Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kanal A – Sınırötesi Programı, Bükreş’teki NATO Zirvesi ve NATO’nun Değişen Rolü Hakkında
KANAL A – SINIR ÖTESİ PROGRAMI
Konu: NATO Zirvesi
3 NİSAN 2008
Sunucu: Soğuk Savaş sonrasındaki tüm NATO zirveleri kendi açılarından zorluklar taşıyor. Ama bu son zirve [Bükreş Zirvesi] diğerlerinden daha farklı olsa gerek. Bu zirve diğerlerinden neden daha zorlu oldu?
Onur Öymen: Öyle anlaşılıyor ki, Amerikalılarla NATO’nun Avrupalı müttefikleri arasında görüş ayrılığı var. Amerika, Gürcistan ve Ukrayna’yı NATO’ya üye yapmak istiyor. Avrupalılar bunu bugünkü aşamada erken buluyorlar. Hem Amerikalıların hem Avrupalıların başka bir arzusu var; Arnavutluk ve Hırvatistan’a ilaveten Makedonya’yı üye yapmak. Buna da Yunanistan karşı çıkıyor. Başından beri Makedonya’nın ismiyle bir sorunları var. Bu yüzden genişleme sürecinde böyle zıtlaşmalar var. Bu, daha önce de olmuştu. Hatırlıyorum, Madrid Zirvesinde de Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya üye olacağı zaman Türkiye, Fransa gibi ülkeler Romanya ve Bulgaristan’ın da üyeliğine destek vermişlerdi. Fakat bu sefer de Amerika karşı çıkmıştı. Yani böyle durumlar ilk defa başımıza gelmiyor. NATO’da çeşitli yaklaşım farklılıkları olabiliyor, bunlar zamanla çözülebiliyor. O zaman ABD’nin karşı çıktığı Romanya ve Bulgaristan daha sonra NATO’ya üye oldu.
Bu zirvede zorluk iki konudan kaynaklanıyor: bir tanesi, füzesavar füze sistemlerinin konuşlandırılması. Bu sistemleri Polonya ve Çek Cumhuriyeti’ne konuşlandırma düşüncesine başından beri Rusya karşı çıkıyor, bunu kendine yönelik bir tehdit gibi görüyor. Bazıları da bu füze sistemlerinin Türkiye’de konuşlandırılması gerektiğini ileri sürüyorlar. Rusya ve İran bundan tedirgin çünkü bu sistemler esas itibariyle komutası, kontrolü daha çok Amerika’nın füze siteminin içinde olacak. Yani o ülkelerin milli savunma sistemi olmayacak. Bizi de en çok bu rahatsız ediyor.
İkincisi, Afganistan’a asker gönderme konusudur. Afganistan’da NATO ülkelerinin ve NATO’ya destek olan Avustralya gibi ülkelerin yaklaşık 47,000 askeri var. Ama bu askerlerin önemli bir bölümü Kabil bölgesinde güvenliği korumakla görevli. Esas ABD’nin, İngiltere’nin, Kanada’nın, Avustralya’nın istediği güneyde Kandahar’da teröristlerle birebir mücadele edecek muharip güçler. Yani Türkiye, Almanya, İtalya gibi ülkeler asker göndersin, orada teröristlerle göğüs göğse çarpışsın. Bu ülkeler de bunu istemiyor. Fransa bir tabur asker göndereceğini söyledi ama nereye olduğu tam belli değil. Doğu Afganistan’ın neresine? Doğu Afgan birliklerinin eğitimi için mi, yoksa doğrudan teröristlerle çarpışmak için mi? O belli değil. İşin bizi memnun eden tarafı Sayın Cumhurbaşkanının Türkiye’nin çarpışmak üzere asker göndermeyeceğini söylemiş olması. Bu bizim öteden beri savunduğumuz bir görüştü. Türkiye’nin bu görüşü resmen benimsemiş olmasından memnuniyet duyuyoruz. Bizim Silahlı Kuvvetlerimiz de aynı görüşteydi ama sanki Dışişleri Bakanımız birkaç gün önce farklı görüşteymiş izlenimini vermişti. Bu tutumumuzu sürdürürsek bundan memnuniyet duyacağız.
Bir de Putin’in zirveye gelmesi önemli, ilk defa bir NATO zirvesine geliyor. Orada Putin’in Bush’la yapacağı konuşma önemli. Aslında her iki lider de başkanlık konumlarını terk edecek olan liderler. Ama devlet hayatında süreklilik var. Amerika-Rusya, Rusya-NATO ilişkileri bakımından bu zirve önemli bir diyaloga sahne olacağa benziyor.
Sunucu: ABD Afganistan bağlamında istediklerini elde edemedi. Bunun sonucunda Başkan Bush, “ya asker ya 11 Eylül” dedi. Bunu tehdit olarak algılayanlar var, siz de bu görüşte misiniz?
Onur Öymen: Belli Amerika diğer müttefik ülkelerin Afganistan’a teröristlerle mücadele etmek için asker gönderme talebini dile getirirken, “asker göndermezseniz teröristler güçlenir, biz onlarla Afganistan’da baş edemeyiz, onlar da hem Amerika’da hem Avrupa’da eylemler yaparlar, 11 Eylül benzeri problemlerle karşılaşabiliriz” demek istiyor. Fakat burada söylenecek çok şey var. Afganistan’a müdahalenin başından itibaren ortaya çıkan tablo şudur; NATO Kosova’ya son derece başarılı bir müdahale yapmıştı. Ama Afganistan’da aynı modelin uygulanması istenmedi. Afganistan’da NATO’ya çok sınırlı bir görev verildi, sadece Kabil şehrinin ve Kabil havaalanının korunması. Onun dışındaki esas operasyonu Amerika başkanlığındaki bir gönüllüler koalisyonu yürüttü. Yani, Amerika operasyonu yürütme kararının kendisine ait olmasını istiyordu. Kosova’da olduğu gibi bu işin sorumluluğunu NATO Konseyi’ne vermek istemedi. Çünkü Kosova’da gördü ki, NATO Amerika’nın elini kolunu bağlıyor, her istediğini yaptırmıyor. Afganistan’da istedikleri gibi hareket edip serbest olmak istediler; işte sonuçlarını gördüler. Bu kadar yıl geçti, arzu ettikleri hedeflere ulaşamadılar, takip ettikleri terör liderlerini yakalayamadılar ve Amerikan birlikleri kan kaybetmeye devam ediyor. Pakistan’ın durumu ortada, Pakistan-Afganistan sınırı çok tehlikeli bir bölge haline geldi.
Yani Başkan Bush şu mesajı veriyor: eğer siz o bölgeye savaşacak birlikler göndermezseniz, o zaman bu teröristlerin kendi ülkenize de saldırmasına hazır olun. Bu askerleri gönderdiğiniz takdirde ne olur? Gönderdiğiniz takdirde ülkeleriniz doğrudan El-Kaide, Taliban gibi örgütlerin hedefi olur. Türkiye’de bir tek El-Kaide saldırısı oldu, o da Türk hedeflerine değil de İngiliz hedeflerine yönelikti. Ona rağmen ne kadar büyük bir sıkıntı çektik.
Türkiye açısından baktığınız zaman bir taraftan sizin Kuzey Irak’taki terör örgütünü tamamen tasfiye etmenize yeşil ışık yakmayacak, bir taraftan da “sen askerlerini gönder de bana yönelik teröristlerle mücadele etsinler” diyecek. Burada Türkiye açsından bir çelişki var.
Sunucu: Benim çıkardığım sonuç, sanki NATO Amerika’nın çiftliği olmaktan çıkıyor, istediğini yaptıramıyor.
Onur Öymen: Aslıda görünenin biraz aksine Amerika hiçbir zaman NATO’nun mutlak hakimi olamadı. Birçok konuda Amerika’nın ağırlığı hissedilir, en büyük güç Amerika’dır, NATO Müttefik Kuvvetler Komutanı Amerikalı bir generaldir. Ama bu demek değil ki Amerika düdüğü çalacak, her ülke Amerika’nın istediğini yapacak. Mesela Kosova Savaşı sırasında en büyük hava gücü Amerikan gücüydü ama orada her istediğini yaptıramadı. Ben o sırada NATO Daimi Temsilcisi olarak tüm NATO Konseyi toplantılarına katılıyordum, orada birçok konuda Amerika’nın frenlendiğini gördüm. O yüzden Amerikalı NATO Kuvvetleri Komutanı General Clark rahatsızlığını sık sık dile getirdi.
Sunucu: Buna rağmen Amerika’nın NATO’ya desteği devam eder mi?
Onur Öymen: NATO’nun varlığını sürdürmesi Amerika’nın stratejik çıkarlarına hizmet ediyor.
Sunucu: Bir takım operasyonlarını NATO üzerinden mi yürütüyor?
Onur Öymen: Gayet tabii. Şimdi AB de bir savunma ve güvenlik boyutu kazanmaya çalışıyor. Ama Avrupalılar da kabul ediyorlar ki, bir çatışma halinde birinci öncelik NATO’dadır. Çünkü NATO’nun gücü AB’de yok. Şu anda NATO’nun alternatifi yok. Buna mukabil, AB kendi bağımsız güçlerine geliştirmeye gayret ediyor. Neticede Soğuk Savaş bitti ve NATO için yeni tehdit unsurları çıktı. Eskiden Sovyet tehdidi vardı, şimdi terörizm, siber terörizm, nüfus patlamaları, yerel krizler gibi yeni tehditler var. Yani NATO yeni bir nitelik kazandı. Evvelce sadece kendi üyelerinin topraklarında faaliyet gösteren bir savunma ve güvenlik örgütüyken şimdi başka topraklarda da görev yapan bir örgüt oldu.
Tabii dünyanın her tarafında NATO’nun güvenliği sağlaması gerçekçi değil, bunun için yeterli birlik yok. Amerika bile yeteri kadar Irak’ta askeri birliğim var, Afganistan’a daha fazla birlik gönderemem diyor. Yani bunun bir sınırı var. NATO sınırsız bir havuz değil. Ama en büyük NATO güçlerinden biri kuşkusuz Türkiye. NATO’nun ikinci büyük ordusu, NATO’nun Avrupalı üyeleri arasında da en büyük ordu.
Şimdi burada can alıcı nokta bu gibi operasyonlarda komuta kimin elinde olacak? Mesela Amerika Irak’ta bir operasyon yapmaya karar verdiğinde bunun da bir NATO operasyonu olmasını istemedi. İstiyor ki, orada her şeye kendi karar versin, ihtiyaç duyduğu ölçüde diğer NATO ülkeleri gelsin ona destek olsun. Bunu da her NATO ülkesi kolay kolay içine sindiremiyor. Olmayınca da sorun çıkıyor. Mesela “eğer diğer NATO ülkeleri Afganistan’a teröristlerle mücadele etmek için asker göndermezse o zaman ben de birliklerimi çekerim” diyor. Avustralya aynı şeyi söylüyor. Yani kimse cephede teröristlerle mücadele ettiği için memnuniyet duymuyor. Herkes istiyor ki, başkası gelsin paylaşsın.
Sunucu: O zaman NATO nasıl bir geleceğe doğru gidiyor Sayın Büyükelçim?
Onur Öymen: Bir kere NATO’nun zaman içinde genişleyen bir örgüt olacağını görmek lazım. Yeni tehdit unsurlarına karşı NATO’nun daha iyi teçhiz edilmesi lazım. Şu anda yürürlükte olan NATO’nun Stratejik Konsepti 1999 yılında Washington Zirvesinde tespit edilirken bu konu çok tartışıldı ve biz Türkiye olarak bu yeni stratejik konseptte mutlaka teröre öncelik verelim, dedik. Yani terörist saldırılar NATO’nun 5. maddesini işletebilecek bir tehdit olarak algılansın. Bu ne demek? Yani bir ülke bir terörist saldırıya maruzsa bütün NATO ülkeleri bunu kendilerine yapılmış bir saldırı sayacaklar ve bununla mücadele edecekler. Bunu kabul ettiremedik. Yani şu anda yürürlükte olan NATO Stratejik Konseptinde terör 5. madde kapsamına giren bir tehdit sayılmıyor. Buna mukabil, 11 Eylül saldırılarından sonra NATO tarihinde ilk defa 5. madde kararı aldı, o da terörle ilgili. 11 Eylül saldırılarından sonra Amerika’ya “ne istersiniz?” dedik. Amerika’nın bütün istediği kendi hava sahasının güvenliğini sağlamak üzere NATO’dan Ebox kontrol uçakları oldu, sadece bu.
Bütün bunlar işin genel, stratejik boyutu. Can alıcı nokta şu; madem ki, hukuken değilse de fiilen terörle mücadele NATO’nun en önemli meselesi haline geldi, o zaman nasıl oluyor da Türkiye gibi bir üye ülkenin kendisine yönelik teröristlerle mücadele etmesi NATO’nun en büyük müttefiki NATO’yu rahatsız ediyor? Beş yıldan beri sizin Kuzey Irak’a bir askeri müdahalede bulunmanıza engel oldular. Şimdi bile PKK’yı oradan tasfiye edecek kapsamlı bir operasyona sıcak bakmıyor Amerika. Acaba niçin? 11 Eylül saldırılarından sonra Başkan Bush iki şey söyledi. Bir, dünyanın her yerindeki terörist örgütlerle sonuna kadar mücadele edeceğiz. İkincisi, terörle mücadelede bizim gri sahamız yoktur, diyor. Ya bizimle berabersiniz, ya teröristlerle berabersiniz. Peki ne oldu Kuzey Irak’ta?
Sunucu: Bir de önleyici vuruş doktrinini geliştirdiler, Bush doktrini…
Onur Öymen: O da BM ilkelerine taban tabana zıttır. BM Yasasının 51. maddesine göre sadece kendi ülkenize bir saldırı olursa güç kullanabilirsiniz. Ama Amerika “ben bir ülkeden kendime bir tehdit olacağını hissedersem oraya önleyici müdahalede bulunabilirim” diyor. Bu, Amerikan stratejisi. Amerika ilk defa bunu söyledi ve Irak’ta fiilen uyguladı. Irak’tan Amerika’ya bir saldırı olmadan Amerika Irak’a saldırdı.
(…)
Sunucu: Biraz önce konuşulanlar bana Johnson mektubunu hatırlattı. Türkiye’nin NATO’ya güvensizliği de o tarihten başlıyor gibi. Bunu son yıllara bağlamak da çok doğru değil gibi geldi bana.
Onur Öymen: Çok haklısınız. Tarafsız olarak değerlendirmek gerekirse Türkiye’nin NATO’ya girişi kolay olmamıştır. NATO ülkeleri Türkiye’nin üye yapılmasını istememişlerdir. Türkiye’nin Kore harekâtına katılması sonucunda bu hava değişmiştir; değiştiren de Amerikalılar. O zaman General Eisenhower NATO Başkomutanıydı ve Amerikan hükümeti onun önerisi üzerine Türkiye’nin üyeliğini destekledi.
Soğuk Savaş’ın başlangıcında, özellikle Stalin’in hayatta olduğu dönemde Türkiye Sovyetler Birliği tarafından büyük tehdit altındaydı. İsmet Paşa Türkiye’nin NATO üyeliğini desteklerken bunu düşünmüştü. Hatta daha sonra başa geçen Khrushchev, “Türkiye’yi Amerika’nın kucağına atan Stalin’le Beria’dır” diyor. Yani Rusların yanlış politikalarla Türkleri tehdit etmeleri Türkiye’nin NATO içinde yer almasına yol açtı.
Bu işin bir tarafı. Şimdi NATO’yu da sadece olumsuzlar zinciri gibi görmek yanlıştır. Soğuk Savaş dönemimde batıyla doğu arasında bir savaş yaşanmamasından Türkiye de yararlanmıştır, bunda NATO’nun büyük payı var. Ama zaman zaman Türkiye’ye bir müttefik ülkeye yapılmaması gereken muameleler yapılmıştır. Bunlardan bir tanesi, Johnson mektubu. Açıkça diyor ki, “siz Kıbrıs’a müdahale ederseniz ve bunun sonucunda Sovyetler Birliği de Türkiye’ye saldırırsa NATO Türkiye’yi korumayabilir.” NATO sizi koruyacak diye güvenmeyin, diyor, bu bir.
İkinci kırılma noktası, ABD Türkiye’nin Kıbrıs harekâtına çok engel olmaya çalıştı. Fakat harekâttan sonra Amerikan Kongresi Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. Bu da bir müttefik ülkeye yapılmayacak bir muameledir. Üç yıl boyunca Amerika Türkiye’ye tek bir silah, tek bir cephane, tek bir yedek parça vermedi.
Üçüncüsü, daha sonrası yıllarda 1990’ların başında, Türkiye Amerikan silahlarını PKK’ya karşı kullanıyor diye bu sefer Almanya silah ambargosu uyguladı. Ne biçim ittifak? Böyle bir şey olabilir mi bir ittifakta? Biz bunları yaşadık.
Son olarak, Irak harekâtından hemen önce, Türkiye NATO’dan Patriot füzesavar füze sistemlerini istedi. Amaç hiç olmazsa geçici süre bunları alıp, eğer Irak bir füze saldırısında bulunursa kendimizi korumaktı. Tam bu noktada NATO içinde itirazlar ortaya çıktı. Fransa, Almanya, Belçika buna itiraz ettiler. Sonunda Almanya ve Belçika itirazını geri çekti ama Fransa sonuna kadar direndi. Neticede NATO Konseyi Türkiye’ye Patriot füzeleri gönderilmesi için karar alamadı. O kararı Fransa’nın üye olmadığı Savunma ve Planlama Komitesinden çıkarttık. Ayrıca, bizim Kuzey Irak operasyonumuza yine müttefikimiz olan ABD bu kadar karşı çıktı.
Bütün bunları alt alta koyduğumuz zaman, görüyoruz ki, Türkiye maalesef diğer müttefiklerinin çıkarları öyle gerektirdiği zaman NATO’dan beklediği anlayışı ve dayanışmayı göremiyor. Bizim milli davamız olan Kıbrıs konusunda tek bir NATO ülkesi yanımızda yer almadı. Ama kalkıp da baştan aşağı, NATO her konuda Türkiye’ye kötülük yapmıştır dersek de yanlış olur. NATO da başka ülkeler de büyük sorunlar yaşadılar ama son tahlilde, Türkiye’nin uzun bir barış dönemi geçirmesinde ve askeri açıdan güçlenmesinde, altyapısının güçlenmesinde NATO’nun katkılarını azımsarsak haksızlık yapmış oluruz.
Aslında Avrupa Birliği’nin bir Silahlanma Ajansı var. Evvelce Batı Avrupa Birliği’nin yönetimindeydi, biz o zaman onun içindeydik. Şimdi Batı Avrupa Birliği bitti, onun yerine savunma boyutunu AB üstlendi. Biz Silahlanma Ajansı’nın dışına çıktık, AB oraya Türkiye’yi sokmadı. Yani AB’den de sorunlar geliyor, bir tek NATO’yu suçlarsak AB’yi temize çıkartmış oluruz. AB de bu konuda bize çok sıkıntı yarattı. Mesela PKK’nın bir terör örgütü olarak kabul edilmesinde biz NATO’yu daha kolay ikna ettik, AB aylarca direndi. En sonunda bin bir güçlükle 2002 yılında AB’ye bunu kabul ettirebildik.
Bugün çıkan kararın [Adalet Divanı’ndan çıkan karar] ise zamanlaması ve içeriği çok önemli. Bizim resmi makamlar anlaşılan bunu biraz ört-bas etmeye çalışıyorlar. Aslında dikkatli okunursa bu son derece önemli bir karar. 21 sayfalık bu kararın bir tek noktasında bile PKK’dan terör örgütü olarak bahsetmiyor. Yani AB resmen PKK’yı terör örgütü olarak nitelendiriyor, ama AB’nin yargı organı olan Avrupa Adalet Divanı PKK’dan bir tek kelimeyle bile terör örgütü olarak bahsetmiyor. Avrupa Konseyi siyasi karar aldı. Bu siyasi karar karşı Osman Öcalan PKK adına müracaatta bulunuyor. Mesela El-Kaide örgütü Avrupa Adalet Divanına başvuracak, beni niye terör listesine koydunuz diye dava açacak ve bu dava kabul edilecek. Söz konusu olabilir mi? Ama PKK’nın davasını kabul ediyorlar, davayı görüşüyorlar ve kararda öyle ifadeler yer alıyor ki, dehşete kapılırsınız.
Ben size bir örnek vereyim; mesela, 6. sayfadaki 15. maddede, “PKK 1978 yılında Türk hükümetine karşı Kürtlerin kendi kendilerini yönetmek için silahlı mücadeleyle yapmak amacıyla kurulmuş bir örgüttür” diyor. Yani nerdeyse temize çıkarıyor. Ondan sonra “1999 yılında tek taraflı ateşkes ilan ettiler” diyor, sanki devletmiş gibi. Güneydoğu Anadolu’dan Kürdistan diye bahsediyor. Kürtlerden azınlık diye bahsediyor. “PKK sona erdi, KADEK kuruldu. Bunların amacı da Kürt azınlığı namına demokratik hedefleri siyasi yoldan elde etmektir” diyor. Terör bir kelimeyle bile geçmiyor. En sonunda, 17 Haziran 2002 tarihinde PKK’yı terör örgütleri listesine dahil eden kararı iptal etme kararı verdik. Osman Öcalan’ın yaptığı mahkeme masraflarını AB ona ödeyecek” diyor. Bu, belki de tarihte örneği görülmemiş bir şeydir. Bir terör örgütünü meşrulaştırıyor, normal bir parti/dernek gibi kendisine muhatap alıyor, davasını görüyor, sonunda haklı çıkarıyor ve masraflarını da AB’ye ödettiriyor. Avrupa Konseyi şimdi açıklama yapıyor “bu gene bizim listemizdedir” diye, bu biraz Türkiye’yi teskin etmek için yapılan bir açıklama. Bu karar çok açık ve net. Başbakan net değil diyor, birisi ona tercüme etsin.
Şimdi bu kadar ciddi bir tablo karşımızdayken işin şaşılacak tarafı hep birlikte bu kararı kınamamız, bu kararın hukuka aykırı olduğunu söylememiz, terörle mücadeleye zarar vereceğini, teröristleri teşvik edeceğini söylememiz gerekirken biz kalkıyoruz, “efendim, bu karar o kadar da önemli değildir. Zaten Konsey de bir açıklama yaptı, sonraki yıllarda PKK’yı tekrar listeye koydu. Onun için bu kararın manası yoktur” diyerek bunları temize çıkarmaya çalışıyoruz. Bu kadar olmaz! 21 sayfalık bu raporu okuyan bir tek Türk vatandaşının ben içinin sızlamayacağını sanmıyorum. Bu kararı alanlar NATO üyesi. Bir NATO müttefikine karşı terörist saldırılarda bulunuyor, 30.000 kişinin canını alıyor bu örgüt, siz bu kararda bir kelimeyle bile PKK’dan terör örgütü olarak bahsetmiyorsunuz. Neymiş, bunların kaynakları niye donduruldu, bu zamanında bildirilmemiş, bu hukukun prensiplerine aykırıymış. Yani inciri çekirdeğini doldurmayan gerekçelerle PKK’yı haklı çıkarıyor. Bir tek yerinde PKK şu kadar adam öldürmüştür, bu kadar asker, bebek öldürmüştür, bir tek kelime yok. Hesaplarını dondurma kararını da iptal etmiş olduğu için PKK AB üyesi ülkelerin mahkemelerine gidip, “bakın Adalet Divanı kararı var, bizim paraları serbest bırakın” diyecek.
Sorulacak soru şu; bu kadar zaman bu dava görülürken Türkiye hiç AB ile konuşmadı mı? Hiç bilgi, belge vermedi mi? Onları biraz yönlendirmedi mi? Maalesef önümüzde çok acı bir tablo var, bunu derin bir üzüntüyle karşılıyoruz. Türkiye bundan büyük bir üzüntü duyup buna tepki göstereceğine Konsey’in kararına sığınıyor. Bize yapılan haksızlığa karşı bu kadar sessiz kalmaya hakkımız yok. Başbakana az önce okuduğum cümleyi okusa yeter.
Onur Öymen: Bizim Atatürk dönemimden bu yana izlediğimiz dış politikanın en önemli özelliklerinden biri maceracı olmamaktır. Türkiye’nin NATO üyeliğinin sürdürülmesi çok önemlidir. Yalnız orada ciddi bir tehlike var; bir süreden beri yeni NATO kavramı ortaya atıldı. Genişledikçe NATO artık eski kurallarla idare edilemez, diyorlar. Ne olacak? Oy birliğinden vazgeçelim, oy çokluğu sistemine geçelim. İşte o yanlış. Yani NATO oy çokluğu sistemine geçerse Türkiye’nin işi çok zor olur. Tüm gücümüzle NATO içinde oy birliği sisteminin devamını sağlamamız lazım. İki, NATO içinde dışarıdan görüldüğü gibi büyük bir-iki devlet her şeyi kabul ettiriyor diye bir durum yok. NATO içinde kendi haklarınızı korumasını bileceksiniz. Mesela AB ordusu konusunda biz üç sene müthiş bir mücadele verdik, bir adım geri atmadık. Niye? Çünkü veto hakkımız vardı. Sonunda onlar geri adım attılar, bizim istediğimiz çizgiye yaklaştılar. Üçüncüsü, askeri açıdan dışa bağımlılığı azaltmak lazım. Yani her şeyi hazır yurt dışından ithal ederseniz o zaman bu sizin bağımsızlığınızı sınırlar. Kıbrıs olayından sonra şahit olduğumuz ambargo olayında gördük ki, kendi malınızı kendi savunma sanayinizi üretemiyorsanız dışa bağımlısınız, bunun da siyasi sonuçları olur. Dört, ekonomik bağımsızlık olmadan bunların hiçbiri olmaz. Onun için ekonomide IMF’ye teslim olacaksınız, savunma sanayinde Amerika’ya teslim olacaksınız, siyasi konularda AB’ye teslim olacaksınız, bu iyi bir yol değil. Onun için Türkiye tam bağımsızlık fikrinden vazgeçmeden NATO üyeliğini sürdürerek gerek NATO içinde gerek NATO dışında mutlaka ağırlığını hissettiren bir ülke olmalıdır.
Bakınız, Orta Asya’da SSCB çökünce en etkili ülke bizdik. Orta Asya ülkelerini ilk biz tanıdık, 10.000 burs verdik, Özal’ın, Demirel’in bunda rolü oldu. Sonra, Amerika çıktı ve dedi ki, Orta Asya ülkeleri açısından “önce Rusya” politikası izleyeceğiz, yani “Russia first”. Birinci önceliği Rusya’ya vereceğiz, Rusya üzerinden biz Orta Asya ülkeleriyle ilişki kuracağız, dedi. Yani bizim müttefikimiz bizi geri planda bırakıyor, Rusya’yı ön plana çıkarıyor. Ondan sonra Rusya Çin’le anlaştı, bu Şangay Beşlisi oradan çıktı. Bunun stratejik boyutuna bakacak olursanız Türkiye’nin orada çok etkili olması en yakın müttefiklerimiz dahil birçok ülkeyi rahatsız etmiştir.
Bunları da dikkate alarak, biz bağımsız, kendi ayaklarımızın üzerinde duran ama dünyayla ilişkilerimizi de kesmeden milli politikalarımızı üreten bir ülke olmalıyız. Bunun için de bizim rehberimiz Atatürk olmalıdır. Dış politikada Atatürk’ün koyduğu ilkeler bugün de geçerlidir. O ilkelerden sapmadığımız sürece, iç politikada laiklikten, dış politikada tam bağımsızlıktan sapmadığımız sürece bence Türkiye bir güç odağı olabilir.
Demin söylediğim gibi Atatürk dış politikada maceracı değil, gerçekçi ama Türkiye’nin çıkarlarını çok iyi korumasını da bilmiştir. İşte bizim de yapmamız gereken budur. Ama bugün maalesef bu noktadan bir hayli sapmış vaziyetteyiz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.