Ordu Barolar Birliğinde 6 Ekim Tarihli İlerleme Raporu Hakkında Konferans

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Ordu Barolar Birliğinde Yaptığı Konuşma Metni
20 Kasım 2004

Sayın Başkan,
Değerli Konuklar,

Öncelikle Ordu Barosunun değerli başkanına ve yöneticilerine nazik davetleri için içtenlikle teşekkür ederim. Bu konuyu AKP’nin değerli Başkan Yardımcısı Sayın Şaban Dişli ile birlikte değerlendirmek benim için zevkli bir görev olacak. Çeşitli vesilelerle belirttiğimiz gibi, dış politika konularını iç politika malzemesi yapmamak CHP’nin gelenekleri arasındadır. Biz Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunu da milli bir mesele sayıyoruz ve bu alanda hükümetin başarılı bir sonuç alması için elimizden gelen çabayı gösteriyoruz. Bildiğiniz gibi, AB ile üyelik müzakerelerinin başlaması için gerekli olan Anayasa ve yasa değişikliklerinin yapılmasında iktidara yardımcı olduk. Yurt içinde ve yurt dışında AKP’li millet vekillerimizle birlikte yaptığımız çalışmalarda  Türkiye’nin üyeliğine karşı olan çevrelerle birlikte mücadele ettik. AB Komisyonu raporunun değerlendirilmesinde de Meclisteki AB Uyum Komisyonu ve Dışişleri Komisyonlarında görüş alış verişinde bulunduk.

Biz ayrıca, CHP Merkez Yönetim Kurulu olarak Komisyon raporunu değerlendirmek üzere bir komite kurduk ve raporu ayrıntılı biçimde değerlendirerek görüşlerimizi  AB Komisyonu raporunu incelemek üzere bir komite kurduk. Raporu bütün ayrıntılarıyla değerlendirdik. Görüşlerimizi MYK’ye sunduk. Bu konudaki düşüncelerimizi sizlerle paylaşmadan önce raporun içeriği hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Zira rapor hakkında basında, televizyonlarda pek çok şey yazıldı, söylendi ama raporun çok önemli bazı boyutları şu veya bu nedenle kamu oyunun önünde tartışılmadı. İşte bugün sizlerle bu konuları konuşmak istiyorum.
Avrupa Birliği Komisyonu’nun 6 Ekim’de yayınladığı Türkiye raporu üç ayrı metinden oluşuyor: İlerleme raporu, Komisyonun Konseye tavsiyeleri ve Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye muhtemel etkileri konulu değerlendirme belgesi. Komisyonun mesajlarının tam olarak algılanabilmesi için her üç metni bir arada değerlendirmek gerekiyor.

Raporun en olumlu yönü, Konseye Türkiye ile müzakerelerin başlamasını öneren ifadesidir. Başta, Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac olmak üzere, pek çok Avrupalı devlet ve hükümet başkanı 17 Aralık’ta alacakları karara Komisyon raporunun ışık tutacağını belirtmişlerdi. O bakımdan, evvelce de tahmin ettiğimiz gibi 17 Aralık’ta müzakerelere başlanması kararı alınması beklenmektedir. Ancak bu kararın içeriği ne olacaktır? Türkiye ile yapılacak müzakerelere diğer adaylar için öngörülmeyen bazı koşullar, bazı kısıtlamalar getirilecek midir? Bu aşamada kendimize sormamız gereken sorular bunlardır. Sayın Başbakanın ve Sayın Dışişleri Bakanının bu konudaki iyimser demeçlerini dikkatle izliyoruz. Onlara göre, zirvede koşulsuz müzakere kararı çıkacaktır. Acaba, onların bu beklentileri 17 Aralık kararına yansıyacak mıdır? Umarız ki, öyle olur. Türkiye ile müzakerelerin 2005 yılının başlarında kayıtsız, koşulsuz başlanması kararlaştırılır. Ama elimizdeki göstergeler bizim onlar kadar iyimser olmamıza olanak vermiyor.

Raporu incelediğimiz zaman endişe verici bazı ifadelere rastlıyoruz. Üstelik bu raporu bazı AB devlet ve hükümet başkanlarının beyanları ve Avrupa Parlamentosu için hazırlanan Türkiye raporu ile birlikte değerlendirdiğimiz zaman endişelerimiz azalmıyor, artıyor.

Rapordan beklentilerimiz neydi? Müzakerelerin başlamasının ilave koşullara bağlanmadan önerilmesiydi. Bu olmamıştır. Yabancı devlet adamlarının da belirttiği gibi rapor koşullu çıkmıştır. Bu koşullar Komisyonun diğer adaylar için evvelce hazırladığı raporlarda yer almıyor. Oysa 1999 Aralığında AB zirvesinde alınan kararda Türkiye’ye diğer adaylarla aynı kriterlerin uygulanacağı belirtilmişti ve şimdiye kadar Komisyon yetkililerinin bizimle yaptıkları görüşmelerde bize daima Türkiye’nin diğer adaylarla eşit muameleye tabi tutulacağı söylenmişti. Oysa raporun havası ve içeriği çok farklıdır.

Önce, müzakerelerin ucu açık olacağından söz ediliyor. Bu ne demektir? İyimser bazı yorumcular “burada kastedilen müzakerelerin ne zaman biteceğinin belli olmadığıdır” diyorlar. Oysa Fransa Cumhurbaşkanı Chirac bunun ne anlama geldiğini Berlin görüşmelerinden sonra Fransa Hükümetine bilgi verirken açıkladı: Diyor ki, tam üyelik Türkiye için çantada keklik değildir. Ortada üç seçenek var. Ya tam üyelik yönünde müzakereler tamamlanır, bu takdirde Fransız halkının onayına başvuracağız, veya müzakereler sonuçsuz kalır, üçüncü seçenek de Türkiye ile özel bir statü üzerinde mutabık kalınmasıdır. Buna benzer sözler diğer adaylar için söylenmiş miydi? Hatırlamıyoruz. Yalnız şu noktayı dikkatinize getirmek isterim ki, Chirac’ın önerdiği üç senaryodan ikisi Türkiye’yi tam üyeliğe götürmüyor. Tam üyeliği öngören senaryonun hayata geçirilmesi için ise Fransız halkının % 51’inin onayı gerekiyor. Bu tabloya bakıp iyimser olmak mümkün değildir.

Demek ki, müzakere masasına oturduğumuz zaman, her türlü gayreti göstersek de, bizden bütün istenilenleri yerine getirsek de sonunda tam üye olacağımızdan emin olamayacağız. Her konuda anlaşsak ve üyelik antlaşmasını imzalasak dahi bu antlaşma bir referandumla Fransız halkının onayına sunulacak. Oy veren Fransızların % 51’i hayır derse üye olamayacağız. Bu ciddi bir risktir. Bize diyorlar ki, bu kadar önemli bir konuda halkın onayını almak gerekir. Peki 32 yıldır niçin bu ihtiyacı duymadınız? Daha birkaç ay önce 10 ülkeyi birden üye yaparken halkın onayını almak neden aklınıza gelmedi? Dahası var 2007 yılında üye olacak Bulgaristan ve Romanya için de referandum öngörmüyorsunuz. Demek ki, onlar için risk alınmak istemiyorsunuz.

Meselenin bir başka yönü de şudur: Fransız anayasasının 11. maddesine göre Fransa bir uluslararası antlaşmayı isterse Meclise onaylatabilir, isterse referanduma sunabilir. Yani, ileride referanduma gidilmesinde yasal bir engel yoktu. Ama şimdi deniliyor ki, Türkiye’nin üyeliğinin onaya sunulacağı sırada referandumu zorunlu kılmak için şimdiden bir anayasa değişikliği yapacağız. Yani, gelecekteki Fransız Cumhurbaşkanları isteseler de üyeliğimizi Meclise onaylatamayacaklar, referanduma gitmek zorunda kalacaklar.

Biz bu konuyu Cumhurbaşkanı Chirac’ın Türkiye referandumu için anayasa değişikliği önerdiği 1 Ekim konuşmasından bu yana sık sık dile getirdik. Sayın Chirac’ın bu niyetinden vazgeçirilmesi için Sayın Başbakanın çaba göstermesini istedik. Sayın Başbakan da Chirac’ın bu sözlerine tepki göstermiş; ama tam 29 gün sonra. Çok geç ve oldukça zayıf bir tepki. Bu gibi durumlarda tepkinizi derhal ve kuvvetli bir dille belirteceksiniz. Sonuç almanın yolu budur. Öyle anlaşılıyor ki, Berlin görüşmelerinde bu konuda bir sonuç alınamamıştır. Bunu üzüntüyle kaydediyoruz.

Raporda yer alan rahatsız edici bir başka nokta da, Türk işçilerinin serbest dolaşım hakkına sürekli olarak kısıntı getirilebileceğine ilişkin ifadelerdir. İşgücünün serbest dolaşımı Avrupa Birliğinin dört temel direğinden biridir. AB üyesi olup da bu haktan sürekli olarak mahrum olan ülke yoktur. Böyle bir kısıtlama getirirseniz bu Türkiye’yi tam üye yapmayacağız anlamına gelir. Türkiye kısıtlı haklara sahip bir ülke olmayı kabul edemez. İkinci sınıf bir üye olmayı kabul edemez.

Diğer bir nokta üyeliğin zamanlamasıyla ilgilidir. Raporda Türkiye’nin 2015’den önce üye olamayacağı kaydediliyor. Cumhurbaşkanı Chirac ve pek çok AB ülkesi lideri de Türkiye’nin 10-15 yıldan önce üye olamayacağını söylediler. Bu ne demektir? Başka adaylara böyle bir tarih sınırlaması getirdiniz mi? Ya Türkiye beklenen bütün yükümlülükleri daha önce yerine getirirse, müzakereler daha önce biterse ne olacak? Yıllarca kapıda mı bekleyeceğiz? Yoksa 10-15 yıldan önce üye olmamızı engellemek için müzakereleri kasıtlı olarak mı uzatacaksınız?

Türkiye 10-15 yıldan önce üye olamaz demek bir anlamda Türkiye son olarak üye olan ülkelerden ve yakında üye olacak ülkelerden 10-15 yıl geridedir demektir. Bugün hangi insaf sahibi insan Türkiye’nin Slovakya’dan, Baltık ülkelerinden, Bulgaristan’dan, Romanya’dan 10-15 yıl geride olduğunu söyleyebilir? Bunu savunmak akla aykırıdır. Ne yazık ki, Hükümet buna da itiraz etmemiştir. Hatta belki de, Türkiye ile müzakerelere karşı çıkanları teskin etmek için 10-15 yıllık süreyi kabul eder görünmüştür. Sayın Dışişleri Bakanının bu yoldaki sözlerini hayretle okuduk. Buna hakkınız var mıdır? Sizden sonra gelecek hükümetleri böyle bir tarih sınırlamasıyla bağlamaya hakkınız var mıdır? Burada bizce söylenmesi gereken “müzakereleri en erken tarihte bitirerek Türkiye’nin bir an önce tam üye olması için çalışacağız” demektir.

Bu meselenin bir boyutu daha var. Türkiye’nin üyeliğinin etkileri raporunda bugünkü verilere göre Türkiye’nin üyeliğinin AB’ye kaça mal olacağı hesaplanıyor. Bu günkü kurallar uygulanırsa Türkiye’nin yıllık maliyetinin 16 milyar Euro civarında olacağı söyleniyor. Türkiye’nin AB bütçesine katkısı da yılda yaklaşık 5,5 milyar Euro olarak hesaplanıyor. Yani ülkemizin net maliyeti 10 milyar Euro civarında olacak.  Bunun yaklaşık 8,5 milyar Euroluk bölümü tarım sübvansiyonlarına gidecek. Bugün uygulanan kurallar bunu gerektiriyor. Ama bu kurallar sürdürülecek mi? Muhtemelen hayır. AB içinde bugünkü sübvansiyon sisteminin 10 yıl sonra da aynen devam edeceğini düşünen var mıdır? Esasen Dünya Ticaret Örgütü tarım sübvansiyonlarının azaltılması için bir çalışma içindedir. DTÖ – Doha Kalkınma Gündeminin Genel Konseyi tarafından alınan 1 Ağustos 2004 tarihli kararda, ihracat sübvansiyonlarının örgütün kredibilitesini azaltmayacak bir tarihe kadar tamamen kaldırılması öngörülmekte. Bu gerçekleşirse ve Türkiye’nin üyeliği 10 yıl geciktirilirse sonunda AB bütçesinden neredeyse hiçbir şey alamayacağız demektir. Daha önce üye olursak hiç değilse birkaç yıl tarım sübvansiyonlarından Türk çiftçisini yararlandırmamız mümkün olacak.O bakımdan üyeliğimiz ne kadar çabuk gerçekleşirse Türkiye için o kadar iyi olacak.

Müzakere yöntemi ile ilgili olarak da diğer ülkeler hakkında yazılan raporlarda yer almayan bazı hükümler Türkiye raporunda var. Deniliyor ki, müzakereler gerektiğinde askıya alınabilir. Rapordaki olumsuz ifadeleri yumuşatarak halkımıza sunmayı görev sayan bazıları diyorlar ki, bu doğaldır. Örneğin, Türkiye’de bir askeri darbe olursa müzakereler kesilir. Türkiye’de böyle olaylar olmazsa müzakereler kesilmez. Fransız Başbakanı Raffarin öyle demiyor. “Müzakerelerin kesilebilme olasılığını rapora bir koydurduk” diyor. Bu yalnız Türkiye’deki gelişmelerle ilgili değildir, her AB ülkesi dilerse müzakerelerin askıya alınmasını isteyebilir diyor. Yani müzakerelerin her aşamasında Türkiye’den beklentisi yerine getirilmemiş olan bir ülke müzakerelerin askıya alınmasını isteyecek ve biz tekrar masaya oturabilmek için belki de aylarca pazarlık yapmak, belki de ilave tavizler vermek gerekecek.

Kıbrıs konusundaki yazım biçimi ve raporun birkaç yerinde müzakerelerin 25 Hükümetle yürütüleceğinin vurgulanması Türkiye’den Güney Kıbrıs Rum Yönetimini Kıbrıs Cumhuriyeti olarak tanımasının beklendiğinin işaretleridir. Aynı beklenti Avrupa Parlamentosu raportörünün raporunda daha açık dille belirtiliyor. Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos’un veto tehdidi ile tanınmayı talep ettiğini de unutmamak gerekiyor. Ne yazık ki, AB, uluslararası antlaşmaları ihlal ederek Kıbrıs Rumlarını üye yapmıştır ve ne yazık ki, Türk hükümeti Londra ve Zürih antlaşmalarıyla kazandığımız haklar doğrultusunda Rumların üyeliğine engel olmak için hiçbir gayret göstermemiştir. İşte sonucu budur. Rumlar yalnız KKTC’ye AB’nin bazı ambargoları kaldırması yönündeki çalışmasını engellemekle kalmadılar, aynı zamanda Türkiye ile müzakerelerin başlamasını engelleyebileceklerini her vesile ile ortaya koydular.

Raporda başka kısıtlayıcı hükümler, diğer adaylar için uygulanmayan başka yöntemler de var. Onların hepsini sayarsak konuşma zamanımızı çok aşmış oluruz. Ama bir iki noktaya mutlaka işaret etmek gerekiyor. Bunlardan biri azınlık konusudur. Sayın Dışişleri bakanı “Kürt azınlığı” tabirine atıfları metinden çıkarttık” diyor. Bizim elimizdeki metin öyle demiyor. Açınız Türkiye’nin etkileri raporunun 7. sayfasında açıkça Türkiye’deki ve diğer bölge ülkelerindeki Kürt azınlığından söz ediliyor. Raporun diğer yerlerindeki yazım biçimi de Komisyonun Kürtleri bir azınlık olarak gördüğünde kuşku bırakmıyor. Aynı şekilde Alevi vatandaşlarımızın da azınlık olarak görüldükleri çok açık biçimde belirtilmiş. Kendimizi ve halkımızı aldatmayalım. 6 Ekim’den sonra bazı yazım değişiklikleri olmuşsa bile açıkça söylemek gerekir ki, Komisyonun bu konudaki yaklaşımını değiştirebilmiş değiliz. Bu ifadeler, Türk devletinin omurgasını oluşturan Lozan Antlaşmasına tamamen aykırıdır. Kaldı ki, bu vatandaşlarımızın kendileri bile azınlık olmadıklarını ilan ediyorlar. O zaman bunları azınlık saymak kimin hakkıdır? Kimin haddine düşmüştür?

Başka ne deniliyor raporda? Türkiye Ermeni sınırını açmalıymış ve daha önemlisi 1915-1916 yıllarında cereyan eden “trajik olaylar” konusunda Ermenistan’la uzlaşmaya varmalıymış! Bu talep AB Parlamentosu raportörünün raporunda daha açık belirtiliyor: “Türkiye Ermeni soykırımını tanısın” deniliyor. Zaten daha önce Avrupa Parlamentosu, Fransız Parlamentosu, başka parlamentolar bu yönde kararlar almışlardı. Belli ki, şimdi Türkiye’ye dayatılacak konulardan biri de bu olacak.

Cumhuriyetin kuruluşundan beri hiçbir Türk hükümetinin kabul etmediği bu iddiayı bugünkü Türk Hükümeti kabul edebilir mi? Tarihi gerçeklere uymayan, bunca yıldır belgelenemeyen bu iddiayı, halkımızın milli duygularını rencide ederek sineye çekebilir mi?

Raporda İstanbul’daki Rumların ve Patrikhanenin taleplerine de geniş yer veriliyor. Türkiye’den bütün bu talepleri yerine getirmesi isteniyor. Ruhban okulu açılacakmış, Rum vakıflarıyla ilgili sorunlar varmış, onlar çözülecekmiş, uzun bir liste… Hepsini sıralamaya vaktimiz yok. Şimdi şu soruyu sormak isteriz: Avrupa Birliği kendine üye olan ülkelerdeki uygulamalardan daha fazlasını bizden isteyebilir mi? Batı Trakya’daki Türk azınlığına getirilen kısıtlamalara bakınız. Hala bu azınlığın Türk azınlığı olduğu bile kabul edilmiyor. Halkın seçtiği müftüler yıllardan beri mahkemeye veriliyor, cezalandırılıyor. Türk vakıflarının başında Cunta döneminden beri Yunan Hükümetinin uluslararası antlaşmalara aykırı olarak atadığı kayyımlar görev yapıyor. Makedon azınlığının varlığı bile kabul edilmiyor. Ama Türkiye’den, Fener Rum Patriğinin bütün taleplerini derhal yerine getirmesi isteniyor. Bu haksızlık değil midir? Hükümetin bu gibi haksızlıklara, çifte standartlara tepki gösterdiğini pek duyamadık.

Başka ne deniliyor Komisyon raporunda? Dicle ve Fırat havzasındaki baraj ve sulama sistemleri Türkiye’nin AB üyeliğinden sonra uluslararası yönetim altına konulabilirmiş. İsrail ve bölge ülkelerinin sularla ilgili konumundan da aynı paragraf içinde söz ediliyor. Bu uygulama hangi AB ülkesinde yapılıyor. Hangi AB ülkesi kendi milli topraklarındaki barajları uluslararası yönetime devretti? Biz bu konuyu metinde tespit eder etmez kamu oyunun dikkatine sunduk. Hükümetten hiçbir tepki duyamadık. Konuyu TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu toplantısında Dışileri Bakanlığı Bütçesi görüşülürken sayın Dışişleri Bakanının bilgisine getirdik. Sayın Bakan bizi şaşırtacak bir şekilde bunlar Türkiye’den bir talep değildir, yapıcı tespitlerdir. Üye olunduktan sonra bu barajların AB denetimine alınması doğaldır dedi. Bu sözleri kabul etmek mümkün değ,ildir. AB ülkelerinde bunun  benzeri yoktur. Üstelik raporda denetim denilmiyor, yönetim deniliyor. Hangi AB ülkesi barajlarını AB yönetimine teslim etmiş. Bu gibi konularda daha büyük duyarlılık gösterilmesi gerekiyor.

Raporda birçok alanda Türkiye’nin gerçekleştirdiği reformlardan olumlu dille söz edilirken Türkiye’nin eksiklikleri de kuvvetli ifadelerle belirtiliyor. Komisyonun Temmuz ayında gönderdiği bir soru kağıdına cevap vermemişiz. Bazı alanlarda yasalarımız ve uygulamalarımız AB mevzuatının tam tersiymiş, birçok alanda kadrolarımız yetersizmiş. Biz CHP olarak kurduğumuz bir komisyonda bütün bu eleştirileri ve eksiklik iddialarını ayrıntılı olarak inceliyoruz. Yakında hepsini Meclise getireceğiz.

Hükümetin şimdiye kadar Komisyon raporunu ve konuyla ilgili diğer gelişmeleri Meclise getirmemesini bir eksiklik olarak görüyoruz. Komisyon raporunun resmi Türkçe çevirisi bile henüz Meclise sunulmuş değildir. Yeterince yabancı dil bilmeyen milletvekillerimiz raporun resmi çevirisini görüp inceleme şansına henüz sahip olamamışlardır. Ama görüyoruz ki, Sayın Başbakanımız rapor yayınlandıktan bir iki saat sonra bu raporu, içinde biraz önce sıraladığım çok ciddi sakıncalar ve ülkemizce, halkımızca kabul edilemeyecek unsurlar bulunan bu raporu olumlu ve dengeli bulduğunu ilan etmiştir. Daha sonra biraz daha ölçülü bir dil kullanmış olsa da bu ilk tepkisi korkarım ki, 17 Aralığa kadar raporda iyileştirme yapılması, zirve kararının daha olumlu biçimde yazılması için sarf edeceğimiz çabalara zarar verecektir. “Siz kendiniz bu raporu olumlu ve dengeli buldunuz şimdi ne istiyorsunuz” derlerse ne diyeceğiz?

Özetle değerli arkadaşlarım, bizce Türkiye’nin tam üyeliğe değil de özel statüyü götürecek bir antlaşma için müzakere masasına oturması büyük hata olur. İkincisi, diğer adaylardan istenmeyen koşulların bizden istenmesi kabul edilemez. Üçüncüsü AB ülkeleri, azınlık hakları gibi konularda kendi ülkelerindeki uygulamaların daha ilerisini Türkiye’den bekleyemezler.

Kıbrıs, Türk Ermeni ilişkileri ve Kıbrıs gibi konularda Türkiye’nin çıkarlarıyla bağdaşmayan, AB mevzuatının gereği olmayan tavizlere Türkiye’nin zorlanmasını kabul edemeyiz. Atatürk’ün Türkiye Büyük Millet Meclisini kurduğu tarihten bu yana Türkiye’nin en önemli özelliği daima teslimiyetçiliği reddetmesi olmuştur. Biz AB’nin üyeliği için diğer ülkelerden de beklenen adımları atmaya hazırız. Bu çerçevede bazı esnekliklerin gösterilmesini de kabul ediyoruz, ama bunun ötesine geçilerek Türkiye’nin üyelik talebini fırsat bilen bazı ülkelerin bütün emellerini bu vesileyle gerçekleştirme arzularını kabul edemeyiz. Unutulmasın ki, biz AB’nin üyesi olmak istiyoruz, sömürgesi değil.

Sayın Başkan, değerli konuklar, son olarak bizce çok önemli bir noktaya değinmek istiyorum. Acaba Türkiye’ye bu kadar farklı, ayırımcı bir yaklaşımla bakmalarının arkasındaki sebep nedir? AKP üyesi sayın milletvekili arkadaşlarımızla çeşitli Avrupa ülkelerinde parlamenterlerle, basınla, düşünce kuruluşlarıyla yaptığımız temaslarda bize sürekli olarak din farklılığından bahsettiler. Bir Avrupa kuruluşunun yaptığı kamuoyu yoklaması Avrupa ortalamasında halkın sadece % 30’unun Türkiye’nin üyeliğini desteklediğini gösteriyor. Karşı çıkanlara, bu itirazınızın sebebi nedir diye sorulduğunda verilen cevaplar arasında ilk sırayı din faktörü alıyor. Bunun sebebi nedir? Niçin Avrupa Konseyine, NATO’ya, OECD’ye girerken, AB ile tam üyeliği öngören Ortaklık Antlaşmasını imzalarken, hatta 1999 Aralığında Helsinki’de Türkiye’yi tam üyelik adayı yaparken Türk halkının Müslüman olduğu kimsenin aklına gelmedi de şimdi bu sürekli olarak dile getiriliyor. Acaba bunun yegane sebebi 11 Eylül terör saldırısı mıdır? Acaba Türk Hükümetinin iki yıldan beri din unsurunu sürekli olarak ön plana çıkartmasının, son olarak zinayı suç haline getirme düşüncesini gündeme getirerek Avrupa’da tepkilere yol açmasının bunda hiç mi etkisi olmamıştır? Her gittiğimiz yerde dostlarımız bize bu zina tartışmasının Türkiye karşıtlarının kozlarını güçlendirdiğini ve Türkiye taraftarlarının işini zorlaştırdığını söylediler. Birçok milletvekili bize, Hükümetinizin yarın başka bir konuda şeriat kurallarını öne sürmeyeceğinden, dini yaklaşımlarla yasalarında değişiklik yapmaya çalışmayacağından nasıl emin olabiliriz dediler.

Değerli konuklar, Türkiye’nin Avrupa’ya girmesi projemizde samimiysek bizi Avrupa’dan ayıran unsurları değil, bizi Avrupa ile bütünleştiren demokrasi, insan hakları, kadın erkek eşitliği gibi kavramları ön plana çıkartmalıyız. Türkiye Avrupa’ya, aklının gerisinde şeriat devleti özlemi olan bir ülke gibi değil, Atatürk’ün kurduğu, laik, demokratik, çağdaş bir ülke olarak girecektir. Bize, iktidarda, muhalefette yer alan bütün politikacılara, basına, sivil toplum örgütlerine düşen görev Türkiye’nin bu aydınlık yüzüne sahip çıkmak ve çağdaş bir uygarlık projesi olan Avrupa Birliği ile bu anlayışla bütünleşmek için çaba göstermektir.

Daha 1920’li, 1930’lu yıllarda, hukuk, eğitim ve devlet yönetimi alanlarında hiçbir yabancı ülkenin  veya kuruluşun talebini, telkinini beklemeden 20. yüzyılın en büyük reformlarını yapan Türkiye şimdi orta çağdan kalma devlet yönetimi anlayışının özlemini çekemez, laik Türkiye Cumhuriyetini bir din devleti haline getirmek isteyenlere müsamaha edemez. Türk kadınını siyasi haklarla donatarak, onu erkeklerle eşit duruma getirerek, onu toplum hayatıyla kaynaştırarak çağdaş insanlar haline getiren Atatürk’ün mirasçıları olan bizler Türk kadınını dünyaya kapatmayı özgürlük adına siyasi bir hedef haline getirebilir miyiz? Atatürk döneminde kadınlar için özgürlük dünyaya açılmaktı, şimdi “özgürlük dünyaya kapanmaktır” diyebilir miyiz? Avrupa Birliği üyeliği için ilk adımları atmakta olduğumuz bugünlerde hepimizin Atatürk’ün çağdaş uygarlıkla bütünleşme hedefini samimiyetle içimize sindirmemiz gerekir.

Biz CHP olarak, Atatürk’ün kurduğu parti olarak Avrupa Birliği ile bütünleşmek için üzerimize düşen görevi yapıyoruz ve yapmaya devam edeceğiz. Biz inanıyoruz ki, Atatürk’ün mirasına kararlılıkla sahip çıkarak Avrupa Birliğine haklarımızı, hukukumuzu ve ulusal onurumuzu çiğnetmeden, baskılara, çifte standartlara boyun eğmeden gireceğiz. Türk milletinin bunu yapacak gücü vardır, cesareti vardır, tecrübesi vardır. Halkın temsilcileri olan milletvekillerine düşen görev halkımızın bu iradesini hayata geçirmeye çalışmaktır. Eğer iktidar ve muhalefet olarak bu alanda tam bir amaç birliği, güç birliği içinde çalışırsak başarılı olmamamız mümkün değildir. Biz Türkiye’nin bütün güçlükleri aşarak Avrupa ailesinde hak ettiği yeri alacağına içtenlikle inanıyoruz.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.