Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TRT 2 – Genel Seçimler ve Dış Politika Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ’in
TRT 2’de yaptığı konuşma
05 Temmuz 2007
Sunucu: Bugünkü konuğumuz CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen. Sayın Öymen hoş geldiniz. Bugün gündemde Irak’ın kuzeyine yönelik bir operasyona karşı meclise getirilmesi düşünülen bir tezkere var. Parti olarak tavrınız ne olacak, gelirse eğer?
Öymen: Biz bu konuda meclis tatile girmeden hükümete bir çağrıda bulunduk. Tezkereyi getirin hemen, biz de oy verelim bir an önce hükümetin elinde böyle bir yetki olsun. Tabii ki müdahale tarihini hükümet kendisi tayin edecek ama elimizde böyle bir yetki olsun, gelin biz de sizi destekleyelim dedik. Getiremediler, cesaret edemediler. Daha önce 2003 yılında iki kere yetki almıştı hükümet; biri Mart’ta biri Ekim’de. Fakat o aldığı yetkileri kullanamadı. Hiç kullanmadı. Şimdi bu defa meclis tatile girmeden getirin dedik ama getiremediler. Meclis tatile girdikten sonra, başbakan bir açıklama yaptı; ‘ne lüzum var Kuzey Irak’a müdahale etmeye, teröristlerin çoğu Türkiye’de, 5000 terörist Türkiye’de 500ü Kuzey Irak’ta’ farkında değil gerçeklerin. Daha sonra birisi uyarmış ki düzeltti. ‘Yok, Türkiye’de 1500, orada 3500müş.’ Ama aynen Barzani’nin söylediklerini söylüyordu, Barzani ‘Türkiye’deki teröristlerle uğraşın Kuzey Irak’a karışmayın’ diyordu, başbakan da böyle dedi. Şimdi ne olduysa, bir yeniden tezkere getirmek, yeniden meclisten yetki istemek gündeme geldi. Belki artık bizim eleştirilerimizden sonra söyleyecek laf bulamadılar. Bilhassa 22 Eylül 2003 tarihli Dubai antlaşmasının ortaya çıkmasından sonra artık söyleyecek laf kalmadı, halka izah edemez duruma düştüler. Şimdi hiç değilse yetki isteyelim de halkı biraz teskin edelim diye mi düşünüyorlar nedir? Ama ne olursa olsun, şu anda yetki isterlerse diyoruz ki biz yetki vereceğiz ama kullanmak şartıyla. Göz boyamak için değil, kullanacaksanız ve gerçekten oradaki PKK’nın beynini bertaraf etmek için gerekli müdahaleyi yapacaksınız gelin biz de size yetki vereceğiz diyoruz.
Sunucu: Tezkere ile başladık, bu konu ile devam edelim. Partinizin yaklaşımını ve bundan sonra yaşanacak süreçte nasıl bir harita çizdiğinizi öğrenebilir miyiz?
Öymen: Terörle mücadele bizim en öncelikli sorunumuzdur. Bir ülkenin can güvenliğini, sınır güvenliğini sağlayamıyorsanız, hem terörle mücadelede hem şehir asayişi konularında vatandaşları huzur içinde yaşatamıyorsanız diğer alanlarda yapacağınız işlerin fazla bir anlamı kalmaz. Bakın ben Bursa’daydım, oradan milletvekili adayıyım biliyorsunuz. Daha dün İznik ilçesinde vatandaşlar dediler ki bize ‘biz tarımla geçiniyoruz ama o kadar perişan durumdayız ki, açlık sınırındayız. Bırakın bizim açlığımızı, gidin şu terörü durdurun.’ Bizim birinci hedefimiz insanlarımızı huzur içinde yaşatmak. ‘Çocuklarımız orada, dağlarda lütfen bu terörü durdurun’ dediler. Vatandaşın devletten birinci beklentisi bu. Dünyada bizim karşılaştığımız durumun bir örneği daha yoktur. Kuzey Irak’ta bir terör örgütü var ve hiçbir güvenlik gücü bu terör örgütünü önlemekle görevli değil. Böyle bir şey olur mu? Irak hükümeti o teröristleri bertaraf etmek için bir asker görevlendirmiş değil. Orada 150 bin Amerikan askeri var bizim müttefikimiz. Amerikalılar bir asker görevlendirmiş değil o teröristleri bertaraf etmeye. Bir teröristi yakalayıp bugüne kadar Türkiye’ye teslim etmediler. Barzani, Talabani bırakın teröristlerle mücadele etmeyi, bize akıl veriyorlar. ‘Sakın bunlara müdahale etmeyin, ederseniz ben de Türkiye’deki Kürtleri kışkırtırım’ diyorlar. Şimdi karşılaştığımız tablo bu. Ne kendileri müdahale ediyorlar ne de Türkiye’nin müdahalesine izin veriyorlar. Maalesef AKP hükümeti, başından beri bu haksız duruma karşı sesini çıkarmadı, boyun büktü, diz çöktü, teslimiyetçi bir politika izledi. Bizi üzen budur. Bunlar milli davalar. Bunları iç politikaya, seçimlere filan hiç karıştırmamak lazım. Biz onlara ‘bu bir milli dava, sizi sonuna kadar destekleriz’ dedik. Ama nerede? Yetki alıyor, uygulayamıyor. Bir de 22 Eylül 2003’te Kuzey Irak’a asker göndermeme konusunda taahhütte bulundukları ortaya çıkıyor. Bakan ‘yalan, iftira, kim imzalamış, böyle bir antlaşma imzalanır mı’ diyor, üç gün sonra Dışişleri Bakanlığı kendi bakanını tekzip ediyor. ‘Böyle bir antlaşma imzalandı ve o antlaşmada Türkiye Kuzey Irak’a asker gönderirse, ABD yardımı kesecek’ hükmü var diyor. Bunun adına şartlı yardım derler. Şartı da Kuzey Irak’a müdahale etmemek, asker göndermemektir. Başka nasıl anlayacaksınız bunu? Biz de bunu söylüyorduk zaten. Dışişleri’nin açıklaması bizim söylediğimizi teyit ediyor aslında ve kendi bakanını tekzip ediyor. Dışişleri Bakanı bilmiyor mu bunu? Daha 1 Temmuz’da demeci var. ‘Böyle bir antlaşma imzalanmamıştır, imzalandı diyenler iftira ediyorlar’ dedi. Siyaset Türkiye’de bu kadar ucuzlamamalıydı doğrusunu isterseniz. Halkın içine nasıl çıkacaklar? Milletin gözüne baka baka nasıl bunu izah edecekler?
Sunucu: Sizin izleyeceğiniz politika nedir, terörle mücadele konusunda?
Öymen: Gayet basit. Dünyanın bütün ülkeleri ne yapıyorsa biz de onu yapacağız, kendimizi savunacağız, sınırlarımızı koruyacağız. Hangi ülke vardır ki dünyada kendi sınırını korumak için kendine yönelik terörist saldırılarla mücadele etmek için başkasından izin alır? AKP hükümeti gibi başkasından izin alacak halimiz yok. Türkiye’nin sınırını korumak için ne gerekiyorsa onu yapacağız. AKP’den önceki bütün Türk hükümetleri ne yaptıysa biz de onu yapacağız. Bütün Türk hükümetleri sınırı korumak için gerektiğinde asker göndermiştir, mücadele etmiştir, orada çatışmaya girmiştir, hava operasyonu yapmıştır. Her türlü askeri operasyonu yapmıştır ve o sayede AKP iktidara geldiğinde Türkiye’de terörizm fiilen sıfır noktasına inmiştir. Şimdi yapılacak o. İngiltere ne yapıyor, ABD ne yapıyor? Herkes bunu yapıyor. Bakın ABD’de bir yeni bakanlık kuruldu, iç güvenlik bakanlığı diye. İç Güvenlik Bakanlığı ile Savunma Bakanlığı arasında bir işbirliği protokolü yapıldı. Bunun esası şu; terörle mücadele ABD topraklarının dışından başlar diyorlar. Teröristler ABD topraklarının içine girmişse onlarla mücadele etmek çok zordur, onları biz ABD’nin içine sokmadan dışarıdan önleyeceğiz diyorlar. Onlar yapıyor, biz neden yapmayacağız? Başka ülkeler bunu yapıyor, bizim de yapacağımız budur. Türkiye topraklarına girdikten sonra teröristler, bunların bir yere bomba koyması, mayın döşemesi gibi eylemleri önlemek çok daha zordur. Bütün mesele Türkiye’ye girmeden engellemektir. Bunun beyni, karargâhı, merkezi neredeyse orayı etkisiz kılacaksınız. Terörle mücadele böyle yapılır. Bütün çağdaş ülkeler ne yapıyorsa biz de onu yapacağız.
Sunucu: Dış politikaya da değinmiş olduk, isterseniz dış politika ile devam edelim. AB süreci içersinde siz ana muhalefet partisi olarak görüşlerinizi belirtiyordunuz ama bundan sonraki süreçte eğer CHP iktidar olursa neler yaşanacak? AB sürecinde nelere dikkat edeceksiniz, ilkeleriniz neler olacak, nasıl bir bakış açısı getireceksiniz?
Öymen: AKP iktidarı Türkiye’yi AB’ye sokmak amacıyla yola çıktı en azından bunu ilan etti. AB’nin 2006 yılının Aralık ayında yaptığı zirve toplantısında alınan karar Türkiye-AB ilişkileri ve tam üyelik sürecini doğrudan doğruya Kıbrıs meselesine bağlamıştır, Türkiye-AB ilişkileri Kıbrıs meselesine ipotek edilmiştir. İşin gerçeği budur. Biz Türkiye’nin AB üyeliğini destekliyoruz. Tam üyeliği hedef alan 1963 tarihli ortaklık antlaşması bizim o zamanki genel başkanımız ve başbakan İsmet İnönü tarafından imzalandı ve o tarihten beri biz Türkiye’nin üyeliği doğrultusunda çaba sarf ettik, gerekli yasal düzenlemeler, anayasal düzenlemeler, idari düzenlemelerin hepsini destekledik. Biz neyle mücadele ettik? Biz Türkiye’nin üyeliğine engel olmak isteyenlerle, Türkiye’ye çifte standart uygulamak isteyenlerle, Türkiye’ye haksızlık yapanlarla mücadele ettik. Biz bu mücadeleyi yaparken AB’nin sözcüsü gibi hareket eden bazıları ‘işte görüyor musunuz, CHP AB’ye karşı dediler. Hiç alakası yok. Bizim AB konusundaki bütün konuşmalarımız; sayın genel başkanın, benim, diğer arkadaşlarımızın konuşmalarını bir kitap halinde yayınladık. 600 sayfadır. Açın bakın, bir satır bulamazsınız AB’ye karşı olduğumuz yönünde bir beyanat ama şunu cesaretle yaptık; Türkiye’nin üyeliğini engellemek isteyen, Türkiye’ye haksızlık yapmak isteyen, Türk milletini rencide eden sözler olduğu zaman, beyanlar olduğu zaman, siyasetçiler olduğu zaman onlarla da gözümüzü kırpmadan mücadele ettik. Bu tam üyeliğe karşı olduğumuz anlamına gelir mi? Bugün Fransa cumhurbaşkanı diyor ki ‘Türkiye hiçbir zaman üye olmamalıdır çünkü Asya ülkesidir ve üyelik müzakeresi dondurulmalıdır.’ Hükümetten ses yok. Ne başbakan ne dışişleri bakanı buna tepki göstermiyor. Başbakan telefon ediyor; ‘aman bu sözleri basının önünde söylemeyin’ diyor. Biraz ayıp olmuyor mu, buna hiçbir tepkiniz yok mu sizin? İşte biz o tepkiyi gösteriyoruz. Biz o tepkiyi gösterince de bazı basın, iş çevreleri bazı akademik çevreler çok rahatsız oluyorlar. Birisinin Türkiye’ye hakaret etmesinden rahatsızlıkları yoktur ama hakaret edene Türkiye’de birinin tepki göstermesinden çok rahatsız oluyorlar. Biz de bunu anlamıyoruz. Biz AB’ye gireceğiz, inanıyoruz ama eşit şartlarla özel statüyü filan kabul etmeden gireceğiz. Eğer her halükarda biz sizi üye yapmayacağız diyeceklerse o zaman da kendi çıkarımız doğrultusunda hareket edecek yolu da kendimiz tespit edeceğiz. Başbakanın ‘Maastricht kriterini İstanbul kriteri, Kopenhag kriterlerini Ankara kriteri yaparız’ diyor. Bunların hepsi boş laftır. Türkiye’nin B planı filan olmaz, Türkiye’nin A planı olur, A planı da Atatürk’ün planıdır. Atatürk’ün planı da tam bağımsız Türkiye planıdır.
Sunucu: Sayın Öymen, Türkiye’nin yaşadığı demokratikleşme süreci üzerine konuşacağız. Yeni anayasa konusu birçok partinin seçim bildirgesi içinde bulunan bir başlıktır. Sizin düşünceleriniz nedir?
Öymen: Yeni anayasa konusunda hükümetin yaptığı en önemli yanlış şudur; bir ülkede eğer meclis seçim kararı almışsa ondan sonra o dönemde anayasa değiştirilmez. Bu maç başladıktan sonra kale direklerinin yerini değiştirmeye benzer. Meclis seçim kararı almışsa, bırakacaksınız yeni parlamento bu konuları tartışacak, karara bağlayacak. Biz araştırdık, dünyada seçim kararı aldıktan sonra anayasa değişikliği yoluna giden hiçbir ülke yok. Dünya demokrasileri arasında böyle bir kural yok, uygulama yok. Bunlar yapmaya kalkıştılar. Niçin? Çünkü yaptıkları yanlış uygulamayı biz anayasa mahkemesine başvurarak reddettirdik. Hukukun aldığı bu karar karşısında yenilgiye uğradılar, çok mahcup oldular. Buna karşı ‘biz de anayasayı değiştirerek yine bildiğimizi okuruz, dayatmak istediğimiz adayı seçtiririz; onun için eğer bu anayasa müsait değilse biz de başka anayasa çıkarırız.’ Bunlar böyle kinle, intikamla, tepkilerle, duygusal davranışlarla olacak iş değil. Devlet böyle idare edilmez. Yalnız anayasa değişikliğinde değil, diğer hiçbir temel konuda devletler yeni seçime gitme kararı aldıktan sonra karar vermezler. Bugün bakıyorsunuz PETKİM’ i özelleştirmek için ihale açılıyor, karar veriliyor. Siz üç gün sonra görevini terk edecek bir hükümetsiniz, nasıl yaparsınız bunu? Bırakın yeni hükümet bunu değerlendirsin, yeni parlamento değerlendirsin. Halkın iradesinin ortaya çıkmasına iki hafta kalmış, siz kalkıyorsunuz en önemli ve hayati konularda karar alıyorsunuz. Diğer ülkelerde bunu yapmıyorlar. Diğer ülkelerde seçim kararı aldıktan sonra böyle önemli özelleştirme kararları filan almıyorlar. Hatta devlet parası ile uçağa binmiyorlar. Böyle kurallar var uluslar arası ilişkilerde. Ama sizin dünyadan haberiniz olmadığı için bunları fütursuzca yapıyorsunuz. Son güne kadar elinizde ne varsa hepsini haraç mezat satacaksınız. Anayasa değişikliği gerekirse onu yaptıracaksınız ama yaptıramadığınız ortada. Bir hukuk engeli ile karşı karşıya kaldınız, yaptığınız işlem hukuka aykırı idi ve biz de bunun için tekrar anayasa mahkemesine gittik.
Sunucu: Sayın Öymen temel hak ve özgürlükleri özenle koruyacağınızın altını çiziyorsunuz seçim bildirgesinde. 23 Temmuz’dan itibaren bir CHP iktidarında yaşanacakları özetleyebilir misiniz başlıklar halinde?
Öymen: Temel hak ve özgürlükler konusunda bizim ölçümüz şudur; çağdaş ülkelerde temel hak ve özgürlükler nasıl korunuyorsa, Türkiye’de de öyle korunacak. Öyle durumlar var ki dünyada hiç örneği yok, bir tek Türkiye’de var. Nedir o? Mesela milletvekillerinin adi suçlar dolayısıyla dokunulmazlık zırhı ile korunması. Bir vatandaş bir adi suç işlerse mahkemeye gidecek, hesabını verecek; Avrupa’da bir milletvekili aynı suçu işlerse gidecek mahkemede hesap verecek ama bir Türk milletvekili aynı suçu işlerse, hatta yüz kızartıcı suç dolandırıcılık sahtekârlık gibi suç işlerse dönem sonuna kadar hiç kimse ondan hesap soramayacak. Böyle şey olur mu? Onun için biz geçen dönemin başından beri açıkça söylüyoruz bunu. Hatta milletvekillerimizden noterden tasdikli taahhütname aldık. Yani biz mecliste bu konu oylandığı zaman dokunulmazlıkların kaldırılması yönünde oy kullanacağız diye. Biz diyoruz ki iktidara gelir gelmez derhal milletvekillerinin kürsü dokunulmazlığı hariç söz söyleme hakkı kutsal, ona kimse engel olamayacak, ama adi suçlar dolayısı ile dokunulmazlıkları derhal kaldıracağız. Çok köklü bir yasal reform yapacağız, yargı reformu yapacağız. Bugün yargı sisteminin işleyişinde demokrasi ile bağdaşmayan uygulamalar var. Mesela hâkim ve savcıların atanmasında görevli kurulda adalet bakanı ve adalet bakanlığı müsteşarı var. Onlar gündemin tayininde, toplantının yapılıp yapılmasında, atamaların yapılması konularında söz sahibi. Bu olmamalı. Biz bunu baştan beri söylüyoruz AB raporlarında da var bu. Genel olarak şunu size söz veriyoruz ki yargı alanında, insan hakları alanında Avrupa ülkelerinde hangi standart varsa Türkiye’de de o standart olacak. Bir Avrupa vatandaşı hangi haklara sahipse bir Türk vatandaşı da aynı bireysel haklara sahip olacak. Türkiye’nin insan hakları konusunda ikinci sınıf bir ülke olmasına tahammül edemeyiz. Böyle uluorta, herkesin Türkiye’yi rencide edici, incitici sözler söylemelerine de tahammülümüz yoktur. İnsan hakları konusunda biz Avrupalılardan daha az duyarlı değiliz. Kendi halkımızı onlardan daha az sevmiyoruz. Kendi halkımızın en küçük bir hakkı zedelenmişse bu, onlardan önce bizi üzer. Onun için biz insan hakları konusunda hiçbir ülkenin bir adım gerisinde olmayacağız.
Sunucu: Ekonomi ile devam edelim. İstikrar programının artık sorun yaratmaya başladığını, sorun olduğunu iddia ediyorsunuz bildirgenizde. Sizce aksayan noktalar nedir ve nasıl yeni bir model öneriyorsunuz ekonomi ile ilgili?
Öymen: Bakınız istikrar programı bir kriz dönemi için düşünülmüştür, krizden Türkiye’yi çıkartmak için düşünülmüştür. Ama ülke krizden çıktıktan sonra hala kriz varmış gibi aynı modeli uygularsanız sistem tıkanır ve bugün de ekonomi bunun için tıkandı. Geldiğimiz noktaya bakın. Türkiye’ye benzer 27 tane ülke var dünyada; bunlara gelişme yolunda piyasa ekonomisi diyorlar. Temel göstergelere bakıyorsunuz mesela, nedir onlar? Mesela cari açık, devletin toplam döviz gelirleri ve giderleri arasındaki farktır. Bu 27 ülke arasında Türkiye kadar cari açık veren hiçbir ülke yok. 31 milyar dolar cari açık veriyorsunuz. Toplam GSMH’nin %9’udur. 2001 krizinde Türkiye %4–4,5 arasında açık veriyordu. Bu bir felaket tablosudur. Bu sürdürülemez. Dış ticaret açığı cari açığın en önemli sebeplerinden biridir. Övünüyoruz ihracatı şu kadar artırdık diye. Bunlar güzel de ithalat ne kadar arttı bir de ona bakın. Görüyorsunuz ki ithalat ve ihracat arasındaki fark 51 milyar dolardır. Demin saydığım 27 ülke arasında bir tane örneği yoktur. Dünyada hiçbir ülkede bu kadar yüksek faiz haddi yok, bir numara Türkiye. Bundan daha yükseği yok. Hiçbir ülkede yabancılar dolara bu kadar yüksek faiz alamıyorlar. O yüzden Türkiye bir cennet. Sıcak parayı getiriyor Türkiye’ye, bu yüksek faizlerden yararlanıyor, geri götürüyor. Türkiye’nin iliği sömürülüyor. Niye? Çünkü izlenen politikalar yanlış. Bu politikaları sürdüremezsiniz. Bakın Bursa bir sanayi şehridir. Ben orada sanayicilerle konuştuğumda ‘yaşayamıyoruz’ dediler. Niye yaşayamıyorsunuz dedim. Onlar da ‘çünkü kurlar fiilen sabit, doların değeri düşük. Buna mukabil her sene %10 civarında enflasyon var’ dediler. Yani bizim sanayicinin ihraç ettiği ürünün fiyatı artmıyor, oradan sağlanan gelir artmıyor ama girdileri her sene %10 artıyor. ‘Biz bu parayı nereden karşılayacağız?’ diyorlar, yani bu farkı nasıl gidereceğiz? Bunu gidermenin yolu yok. O zaman ne yapacaksınız? Biraz verimlilik artışı diyorlar, olmuyor işçi çıkarıyorlar. Bakın yine Bursa’dan örnek vereyim. Bu iktidar zamanında tam 149 bin işçi bu yüzden işten çıkarılmış. 20 bin işçi sadece işe yerleştirilmiş. Bunlar Türk-İş’in resmi rakamlarıdır. Bu insanlar işini kaybediyor hükümetin yanlış ekonomi politikaları dolayısıyla. Bunun dışında başka yanlışları var. Bölge bazında bazı teşvikler vermişler. 49 ile teşvik verdik diyorlar. Peki diğer illere yatırım yapan insan yanlış bir iş mi yapmıştır? Yani onları cezalandıracağız mı? Mesela Kocaeli’ne, Yalova’ya, İstanbul’a yatırım yapan yatırımcıyı cezalandırmak mı gerekiyor? Teşvik illerinde, mesela Düzce’de yatırım yapan bir adama 4,5 sentten vereceksiniz elektriğin kilovat saatini, Bursa’da veya başka yerde yatırım yapan bir adama 10 sentten vereceksiniz. Günah değil mi? Diğer girdilerde de böyle. Onları teşvik edeceksiniz, bunları etmeyeceksiniz. Bu insan nasıl geçinecek, nasıl rekabet edecek? Emin olunuz benim görüştüğüm yerlerde sanayiciler kan ağlıyor. Bu vatandaşın açlığını, yoksulluğunu, işsizliğini etkiliyor. Bu işten çıkarılan insan ne yer ne içer bunu düşünmek lazım. Türkiye’de bir milyona yakın insan gece yatağa aç giriyor. Bakın ben bugün Mudanya’da oturan bir vatandaşımızla konuştum. Bir kamu kuruluşunda çalışıyor günde 14 saat çalışıyor ve 440 YTL maaş alıyor. Bana diyor ki ‘bir tek gün çocuklarıma taze ekmek alamıyorum’. ‘Bir gün önceki bayat ekmeği alıyorum, o yarı fiyatına’ diyor. ‘Bir kere pazardan bir salkım üzüm alamadım, salkım üzüm pahalı dökülmüş üzümler varsa onlardan alabiliyorum ancak’ diyor. Düşünebiliyor musunuz vatandaşı getirdiğiniz durumu? Türk vatandaşı bu ızdırabı yaşıyor siz farkında mısınız? Böyle büyük başarı öyküleri ile bazı basın organları ve iş çevreleri hükümeti yüceltmeye çalışıyorlar. Türkiye’nin gerçeği budur. Genel ekonomik göstergeler bunlar, vatandaşın çektiği sıkıntılar bunlar. İşte biz bunlara çare bulacağız. Nasıl bulacağız? Çare basit. Çağdaş ülke ne yapıyorsa onu yapacaksınız. OECD rakamlarına göre Türkiye ekonomisinin yarısı kayıt dışı. Bu ne demek? Kayıt dışı demek vergi vermemek demek, kayıt dışı işçi çalıştırıyor demek. Bunları düzelteceksiniz, kayıt içine alacaksınız, vergi adaleti sağlayacaksınız. Vergi verenden olağanüstü derecede yüksek vergi alıyorsunuz, yüksek istihdam vergileri ödetiyorsunuz insanları bunaltacak kadar ama ödemeyenden de hiç almıyorsunuz. Herkesten alacaksınız, vergiyi tabana yayacaksınız ama makul düzeye indireceksiniz. Hem devletin cebine daha çok para girecek hem de vergi adaleti sağlanacak. İşte biz bunları yapacağız. CHP döneminde gerçekten adil bir vergi sistemi ve ekonomi sistemi yürürlüğe girecek. Bunları yapmak zor değil. Başka ülkelerin hepsi yapmış, bir tek siz yapamamışsınız. Bir de övünüyorsunuz çok başarılıyız diye.
Sunucu: Yabancı sermayenin Türkiye’de bulunuşunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Özellikle yabancı sermayenin yatırım için burada olmadığı yönünde kamuoyuna yansıyan bilgiler de var. Sizin bakışınız ve değerlendirmeniz nedir?
Öymen: Biz ilke olarak yabancı sermayeye karşı değiliz. Yabancı sermayeyi teşvik edeceğiz, davet edeceğiz ama üretim için, ileri teknolojiler getirmesi ve istihdam yaratması için. Bunu yapan bir yabancı sermayeyi biz niye reddedelim? Türkiye’ye bu anlamda yabancı sermayeyi çekmeyi biz de isteriz. Bu hükümetin beceremediği budur. Bakın mesela bir Kore firması Hyundai Türkiye’de büyük bir otomotiv yatırımı yapacaktı ama bu hükümet bunu getirmeyi beceremedi ve bu firma gitti Çek Cumhuriyetine yatırım yaptı. Gelen yabancı sermaye hangisi? Hazır firmaları ve bankaları satın alan, borsada oynayan, sıcak para getiren sıcak para götüren. Bu ülkeye ne kadar fayda sağlar? Başka ülkeler bu gibi yabancı sermaye girişlerinde çok dikkatli davranıyorlar. Başka ülkeler her gelen yabancı sermayeyi AKP hükümeti gibi kucaklamıyor. Bunlar isteyen yabancı sermayeye limanları satıyorlar. ABD satmıyor. Bir Dubai şirketi ABD’nin doğusundaki altı limanı işletme hakkını almaya kalkıştı,
ABD reddetti. Amerikan Kongresi’nin Tahsisler Komite’sinde ikiye karşı 62 oyla reddedildi. Bunlar stratejik değerlerimizdir, stratejik değerlerimizi yabancıya vermeyiz diyorlar. Bir Çin firması Kaliforniya’da bir petrol şirketi almaya kalktı; biz vermeyiz, stratejik bir tesisimizdir bu ve bunun 1 milyar dolar daha ucuza bir başka Amerikan firmasına sattılar. Bunun örneği o kadar çok ki. Bir Fransız firması bir İtalyan bankası almaya kalktı, İtalyan Merkez Bankası başkanı ‘ben istifa ederim ama bunu imzalamam, İtalyan bankalarını sattırmayız’ dedi. Siz haraç mezat bütün bankalarınızı %100’üne kadar satmaya hazırsınız. Biraz dünyaya bakın, her ülke kendi milli ekonomisini nasıl koruyor. Siz kendi sanayinizi o kadar sıkıntı ve cendereye soktunuz ki hepimiz kadar milli duyguları yüksek olan bazı iş adamlarımız bile mecbur kaldılar firmalarını yabancılara satmaya. Çünkü işletemiyor. Yabancılar dünya ekonomisi içindeki genel politikaları çerçevesinde onu kendi anlayışlarına göre işletmenin bir yolunu bulabiliyorlar belki. Ama bizim milli firmalarımızın, bankalarımızın elinden teker teker servetimiz çıkıyor. Stratejik tesisleri yabancılar satmak zorunda kalırlarsa en azından 6 hisse devletin elinde oluyor. Yani yönetim kurulunda karar mercii devletin etki alanında oluyor. AKP iktidarının hiç böyle bir kaygısı yok. Haraç mezat ne mümkünse hepsini satıyor. Yazıktır, günahtır, yanlıştır.
Sunucu: Tarım Türkiye’nin her zaman lokomotifi olmuş bir konudur. Tarıma geçmeden önce, küresel ısınma artık tüm dünya çapında artık bilimsel makalelerden çıkıp gerçek hayata bir takım örnekleri ile geçmeye başladı. Türkiye’de de bazı örneklerini yaşıyoruz maalesef. Bir su politikanız var mı CHP olarak?
Öymen: Gayet tabii ki. Türkiye’nin kaynaklarını en iyi biçimde kullanmak zorundayız. Türkiye’nin hidrolik potansiyelini en iyi biçimde kullanmak için bir master planımız olacak ve bunu uygulayacaksınız. GAP’ı bir türlü tamamlayamıyoruz. Buna benzer projelerimizde bizim çok dikkatli olmamız lazım. Birçok sularımız denize akıyor. İsrail’e su satacağız diye tesisler kurduk Manavgat üzerinde, bir litre satamadık. Kıbrıs’a su satacağız diye tesisler kurmaya çalıştık, beceremedik. Balonla su taşıyacağız dedik, yarıda bıraktık. Türkiye’nin su politikaları baştan aşağı gözden geçirilmelidir. Şehirlerimiz susuz. ‘Barajlarda su bitti’; demek ki baştan iyi planlayamadık. Demek ki daha çok kaynağa ihtiyacımız varmış. Türkiye’nin başka yerlerinden su getirmek için daha köklü, daha uzun vadeli yatırımlar yapmamız lazımmış. Şimdi konuşuyorlar; Meriç’ten Kızılırmak’tan su getireceğiz diye. Bu projeleri niye daha önce düşünmediniz? İnsanlarımızı susuz bıraktıktan sonra mı aklınız başınıza gelecek? Yani su politikası çok ciddi bir iştir. Bu konunun Türkiye’de çok iyi uzmanları var. Biz de tavsiye ediyoruz bütün yetkililerimiz bu uzmanlarımıza danışsın ve Türkiye’nin etkili bir su master planı çıkarılsın ve hemen uygulansın. İktidara gelir gelmez, yapacağımız en önemli işlerden biri böyle etkili bir su politikası izlemektir çünkü su hayattır. Başka birçok şeyden feda edebilirsiniz ama sudan feda edemezsiniz. Su deyince yalnız içme suyu diye düşünmemek lazım; bir de sulama var. Türkiye’de sulanabilir arazilerin maalesef küçük bir bölümü sulanıyor. Yani su kaynağının olduğu yerde de sulama sistemlerimizi kuramadığımız için sulayamıyorsunuz. Bütün bunları biz yeni baştan ele alacağız ve bu hükümetin yapamadığı ne kadar iş varsa bunların hepsini gerçekleştireceğiz. Bunların gerçekleşmesi çok büyük yatırımlar gerektirmiyor, çoğu zaman akılcı çözümler gerektiriyor.
Sunucu: Sayın Öymen, tarımdaki öncelikleriniz nedir acaba?
Öymen: Tarımdaki önceliklerimiz şunlar. Maalesef hükümetin izlediği tarım politikası Türk çiftçisini perişan etmiştir. Bunu çok açıkça görmek lazımdır. Türk çiftçisi son derece zor durumda kalmıştır. Dünyanın hemen hemen her ülkesinde çiftçilere çok büyük katkılarda bulunuyorlar. Mesela Avrupa ülkelerinde çiftçi başına ortalama 3 bin Euro katkıda bulunuyorlar. Türkiye’de yapılan katkı 117 Euro’dan ibarettir. Katkıda bulunmadığınız zaman girdi fiyatları sizin ürününüzün satış bedeli ile karşılanmıyor. O yüzden çiftçi ne kadar ekerse, ne ekerse zarar ediyor. Çeltik, ayçiçeği, fındık, buğday… Nereye bakarsanız bakın, Türk çiftçisi perişan durumdadır. Geçen sene bir milyondan fazla çiftçimiz tarımı bıraktı. Bütün bu tarım sektöründe devletin çok daha büyük destek sağlaması lazım. Nasıl yapacaksınız bunu? İlk işimiz tarımdaki girdilerin fiyatını düşürmeye çalışmak olmalı. Mesela mazot. Devletin çiftçinin kullandığı mazottan aldığı vergi, çiftçiyi perişan ediyor. Mazot fiyatını kaldıralım demiyoruz, mazot fiyatı ödenecek, üstüne KDV var o da ödenecek, petrol şirketinin karı var o da ödenecek ama onun üstüne bize ÖTV koyuyor devlet. ÖTV’ yi kaldırdığınız zaman mazotun fiyatı yarıya düşüyor. İşte biz bunu yapacağız ve çiftçi derin nefes alacak.
Sunucu: Yüksek Mahkeme Cumhurbaşkanı Sezer ve CHP’nin başvurusunu reddetti. Sayın Öymen’den hemen yorum alalım bu konu ile ilgili.
Öymen: Biz AKP’ye benzemeyiz, hukuka saygılıyız, mahkeme kararlarına saygılıyız. Tabii bu kararın metnini göreceğiz, okuyacağız, inceleyeceğiz, gerekçesine bakacağız. Usul yönünden mi reddedilmiştir, esas yönünden mi reddedilmiştir. Usul hatası varsa bunun düzeltilmesinin yolu var mı buna bakacağız ve ondan sonra bir değerlendirme yapacağız ama bizden en beklenmeyecek şey, mahkemelerimize ve yüksek yargı organlarımıza karşı iktidarın yaptığı gibi saygılı olmayan bir dil kullanmaktır. Bunu yapmayacağız. Yargıya saygılıyız ama görüşlerimizi de yine hukuk çerçevesinde savunmaya devam edeceğiz.
Sunucu: CHP’nin eğitim ve sağlığa bakışı da önemli. Onları da ele alabilirsek.
Öymen: Türkiye’nin her yerinde çiftçilerimizle konuştuk, çiftçilerimizin durumu perişandır. Türkiye’nin halkının üçte biri çiftçilikle, tarımla geçiniyor. Bu insanları bu kadar perişan ettikten sonra iktidar bu vatandaşlardan ne yüzle oy isteyecek ve nasıl oy almayı ümit edecek? Bu kadar sıkıntı çeken insanlar hala onlara bu sıkıntıları yaşatan bir iktidara oy verecekler mi? Niye versinler? Bu kadar akılsız mı vatandaşlarımız? Bunları önümüzdeki günlerde göreceğiz ve değerlendireceğiz ama biz iktidar olduğumuzda şimdiden çiftçilerimize ve köylülerimize söyleyelim ki, tarımda kapsamlı bir reform yapacağız. Bugün çektikleri sıkıntıları giderip vatandaşın yüzünü güldüreceğiz.
Sunucu: Eğitim ve sağlık konularında partinizin yaklaşımı nedir acaba?
Öymen: Eğitim alanında köklü bir reforma ihtiyacımız var. Bir kere şunu bilmek lazım ki Türkiye’de okuma yazma çağında olanlardan 7,5 milyon vatandaşımız okuma yazma bilmiyor. Bu çok vahim bir tablodur ve hiçbir çağdaş ülkede bunun örneği yoktur. O bakımdan çok süratle bir eğitim reformu yapmak durumundayız. Nasıl yapacağız? Daha okula gitmeden mecburi anaokulu yapacağız. Sonra temel eğitimi 10 yıla çıkaracağız ve 10 yıldan sonra da gençlerimizin üçte ikisini mesleki ve teknik eğitime yönlendireceğiz, üçte biri üniversiteye girecek. Üniversiteye giriş sınavını kaldıracağız. Hiçbir çağdaş ülkede böyle bir sınav yok. Üstelik o sınavda da çocukların lisede okuduğu dersler sorulmuyor, bambaşka şeyler soruluyor ve vatandaş çocukları o sınavda başarılı olsun diye dershanelere göndermek zorunda kalıyorlar. Vatandaşın cebinden her sene 4,5 katrilyon para çıkıyor dershaneler için. Dershaneler bir ihtiyaca cevap vermek için kurulmuşlar ama neticede vatandaşa büyük bir zulüm oluyor. Biz bu sistemi baştan aşağı değiştireceğiz. Dünya bankasının Türkiye sorumlusu diyor ki; ‘Türkiye böyle giderse, eğitim alanında 100 yılda Avrupa’ya yetişemez’. Eğitimde varılan nokta budur. Sağlık alanında da Türkiye’nin standartları çok geridedir. 0-1 yaş arasında bebek ölümlerinde Avrupa standardı 1000 bebekte 5 bebek. Türkiye’de bu rakam 27’ye, güneydoğu illerimizde 52’ye çıkıyor. Günahtır. İnsan hakları bu işte; yaşama hakkı. Vatandaşa bu hakkı vereceksiniz. Bunun için de sağlığı bedava yapacaksınız. Parası olan sağlık hizmeti görür, olmayan göremez durumu olmayacaktır. Biz de diyoruz ki nüfus cüzdanı olan herkes sağlık hizmetlerinden bedava yararlanacaktır. Sağlıkta bunu sağlayacağız.
Sunucu: Sayın Öymen çok teşekkür ediyoruz.
Öymen: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.