Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

ART – Vakıflar Yasası, Almanya’daki Yangınlar, ABD’deki Seçimler ve Kosova’nın Bağımsızlığı Hakkında
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in ART’ye verdiği mülakat
15 Şubat 2008
Sunucu: Bugün vakıflar yasasını konuşacağız. Vakıflar yasası TBMM’de hakikaten büyük tartışmalarla birlikte görüşülmeye devam ediyor. Yasanın geçmesi çok tehlikeli olarak değerlendiriliyor. Bütün muhalefet partileri tarafından bu sefer. MHP de işin içinde ve tamamen yasaya karşı çıkıyor. Ne olacak? Endişeleriniz nedir? Sakıncalı bulunun maddeler nedir?
Onur Öymen: Belli ki, bu vakıflar yasası Meclisin gündemine AB’nin ilerleme raporlarındaki ifadeler ve baskılar üzerine girmiştir. Geçen dönemde bu yasa bizim itirazımıza rağmen çıkmıştır fakat Sayın Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer yasanın 9 maddesini geriye göndermiştir. Bunların Lozan Anlaşmasına aykırı olduğunu, Türk hukuk sistemine aykırı olduğunu çok kuvvetli ifadelerle, çok kapsamlı bir yazıyla Meclise bildirmiştir. Bu defa görüyoruz ki, Hükümet sanki Cumhurbaşkanından böyle bir itiraz hiç gelmemiş gibi. Cumhurbaşkanının her itirazını reddederek bu yasayı aynen çıkaracak. Niye? Çünkü yabancılar böyle istiyor. Çünkü yabancıların baskısına dayanamıyorlar, direnemiyorlar. Mesele bu kadar basit. Bizim uzun zamandan beri bu vakıflarla ilgili, azınlık haklarıyla ilgili baskılara karşı en önemli direnç noktamız Lozan Anlaşmasıydı. Çünkü Lozan Anlaşmasında mütekabiliyet yani karşılılık ilkesi var. Sevr’den Lozan’ı ayıran bu zaten. Azınlıklar konusunda Sevr Anlaşmasının 151. maddesi diyor ki, “müttefik ülkeler azınlıklar konusunda Osmanlı İmparatorluğu’na bildirir Osmanlı İmparatorluğu da bunu aynen uygular.”
Sunucu: Sizin tepkiniz de Başbakana bu noktadaydı.
Onur Öymen: Bu noktadaydı. Şimdi bunu bozan, Sevr’i yırtıp atan Lozan Anlaşması ise tam tersine diyor ki, “İstanbul’daki Rumlara şu şu haklar tanınır ama aynı haklar Batı Trakya’daki Türklere de tanınır.”Hükümet bunu şimdi yok farz ediyor. İşin hazin tarafı odur. Yunanlıların 7 Şubat 2008 tarihinde çıkarttıkları bir azınlıklar yasası var. Orada bile başında Lozan’a atıf var. Bizim yasada bir kelimeyle Lozan geçmiyor. Hiç. Sanki böyle bir anlaşmamız yokmuş gibi. Üstelik Başbakan bu yasaya atıfta bulunarak bir açıklama yapıyor “mütekabiliyet kuralı uygulanmayacaktır. Biz aynen ecdadımız gibi yapacağız.” Ne yaptı ecdadımız? Kapitülasyonlar verdi. Tek taraflı tavizler verdi. Teslimiyetçi politikalar izledi ve Osmanlı İmparatorluğunu batma noktasına getirdi. Onlar gibi yapacağız diyor. Yani Lozan’ı silmiş defterden. Biz defalarca söyledik. Lozan Anlaşmasının adı geçmiyor. Oysa bütün bu cemaat vakıfları dediğimiz konularda esas düzenleyici olan Lozan. Lozan’ı çıkarırsanız geriye Sevr kalıyor. Bu kadar vahim ve ciddidir bu iş ama bizim Hükümet yabancıların baskısına, dayatmalarına dayanamadığı için İstanbul’daki Rum Ortodoks Kilisesinin patrikhanenin yabancılar üzerinden bastırarak Türkiye’ye kabul ettirmek istediği her hususu kabul ediyor. Yalnız vakıflar yasasında değil aynı şey ekümeniklik sıfatında görüyoruz. 85 yıldan beri Türkiye bu konuda izlediği politikadan bir anda vazgeçiveriyor. Başbakan diyor ki, “Ortodokslar isterse dünyada patrik ekümenik olsun ne olur.” Boşuna mı uğraştık biz 85 sene? Boşuna mı biz Lozan’da bu mücadeleyi verdik. Hem mütekabiliyet konusu hem ekümeniklik konusu yarın göreceksiniz Heybeli Ada Ruhban Okulu açılsa ne olur diyecekler.
Bu yaklaşımlar gerçekten son derece kaygı vericidir. Yalnız bu yasalar bağlamında değil. Türkiye’nin genel dış politika yaklaşımı bağlamında. Yani çok açıkça ilan ediyor ki, uluslar arası ilişkilerin altın kuralı olan mütekabiliyet ilkesi bizi hiç ilgilendirmiyor. Kolaylıkla feda edebilirim diyor.
Sunucu: Yunanistan Dışişleri Bakanı Dora Bakoyanni Kosova’nın bağımsızlığından duyduğu endişeyi dile getiriyor ve hemen ABD’yle temasa geçip “bu herhalde diğer konular için örnek teşkil edemez” diyor. Yani Kıbrıs’ı kastederek endişe duyduğu konuyu hemen ortaya koyuyor. Daha kimse böyle bir bağ kurmamışken o zaten kuruyor ve olabileceklerin önüne geçiyor. Biz mütekabiliyete ne gerek var dediğimiz zaman hakikaten hangi noktada durduğumuz ilginç.
Onur Öymen: Bu çok vahim bir tablo. Bunu dün defalarca dile getirdik. Üstelik işin tuhaf tarafı şu: şimdi Hükümetin Meclise sunduğu vakıflar yasasında mütekabiliyet lafı yok. Hiç geçmiyor. Şimdi bunu biz komisyonda koydurduk. CHP’liler önerdi onun üzerine ister istemez oraya bir cümle koydular işte “mütekabiliyet hakkı saklıdır” diye. Ondan sonra bakıyoruz Meclisteki görüşmelerde ilgili makamlar mütekabiliyet hakkını koruyacağız derken aynı konuda aynı yasa hakkında Başbakan bir açıklamam yapıyor “yok” diyor “mütekabiliyet hakkı korunmayacaktır. Böyle bir meselemiz yoktur. Ecdadımız gibi yapacağız.” Düşünebiliyor musunuz işin vahametini siz? Hükümet başka türlü konuşuyor, Başbakan başka türlü konuşuyor, Meclise sunulan yasa farklı, komisyondan çıkan yasa farklı yani tutulur tarafı yok bu işin ve ısrar ediyorlar sonuna kadar bizim dediğimiz gibi çıkacak diye.
Sunucu: Şimdi bu ısrar da çok ilginç değil mi Sayın Öymen?
Onur Öymen: Çok ilginç. Açık değiller. Bir hata yaptılarsa o hatayı düzeltmeye açık değiller.
Sunucu: Benim merak ettiğim şu: AKP’yle CHP arasında bir atışmadır devam ediyor ve üslup sertleşmeye başladı. Hiç istenmeyen bir noktaya doğru da yavaş yavaş da gidiyor. Hakikaten çok setleşti fakat ortaya çıkan herhangi bir Türkiye sorununa cevap yok. Karşılıklı atışmaları takip ediyoruz fakat ortada başka bir sorun var ve o soruna hiç kimse değinmiyor.
Onur Öymen: Sıkıntı şuradan kaynaklanıyor: Hükümet bu seçimlerden aldığı sonuçlardan cesaret alarak rejimi değiştirme projesini adım adım yürürlüğe koyuyor. Bunların hepsi onun bir adımı. Yani neyi değiştirmek istiyor? Lozan’da kurulan devletin temel yapısını, cumhuriyetin temel ilkelerini, laikliği. Her gün bir adım atarak bunları teker teker yozlaştırıyor ve başka bir devlet yapısına Türkiye’yi götürmek istiyor. Yani bunlara iktidar olmak yetmiyor. Tek başınıza iktidar olmuşunuz, Mecliste yeterince çoğunluğunuz var bunlar yetmiyor. Memleketin, ülkenin, milletin, dokusunu değiştirecekler. Yani Türkiye’yi bir Suudi Arabistan bir İran haline getirecekler.
Sunucu: Böyle bir endişe var evet. Yok dersek yalan söylemiş oluruz ama Türkiye böyle bir dönüşüme böyle bir reforma veya reform adı altında yapılan bu kadar çok değişikliğe müsait mi? Veya yapabilir mi?
Onur Öymen: İran’da müsait değildi. İran’da İslam devriminden önce Şah’ın otoriter bir yönetimi vardı ve demokratik güçler bundan çok şikâyetçiydi ve tepkiliydi ama ülkenin yaşam biçimi çağdaş bir yaşam biçimiydi. Yani bugünkü İran’la mukayese kabul edilmeyecek durumdaydı. E şimdi ne oldu? Şimdi İran’a öyle bir rejim geldi ki, yasalarla başörtüsü takmamayı engellediler. Bugün İran’da bir kadın başını örtmezse 2 aya kadar hapis cezasına çarptırılır. Filanca suçu işlediği takdirde 74 kırbaç cezası var. Yok, efendim bir devleti yöneten kimseye itiraz ederse tepki gösterirse idama kadar gidiyor. Zina suçu işlerse taşlanarak öldürme cezası var. Yani o rejim öyle bir rejim. Dikkat ederseniz Hükümet, Başbakan özellikle Avrupa ülkelerine hiç sözünü esirgemeden eleştiriyor. Hatta diyor ki, “Batıdan biz ahlaksızlığı aldık” diyor yani” bilimi ve sanatı alacağımıza ahlaksızlığı aldık” diyor. Fakat hiçbir zaman siz bir din devletiyle ilgili eleştirisini duydunuz mu? Suudi Arabistan’da hırsızların elini kesiyorlar ne yazık, kadınlara niye araba kullanma hakkı verilmiyor, bir kadınla bir erkek bir lokantada görülse niye hemen yakalanıp tevkif ediliyor. Hiç bunları eleştirdiğinizi duydunuz mu? Çünkü gönüllerinden geçen rejim o. Yoksa Avrupa’yı eleştirdiği gibi onları da eleştirir. Niçin başı açık olanlara hapis cezası veriyorsunuz diyor mu İranlılara? Demiyor. Çünkü o rejim onun gözünde kutsal. İşte hedef bu. Biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. Başbakanın çeşitli beyanları var. Kendi ağzından kendi görüntüsüyle televizyonlarda yayınlandı. “Halk isterse gayet tabii laiklik gidecektir” diyor. Şimdi diyor ki, “laikliğin teminatı benim.” Nasıl inanacaksınız?
Sunucu: Değiştim diyor Sayın Başbakan.
Onur Öymen: Olur mu öyle şey. Neye göre değiştin? İşte bakın, daha yeni söylüyor “ecdadımız gibi hareket edeceğiz.” Demek ki, değişmemiş. Ecdadımız ne yaptı sizin? Ecdadınızın hangi hareketine özeniyorsunuz? Kapitülasyonları veren ecdadınıza mı? Osmanlı İmparatorluğunu batıran ecdadınıza mı? Atatürk’ün korkak ve hain dediği Vahdetine mi? Kime özeniyorsunuz? Yani herhalde kast ettikleri Osmanlı devletini kuran Osman, Orhan, murat vs. onları kast etmiyor. Kast ettiği tek taraflı taviz verenleri kast ediyor. Bir de dün Mecliste görüşürken diyorlar k, “efendim, mütekabiliyet olur muymuş o açıdan?” E ne olur muş? Paralellik olurmuş Lozan’da. Türkiye’yle Yunanistan arasında paralellik olacakmış. Lozan onu diyormuş. Uluslararası ilişkilerde paralellik diye bir kavram yok. Yunan kanununda daha 1980 tarihli azınlıklar kanunda açıkça mütekabiliyetten bahsediyor. Yani karşılıklılık yani sen bana bir şey yaparsan ben de sana karşılılığını veririm. O manaya gelir. Uluslararası ilişkilerde paralellilik diye bir kavram yok. Yani sen şunu yap ben de aynı zamanda bunu yapayım. E yapmazsam ne olacak? Yapmazsan yapma. Olur mu? Başbakanın bu söylemi ve bu yasa Batı Trakya Türklerini perişan etti. Onlar daima böyle bir baskıya muhatap olsalar Yunan Hükümeti tarafından hemen Ankara’ya bakarlar. Ankara herhalde bizim hakkımız koruyacak bir şey yapar diye. İşte Ankara2nın elindeki en önemli silah da mütekabiliyet silahı. Bunu elinden alıyorsunuz.
Türkiye’de bazı her şeyi bilen profesörler var “bu milletvekilleri hiç bir şeyden anlamıyor” diyorlar. “Bunlar” diyor “bizim vatandaşımız” yani İstanbul’daki Rumlar “gayet tabii onlara vatandaşlık hakkı vereceğiz.” Şimdi bilmedikleri şu: azınlık hakkı başka vatandaşlık hakkı başka. Vatandaşlık hakkı bütün dini, dili, etnik kökeni ne olursa olsun herkesin hakkı. Azınlık hakları, bu vatandaşlık hakkının üzerinde bir hak. Onlara tanınan bir imtiyaz. Şimdi bu imtiyazı biz tanıyacağız onlar Batı Trakya’daki Türklere tanımayacak. Tartışma buradan kaynaklanıyor. Mesela, bugün şimdi Türklerin bir dini eğitim verecek yüksek okul açmaları anayasamıza göre yasak. Ama İstanbul’daki bunu istiyor. Patrikhaneye bağlı Heybeli Adada özel bir dini yüksek okulu bir ruhban okulu açılsın. Şimdi bizimkiler de destekliyor bunu. Bazı sözde bilim adamları, Hükümet destekliyor filan. Peki, Türk aslından gelen Türk vatandaşlarının sahip olmadığı bir hakka efendim başka bir dine mensup Türk vatandaşlarına vermek anayasamızın eşitlik kuralına uyuyor mu? Bunu düşünmüyorlar. Bunu düşünmek işlerine gelmiyor.
Sunucu: Peki, önceden sahip olunan bu vakıfların işte arazileri, mülkleri konusunda neler söyleyeceksiniz? Orada da hakikaten çok inanılmaz bir durum söz konusu.
Onur Öymen: Şimdi bu çok eski bir konu. Yüzyıllara gidiyor geçmiş vakıflar meselesinin. Bu, Atatürk zamanında düzene sokulmuş. Belli kurallar getirilmiş ve o sistem bugüne kadar işlemiş. Şimdi bazı Türk vakıflarının da şikâyetleri var. “Efendim, şöyle bir bürokratik engelle karşılaşıyoruz” filan bunlar düzeltilir. Bunlar mühim değil ama siz Atatürk devrindeki sistemi kökten değiştiriyorsunuz. Yani bunların yaptığı o. Öyle ki, şimdi kurucusu belli olmayan gayri Müslim vakıflar var. Kurucusu olarak mesela Hz. İsa geçiyor. Öyle yazılmış. Hz. Meryem diyor. Sahibi kim? Belli değil. Kim kurmuş? Belli değil. Nedir sınırı? Belli değil. Böyle gide gide öyle bir fatura çıkaracaklar ki bize “efendim, o da vakıftı. Bu da vakıfıt. Siz bilmiyorsunuz ama Hz. Meryem adına kurulmuş olmakla birlikte işte şu araziler de bizimdi. Bu binalar da bizimdi” diye çıkacak. Şimdi siz itiraz edeceksiniz “olur mu işte kanıtlayamıyorsunuz” filan hemen gidecek AHİM’e. Oradan karar alacak. Dahasını söyleyeyim size, bizdeki bilgilere göre dün Mecliste de açıkladık, bazıları vaktiyle Ermenilerin Türkiye’deki tapularını araştırıyorlar ve bunları bir Avrupa ülkesinde Osmanlıcadan bugünkü dillere tercüme ettiriyorlar ve onlara dayanarak Türkiye’yi dava etmeye hazırlanıyorlar. Karşınıza öyle bir tablo çıkacak ki, ucu bucu olmayan nerede bittiği belli olmayan bir tablo. Ve siz hangi noktada itiraz ederseniz hemen gidecek AHİM’e ve orada belki yüzlerce belki karar çıkacak. Türkiye’yi altından kalamayacak tazminatlara sokacak. Bütün bunları niçin yapıyorsunuz? AB bastırdı diye. Peki, AB bastıryor da karşılığında size ne vaat ediyor? Yani bu yasayı çıkarırsanız yarın sizi üye mi yaparız diyor? Hayır. Türkiye’nin üyeliğini engelleyen çevrelerin tutumunda en küçük bir değişiklik yok. işte onun için bunun adı tek taraflı taviz. Kapitülasyonlar da böyle verilmiş.
Sunucu: Hükümetle ilgili sizin söylediğiniz akıllarında başka bir şey var. Bu ülkeyi başka bir hale getirmek var diye net bir fikir olduğunu söylüyorsunuz ama bu vakıflar yasası zaten eğer Türkiye’den bir mülk, toprak, parça ayıracaksa e bunu niye istesin Hükümet?
Onur Öymen: Bu Hükümetin iki noktası var. Bizim bunu çok iyi görmemiz lazım. Yani bunlar hareketleriyle ortaya koyuyorlar ve bu doğrultuda beyanları da var. Metinleri de var elimiz var. “Bizim hedefimiz Türkiye’nin dokusunu değiştirmek. Atatürk’ün kurduğu laik cumhuriyeti silerek onun yerine Osmanlı İmparatorluğu gibi bir din devleti kurmaktır. Gerisi teferruattır” diyor. Şimdi bu projesini yerine getirebilmek için dünyadan desteğe ihtiyacı var çünkü buna benzer partiler daha önce kapatılmış. Böyle din devleti kurmak isteyen, türbanı istismar eden filan partiler daha önce anayasa mahkemesi tarafından kapatılmış. Şimdi kapatılmamak için ne yapacaksınız? Dünyada kendinize meşruiyet tabanı yaratacaksınız. Amerikalılar diyecekler ki, ne kadar meşru ne kadar demokratik bir Hükümet. Avrupalılar öyle diyecek. Bunu boşuna söylerler mi? Bunu söyleyebilmeleri için sizin onlara çok büyük bir taviz vermeniz lazım. Bir tane de yetmez. Her istediklerini yapmanız lazım ki, sizi meşru saysınlar. İşte yaptıkları bu. Niçin daha önceki Sayın Erbakan’ın başkanlığındaki partiler kapatıldı? Çünkü ne Avrupa’dan ne Amerika’dan destek yoktu onlara çünkü onlar dini konularda gerçekten böyle bizim de tavsif etmediğimiz bir yaklaşımla laiklik karşıtı bir tavır sergiliyorlardı ama milli konular Kıbrıs filan söz konusu olduğu zaman da o milli konularda taviz vermek istemiyorlardı. Yani Batı’nın baskılarına boyun eğerek milli meselelerde taviz vermiyorlardı. Bunlar ise meşruiyetlerini sağlayabilmek için siyasette Türkiye’nin en hayati konularında bile fütursuzca taviz verebiliyor. İşte Kıbrıs’ta yaptıklarına bakın. Yani hiçbir Türk Hükümeti bunların yaptığını yapmazdı. Kofi Annan Planını gözü kapalı kabul ettiler bir de Kıbrıslı Türklere baskı yaptılar siz de kabul edin diye. Bir okursanız dehşete kapılırsınız.
Sunucu: Peki, bu sene için ne söyleyeceksiniz? 2008 yılı çözüm yılı olacak deniliyor.
Onur Öymen: 2008 yılında da aynı şeyleri yapacaklardır çünkü bunların gözünde çözüm demek karşı tarafı tatmin edecek bir taviz vermek demek. Durup dururken bir mesele çözülür mü? Cebeli Tarık meselesi 300 yıldır çözülmüyor. Niye? Çünkü İngiltere de İspanya da kendi menfaatini koruyor. Bir tanesi kalkıp da “canım çözüm olsun ben her şeyi vermeye hazırım” dese yarın çözülür. Ama siz derseniz ki, “benim için milli menfaati korumaktan daha önemli hedefler var. Onun için çalışıyorum ben. Bu konu giderse gitsin ne olacak” derseniz o zaman hiç bir şeyi tutamazsınız. O zaman Atatürk’ün kurduğu cumhuriyeti feda ediyorsunuz demektir. Ben size bir kere daha söylüyorum: bu vakıflar yasasının temel dayanağı Lozan’dır. Şimdi siz burada Lozan’a hiçbir atıfta bulunmuyorsanız belli ki, Lozan’da sağladığınız kazanımları korumak, bunun için mücadele etmek gibi bir çabanız yok. Bir derdiniz yok. Üstelik kendi başlarına bu Lozan’a uygundur, ne var bunda diyor. Yani Cumhurbaşkanının bütün o eleştirileri, Lozan’la ilgili duyarlılıkları, dikkate getirdiği hususların hepsi bunların gözünde boş laf. Niye? Çünkü onları benimserlerse yabancıların baskısına direnmesi lazım. İşte direnemiyor.
Sunucu: Peki, AB’nin, hep bu söyleniyor da onun için soruyorum, hakikaten böyle bir baskısı var mı? Çünkü AB müktesebatında böyle bir şey yani vakıflarla ilgili onlara vakıflara bakışıyla Türkiye’nin Osmanlıdan Türkiye Cumhuriyeti olmuş bir ülkenin vakıflara bakışı farklı. İşte bizden bir parça Yunanistan onların da vakıflara bakışı biraz bize yakın ama onun haricinde vakıflar aynı değil ki Avrupa’da. Nasıl bir baskıdır Hükümetin yaşadığı?
Onur Öymen: Bütün mesele şu: İstanbul’daki Rum Ortodoks Kilisesi Patrikhane ve aynı zamanda radikal başka gruplar Avrupa’yı kullanarak Avrupa üzerinden Türkiye’ye baskı yapmaya çalışıyorlar. Dikkat ederseniz Avrupa Parlamentosunun kararlarında, Avrupa Komisyonunun Türkiye’yle ilgili ilerleme raporlarında Patrikhane ne istiyorsa hepsi kelime kelime yazılmıştır. Ve ayrıca diğer ülkelere Amerika’ya, Avrupa ülkelerine teker teker bunları anlatarak bu ülkelerin de ikili düzeyde Türkiye’ye baskı yapması sağlanıyor. Şimdi bütün bu baskılara karşı bizim en önemli direnç noktamız şu güne kadar Lozan Anlaşmasıydı. Biz, onlar böyle haksız baskılar yaptıkları zaman diyorduk ki, “bakın Lozan’daki kurallara biz uyarız ama Lozan’ın ötesine biz geçemeyiz. Bu Türkiye’yi bağlayan bir anlaşma. TBMM’nin onayladığı ve diğer ülkelerin de onayladığı uluslar arası alanda tescil edilmiş ve Türkiye’nin en önemli en temel anlaşması bu. Bundan vazgeçemeyiz. Bunun gerisine gidemeyiz” diyorduk. Şimdi Başbakan bir sözünle Lozan’ın en kilit unsuru olan mütekabiliyetten vazgeçiyorum diyor. Şimdi siz mütekabiliyeti savunduğunuz zaman birisi diyecek ki, “siz okumuyor musunuz Başbakanınızın sözlerini? Başbakanınız bu yasaya atıfta bulunarak mütekabiliyet aramayacağız diyor. Size ne oluyor?” dese ne diyeceksiniz?
Sunucu: Biraz da Amerika’daki seçimlere bakmak istiyorum. Ne diyorsunuz?
Onur Öymen: Amerika’da geleneksel bir söz vardır “siyasete kimler yön verecek diye tartışılırken, WASP olmalı” derler. WASP demek White, Anglo-Sakson, Protestan. Yani beyaz olacak, Anglo-Sakson kökeninden gelecek ve Protestan olacak. Şimdi bunun istisnaları çok az. Kennedy Katolik’ti mesela. Şimdi bu Obama’nın ortaya çıkışı yepyeni bir durum yarattı ve şu anda Bayan Clinton’la baş başa gidiyor. Bayan Clinton aleyhine işleyen unsur yani ayni aileden iki başkan olur mu konusu var. Belki başka unsurlar da var. Obama’nın da gençliği, verdiği mesajlar, Amerikan toplumunu etkileyici yapısı öyle anlaşılıyor ki, dikkate alınıyor. Şu anda o yarıştan kimin galip geleceği henüz kestirilemiyor. Belki biraz daha beklemek lazım ama öbür tarafta da cumhuriyetçilerin artık adayı olacağı anlaşılan McKein var. Öyle anlaşılıyor ki, işte bu esas yarış o zaman McKein’le Obama ve Clinton yarışmasından galip gelecek adayla yapılacak ve o zaman göreceğiz. Şu andaki göstergeler demokratların daha şanslı olduğunu gösteriyor ama aday tespit edildikten sonra belki yapılacak yeni kamuoyu yoklamalarına bakmak lazım. Bizim için çok önemli.
Sunucu: Benim merakım şu: ABD seçimini cumhuriyetçiler mi demokratlar mı kazanacaktan daha çok demokratların içerisinde kim kazanacak? Sanki daha heyecanlı olan takip o süreç. Sizin tahminiz nedir?
Onur Öymen: Türkiye açısından baktığınız zaman bu dönemde adaylık döneminde etnik gruplara taviz verme yarışına girer adaylar. Her ikisi de şimdi Ermeni gruplarına taviz veriyorlar. Biz gelirsek işte soykırım tasarısını çıkarırız filan gibi şimdi bizim bu açıdan bakmamız ve izlememiz gerekiyor. Bir de biz geleneksel olarak nasıl başkalarının bizim içişlerimize karışmasını istemezsek biz de başkalarının iç işlerine karışmayız. Aksi takdirde onların da Türkiye’nin iç politikasıyla ilgili söz söylemelerine hak tanımış oluruz. Onun için, biz şimdiye kadar ilke olarak yalnız Amerika değil hiçbir ülkede şu adayı destekliyoruz bu adaya karşıyız gibi bir şey söylemedik. Yine de söylemeyiz. Ne olur? İşte ucu ucuna bir yarışta göreceğiz ne olacağını. Şimdiden bir tahminde bulunmak istemiyoruz.
Sunucu: Peki, o zaman hemen kendi biz konumuza dönelim. Hakikaten aklında böyle bir Türkiye olan bazı belli başlı reformlarla Türkiye’yi kendi istediği yapıya, dokuya sokmak isteyen bir iktidar acaba misyonerliğin de önünü açacak işte biraz önce de söylediğiniz Patrikhane’nin ekümenik statüsünü ona da verecek belki tüm Anadolu’nun Hıristiyanlaşmasına da yol açabilecek, rahatlıkla çünkü misyonerlik çalışmasının yapılabileceğini Bakan Yazıcıoğlu açıklamıştı yanlış hatırlamıyorsam daha doğrusu “tabii ki o faaliyetlerde olacaktır” diye kabul edilmişti bu. Neden önünü açacak bir yasaya evet diyorlar? Bu, diğerlerinin yanında daha küçük bir unsur olarak mı kalıyor?
Onur Öymen: Tabii, bunların kafasındaki modele bakacak olursanız, işte Türkiye’yi bir İslam Devletin haline getirme projesine bakacak olursanız, bu vakıflar yasası tasarısı yabancılara Türkiye’de vakıf açma hakkı veriyor. Yabancıların Türkiye’deki vakıflara parasal destekte bulunma hakkı veriyor. Türkiye’de kurulacak vakıflara ticaret yapma hakkı veriyor. Bu ne demektir? Mesela, bir Suudi Arabistan vatandaşı veya örgütü gelip Türkiye’de bir vakıf kursa veya başka bir İslam ülkesinin vakfı ve Türkiye’de şeriatçılık doğrultusunda bu vakfı kullansa ve bu vakfa yurtdışından para gönderse bunu engelleyecek hiçbir hüküm yok elinizde. Engelleyici tek hüküm mütekabiliyet ilkesiydi çünkü mesela Suudi Arabistan’da yabancıların gayrimenkul edinmeleri yasak. Toprak ve bina alamıyorlar filan. Şimdi siz buna dayanarak bunu engelleyebilirsiniz. İşte bu noktada Başbakanın “mütekabiliyet istemiyoruz” lafı önem kazanıyor. Yani Suudi Arabistan bir Türk vakfının gidip de Suudi Topraklarında yerleşmesine izin vermese bile biz onların vakfına izin vereceğiz. Bu o demek. Yani onların kafasında Hıristiyanların kuracağı vakıfların önemimden ziyade böyle bazı kendilerine yakın radikal İslam ülkelerinin gruplarının, vakıflarının Türkiye’de yerleşmesi kavramı var. Öyle bir kapıyı açıyorsunuz ki, siz pandoranın kutusunu öyle bir açıyorsunuz ki, bunun nerede duracağını kimse kestiremez. Yani bütün bunlar gayet bilinçli ve dikkatli yapılmış. İçine bir Lozan kelimesi koysanız Lozan’ın pek çok frenleyici unsuru var ve anayasa mahkemesi Lozan Antlaşmasının temel antlaşma olduğuna anayasal değerde olduğunu söylüyor. O kadar önemli ki, yani Lozan’a aykırı bir iş yaptığınız zaman anayasa mahkemesinden dönme şansı çok yüksek. Siz şimdi bunu bertaraf etmek için yasanın içinden cımbızla ayıklamışınız ve hiç Lozan lafı geçmiyor. Şimdi Cumhurbaşkanın karşı yazısında, uyarısında, itirazında birçok yerde Lozan lafı var. İşte “Lozan’a göre şunu yapamazsınız. Lozan’a göre bu madde aykırıdır” filan şimdi bu madde şimdi bunları adalet komisyonu tartışıyor. Paragraf paragraf bakarsanız Cumhurbaşkanının sözlerini söylüyor. “Lozan’a aykırıdır” dedi diyor. Cevabında Lozan’dan bahis yok. Başka paragraf, Cumhurbaşkanı şurası da aykırı dedi. Cevabında bir sürü laf var, Lozan yok. Adalet Komisyonun yazılı mütalaasında en sonunda en son kelimede bütün bunlar zaten Lozan’a aykırı değildir diyor geçiyor gidiyor. Ama esas anlaşma metninde Lozan’dan hiç bahis yok. Düşüne biliyor musunuz? Şimdi biz siyasi hayatımızın çok kritik bir aşamasındayız. Zaten Başbakanın böyle “ben beyaz çarşafı da gözü aldım” gibi laflar etmesi yani ben bütün bu işleri ölümüne yapıyorum diyor. Başka anlama gelmez bu. Kefenden bahsediyor. Peki, normal bir demokratik ülkede, demokratik yoldan seçilmiş iktidar olmuş bir Başbakan hangi konuyu ölümüne yapar? Ne lüzum var? Anayasa ve yasalar çerçevesinde görevinizi yapacaksınız. Millete hizmet edeceksiniz. Göreviniz bu. Ama “ben ölümüne yapıyorum bu işi” dediğiniz anda millet anlayacak ki, burada yasaların, anayasanın sınırlarını kapsamını aşan bir hedef var. Onun için ölümü göze alıyorum diyor. Başka ne diyecek?
Sunucu: Biraz da bununla ilgili konuşalım. Ludwigshafen’da 9 insanımız kaybettik. Böyle bir felaket yaşandı. Şimdi Almanya’nın Badenwürtenberg eyaletinden işte bu tip yangınların baş gösterdiğine dair haberler geldi bir de Viyana’da Türklerin yoğun olarak yaşadığı bölgelerde kundaklama şüphesi var. Neler söyleyeceksiniz? Sürekli Türklere Avrupa’nın çok önemli kentlerinde çok önemli bölgelerinde bir baskı unsuru var mı sorusunu akla getirecek olaylar yaşanıyor.
Onur Öymen: Bu şimdi çok ciddi bir konudur. Almanya’da Möln ve Solingen’de Türklerin yaşadığı binalara yönelik kundaklama eylemleri yapıldığında ben Almanya’da Büyükelçiydim ve o olayları yerinde gördüm. Gittim ailelerle konuştum olayların oluş biçimine baktık ve gördük ki, bu böyle sıradan bir gencin o sırada aklına eserek yaptığı bir iş değil. Yani bu yangınları çıkaranları ve bu kundaklamaları yapanlar orada gayet örgütlü, aşırı sağcıların toplandığı bir spor kulübüne devam eden çocuklar, gençler ve bu bilinçli bir çalışma. Şimdi Ludwigshafen’a Sayın Baykal ile birlikte gittik. Oradaki cenaze törenine katıldık. Yakılan binayı gördük. Şimdi baktık ki, binanın kapısına Nazi harfleriyle böyle meşhur ss yazıları vardı onunla üç ayrı yere “Hass” yani nefret yazısını yazmışlar. Bir yere de böyle “Mord und Hass” yani ölüm ve nefret. Şimdi aynı binaya daha önce Molotof kokteyli atılmış. 5 tane çocuk görgü tanığı. Bir Almanın binaya tutuşturulmuş bir tahta parçası attığını ve böyle yangın çıkarttığını görüyor bu çocuklar ve bildiriyorlar Alman makamlarına da. Bütün bunlar ortadayken Almanlar henüz daha açıklama yapamıyorlar. Yani kundaklama değilse nedir? Elektrik kaçağı mı? Onu açıklayın. Gaz patlaması mı? Bunu söyleyin. Bunları söyleyemiyorlar. Hatta itfaiye müdürü bunun normal bir yangın olmadığını daha ilk gün söyledi. Adamı hemen görevden aldılar sonra Türklerine ve kamuoyunun baskısıyla tekrar göreve iade ettiler filan. Şimdi bu gerçekler ortadayken Alman yetkililer o cenaze töreninde yaptıkları konuşmalarda dikkatli bir dil kullandılar. “İşte inşallah kundaklama değildir” işte “sonucun açıklanmasını bekliyoruz” filan. Sayın Baykal da kaygılarımızı dile getirdi. O da “inşallah değildir” filan dedi. Bir kişi “bu iş kazadır” dedi. Yaptığı konuşmada 6 ayrı yerde “bu bir kazadır” diyor. Kim o? Türkiye’den giden Devlet Bakanı Sayın Yazıcıoğlu. İnanır mısınız? Yani orada deyin ki, “tahkikatın sonucunu bekliyoruz. Ciddi kaygılarımız var. İnşallah öyle değildir.” Ama sanki eminmiş gibi bunun kaza olduğundan kaza diyor. İşte bugün olaylara bakın siz. İşte Avusturya’da aynı anda Türklerin yaşadığı iki ayrı binada yangın çıkıyor ve bütün Avusturyalılar kuşku duyuyor. Bu bir sabotaj, kundaklama olabilir diyorlar. İşte Baden-Würtemberg’de Almanya’da aynı şekilde çok kuşkulu bir şey. Yoldan geçen bir Alman uyanık davranıp da gidip evlerin silini çalmasa millet uykuda yakalanacak bu yangına belki birkaç vatandaşımız daha hayatını kaybedecekti. Bu şimdi o sırada ortaya çıkmış bir olay mı? Değil. Almanya’da gayet örgütlü bir Neo-Nazi faaliyeti var. Bu Neo-Naziler 1990 yılından bu güne kadar 135 yabacıyı öldürmüşler ve yılda bu yabancı düşmanlarının yaptıkları saldırıların toplamı irili ufaklı 10 bini aşıyor. Bu kadar ciddi bir olay ve bu olayla herkes ilgili herkes duyarlılık gösteriyor Türk Hükümeti hariç. Aman ilişkilerimiz bozulmasın aman bize kızmasınlar. Ürkütmeyelim filan gibi endişelerle Allah bilir veya aman Türk toplumunu da tahrik etmiş olmayalım filan diyerek işin ciddiyetini halkın gözünden uzaklaştırıyorlar. Tabii ki, halkı tahrik etmeyeceksiniz. Tabii ki, aşırı tepkileri önleyici, yatıştırıcı sözler söyleyeceksiniz. Ama bu kadar ciddi bir olayı sizin ortaya koymanızdan sizi vazgeçirmeli mi bu endişeler? Olay ortada. Gözümüzle görmüşüz. Şimdi aynı binaya Ludwigshafen’da bir süre önce Molotof Kokteyli atılmış. Daha önce aynı binada aşırı sağcılar otururmuş filan falan. Yani bu kadar kaygı verici durumlar varken siz bunları hiç yokmuş gibi bunları görmezlikten geliyorsunuz. Orada tören sırasında işte Sayın Bakan konuşurken bizim yanımızdaki Almanya’da yerleşik bazı Türk vatandaşları, kadınlar müthiş tepki gösterdiler “bu kadar olmaz” dediler. Biz burada canımız tehlikede endişe içinde yaşıyoruz ve siz sanki bu sıradan bir kazaymış gibi çıkıp burada kaza diyorsunuz. Nasıl yaparsınız” dediler. Çok tepki gösterdiler. Bu işlere bizim daha ciddi bakmamız lazım. O Solingen olaylarında çok ciddi tepki göstermiştik. Bakın Solingen olayı üzerine Alman Cumhurbaşkanı, Eyaletin Başbakanı cenazelere katılmıştı. Bir sürü Alman yetkili, üst düzey filen. Şimdi üç dört Alman yerel yetkiliyle işte Federal Hükümetten bir yabancılar sorumlusu onun dışında etrafta bir Alman yok. Solingen olayından sonra Almanya’nın çeşitli yerlerinde 400 bin Alman yabancı düşmanlığına karşı gösteri yapmıştı. Şimdi Ludwigshafen’a baktık yani cenazeye katılanların içinde Almanları pek göremedik. Konuşma yapan birkaç kişi hariç o kitlenin içinde halkın içinde bu olaydan üzüntü ve endişe duyan protesto eden Almanları gözlerimiz çok aradı. Var idiyse de sayıları herhalde görülmeyecek kadar azdı. Yani bütün bunlar düşündürücüdür. Almanya Türkiye’nin dostudur, müttefikidir, çok eski ilişkilerimiz var, ortak menfaatlerimiz var. Hepsi doğru. Türkiye’de yaprak kımıldasa Türkiye’nin üzerine büyük baskı yaparlar. İşte şu olay oldu. İşin aslı nedir? İnsan hakları ihlali midir? Şu mudur bu mudur hep bize baskı yaparlar. Ama sizin ülkenizde bir şey olunca biz susacağız ve hiç bir şey söylemeyeceğiz. Niye? Çünkü Hükümet zayıf. Hükümet tepki gösteremiyor çünkü Hükümet halkın duygularını dile getiremiyor. Sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Biz Hükümete bu konuda yardımcı olmaya çalışıyoruz. Uyarıyoruz. Diyoruz ki, “bu kadar ciddi meseleler varken sesiz kalmayın. Tepki gösterin. Hiçbir faydası yok” diyoruz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.