Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

Kanal B – Bekleme Odası Programı
ONUR ÖYMEN
KANAL B – BEKLEME ODASI
(19 Aralık 2004)
Onur ÖYMEN- Önce şunu söyleyeyim, biz CHP olarak Türkiye’nin AB’ye üyeliğini bir milli dava olarak görüyoruz. Onun için sizinde izlediğiniz gibi başından beri hiçbir iç politika düşüncesi aklımıza gelmeden bu konuda hükümetin başarılı olması için, olumlu bir sonuç alması için elimizden gelen her türlü çabayı gösterdik. Hem mecliste gösterdik, hem meclisin dışında gösterdik. Yasaların, Anayasanın değiştirilmesi konularında gösterdik. Ayrıca AKP’li milletvekili arkadaşlarımızla birlikte yurtiçi ve yurtdışında bir milli takım anlayışıyla çalıştık.
O bakımdan şimdi size anlatacağım hususları hiçbir şekilde bir iç politika düşüncesinin ürünü gibi görmemek lazım. Bunun bir milli davayı nasıl değerlendirdiğimizi anlatmak için söyleyeceğim.
Şimdi özetle önce şunu söyleyeyim, bu kadar emekten, bu kadar çabadan yalnız iktidarın muhalefetin değil basının, sivil toplum örgütlerinin, özel sektörün bütün kuruluşlarımızın sarf ettikleri bu çabalardan sonra Türkiye bundan çok daha iyisini hak etmiştir. Aldığımız sonuç Türkiye’nin hak ettiği bir sonuç değildir. Hak ettiği sonuç değildir şu açıdan; metni dikkatle incelediğimiz zaman görüyoruz ki, bizim için öngörülen model şimdiye kadar hiçbir aday ülke için öngörülmemiştir. İlk defa böyle bir metin Türkiye’nin karşısına çıkarılıyor ve bunun bir özelliği de şu; çok açık bir şekilde tam üyelik dışı çözümlere yol açabilecek, yeşil ışık yakabilecek unsurlar içinde yer alıyor.
Bu metinle masaya oturduktan sonra tam üye olarak o masadan kalkmak gerçekten bir sürpriz olacaktır Türkiye açısından. Bunun için gayet tabi milletçe gene çalışacağız. Ama şunu bilelim ki, halkımıza yersiz bir iyimserlik duygusu aşılamamız bence çok yanlış olur, yanıltıcı olur.
Birde her şey bu metinden ibarette değil. Yani sadece bu metin olsa önünüzde belki bir türlü düşünebilirsiniz ama bu metinle birlikte dikkate almamız gereken önemli bir unsur Fransa’nın ve son olarak dün Avusturya’nın sonucu referanduma götürme kararlarını açıklamalarıdır. Yani siz bütün engelleri aşsanız, bütün tavizleri verseniz, her aşamayı başarıyla sonuçlandırıp sonunda üyelik anlaşması imzalasanız Fransız veya Avusturya kamuoyunun eğer %51’i “hayır” oyu verirse Türkiye gene üye olmayacak.
Bugün Avusturya Cumhurbaşkanı bir adım daha atıyor, diyor ki, bu da yetmez. Bütün Avrupa ülkelerinde referandum olsun. Yani her ülke Türkiye’nin üyeliğini kamuoyunun onayıyla sonuçlandırsın, onaylasın. Yani Güney Kıbrıs’ta da referandum olsun, Malta’da da, Lüksembourg’da da. Bunlardan bir tanesinde halk hayır derse Türkiye olmasın.
Şimdi bize söylenen bu ve bu tablonun sonucunda Hollanda Dışişleri Bakanı bu akşam dedi ki, bu durumda Türkiye üye olamaz. Çünkü Fransa’dan ve Avusturya’dan halkın olumlu oy vermesini biz beklemiyoruz dedi. Kendisi çok iyi bir diplomattır. Ankara Büyükelçilik yapmıştır. Türkiye’nin dostudur. Benim yakın arkadaşımdır ve onun bu sözlerine kula vermemiz lazım.
O bakımdan bizim şu sırada Türkiye’de bir bayram havası yaratmamız yapabileceğimiz yanlışların en büyüğüdür.
Esas benim anlatmak istediğim nokta şu; şimdi Brüksel Zirvesinde iki ülkenin adaylığı tartışıldı ve karara bağlandı. Bulgaristan ve Romanya daha önce bağlanmıştı, onun sonuç aşamasına gelindiği tescil edildi ama esas itibariyle iki ülke var gündemde. Biri Türkiye biri Hırvatistan. Hırvatistan bizden çok daha sonra aday ilan edildi. Bu yılın içinde aday yapıldı. Bizden çok daha sonra yarışa katılmıştır.
Şimdi burada bir Türkiye bölümü olacaktı, bir Hırvatistan olacaktı birde bu iki ülkeye birden şamil olacak geçerli olacak bir bölüm olacaktı. Bize böyle izah edildi. Biz dedik ki, 1999 Zirvesinde bir karar aldınız. O kararın özü şuydu; Türkiye’yi diğer adaylarla eşit muameleye tabi tutacaktınız.
Biz sizden bunu istiyoruz. Başka bir şey istemiyoruz. Dediler ki, bir bin dereden su getirdiler, Türkiye’nin özelliği vardır, şöyledir, böyledir vs. Ama bu andan itibaren aday olacak diğer ülkelerle Türkiye eşit muameleye tabi tutulacaktır. Bir kere bunu kabul etmek mümkün değil. Çünkü bize verilen vaat sırasında başka aday yok ortada. Diğer adaylar dedikleri Polonya, Çek Cumhuriyet, filandı.
Ama şimdi diyorlar ki, diğer adaylarla eşit muamele görecek. Yani kimle? Şu anda Hırvatistan’la. Acaba Hırvatistan’la eşit muamele gördük mü? Metne bakıyoruz, bizde Hırvatlarda dedik ki, biz ucu açık müzakere istemiyoruz. Biz sürekli hak kısıtlamasına tabi olmak istemiyoruz.
Kamuoyu da bizim tartıştığımız Türkiye bölümüdür metnin. 17.maddeyle 22.madde arasındaki bölümdür. Bir de 23.madde var o da genel kurallar. Dikkatle okuduğunuz zaman şunu görüyorsunuz. Türkiye metnini okuyorsunuz, bütün koşullar, bildiğimiz engeller, Kıbrıs faktörü vs. geldikten sonra diyor ki, komisyon 3 Ekim tarihinde aşağıdaki 23.maddedeki esaslar çerçevesinde Türkiye’yle müzakerelere başlayacaktır. Başlamasını düzenleyecektir.
23.madde ne diyor? Bu kısıtlamaları söylüyor. Ucu açık müzakere diyor. Bu ucu açık müzakere sonuç vermezse gene o ülkeyi sıkı sıkıya bağlayacak AB’ye başka bir formül olacaktır diyor.
Sunucu- Bunların hepsi zaten 6 Ekim ilerleme raporunda vardı ve bunları kaldırdık.
Onur ÖYMEN- Onu ayrıca söyleyeceğim. Ayrıca onun altında hak kısıtlamasından bahsediyor. Özetle Türkiye raporunun en son cümlesi AB Zirvesi Komisyona bu aşağıdaki maddeler çerçevesinde (yani 23.madde bu genel madde) müzakereye başlama yetkisi vermiştir.
Şimdi bir adım öne geçelim. Türkiye’den bir adın önde Hırvatistan maddesi var. Hırvatistan’la ilgili koydukları bir koşul var. Uluslararası savaş suçları mahkemesiyle ilgili ihtilaflarını çözmesi, işbirliği yapması filan. Ama onun sonunda diyor ki, 17 Marttan itibaren Hırvatistan’la müzakereler başlayacaktır komisyon tarafından fakat bizim tabi olduğumuz 23.maddeye atıf yok. Yani Hırvatlar ucu açık müzakere yapmayacak, Hırvatlar için işçilerin, insanların serbest dolaşımla ilgili sürekli kısıtlama olmayacak. Tarım için, sosyal politikalar için olmayacak bizim için olacak.
Şimdi bu büyük bir haksızlık. Kamuoyunda hiç tartışılmayan belki de ilk defa veya çok az belki bahsedildi daha önce ama belki de ilk defa bu Kanal B’de bunu dile getiriyoruz. Bu son derece önemli bir unsur. Büyük bir çifte standart.
Şimdi bizim hükümetimiz bunu orada mutlaka fark etmiştir. Fark etmiştir de herhalde bir itirazda bulunmuştur. Nasıl olmuştur da Hırvatistan heyeti bu mücadelesinde başarıya ulaşmıştır da biz ulaşamadık. Nasıl olmuştur da onlar 23.maddeden kendilerini kurtarmışlardır da biz kurtaramamışızdır. Şimdi soru burada. Çünkü bu maddeyi bize izah ederken AB yetkilileri şimdiye kadar dediler ki, efendim siz üzerinize almayın Hırvatistan’da aynı maddeye tabi olacak. Onun için bu herkes içim şamil bir maddedir.
Şimdi Hırvatistan’da dahil olmayacak. Öyle anlaşılıyor metni dikkatle okursanız onların bölümünde buna atıf yok. Şimdi bu bir kere Türkiye aleyhine bir ayrımcılık. Bu ilk defa söyleniyor.
Şimdi ikinci unsur şu; Fransa Cumhurbaşkanı dedi ki, biz Türkiye’nin üyelik sürecinin sonunda bir referandum yapacağız. Yani halk oyuna başvuracağız. Halk eğer onaylarsa Türkiye üye olacak, onaylamazsa olmayacak. Peki denildi, Bulgaristan, Romanya filan gibi ülkeler var daha onlar iki sene sonra üye oluyor. Onlar içinde yapacak mısınız? Hayır dedi. Üyelik müzakerelerine başlamış ülkeler için yapmayacağız.
Hırvatistan 17 Martta üyelik müzakerelerine başlıyor. Fransa referandumu muhtemelen Haziranda veya Temmuzda olacak ve benim kanaatim o ki, Fransızlar diyecekler ki, biz referandum yaptığımızda Hırvatistan müzakerelerine başlamıştı o bakımdan o müzakerelere başlamış ülke sayılıyor onun içinde referandum yapmayalım. Ama Türkiye başlamamıştır henüz Türkiye için yapalım.
Şimdi böyle önümüzde tuzaklar var. Bizim çok dikkatli incelememiz lazım bu metinleri. Sıkıntı nereden başladı? Sıkıntı şuradan başladı; komisyon raporu çıktığında ortaya biz bira şaşırdık. Çünkü genişlemeden sorumlu komiser Ankara’ya geldiğinde çok iyimser mesajlar verdi. Yeni koşul olmayacak dedi. Herşey mükemmel. Türkiye üzerine düşeni yaptı. Kıbrıs için beklentimiz yok. Basında var bunlar görürsünüz.
Bunu söyledikten sonra raporun açıklanmasına 3 gün kala dedi ki, raporda Türkiye’nin kolay kolay hazmedemeyeceği koşullar olacak ve hakikaten bir çıktı ki, rapor gerçekten yani Türkiye’de aklı başında bir insanın içine sinmeyecek ne varsa hepsi var raporda. Ne var? Mesela ucu açık müzakereler var. Müzakereler başarılı olmazsa sınırlı üyelik formülü var. Sürekli hak kısıtlaması var. İnsanların, işçilerin serbest dolaşımı konusunda. Buna benzer yönteme ilişkin olarak pek çok kısıtlama var artı pek çok siyasi talep var. Mesela diyor ki, Öcal’ın yeniden yargılanması için kanunlarınızı değiştirin diyor. Mesela ne diyor? 1915-16 olayları ile ilgili olarak Ermenistan’la uzlaşın yani soykırımı kabul edin manasına. Ermenistan sınırını açın. Dicle ve Fırat üzerindeki barajlarınızı, sulama tesislerinizi siz üye olduktan sonra uluslararası bir yönetime sokabiliriz. Kıbrıs’la ilgili beklentileri malum.
Bütün bunlar var içinde. Şimdi biz ona hemen tepki gösterdik. Okur okumaz metni dedik ki, bu olacak iş değil. Buna hemen tepki göstermek lazım. Fakat ne yazık ki o zaman Sayın Başbakan belli ki, daha metni okuyamadan bir iki saat içinde kalktı dedi bu olumlu ve dengeli bir metindir. Şimdi onu dediğiniz anda partiyi kaybettiniz. Çünkü siz o metni olumlu ve dengeli bulduğunuz andan itibaren onu iyileştirme şansını kaybediyorsunuz. Yani daha iyi bir metin çıkarılmasını istiyorsanız diyeceksiniz ki, bu olacak iş değil. Bu maddeleri ben kabul edemem. Böyle bir metin çıkaracaksanız zirvede ben Brüksel’e bile gelmem. Yani Türkiye’yi siz ne zannediyorsunuz.
Sunucu- Diplomasi tecrübenize yıllardır büyükelçilik mesleğini büyük bir başarıyla icra etmiş bir büyüğümüz olarak tecrübelerinize dayanarak şunu sorabilir miyim? Bu tür zirveler öncesinde zaten üç aşağı beş yukarı bir taslak metin istenecekler, talepler, verilecekler bir şekilde belli olup da gitmeden önce liderlere bu ulaştırılmaz mı? Ya da ayak bastıkları gün ellerinde olmaz mı? Yani biz bunu son anda mı öğreniyoruz?
Onur ÖYMEN- Hayır tam tersine. Diplomaside deneme balonu derler. Yani metni önünüze çıkartmadan bir iki metni basına sızdırırlar. Siz görürsünüz önünüze ne çıkacağını ona göre bir tepki gösterirsiniz. İlk deneme metni işte bu komisyon raporuydu. Şimdi siz ona tepki göstermediniz, olumlu karşıladınız. Sayın Başbakan son gün biraz itiraz edince Brüksel’de basın toplantısı yapan Komisyon Başkanı diyor ki, çok şaşırdım Türklerin tepkisine, siz değil miydiniz bu komisyon raporunu kabul eden. Bunun ne farkı var diyor, komisyon raporundaki unsurlar aynen bu zirve metninde de var. Bu birincisi.
İkincisi, bir iki hafta önce AB dönem başkanı Hollanda, karar tasarısı diye basına metinler sızdırdı. Bizim tepkimizi ölçmek için yapıyor bunu. Şimdi ona o zaman ciddi bir tepki gelmedi hükümetten. Dışişleri Bakanı, böyle metin daha çok çıkar, bakalım sonunda ne olacak, son çıkacak metne göre tepkimizi gösteririz dedi.
Yani zirveye aşağı yukarı bir buçuk iki hafta kalana kadar Türkiye’den ciddi bir tepki gelmedi. Belki bizim uyarılarımızın da etkisiyle, Sayın Genel Başkanımızla görüşmesinden aldığı belki izlenimle belki basının bir bölümünün etkisiyle Sayın başbakan son bir hafta 10 gün içinde tepki göstermeye başladı. Bunlar olmaz. Koşullu müzakere kabul etmeyiz. Ucu açık müzakere kabul etmeyiz. Kıbrıs’ta doğrudan veya dolaylı tanıma anlamına gelecek bir metni kabul etmeyiz. Yani çok ciddi tepkiler koydu. Bizde destekledik. Aman dedik, sonuna kadar gidin. Hatta son gün Genel Başkanımız bir basın toplantısı yaptı. Daha bitmeden toplantı hükümete destek olmak için, yüreklendirmek için direnin dedi. Eğer gerekirse dondurabilirsiniz müzakereleri yani müzakereleri dondurdunuz diye biz muhalefet olarak sizi eleştirmeyiz. Çünkü bize bu kadar haksız bir metin çıkarırlarsa karşımıza bunu kabul edip bununla yaşayamayız.
Fakat ne yazık ki, Başbakan öyle anlaşılıyor ki, sonunda bu baskılara direnemedi, dayanamadı.
Sunucu- Ama efendim deniliyor ki, kalktı, terk ediyordu, rest çekti, gidiyordu, arkasından İngiltere Başbakanı İtalya Başbakanı geldiler, yakasına yapıştılar, büyük bir samimiyetle pardon koluna girdiler. Oturttular, ikna ettiler. Şimdi bu işin biraz magazin tarafı tabi de yani bu şekilde şimdiye kadar kamuoyuna aktırıldı, verildi ama iş gerçekten böyle olsaydı herhalde bu tür sonuçlar çıkmazdı?
Onur OYMEN- İşin magazin tarafı her zaman olur. Biz orada öyle kahramanlık gösterdik ki, bütün Avrupa ayağımıza geldi. Biz kabul etmediğimiz şeylerde geri adım attılar. Sonunda bizim isteyeceğimiz bir metin çıktı. İşte bravo Türkiye’ye.
Şimdi bu gerçek değil. Yani metni herhangi bir profesyonel insan okuduğu takdirde şunu görüyor ki, Sayın Başbakan Brüksel’e giderken almayı vaat ettiği, Türk halkına elde etmeyi vaat ettiği sonuçların hiçbirini alamamıştır. Bir tanesini bile alamamıştır. Yani bir konuda bir başarı kazanmış olsa emin olun onu söylemekten hiç çekinmeyiz. Keşke bir iki konuda başarı sağlasaydı bizde deseydik ki, hiç değilse burada elde ettik bir sonuç.
Şimdi bakınız ne istedik? Ucu açık müzakere olmasın dedik. Başbakan dedi, Dışişleri Bakanı dedi. Ne çıktı? Ucu açık müzakere çıktı. Ne dedik? Sürekli hak kısıtlaması yani sürekli kısıtlama tabirini kabul etmiyoruz dedik. Geçici kısıtlamalar olabilir, geçiş dönemleri olabilir, orada bizde esneklik gösterebiliriz. Başka ülke için beş yıllık işçilerin serbest dolaşımı için süre tanınmış bize 7 yıl tanınır. Bu kadarına tahammül edebiliriz. Ama sürekli hak kısıtlaması olunca tam üye olamazsınız.
Yani AB ülkeleri arasında sürekli temel hakları kısıtlanan bir ülke yok, böyle bir yöntem yok. Şimdi bunu metne koydu başkanlık siz bunu çıkartamadınız.
Sunucu- Devlet Bakanı Beşir Atalay’ın imzasıyla AB’ye Kıbrıs konusunda verilen yazılı güvence şöyle diyor; Türk hükümeti mevcut katılım müzakereleri öncesinde AB’ye üye olmak için gerekli uyarlamalar üzerinde anlaştıktan ve sonuçlandırdıktan sonra Ankara Anlaşmasının uyum protokolünü imzalamaya hazır olduğunu teyit eder diyor ve hemen zaten alt yazı olarak da geçiyor arkadaşlarımız, Fransa Cumhurbaşkanının söylediği şöyle bir cümle var; Türkiye’nin AB ile üyelik müzakerelerinin başlayabilmesi için Ankara Anlaşmasının AB’ye yeni üye ülkelerle de onaylanması gerektiğini bildirdi ve Kıbrıs AB’nin bir üyesidir, aday bir ülkenin müzakere sürecinde AB üyesi bir ülkeyi tanıyıp tanımama kararını vermesini bekleyemeyiz. Yine aynı şekilde Yunanistan Başbakanı da şunu söylüyor; AB tarihinde ilk kez bir ülke kendini kelime kelime başlamıştır. İster yazılı ister sözlü olsun Türkiye artık bu durumdan kesinlikle geri adım atamaz.
Onur ÖYMEN- Şimdi tablo budur. Çok güzel özetlediniz. Bu hem hukuki hem siyasi açından çok ciddi sıkıntılar doğurabilecek bir taahhüttür. Sayın Başbakan Brüksel’deki basın toplantısında diyor ki, bu önemli değildir, bu bir teknik meseledir. Şimdi tabi sormazlar mı insana, bu teknik meseleyse şimdiye kadar niye direndiniz? Aylardan beri niye bunu kabul etmiyorsunuz? Niçin son gün son dakikaya kadar kabul etmeniz teknik bir meseleyse eğer kim size mani oldu bunu kabul etmenize.
Bu teknik mesele değil, doğrudan doğruya siyasi bir mesele. Yani size şu mesajı veriyorlar. Biz antlaşmalara aykırı olsa da Kıbrıslı Rumları üye yaptık. Ama madem ki Rumlar üyedir, siz bunları tanımdan bizimle müzakereye başlayamazsınız.
Şimdi Türkiye’nin önünde böyle bir tablo var. Bu niye böyle oldu? Çünkü Kıbrıs Rumlarını uluslararası anlaşmalarla Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürich Anlaşmalarını ihlal ederek AB’ye üye yapmasına Türkiye hiç ses çıkartmadı. Yani en vahim hatamız budur Kıbrıs konusunda. O sırada kıyameti koparacaktınız. Elimizde antlaşmalar var. Elimizde uluslararası hukukçuların raporları var. 40 yıldan beri Türk hükümetinin savunduğu görüşler var, tescil ettiği notalar var, yazdığı notalar var. Bütün bunları unuttu Türkiye bunlar hiç yokmuş gibi 40 yıllık politikamızı değiştirdik bunu sineye çektik. Yani bu bizim Kıbrıs konusunda yaptığımız en affedilmeyecek hatadır ve bizim gözümüzün içine baka baka Rumları üye yaptılar. Hatta o kadar ki bizden önce Avrupalı bazı ülkeler itiraz ediyordu, Rumları üye yapamayız, mesele çözülmeden üye olamaz diye, geçmişte ben hatırlıyorum, Alman Dışişleri Bakanı demişti ki, Kıbrıs meselesi çözülmeden benim cesedimi çiğnemeden kimse Rumları üye yapamaz. Chirack’ta karşıydı.
Şimdi ne oldu da bunları üye yaptılar? Yunanistan veto ederim dedi diğer bütün ülkeleri. Şantaj yaptı. Onun üzerine Kıbrıslı Rumları üye yaptılar. Haksız, yanlış ve anlaşmaları ihlal ederek üye yapılıyor. Ondan sonra diyorlar ki bize maden ki bunları üye yaptık sizde bunu kabul edeceksiniz.
Şimdi bunu kabul etmek demek Türkiye’nin 40 yıldır izlediği Kıbrıs politikasını inkar etmek demek. Niçin? Çünkü Kıbrıs devleti bir uluslararası antlaşmayla kurulmuş 1960’da imzalanan Londra ve Zürich Antlaşmalarıyla kurulmuş. Şimdi bu antlaşmalar iki toplumlu bir devlet kuruyor. Bir tarafta Türkler var bir tarafta Rumlar var. Hem hükümette var, hem parlamentoda var, hem yargı organlarında var. Devletin bütün organları iki toplumlu.
Şimdi 1964 başında malum veya 1963 sonundaki kanlı noel olaylarından sonra Rumlar devlete el koyuyor, Türkleri devletten atıyorlar ve içinde bir tek Türk olamayan bir yönetim kuruyorlar. Hükümetiyle, parlamentosuyla, yargısıyla filan ve Türkiye 40 yıldır diyor ki, bu hükümet gayri meşrudur. Bu hükümet anlaşmalara aykırıdır, biz bu hükümeti tanımıyoruz, bu hükümet Kıbrıs’ı temsil edemez. Yani BM’de yüzlerce defa bunu biz tescil ettirdik. Bütün uluslararası kuruluşlarda, bütün uluslararası konferanslarda. Güney Kıbrıs’ın katıldığı tek bir uluslararası toplantı yoktur ki, biz bu Rum kesimini gayri meşru saydığımızı tescil ettirmeyelim.
Şimdi size diyorlar ki, hayır, bunları meşru hükümet olarak kabul edeceksiniz. Böylelikle şimdiye kadar izlediğiniz bütün politikaları bir tarafa bırakacaksınız. Aynı zamanda iki toplumlu bir devlet kuran Londra ve Zürich Anlaşmalarını yok farzedeceksiniz. İddia edeceksiniz bir anlamda.
Bizden bunu kabul etmemizi istiyorlar ve bizde maalesef böyle bir şeyi yapacağımızı Sayın Beşir Atalay’ın imzasıyla resmen taahhüt ediyoruz. Hukuken buna hakkımız var mı? Hükümetin buna hakkı var mı? Sizin attığınız bu imza orada devletimizin, parlamentomuzun onayladığı bir uluslararası antlaşmanın ortadan kaldırılması anlamına geliyor. Peki bu antlaşmayı ortadan kaldırmaya hükümetin yetkisi var mı? Parlamentodan yetki almadan, izin almadan, onay almadan böyle bir taahhütte nasıl bulunursunuz? Kimin namına?
Sunucu- Eğer Başbakanınız, Dışişleri Bakanınız bu düzeyde imza atmayacaklarsa siz o konuda sıkıştırmıyoruz. AB’nin Brüksel’deki daimi temsilciniz, büyükelçiniz düzeyinde bir imza atın, dolayısıyla günü kurtarmış olursunuz. Yani zirveden bir tarih alınması kararı. Oradaki daimi büyükelçimizde sonuçta o atmadı, devlet bakanımız attı. Türkiye Cumhuriyetinin resmi temsilcisi değil mi? Sayın Atalay kişi olarak kendini mi temsil ediyor? Bunun bir bağlayıcısı yokmuş gibi neden bu medyada anlatılıyor.
Onur ÖYMEN- Şimdi burada önemli olan orada devlet bakanına yaptırılan iş maalesef bizim Anayasamızın açık bir ihlalidir. Anayasamızda çok açıkça yazıyor, hiç kimse Anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz diye. Bu yetkiyi nereden alıyoruz? Hükümet bu yetkiyi nereden alarak orada kullanmıştır. Anayasanın hangi maddesi bu yetkiyi veriyor? Bir uluslararası antlaşmanın ortadan kaldırılması sonucunu doğurabilecek bir yetkiyi meclis ne zaman verdi hükümete.hiç vermedi.
Şimdi bir kere hukuken ve Anayasa açısından son derece ciddi bir sakınca var ortada ve çok ciddi bir ihlal var bizce. Bir de işin siyasi tarafı var. Kıbrıs Rum hükümeti diyor ki, biz adanın tamamı üzerinde egemenlik hakkına sahibiz. Yani Kıbrıs Rum hükümetini tanıdığınız anda diyemezsiniz ki, ben senin egemenliğini şu noktaya kadar tanıyorum, bundan sonrasını tanımıyorum. Yani bu bir ülkenin kalkıp da mesela ben Türkiye’yi tanıyorum ama Malatya’ya kadar tanıyorum ondan sonrasını tanımıyorum demesi gibi olur. Şimdi adam diyor ki, size Kıbrıs Rum hükümeti. Kıbrıs’ın tamamının hükümetiyim ben. Ben tanımıyorum. Ve ben diyorum ki, kuzeyde KKTC egemendir. Şimdi aynı coğrafya üzerinde hem Türklerin hem Rumların egemenliği olabilir mi? Şimdi benim tanımadığım bir devlet orada egemenlik hakkı iddia ediyor ve biz ise aynı topraklarda KKTC’yi tanıyoruz. Şimdi uluslararası hukukta yeni teoriler geliştiriyorlar yukarı Karabağ’da hem Azerilerin, hem Ermenilerin ortak egemenliği olsun filan diye ama bu kavramlar daha henüz gerçekleşmemiş, ortada yok. O bakımdan Kuzey Kıbrıs için biz KKTC’yi tanımaktan vazgeçmemiz gerekecek güneyi tanımak için ve böylelikle Kıbrıslı Türkleri feda edeceğiz. Rumların insafına terk edeceğiz, bir azınlık haline getireceğiz. Şimdi bu tanımanın sonuçları bunlar olacak.
Sunucu- İşgalciyiz diyeceğiz.
Onur ÖYMEN- Tabi Rum size diyecek ki, benim toprağımda askerlerinizin ne işi var? Ben size yetki vermedim ne işiniz var. Hemen çekin askerinizi diyecek. Ne diyeceksiniz? Tanıdığınız bir devletin egemenlik iddia ettiği bir alanda asker bulunduran ülke durumuna düşeceksiniz. İşte bu sakıncaları var. Şimdi hükümet maalesef bu konudaki baskılara direnememiştir. Bir noktaya kadar direnmiştir, bir noktadan sonra direnememiştir ve istediklerini yapmıştır, yazılı teminat vermiştir. Efendim işte biz 3 Ekim’e kadar Kıbrıs meselesini çözebiliriz veya orada diyor ki, işte yapılacak bir takım düzenlemeler ile bu imzalanacaktır filan. Bunların hepsi kelime oyunu. Biraz kamuoyunu tatmin etmek için ifade edilmiş şeyler. Ama bu taahhütte bulunduktan sonra Güney Kıbrıs’ı tanımıyoruz demeniz mümkün değildir.
Sunucu- Hemen İtalya Başbakanı Berlis Koni’nin zirve sırasında gazetecilere söylediği şu cümleyi hatırlatayım. Erdoğan bana Kıbrıs’ı tanıyacağını, bunun için biraz zamana gereksinimi olduğunu söyledi. Yani Berlis Koni İtalya gibi bir ciddi devletin başbakanı olarak gazetecilere bunu açıklayabiliyor. Bunu söyleyebilir ve biz hala Türkiye’de gerek hükümet olarak, gerekse medyanın çok önemli bir bölümünde Kıbrıs konusunda önemli bir başarı elde ettiğimizi ve Amerika’nın bazı örnekleriyle bunu bize sunmaya çalışıyorlar. Diyorlar ki, bakın Amerika bile resmen tanımadığı Kıbrıs Türk kesimiyle ticari ilişkilerini, siyasi ilişkilerini geliştirmeye başladı. Ne var bizde aynısını yapacağız. Şimdi bu durumu nasıl siz müzakere masasına oturduğunuzda 25 üye ülkeden biri olan Rum kesimiyle aynı örnek olarak görebilirsiniz? Kaldı ki, 31 tane konu başlığında, 31 tane capter ya da ………… denilen o bölümlerde 31 tane vetoyu elinde tutan Kıbrıs Rum kesimini tanımadan masaya nasıl oturacaksınız ve burada da deniyor ki 3 Ekim’e kadar tanıyacaksınız. Efendim bu nasıl bir çelişkidir, nasıl bir yalandır, nasıl bir uydurmadır?
Onur ÖYMEN- Yani gerçekten bunun savunulması mümkün değildir. Hükümet orada baskılara boyun eğmiştir, bunu halka çok açık anlatmak lazım. Yani hiç kimse halkın gözünü boyamaya kalkışmasın. Halkın sağduyusunu hafife almasın. Yani bunları halka doğru dürüst anlattığınız zaman halk anlayacak ki, burada Kıbrıslı Türklerin sırtından Türkiye çok büyük bir taviz vermiştir. Ne karşılığında vermiştir üstelik. Sonucunun ne olacağı bilmeyen bir müzakere için. Efendim tarih aldık. Size tarih vermeyeceğiz diyen var mıydı? Bir tek hükümet çıkıp da bugüne kadar biz size tarih vermeyeceğiz dedi de bizim hükümetin üstün başarısıyla o hükümeti dize getirdik ve tarih aldık. Böyle bir durum mu oldu? Hiç kimse size tarih vermeyeceğiz demedi. En karşımızda olanlarda demedi. Ama hepsinin söylediği şuydu; bir çoğunun söylediği şuydu. Tam üyelik müzakereleri için değil tarih yani başka seçeneklere de açık bir tarih vereceğiz. Şimdi bunu önleyemediniz ve ondan sonra tarih aldık diye övünüyorsunuz. Yani bu halkın sağduyusunu hafife almaktır.
Sunucu- Günü kurtarmak değil mi efendim?
Onur ÖYMEN- Günü kurtarmak ve halkın sağduyusunu hafife almaktır. Yani bunu yapmaya hakkımız yok. Yani gerçekten çok açık söylemek gerekirse Brüksel’de ortaya çıkan sonuç Türkiye hesabına çok büyük bir başarısızlıktır.
Sunucu- Şunu söyleyebilir miyiz efendim? 3 Ekim’e kadar önümüzde 9 aylık bir süre var. 9 aylık süre boyunca Türkiye çok ciddi olarak hem AB ile hem yeni dönem başkanıyla, hem Yunanistan’la, hem Kıbrıs Rum kesimiyle çok ciddi toplantılar, sıkıntılar, problemler, tartışmalar yaşamayacak mıdır ve sonuçta da ister istemez sizin dediğiniz noktaya gelmeyecek midir?
Onur ÖYMEN- Tabi şimdi bakın olacağını ben size söyleyeyim. Şimdi ortada bir Kofi Annan planı var. Kofi Annan planını Türk tarafı kabul etmiş, Rum tarafı reddetmiş. Biz o zamanda uyardık, çok büyük sakıncaları var dedik. Bunu olduğu gibi kabul etmeyin. Özlü değişiklik yapmak lazım. Hükümet ona da kulak asmadı ve maalesef bu Kofi Annan planını kabul etti. Şimdi Rumlarda reddetti. Şimdi Rumlar diyorlar ki, bizim bu planı kabul etmemiz için Türkiye’nin daha fazla taviz vermesi lazım. Yani siz BM’nin sunduğu bir metne olduğu gibi kabul etmişsiniz bu da yetmez diyor. Daha fazlasını vereceksiniz. Vermezsem ne olur? Vermezsen seninle anlaşmam. Ve seninle anlaşma yapmazsam sende AB müzakerelerine başlayamazsın diyor. Eline bir altın anahtar geçirmiş Rumlar ve bu anahtarı kullanarak sizi istediği çizgiye getirecek ve sizde adım adım kamuoyunu alıştırarak bu tavizi vereceksiniz. Yani çok söyleyelim bundan daha açık söylemezsiniz. Siz masaya oturmak için Kıbrıs’ı feda edeceksiniz. Tablo budur. Siz istediğiniz kadar bunu tevil edin o anlama gelmez. Ben şerh düşerim, dip not koyarım, bilmem ne yaparım. Yani Rumlarla siz bir protokol imzaladığınız zaman hem protokol imzalarım hem de tanımamış olurum. Buna kimse inanmaz. Yani sadece karanlıkta şarkı söylemek gibi olur bu.
Şimdi özetle, yani başka vesileyle de söyledim. Bu zirveden bizim önümüze konulan şey, çıkan şey yumurtasız bir omlet gibi olur. Yumurtasız omlet ne kadar olursa işte bu da o kadar olmuştur. İçeriği olmayan, Türkiye için özde, somut, bağlayıcı vaatler getirmeyen, bizi tam üyelikten başka hedeflere götürebilecek olan, Kıbrıs konusunda çok büyük tavizler vermemize yol açabilecek olan bir metni hükümet kabul etmiştir ve daha da kötüsü bunu halka bir başarı olarak anlatmıştır. Şunu deseydi hükümet bunu anlayabilirdik. Deseydi ki, bakın biz şunları şunları elde etmeye çalıştık. Bütün gücümüzle gayret ettik. Ama ne yazık ki, karşımızdaki devletleri ikna edemedik, başaramadık. Masadan kalkacaktık kalkamadık. Sonunda büyük bir taviz vermek zorunda kaldık. Boynumuzu büktük ve en olmayacak bir metni kabul ettik. Ama şimdi söz parlamentodadır. Parlamentonun onayı olmadan zaten bunları hayata geçiremeyiz. Özellikle Kıbrıs’ın tanınması anlamına gelecek Ankara protokolünün teşmil edilmesini. Mecliste de grubumuzu serbest bırakıyoruz. Eğer milletvekillerimiz buna hayır derse ona saygı göstereceğiz. Yani böyle bir şey söyleseydi en azından hükümet bir ölçüde saygınlık kazanabilirdi. Ama bunu yapmıyor. Tam tersini yapıyor. Biz 17 Aralık’tan önce meclisten ortak karar çıkartmak istedik. Hükümetin elini güçlendirmek için. Gitsin orada işte şunları meclisimiz kabul ediyor, bunları etmiyor diyebilsin diye. Bunu reddettiler. Öyle reddettiler ki, yani demediler ki bize canım şu maddeyi kabul edemeyiz, onu değiştirelim. Şu kelime çıksın, bu kelime hayır. İlke olarak biz meclisten karar filan istemiyoruz dediler. Yani kendi ellerini güçlendirebilecek bir silahtan mahrum oldular. Şimdi deselerdi ki, biz baskılara boyun eğmek zorunda kaldık, kusura bakmayın beceremedik. Başka sıkıntılarımız vardı, IMF baskısı vardı, ülkenin mali durumu iyi değildir, şudur, budur. Ne yazık ki direnemedik. Şimdi bu noktadan sonra parlamentoya güveniyoruz. Parlamento gücünü koysun, ağırlığını koysun. Bunun bir mantığı olabilirdi. Bunu da demiyorlar. Demedikleri gibi bunu bir başarı önümüze sunmaya çalışıyorlar. Davullu, zurnalı törenlerle, havai fişeklerle filan bir kahraman gibi Sayın başbakanın takdim ediyorlar. Maalesef basınımızın bir bölümü de biraz hükümet pres bir yaklaşımla hükümetin her yaptığı doğrudur. Bundan daha büyük bir başbakan gelmedi, iktidar olağanüstü başarılıdır. Yani daha zirve sonuçlanmadan zaferi ilan ettiler.
Şimdi bu basının pompalamasıyla kamuoyunun beynini yıkamaya çalışıyorlar. Kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlar. Ama biz inanıyoruz ki, halkımızın sağduyusu galip gelecektir. Halk gerçekleri görecektir ve bu ulaşılan noktanın Türkiye’ye reva görülmesine tepki gösterecektir. Türk halkı buna tepkisiz kalırsa gerçekten biz Atatürk’ten bu yana sahip olduğumu özgüvenimizi kaybederiz. Kendi gücümüze, değerlerimize olan güvenimizi, kendimize olan saygımızı kaybederiz. Onun için biz umuyoruz ki, inanıyoruz ki, halkımızın hükümete gerekli tepkiyi gösterecektir, gerekli tavrı ortaya koyacaktır ve dünyaya da koyacaktır ve Türkiye’nin buna layık olmadığını söyleyecektir. Hırvatistan’ın yaptığını yapamadık. Şu zirvede Hırvatistan’ın becerdiğini beceremedik. İşin özeti budur.
Sunucu- Ama efendim deniliyor ki, sizi bırakmadan birkaç dakikamız var onu da iyi kullanmak istiyorum ve şunu sormak istiyorum. Yıllardır bu tür zirvelerde, bu tür görüşmelerde bulunmuş bir insan olarak bugünkü gazetelere de baktığımızda başbakanın gayri resmi danışmalarından bir tanesi cep telefonu mesajıyla koskoca Almanya’nın, koskoca İngiltere’nin, koskoca Fransa’nın Cumhurbaşkanlarını ikna ettiğini ve değiştirdiğini söylüyorlar görüşlerini. Bu mümkün müdür efendim böyle bir şey? Cep telefonuyla bir başbakanı, bir cumhurbaşkanını bu ciddi ülkelerin başkanlarını değiştirebilmek?
Onur ÖYMEN- Herhalde mesaj atma yöntemiyle bunu becermişlerdir. Eğer bunu yaptılarsa tebrik ederiz. Fakat böyle bir durum ancak bir şaka olabilir. İşte Sayın Shark’ın demecini siz okudunuz. Bot’un bu akşamki demecini herkes dinledi. Avusturya Başbakanının demecini herkes dinledi. İtalya’da beş bin kişi sokağa dökülmüş Türkiye’yi Avrupa’da istemiyoruz diye. Bu mudur başarı tablosu? Yani birkaç böyle Türkiye taviz verdiği için övücü söz söyleyen bazı yabancı yayın organlarına filan bakarak Türkiye bir değerlendirme yaparsa çok yanılır. Çünkü uluslararası ilişkilerde taviz verenleri çok severler. Kendi ulusunun çıkarını savunanları hiç sevmezler ama onlara saygı duyarlar. Sayın başbakanımızı çok seviyorlar. Ne kadar saygı duyduklarını bilmiyorum. Çok sevdikleri muhakkak çünkü her istediklerini yapıyor, her istedikleri tavizi veriyor. Bakın bu dördüncü örnektir. Birinci örnek 2002 Aralık’ında Kopenhag zirvesinde gittiklerinde ne dedi? 2003 yılı için müzakere tarihi almaya gidiyoruz dedi, aşağısını kabul etmeyiz dedi. Nasıl döndü? 2004 yılının Aralık’ında müzakereyi ilerde kararlaştırmak üzere bir tarih aldı. Sonra dedi ki, bunu bir başarı olarak kabul etmeyenler siyasi hesap yapıyor dedi. Kofi Annan planı konusunda zirveden burada Çankaya zirvesinden karar çıktı, arkadan MGK’dan, ertesi gün Davos’a gitti burada çıkan kararların tam tersini kabul etti. Kofi Annan planını müzakere zemini olarak kabul edebiliriz dedi. Orada da geri adım attı.
Üçüncüsü bizce yani baştan yanlış iş yapmıştı zina konusunda. Biz Türk’üz, Türkler baskıya boyun eğmez dedi zina konusunda. Yanlış yaptı, zina işi baştan aşağı yanlıştı o ayrı ama bu tarafı önemli. Gitti Brüksel’e oradaki tepkiyi görünce hemen geri adım attı vazgeçti. Şimdi son olarak da burada. Gitmeden büyük bir kahramanlık gösterilinde bulundu, onu kabul etmeyiz, bunu kabul etmeyiz, onu yapmayız, bunu yapmayız. Gitti hepsini kabul etti geldi. Şimdi bizim halkımız başbakanın ulusal çıkarları koruma konusunda bundan sonra vereceği vaatlere nasıl güvenecektir? Biz nasıl güveneceğiz? Biz meclis olarak nasıl güveneceğiz? Yani bu sözlerin bir blöf olmadığına, manevra olmadığına kim bizi ikna edecek? Hala Sayın Dışişleri bakanı diyor ki, biz diyor Kıbrıs’ta çözüm olmadan tanımayız. Yani şu metni imzalamışsınız siz. Bundan kim inanır size? İşte Shark tepsini koyuyor ortaya, Shoder söylüyor. Berlis Koni söylüyor, herkes söylüyor size. Hayır diyorsunuz biz tanımayacağız. Yani bu çocuk kandırmaktır. O bakımdan biz hükümeti eğer başka hiçbir şey yapamıyorsa ciddiyete davet ediyoruz. Yani en azından ciddi olmak zorundayız halka karşı ve dürüst olmak zorundayız. Dürüstçe gerçekleri anlatalım, bu işi beceremedik diye hükümet halka ilan etsin ve ondan sonra bunun siyasi olarak gereği mecliste düşünülür. Ama en azından halkı kandırmaya kalkmasınlar.
Sunucu- Efendim oturdular diyelim, sizi bırakmak çok zor bırakıyoruz. Avrupa Fatihi olarak adlandırılan Sayın Başbakanımız 3 Ekim’de 2005’te masaya oturdu ve bir şekilde o dedikleri formülü buldular, imzaladılar Kıbrıs Rum kesimini karşılarında buldular. Ondan sonra geri adım atma şansımız var mı efendim? Yani bir kere imzaladınız ben artık masadan kalktım dediğiniz andan itibaren tanımış olduğunuz ve tüm dünyanın gözünde tanımış olduğunuz bir ülkeye karşı eski politikalarınızı uygulama şansınız var mı?
Onur ÖYMEN- Maalesef. Yalnız o tarihten itibaren değil bence bugünden itibaren Türkiye geri adım atma şansını kaybetmiştir. Yani Türkiye masaya oturacak mı, oturmayacak mı bilmiyorum ama maalesef Brüksel’de izlenen yanlış politikalar yüzünden Türkiye karaya oturmuştur. İşin doğrusu budur.
Sunucu- Efendim çok teşekkür ederiz.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.