ATA TV – Genel Seçimler ve Dış Politika Hakkında

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Ata Tv’de yaptığı konuşma
06 Temmuz 2007

Sunucu: Hoşgeldiniz Sayın Öymen sizi Ankara’nın yeni trafik düzeniyle anladığım kadarıyla konuşurken biz konuşucağımız haberleri girdik ama ben teker teker size hatırlatacağım ve üzerine değerlendirmelerinizi alacağım. Bugün bana göre gündeme damgasını vuran Dışişleri Bakanı Sayın Gül’ün bir cümlesi. Daha doğrusu bazı sözleri. Sınır ötesi operasyonu kanusunda konuşurken Sayın Gül diyor ki; ‘Sarkamış’ı unutalım’. Şimdi ben bunun ilgisini nasıl kurarsınız, Sarıkamış’ı gündeme getirmeyle bir sınır ötesi operasyonla bir bağın nasıl kurulduğu konusunda siz nasıl bir değerlendirme yaparsınız ben çok merak ediyorum.

Öymen: Ben Sayın Gül’ün harhangi bir sözü hakkında değerlendirme yapmakta çok zorlanıyorum. Örneğin 1 Temmuz günü diyor ki; ‘Dubai’de böyle bir anlaşma yapıldığı tamamen yalandır, iftiradır’. 3 gün sonra Dışişleri Bakanlığı açıklama yapıyor, yapılmıştır. Doğrudur ve şu koşullarla yapılmıştır diyor. Sayın Gül’ün hangi sözüne inanalım? 26 Eylül 2006 tarihinde Sayın Gül diyor ki; ‘Kuzey Irak’takiler bizi kızdırmasın, onlara gönderdiğimiz elektriği ve mazotu keseriz’. O günden bugüne kaç tane şehit verdik, Sayın Gül bir türlü kızamadı. Kızsa yapacak da bir türlü kızamıyor. Sizi kızdırmak için daha kaç şehit vermemiz lazım?

Sunucu: Hemen bir parantez açıp hatırlatmakta yarar var. Sayın Dışişleri Bakanı Gül’ün bu değerlendirmelere bir cevap hakkı doğması durumunda ekranlarımız, işte masamız, ekranlarımız olduğu gibi açıktır. Şu anda da istenirse telefonla bağlanabilir.

Öymen: Cevap verecek hali yok. Çünkü bu sözleri kendisi söyledi. Şimdi Sarıkamış ile Kuzey Irak arasında bağlantı kurması şu anlama geliyor. Çok açık. Sarıkamış biliyorsunuz Enver Paşa’nın yanlış bir kararı dolayısıyla atılmış bir adımdır. Oradaki soğuk şartlar altında bir taraftan Rus kuvvetleri, bir taraftan soğukla boğuşan askerlerimiz 80 binden fazla şehit vermişti. Bu bizim 1. Dünya Savaş’ında ki en acıklı tablolarımızdan biridir. Şimdi bunun Kuzey Irak’la ne alakası var? Sarıkamış’ta karşınızda Rus ordusu ve karşınızda örneği pek az görülmüş bir soğuk dalgası. Kuzey Irak’ta karşınızda 3500 kişilik bir terörist grup ve onun yanında onlara bir şekilde oradan ve dolaylı destekleyen bazı aşiretler. Bununla ne alakası var? Arada hiçbir irtibat yok. Ama mesajı şu halkın gözünü korkutuyor. ‘Bizi zorlama’ diyor, ‘Kuzey Irak’a hareket yapmaya zorlayın başımıza felaket gelir’ diyor. Onun için biz harekât yapmak istiyoruz. Bir taraftan bundan 5 dakika sonra bir açıklama daha yapıyor; ‘Kuzey Irak’a harekât için planlarımız hazırdır ama devlet sırrıdır söyleyemem.’ Yani hangi sözünüz doğru? Eğer Kuzey Irak’a müdahale bir Sarıkamış felaketi kadar sakıncalı, tehlikeli bir iş ise o zaman bu planları neden hazırladınız? Yani her dediği bir başka dediğinden çelişkili haldedir malesef. Seçim ortamı yaklaşması öyle anlaşılıyor ki hükümetin sağduyusunu büsbütün kaybetmesine yol açmıştır. 4.5 senedir ne yaptın? Soru bu. 4.5 senedir terör örgütünün beyni Kuzey Irak’ta. Siz ne yaptınız?

Sunucu: Şimdi ona geçmeden once 4,5 yılda yapılanlar yapılmayanlar tabiki sorgulanacak ama Sayın Gül’ün bu sözleri söylediğini bugün gazetelerden okuduk. Ve bugün Sayın Gül bir televizyon kanalında çıktı ve soruları yanıtladı. Kendisine de bu konuyla ilgili sorular soruldu. Bakın ne demiş. Anadolu Ajansının haberinden okuyorum. ‘Gül tarihin okunması durumunda bu toprakların nasıl elden çıktığının anlaşılacağını, şu anda Misak-ı Milli sınırlarının Türkiye’nın elinde olmadığını bütün bunların şahsi, siyasi çekişmeler nedeniyle böyle olduğunu kaydetti.’ Bu konunun üzerinde biraz daha durmak da yarar var diye düşünüyorum Sayın Öymen.

Öymen: Sayın Gül’ün tarihten de hiç haberi olmadığı anlaşılıyor. Ne yazık Türkiye’de Dışişleri Bakanlığı yapmış bir insan Türkiye’nin siyasi tarihini bilmiyor. Lozan’da Türkiye bütün meseleleri haletli; sınırlar meselesini halletti, azınlıkları halletti, kapitülasyonları halletti, boğazları o gün için halleti. Bir tek açık kalan mesele Kuzey Irak sınırı oldu. Kuzey Irak sınırı konsunda da İngiltere’yle bir anlaşmaya varma durumunda kaldı. Önce bir Milletler Cemiyeti’ne gidildi, Milletler Cemiyetinden bizim istediğimiz doğrultda sonuçlar alınamadı. Uluslararası Adalet Divanına Türkiye gitti, oradan da sonuç alamadı. Tek çare kaldı. Ya İngiltere’yle savaşacaksınız ve bölgeyi alacaksınız ya da uzlaşmaya varacaksınız. Sınır anlaşması yapacaksınız. Atatürk’e sormuş; ‘bir askeri müdahale yapsak Musul’u alabilirmiyiz?’ ‘Alabiliriz’ demiş Atatürk. ‘Bunu yapacak gücümüz var demiş ama bunun ilerde başıma çıkaracağı sorunlar, sıkıntılar bizim bu askeri müdahaleyle sağlayacağımız başarıdan çok daha büyük başımıza dert açar’ demiş. Aynı şekilde İngilizler o sırada İngiliz Hükümeti de bir savaşı düşünmüş ama onlar da aynı hesabı yapmışlar. Savaş yapacağımıza bu işi bir uzlaşmayla çözelim demişler. Ve 1926 yılında Türkiye ile İngiltere arasında bir anlaşma yapılmış ve bu anlaşmayla bu sınır çizilmiş. Şimdi biz de biliyoruz ki bu sınır Misak-ı Milli hudutlarının gerisindedir. Misak- Milli hudutlarının gerisinde kalmasından rahatsızlık duyan olmamıştır. O devirde de bugünkü Türkiye’de de. Ama kimse unutmasın ki Lozan’da biz bu işleri yaparken önceki bir ayaklanmayı yabancılar tahrik etmişlerdir, gerçekleştirmişlerdir. Arkasında Şeyh Sait isyanı çıkmıştır. Yani savaştan yeni çıkmış Türkiye Cumhuriyetini bu tip etnik isyanlarla köşeye sıkıştırmaya kalkmışlardır. Işte o koşullar altında Türkiye 1926 anlaşmasını imzalamıştır. Ama anlaşmaya öyle hükümler koymuştur ki bu anlaşma Türkiye’nin sınır güüvenliğine garanti teşkil ediyor. Bir hükum var mesela. Taraflar sınırın iki tarafında 75 kilometre derinliğinde arazide güvenliği sağlayacaklar. Birbirlerinin topraklarına ordan saldırı düzenlenmesine engel olacaklar. Ortak bir sınır komisyon kuracaklar. İşte bugün Irak’ın yapmadığı budur. Eğer Irak 1926 Anlaşmasını tam uygulasa Kuzey Irak’tan Türkiye’ye bir saldırı tehtidi olmayacak. Bir saldırı olmayacak. Orda teröristler barındırılmayacak. Sıkıntı şu; Irak ne 1926 anlaşmasının hükümlerine uyuyor ne de BM Güvenlik Konsey’inin bütün dünya ülkelerinin topraklarında terörist barındırmama yolunda verdiği yükümlülüğü, verdiği talimatı yerine getiriyor. Sıkıntı burdan kaynaklanıyor. Şimdi kalkıp da Sayın Gül’ün dediği gibi Atatürk devrindeki kişisel çekişmelerle ne alakası var. Yani Atatürk’le, İsmet Paşa veya İsmet Paşa’yla Fethi Okyar arasında ki çekişmelerimi neyi kastettiği belli değil. Devlet adamı olduğunuz zaman tarihi şahsiyetlerle ilgili böyle bir ithamda bulunduğunuz zaman en azından bunu açıkça söyleyecek dürüstlüğe sahip olacaksınız. Açıkça söyleyeceksiniz, ne kastediyorsunuz? Tarihi insanları, tarihte kalmış ölmüş rahmete kavumuş insanları böyle dolambaçlı laflarla suçlayamazsınız. Siz birilerini suçluyorsunuz, kimi suçluyorsunuz? Atatürk’ü, İsmet Paşa’yı mı, başkasını mı? Fevzi Çakmak’ı mı, kimdir sizin hedefiniz? Söylemiyor. Ama birilerini suçluyor. Çok yanlış devlet adamlarına, devlet adamlığına hiç yakışmayan bir durumdur.

Sunucu: Şimdi evet katılamak mümkün değil söylediklerinize. Olayı ben gene Sarıkamış boyutuna gelmek istiyorum. Sayın Gül Cumhurbaşkanı adayı idi. Partisinin Cumhurbaşkanı adayı idi. Bu ne demek? Bu aynı zamanda şayet Cumhurbaşkanı olsa idi Türkiye Cumhuriyeti ordusunun da Baş Kumandanı olacağı anlamına geliyor. Siz böyle bir durum düşünebiyor musunuz? Ama sakın girmeyelim, Sarıkamış’ı hatırlasanıza diyebilecek bir Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı. Düşünebiliyormusunuz? Çok enterasan.

Öymen: Evet. Yani dehşet vericidir. Türkiye’nin şu an içinde bulunduğu durum dehşet vericidir. Bakın 4,5 senedir Kuzey Irak’ta bu teröristlerin beyni mevcuttur. Bütün personeliyle, eğitim imkânlarıyla, patlayıcılarıyla, silahlarıyla ve ordan Türkiye’ye eylem yapıyor ve insanlarımızı öldürüyor. Ne yaptınız? İki kere yetki aldınız meclisten. Kuzey Irak’a bu amaçla asker göndermek için. İkisini de uygulayamadınız. Fakat ne yaptınız? 22 Eylül’de anlaşma imzaladınız. Oraya asker göndermeyeceğiz diye. ‘Efendim biz göndermeyeceğiz demedik.’ Peki, ne dediniz? ‘Eğer asker gönderirsek Amerika’nın yardımı kesmesine razı olacağız’ dedik. Ne fark var? Yani Amerika’nın asker göndermeniz halinde size bir yaptırım uyglamasını siz kabul etmişseniz bunun bir tek anlamı var. Biz bu yaptırıma uğramamak için orayı almak için asker göndermemeyi kabul ediyoruz biz bunu söyledik. Onlar ne diyorlar daha üç gün önce? ‘Yalandır efendim, iftiradır efendim, seçim zamanı uyudurulmuş şeylerdir.’ Grup Başkan vekili televizyona çıkıyor dün akşam. Hemen biz bunu şimdiye kadar söylememişiz de seçim kampanyası dolayısıyla gerçekleri tarif ederek hükümeti güç durumda bırakmak için söylemişiz. Yani insafsızlığın da bu kadarı olur. Biz bunu 2003 yıından beri en az 20 kere söyledik. Sayın Baykal söyledi. Ben söyledim. Açın bakın meclis zabıtlarına bakın. Açın bakın bizim grupta yaptığımız konuşmalara bakın, televizyon konuşmalarımıza bakın, konferanslarımıza bakın, basın toplantılarımıza bakın. 40 kere söyledik. Hiç farkında değiller. Sanki şimdiye kadar hiç söylemedik bu lafları. Ya duymamış. Ya farkında değil. Ya anlamamış.

Sunucu: Bunu aynı zamanda kabine arkadaşları Mehmet Ali Şahin’in de dile getirdiği, burada yine bir değerli konuğumuzla konuşurken o hatırlattı. Yani işte bu haber 2004 tarihli yanılmıyorsam Eylül 2004 tarihli gazetelerde Sayın Şahin’in bunu doğruladı. Evet, böyle bir anlaşma söz konusu diye.

Öymen: Sayın Mehmet Dürger’in demeci var. ‘Esef vericidir diyor Amerka’nın bu konuda koyduğu kurallar.’ Farkında değiller.

Sunucu: Farkında olmamak kötü bir şey. Şimdi Petkim özelleştirildi, bir gruba satıldı ve grubun büyük hissedarının patronunun aslında Ermeni Diasporasının güçlü isimlerinden biri olduğu ortaya çıktı. Bunda da bir farkında olmama durumu herhalde söz konsuydu. Bu konuda neler söylemek lazım?

Öymen: Evet şimdi bu konuda şunu söylemek lazım. Diğer ülkeler seçim kararı aldıktan sonra böyle temel kararları almamaya özen gösterirler. Bizimkiler seçim kararı alıyor arkasından anayasa yeni bir anayasa çıkarıyor meclisten. Dünyanın hangi ülkesi yapmış diye araştırdık hiçbir ülke bulamadık. Başta diğer ülkeler meclisi yenileme, yeni bir meclis kurma, yeni bir hükümet kurma kararı aldıktan sonra böyle büyük özelleştirme kararları almıyorlar. Niçin? Çünkü diyorlar artık bu yeni meclisin, yeni hükümetin işidir. Bizim görevimiz yeni hükümeti iş başına gelene kadar böyle günlük işleri yürütmektir. Bir acil durum çıkarsa ayrı ama günlük işleri yürütmek. Sizin işiniz günlük iş. Şimdi kalkıyorsunuz milyarlarca dolarlık devletin malını ve stratejik değerini bir yabancıya satıyorsunuz. Yabancı firmaya. Yabancı firmanın ne olduğu konusunda da çok ciddi sizin dediğiniz gibi kuşkular var, endişeler var filan. Ama sizin umrunuzda değil. Ve son gününüze kadar devletin ne kadar malı mülkü varsa hepsini satacaksınız. Buna akıl ermiyor. Yani şu yaptıklarına insan aklı ermiyor. Yani devletin malını mülkünü son kurşuna kadar satmakla görevliler. Ne seçim dinliyorlar, ne erken seçim kararı, ne yeni hükümetin göreviymiş hiçbirşey dinledikleri yok. Sonuna kadar gidecekler. Son güne kadar bütün yetkilerini kullanacaklar ve bu devletin nesi varsa satacaklar. Bu kadar insafsız bir yaklaşım Türkiye’ye hiç gelmedi.

Sunucu: Ve işte burda hani bu siyasi etnik dışı davranış ülkesinde birde Ermeni Diasporasına gitmesi Petkim’in herhalde o şehit diplomatlarımızın kemikleri sızlıyordur. Öyledir diye düşünüyorum.

Öymen: Evet kemikleri sızlıyordur ve Türk milleti ne kadar rencide oluyordur düşünebiliyor musunuz siz. Bırakınız böyle hasım bir tarafın mensuplarını herhangi yabancı bir ülkeye başka devletler strateji tesislerini saptamak konusunda son derece duyarlıdır. Mesela Arap Ülkeleri, Körfez Ülkeleri, Amerka’nın düşmanı değil ama bir Dubai Şirketi Amerikan limanlarının işletme hakkını alacak diye Amerika’da müthiş bir tepki oldu ve vermediler. Bir Kuveyt Şirketi, İngiliz BP şirketinin yüzde 20’sini alacak diye kıyamet koptu vermediler. Buna benzer o kadar çok örnek var ki. En dost ülkeler bile stratejik tesislerini birbirlerine vermekte bile çok kıskançlar. İtalyanlar, İspanyollar, Fransızlar bugün çok örneği var dünyada. Bizimkiler zannediyor ki liberalleşme demek, küreselleşme demek gözü kapalı herşeyimizi sonuna kadar satmak. Yunan bankalarına, Türk bankalarını satıyorlar yüzde 100 hissesini. Biz Atina’ya gitik o sıralar. Yunanlılara dedik ki ‘peki bir Türk bankası bir Yunan bankasını satın almak istese satarmıydınız?’ ‘Satmazdık’ dediler. Bazı Yunanlı politikacılarla konuştuk, satmazdık dediler. Düşünebiliyor musunuz? Ama biz satıyoruz. Çünkü milli çıkarları koruma reflleksi kayboldu. En can alıcı tarafı o dur. Yani böyle birşeyi satarken talip olan kimdir? Bu insanın bir siyasi hürriyeti var mıdır, yok mudur? Biz bunu satarsak Türkiye ne kazanır, ne kaybeder. Kilit hisseyi, altın hisseyi devlet elinde tutsak daha iyi olmaz mı? Veya bir Türk şirketine satmayı tercih etmez miyiz? Böyle sorular hiç yok. Satın devlet malı, vatan malı ondan sonra stratejik tesis hiç umurlarında değil. Hiç önemli değil. Sonuna kadar satacaksınız. Son günlerine kadar devletin varını yoğunu satmaya sanki ant içmişler. Dehşete kapılıyoruz yani bu memleket, bu millet bu kadarına layık değil. Bir de gözünün içine baka baka milletin karşısına çıkıp oy istiyorlar bu seçimde. Yani dehşete kapılıyoruz. Şaşılacak bir olay.

Sunucu: Şimdi siz söyleyince hatırladık. Bu Türk bankasını alan Yunan bankasına Türkiye’den giden gazeteciler ve bazı parlamenterlerin önüne çok ilginç bir tablo çıkmıştı. O tabloyu anlatmak ta da yarar var. Bir yunan askeri bir Türk askerinin kafasını eziyordu. Öyle bir tablo var idi. Hayırlı olsun demek lazım ama Özelleştirme İdaresi Başkanlığı bu konuyla ilgili araştırmaya yapmaya başlamış, artık öncesinde yapılması gereken. Evet, şimdi başka gelişmeler de var tabi. Örneğin MGK Genel Sekreterliği kanusunda hükümet harekete geçti ama harekete geçmesinin nedeni Alpagon’un Kraliçe Elizabeth’den tarihli davet alması idi. Nasıl yorumlamak lazım. Şayet bu davet olmasaydı gene bekliyor muydu MGK Genel Sekreteri?

Öymen: Evet Sayın Alpagon’un Londra’ya gidişi malesef biraz geçikmiştir. Çok daha once gitmesi gerekiyordu. Ama gidişte görevi dolayısıyla benim bildiğim kadarıyla biraz geçikti ama agreman istendi, agreman alındı. Şimdi Kraliçe’ye sunacak öyle anlaşılıyor ki bir de tarih tespit edilmiş, ayrılmak zorunda. Ne yapılır bu gibi durumlarda. Yani bir meclis kurulacak, yeni bir hükümet kurulacak gayet tabiî ki. MGKGenel Sekreterini önermek yeni hükümetin görevi olmak gerekir. Bunlar oraya da öyle anlaşıyor ki o konuda da onun kararını da biz verelim demeli. Ben öyle anladım. Bunu kesinleşmiş bir durum olduğunu duymadık henüz ama edindiğim izlenim odur. Yani onu da biz seçelim. Gitmeden biz seçelim. Peki ya siz iş başına gelmiyecekseniz, ya başka birisi gelecekse başka bir hükümetin bu kadar önemli bir makama insane tayin etme hakkını neden elinden alıyorsunuz. Öyle bir hava yaratıyorlar ki bunlar seçilmiş padişah. Seçim formalite, nasılsa bunlar gelecek. Mutlak çoğunluğu elde edecekler. Hükümet bunların emrinde olacak. Ne luzumu var seçimi beklemeye. Yeni hükümet kim olursa olsun demeye ne luzumu var. Nasıl olsa biz olacağız. Onun için başka bir hükümetin gelmesini beklemeye hiç niyetleri yok bunların. Yani bir seçilmiş padişahlık havası var. Bizi endişeye sevk eden o dur. Ben diyor bu memleketin başıyım, başı kalmaya devam edicem. Gerisi teferruattır diyor. Yaklaşım bu.

Sunucu: Merkel ne dedi biliyor musunuz? ‘Rumları Avrupa Birliğine almamalıydık’, dönem başkanlığını devrettikten hemen sonra. Nasıl yorumlarsınız?

Öymen: Bunu söyleyen çok oldu. Verheugen de aynı şeyi söyledi. Bizim yaptığımız en büyük hata bunları almaktır dedi. Eğer Merkel bunu görev sırasında başkanlık döneminde düşünseydi ve onun gereğini yapsaydı belki bugün çektiğimiz sıkıntıların bir kısmını çekmezdik. Ama nedense bu tür düşünceler görevi devrettikten sonra akıllarına geliyor. Gene de geçte olsa bunu düşünmüş olması doğrudur. Ama yapacak birşey yok. Üye yapmışsınız. Almanya’nın AB içerisinde ne kadar yetkisi varsa Kıbrıslı Rumların da o kadar yetkisi var. Tabii oylama ağırlıkları filan onları kastetmiyorum. Ama üye olarak oy birliği gerektiren bir konuda Almanya’nın ne kadar oyu varsa Kıbrıslı Rumların da o kadar oyu var. Bu noktaya getirmişsiniz. Bundan sonra ne yapacaksınız, atacakmısınız AB’den? Keşke almasaydık, vah vah vah. Bunun bedelini Türkiye ödedi, siz ödemediniz.

Sunucu: Ama bu duruma da Türkiye getirmedi mi zaten?

Öymen: Gayet tabi.

Sunucu: Yani üzerinde bütün uyarılara rağmen, yapmayın etmeyin uyarılarına rağmen bu duruma da Türkiye’deki yönetim getirmedi mi?

Öymen: Öyle. Yani bütün bu konularda bu yılın başında Devlet Bakanı Ali Babacan mecliste dedi ki hiçbir sorun yok merak etmeyin. AB herşey mükemmel gidiyor, hiçbir güçlük çıkmayacak, bütün müzakereler zamanında açılacak, sıkıntı yoktur filan dedi, daha birkaç ay önce. Şimdi karşılaştığımız sorunlara bakın. Yani gerçekten biz dış politika ve güvenlik konularını iç politika düşünceleriyle, hele de böyle bir seçim döneminde konuşmayı hiç arzu etmeyiz. Mecbur kalmazsak hiç konuşmayız. Ama öyle bir duruma getirdiler ki Türkiye’yi, insanın içi sızlıyor. Ekonomi de öyle, ekonomide geldiğimiz noktaya bir bakın yani öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki. Mesela bir seçim kampanyası sırasında, biliyorsunuz ben Bursa’da kampanya yürütüyorum, öyle durumlarla karşılaşıyoruz ki insanın içi sızlıyor. Bir ülkenin bu kadar kötü yönetilmesinin vatandaş üzerinde yarattığı ızdırabı gözlerinizle görüyorsunuz. Dün Mudanya’da bir vatandaş ile karşılaştım, bir önemli kuruluşta çalışıyor, günde 14 saat çalışıyor, 440 YTL maaş alıyor. Diyor ki ‘ben çocuklarıma hiçbir gün fırına gidip taze ekmek alamıyorum, hep bir gün önceki bayat ekmeği alıyorum çünkü yarı fiyatına.’ Düşünebiliyor musunuz çocuğuna taze ekmek yediremeyen bir babanın ızdırabını? ‘Bir gün pazara gidip bir salkım üzüm alamıyorum, param yok Pazar dağılırken, dağılmış üzümleri ucuza satıyorlar, ondan alabiliyorum’ Bu, insanın insanlık duygularını zedeler. ‘Ben hırsız değilim, alın terimle çalışıyorum; o hırsızlardan hesap sorun’ diyor. Aynen bunları söyledi.
Bunları çözeceğiz, kötümserlik zamanı değil, şimdi Türk milletinin önünde çok büyük bir fırsat var ve biz diyoruz ki işte bütün bu kötülükler; dış politikada, güvenlikte, ekonomide, tarımda, eğitimde, sağlıkta bütün yaşadığımız sıkıntılar ve kötülükler 22 Temmuz akşamı bitecektir. 23 Temmuz sabahı Türk milleti yepyeni bir Türkiye’de uyanacak ve o Türkiye Atatürk Türkiye’si olacak. Biz Atatürk Türkiye’sini yeniden hayata geçireceğiz ve bir taraftan terörün akıttığı kanı durduracağız bir taraftan işsizliği sona erdireceğiz diğer taraftan gençlerin üniversite sınavında çektiği ızdırabı bu sınavları kaldırarak bitireceğiz. Sağlık meselelerini çözeceğiz, tarımda çiftçinin ızdırabını bitireceğiz. Bütün bunları yapmak için 2 haftamız kaldı. Eğer vatandaş bunların bu gerçekdışı beyanlarına, gerçek dışı vaatlerinde, seçim kampanyası sırasında dağıttıkları rüşvet niteliğindeki kömüre ve gıda maddelerine kulak asmayıp da gerçekten bu iktidara son verirse ve CHP’yi iktidar yaparsa, ben size buradan bütün samimiyetimle söylüyorum, Türkiye’nin kaderi değişecek ve Türkiye’nin kaderini değiştirmek vatandaşlarımızın elinde. O zaman bütün bu kötülükleri, soygunları yapanlardan mutlaka hesap soracağız. Her gittiğimiz yerde vatandaş bize ‘hesap sormayacak mısınız’ diye soruyor, o sorunun cevabını sizin aracılığınızla vereyim. Bütün bu yolsuzlukları ve usulsüzlükleri yapandan ve vatandaşa kan kusturandan hesap soracağız.

Sunucu: Sayın Öymen çok teşekkür ederiz.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.