Kanal Türk – AB Süreci Hakkında Mülakat

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Kanal Türk’e verdiği mülakat
6 Mayıs 2005

Sunucu: Sayın Öymen, Avrupa Birliği (AB) hakkında size farklı bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de Hükümet 17 Aralık’taki AB Zirvesi görüşmesinden sonraki süreçte rehavete kapılmakla eleştiriliyordu. En son Sayın Başbakan bu konudaki eleştirileri deli saçması olarak nitelendirdi. Siz nasıl görüyorsunuz bu süreçte bu eleştirileri ve bu yaklaşımları?

Öymen: Sayın Başbakanın bu konularda daha nazik bir üslup kullanma yeteneğine sahip olduğuna inanıyorum. Bunlar bir Başbakanın ağzından duymaya alışık olduğumuz sözler değildir. Eleştirilerin özüne bakmak lazım. Biz de eleştiriyoruz. Niçin eleştiriyoruz? Çünkü şu sırada AB Türkiye ile yapılacak müzakerelerin hazırlığı aşamasında. Bunun için çalışıyor ve bir müzakere stratejisi oluşturmaya çalışıyor. Biz ne yapıyoruz? 17 Aralık kararından sonra neredeyse beş ay geçti ve biz daha bir baş müzakereci tayin edemedik. Müzakereci tayin edeceksiniz, müzakereci müzakere pozisyonunun saptanması için çalışacak, ekibini kuracak, bütün kuruluşlarımızla temas edecek, müzakerelerde ne isteyeceğiz, nereye kadar hangi tavizi verebiliriz, bu çalışmalar yapılacak. Bunlar daha başlamadı bile. O bakımdan, bu alanda büyük bir eksiklik var. Bunu görmemezlikten gelmek mümkün değil.

İşin bir tarafı budur. Başka tarafı şu; AB ile ilgili bizim Devlet Adamlarımız, Hükümet üyelerimiz hep olumlu mesajlar veriyor. Ama elimizde somut belgeler var. 26 Nisan tarihinde yapılan Türkiye-AB Ortaklık Konseyi Toplantısı için AB’nin hazırladığı 16 sayfalık bir belge var. Bu belgeye baktığınız zaman şunu görüyorsunuz ki, bir çok açıdan bu belge 6 Ekim tarihinde Komisyonun hazırladığı Türkiye Raporuna nazaran bizim için daha olumsuz unsurlar içeriyor. Somut olarak söyleyeyim. Mesela orada Kıbrıs ile ilgili beklentiler çok elle tutulur bir şekilde dile getirilmiş. Türkiye’nin bu 1963 tarihli Ortaklık Antlaşmasını yeni üyelerine bu arada Kıbrıslı Rumlara uyarlamasının ve Türkiye’nin Kıbrıslı Rumların ilişkilerin normalleştirilmesinin beklendiği söyleniyor. Tanımadığınız bir ülke ile ilişkileri normalleştirmek ne demek? O ülkeyi tanıyın mesajı veriyor. Ondan sonra ilaç sanayiinde mesela diyor ki “Türkiye beklentilerimizin  tam tersini yapıyor. Biz Türkiye’yi Adalet Divanına götürmeyi düşünüyoruz” diyor. Buna benzer daha bir çok örneği var. “Kıbrıs Rum Gemilerini Türk Limanlarına sokmak zorundasınız” diyor. “Bu Gümrük Birliğinin doğal bir sonucudur. Hatta bu konuda Avrupa Adalet Divanının aldığı kararlar var” diyor.
Bunları görmek lazım ve cevap hazırlamak lazım. Türkiye’nin buna karşı bir tavrı ve tepkisi olmalı. Bunlar yok ortada. Başka bir sürü unsur da var bunların içinde ama bunların dikkatle incelenmesi lazım.

Sunucu: Çok net olarak bu önümüzdeki süreçte riskler noktasında AB ile olan ilişkilerde en çok tartışılacak konular ve Türk ekonomisinde de elbette yansımalarını soracağız ama hangi başlıkları içinden çıkılamaz olarak görüyorsunuz önümüzdeki süreçte?

Öymen: Aslında akıllı bir müzakere stratejisi uygularsak bütün konuların altından kalkarız. Fakat bunun için sorunları doğru görmek lazım ve o sorunlara karşı karalı bir tavır sergilemek lazım. Yani her söylenene evet deseniz bu taleplerin listesi bitmez. Ama öyle konular var ki, mesela Kıbrıslı Rumlar ile ilgili konular bizim başımızı çok ağrıtacağa benziyor ve bu taleplerin arkası gelecek. Burada bitmeyecek. Bugün gemilerin Türk Limanlarına girmesi isteniyor yarın başka taleplerle karşımıza çıkacaklar.

İkincisi Ermeni meselesi. Ermeni sınırınızı açın diyorlar. Genişlemeden Sorumlu Komiser Olli Rehn  açıkça dün tekrar söyledi, “Türkiye Ermenistan sınırını açmalıdır” diyor. Biz niye kapattık bu sınırı? Durup dururken mi kapattık? Ermenistan şu sırada Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ediyor. Bir milyon Azeri’yi göçmen haline getirmişler. Türkiye’nin tavrı esas itibarı ile buna tepkidir. Ermenistan’a diyor musunuz “sizde şunu şunu yapın, Yukarı Karabağ meselesini çözün, Azerbaycan ile anlaşın.” Bunu demiyorsunuz. Hep Türkiye’den taviz bekliyorsunuz. Bunları bizim hatırlatmamız lazım.

Ama işin bir de ekonomik boyutu var. O konu Türkiye’de az tartışılıyor. Ben diğer tartışmacılara bu soruyu sorduğunuz için çok memnun oldum. Orada bir şey söylemek zorundayım. Bu yabancı sermaye konusu görüşülürken bence en önemli konuyu gözden kaçırıyoruz biz. O da  Çin’e belki dünyanın en büyük yabancı yatırımı geliyor fakat Çin’e yatırım yapanların %70’i yurt dışındaki Çin asıllı iş adamları. Bizim açımızdan da yurt dışında yaşayan, para kazanan Türk iş adamları çok büyük bir potansiyel oluşturuyor. Çin ve Hindistan gibi ülkeler bu yatırım potansiyelini çekmek için bunlara çok özel teşvik tedbirlerin uyguluyorlar. Biz hiçbir tedbir uygulamadığımız gibi aynı zamanda bir çok alanda da önlerine bürokratik engeller çıkartıyoruz. Hakları olan vergi iadesi alacaklarını ödemiyoruz. Kur alanında, başka alanlarda bir sürü güçlük çıkartıyoruz. Ve bunlardan bazıları diyor ki “Acaba yeni yatırımlarımızı Mısır’a yönlendirsek? Ürdün’e mi yönlendirsek?” Başka ülkelerde yatırım yapmanın yollarını arıyorlar. Bu insanlarımız Türkiye’nin ekonomik kriz içinde olduğu dönemde bile gözlerini kırpmadan Türkiye’ye yatırım yapmaya devam etmişlerdir. Eğer onları Türkiye’ye çekersek bunlar başka yabancı firmaları da peşlerinden sürükleyebilirler. Bizim açımızdan yurt dışındaki Türk iş adamları başta Düsseldorf’ta örgütlenen Avrupa Türk İş Adamaları Derneği (ATİAD) olmak üzere bunları çekmek için çok özel tedbirler almamız lazım. Onları teşvik etmemiz lazım diye düşünüyorum. Bir de şunu unutmayalım. Bu yabancı yatırımcıları yönlendiren kendi ülkeleri var. O ülkelere yatırım yapılacak ülke için bir siyasi risk sigorta sistemi kuruyorlar. Bir de ekonomik risk sigorta sistemi kuruyorlar. Her ülkenin bir kotası var. Mesela Türkiye’nin de bir kotası vardı. Doğu Avrupa ülkeleri aday olduktan sonra bu kotayı Türkiye için azalttılar. Kontenjanların büyük bir bölümünü Doğu Avrupa’ya ayırdılar. Bunların üstüne gitmek lazım. “Niçin Türkiye’ye yatırım yapacak insanların firmaların kotasını azaltıyorsunuz” diye, oturup bu ülkelerle bunu müzakere etmek lazım.

Buna benzer pek çok şey var. Bir de bizim Hükümete düşen görevler var. Mesela bu AB parası ile yapılacak yatırımlar konusunda Meclise öyle bir mevzuat getirdiler ki Türkiye’ye yatırım yapacak yabancı yatırımcılara vergi muafiyeti tanıyoruz. Ama yurt dışında yaşayan Türk yatırımcıya aynı muafiyeti tanımıyoruz. İşte bunları çözmek lazım, bunlar önümüzdeki somut konular. Biz gerçekten verimli alanlarda yeni teknoloji getirecek, ihracatı arttıracak ve üretimi arttıracak alanlarda yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesini arzu ediyoruz; ama bütün bunları düşünmeden soyut olarak yabancı sermanin gelişini tartışmak bizce son derece zordur.
 
Sunucu:  Ekonomideki durum özetle böyle Yabancı yatırımların çekemezi noktasında çok umut görülmüyor. Hükümet bir beklenti yönetimi içinde. Piyasalar da bu beklenti yönetimine ayak uydurmuş durumunda. Sürekli bir pembe tablo havası var ve piyasalar da buna inanmak istiyor. Peki referandum süreci yaklaştıkça Türkiye’nin eli nasıl güçlenebilir? Bu süreçte hangi noktalarda neler yapılmalı? Ne dersiniz?

Öymen: Bu referandum Türkiye için de önem taşıyor. Avrupa Anayasasının onaylanıp onaylanmayacağı bizim açımızdan da son derece önemli. Yalnız burada bir şeye dikkatinizi çekmek istiyorum; Hükümet 17 Aralık’ta bize bir tarih verilsin de gerisi ne olursa olsun yaklaşımı benimsemişti. Bunun bedelinin ağır olduğunu daha sonra kendisi de gördü. Şimdi de yabancı sermaye gelsin de nasıl gelirse gelsin, nereye gelirse gelsin havasına giriyorlar.. Bunu da sakıncalı görüyoruz. Biz de yabancı sermayenin gelmesini istiyoruz ama Batı Avrupa ülkeleri yabancı sermaye konusunda nasıl temel kurallar yaklaşımlar benimsiyorsa bizim de buna benzer yaklaşımlar ve kurallar oluşturmamız lazım.

Sayın Törüner biraz önce söyledi; yabancı bankalarla ilgili Fransa’da koyulan kuralları ve sınırları söyledi. Düşününüz ki, yabancı sermaye bankacılık sektörüne geldiği zaman Türk halkının mevduatının toplanması bu yabancı sermayenin eline geçiyor. Kendi kendimize şunu sormak lazım: Bu yabancı bankaların Türkiye’de verdiği kredilerin yüzde kaçı Türk firmalarına gidiyor? Yüzde kaçı Türkiye’ye gelecek yabancı firmalara veya Türkiye’de yatırımı olan yabancı firmalarına gidiyor? Bu bir.

Türkiye’ye gelen yabancı sermaye diyoruz. Acaba hakikaten nakit olarak bu para geliyor mu? Yoksa bir bölümü bunun Türkiye’deki yabancı bankalar vasıtasıyla toplanan Türk mevduatından mı kredi olarak karşılanıyor? Bütün bunları çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Tabloyu çok net görmemiz gerekiyor. Özelleştirme konusunda  da aynı dikkati göstermemiz. Biz sınırsız, kayıtsız, koşulsuz özelleştirme yaklaşımını benimsiyoruz. Avrupa’da öyle mi acaba? Fransa’da öyle mi? Fransa’da bir kamu kuruluşu özelleştirilirken belli kuralar yok mu? Belli sınırlar yok mu? Altın hisseler yok mu? Bunları göz ardı ediyoruz. Yani Erdemir gibi en iyi çalışan, hiçbir sorunu olmayan, KİT bile sayılmayan ve devlete senede altı yüz milyon dolar civarında çok büyük vergi ödeyen bir kuruluştaki hisselerimizi haraç mezat satacağız. Niçin? Daha mı verimli olacak? Onun için mi? Yoksa “paraya ihtiyacımız var elimize ne geçerse satacağız” yaklaşımı mı benimseniyor? Doğu Almanya’daki bütün eski devlet firmalarını, fabrikalarını ve kuruluşlarını özelleştirdiler. Hangi kuralları uyguladılar acaba? Hiç merak ediyor muyuz? Orada ancak yeni teknoloji getirecek, yeni yatırım yapacak, istihdam sağlayacak firmalara bu eski devlet kuruluşlarını özelleştirdiler. Onlara verdiler. Bizim böyle bir politikamız var mı? Yoksa parayı kim verirse versin ona veririz. İster firmayı çalıştırsın ister çalıştırmasın.

Türkiye’deki bazı kuruluşlara talip olan yabancı firmalar aynı ürünü başka ülkelerde de üretiyorlar. Ama Türkiye’de o üretimi en verimli şekilde, en yüksek istihdam yaratacak şekilde sürdüreceğine emin miyiz? Geliştireceğine emin miyiz? Yoksa dünya piyasalarındaki avantajları, menfaatleri, Türkiye’deki üretimi kısmayı mı gerektirecek? Türkiye’ye yeni yatırım yapmayıp başka bir ülkeye mi yapmayı gerektirecek? Yani o firma bizim gibi Türkiye’nin firmalarının, Türk ülke ekonomisinin çıkarını düşünebilir mi? Bunları söylediğiniz zaman bazıları diyorlar ki “Bu çağın gerisinde kaldı. Artık milli menfaat neymiş? Milli sanayii korumak neymiş?” Ben de onlara şu soruyu soruyorum, “Niye sayın Schröder gelirken üç yüz tane Alman  iş adamı getirdi de üç yüz tane çeşitli Avrupa ülkelerinden iş adamı getirmedi? Hani milli menfaatler bir kenara bırakılmıştı da artık ortak Avrupa menfaatini gözetiyorduk? Niçin yanında  Fransız, İngiliz, İspanyol, Portekiz iş adamı yoktu? Çünkü gerçek şu ki her ülke bu değişen koşullarda bile en çok kendi ülkesinin çıkarını koruyor. İşte bizim de bu bilince ulaşmamız lazım. Hem özelleştirme, hem yabancı sermayenin tabii olacağı kurallar, hem tarım alanlarını yabancılara satışı gibi konularda bağnaz olmamak, gayet tabii ki kaskatı olmamak ama aynı zamanda ülke çıkarlarını düşünen bir yaklaşım benimsememiz gerekiyor.

Sunucu: Sayın Öymen ekonomimizi nasıl değerlendiriyorsunuz? Yalnızca Ocak ayında iki yüz bin kişi işsiz kaldı. Hükümetin istihdam politikaları noktasında neler yapması gerekiyor? Ya da gerçekten Hükümetin uygulamalarına baktığınızda bir istihdam politikası görüyor musunuz?

Öymen: Bir taraftan GSMH’nın yaklaşık %10 artığını söylemek bir taraftan da  işsizliğin rekor düzeyinde artması çok açık bir çelişki gibi gözüküyor bize. Ya bu artış sanaldır veya bunun bir başka izahı olması gerekir. Türkiye’de biz Türkiye’nin hangi köşesine gidersek gidelim gördüğümüz manzara şu; vatandaşın en çok yakındığı işsizliktir. Bu kadar hızlı ekonomik kalkınmanın olduğu iddia edilen bir dönemde bu kadar yüksek işsizliğin olmasının izahı mümkün değil. İkincisi IMF’in dayatmasıyla ve zorlamasıyla bütçemizde %6,5 faiz dışı fazla veriyoruz. Bu demektir ki yatırıma ayıracağımız paraların büyük bir bölümünü borç ödemeye ayırıyoruz. Neticede yeterince yatırım yapamadığınız için bu işsizliği artırıyor. Üçüncü bir boyutu meselenin şudur; bir de kayıt dışı istihdam var. Kayıt dışı istihdam Türkiye’de % 55’lere ulaşıyor. Bu demektir ki milyonlarca insanımız asgari ücrete tabii olmadan sosyal sigorta sistemine tabii olmadan çalışmaktadır. Peki bunun bedeli nedir? O vatandaşa bedeli nedir? Devlete bedeli nedir? Devlete bizim hesaplarımıza göre milyarlarca dolarlık bir zarara sebep oluyor bu durum.

O bakımdan, bir bütün olarak baktığımız zaman istihdama öncelik vermeyen bir kalkınma politikasının başarı şansı yoktur. Batı ülkelerinde siyasi partiler istihdam konusunu en önemli ölçü alıyorlar. “Biz” diyorlar “işsizliği azaltamazsak bir daha aday olmayacağız.” Siyasi liderler bunu söylüyor. Orada %10’a yaklaşınca işsizlik oranı alarm zilleri çalıyor. Bizde %12’yi aşıyor kimsenin kılı kıpırdamıyor. Biz ekonomiye genel olarak bakarken önce insan noktasından bakmak zorundayız. Gayet tabii ki biz de makroekonomik dengelere önem veriyoruz, enflasyonla mücadeleye, faizlerin düşmesine, firmalarımızın daha çok kazanmasına, hepsine biz de önem veriyoruz. Ama en büyük önemi istihdama ayırıyoruz. Kaç insanımız karnını doyurabiliyor bu ülkede? İki doların altında günlük geliri olan insan sayısı açısından Türkiye Avrupa’da bir numaradır. Fakirlik oranı açısından Türkiye bir numaradır. Gelir dağılımı bozukluğunda bir numaradır. Vergi kaçağında bir numaradır. Meseleler bunlar. Siz bunlara eğilmezseniz istihdama da çare bulamazsınız. Genel olarak ekonomik kalkınmaya da sağlıklı bir çare bulamazsınız. Sadece IMF reçetelerini uygulamak demek Türkiye’nin borçlarını zamanında ödemesi açısından önemlidir. Belli mali istikrar açısından önemlidir. Ama Türkiye’nin sosyal meselelerini çözmez. IMF’in özelliklerinden biri gittiği ülkenin sosyal meselelerini çözmek değildir. Biliyorsunuz, çok nadir istisnalarının dışında IMF sosyal politikalara pek önem ve öncelik vermiyor. Ama bu Hükümetin görevi. O bakımdan, bizim Hükümete önerimiz istihdama öncelik veren bir kalkınma politikası izlemesidir.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.