkiye bir medeniyete dahil olacaktır. Hedef gösterdiği yer Batı uygarlığı. Şimdi böyle bir insanı siz Batı uygarlığının önünde bir engel olarak görebilir misiniz? Şunu itiraf edelim. Zaman zaman içimizde bazıları Batı ülkelerinden bahsederken, biraz aşağılık kompleksi ile bahsediyor. Bunun ta geçmiş cumhuriyetten önceki dönemlerden başladığını biliyoruz. Meşhur şiiri bilirsiniz. “Garba gittim kaşaneler gördüm, Şarka gittim viraneler gördüm”. Yani garpta her yer mükemmel kaşane, şarkta her yer perişan utanılacak bir manzara. Bu şiirin yazıldığı tarihte 8 yaşında çocuklar İngiltere’de kömür madeninde çalıştırılıyordu. Bunu görmemiş. Birkaç tane kaşaneyi görmüş ve öyle bir komplekse kapılmış ki, bizde her şey kötü ama batıda her şey mükemmel. Ne batıda her şey mükemmeldi, ne Türkiye’de her şey kötüydü veya doğuda her şey kötüydü. Biz çok yüksek bir kültürün temsilcileriz. Bunun ayrıntılarını daha sonra konuşacağız.
Şimdi bir de şunu söylüyorlar. Efendim diyorlar Atatürkçülüğün ilkelerinden biri milliyetçilik. Milliyetçiliğe Avrupa’da yer yok. Atatürk milliyetçiliğini kendilerinin başına çok büyük belalar açan aşırı milliyetçilik cereyanlarıyla karıştırıyorlar. Faşizmle, nazizmle karıştırıyorlar. Şimdi bu gerçek değil. Atatürk milliyetçiliğinin hiç alakası yok. O sıralarda iki savaş arasında Avrupa’da egemen olan milliyetçilikle hiç ilgisi yok. Tam tersine. Belki Atatürk başkaları hakkında söylediği sözlerin en ağırını işte bu o devirde batıdaki nazizmin, faşizmin temsilcileri hakkında söylemiştir. Bu konuda çok ilginç bilgiler var. Çok ilginç görüşleri var Atatürk’ün. Mesela Sabiha Gökçen anlatıyor Hitler için ne düşünüyordu Atatürk? Atatürk o dönemin milliyetçiliğini dünyanın en kötü rejimi olarak görüyor. Bakın ne diyor Atatürk? Diyor ki, “Almanya’da Hitler’in yaratarak geliştirmekte olduğu nazizm, faşizmin bir başka, bir büyük tehlikeli benzeridir. Hitler bir ırkçıdır. Dikkatli olunuz milliyetçi demiyorum. Irkçıdır diyorum. Alman ırkını en üstün ırk olarak gören bir anlayışın sonu yoktur. Bu ülkeler bir defa bu yola girdiler mi bir daha geri dönemezler. Halkı ve gençliği sürekli olarak heyecan içinde tutmak için durmadan silahlanmak, sağa sola tehditler savurarak ayakta kalmak zorundadırlar. Bu işin sonu ise savaştır. Ve savaşın sonunda ne faşizmin ne de nazizmin ayakta kalabilmelerine olanak görüyorum.” İşte Atatürk bu.
Şimdi siz Atatürk’ü kalkıp nazizmin, faşizmin paralelinde bir milliyetçiliğin savunucusu olarak düşünebilir misiniz? Atatürk’ün milliyetçiliği bu mudur? Atatürk’ün milliyetçiliği aslında çok daha değişik bir milliyetçiliktir. Onun kastettiği şudur; milliyetçilikten bahsedilirken diyor ki, “Bize milliyetperver derler. Fakat biz öyle milliyetperveriz ki, bizimle işbirliği yapan bütün milletlere hürmetle riayet ederiz.
Şimdi değerli arkadaşlar, bazıları, hatta bazı milletvekilleri bile, milliyetçiliğe karşı konuşuyorlar. Şunun farkında değiller. Mecliste milletvekili olmak için ant içiyorsunuz. Bu andı içerken anayasayı korumak için içiyorsunuz. Anayasayı okuduğunuz zaman görüyorsunuz hem anayasanın giriş bölümünde hem de anayasanın temel ilkelerini koyan ikinci maddesinde bu anayasanın temelinin Atatürk milliyetçiliğine dayandığını yazıyor. Yani siz Atatürk milliyetçiliği için yemin etmişsiniz. Yani nasıl kalkıp Atatürk milliyetçiliğini hakir görürsünüz, hor görürsünüz? Türkiye’nin AB sürecini bir engel olarak görebilirsiniz?
O bakımdan bu gibi iddiaları biz gerçekten ciddiye almıyoruz ve Atatürk’ün düşüncesinin Türkiye’nin AB sürecinin önünde bir engel olduğunu hiç düşünmüyoruz. Bakınız şimdi yeni bir moda çıktı diyorlar ki, Türkiye Avrupalı olamaz. Çünkü Atatürk döneminden bu yana askerler memleketi yönetiyor. Askeri bir idare vardır Türkiye’de askerler ne derse o oluyor. Siyasete asker hakimdir o yüzden Türkiye Avrupalı sayılamaz. AB üyesi olamaz.
Şimdi bir hikaye anlatayım size 1968 yılında Charels De Gaulle Türkiye’yi ziyaret ediyor. Ordudan ayrılalı çok olmuş ve Cumhurbaşkanı seçilmiş. Fakat Ankara’ya geliyor, üzerinde üniforma var general üniforması. Kendisi bu üniformayı sık sık kullanırdı. Şimdi bakınız İsmet Paşa ne diyor? 1968 yılında de Gaulle’ün ziyaretinden sonra diyor ki, yakınlarına diyor ki “Bakın General üniforma giymekten çekinmiyor. Oysa Atatürk ve ben ordudan ayrılıp üniformalarımızı çıkarttıktan sonra bir daha giymedik. Şimdi onlar mı daha demokrat, yoksa biz mi?”
Şimdi işin gerçeği şu, geçenlerde bir seminer oldu Ankara’da ve o seminerde açıkladık. Cumhuriyet 29 Ekim 1923’te ilan ediliyor. İki ay sonra Aralık ayında, meclis bir kanun çıkarıyor diyor ki, askerlikle siyaset bağdaşmaz. Bir insan eğer askerse parlamentoya aday olamaz. Ve 1924 yılında daha önce askerlikten gelip de halen milletvekilliği yapanlara ya askerliği ya siyaseti tercih et ikisi birden olmaz deniyor. Şimdi Türkiye’nin mayasında, bu anlayış var, bu zihniyet var. Şimdi siz kalkıp da nasıl aksini söyleyebilirsiniz? Nasıl kalkıp da demin söylediğim iddialarda bulunabilirsiniz? O bakımdan Türkiye bazen yanlış tanınıyor, bazen yanlış tanıtılıyor, bazen de Türkiye’yi yanlış tanıtmak başkalarının işine geliyor. Niçin işine geliyor? Çünkü bu engelleri, bu mazeretleri bulamasalar Türkiye AB’ye üye olacak ve bunu istemiyor bazıları. Hepsi değil. Avrupa’da Türklerin çok dostu var. Türkiye’nin AB’ye üye olmasını isteyen çok ülke var, çok siyasi parti var. Ama karşı çıkanda var. Mesela eski Fransa Cumhurbaşkanı Giscard D’Estaing diyor ki, “Türkiye AB’ye üye olduğu gün AB’nin son günü olacaktır”. Diyor ki, “Türkiye bir kere Avrupa ülkesi değil. Bize diyor okulda Türkiye’nin Asya’da olduğunu öğrettiler”. Peki 1963 yılında Türkiye AB ile tam üyeliği hedefleyen ortaklık anlaşmasını imzalarken başka bir coğrafya değildi de sonra mı buraya taşındı? Yani Türkiye o zaman bu bölgede yaşamıyor muydu? Niçin siz o zaman itiraz etmediniz? Yani bu zihniyette olan insanlar var. Ama bunlar vardır diye biz de yelkenleri suya indirecek değiliz. Çünkü bizim AB üyeliği talebimiz haklı nedenlere dayanıyor. AB’yi kuran antlaşmalara dayanıyor. Türkiye’yle AB arasındaki antlaşmalara dayanıyor. AB zirvelerinin Türkiye’yle ilgili kararlarına dayanıyor. O bakımdan hiç kimse bize kalkıp da Atatürkçülük bahanesiyle, başka bahanelerle Avrupa’nın yolunu tıkamaya kalkmasın. Bu mücadeleyi biz mutlaka veririz ve kazanırız. Bundan kuşkunuz hiç olmasın.
Şimdi Atatürk’ün yenilik siyaseti niye rahatsız ediyor başkalarını? Atatürk’ün ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlık düşünceleri niye rahatsız ediyor acaba? Türkiye’nin kendi ulusal çıkarlarını savunması niye başkalarını rahatsız ediyor? Küreselleşme var artık diyorlar. Bizde de bazıları söylüyor bunu. Küreselleşme var diyorlar, “dünya artık bir küçük köy oldu, küresel köy oldu. Artık kimse ulusal çıkarını savunmuyor ve herkes ortak çıkarları savunuyor, herkes Avrupa’nın çıkarını savunuyor. Kimse milli çıkarını savunmuyor”. Acaba öyle mi? Acaba bu gerçek mi? Böyle bir durum var mı? Açın bakın yeni Avrupa Anayasası ne diyor? Yeni Avrupa Anayasası AB egemen, ulusal devletlere dayanır diyor. Bunlar üzerine kurulmuştur diyor. Nereden çıkarıyorsunuz siz ulusal devletin kaktığını? Avrupa Anayasası tersini söylüyor. AB’nin anayasası bazı konularda ortak yetkileri Brüksel kullanır diyor ama siz de onun içindesiniz. Siz de o yetkileri kullananlardan birisiniz. Türkiye’den niye rahatsız oluyorlar bazı çevreler? Çünkü Türkiye yeni Avrupa Anayasasına göre en ağırlıklı ülkelerden biri olacak da onun için. Yetkileri artan Avrupa parlamentosunda 96 üyemiz olacak. En çok üyesi olan ülkelerden biri Türkiye olacak. AB Bakanlar konseyinde ağırlıklı oy sistemi var ve ağırlıklı oy sisteminde nüfus esası geçerli. En ağırlıklı oya sahip ülkelerden biri biz olacağız. Biz de başkalarının iç işlerine karışacağız. Üstelik pek çok mesela AB’de hala oybirliğiyle karara bağlanıyor. İşte görüyorsunuz küçücük Kıbrıs Türkiye’nin üyeliğini engellemek için veto hakkımı kullanırım diyor. Demek veto hakkı var. Peki onun var da üye olunca sizin olmayacak mı? Sizin de olacak.
O bakımdan AB üyeliğinin aslında gerçek boyutunu bizim çok iyi anlamamız, çok iyi değerlendirmemiz lazım. Üyeliğimize engel olmak isteyenlerin gerçek niyetlerini çok iyi anlamamız lazım.
Türkiye 1919’dan itibaren bir ulus devlet olmuş. Şimdi ise Türkiye’yi tekrar bir cemaat haline getirmek isteyenler var. Bizi rahatsız eden budur. Türkiye’nin laik, demokratik kimliğini törpüleyerek onu bir cemaat haline getirmek isteyenler var. İşte biz buna karşı çıkıyoruz. Yoksa ulus devletten AB’ye gireceğiz diye vazgeçmeye hiç niyetimiz yok. Sanki herkes Avrupa’yı düşünüyor kendi milletini düşünmüyor. Mesela Alman Başbakanı Çin’e giderken yanında Avrupalı işadamları mı götürüyor, Alman işadamları mı götürüyor? Madem o kadar Avrupalı niçin diğer Avrupa ülkelerinden de alıp götürmüyor? Çünkü Almanya’nın çıkarını savunuyor. Bu işin gerçeği bu. AB’de dışa karşı çok güzel demeçler veriliyor, birlik, beraberlik demeçleri. AB’nin içine giriniz toplantılarını izleyebilirseniz izleyiniz ne görüyorsunuz? Herkes kendi ulusunun çıkarını savunmak için orada büyük bir mücadele halindedir. Balıkçılık konusunda böyledir, tarım konusunda böyledir. Daha geçenlerde daha üye olmadan Polonya başbakanı kapıyı vurdu çıktı Brüksel’den döndü Varşova’ya. Niye? Çünkü Polonya’ya Polonya’nın ulusal çıkarlarına zarar verecek bir adım atıyorlardı onun için. Buna müsaade etmedi. Ve sonunda onu da tatmin edecek bir çözüm buldular.
Şimdi değerli arkadaşlar, size şunu özellikle söylemek istiyorum. Burada çok ciddi bir durumla karşı karşıyayız. Biz yabancılarla baş ederiz. Yabancıların haksız talepleri olursa Türkiye’nin temel çıkarlarına bağdaşmayan talepleri olursa biz bunlarla baş ederiz. 6 Ekim’de komisyon bir rapor çıkartmış. Dicle ve Fırat üzerindeki barajlar ve sulama sistemleri uluslararası yönetime sokulabilir çünkü bu suların stratejik önemi vardır diyor. Hangi Avrupa hukukuna dayanarak söylüyorsunuz bunu? AB’nin hangi mevzuatı bunu söylüyor? Hangi AB ülkesinde böyle bir uygulama var? Bunu söyleyeceksin, buna tepki göstereceksin. Başka ne diyor? Patriğin ekümenik vasfını kabul et. Neye dayanarak söylüyorsunuz? Hangi uluslararası anlaşmaya dayanarak söylüyorsunuz? Türk devletini kuran Lozan anlaşması böyle demiyor. 80 küsur yıldır hiçbir Türk hükümeti kabul etmemiş. Niye edelim? Heybeliada’daki Ruhban okulunu açın diyor. Peki siz Batı Trakya’daki Türklerin dini haklarını tanıyor musunuz? Tanımıyorsunuz. Siz de bunu söyleyeceksiniz. Türkiye’den bu gibi taleplerin hiçbirinin Avrupa hukukuyla bir alakası yoktur. Bazıları diyorlar ki, mademki bizden bu kadar haksız taleplerde bulunuyorlar biz de vazgeçelim bu işten. Niye vazgeçeyim? AB üyesi olmak benim hakkımsa, insan hakları gibi, demokrasi gibi temel değerlerim örtüşüyorsa niçin üye olmayayım?
Şimdi Atatürkçülüğe dönmek için şunu söyleyeyim size. Atatürkçülüğün temel değerleri neydi acaba? İnsan hakları, demokrasi gibi Avrupa’nın en temel değerleri hakkında Atatürk ne düşünüyordu?
Değerli arkadaşlar, Atatürk döneminde yapılan Türkiye’nin birinci Anayasasını inceleyiniz. Bu anayasanın hükümleri aslında 1789 tarihli Fransız ihtilali anayasasının insan hakları bölümünden kelime kelime aynen alınmıştır. Dikkatle okuyunuz, dikkatle inceleyiniz. Fransa demokratik hak özgürlükleri, insan haklarını üstün kılmak için ne koymuşsa anayasasına bizde onu koymuşuz. Atatürk bu. Atatürk’ün demokrasi ve insan hakları anlayışı bu. Şimdi kim kalkıp da Atatürk’ün totaliter bir devlet özlemi içinde olduğunu iddia edebilir. O bakımdan bu iddiaları gerçekten hiç ciddiye almamak lazım.
Şimdi Atatürk’ün söylenecek çok sözü var. Aslında bütün bunları burada tekrarlayacak vaktimiz yok. Ama şurasını hatırlatmak isterim ki, Atatürk Batı tarafından denetlenen bir toplum yaratmak istemiyordu. Batı tipi bir toplum yaratmak istiyordu. Aynen Batılılar gibi olacağız, devlet sistemimiz, eğitim sistemimiz, hukuk sistemimiz, denetimimiz ama Batının esiri olmayacağız. Ve bugün de biz AB’nin üyesi olmak istiyoruz. AB’nin kölesi olmak istemiyoruz. Her önüne gelenin Türkiye’ye ahkam kestiği bir ortam bizi rahatsız ediyor. Bakınız dikkat ediniz Türkiye’ye gelen devlet adamları, yabancı bakanlar, başbakanlar Ankara’ya geliyor ondan sonra soluğu Diyarbakır’da alıyor. Acaba niçin? Efendim Kürt asıllı vatandaşlarımızı çok seviyorlarmış. Teşekkür ederiz, biz onlardan daha çok seviyoruz. Ama onlar bizim eşit haklara sahip vatandaşlarımız. TBMM’de 150’den fazla Kürt asıllı milletvekilimiz var, bakanlarımız var, geçmişte başbakanlar oldu. Bana Almanya’da büyükelçiyken Kürt meselesini soranlara diyordum ki, “Biliyor musunuz ki, ben şu anda talimatlarımı bir Kürt’ten alıyorum. Çünkü benim Dışişleri Bakanım Kürt asıllı”. Öyle deyince çok şaşırıyorlardı. Kürt asıllı vatandaşlarımızla herkes konuşabilir. Ama siz o kökenli vatandaşlarımızı himaye alır bir tavır içine girerseniz biz düşünürüz. İşte AB komisyonu raporu ne diyor? Kürtler bir azınlık olmalı, aleviler bir azınlık olmalı. Acaba niçin? Niçin azınlık olmalı bunlar? Hangi uluslararası hukuk kuralına göre bunları siz azınlık yapıyorsunuz? Şimdi Türkiye Lozan’la üç tane azınlık kabul etmiş: Yahudiler, Ermeniler, Rumlar. Bunlar bütün azınlık haklarından yararlanıyor. Peki siz Avrupa’da bütün AB ülkeleri azınlık hakları tanıyor musunuz? Fransa mesela diyor ki, bende hiç azınlık yok diyor. 1 milyon 200 bin Alzaslı yaşıyor Fransa’da. 900 bin Breton yaşıyor. Korsikalılar var, Basklar var, birçok etnik grup var. Hiçbiri azınlık değildir diyor. Fransız parlamentosu geçenlerde bir kanun çıkarttı, “Fransız halkları” tabirini içeriyor. Yüksek mahkeme iptal etti. Mahkeme şu karara vardı: “Fransa’da Fransa halkları diye bir şey yoktur. Bir tek halk vardır o da Fransız halkıdır”.
Değerli arkadaşlar, bunlar son derece insafsız taleplerdir, haksız taleplerdir. Avrupa Konseyi çerçevesi ve azınlıklar sözleşmesi var. Şimdi azınlıklar sözleşmesinin altına her devlet şart koşuyor. Benim ülkemde şunlar şunlar azınlıktır diyor. Gerisi değildir diyor. Mesela Almanya Yahudileri azınlık kabul etmiyor. 600 bin Alman vatandaşı olmuş Türk var bunlar azınlık değildir diyor. İsveç bakıyorsunuz bende diyor Yahudiler azınlıktır. Avusturya şu azınlıktır, bu değildir. Türkiye’ye gelince hayır diyorlar. Türkiye olunca sizde kim azınlıktır, kim değildir onu da biz kararlaştıracağız. Biz bunu kabul edebilir miyiz? O bakımdan yani AB’ye üyeliği biz herkesten çok istiyoruz. Hiç kimsenin kuşkusu olmaz. Bu haksızlıklarla çifte standartlarla mücadele ediyoruz demek AB’ye karşıyız demek değil, ama Türkiye’de diyorlar ki, siz mademki AB’nin haksız da olsa bazı taleplerine karşı çıkıyorsunuz demek ki, siz AB’ye de karşınız. Böyle bir zihniyet olabilir mi arkadaşlar? Yani ben AB’nin temelini, ilkelerini, değerlerini benimseyeceğim ama içinde haksızlık yapanlar çıkarsa bana karşı bunlara tepki göstereceğim. Bunda ne sakınca var? Başka ülkeler bunu yapmadı mı? Herkes yaptı.
Fransa Cumhurbaşkanı meclise bir öneride bulundu. Anayasayı değiştirelim ve Anayasaya öyle bir hüküm koyalım ki, 2007 yılından sonra üye olacak ülkelerin üyelik antlaşması halk oyuyla referandumla onaylansın. Şimdi 32 senedir kimse yapmamış bunu. 32 senedir Fransa hiçbir üyelik için referandum yapmamış. 1972’de bir kere İngiltere için yapmış. De Gaulle iki kere veto etmiş. Sonra iş başına gelen Pompidou değiştirecek ne yapsın? Halkın desteğine ihtiyacı var bunun için yapmış. O tarihten bugüne hiçbirine yapmamış. Peki bundan sonra yapacak mı? Mesela 2007’de Bulgaristan ve Romanya üye olacak. Hayır onlara da yapmayacak. Yani Türkiye için yapacak. Hedef Türkiye. Niçin? İç politikada baskı var, bazı siyasi liderler Türkiye’nin üyeliğine karşı, iktidar partisi karşı. Onun başkanı Cumhurbaşkanlığına aday. Chirac da onlar öyle istiyor diye Fransa Türkiye’nin üyeliğini referanduma tabi tutuyor. Bu demektir ki, siz istenen bütün tavizleri verseniz de, Kıbrıs’ta, başka konularda, Ege’de şurada burada her istediklerini yapsanız da sonunda üyelik anlaşması imzalasanız, Fransızların %51’i hayır derse üye olamayacaksınız. Böyle şey olabilir mi? Şimdi biz buna tepki gösteriyoruz. Ümit ederdik ki, hükümet de tepki göstersin. Ne yazık ki, hükümetten bu konuda ses çıkmadı. Ama can alıcı mesele budur ve şimdi yapılması gereken şey Fransız Anayasasını tekrar değiştirmektir. Eski haline getirmektir. Çünkü eski halinde referanduma da imkan yok. Yani bundan önceki, bu değişiklikten önceki Fransa Anayasasının 11. maddesi açıkça diyor ki, bir uluslararası anlaşma ya mecliste onaylanır veya halkoyuna sunulur. Yani bu da mümkün. Ama ne yaptılar şimdi? Gelecekteki Fransız Cumhurbaşkanının elini, kolunu bağladılar. İstese bile gelecek Fransa Cumhurbaşkanı meclisin onayına sunamayacak Türkiye’nin üyeliğini. İşte problemlerimiz bunlar. Yani AB’den bahsederken tozpembe bir tablo çizmek istemiyorum size. Çok büyük sorunlarımız var. Çok büyük güçlüklerimiz var. Ama bunu aşabiliriz. Yani Türkiye’nin gücü bütün bunları aşmaya kabildir.
Bakın biz Fransa sosyalist partisiyle konuştuk ve dedik ki, bunu yapamazsınız. Yani bu son derece haksız bir tavırdır dediler. Biz de aynen sizin gibi düşünüyoruz dediler. O bakımdan yani bu konuları gerçekten bizim çok dikkatle değerlendirmemiz ve çok kuvvetli tavır içinde olmamız lazımdır.
Şimdi hilafetten bahsettik, laiklikten bahsettik. Bir cümle de ondan bahsedeyim. Şimdi Türkiye için en büyük tehlike Türkiye’nin bir din devleti haline dönüştürülmesidir. O zaman gerçekten Avrupa’da bizim yerimiz kalmaz. Denilebilir ki, Avrupa’da bütün devletler laik midir? Değil. Maalesef değil. Yani Avrupa laikliğin ölçüsüdür. Ama laik devletler olduğu gibi laik olmayan devletlerde var. Mesela İngiltere laik bir devlet değildir. İngiltere’nin Kraliçesi İngiliz Anglikan kilisesinin başıdır. Geçenlerde oğlunun düğününe gitmedi. Tek gerekçesi var, İngiliz basınında çıktı. O gerekçe şu; ben diyor hayatımda hiçbir sivil nikaha katılmadım. Sivil nikaha katılmak benim kilisenin başı olma sıfatımla bağdaşmaz diyor. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de düşünülemeyecek bir şey bu. İngiltere bu. İki tane baş piskopos, 12 tane de piskopos Lordlar Kamarasının daimi üyesi. Böyle bir laik devlet olur mu? Yunanistan da devletin resmi dini ortadadır. Polonya’da resmi dini Katoliktir. Şimdi Avrupa her konuda bize ders vermeye kalkıyor. Ama laiklik konusunda zannediyorum ki, bizim alacak dersimiz yok. Yeter ki, biz Atatürk’ün koyduğu laik sistemi koruyalım. Bazıları işte kalkıyor efendim Türkiye ılımlı İslam ülkesi olsun diyor. Ve böylelikle Ortadoğu’ya örnek olsun diyor. Bunu nasıl söylersiniz. Bu mümkün mü? Siz onlara diyeceksiniz ki, gerçek bir demokrasi kurmak istiyorsanız laikliği benimseyeceksiniz. Aynen Türkiye’nin yaptığı gibi. Yani benim rejimimi bozup Türkiye’yi onlara örnek yapacağınıza bugünkü Atatürk’ün kurduğu Türkiye’yi onlara örnek yapacaksın. O bakımdan biz bu gibi önerileri tümüyle reddediyoruz.
Şimdi İsmet Paşa’nın bir sözünü size kısaca okuyacağım. Bu hilafet konusu Türkiye’nin başına ne kadar büyük dertler açmıştır ve o zaman Türkiye buna nasıl tepki göstermiş ve laikliği korumuştur. Laiklikten okul kitaplarında filan çok bahsediliyor ama İsmet Paşa’nın bu sözleri okunmuyor, okutulmuyor. Okutulsa Türkiye’nin nasıl bir badireden kurtulmak için laikliği kurduğunu çok iyi anlayacaksınız. Şimdi işte arkadaşlarım gayet iyi söylediler. Rauf bey İstanbul’da halifeyi ziyaret ediyor, hilafete göz kırpıyor. İlk başta biliyorsunuz Cumhuriyet kuruldu, bir süre halife muhafaza edildi devlet işlerine karışmamak kaydıyla ama devlet adamlarını ziyaret etmeye başlamıştı. İsmet Paşa diyor ki, “Devlet adamı olarak hiçbir zaman hatırınızdan çıkartmamanız için şunu söylemeliyim ki, hilafet orduları bu memleketi baştan başa harabeye çevirmişlerdir. Bir gün yeniden hilafet orduları kurulabileceğini asla gözden uzak tutmamalısınız. Türk milleti en büyük acıları halife ordusundan çekmiştir. Bir daha çekmeyecektir. Bir hilafet fetvasının bizi birinci dünya savaşı felaketine sürüklediğini hiçbir vakit unutmayacağız. Bir hilafet fetvasının millet ayağa kalkmak isteği zaman ona düşmandan daha alçakça hücum ettiğini unutmayacağız. Tarihin herhangi bir devrinde bir halife kafasından bu memleketin mukadderatına karışma isteği geçirirse o kafayı mutlaka koparacağız”. Atatürk devrimi bu. Onun için buna karşı çok kararlı bir tavır sergilemişler ve laikliği getirmişler. Rauf bey işte hilafete göz kırpmış. Rauf beyin çok büyük kahramanlığı var biliyorsunuz birinci dünya savaşında. Ama bunu affetmiyorlar. Bunu hazmetmiyorlar. Parti politikasına, partinin laiklik politikasına karşı bir tavrı Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün kabul etmesi mümkün değil.
Şimdi bugünkü gelişmelerle ilgili bağlantısı olarak size o devirde İsmet Paşa’nın Rauf beyin bu görüşleri hakkında ne dediğini size okuyacağım. Bakın ne diyor İsmet Paşa; “Rauf bey konuşmalarında geçen ve bizim taban tabana zıt bulduğumuz noktaları yere alarak bu parti içinde kalmak kararında mıdır yoksa siyasi konuşmalarında bizimle tam zıt olarak gördüğümüz noktalarda ısrar ederek partimizin dışında ve mecliste bizimle karşı karşıya çalışma kararı mı verecektir. Karar kendilerine aittir. Yani bu tavizimiz yok. Ya partinin laiklik görüşünü benimsersin veya bu partide sana yer yok”. O bakımdan temel ilkelerini bir partinin benimsemiyorsanız, temel ilkelerine karşıysanız işte İsmet Paşanın görüşü budur. Partide yeriniz yok diyor.
Şimdi çok değerli arkadaşlar, fazla vaktinizi almak istemiyorum. Sorularınız varsa onlara cevap veririm. Yalnız şunu size söylemek istiyorum. Şimdi Atatürk’ün bugünkü AB bağlamında düşündüğünüz zaman çok üstün bir tarafı var. Bırakın Atatürk’ün AB üyeliğine engel olmayı, Atatürk’ün Avrupa’ya örnek olacak bir tavrı var. En önemli özelliklerinden biri budur. Ve en az konuşulan özelliklerinden biri budur. Bir kere Atatürk bir barış adamıdır. Atatürk diyor ki, biz diyor ancak bizi öldürmek isteyenleri öldürürüz. Ancak vatanımızı kurtarmak için savaşırız diyor. Vatan kurtarılması için yapılmayan savaş bir cinayettir. Ve ne yapıyor? En önemli yaptığı işlerden biri en az hatırlanan işlerden biri ülkeyi istila eden, ülkeye saldıran, kadınlarımızı, çocuklarımızı, milyonlarca insanımızı öldüren ülkelere bile savaştan sonra dostluk eli uzatıyor. Rusya doğu Türkiye’yi işgal etmiş. Atatürk dostluk ilişkisi kuruyor Rusya’yla. Anlaşma imzalıyor Yunanistan Anadolu’yu istila etmiş. Binlerce insanımızı, yüzbinlerce insanımızı, kadınımızı, çocuğumuzu öldürmüş. Savaştan sonra dostluk eli uzatıyor, dostluk kuruyor. O derece ki, 1930 yılında Yunanistan başbakanı Venizelos Atatürk’ü Nobel barış ödülüne aday gösteriyor. Şimdi Atatürk bu. Balkan ülkeleri Osmanlı imparatorluğuna yapmadıklarını bırakmamışlar. Balkan ülkeleriyle Balkan ittifakını kuruyorlar. Araplar sırtımızdan bıçaklamış. Bazı Arap ülkeleriyle İran’la, Afganistan’la Sadabad Paktı’nı kuruyor. Atatürk’ün bu savaştan sonra kin ve husumet duyguları duymaması ve dostluk ve barış elini uzatması Avrupa’ya örnek olacak niteliktedir. Avrupa’da Fransa’yla Almanya’nın savaştan sonra barışmasından çok olumlu bir gelişme olarak bahsediliyor. Doğrudur. Fakat unutmayın ki, Atatürk daha AB kurulmadan 30 sene önce yapmış bunu. İkinci dünya savaşının bitmesinden 25 sene önce yaptı. O bakımdan Atatürk bir engel midir sorusunu soranlara şu cevabı vermek lazım. Atatürk engel değil Avrupa’ya örnektir. Barışçılığıyla, çağdaşlığıyla, akılcılığıyla, bilime verdiği öncelikle, ülkeler, halklar arasında dostluk ilişkilerini ön plana çıkartmasıyla Avrupa içinde 20. yüzyılda yaşamış belki de en önemli devlet adamı Atatürk’tür. Ve hiç kimsenin Atatürk’ün cumhuriyetini Avrupa’dan dışlamaya hakkı yoktur.
Değerli arkadaşlar, biz bütün bu engelleri aşacağız. Yani size bütün bu sorunları anlatıyorum. Çünkü bizim bir görevimiz size gerçekleri anlatmaktır, halka gerçekleri anlatmaktır. Ne yazık ki, basınımız bu görüşlerimize hemen hemen hiç yer vermiyor. Onlar Türkiye’nin çıkarlarına sahip çıkanları, ulusal çıkarlara sahip çıkanları bir kısım basının çağdışı olmakla, dinozor olmakla, paranoyak olmakla suçluyor. Onlar suçlaya dursun, onlar yazmaya dursun biz halkla yüz yüze konuşarak bunları anlatıyoruz. Anadolu’nun her yerinde anlatıyoruz. Herkes gerçekleri öğrensin diye. Çünkü biz biliyoruz ki, sonunda halkın gücü, basının gücünden daha büyüktür. En büyük güç halktır.
Değerli arkadaşlar, sözlerimi bitirirken şunu söyleyeceğim. Atatürk’ün AB üyeliğimiz önünde bir engel olduğunu düşünen bazı iç ve dış çevreler şunu çok iyi bilmelidirler ki, asıl Atatürk olmasaydı Türkiye bugün AB’yi hayal bile edemezdi. Eğer biz AB yolunda bu kadar mesafe aldıysak, AB’nin kapısına gelebildiysek bu Atatürk’ün açtığı yoldan girdiğimiz içindir. Atatürk’ün sayesindedir. Atatürk’e rağmen gelmedik biz buraya. Atatürk’ün sayesinde geldik ve Avrupalıları bir millete ışık tutan, ölümünden 70 yıl sonra bir milletin yolunu aydınlatan bu büyük devlet adamı karşısında saygılı olmaya davet ediyoruz.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.