Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – 2007′nin Siyasi Değerlendirilmesi ve 2008 Hakkında Öngörüler
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART’ye verdiği mülakat
3 Ocak 2008
Sunucu: Evet, kar yağışları başladı. Beklene yağışlar geldi. Biz de bu konunun ayrıntılarını aldık az önce.
Öymen: Ayrıntıları aldınız. Bir de gerçekleri öğrenin benden. Biraz önce buraya gelirken Konya yolundan geçtim ve orada hiçbir kar mücadelesi yoktu. Taşıtlar büyük bir güçlükle geliyordu. Ankara’da olmazsa bu mücadele Türkiye’nin uzak bölgelerinde Güneydoğu ve Doğu’da nasıldır bilmiyorum ama iyimserlik yaratan haberleri de bu şekilde vatandaşlarımız izliyor.
Sunucu: Biz programımıza isterseniz 2007 yılını değerlendirerek başlayalım. CHP çatısı altında isterseniz 2007 yılına bakalım. 2007 yılı CHP açısından nasıl bir yıl oldu ve 2008’de rota nasıl şekillenecek?
Öymen: CHP olarak 2007 yılında dile getirdiğimiz görüşlerin ne kadar gerçeklerle bağdaştığını halkımız gözleriyle gördü. Terörle mücadele başta olmak üzere anayasal konular da dâhil olmak üzere CHP savunduğu politikalarda ülke çıkarlarına hizmet eden bir parti olduğunu bir kere daha kanıtlamıştır. Seçimler konusu ayrıca tartışmaya açıktır ama onun dışında biz CHP olarak 2007 yılında da daha önce de savunduğumuz görüşlerin doğruluğuna inanmaya devam ediyoruz. 2008 yılında da ülke çıkarları doğrultusunda aynı görüşlerimizi savunmaya devam edeceğiz.
Sunucu: Peki, 2007 yılındaki genel seçimlerden sonra Türkiye’de nasıl bir tablo ortaya çıktı?
Öymen: Şimdi, Genel Seçimlerle ilgili olarak çok şey söylendi ve yazıldı ama zannediyorum ki en son söylenecek sözler henüz söylenmedi. Bizim 2007 seçimleriyle ilgili bazı endişelerimiz, kuşkularımız devam ediyor. Şahsen benim bu konuda ciddi kuşkularım var. Geçen seçimlerle seçmen sayısını sadece kıyaslarsanız ne kadar garip bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz göreceksiniz. Türkiye’de nüfus artışına bağlı olarak her seçimde seçmen sayısı artıyor. İlk defa bu seçimde 1983 yılından bu yana neredeyse 25 yıldan beri ilk defa bu seçimde bir önceki seçime yani 2004’deki yerel seçime nazaran seçmen sayısı 1 milyon azaldı. Her seçimde 3 milyon, 3,5 milyon, 4 milyon bazen daha fazla artış gösterildi seçmen sayısı. Bu defa büyük bir düşüş oldu. Bunu bazıları “efendim bilgisayar sistemine geçtik ondan oldu” diye izah ediyorlarsa da doğrusunu isterseniz cevaplandırılması gereken daha pek çok soru var bu seçimlerle ilgili olarak. Benim şahsen kuşkularım devam ediyor.
Sunucu: Peki, bu seçimlerin yanı sıra 2007 yılına damgasını vuran sizce diğer önemli konular neydi?
Öymen: Evet, en önemli konulardan bir tanesi Nisan ayında başlayan Ankara, İstanbul, İzmir gibi şehirlerde gördüğümüz çok büyük halk gösterileri. Cumhuriyet mitingleri. Cumhuriyet tarihimizde bu kadar büyük mitinglerin örneğini pek hatırlamıyoruz. Bu mitinglerde halkın verdiği mesajın özü Hükümeti laiklikten uzaklaşan tavrına karşı bir tepkiydi. Yani başka şeyler de söylendi ama halkın en önemli mesajı laiklikten uzaklaşan politikalarına tepki göstermesiydi. Bu zannediyorum ki ileride de hatırlanacaktır. Türk halkının gerektiğinde nasıl bir tepki gösterebileceğinin de örneği olarak ta herkes tarafından bilinecektir.
Sunucu: Günümüzde de Osmanlı zamanıyla bir kıyaslama yapılıyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Öymen: Evet, Osmanlıyla da kıyasladığımız zaman aklımıza geleceği açısından söylüyorsanız 31 Mart vakası geliyor. O zaman da 1908’te anayasanın kabulü tekrar kararlaştırıldığı zaman II. Meşrutiyet zamanında bazı gericiler büyük bir ayaklanma başlatmışlardır ve o ayaklanma sırasında çok sayıda insan öldürüldü. Mektepli subayları öldürdüler. Aydınları öldürdüler. Milletvekillerinden öldürülenler oldu. Şimdi, tarihinde böyle bir olayı yaşamış bir ülke olarak biz Türkler bu aşırı dinci akımlara karşı, laikliğe karşı, eylemlere karşı çok duyarlı ve dikkatli olmak zorundayız. Cumhuriyet mitingleri o açıdan önemlidir. Bu hiçbir zaman halkımızın dini duygularına, kutsal duygularına yeterli saygı göstermemek anlamına gelmiyor. Bilakis ona en büyük saygıyı gösteriyoruz. Halkımızın bu dini duygularına en büyük saygıyı gösteriyoruz ama dinin siyaset tarafından istismarının ne kadar acı sonuçlar verebileceğini hem 1909 yılındaki 31 Mart vakasına gördük hem Kubilay Olayında gördük, Şey Sait İsyanında gördük. Bu ülkenin tarihinde gerçekten dini siyasete alet etmek isteyenlerin yarattığı çok acı olaylar vardır. O bakımdan bizim bu laiklik gibi konularda bu kadar duyarlılık göstermemiz sebepsiz değildir.
Sunucu: Sayın Öymen, Cumhuriyet mitinglerinden bahsettik. Tarihe geçtiğini de ve Cumhuriyet tarihimizde bu kadar büyük mitinglerin olmadığını bunların bir ilk olduğunu buradan da altını çizerek belirttik. A kabinde genel seçimler gerçekleşti ve ortaya farklı bir tablo çıktı diyebiliyoruz. Sizce bu çıkan bir tablo nasıl değerlendirilecek? 2008’te nasıl karşımıza çıkacak?
Öymen: Şimdi, seçimlerle ilgili bu kuşkuların yanı sıra bizim yasarlımıza aykırı olarak seçimlerde aşırı derecede para kullanılmıştır. Vatandaşa kömürden başlayarak hediyeler verilmiştir. Gıda maddeleri, altınlar, cep telefonları v.s. aklınıza ne gelirse. Şimdi, bu bizim seçim yasamızın 152. maddesine göre bir suçtur. Cezası 1 ila 3 yıl hapistir. Buna rağmen bu eylemler, bu yasa dışı rüşvetler artık basında ayyuka çıkmasına rağmen tek bir dava açılmamıştır. İşte bu seçimlerle ilgili düşündürücü olan tarafı budur. İkincisi, din faktörü istismar edilmiştir. Dindar bir adamı Cumhurbaşkanı seçtirmiyorlar diye yoğun propaganda yapılmıştır. Düpedüz yani sanki dini sebepten Sayın Gül seçilememiş gibi seçimden önce çok yoğun bir din propagandası yapılmıştır. Bu da suçtur. Siyasi partiler yasamıza ve anayasamıza göre bu da suçtur. Şimdi bir ülkede demokrasinin tam olarak işlemsini istiyorsanız yasaları tam uygulayacaksınız. Yargı tam çalışacak. Bunlar işlemediği takdirde çok sıkıntı yaşarsınız. Bazı hukuk açısından savunması güç durumlar yaşandı. Mesela anayasa referandumunda referandum oylaması başladıktan sonra yasanın ilgili maddelerini değiştirdiler. Bu dünyada görülmemiş şey. Buna rağmen bir oy çoğunlukla da olsa YSK’da normal kabul edildi. Bütün bunları hukuk tarihi yazacaktır. Hepimiz bugün siyasetçiler, gazeteciler, bilim adamları, akademisyenlerle birlikte hukukçularımız da bir sınav veriyor. Hepimiz tarih karşısında sınav veriyoruz. Bugünleri yarın yazacak olan tarihçilerin neler yazacağını merak ediyorum.
Sunucu: Seçimlerden sonra CHP eleştiri oklarına da hedef oldu. Genel Başkan tartışması da aslında gündeme geldi. Siz bunarlı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Öymen: Bütün bu olumsuzluklara rağmen CHP oylarını 1 milyon 300 bin artırmıştır. Daha iyi olmasını isterdik kuşkusuz. Bizim hak ettiğimiz daha iyi bir sonuçtu diye düşünüyoruz ve iktidar bu sonucu hak etmemişti. Seçimlerden oldukça kısa bir zaman önce Başbakan oylarımızda düşüş var diyor ondan sonra bakıyorsunuz ki inanılmaz bir tablo çıkıyor karşımıza. Bu nasıl oldu acaba? Yani bunun sebebi nedir? Yani seçimlerin tam dürüstlük içinde yapıldığını farz etsek bile bunun izahı müşkül. Karadeniz’e gidiyorsunuz böyle 100 bin insan sokaklara dökülmüş Hükümetin fındık politikasını protesto ediyor. 2–3 ay sonra bir bakıyorsunuz oy sonuçlarına açık farkla iktidar oy kazanmış. Nasıl oluyor bu iş? Yani cevabı henüz tam verilemeyen çok soru var. Onun için biz bunu görüyoruz.
DTP’yle ilgili sorduğunuz sorunun cevabı da şu: bu adliyeye, yargıya intikal etmiş bir konudur. Bu konuda biz konuşmak istemiyoruz. Bizim bütün dileğimiz bütün siyasi partilerimizin anayasamızın siyasi partiler kanununa uygun hareket etmeleridir. Türkiye’de 1. dini esasına göre siyaset yapılamaz yasaktır. 2. etnik esasa göre siyaset yapılamaz. O da yasaktır. Şimdi bu yasaklar delinirse ve yargı buna karşı sesiz kalırsa o zaman demokrasimizin geleceği hakkında kuşkular duymaya başlayabiliriz. Bu nedenle yargımıza çok büyük görevler düşüyor. Zor şartlarda hâkimlerin çalıştığını biliyoruz ama biz yine de diliyoruz ki yargı en büyük şartlarda bile kendinden halkımızın beklediği tarafsız görevi tam anlamıyla yerine getirsin.
Sunucu: Son olarak şunu da konuşalım: neden muhalefet eleştirildi? Neden siz muhalefet olarak eleştirildiniz?
Öymen: Muhalefetin eleştirilmesi yalnız Türkiye’de olmuyor? İktidardan beklediğini bulamayanlar sanki bundan muhalefet sorumluymuş gibi yorumlar çıkarıyorlar. Zaman zaman görüyoruz mesela iktidarın en haksız en yanlış olduğu konularda bile bir televizyon programı olduğunda ana muhalefet de şöyle yaptı. Yani muhalefetten beklenen görev iktidardan beklenen görevden farklı. Biz gerçekleri anlatmadık mı? Biz uyarı görevimiz yapmadık mı? Biz eleştirilerde bulunmadık mı? Ha, siz eğer basın olarak bu eleştirilerimizi, uyarılarımız yansıtmadıysanız izleyiciler, okuyuculara o zaman bunun sorumlusu muhalefet olamaz. CHP’nin pek çok görüşü maalesef basına yansımamıştır. Son olarak mesela AB’deki gelişmeleri Sayın Elekdağ ile birlikte basın toplantısı yaparak anlattık ve geçen seneye nazaran AB’nin Türkiye’yle ilgili tutumunun nasıl geriye gittiğini, üyeliğimizin nasıl tehlikeye düştüğünü somut örnekler vererek anlattık. Ertesi gün bakıyorsunuz bu büyük basının büyük bir bölümünde bir satır yok. Sanki biz hiç yapmadık o basın toplantısını. Şimdi bunları göremeyen vatandaş bazen diyor ki, “canım bu kadar kötüye gidiyor işler, mesela AB’de, niçin muhalefet sesini çıkarmıyor?” muhalefet sesini çıkarıyor da siz duymuyorsunuz. Niçin? Çünkü basın bir şekilde sansür uyguluyor. Dilediği gibi haberleri filtreden geçiriyor. Muhalefetin ağzından çıkan sözleri daha da büyük bir filtreden geçirerek bunları çoğu zaman halka hiç yansıtmıyorlar veya çok az yansıtıyorlar. O nedenle de halkın kafasında haklı olarak sorular uyanıyor “muhalefet nerede? Muhalefet görüşlerini açıklamıyor mu?” bereket ART gibi birkaç televizyon var da oralarda bu görüşlerimiz açıklayabiliyoruz.
Sunucu: Hazır konu AB’yle ilgili yaptığınız toplantıya gelmişken biraz bu konuyu da görüşelim. Şu anda AB’yle ilişkilerimiz hangi noktada?
Öymen: Şimdi, bu çok önemli. AB’yle ilişkilerimizde tam üyeliğimizi engelleyecek bir süreç başlamıştır. Bu sürecin önceliğini yapan Fransa’dır. Aynı zamanda Almanya başbakanı Merkel buna destek oluyor. Fransa Cumhurbaşkanı açıkça Türkiye’yi üyeliğe götürebilecek konulardaki müzakere başlıklarının görüşmeye açılmasını durdurulmasına karar verdi. Yani Türkiye’yle ilgili olar4ak tam üyeliğe bizi götürebilecek konuları AB’yle görüşemeyeceğiz. Türkiye’ye tam üyelik değil de özel statü verilsin diye Almanlar da iktidar partisi Hıristiyan Demokratların parti genel kurulunda karar aldılar. Şimdi biz bunları dile getiriyoruz ama bazıların işine gelmiyor. Bazıları hükümet başta olmak üzere bazı iş adamları, kuruluşlarımız, basının bir bölümü, bazı akademisyenler bu olumsuzlukları halkımızın gözünden saklamak istiyorlar ki eski politikalarını istedikleri gibi yürütsünler. Hâlbuki biz diyoruz ki, “bunun mücadelesini vermek lazım.” Başbakan Sarkozy’nin bu sözlerine tepki göstereceğine “aman” demiş kendisine “bu işleri basın aracılığıyla konuşmayalım.” Yani işin özüne itirazınız yok mu sizin? Basın aracılıyla ne mahsuru var? Halk da bilsin sizin görüşünüz tepkinizi ama bu görüşleri kamuoyundan saklayarak biz özel olarak görüşelim gibi bir yaklaşım sergiliyor. Çok açıkça adam size hakaret ediyor. Diyor ki, “efendim, Türkiye bir Asya ülkesidir ve Avrupa’da işi yoktur. Türkiye yakında 100 milyon olacak. Biz 100 milyonluk bir Müslüman kitleyi Avrupa’ya alamayız.” Siz ki dini konularda mangalda kül bırakmıyorsunuz da bu sözlere niye cevap veremiyorsunuz? Biz cevap veriyoruz. Biz diyoruz ki, “halkımızın Müslüman olması hiçbir zaman Türkiye aleyhine bir unsur olarak kullanılamaz” diyoruz. “Din farkı bu devride dile getirilemez” diyoruz. “Bu bir cins ırkçılıktır” diyoruz. Bunu biz söylüyoruz. Siz niye hükümet olarak söyleyemiyorsunuz? Bunu biz söylüyoruz. AB’de geçen yılkı kararlarla karşılaştırdık ve gördük ki geçene yıla Nazan büyük bir gerileme var. Geçen yıl Türkiye’nin üyelik sürecinden bahsediliyordu kararlarda bu yıl işte Dışişleri Bakanlığının Genel İşler Konseyindeki kararında Türkiye’nin üyeliğine bütün atıflar çıkartılmış. Fakat aynı gün alınana Hırvatistan’la ilgili karada Hırvatistan’ın tam üyelik sürecindeki hükümlülüklerin yerine getirmesinden bahsediyordu. Onlara var bize yok. Hırvatistan’a 18 maddenin başlığı müzakereye açıldı Türkiye’ye 3 madde. Hırvatistan’a üç misli açmışlar. Aynı gün başladık. Bizden kaynaklanıyorsa kusur onu bilelim. Hükümetin bir eksikliğinden kaynaklanıyorsa onu bilelim. Yok, bizden kaynaklanmıyor da Avrupa’nın bir ayrımcılığından kaynaklanıyorsa onun mücadelesini gelin birlikte verelim. İşte bunları söylüyoruz ama maalesef basının büyük bir kısmı halk tarafından duyulmasını istemiyor. Yani Türkiye’de kim ne derse desin üstü örtülü de olsa açık da olsa bir sansür uygulanıyor. Bunu herkesin bilmesi lazım ve bu sansür Türk milleti aleyhine uygulanıyor. Halkın gerçekleri duyması ve bilmesi istenmiyor. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor.
Sunucu: Sayın Öymen, belki bu noktada eleştirilen ve tartışılan konulardan bir tanesi de baş müzakereci olan Sayın Ali Babacan’ın aynı zamanda Dışişleri Bakanı olması. Bu iki görev aynı anda ne kadar verimli yürütülebilir?
Öymen: Çok zor ama mühim olan Sayın Babacan’ın tavrıdır. Şimdi, biz bunları Mecliste sorduk. Bütçe müzakere sırasında sorduk. Efendim Plan Bütçe Komisyonunda sorduk. Hiç birine cevap vermedi. Ben bunları sonra cevaplandırırım diyor cevaplandırmıyor. Daha önce sorduğumuz sorular var mesela benim geçen yılın mart ayında sorduğum soru var ama hala cevabı yok. O soruda diyordum ki, “bu sizin 23 Eylül 2003 tarihinde Amerikan hazine Bakanıyla Dubai’de imzaladığınız anlaşmanın metnini bize gönderebilir misiniz” dedik. Onay için Meclise sunamadılar. Bilgi için bile gönderemiyorlar çünkü utanılacak şeyler olduğunu biliyorlar. Bir taraftan diyorlar ki, “biz karşılıklı iş yapmayız. Aldığımızın karşılığında hiçbir taviz vermeyiz.” Fakat bir taraftan da bu taviz içeren anlaşmayı halktan, muhalefetten, Meclisten saklıyorlar. Amerikalılar biliyor biz bilmiyoruz bu anlaşmayı. Düşünebiliyor musunuz? Türkiye bu noktaya geldi. Bu anlaşmada çok açık bir şekilde Kuzey Irak’a Türkiye’nin asker göndermemesi öneriliyor. Gönderirse Amerikanın vereceği 1 milyar dolarlık hibenin kesileceği söyleniyor. Bu basına intikal etti ve oradan biliyoruz biz. Hala bu anlaşmanın metnini bize vermediler ama.
Sunucu: 2007 yılının son dönemine baktığımızda operasyon da gerçekleşti ve TSK çok başarılı bir sınır ötesi operasyon gerçekleştirdi. Hala devam ediyor. Bu operasyonların devamı nasıl gelecek? Tabii baktığımızda yeni eve dönüş yasası da yeniden gündeme geldi. Daha önce 8 kes çıkarılmıştı. Sizin bakış açınız nedir? Gerçekten işe yarayacak mıdır?
Öymen: Bir kere Hükümet maalesef bu operasyonu başlatmakta çok gecikti. 2004 yılından beri biz Hükümete ısrarla Meclisten yetki almasını öneriyorduk. Almadılar. Bu yılın Ekim ayına gelene kadar ki, o büyük terör saldırılara ve çok sayıda şehit verdiğimiz olaylara gelinceye kadar, Hükümet Meclisten bir türlü yetki istemedi. Yetkiyi aldı ve neredeyse Meclis oy birliği ile yetkiyi verdi. Ondan sonra TSK’ye bir türlü siyasi direktif veremedi. Siyasi direktif verdi ama bu direktifin ne olduğunu bilmiyoruz. Şimdi, 27 Aralık tarihli Financial Times Gazetesini açarsanız diyor ki, “Başbakan Erdoğan Amerika’dan sadece hava operasyonu için yetki aldı. Kapsamlı bir kara operasyonu için yetki almadı.” E bunu teksip edin? Başbakan böyle iddialar çıkınca, Ekonomist’te böyle iddialar daha önce çıkınca işte af karşılığında Amerika bu yetkiyi verdi gibi iddialar ortaya atınca esip gürledi. “Ne demek ben karşılıksız iş yaparım.” Ene ağır laflarla muhalefet saldırdı sanki biz icat etmişiz gibi bu lafları. Biz batı basınında çıkan lafları halkın bilgisine getiriyoruz ama buna bile tahammülleri yok. işte şimdi yine halkın bilgisine getiriyoruz 27 Aralık tarihli Financial Times Gazetesinde diyor ki, “Amerika Türkiye2nin kara operasyonu yapmasına izin vermedi.” Demek ki, biz bu işleri Amerika’nın izninle yapıyor muşuz. Peki, şimdi buna tepkiniz ne? Şimdiye kadar dünyada terörle mücadelede sadece hava gücü kullanarak sonuç almış bir ülke var mı? Bizim Hava Kuvvetlerimiz ne kadar üstün bir yeteneğe sahip olduklarını kanıtladılar. Böyle gece operasyonu yapacaksınız, hedefleri çok büyük bir hassasiyetle vuracaksınız bunu yapabilecek 4–5 ordu ya çıkar ya çıkmaz. Şimdi, bu açıdan TSK’yı kutluyoruz ama şunu da biliyoruz ki, kapsamlı bir kara operasyonu olmadan terörün kökünü kazıyamazsınız. Peki, kara operasyonu niçin yapmıyoruz? İklim koşulları dolayısıyla mı? “Efendim, iklim fark etmez” diyorlar. O zaman bizi tutan nedir? Böyle bir hava operasyonu arkasından bütün o bölgeyi teröristlerden temizleyecek bir kara operasyonu yapmanıza kim engel oluyor? Niye engel oluyor? Hükümet öyle bir izlenim veriyor ki, biz efendim askerlere yetki verdik bundan sonrası askerlerin işi. Yani verdiğiniz yetkinin sınırlarını Meclis ve kamuoyu bilmediği için askerlerin hangi koşullarda görev yaptığını da bilmiyoruz. Askere hangi koşullarda izin verdiniz? Öyle bir izlenim yaratılıyor ki yani tam manasıyla teröristler Kuzey Irak’tan kazınamazlarsa işte bu askerin sorumluluğudur. Bu yanlış. Sizin çizdiğiniz siyasi çizgiyi bilmiyoruz. Yabancı basının dediği gibi eğer Amerikalılarla siz kapsamlı bir kara operasyonu yapmama konusunda anlaştıysanız bunu da bilmek isteriz. Ona da o zaman tepkimizi koyarız. Bütün mesele şu: bu harekâta başlamak ne kadar önemliyse bunu bitirmek de o kadar önemlidir. Bunu bitirmek demek terörü sona erdirmek demektir. Bu millet bir daha evlatlarını şehit vermek istemiyor. Bir daha böyle bir acı yaşamak istemiyor. O zaman yapılacak iş nedir? Yapılacak iş bu terör örgütünü bir daha Türkiye’ye saldıramayacak hale getirmektir. Şimdi orada 3500 kişi var deniliyordu. Birkaç yüz teröristin bertaraf edildiği söyleniyor. Gerisi nerede? Şehirlere mi sığındı? Köylere mi sığındı. Onları oradan yakalayıp Türkiye’ye iade edebilecek makam yok mudur? Irak Hükümeti ne iş yapar? Oradaki yerel yönetim ne iş yapar? Amerikalılar buna niçin yardımcı olmuyor? Musul civarında PKK’nın insan deposu olarak kullandığı Mahmur kampını niçin hala boşaltamıyorsunuz? Niçin BM Yüksek Mülteciler Komiserlerini hala ikna edemediniz? Yani böyle çok soru var kafamızda çünkü şimdi mesele operasyona başlama mutluluğunu hissetmenin ötesinde bu operasyonun terörü tam anlamıyla bitirecek hale getirmektir. Aynı zamanda Güneydoğu’da teröre herhangi bir şekilde destek olabilecek insanları bu yoldan vazgeçirmek için işsizliği ortadan kaldıracaksınız. Yatırım yapacaksınız. Bölgedeki insanlara sahip çıkacaksınız. Bakın bugün bölge büyük kış koşulları altına girmiştir. Zorluklar içinde yaşamaktadır. Siz biliyor musunuz hala Doğu’da ve Güneydoğuda pek çok köy okulu tezekle ısınıyor. Devlet onlara kömür bile tahsis edemiyor. Seçimden önce yaz aylarında bütün batı Anadolu’da hiç ihtiyaç duyulmayan yerlerde dağıttıkları kömürleri oradaki köy okullarına dağıtamıyorlar. İşte sıkıntı burada. Güneydoğunun ızdırabı bu. Oradaki insanın çektiği sıkıntı bu. Yollar kapalı birçok yerde. “Bütün yollar açık” diyorlar. İşte yakında göreceksiniz kaç yüz köyün yolu kardan kapanmış. Dünyada kar bir tek Türkiye’ye mi yağıyor? Niçin İsviçre’de, Norveç’te, Finlandiya’da yollar kapanmıyor da Türkiye’de kapanıyor? Bütün bunlar Hükümetin sorumluluğu olan konular. Yatırım. GAP Projesi. Bakınız GAP Projesinin iki boyutu var: bir, bütün Türkiye’nin yaralandığı elektrik üretim boyutu var. %75’i gerçekleştirilmiş. Bir de o bölge insanlarının yaralandığı sulama boyutu var %14’ü gerçekleşmiş. Düşünebiliyor musunuz? Bölge insanına yönelik GAP yatırımlarında bu kadar gerileme var. Niçin yapamıyorsunuz? Niçin Dicle üzerindeki barajların inşaatını hızlandıramıyorsunuz ki aynı zamanda Irak da düzenli su verelim, dostluk ilişkileri kuralım, ekonomik işbirliği yapalım, o bölgenin insanlarına burs verelim v.s. bunların hiç birine cevap yok. Ondan sonra diyorlar ki, “muhalefet eleştirmesini biliyor proje üretemiyor.” İşte size proje.
Sunucu: Sayın Öymen, 2007 yılından 2008 yılına kalan en önemli konu başlığı belki de anayasa değişimi: sivil anayasa. Neden sil baştan bir anayasa değişikliğine gidildi? Bu anayasa tartışmaları hangi noktaya gelecek? Hazırlıklar hangi aşamada sizce?
Öymen: Biz çok yanlış buluyoruz bu tartışmaları. Bir kere anayasa değişikliği rejim değişikliği anlamına gelir. Ancak rejim değiştirileceği zaman anayasa değişir. Amerika’da 220 yıldan beri anayasa değişmiyor. Topyekûn anayasa değişikliğine gitmiyorlar. Dünyada hiç değişiklik olmadı mı 200 yıldan beri? Avrupa’da II. Dünya Savaşından sonunda yeni anayasalar Almanya’da ve İtalya’da filan yapıldı o zamandan beri değişmedi. Japon anayasası değişmedi. Siz niye değiştiriyorsunuz? Çünkü sizin rejimle sıkıntınız var. Rejimin laik karakteri din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması sizi rahatsız ediyor. İşin özü budur. Atatürk ilkelerin güçlü bir şekilde anayasada yer alması sizi rahatsız ediyor. Sipariş üzerine öyle bir tasarı hazırlatmışlar ki anayasanın giriş maddesi bölümündeki dokuz maddeyi bire indiriyorlar ve Atatürk’ten sadece barışçılık ve çağdaşlık lafları kalmış. Onun dışında Atatürk ilklerini giriş bölümünden çıkarıyor. Niçin çıkarıyorsunuz? Yani belli ki bu bir zihniyeti yansıtıyor. Zaten onların sözcüleri de seçimlerden hemen sonra biz anayasadan Atatürk ilkelerini çıkaracağız. Anayasalar renksiz ve kokusuz olur dediler ve gerçek niyetlerini ortaya koydular. Şimdi anayasada değişiklik gerektiren maddeler varsa ki vardır onların değişikliğine hep birlikte bakarız ve gereken maddeleri değiştiririz. Hem laiklik konusunda hem etnik konularda kaygı duyuyoruz ki anayasamızın 1924’ten beri yerleşmiş olan tek millet anlayışını zedeleyecek hükümler yer alabilir. Bu nedenle bizim bu konuda çok ciddi kaygılarımız var. Hükümetin bu konudaki niyetleri hakkında da kaygılarımız var. Anayasayı topyekûn değiştirerek yeni bir döneme yeni bir döneme Türkiye’yi sokmak istiyorlar. Belki 2. Cumhuriyetçilerin özlediği döneme. Yani Atatürk Cumhuriyetini kapatıp başka bir dönem başlatmak. O dönem Türkiye’yi nereye götürecek muhtemelen bir din devletine götürecek. Din devletlerin yasalarına bakınız. Anayasanın bazı maddeleri sizi rahatsız ediyorsa gelirsiniz Mecliste tartışırsınız ama topyekûn değiştireceğiz dediğiniz zaman bir niyetiniz olacak. Rejimle ilgili bir sıkıntınız olduğunu gösteriyor başka ne olabilir. Zaten bu tasavvurlarını 4–5 yıldan beri açıkça ortaya koydular. Yani Türkiye’yi adım adım bir din devletine götürecekler. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın. İşte biz de cumhuriyetin temellerinin M. Kemal Atatürk’ün koyduğu laiklik başta olmak üzere ilkeleri, devrimleri, anayasada yer alan temel dünya görüşünü korunmak istiyoruz. Bu görüşten Türkiye uzaklaştığı zaman Türkiye Atatürk’ün cumhuriyeti olmaktan çıkacaktır. Belki de niyetleri budur. Onun için adım adım Türkiye’yi bu tarafa götürebilecek, bunun kapısını açacak değişiklikler yapmak istiyorlar. Biz de buna karşı çıkıyoruz. Öyle anlaşmalar yaptılar ki size bir tek örnek vereyim: İslam Kalkınma Bankasıyla yaptıkları bir anlaşma var. Mecliste bereket biz müthiş bir tepki gösterdik de bunun Genel Kurula gelip onaylanmasına şimdilik mani olduk. Özel sektörü desteklemek için bir fon kuruluyor. Yalnız bir madde var ve bu fondan sadece İslami usulle çalışan firmalar yararlanır. Düşünebiliyor musunuz? Kim karar verecek hangi firma İslami usulle çalışıyor diye? Mekke’deki bir kuruluş. İhtilaf olursa ne olacak? Mekke’deki İslam Adalet Divanı karar verecek. Türkiye’yi bu hale getirdiler. Şimdi bunlar adım adım her sahada çıkıyor. Eğitimde çıkıyor. Kamu yönetiminde çıkıyor. Dinci kadrolaşmalarda çıkıyor. Yani bir kere daha söylüyorum: bizim halkımızın dini duygularına çok büyük saygımız var. Yani hiç kimse bizim bu laiklik konusundaki duyarlılığımızı halkın dini duygularına saygılı olmayan bir davranış gibi yorumlamasın. Biz halkın dini duygularını çok kutsal sayıyoruz. Her şeyin üstünde tutmak gerektiğini düşünüyoruz ve günlük politikaya bunların karıştırılmaması yani dinin siyasi amaçla istismar edilmemesini istiyoruz. İşte örneklerini verdim. Yani Atatürk’ün bu konuda gösterdiği duyarlılık sebepsiz değil. Herkesin bunu çok iyi idrak etmesi lazım. Milyonlarca insanın meydanlara dökülmesi boşuna değil. Halkımızın içinde bu duyarlılık var. Atatürk ilkelerine sahip çıkma refleksi var.
Sunucu: O zaman 2008’te de bu tarz mitingler görebilecek miyiz Türkiye’de?
Öymen: Tabii bu iktidarın davranışlarına bağlı. İktidar eğer gerçekten böyle bir din devleti kurma yolunda adımlar atmaya devam ederse ben inanıyorum ki halkımızın demokratik ölçüler içindeki tepkisi aynı güçte olacaktır belki daha da güçlü olacaktır.
Sunucu: O zaman anayasa değişikliği konusu bir krize mi neden olabilecek?
Öymen: Yani, şimdi kriz kelimesini bir kullanmak istemeyiz. Demokrasi içinde biz bütün meseleleri çözmek isteriz ama bu gidiş iyi bir gidiş değildir. Hükümetin ısrarla Türkiye’yi rejim değişikliğine götürmek istemsinin mutlaka bir tepkisi olur. Yani Türk halkı Atatürk ilkelerine, Atatürk’ün dünya görüşüne, laikliği vazgeçilmez bir yaşam biçimi olarak benimsemiştir. İslami yaşam tarzı diyorlar. İslami yaşam tarzı ne demek? İsteyen İslam hukukuna tabii olsun demek. Öyle mi? Bazı İslam ülkelerin ceza yasalarını açın: başörtüsü takmayanları 10 gün ila 2 ay hapis cezasına mahkûm ediyorlar. Başka suçlarda 74 kırbaç cezası var. Zina suçu işleyen kadınlar idam ediliyor. Bazı maddelerine göre bazı hallerde taşlanarak öldürülüyor. Türkiye’yi böyle bir ülke haline mi getirmek istiyorsunuz. Amacınız bu mudur sizin? Bizim bu konuda çok duyarlı olmamız lazım.
Sunucu: Bir diğer önemli konuda belki gerçekten vatandaşın içinde bulunduğu ekonomik durum olabilir. 2007 yılında bu nasıldı? Bu konuyu ele alacağız ve 2008’te de zam paketleriyle gözümüz açtık. Bunların devamı nasıl olacak? Vatandaşın sırtındaki yüke etkisi ne kadar olacak?
Öymen: Maalesef vatandaşın durumu giderek kötüye gidiyor. İşsizlik arttı. Sadece Bursa’da AKP döneminde 169 bin kişinin işine son verdiler. Hükümetin izlediği ekonomik politikaların sonucunda sanayiciler işçi çıkartmak zorunda kalıyorlar. En önemli sıkıntı işsizliktir. İkincisi: vatandaşın gelirlerindeki artıştan çok giderlerinde artış oluyor. Real gelirleri vatandaşın düşüyor. İşte bazı sendikaların açıkladığı geçim rakamlarına bakınız, açlık sınırına bakınız ve Türkiye’de ücretler, maaşlar bunu karşılayamayacak düzeydedir. Tarım felaket. Geçen yıl 1 milyondan fazla çiftçi tarımı terk etmek zorunda kaldı. Tarımda izlenen yanlış politikalar dolayısıyla veya bilinçli olarak tarımı daraltma politikaları sonucunda. Şimdi bütün bu meselelerine baktığınız zaman 2007 yılının vatandaş için iyi bir yıl olduğunu söyleyemeyiz. Bir milyondan fazla insanımız açlık sınırının altında yaşıyor. Yani gece yatağa aç giriyor. Halkımızın yaklaşık %24’ü fakirlik sınırı altındadır. Türkiye2deki vatandaşlarımızın durumu bu. Bir taraftan bakıyoruz toplam GSMH’da Türkiye dünyada 17. en zengin ülkesi fakat insanların bireysel olarak gelir düzeyine baktığınız zaman Türkiye’de neredeyse 90. sırada. İşte sıkıntılar bunlar. Şimdi yılsonuna doğru kalkınma hızında çok büyük bir düşüş oldu. Cari açık dediğimiz devletin toplam döviz gelirleriyle toplam döviz giderleri arasındaki fark rekor düzeye çıktı. Bu yıl bunun yani 2007 yılında bunun 35 milyar dolar civarında olacağı hesaplanıyor ve dış ticaret açığımız da 55 milyar dolar civarına geldi. Yani bunlar şimdi ekonominin çok olumsuz göstergeleri. “Efendim, bizden daha borçlu ülke yok mu?” Bir kere Türkiye dünyanın en borçlu ülkelerinden biri. Bizden daha borçlu ülkeler de var ama o ülkelerin borçlarını geri ödeme takvimi o şekilde düzenlenmiş ki bunu hissetmiyorlar. Türkiye borçların geri ödenmesinde dünyanın en kötü durumdaki 4 ülkesinden biridir. Ve gerek milli gelirine göre borç ve faiz geri ödeme miktarları gerek ihracata oranla borç ve faiz geri ödeme miktarlarına baktığımız zaman Türkiye dünyanın en kötü durumundaki ülkelerinden biridir. En yüksek faizle borç alan ülkelerden biridir. Komşumuz Yunanistan %4,5’la borç alıyor Türkiye %17’yle alıyor.
Sunucu: Bu doğru orantılı olarak vatandaşa da yansıyor.
Öymen: Şimdi 2008 yılında bir de üstelik dünyadaki ekonomik krizin Türkiye’ye yansıması bekleniyor. Bu Morgec gayrimenkul sektöründe yaşana kredilerin geri ödememesinden kaynaklanan kriz adım adım bütün dünyayı istila ediyor. İngiltere’de bir banka istifa etti.
Sunucu: Bu noktada Hükümet politikalarını destekleyen TÜSİAD bile bu tehlikeye dikkat çekiyor, dimi?
Öymen: TÜSİAD genellikle Hükümete övgüler yağdırmakla meşguldür. Fakat onlar bile anladılar ki iş kötüye gidiyor. 2008 yılının ortalarına doğru bunun etkilerinin Türkiye’de görülmesi söz konusudur. Eğer bu etkiler Türkiye’ye gelirse sıcak para Türkiye’den çekilirse o zaman bu Türkiye’yi çok ciddi sıkıntıya sokacaktır çünkü bugün Türkiye’deki sıcak para devletin Merkez bankasındaki toplam döviz rezervlerinden çok daha fazladır. 100 milyar doları geçmiştir Türkiye’deki sıcak para. Bu her an çekilebilecek bir para demektir. Genel Başkanımız buna turist para diyor. Yani bir gün gelir bir gün gider. Şimdi bu sıcak paraya dayanarak ekonomiyi ayakta tutamazsınız. Sürekli sağlam gelirleriniz olacak. Gelir gider dengeniz olacak. Eğer siz borçlarınız ve faizini ödeyebilmek için yeniden borç alma durumunda kaldıysanız ki, kalıyorsunuz Türkiye’nin durumu budur, o zaman borç sarmanına girdiğiniz anlamına gelir bu. Bundan kurtulamazsınız. Bu Hükümet iş başına geldiği zamanki tabloya bakın, o yıllarda Türkiye’nin ödediği borç ve faiz oranına bakın bir de bugün bakın. Bugün Türkiye’nin ödediği borç ve faiz miktarı yılda 40 milyar doları aşmıştır.
Sunucu: Sayın Öymen, sohbetimizin sonuna yaklaştık. Toparlamak gerekirse son olarak neler söylemek isterseniz?
Öymen: Toparlamak gerekirse bu olumsuz tabloya bakarak yine de vatandaşların kötümser olmaması lazım. Türkiye çok daha kötü koşullardan geçti. Cumhuriyeti kurduğumuz yıllarda, Kurtul Savaşını yaptığımız yıllarda çok daha kötü çok daha zor şartlar altında Türk milleti yaşıyordu. Ama halkın gücüne dayanarak biz bu engelleri aştık. Şimdi de aşarız. Demokrasi içinde halkın gücüne, iradesine dayanarak biz bu engelleri aşarız ama öyle anlaşılıyor ki bu hükümetle bunu yapamayacağız. Yani bu Hükümet görevde kaldığı sürece Türkiye bu sıkıntıları ağırlaşarak yaşayacaktır. Bundan kaygı duyuyoruz. Ama demokraside çare tükenmez derler. Hakikaten tükenmez. Biz inanıyoruz ki bütün bu sıkıntılardan sonra Türkiye’yi iyi parlak bir gelecek bekliyor. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyeti Atatürk’ün yolunda biz ilerletmeye başarırsak eğer göreceksiniz ki bu sıkıntıların altından kalkacak gücü de kendimizde bulacağız. Parolası bunun tam bağımsızlıktır. Atatürk’ün bütün mesajlarının en önemlisi belki de budur çünkü bir ülke ekonomik, siyasi, kültürel bağımsızlığını kaybederse bu sorunun hiç birine çare bulamaz. Onun için biz bu sorunlara Atatürk’ün tam bağımsızlık anlayışı çerçevesinde çare bulacağız. Biz CHP’liler buna inanıyoruz ve geleceğe güvenle bakıyoruz çünkü biz Atatürk’ün partisiyiz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.