Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Karadeniz Teknik Üniversitesinde Kerkük Konferansı
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Karadeniz Teknik Üniversitesinde Kerkük Konusunda yaptığı Konuşma
5 Mart 2005
Sayın Rektör,
Değerli konuklar,
Öncelikle nazik davetinize teşekkür ederim. Irak’ta yaşanan gelişmeler bu konunun Türkiye’nin gündeminde daha büyük yer tutmasını zorunlu kılıyor. Üniversitelerimize ve sivil toplum örgütlerimize gerek genel olarak Irak’taki durum, gerekse Kuzey Irak’ta ortaya çıkan gelişmeler ve Türkmen soydaşlarımızın karşılaştıkları endişe verici olaylar konusunda kamuoyumuzu bilgilendirme alanında önemli görevler düşüyor.
Biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak Irak konusunda çok aktif bir yaklaşım sergiledik. Daha ABD’nin askeri müdahalesinden önce Türkiye’nin Kuzey Irak’a sınırımıza yakın bölgeye yeterli miktarda asker göndermesi gerektiğini savunduk. Zira bildiğiniz gibi bu sınırın Irak tarafında sınırı koruyacak askeri birlikler yoktur. Oradaki aşiretler bu görevi yapacak durumda değillerdir. O bakımdan Türkiye’nin yollardan beri yaptığı gibi o bölgeyi kendi askerleriyle koruması zorunludur. Bu uluslar arası hukuka da aykırı değildir. Zira o bölgede Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ve yakın geçmişte on binlerce vatandaşımızın hayatına mal olan eylemlerden sorumlu bir terör örgütünün 5000’den fazla militanı bulunmakta, bunlar Kuzey Irak’ı bir lojistik üs olarak kullanmakta ve sınırımızı geçerek vatandaşlarımıza, güvenlik kuvvetlerimize saldırılar düzenlemektedirler. Devletler hukukuna göre Türkiye’nin bunlara karşı sıcak takip hakkı bulunmaktadır.
O zaman da ilan ettiğimiz gibi, eğer Hükümet 1 Mart tezkeresini sunarken Amerikan askerlerinin cephe açmak için ülkemize davet edilmeleriyle Türk askerlerinin Kuzey Irak’a gönderilmesini ayrı ayrı oya sunsaydı, biz asker gönderilmesine olumlu oy verecektik.
Irak savaşına Türkiye’nin bir karargah ülkesi, bir cephe ülkesi olarak katılması ise çok büyük sakıncalar yaratacaktı. O zaman 1 Mart tezkeresine karşı çıktığımız, bu tezkereyi engellediğimiz için bizi eleştirenler şimdi hak veriyor. Bazıları zannediyor ki, eğer o zaman asker gönderseydik, Musul’a ve Kerkük’e birliklerimizi yerleştirip oradaki soydaşlarımızı koruyabilirdik.
Değerli arkadaşlar, bu hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Türkiye hiç böyle bir talepte bulunmamış, hiç kimse de Türkiye’nin
o bölgelere girmesine yeşil ışık yakmamıştır. Tam tersine Türkiye’nin Türkmenlerin hak ve menfaatlerinin korunması yolunda yaptığı girişimler koalisyon güçleri ve bölgedeki aşiretler tarafından daima olumsuz karşılanmıştır.
Türkiye’nin Türkmen soydaşlarımızın korunması için bölgeye asker göndermekten başka hiçbir yolu yok muydu? Diplomatik alanda etkili önlemler alınamaz mıydı? Kuşkusuz alınabilirdi ama bu yeterince yapılamamıştır.
TBMM’nin 1 Mart 2003 tarihindeki Hükümet tezkeresini reddetmesi Türkiye meşruiyeti olmayan, haksız bir savaşa sürüklenmekten kurtarmıştır. O tarihten sonra Türk hükümetinin izlediği politikalar maalesef Türkiye’nin bölgedeki ağırlığı ile orantılı olmamış, güvenlik çıkarlarımız yeterince korunmamış, ABD birliklerinin Kuzey Irak’taki PKK teröristlerine karşı önlem almaları sağlanamamış, Türk askerlerinin sınırın korunması için Irak’ın Kuzeyine geçmelerine Amerikalılar tarafından izin verilmemiştir. 4 Temmuz 2003 tarihinde Kuzey Irak’ın Süleymaniye kentinde Türk askerlerinin başına çuval geçirilerek hakaretamiz muamelelere maruz bırakılmasına yeterince tepki gösterilememiştir.
Bu olumsuz gelişmelerin olduğu ve Türkiye’nin etkinlik gösteremediği ortamda orada yaşayan Türkmen soydaşlarımızın haklarının ve çıkarlarının korunması için de Türk hükümeti maalesef sonuç alıcı bir çaba gösterememiş, içeriği olmayan , genel nitelikli bazı beyanlarla yetinmiştir. Bölgedeki tek NATO ülkesi olan Türkiye ABD üzerinde, Kuzey Irak’taki bazı aşiret liderleri kadar bile etkili olamamıştır.
Türkmenlerin durumundan bahsederken iki nokta üzerinde özellikle durmak gerekiyor:
Birincisi Türk siyaset adamlarının Irak Türkleriyle ilgili beyanlarının, onların haklarını koruyucu yöndeki sözlerinin Kuzey Irak’taki bazı Kürt liderler tarafından tepkiyle karşılanması. Türklerin Irak’taki soydaşlarına gösterdikleri ilgi Kürtlere karşı hasmane bir tavır gibi algılanıyor ve zaman zaman bölgedeki Kürt liderlerinin Türkiye’ye karşı hasmane ve adeta tehditkar beyanlarda bulunmalarına yol açıyor. Ne yazık ki, Türk hükümeti bu beyanlara da gerekli tepkiyi göstermekte zayıf kalıyor.
İkincisi, Türk siyasetçilerinin Türkmenler ve Kerkük’le ilgili bazı beyanları Türkiye’deki bazı çevreler tarafından Kürt kökenli vatandaşlarımıza adeta Kürt karşıtı söylemlermiş gibi aktarılıyor ve onların bu siyasetçilere karşı tepki göstermesine çalışılıyor. Böylece Türk siyaset adamlarının Kuzey Irak’taki gelişmeler, Türkmenlere karşı yapılan haksızlıklar konusunda söz söylemeleri engellenmek isteniyor.
Bazı çevreler de Irak’taki Türkmenlerden ve özellikle Kerkük’teki endişe verici gelişmelerden söz eden CHPli siyasetçileri milliyetçilikle suçlamaya çalışıyorlar ve yurt dışındaki soydaşlarımızın haklarından söz etmenin sosyal demokrasiyle bağdaşmayacağını iddia ediyorlar.
Hemen belirteyim ki, bu gibi suçlamalar CHP milletvekillerini Irak’la ve orada yaşayan Türkmen kardeşlerimizle ilgili gerçekleri Türkiye’de ve dünyada bütün güçleriyle dile getirmelerine engel olamayacaktır.
Bu gerçekler nelerdir? Geçmişi kısaca hatırlayalım. Türkmenlerle ilgili sorunların kaynağında Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgedeki petrol yataklarını keşfeden bazı emperyalist devletlerin zengin yataklara sahip olan Irak’ın topraklarını kendi denetimleri altına alma arzuları yatıyor. Savaş yıllarında İngiliz ajanları bölgedeki Kürt aşiretlerinin liderleriyle konuşup onları Osmanlı İmparatorluğundan kopup bağımsızlıklarını ilan etmek için ikna etmeye çalışıyorlar. Binbaşı Philip Noel’in anılarında bu girişimler ve Kürt liderlerin bu önerilere nasıl karşı çıktıkları anlatılıyor.
Aslında Birinci Dünya Savaşını bitiren Mondoros Mütarekesi imzalandığında İngiliz birlikleri Musul’a girmemişlerdi. O nedenle mütareke koşullarına göre bu bölge üzerinde hak iddia etmeleri mümkün değildi. Ama İngilizler fiili durum yarattılar ve mütarekeden birkaç gün sonra girdikleri Musul’da varlıklarını sürdürdüler.
Savaş bittikten sonra Lozan Barış Antlaşmasına giden yoldaki müzakereler sırasında en güç meselelerde bile sonunda anlaşmaya varılıyor; biri hariç: Türk-Irak sınırının çizilmesi. İngilizler bu konudaki ısrarlarının arkasında petrol meselesinin yattığını hep inkar etmişlerdir, ama Lozan’daki yabancı gözlemciler aynı şeyi söylemiyor. İsmet Paşa Lozan’da plebisit öneriyor. Halkın vereceği oya göre sınırlar saptansın diyor. Başka yerlerde ve başka zamanlarda plebisite taraftar olan İngilizler Lozan’da buna karşı çıkıyorlar. Çünkü Türkmenlerle Kürtlerin aynı yönde, yani Türkiye ile birleşme yönünde oy kullanacaklarını biliyorlar. Lozan’da İsmet Paşa Musul’la ilgili olarak çok düzenli biçimde tutulmuş Türk istatistiklerini açıklıyor: Bugünkü Kuzey Irak’a tekabül eden Musul Eyaletinin nüfusu 503.000 kişi. Bunlardan 263.000’i Kürt, 146,0960’ı Türk, 43,210’u Arap, 18,000’i Yezidi. Eyalette Müslüman olmayan 31,000 kişi de yaşıyor. İngilizler buna itiraz ediyor ama onların rakamlarına göre de Türklerle Kürtlerin toplamı Araplardan fazla. İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon, ayrıca, Musul Eyaletindeki Türkmenlerin Türkiye ile ilgileri olmadığını, onların “Turanlı istilacıların ardılları” olduğunu söylüyor. İngilizler Türkmenleri böyle görünüyor.
İngilizler, çeşitli etnik gerekçeler ileri sürerek o bölgede Türkiye’nin hakkı olmadığını ileri sürüyorlar. Peki bölgede İngilizlerin hak sahibi olmaları nereden kaynaklanıyordu? Bölgede İngiliz nüfusu mu vardı? ABD’nin Lozan’daki gözlemcisi Büyükelçi Grew anılarında İngilizlerin bölgedeki petrol yataklarına ilaveten Musul’un İran, İslam Birliği ve Doğu ülkeleri arasında stratejik bir konuma sahip olmasının İngiltere’nin kararını etkilediğini yazıyor.
İngilizlerin önerisi, hatta zorlamasıyla mesele Milletler Cemiyetine gidiyor. Türkiye buna karşı çıkıyor. Buna rağmen İngiltere 6 Ağustos 1924 tarihinde Milletler Cemiyetine başvuruyor. Ertesi gün Türkiye’nin Hakkari bölgesinde Nasturi ayaklanması başlıyor. Bunu bir tesadüf saymak mümkün mü?
Milletler Cemiyeti Musul’a üç kişilik bir inceleme heyeti gönderiyor. Bu heyet Musul’u ziyaret ederken Şeyh Sait isyanı patlak veriyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu isyanlar Türkiye’yi İngilizlerin istediği gibi bir çözüme zorlamak için tahrik edilmiştir. Milletler Cemiyeti beklendiği gibi İngiltere’nin istediği doğrultuda karar alıyor. Türkiye Uluslararası Adalet Divanına başvuruyor ama oradan da sonuç almak kabil değil.
Türkiye asker kullanarak Musul’u alabilir miydi? Ankara’da yapılan değerlendirmelerde bunun askeri açıdan mümkün olduğu ancak siyasi açıdan sakıncalı sonuçlar doğurabileceği düşünülüyor ve neticede İngiltere ile 5 Haziran 1926’de Türk-Irak sınırını bugünkü haliyle çizen bir anlaşma imzalanıyor. Bu anlaşma Türkmenleri Irak tarafında bırakıyor ama iki ay içinde Türk vatandaşlığını seçme hakları var. Bire bölümü bu hakkı kullanarak Türk vatandaşlığını seçiyor ve Türkiye’ye yerleşiyor, gerisi Irak’ta kalıyor.
Dikkat çekici bir nokta şu: Lozan’da azınlıklarla ilgili kapsamlı hükümler var ama Irak Türkmenleri bu kapsama alınmıyor. Yani azınlık sayılmıyor. Bu sayede Irak’ın asli unsurları oldukları iddiasını Lozan’dan sonra da sürdürebiliyorlar.
Daha sonra Irak’la dostluk ilişkileri kuruluyor. Türkiye ve Irak’a ilaveten İran ve Afganistan’ın da katılımıyla 8 Temmuz 1937’de Sadabat Paktı imzalanıyor. 9 Ocak 1932’de de Türkiye ile Irak arasında bir İkamet Mukavelenamesi imzalanıyor. Buna göre Türk vatandaşlarının Irak’ta, Irak vatandaşlarının da Türkiye’de yerleşmelerine ve iş sahibi olmalarına olanak tanınıyor. Bu Türkmenler için büyük bir avantaj oluşturuyor. 1931’de Irak’ın kabul ettiği Yerel Diller kanunu ile Türkmenlere eğitim ve kültür alanlarında bazı kolaylıkla sağlanıyor.
Ancak daha sonraki yıllarda Türkmenlere tanınan hakların çoğu ellerinden alınıyor. Özellikle Hatay’ın Anavatana katılmasından sonra Türkiye’nin Musul’u da alabileceğinden çekinen Iraklılar Türkmenlere baskı yaparak onları Arap nüfus içinde eritme politikası izliyorlar.
Bu arada Kuzey Irak’taki Kürt aşiretler Irak yönetimine karşı silahlı mücadele sürdürüyorlar. Bu aşiretlerle baş edemeyen Irak yönetimi sonunda Kürtlere bazı bölgesel özerklik hakları tanıyor. Kürtler ise sorunlarını her zaman barışçı yöntemlerle dile getiriyorlar, silaha başvurmuyorlar. Her dönemde büyük baskılarla karşılaşıyorlar. Güneyde Araplar, Kuzeyde Kürtler arasında kalan Türkmenlerin Irak’ta üçüncü asli unsur olarak varlıklarını sürdürme mücadelesi maalesef başarıya ulaşamıyor. Baas rejimi Türkmen liderlere karşı en acımasız cezaları vermekten çekinmiyor. 16 Ocak 1980’de önde gelen Türkmen liderleri idam ediliyor. Bunları 1982 yılında başka idamlar, hapis cezaları ve sürgünler izliyor.
Birinci Körfez savaşında da Kürtlerle yakın işbirliği yapan Amerikalılar Türkmenlerin haklarını koruyucu her hangi bir girişimde bulunmuyorlar. 28 Mart 1991 tarihinde Altunköprü bölgesindeki Türkmenler büyük bir katliama uğruyor. O zamana kadar olduğu gibi, bu katliam karşısında dünya kamuoyu sessiz ve kayıtsız kalıyor.
Türkmenler her şeye rağmen mücadelelerini siyasi yoldan sürdürüyorlar. Çok sayıda Türkmen Partisi kuruluyor. Bunların çoğu 1995 yılında Türkmen Cephesinin şemsiyesi altında birleşiyorlar.
Türk hükümetleri başından beri Türkmenlerin Kürtlerle eşit haklara sahip olması gerektiği görüşünü savunmuştur. Bu görüşün en kuvvetli savunucularından biri İsmet Paşadır. O tarihten sonra iş başına gelen bütün Türk hükümetleri bu politikayı savunmuşlardır.
1996 yılında Barzani ile Talabani kuvvetleri arasında bir çatışma çıkmış ve Barzani Talabani’ye karşı Saddam Hüseyin’den yardım istemiştir. O dönemde bu iki Kürt aşireti arasındaki silahlı çatışmaları durdurmak için Türkiye, Amerika ve İngiltere devreye girmiş ve bir Ankara süreci başlatılmıştır. Bu üç ülkenin eş başkanlığında Kürdistan Demokratik Partisi, Kürdistan Yurtseverler Birliği arasındaki görüşmelere Türkmen Cephesi de eşit düzeyde davet edilmiş ve iki taraf arasında sağlanan ateş kesi gözetmekle Türkmenler görevlendirilmiştir. Ancak daha sonra görüşmeler Vaşington’a kaydırılmış, Türkiye ve Türkmenler devreden çıkartılmış ve Amerika bütün düzenlemeleri sadece Kürt aşiretlerinin işbirliği ile yapmıştır.
Ankara sürecinin sona ermesi Türkiye’nin Kuzey Irak’taki etkinliği açısından bir kırılma noktası oluşturmuştur.
Buna rağmen, daha sonraki hükümetler Türklerin Kürtlerle eşit haklara sahip olmaları gerektiği tezini savunmaya devam etmişlerdir.
Başbakan Bülent Ecevit Ocak 21002’de ABD’ye yaptığı resmi ziyaret sırasında Başkan Bush’a Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasının esas olduğunu, eğer Kuzeyde bir Kürt, Güneyde de bir Şii Özerk bölgesi oluşturulacaksa Türkmenler için de özerk bir bölge oluşturulması gerektiğini söylemiştir.
Ecevit Hükümeti Ağustos 2002’de Irak’la ilgili olarak Türkiye’nin asla kabul edemeyeceği şu kırmızı çizgileri benimsemişti:
• Bağımsız Bir Kürt devleti kurulamaz;
• Kürtlerin bağımsızlığına yol açacak ademi merkeziyetçi yapılanma kabul edilemez;
• Musul ve Kerkük Kürtlerin denetimine bırakılamaz;
• Türkler de Kürtler gibi Irak’ın asli unsuru sayılmalı ve eşit muamele görmelidir.
ABD’nin 20 Mart 2003 tarihinde başlattığı Irak müdahalesi sırasında Kürtler ABD ile yakın işbirliği yaptılar. ABD yetkililer
İ her ne kadar Türkiye’nin temel koşullarının gözetileceği yolunda sözlü güvenceler verdilerse de gelişmeler bu yönde olmadı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in Kerkük ve Musul’un Kürtlerin denetimine geçmesinin Türkiye tarafından kabul edilmeyeceği yolundaki sözleri de ABD’yi fazla etkilemedi.
Irak’ta kurulan 25 kişilik geçici yönetimde Kürtler 5, Türkmenler ise sadece bir üye ile temsil edildiler. Bu arada Kerkük’e bir Kürt Vali atandı.
22-23 Ağustos 2003 tarihilerinde Tuzhurmatı’nda ve Kerkük’te, 31 Aralık 2003’de de gene Kerkük’te Türklere karşı katliam düzeyine varan saldırılar yapıldı. Bu saldırılara Türkiye’nin tepkisi çok cılız oldu.
Bu arada Amerikalı uzmanların da yardımıyla Kürtlerin istediği doğrultuda bir geçici Anayasa taslağı hazırlandı. Buna göre Irak Arap ve Kürt bölgelerinden oluşan iki bölgeli bir Federal Cumhuriyet olacaktı.Kürt bölgesi Kerkük, Musul ve Telafer’i de kapsayacaktı. Dışişleri Bakanı bu taslağın kabul edilemeyeceğini söyledi Ama ABD’nin Irak Temsilcisi Paul Bremer’e göre Irak için en iyi rejim Federasyondu ve Kürtlerin talepleri Irak’ın birliğine aykırı değildi.
Daha sonra, Şubat 2004’de Geçici Dönem için 70 maddelik bir temel yasa hazırlandı. Bu taslakta da Irak’ın Arap ve Kürt bölgelerinden oluşan bir federasyon olması öngörülüyordu. Kürt bölgesinin sınırları çiziliyor, Kerkük’ün geleceğinin saptanması ise nüfus sayımı sonrasına bırakılıyordu.
Bununla da yetinilmedi, nüfus sayımı yapılmadan 30 Ocak 2005 tarihinde seçimler düzenlendi. Seçme hakkına sahip olan pek çok Iraklı bu seçimlere katılamadı. Kerkük’e Kürtler on binlerce nüfus kaydırdılar ve bu nüfusa oy hakkı tanınmazsa seçimleri boykot edeceklerini söylediler. ABD bu talebi de kabul etti ve sonuçta 225 Kişilik parlamentoya Kürtler 74 milletvekili sokarken Türkmenler sadece 3 milletvekili seçtirebildi. Kerkük’te de seçimleri, nüfus kaydırmalarının da etkisiyle açık farkla Kürtler kazandı.
Kuzey Irak’ta yaşanan bu adaletsizlik dünya kamuoyunun ilgisini ve tepkisini hiç çekmedi. Batılı devlet adamları seçimleri Irak’ın demokratikleşmesi yolunda önemli bir adım olarak nitelendirdiler. Türkiye’de en küçük bir düzensizlik, usulsüzlük olsa dünyayı ayağa kaldıran Uluslararası İnsan Hakları Örgütlerinden de hiç ses çıkmadı. Türkiye’nin tepkisi ise ABD’de ve dünyada hiç etki yapmadı.
Irak Türkmenlerinin geçmişte yaşadıkları ıstıraplardan sonra demokratik bir Irak’ta haklarına kavuşacakları umudu da şimdilik gerçekleşmedi. Seçimlerin silahların gölgesinde yapıldığı, çok sayıda Türkmen’in oy kullanmaya girmediği, oylama bittikten sonra sandıkların herkesin gözü önünde açılıp oyların tasnif edilmediği biliniyor. 3 Milyonluk bir nüfusa sahip olan Türkmenlerin en güçlü örgütü Türkmen cephesinin sadece 3 milletvekili çıkartabilmiş olmasının demokratik ölçülerle izah edilecek tarafı yoktur. Başka partilerden birkaç Türkmen asıllı milletvekilinin seçilmiş olması da bu durumu değiştirmiyor.
Ancak şimdi Irak’ta yeni ir döneme giriliyor. Yeni anayasanın hazırlanma çalışmalarının demokratik ölçülere uygun biçimde yapılması, yıl sonunda düzenlenmesi öngörülen yeni seçimlerin demokratik kurallara uygun biçimde gerçekleştirilmesi Türkmenlere yeni bir şans verebilir.
Türkmenler Irak’taki bazı etnik ve dini gruplar gibi silahlı mücadele yolunu seçmemişlerdir. Bence iyi de yapmışlardır. Zira demokrasiye geçmeye çalışan bir ülkede silaha dayanarak siyaset yapmak olsa olsa demokrasiyi tahrip eder. Bizim dileğimiz diğer grupların da silahlarını bırakmalarıdır. Türkmenlerin en büyük silahı demokrasiye sahip çıkmalarıdır. Zira demokrasilerde en güçlü silah fikirdir, düşüncedir. Türkmenler çok iyi yetişmiş, yüksek eğitim görmüş bir topluluk olarak kaba kuvvete başvurmadan haklarını koruyacaklardır. Şimdi yapılması gereken şey Türkmenlerin daha iyi örgütlenerek dünya basınına, kamuoyuna, çeşitli ülkelerdeki siyasetçileri Iraklın gerçeklerini ve Türkmenlerin yıllardan beri uğradıkları zulmü anlatmalarıdır.
Yeni seçilen Meclisin hazırlayacağı Anayasanın ne derecede demokratik olacağı, ondan sonraki seçimlerde Türkmenlerin nüfusları oranında temsil edilip edilemeyecekleri şimdiden kestirilemez. Ama Irak’a gerçek bir demokrasinin yerleştirilmesi için yeterince mücadele edilemez ve bu günkü genel gidiş devam ederse yakın bir gelecekte Türkmenlerin Kürtlerle eşit haklara kavuşturulabilmeleri ihtimali zayıf görünüyor. Özellikle bugünkü Türk Hükümeti’nin Irak politikasında bir değişiklik olmadığı takdirde Türkmenlerin kaderinin değiştirilmesi kolay olmayacaktır. Onun için Türk hükümetinin gerek genel olarak Irak konusunda, gerek Türkmenlerin durumu konusunda yaklaşımlarını gözden geçirmesi ve daha aktif ve sonuç alıcı bir politika izlemesi gerekiyor..
Bu vesile ile bir durumu daha dikkatinize getirmek istiyorum. Irak halkının ve Türkmenlerin bir şanssızlığı da bir petrol denizinin üzerinde oturmalarıdır. Bugün Irak’ın saptanabilmiş petrol rezervleri 112,5 milyar varildir. Bu dünya rezervlerinin % 10,7’sidir. Dünyeda Irak’tan daha zengin rezervi olan tek ülke 261,8 milyar varil ile Suudi Arabistandır. Başta ABD olmak üzere, sanayileşmiş ülkelerin Orta Doğunun ve bu arada Irak’ın petrollerine büyük ihtiyaçları var.
ABD İkinci Dünya Savaşından önce ve savaş yıllarında ihtiyacı olan petrolü kendi ülkesinden çıkartıyordu. Hatta savaş sırasında müttefik ülkelerin ihtiyacını da Amerika’da üretilen petrolden karşılıyordu. Ancak ABD’deki petrol rezervlerinin azalması savaştan sonraki yıllarda ABD’nin başka ülkelerden petrol ithalatına yönelmesine yol açtı. ABD’de iç üretim sürekli olarak azalıyor ve iç tüketim sürekli olarak artıyor. İleriye yönelik tahminler bu eğilimin devam edeceğini gösteriyor. 2000 ila 2020 yılları arasında ABD’nin iç petrol üretiminin günde 8,5 milyon varilden 7 milyon varile düşeceği hesaplanıyor.Oysa aynı dönem içinde toplam petrol tüketiminin % 31 artarak 19,5 milyon varilden 25,5 milyon varile yükseleceği hesaplanıyor. Yani ABD’nin bu dönemde ithal etmesi gereken petrol miktarı günde 11 milyon varilden 18,5 milyon varile çıkacak.
Diğer gelişmiş ülkelerin, Japonya’nın, AB ülkelerinin ve Çin’in petrol ihtiyacı da büyük bir hızla artıyor. Bu petrolü nereden bulacaksınız? En zengin petrol yatakları Körfez bölgesinde, Suudi Arabistan, Irak, İran ve Kuveyt’tedir. Katar ve Birleşik Arap Emirlikleriyle birlikte bu ülkeler halen günde 22ç4 milyon varil petrol üretiyorlar. ABD’nin ve diğer sanayileşmiş ülkelerin ihtiyacını karşılamak için 2025’e kadar bu üretimi 45,2 milyon varile çıkartmaları gerekiyor. Bunu8n için 500 milyar dolardan fazla yatırım yapmaları gerekiyor. Bu kadar büyük kaynak petrol zengini ülkelerde bile yoktur. O zaman bu parayı nereden bulacaksınız? Yabanci şirketlerin bu petrol rezzevlerine yatırım yapmalarına ihtiyaç var. Oysa körfez ülkelerinin çoğu bu kaynakları yabancılara teslim etmek istemiyor. BNölgedeki terörizm faaliyetlerinin en önemli sebeplerinden biri de budur.
Neticede ABD bu petrol yataklarını güvence altına almak için bölgede güçlü bir askeri varlığa sahip olmak istiyor. Irak’a yapılan müdahalenin bu açıdan da değerlendirilmesi gerek. ABD’nin gelecekteki petrol ihtiyacını katrşılamak için bölgedeki rejimlerine kendisine sadık olmalarına ihtiyacı var. Petrol kaynakları ABD’ye karşıt rejimlerin eline olması ABD’nin güvenlik çıkarlarını tehdid etmektedir. En azından ABD’nin bugünkü yönetiminin zihniyeti budur ve bu nedenle bölgedeki askeri varlığjını güçlendirerek petrol yataklarına, tesislerine ve petrol ulaşım yollarına egemen olmak istemektedir.
Ancak buradaki bir çelişkiyi de görmezlikten gelemeyiz. ABD birt taraftan bölgedeki petrol kaynaklarına gerektiğin güç kullanarak egemen olmak istiyor bir taraftan da bölgeye demokrasi getirmek istediğini söylüyor. Ya seçim yoluyla iş başına gelecek hükümetler sizin ekonomik çıkarlarınıza hizmet etmeyecek petrol politikaları izlerlerse ne olacak? Bu sorunun cevabı yoktur.
İşte Irak’ı ve bölgeyi değerlendirirken bütün bunları göz önünde bulundurmalıyız.
Irak’taki Türkmen soydaşlarımız işte bu zorlu bölgede yaşam ve demokrasi mücadelesi veriyor. Onları uluslararası hukukun, insan hakları normlarının çerçevesinde ve tarihimizden gelen sorumluluk duygusu içinde desteklemek boynumuzun borcudur.
Bu vesileyle hepinizi saygılarımla selamlıyorum.
<!– /* Font Definitions */ @font-face {font-family:Wingdings; panose-1:5 0 0 0 0 0 0 0 0 0; mso-font-charset:2; mso-generic-font-family:auto; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:0 268435456 0 0 -2147483648 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; font-weight:bold;} p.MsoBodyText2, li.MsoBodyText2, div.MsoBodyText2 {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} /* List Definitions */ @list l0 {mso-list-id:1400790844; mso-list-type:hybrid; mso-list-template-ids:-1488150538 69140481 69140483 69140485 69140481 69140483 69140485 69140481 69140483 69140485;} @list l0:level1 {mso-level-number-format:bullet; mso-level-text:; mso-level-tab-stop:36.0pt; mso-level-number-position:left; text-indent:-18.0pt; font-family:Symbol;} ol {margin-bottom:0cm;} ul {margin-bottom:0cm;} –>
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.