Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Doğu Akdeniz Üniversitesinde Düzenlenen Kıbrıs Sorunu ve Türkiye’de Siyasi Partilerin
CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN
KIBRIS SORUNU VE TÜRKİYE’DE SİYASİ PARTİLERİN AÇILIMI ÜZERİNE
DOĞU AKDENİZ ÜNİVERSİTESİNDE YAPTIĞI
KONUŞMA METNİ
11 ARALIK 2003
Sayın Başkan, Çok Değerli Konuklar,
Öncelikle belirtmek isterim ki, dünya çapındaki modern üniversiteler arasında üst sıralarda yer alan Doğu Akdeniz Üniversitesinde bu vesileyle bulunmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Eminim ki, siz gençliğin Kıbrıs’ın AB’ye katılımı ve Kuzey Kıbrıs’ın geleceği konusunda kendi görüşleriniz vardır. Ben de burada görüşlerimi paylaşırken, Kıbrıs’ın gelecekteki karar-alıcıları olacak olan sizlerle ortak bir vizyon oluşturabilmek en büyük gayem.
Kıbrıs’la ilgili son gelişmeleri bir bütünlük içinde değerlendirmekte yarar var. Öyle anlaşılıyor ki, AKP hükümetinin göreve başladığı zamanlarda, Kıbrıs konusunda daha önceki Türk hükümetlerini suçlayan ve Sayın Denktaş’ı çözümsüzlükten sorumlu tutan beyanları Batıdaki bazı çevrelerde, özellikle Avrupa Birliği ile ABD’de, yeni Türk hükümetinin Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rumlarının beklediği yönde özlü tavizler verebileceği izlenimini uyandırmıştır.
Bu tarihten sonra, Türkiye üzerindeki baskılarda büyük bir artış görülmektedir. Rumlar ve Yunanlılar, Türkiye’nin AB üyeliği arzusunu bu açıdan değerlendirmişler ve Kıbrıs konusunda Türkiye’den bekledikleri tavizi almayı fiilen Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamasının önkoşulu haline getirmişlerdir.
İngiltere’yi de bir ölçüde bu kategoriye sokmak mümkündür. 2002 yılının Mayıs ayında İngiliz Avam Kamarasının Dışilişkiler Komisyonu, Türkiye-AB İlişkileri konusunda hazırladığı bir raporda, Türkiye, Kıbrıs’ta önemli bir taviz vermedikçe üyelik müzakerelerine başlanamayacağının işaretlerini vermişti. Bu görüş AB’nin Türkiye İlerleme Raporu ile birlikte yayınladığı Strateji Belgesinde diplomatik bir dille ifade edilmektedir ve “Kıbrıs meselesine bir çözüm bulunamamasının Türkiye’nin AB üyeliğine ciddi bir engel teşkil edebileceği” söylenmektedir.
Birkaç gün önce Brüksel’de yapılan Türkiye-AB Karma Parlamento Komisyonu toplantısında bazı Alman Hristiyan Demokrat Partili milletvekilleri aynı görüşü dile getirdiler ve Kofi Annan Planı üzerinden müzakerelere başlayıp bir sonuca ulaştırılmadıkça Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlama olanağının bulunmayacağını söylediler. Biz, buna kuvvetli tepki gösterdik. AB’nin bu yaklaşımının hukuka ve AB’nin daha önce aldığı kararlara ters düştüğünü anlattık. Gerçekten, böyle bir yaklaşım, Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürih Anlaşmalarına aykırı olduğu gibi, bütün aday ülkelere eşit muamele yapılacağı yolunda Aralık 1999 Helsinki Zirvesinde alınan karara da aykırıydı. Gerçekten, Kıbrıs Rum Yönetimine, üyeliğe kabul edilmek için Kıbrıs meselesinin çözümü bir önşart olarak ileri sürülmemiştir. Bunun, Türkiye için ileri sürülmesi haksız, tek yanlı ve hiçbir şekilde kabul edilemeyecek bir yaklaşımdır.
Biz, şunu da belirttik: Hiçbir milletlerarası mesele taraflardan sadece bir tanesinin iradesiyle çözüme kavuşturulamaz. O bakımdan, bir sorunun çözümünü taraflardan birine önşart olarak ileri sürmek, ona karşı tarafın istediklerini kabul etmesi için baskı yapmak anlamına gelir.
Bu sözlerimizin yankı yaptığını gördük. Gerçekten, Verheugen, Kıbrıs sorununun çözümünün Türkiye için bir önşart olarak ileri sürülmediğini, çözümün sadece Türkiye’den beklenmesinin haklı bir yaklaşım olmayacağını belirtti. Ancak, bir çözüm bulunamadığı takdirde, Türkiye’nin üyelik sürecinde bir ilerleme kaydedilmesinin de gerçekçi olarak beklenmemesi gerektiğini söyledi. Yani, onların görüşüne göre, Rumların ve Yunanlıların şantaj politikası ile yaratılan durum “hayatın bir gerçeğidir”; ancak Kuzey Kıbrıs’ta 30 yıldan beri mevcut olan fiili durum hayatın gerçeği değildir. Bu mantığı anlamak mümkün değildir. Kaldı ki, Kıbrıs meselesi çözülmeden Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlayamayacağını söyleyenler, bu mesele çözülürse müzakerelerin başlayacağını da söylemiyorlar. Bunu bizzat Verheugen de yaptığı bir açıklamada itiraf etmiştir.
Yani, oynanan oyun şudur: Türkiye, AB üyeliği umudunu taze tutmak karşılığında Kıbrıs’ta büyük bir taviz verecektir ancak bu tavizin verilmesi bile bu umudun gerçekleşmesi için yeterli olmayacaktır.
Türkiye’de ne yazık ki, bazı çevreler, Kıbrıs’ta verilecek bir tavizin AB’nin kapısını açacağı gibi bir hayal içinde yaşamaktadırlar. Oysa, işin aslı başkadır. Başta Alman Hristiyan Demokratlar olmak üzere, Avrupa’daki bazı önemli siyasi şahsiyetler, Kıbrıs’tan, Türkiye’nin reform sürecinden bağımsız olarak ülkenin AB’ye girmesine karşıdırlar. Bu tutumlarını da saklamıyorlar ve her vesileyle kamuoyuna açıklıyorlar. O bakımdan, Türkiye’nin gözü kapalı biçimde Kıbrıs’ta taviz verme yoluna gitmesi, sonuçta hem Kıbrıs’ta, hem AB üyeliği sürecinde başarısızlıkla karşılaşmamıza yol açabilir.
Kıbrıs’ta unutulmaması gereken başka bir nokta da şudur: Kıbrıs’ta 30 yıldan beri Rumlar, Türklerle uzlaşma politikası izlememişlerdir. İzlenen politikanın adı, Makarios’un o zaman ilan ettiği gibi, Türklerle uzun vadeli mücadeledir. Türklere her yerde, her vesileyle baskı yapılacaktır. Türkiye’ye baskı yapılacaktır ve bu yolla Rumların istediği çözüme ulaşılacaktır. Bu baskılar çözüm vermezse daha fazla baskı yapılacaktır. Bunların “B Planı” yoktur. Yani, dış baskılardan uzak biçimde, tarafların özgür iradeleriyle, esneklik göstererek bir uzlaşmaya varabilecekleri fikri bunlara yabancıdır. Çünkü, amaçları makul, şerefli, sürdürülebilir ve her iki tarafın da içine sindirebileceği bir uzlaşma değildir. Hedefleri, karşı tarafın beklentilerinin Türk tarafına kabul ettirilmesidir.
Uzun yıllar, bu yöntem ile sonuç alamayınca, diplomasinin en eski yöntemlerinden birini uygulamaya başlamışlardır. Bunun adı da “böl ve hükmet” yöntemidir. Bunun için Türk tarafından ve Rum tarafından bazı kanaat liderlerini, bazı politikacıları, bazı işadamlarını Batı ülkelerine davet etmişler, onları lüks otellerde misafir edip kendilerine Türkiye’nin izlediği politikaların yanlış olduğunu, Kıbrıslı Türklerin bu politikalardan vazgeçip Rumlarla birlikte olmalarını ve onlarla birlikte AB’ye katılmalarını ve ancak bu yolla yolsuzluktan, işsizlikten kurtulabileceklerini telkin etmişlerdir.
Yani, Kıbrıslı Türkleri ekonomik açıdan zorlayan ambargoların kaldırılması için mücadele etmesi beklenen insanları bu ambargocularla birlikte Türkiye’ye karşı vaziyet almaya ikna etmişlerdir. Bu yöntemle baskı politikalarının sonuç vereceğini ummuşlardır. Oysa, bunlar bilmemektedirler ki, yüz yılı aşkın zamandan beri, Kıbrıs Türklerinin tarihi daima baskılara, dayatmalara, zorlamalara karşı direnme tarihi olmuştur. En güç şartlarda bile Kıbrıs Türkleri dış baskılara boyun eğmemişlerdir.
Şimdi, birkaç gün sonra Kıbrıs’ta yapılacak seçimlere bel bağlamışlardır. Zannediyorlar ki, Kıbrıs halkı bu defa baskı politikasına boyun eğecek ve onların istediği gibi oy kullanacaktır.
Kıbrıs sorununa bulunacak çözüm konusunda, Türk tarafı daima çözümden ve uzlaşmadan yana olmuştur ama herhangi bir çözüm değil. Bulunacak çözüm tarafların egemenliği, eşitliği üzerine inşa edilmeli, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini teminat altına almalı ve Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırmamalıdır. Çözüm Londra ve Zürih anlaşmaları ile Türkiye ile Yunanistan arasında tesis edilen dengeyi de korumalıdır.
İşte Sayın Denktaş’ın 2001 yılı sonlarında önerdiği görüşmeler bu ana hedefler etrafında Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir mutabakata varılmasını öngörüyordu. Bu görüşme sürecinin bir özelliği daha vardı. O da sonuca hiçbir dış etki ve baskı olmadan tarafların özgür iradeleriyle ulaşılması yolundaki mutabakattı. BM Genel Sekreterinin özel temsilcisi De Soto sadece görüşmeleri izleyecek ve not alacaktı, herhangi öneride bulunma hakkı ve yetkisi yoktu. Görüşmelerde Türk tarafı belli açılımlar yapmış ve makul ölçüde esneklik gösterebileceğini ortaya koymuştur. Ancak Kıbrıs Rum tarafı Türklerin egemen eşitliği gibi temel konularda görüşünü değiştirmemiştir.
BM Genel Sekreteri 11 Kasım tarihinde taraflara bir öneri paketi sunmuştur. Aslında taraflardan da Genel.Sekretere böyle bir talepte bulunulmuş değildir. Genel Sekreter bu girişimi kendi insiyatifiyle yapmıştır. Eğer bu öneri adil, makul ve dengeli bir nitelik taşısaydı, tarafların başlangıçtaki mutabakatına aykırı bir yöntemle sunulmuş olmasına rağmen meselenin usul yönü üzerinde fazla durulmayabilirdi. Ancak Genel.Sekreter’in önerisi hem biçim hem de içerik açısından birçok sakıncayı birlikte getirmiştir.
Bir kere bu önerinin zamanlaması son derece yanlış olmuştur. KKTC Cumhurbaşkanı Sayın Denktaş’ın geçirdiği ağır bir ameliyattan sonra henüz tam olarak iyileşmediği, Türkiye’de Meclisin henüz fiilen çalışmaya başlamadığı, hükümetin oluşma safhasında olduğu bir tarihte sunulan bu tasarının kapak yazsısında Genel Sekreter taraflardan bir hafta içinde ilk tepkilerini beklediğini ifade etmekte ve anlaşmanın Avrupa Birliğinin Kopenhag zirvesinden önce sonuçlandırılmasını talep etmekteydi. Genel Sekreter mektubunda bir şey daha istiyordu; taraflar öneriler hakkında kamuoyuna bu safhada bir görüş açıklamamalıydılar. Yani halkın kaderini, geleceğini ilgilendiren bir konuda halkın önünde hiçbir tartışma yapılmamalıydı. Önerilen bu yöntem alışılagelmiş usullerle bağdaşmıyordu. Üstelik bu önerilerin AB Kopenhag zirvesiyle irtibatlandırılması isabetli olmamıştı. Zira taraflar arasında Kıbrıs meselesinin çözümü ile AB arasında bir bağ kurulması konusunda bir mutabakata varılmamıştı. Bu Yunanistan’ın ve Kıbrıs Rumlarının beklentisiydi. Genel Sekreterin böyle bir bağ kurması yadırgatıcı olmuştur.
Önerinin içeriğine gelince, bazı noktalarda olumlu sayılabilecek unsurların yer aldığı görülmektedir. Örneğin taraflar arasında siyasi eşitlik sağlanacağından söz edilmekte, Türk tarafının azınlık sayılmayacağı belirtilmekte, Türkiye ile Yunanistan arasındaki dengenin korunacağından söz edilmekte, tarafların kendi topraklarında haklarını egemence kullanacağı belirtilmektedir. Ancak, daha da dikkatli bir gözle metin incelendiğinde bu güzel niyetlerin pek kısa bir süre içinde erozyona uğrayacağı ve Kıbrıs Türklerine sağlanan hakların çoğunun kağıt üzerinde kalacağı anlaşılmaktadır. Aynı husus Türkiye’nin güvenlik çıkarları ve Türk Yunan dengesi açısından da söz konusudur. Yani metin Türk tarafı için bazı hoşa gidecek ifadeler içermekle birlikte özü itibariyle Türk tarafı açısından ciddi sakıncalar içermektedir.
Kısaca özetlenecek olursa başlıca sakıncalar şunlardır: Bir kere iki tarafa ayrı ayrı egemenlik tanınmamaktadır. Bir tek egemenlik olacaktır o da merkezi devlete ait bulunacaktır . Üstelik kurulacak devlet hiçbir şart altında bozulamayacak bir birlik niteliği taşıyacaktır yani geçmişte yaşanan acı tecrübelerin tekrarlanması halinde bile Kıbrıslı Türkler birlikten ayrılarak kendi devletlerini kuramayacaklardır.
Peki Türkler kendi parça devletlerinin içinde güvenlik içinde yaşayabilecekler midir? Bunun teminatı yok. Öngörülen sistem Rumlarla Türklerin iç içe yaşamasını hedeflemektedir. BM Genel Sekreteri bu anlaşmayla bir Kıbrıs milleti yaratılacağını söylüyor. Oysa antlaşmayla bir devlet kurabilirsiniz ama bir millet kuramazsınız. Geçmişte çekilen sıkıntılar Türklerle Rumların adada iç içe yaşamalarından kaynaklanmıştı. 300 yıl iç içe yasayan Türkler ve Rumlar 103 karma köyde birlikte olmuşlar ancak bir millet oluşturmamışlardır. Ortak evliliklerin sayısı bir elin parmaklarını geçmemektedir.
İki toplum arasında kanlı olaylar yaşanmıştır. Sayıca az olan Türkler adayı Yunanistan’la paylaşmak isteyen fanatik Rumların saldırılarına uğramış, şehitler vermiş hatta bazı köylerde katliama maruz kalmışlardır. Türkiye’nin 1974 tarihindeki Barış harekatı işte bu katliamları durdurmuş ve Türklerin uzun yıllardan beri ilk defa olarak barış ve huzur içinde yaşamalarını sağlamıştır.
Gündemdeki bir konu, Kofi Annan Planıdır. Türkiye’deki bazı çevrelerin de desteğiyle bu planı, olduğundan çok daha değişik bir şekilde kamuoyuna takdim ederek bunu Türk toplumuna bulunmaz bir nimet gibi sunmaya çalışıyorlar. Planın içindeki bazı cazip ifadeleri ön plana çıkararak bunun Kıbrıslı Türklerin kurtuluşu olacağını söylüyorlar. Burada planın ayrıntılarına girmeyeceğim. Ancak, size şu kadarını söyleyeyim ki, ben 40 yıllık meslek hayatımda buna benzer bir plana hiç rastlamadım. Planın bazı bölümleri boş bir sayfadan ibarettir. Sadece başlığı var, gerisi yok. O bölümler ileride doldurulacakmış. Bazı bölümler için deniliyor ki, 25 Mart 2003 tarihine kadar bu konularda taraflar arasında bir anlaşma olmazsa Genel Sekreter o bölümü dilediği gibi kaleme alacakmış ve böylece, son şekli belli olmayan bir planı halkın onayına sunmaya çalışıyorlar.
İçeriğine gelince, plan taraflara egemen eşitlik vermediği halde, Türk tarafının kendisine verilen yetkileri egemence kullanacağı gibi bir aldatma formülünü taraflara egemen eşitlik verildiği şeklinde takdim etmeye çalışıyorlar. Merkezi Hükümetin kararlarının kabulünde öngördükleri sistem ile, Türk tarafından seçilecek temsilcilerden sadece birinin oyunun kararın alınmasında yeterli olacaktır. Oysa, 1960 Anayasasında Türk toplumunun çoğunluğu ile seçilecek Cumhurbaşkanının veto hakkı vardı ve böylece, iki taraf arasında denge ve eşitlik sağlanıyordu. Şimdi, bu denge Rumlar lehine bozulmaktadır.
Toprak düzenlemeleri ve göç sorunu Kıbrıslı Türkler açısından çok büyük sıkıntılar yaratmaya namzettir. Hayatında üç defa büyük göç darbesine maruz kalmış on binlerce insan, şimdi yeniden evlerini barklarını terkederek göçmen haline getirilecektir. Planın son haline göre, KKTC topraklarında bulunan Magosa’nın batısında ve Güzelyurt körfezindeki bazı bölgeler Rumlara devredilmek isteniyor. Bu bölgeler, yaklaşık 2.700 Rumun daha Rum idaresine verilecek bölgelere dönmesine imkan veriyor. Somut olarak, 15 yeni köy Rumlara verilecek. Bu köyler; Korkuteli, Dörtyol, Pirhan, Türkeli, Yılmazköy, Yeşilyurt, Gemikonağı, Yedi Dalga, Kombo Deresyeşilırmak, Günebakan, Kurutepe, Süleymaniye ve Erenköy sahil şeridi. Zaten daraltılmış ve olanakları kısıtlanmış, susuz, kaynakları az bir bölgeye sığınmak zorunda kalacaklardır. Bununla da bitmiyor: Bu daraltılmış bölgeye ayrıca 75-80 bin Rum yerleştirilecektir. Yani, Türkler sadece Rumlara bırakılan topraklardan göç etmek zorunda kalmayacak, Türk tarafına bırakılan topraklardaki evlerini barklarını da terkedeceklerdir. Çok açık ki, böyle bir hareket olursa, iskan anlamında ciddi sorunlar yaşanacakır.
Neticede, Rum tarafı homojen bir toplum olarak kalacak ama Türk tarafı heterojen bir yapıya kavuşturulacaktır. Bu, ileride birçok ihtilafı, sürtüşmeyi ve belki de çatışmayı gündeme getirecektir.
Beş yıl boyunca Rum Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunan Nikos Rolandis 30 Temmuz 1992 tarihinde Kıbrıs Rum televizyonunun Diyalog programına verdiği bir demeçte aynen şöyle diyordu: “Yerlerinden edilen Türkler ve Rumlar için genel bir mal mülk mübadelesinden daha iyi bir çözüm yoktur. Zorla ortak köyler kurmaya çalışmanın şiddete hatta ölümcül çatışmalara yol açacağından kuşku bulunmamaktadır. Böyle bir çözüm iki halk arasında kin ve nefret yaratacaktır.” Rolandis aynı demecinde “Türklerle Rumların 400 köyde birlikte yaşadığını hayal edin, bu 400 köy ateş kaynağı ve patlamaya hazır 400 yanardağ görüntüsü verecektir; ayrıca 60.000 Rumun Türk tarafına, 20.000 Türkün de Rum tarafına hiçbir olay ve sorun çıkarmadan geçebileceğine inanıyor musunuz?” diyordu. İşte, önerilen planın sonucu bu olur.
30 yıldan beri Türklerle Rumların barış içinde yaşamalarının en önemli sebebi, iki kesimliliğin kabul edilmiş olmasıdır. Her iki toplum kendi bölgesinde güvenlik içinde yaşamıştır. 1975’te Denktaş’la Klerides arasında imzalanan Ahali Mübadelesi Anlaşması iki kesimliliğin altyapısını oluşturmuş ve tarafların barış içinde yanyana yaşamalrını mümkün kılmıştır. 1977’deki Denktaş-Makarios Anlaşması ile 1979’da yapılan Denktaş-Kipriyanu Anlaşması da iki kesimliliği kabul etmiştir. (Denktaş-Makarios görüşmesinin, Denktas-Kipriyanu görüşmesinin Türk tarafının insiyatifi ile başlatıldığını bu vesile ile hatırlatmakta yarar görüyorum. Dünyaya müzakerelerden kaçan, çözüm istemeyen taraf olarak ilan edilen Kıbrıslı Türkler geçmişte de hemen hemen bütün müzakereleri başlatan taraf olmuşlardır.)
Bu sayede, yaklaşık 30 yıldan beri Ada’da barış ve huzur hüküm sürmektedir. İşte Kofi Annan Planı Denktaş-Klerides mutabakatını bozmakta, tarafları tekrar içiçe yaşamak zorunda bırakmaktadır. Bizce planın en sakıncalı yönü budur. Zira tarafların bir arada barış içinde yaşamalarını sağlayacak bir uzlaşma kültürü oluşmuş değildir. Bu kültürün oluşmadığı da, Rum tarafında yapılan başkanlık seçimlerinde eski bir EOKA’cı ve Türk karşıtı olarak bilinen Papadopulos’un %52’lik bir oyla seçilmesiyle bir kez daha teyit edilmiştir.
Böyle bir ortamda Türklerin güven ve huzur içinde yaşayabileceklerinden söz edilebilir mi? Bunun ne gibi vahim sonuçlar doğurabileceğini yalnız biz söylemiyoruz. Geçmişte, Türklere yönelik saldırılarda ve Türkleri tasfiye planında önemli rol oynamış olan Rum Ortodoks Kilisesi, federal sistemin Rumlar için bir intihar olacağı görüşündedir. Bu düşünceyi Rum Kilisesi Başkanı Başpiskopos Hristostomos 29 Eylül 1991 tarihinde Rum kilisesinde yayınlanan Simerini gazetesine verdiği bir mülakatta belirtmiştir. Chrisostomos aynı düşünceyi defalarca belirtmiş, kurulacak bir federal devletin Kıbrıs için bir felaket olacağını söylemiştir. Başpiskopos 31 Mayıs 1993’te gene Simerini’ye “Milli davamızdan hiçbir nedenle hiçbir taviz vermemeliyiz, farklı ırklara ve dinlere mensup insanların yaşadığı ülkelerde federasyonlar yaşayamaz” demiştir. Ama Başpiskoposun esas endişesi Kıbrıs’taki Türk varlığının kök salmasıdır. Chrisosotomos bu yöndeki görüşlerini, 17 Ağustos 1997 yılında Filelefteros gazetesine verdiği bir demecinde şöyle demektedir: “Kıbrıs’ta kurulacak iki kesimli ve federal bir yapı ergeç adanın Türkleşmesi ile sonuçlanacaktır.” İşte buna tahammülleri yoktur. Hrisostomos 30 Nisan 1998’de Enosis yanlılarının gazetesi Mahi’ye; “Federasyon toprak vermek ve Kıbrıs’ta Türk varlığının kök salmasına müsaade etmektir” diyerek buna şiddetle karşı çıkmaktadır.
Bunları niçin hatırlatıyorum? Kofi Annan planı Kuzeye geçecek Rumların diğer haklarının yanısıra dini haklarından da tam olarak yararlanabileceklerini söylüyor. Kuşkusuz dini haklar kutsaldır ama Kıbrıs’da maalesef Rum kilisesi çok uzun yıllardan beri politika ile içli dışlı olmuş ve Enosis’in bayraktarlığını yapmıştır. Bu gerçekler ortada iken kuzeydeki 400 kiliseye dönecek olan Rum din adamlarının bundan sonra sadece dini faaliyette bulunacağına Kıbrıs Türk toplumunu ikna etmek kolay değildir. Bazıları artık geçmişi unutalım geleceğe bakalım diyorlar. Bu ilke olarak doğrudur ama tatbikatta ne yazık ki, kin ve nefret duygularının silinmesi dünyanın hiçbir yerinde kolay olmamıştır. Kosova’dan Sırbistan’a kaçan Kosovalı Sırpların geri dönmelerine niçin izin verilmiyor? Çatışmalardan korkulduğu için değil mi? Orada kalan Sırplarla Kosovalı Arnavutlar barış içinde yaşayabiliyorlar mı? Bosna’da huzur sağlandı mı? Ermenilerle Azeriler barış içinde yaşayabiliyor mu? Ne yazık ki yüksek insani duygular ve düşünceler ile gerçekler her zaman bağdaşmıyor. Bu nedenle Kıbrıslı Türklerle Rumları yeniden birarada yaşamaya zorlamak yapılacak hataların en büyüğü olacaktır.
Kofi Annan Planı işte bu iki kesimliliği yokediyor. İki toplum arasındaki sınır sanal hale geliyor. Bugün bu sınırı koruyan Kıbrıs Türk güvenlik kuvvetleri lağvediliyor. Kıbrıs-Türk barış kuvvetleri fiilen kışlasının içine hapsediliyor. Kıbrıslı Türklerin güvenliğini, barış gücünün insafına terkediliyor. 1974 Ağustos’unda da güvenlikten barış gücü sorumlu idi. Ama bu barış gücü kendi karargahlarından birkaç yüz metre ötedeki Muratağa, Atlılar ve Sandallar köylerindeki bütün soydaşlarımızın katledilmesine engel olamamıştı.
Yani, Kuzeyde Türkler bir saldırıya uğrarsa adadaki Türk Askeri Birliği onların yardımına gidebilecek mi? Planda yapılan son değişikliklere göre, 30 kişilik bir Türk askeri gücün bir yerden başka bir yere gidebilmesi için 48 saat önceden BM ve Rum tarafından yazılı başvuru yapmak suretiyle izin alması gerekiyor. Yani, herhangi bir karışıklık anında Türk birlikleri olaya müdahale için iki gün bekleyecekler.
Özetle, Kofi Annan Planının en zayıf taraflarından biri iki kesimliliği ortadan kaldırmasıdır. Ayrıca, Londra ve Zürih Anlaşmalarıyla tesis edilen Türkiye’nin garantörlük haklarını büyük ölçüde sulandırıyor. İşte, AB’nin ve Amerika’nın baskılarıyla kabul ettirilmek istenen plan, böyle bir plandır. Başlangıçta, bu planın müzakere zemini olabileceğini düşünen Türkiye hükümeti de sonunda bu gerçekleri görmeye başlamış ve planın tuzaklarla dolu olduğunu itiraf etme noktasına gelmiştir.
Türkiye’ye yapılmak istenen baskılardan biri de hukuk alanındaki zorlamalardır. Louzidou davası bunun en tipik örneklerinden biridir. Bu dava, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine itibar kazandırmamıştır. Zira, kararın içeriği tamamen siyasidir ve KKTC Türkiye’nin egemenlik alanı gibi gösterilmek istenmektedir. Türkiye, yıllarca bu haksız karara direndikten sonra maalesef bu hükümet zamanında pek fazla geçerliği olmayan kayıtlar ve şartlar koyarak kararı kabul edilmiştir ve 1 milyon dolar civarında tazminat ödemiştir. Sağlanabilen tek gelişme, Bayan Louzidou’nun evine sahip olma tarihinin 2005 yılına kadar uzatılabilmesidir. Bu karar, benzeri kararlara emsal yaratacaktır ve Avrupa Konseyi Delegeler Komitesinin kararını AİHM’ne bağlamayacaktır. Kamuoyuna bir başarı gibi takdim edilse de, hükümetin Louzidou davasındaki tutumu bir yenilgi olmuştur.
Türkiye, cumhuriyet döneminde dış politikasını baskılarla, dayatmalarla yönlendirmemiştir ve bundan sonra da yönlendirmeyecektir. Türk milleti geçmişte kendisine baskı yapmak isteyenlere karşı her zaman direnmesini bilmiştir. Bugün de bilecektir. Gerek Türk vatandaşları, gerek Kıbrıslı soydaşlarımız kendi demokratik haklarını kullanmalarına karşı dışardan yapılan müdahalelere de her zaman tepki göstermişlerdir.
Kıbrıs, Türkiye için milli bir davadır. Biz, milli bir davamız sözkonusu olduğu zaman aramızdaki bütün ihtilafları bir kenara bırakıp bir yumruk gibi olmasını biliriz. Merak edenler, TBMM’nin Kıbrıs konusunda oybirliği ile aldığı kararları okuyabilirler. 21 Ocak 1997 tarihinde KKTC Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’ın da davetli olduğu TBMM Genel Kurul toplantısında, bugünkü hükümetin Başbakanı ve o dönemki hükümetin Devlet Bakanı Abdullah Gül Kıbrıs konusunda bakın neler diyor:
“Kıbrıs, Türkiye’nin milli meselesidir, partilerüstü bir meseledir. Kim iktidarda olursa olsun, 30 senedir Kıbrıs’a karşı yapması gerekeni yapmıştır ve bundan sonra da yapacaktır. Kıbrıs’ta bugünkü problemin sorumlusu kesinlikle Türkiye değildir. Çeşitli oyunlarla, Türkiye’nin ve KKTC’nin kazanımlarını geri almak için yapılan bütün çalışmalar boşa gidecektir. Kıbrıs’ın güvenliği Türkiye için vazgeçilmez bir koşuldur. Mersin’in, Sinop’un, Edirne’nin, Kars’ın güvenliği neyse, Kıbrıs’ın güvenliği de Türkiye için aynı şekildedir. Kışkırtmalara bütün dünya şahittir, kesinlikle bunların karşısında geri adım atılmayacaktır. Hükümetimiz, bütün hükümetlerde olduğu gibi, KKTC’ne karşı sorumluluğunu, gerek güvenlik açısından, gerek ekonomi açısından yerine getirecektir.”
Türkiye’nin AB üyeliği yolunda Kıbrıs’ı bir engel gibi çıkartmaya çaılşanlar da bilsinler ki, Türkiye Kıbrıs’ta haksızlıklara boyun eğmeden AB üyeliğini alacaktır. Çünkü, bu bizim hakkımızdır. Türkiye’yi Avrupa’dan dışlayarak Avrupa’nın ortasına dini ve kültürel demir perdeler kurmak isteyenler başarısızlığa mahkum olacaklardır.
Sonuç olarak, biz de çözüm istiyoruz. Yıllarca haksız ambargolara maruz kalmış Kıbrıs Türklerinin bir an önce bu ambargolardan kurtulmasını ve küreselleşen dünyanın demokratik bir toplumu olarak demokrasinin gereklerinden faydalanmasını istiyoruz. Çözüm sürecinde, karşılıklı makul, dengeli, esnek adımlar atılması gerekliliğinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Ama karşı tarafın isteklerini bize baskıyla, dayatma ile kabul ettirmek isterseniz biz buna karşı çıkarız. Uzlaşmaya evet ama baskıya, dayatmaya hayır.
İki kesimliliği ve Türk tarafının egemenliğini koruyacak, Kıbrıs Türklerinin can ve mal güvenliğini sağlayacak, Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırmayacak, Adadaki Türk birliklerinin statüsünü sıfırlamayacak bir çözümden yanayız.
<!– /* Font Definitions */ @font-face {font-family:”Arial Unicode MS”; panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; mso-font-charset:128; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;} @font-face {font-family:”\@Arial Unicode MS”; panose-1:2 11 6 4 2 2 2 2 2 4; mso-font-charset:128; mso-generic-font-family:swiss; mso-font-pitch:variable; mso-font-signature:-1 -369098753 63 0 4129279 0;} /* Style Definitions */ p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal {mso-style-parent:”"; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US;} h1 {mso-style-next:Normal; margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; mso-pagination:widow-orphan; page-break-after:avoid; mso-outline-level:1; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-font-kerning:0pt; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US; font-weight:bold;} p.MsoHeader, li.MsoHeader, div.MsoHeader {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; tab-stops:center 8.0cm right 16.0cm; font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoTitle, li.MsoTitle, div.MsoTitle {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US; font-weight:bold;} p.MsoBodyText, li.MsoBodyText, div.MsoBodyText {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:justify; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US;} p.MsoBodyText2, li.MsoBodyText2, div.MsoBodyText2 {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:justify; line-height:150%; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US; font-weight:bold;} p.MsoBodyText3, li.MsoBodyText3, div.MsoBodyText3 {margin:0cm; margin-bottom:.0001pt; text-align:center; mso-pagination:widow-orphan; font-size:16.0pt; mso-bidi-font-size:12.0pt; font-family:”Times New Roman”; mso-fareast-font-family:”Times New Roman”; mso-ansi-language:TR; mso-fareast-language:EN-US; font-weight:bold;} p {mso-margin-top-alt:auto; margin-right:0cm; mso-margin-bottom-alt:auto; margin-left:0cm; mso-pagination:widow-orphan; font-size:12.0pt; font-family:”Arial Unicode MS”; mso-ansi-language:EN-US; mso-fareast-language:EN-US;} @page Section1 {size:595.3pt 841.9pt; margin:70.85pt 70.85pt 70.85pt 70.85pt; mso-header-margin:35.4pt; mso-footer-margin:35.4pt; mso-paper-source:0;} div.Section1 {page:Section1;} –>
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.