Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Lozan Barış Anlaşmasının 80. Yıl Kutlamaları Etkinliği Konuşması
CHP İSTANBUL MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’in
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI
80. YIL KUTLAMALARI ETKİNLİĞİ
KAPSAMINDA YAPTIĞI KONUŞMA METNİ
İZMİR
24 Temmuz 2003
Sayın Başkan, Çok Değerli Konuklar,
Lozan Antlaşmasının 80. yıldönümü vesilesiyle düzenlenen bu seminere beni de davet ettikleri için Sayın Özden Toker’e ve değerli çalışma arkadaşlarına içten teşekkürlerimi sunuyorum. Gerçekten Lozan, Türk diplomasisinin baş eseridir. Lozan’ı incelemeden, değerlendirmeden Türk Dış Politikası hakkında sağlıklı bir fikir sahibi olmak mümkün değildir. Ben bugün, Lozan Antlaşması’nı diplomasi boyutuyla değerlendirmeye çalışacağım.
Osmanlı İmparatorluğu’nun son iki yüz yılında yaşanan yenilgilerden, dış baskılara boyun eğmelerden, aşağılanmalardan ve dünyaya Avrupa’nın hasta adamı olarak takdim edilme durumuna düşmekten sonra, Lozan Antlaşması Türk diplomasisi açısından bir şahlanış, bir diriliş, bir özgüven kazanma abidesi olmuştur. Lozan’a giderken Türkiye, temel çıkarlarına saygı gösterilmediği takdirde yeni bir savaşı göze almaktan çekinmeyeceğini ortaya koymuştu. Lozan, Türk milletinin dünya milletleri arasında eşit haklara sahip bir üyesi olup olamayacağını tayin eden bir sınav niteliğindeydi.
Unutulmamalıdır ki, Lozan’da Türkiye’nin karşısında oturan devletler, ondan sadece üç yıl önce Osmanlı İmparatorluğu’na Sevr Antlaşmasını zorla kabul ettiren devletlerdi. O Sevr Antlaşması ki, bir tarihçinin deyimiyle, “modern tarihte en ağır cezalar getiren barış antlaşmalarından biriydi ve savaş yağmalarının en insafsız biçimde paylaşılmasını öngörüyordu.” Türklerin bütün varını yoğunu verdiği Kurtuluş Savaşı işte bu antlaşmadan kurtulmak için yapılmıştı. Acaba Batılılar, Türkiye’nin Sevr Antlaşması’ndan kurtulma azminin ölçüsünü yeterince anlamışlar mıydı?
O zamanki bazı Batılı diplomatların beyanına bakılacak olursa, pek anlamış gibi görünmüyorlar. Bakınız daha sonra Lozan Antlaşmasının ikinci bölümünde İngiliz heyetine başkanlık yapacak olan Horace Rumbolt ne diyordu?: “Türkler kadar siyasi anlayıştan bu kadar yoksun bir başka millet görmedim. Onlara iyi niyet göstererek Sevr Antlaşması’nı onaylamalarını önerdim. Böylece müttefiklerinin gözünde itibar kazanabileceklerini söyledim. Ama bunu göremiyorlar veya görmek istemiyorlar.” Yani Rumbolt’un gözünde Türkler öyle bir millettir ki, sırf Batılıların gözüne girebilmek için, onların sempatisini kazanabilmek için en hayati çıkarlarından, bağımsızlıklarından, egemenliklerinden kolaylıkla vazgeçebilirler. Bir ülkenin yabancılar tarafından bu şekilde tanınması ne kadar acıdır. Ne yazık ki, günümüzde de yabancıların gözüne girebilmek için, onların sempatisini kazanabilmek için Türkiye’nin çıkarlarını gözardı edenlere rastlanabiliyor. Hatta Türkiye’nin temel çıkarlarına karşı adeta yabancıların sözcüsü gibi hareket edenler, hep yabancıların haklı, Türklerin haksız olduğunu savunanlar görülüyor. İşte İsmet Paşa ve Lozan’daki arkadaşları bunlardan değildi. Onların hedefleri, yabancıların sevgisini, sempatisini kazanmak değil, Türkiye’nin, sadece Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar savunmaktı. O yüzden, İsmet Paşa Lozan’da yabancılar tarafından sevilen bir lider olmamış, ancak saygı duyulan bir şahsiyet olmuştur.
Lozan’a damgasını vuran Ulusal Kurtuluş Savaşı idi dedim. Ama unutmayalım ki, bu savaşın Türkiye için anlamı başka, yabancılar için başka idi. Bizim için Kurtuluş Savaşı bir varoluş mücadelesiydi, egemenliğini, istiklalini, kimliğini koruma müceadelesiydi. Ama yabancıların gözünde Kurtuluş Savaşı başkaydı. Bakın Churchill ne diyordu: “Türklerin yeniden Avrupa’ya girmeleri müttefikler için en kötü aşağılanmadır. Müttefiklerin zaferi hiçbir yerde Türkiye’deki kadar tam olmamıştı. Şimdi galibin gücü hiçbir yerde Türkiye’deki kadar gösterişli şekilde aşağılanmamıştır ve sonunda, başarılı bir savaşın bütün meyveleri, uğrunda binlerce askerin hayatını verdiği Gelibolu, Filistin, Mezopotamya başarıları, bunların hepsi bir utanç içinde sona ermiştir.” İşte Lozan’da karşımızda yer alanların görüşleri, düşünceleri bunlardı ve onlar Türkiye’yi bütün stratejilerini bozan, siyasi hedeflerini engelleyen ve kendilerini utanç içinde bırakan bir hasım gibi görüyorlardı. Onun için Lozan’da İsmet Paşa’ya ve Türk heyetine daima tepeden bakmaya çalışmışlar, Türkleri daima ikinci sınıf bir devletin temsilcileri gibi görmek ve göstermek istemişler ama bunu başaramamışlardır.
Diplomaside kendinizi başka devletlerin karşısında zayıf, ezik, küçük, ikinci sınıf bir devlet gibi görürseniz mutlaka zararlı çıkarsınız. Başarılı olmanın tek yolu karşı tarafla eşit olduğunu kabul ettirmek ve bunu her vesileyle ortaya koymaktır. Sizi ikinci sınıf devlet gibi göstermek isteyenlerin tavırları hiçbir koşul altında sineye çekilmemelidir. Atatürk, Cumhuriyetin kurulduğu günden itibaren buna büyük özen göstermiş ve yabancı devlet adamlarının Türkiye’ye ve Türk temsilcilere en yüksek düzeyde itibar göstermelerini sağlamaya çalışmıştır. İtalya’ya resmi bir ziyaret için giden Başbakan İsmet Paşa’ya, eğer Mussolini gara bizzat karşılamaya gelmezse seyahatinizi derhal kesip Ankara’ya dönünüz, talimatını veren Atatürk’tür. Şimdi ne yazık ki bazı yabancı ülkelerin bakanlarının Türkiye’nin Başbakanını kendilerine muhatap aldığını ve Türk Hükümetinin de bunu sineye çektiğini üzüntüyle görüyoruz. Lozan’da böyle değildi. Orada da Türkiye’ye eşitlikle bağdaşmayan davranışlarda bulunmak isteyenler olmuştu.
Konferansın açılışında sadece İsviçre Cumhurbaşkanının bir konuşma yapması ve Lord Curzon’un da ona karşılık vermesi öngörülmüştü. Bu ilk bakışta basit bir protokol meselesi gibi görülebilirdi. Ancak İsmet Paşa oynanmak istenen oyunu sezdi; “o konuşursa ben de konuşurum” diyerek İngiltere ile eşit konumda olduğunu kanıtladı. İsmet Paşa’nın sözleri bir nezaket konuşmasının sınırlarını aşan, Anadolu’da işgal kuvvetlerinin yaptığı zulmü açıkça dile getiren bir nitelikteydi. İsmet Paşa’nın bu sözleri üzerine bir yabancı gözlemci Mussolini’nin tepkisini şöyle anlatıyor: “Mussolini’nin yüzünde son derece vahşi bir ifade belirmişti. İsmet Paşa’nin üzerine atılmak ister gibi bakıyordu.” Öyle anlaşılıyor ki, Lozan Konferansı’nda Türk heyetinin yabancıları üzmeyelim, kırmayalım, incitmeyelim gibi bir endişesi yoktu. Türkiye’nin çıkarlarının gerektirdiği üslubu her zaman cesaretle kullandılar; Türkiye’ye yakışan da buydu.
Diplomatik açıdan Lozan’ın dikkat çekici özelliklerinden biri de diğer katılımcıların Türkiye’ye karşı ortak bir cephe oluşturmaları idi. Örneğin, 27 Aralık 1922 tarihinde müttefik ülkeler temsilcileri bir toplantı yaparak kapitülasyonlar konusunda Türkiye’ye karşı birleşik bir cephe kurulmasına karar vermişlerdi. Ama Türkiye tek başına kaldığı için geri adım atmadı, yılmadı; devrin en büyük devletlerine karşı tek başına mücadele etmekten çekinmedi. İşte Atatürk’ün ve İsmet Paşa’nın o devirde gösterdikleri cesaret ve kararlılık bugün de siyaset adamlarına ve diplomatlara örnek olmalıdır. Lozan örneğinin gösterdiğiğ gibi bir milletlerarası meselede yalnız kalmak mutlaka haksız olunduğu anlamına gelmez. Bugün de Kıbrıs konusunda Türkiye’nin zaman zaman yalnız kalması bir yılgınlık sebebi olmamalı, tek taraflı tavizler vermeye bizi zorlamamalıdır. Lozan’dan alınacak derslerden biri de budur.
Lozan’la ilgili talimatları Atatürk veriyordu. İzlenen stratejinin mimarı Atatürk’tü. İsmet Paşa da bu stratejinin oluşmasına yaptığı önerilerle katkıda bulunuyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi de Lozan sürecinde birinci derecede rol oynuyordu. Oradaki gelişmeler günü gününe Meclis’te izleniyor, tartışılıyor, değerlendiriliyordu. Halkın temsilcilerinin görüşleri ve eleştirileri, Lozan’daki delegasyonumuza güç kaynağı oluyordu. Atatürk, Meclis’i daima dış politika konularında ön planda görev yapan bir kurum gibi görüyordu. Konferansın ilk bir ayında elle tutulur bir sonuç alınamayınca heyet üyelerinden Hasan Saka Ankara’ya gelerek Meclis’te bir konuşma yaptı. Milletvekillerinin duygularını büyük bir heyecanla dile getirdileri toplantıda Bitlis mebusu Yusuf Ziya Bey “Türk temsilcileri boş dönecek olursa bütün Şark milletleri ayaklanacaklardır” diyordu. İşte Lozan Konferansı sırasında Türk diplomasisinin ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin genel havası ve yaklaşımı böyle idi.
Lozan’da sınırlar, boğazlar, kapitülasyonlar konularında yapılan mücadeleler ve alınan sonuçlar, sanıyorum ki, diğer konuşmacılar tarafından dile getirilecektir. Ancak son günlerde Irak konusunun Türkiye’nin gündeminde önemli yer aldığını dikkate alarak Lozan’da Musul konusunda verilen mücadele ile ilgili olarak bazı noktaları hatırlatmak istiyorum. Lozan’da kapitülasyonlar konusundan sonra en büyük güçlük Musul meselesinde çıktı. Mütareke yapıldığında İngiliz birlikleri Musul’a girmemişlerdi. O yüzden mütareke şartlarına göre Musul üzerinde söz sahibi olmamaları gerekiyordu. Buna rağmen İngilizler fiili bir durum yaratarak Musul’u işgal ettiler, çünkü o devirde petrol bulunmuştu ve Musul stratejik ve ekonomik açılardan İngiltere için büyük anlam ifade ediyordu.
Musul üzerinde Lozan’da bir anlaşmaya varılamayacağı ortaya çıkmıştı. Acaba İngiltere, Musul dolayısıyla Türkiye ile yeni bir savaşı göze alabilir miydi? Lozan’dan çok sonra yayınlanan arşiv belgerinden öğrendiğimize göre, o tarihte İngiltere’de Lloyd George’un yerine Başbakan olan Bonar Law, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a şöyle diyordu: “Musul için savaşa girmemeliyiz. Ayrıca Fransızlar yanımızda yer almak istemez göründüklerine göre, Sevr Antlaşmasından geriye kalanların Türkiye’ye zorla kabul ettirilmesi için de Türklerle kendi başımıza çarpışmamalıyız.” İngiliz basını da bu havadaydı. Lord Beaverbrook, Daily Express Gazetesi’nde yayınlanan bir makalesinde Musul’un tek bir İngiliz askerinin kemiklerine değmeyeceğini söylüyordu. Bununla birlikte, Lord Curzon Lozan’da Musul’u Türklere bırakmamak için büyük bir mücadele verdi ve İngiliz çıkarlarını savaşın sınırlarına gelecek noktaya kadar savundu.
Diplomasi tekniği açısından bundan da çıkarılacak sonuçlar var: Gerçekten diplomaside ülkeler, kendileri açısından hayati önem taşımayan konularda bile menfaatlerini en iyi biçimde koruyabilmek amacıyla büyük bir mücadele verirler. Diplomasiye bir mücadele sanatı denilmesi boşuna değildir. Bugün Kıbrıs gibi Türkiye açısından büyük önem taşıyan konularda mücadeleden vazgeçip karşı tarafın görüşlerini benimsemeyi önerenlerin diplomasinin bu temel kuralını hatırlamalarında yarar var. Aslında Atatürk de Musul için bir savaşın doğru olmayacağını düşünüyordu. 1923 yılının Ocak ayında gazetecilerle görüşürken “Musul için savaşmak doğru mudur” sorusunu sorduktan sonra şehrin silah zoruyla alınabileceğini, ancak Batı’da Yunan orduları yığınak yaparken Türkiye’nin Musul’da bir savaş başlatmasının doğru olmayacağını söylüyordu.
Musul’un nüfus yapısı ile ilgili olarak İngilizlerin ve Türklerin istatistikleri farklı idi. Ancak hem Türk hem İngiliz istatistiklerinde Türklerle Kürtlerin toplamının en büyük çoğunluğu oluşturduğugörülüyordu. Atatürk ve İsmet Paşa, Türklerin ve Kürtlerin ortak tarih ve ortak çıkarları nedeniyle ayrılmaz bir bütünlük oluşturduklarını savunuyorlardı. Lord Curzon, Lozan’da Musul’da çok sayıda Arabın yaşadığını dile getirdikten sonra “bunları neden Türklere vermemiz gereksin?” diyordu. Ayrıca Türklerle Kürtlerin bir arada sayılmalarına da karşı idi. Kürtlerle ilgili olarak Lord Curzon’un Lozan’da söylediği şu sözler son derecede dikkat çekicidir. “Kürtler çoğunlukla okuma yazma bilmemektedirler. Şimdiye kadar yazılı bir Kürt dili yoktu. Kürt yazısı ile öğretimi biz başlattık. Ancak bunun çok gelişmesine vakit bulunamadı. Dört yıldır Kürtler özerklikleri veya bağımsızlıkları ile ilgilenmemizi bizden istiyorlar. Bu koşullar altında, bu halk niçin Ankara’ya teslim edilsin? Niçin orada bir plebisite başvurulsun?” Lord Curzon’un bu sözleri ibretle değerlendirilecek niteliktedir. Musul sadece petrol yatakları açısından değil, o zamanki yabancı gözlemcilerin değerlendirmesine göre İran, İslam Birliği ve Doğu ülkeleri arasında stratejik yönden bir kilit olması açısından da büyük bir önem taşıyordu.
Lozan’da Musul meselesinin halledilemeyeceği anlaşılmıştı. İngilizler Milletler Cemiyeti’ne gidilmesini önerdiler. Milletler Cemiyeti Meclisi’nde bu konu görüşülürken, Türkiye de temsil edilecekti ve karar ittifakla alınacağı için Türkiye’nin onayı olmadan hiçbir karar verilemeyecekti. İngilizler böyle diyordu ama bunlar gerçekleri yansıtmıyordu. Sonunda, mesele Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Orada bir komisyon kuruldu. Güneydoğu’da Şeyh Sait isyanının çıkması işte tam bu zamana rastlıyor. Bu isyanın çıkarılmasında İngilizlerin rolü var mıydı, bu bilinmiyor. Bu konuda tarihçilerin farklı değerlendirmeleri var. Bu isyanın Milletler Cemiyeti’nin çalışmaları ile aynı zamanda patlak vermesi dikkat çekici.
Milletler Cemiyeti’nin alacağı karar bağlayıcı olacak mıydı? Türkiye bu konuda Uluslararası Adalet Divanı’ndan mütalaa istedi. Mütalaa İngilizlerin beklediği doğrultudaydı: Karar bağlayıcı olacaktı ve kararın alınmasında Türkiye’nin onayı gerekmeyecekti. İşte bu olay da diplomaside aldatma unsurunun geçer akçe olduğunu gösteren bir örnektir. Bu bakımdan diplomatların ve siyaset adamlarının kendilerine her söylenene inanmamaları, meseleleri iyice tetkik edip ona göre karar vermeleri önem taşıyor. Bu olay ayrıca, Uluslararası Adalet Divanı’nın kararlarının daima hak ve adalet ölçülerine göre verildiği hususunda kuşku yaratmıştır. Ve Türkiye, daha sonra milli menfaatlerini ilgilendiren konularda yabancı kuruluşların hakemliğine gitmekten mümkün olduğu ölçüde kaçınmıştır. Musul meselesi, sonunda Milletler Cemiyeti kararı ile değil, İngiltere ile Türkiye arasında 5 Haziran 1926 tarihinde yapılan antlaşma ile çözüldü ve bugünkü Irak sınırı tespit edildi.
Lozan’ın en büyük başarılarından biri kapitülasyonların kaldırılması oldu. Türkiye bunu egemenliğin vazgeçilmez bir koşulu sayıyordu. İsmet Paşa’nın her vesileyle egemenlikten ve bağımsızlıktan bahsetmesi, Lord Curzon’u rahatsız etmişti. Bir gün İsmet Paşa’ya şöyle dedi: “İsmet, sen bana tıpkı bir laternayı hatırlatıyorsun. Bizi bıktırıp usandırana kadar hep aynı havayı çalıyorsun: Milli egemenlik, milli egemenlik, milli egemenlik! Bu sözü duymaktan hepimize gına geldi.” İsmet Paşa bu sözlere şöyle cevap verdi: “Biz konferansa eşitlik içinde işlem göreceğimiz güvencesi ile geldik. Egemenliğimizden sık sık söz etmek durumunda kalmışsak, bize egemenliğimizi çiğneyecek nitelikte yapılmış tekliflerle buna zorlamış olmamızdandır. Egemen başka hiçbir devlet bu nitelikte tekliflerle karşılaşmamıştır. Türk halkının her şeyden önce bağımsız bir ulus gibi işlem görmeye hakkı vardır.” İsmet Paşa’nın bu sözleri bir diplomasi dersi niteliğindedir. Bugün Kıbrıs’ta Sayın Denktaş’ın Kıbrıs Türklerinin egemenliğinden ısrarla söz etmesini yadırgayan iç ve dış çevrelerin İsmet Paşa’nın bu sözlerini hatırlamalarında yarar var.
Amerikalılar Lozan’da ne düşünüyorlardı? Özellikle kapitülasyonların kaldırılmasından sonra yerine buna benzer bir başka rejimin kurulmasını istiyorlardı. Türkiye’nin buna tepkisi ne olabilirdi? İşte Amiral Bristol’un 17 Ocak 1923 tarihinde İsmet Paşa’ya yaptığı ziyerette asıl cevabını öğrenmek istediği soru bu idi. İsmet Paşa bu soruya şöyle cevap verdi: “Türkiye’nin içişlerine yabancılar tarafından hiçbir şekilde müdaheleye olanak vermeyen mutlak bağımsızlık sorunu şimdi ve ebediyen çözülmelidir. Bu Türk halkının kesin isteğidir. Türkiye her şeyi göze alarak ve doğacak tüm sonuçları kabullenerek bu konudaki tavrını ve görüşünü asla değiştirmeyecektir.”
Lord Curzon’un taleplerini İsmet Paşa reddedince konferans bir süre için kesildi. Bunun üzerine gazeteciler İsmet Paşa’ya sordular:
-Ne olacak Paşam?
-Ne olacak? Hiç! Esaret altına girmeyi kabul etmedik.
Lozan Konferansı’nın kesildiği günlerde Atatürk de gazetecilere şöyle diyordu: “Efendiler, bu memleketi esirler ülkesi yapamayız.
Lozan Konferansı’nın son müzakeresi bu nokta ile alakalıdır. Millet kararını vermiştir. Ancak bütün millet ve bütün cihan bilsin ki, en nihayet ve en nihayet bu millet tam istiklalinin temin edildiğini görmedikçe yürümeye başladığı yolda bir an durmayacaktır.”
Lozan bir diplomatik zaferdi. Ve bunun ne kadar büyük bir başarı olduğunu tarafsız yabancı gözlemciler de kabul ediyordu. Lozan’da Amerikan heyetinin üyesi olan, daha sonra Amerika’nın Ankara Büyükelçiliğine atanan Grew, 1932 yılında yazdığı anılarında şöyle diyordu: “Dünyada bu iki insanın, yani Atatürk ile İnönü’nün bu şahane zaferinden daha ince ve zarif bir cesaret ve ileriyi gören devlet adamlığı örneği vermek mümkün müdür? Beş yıl önce Türkiye düşmanlarla çevriliydi. Bugün güvenilir dostlarla kuşatılmaktadır. Bu aydınlık politikayı gerçekleştirmek bütün ülkeler için değerli bir ders değil midir?” Ama herkes aynı görüşte değildi. Atatürk’le yaptığı mücadeleyi kaybeden ve bunun sonucunda Başbakanlık görevinden ayrılmak zorunda kalan Lloyd George’a göre Lozan, İngiltere’nin bu zaman kadar imzaladığı antlaşmaların en alçaltısıydı. Belki de Türkiye’nin Lozan zaferinin anlamını kimse bundan daha iyi tarif edememiştir. O günden beri Türkiye’nin Lozan’da elde ettiği kazanımları hazmedemeyenler, Türklerin Lozan’da elde ettiklerini adım adım geri almaya çalışanlar olmuştur ve olmaktadır. Ancak Türk milletinin önce Kurtuluş Savaşı’nda, daha sonra Lozan’da kazandığı özgüven ülkenin 80 yıldan beri bağımsızlığının ve egemenliğinin korunmasının en önemli unsuru olmuştur. Biz bugün Türkiye Büyük Millet Meclisinde dış politika alanındaki ulusal çıkarlarımız ne zaman gündeme gelse Lozan’ı hatırlatıyoruz; Atatürk’ten ve İnönü’den devraldığımız bu mirası bütün gücümüzle korumaya çalışıyoruz. Bu vesile ile Lozan zaferini bize hediye eden Atatürk ve İsmet Paşa’nın hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.