SkyTürk, Ekonomi Politik Programı


SKY-TÜRK
EKONOMİ POLİTİK

16 NİSAN 2004
KONU: KIBRIS VE KOFİ ANNAN PLANI, SAYIN ÖZKÖK’ÜN AÇIKLAMASI, SAYIN DENKTAŞ’IN TBMM’DE YAPTIĞI KONUŞMA

SORU: Efendim, öncelikle KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş’ın Meclise konuşmacı olarak daveti ve partilerin tutumu ile başlayalım. Sonuçta, Denktaş’ın Mecliste konuşması bile sıkıntı yarattı kimi çevrelerde; fakat, o nihai olarak TBMM’ye önemli mesajlar vermeye gayret gösterdi. Buradan başlayalım isterseniz.

ÖYMEN: Sayın Denktaş’ın Mecliste konuşmasının bir öncesi, bir de sonrası var. Biz, CHP olarak, Sayın Denktaş’ın bir konuşma yapmak üzere Meclise davet edilmesini resmen yazılı olarak Meclis Başkanlığına önermiştik. Ondan yazılı cevap aldık, diyor ki, içtüzük hükümlerine göre bugün yapılacak gün için – geçen hafta Salı günü – bu mümkün değildir; ama Sayın Denktaş konuşma yapmak için başvurursa, bir imkan araştırırız. Sanki Meclise gelip konuşma yapacak yabancı devlet adamları dilekçe vererek konuşuyormuş gibi… Bunu biraz yadırgadık. Daha sonra Parlamenterler Birliği, dün için, gene Meclis binası içinde, sayın Denktaş’ı davet edecekti. O sırada Meclis Başkanının Denktaş’ı konuşmak için davet ettiğini öğrendik. Bu açıdan iyi bir fırsat oldu. Çok değerli, çok tarihi bir konuşma yaptı. Sonra, biz Sayın Denktaş’a destek verilmesi ve Meclisin Kıbrıs’la ilgili daha önce aldığı kararların teyit edilmesi için Meclise bir önerge verdik. Bu önergemizi Sayın Mehmet Ağar imzaladı, bağımsızlardan Sayın Ülkü Güney imzaladı; fakat AKP Grup Başkan Vekili imzalamadı. İlk defa… Ve bu nedenle, Meclis Başkanı bunu gerekçe göstererek bu önergemizi gündeme getirmedi, Meclisin onayına sunmadı. Bunu bir usul eksikliği olarak görüyoruz; ama altında yatan da iktidar partisinin bu önergeye imza atmamış olmasıdır. İlk defa olarak iktidar ve muhalefet arasında, Kıbrıs meselesine bağlı olarak, bir farklılık, bir ayırım göze çarptı. Maalesef iktidar partisi Türkiye’nin izlediği Kıbrıs politikasından çok bariz bir sapma yapmaktadır.

SORU: Görebildiğim kadarıyla, Sayın Arınç’ın Denktaş’ı konuşmacı olarak davet etmesi kendi partisi içinde de sıkıntı yaratmış ve Sayın Arınç’ın üzerine projektörlerin biraz daha fazla dönmesine yol açmış gibi gözüküyor. Böyle bir şey hissettim ben. Acaba doğruluk payı var mı?

ÖYMEN: Onu bilemeyeceğim, o konuyla pek ilgilenmiyoruz; fakat biz Meclis Başkanının tarafsız bir yönetim sergilemesini bekleriz her zaman. Kıbrıs konusunda çok duyarlı olduğunu biliyoruz. Geçmişte de çok önemli, olumlu açıklamaları olmuştur. O bakımdan, bu defa bizim önerimizi hiç değilse başlangıçta kabul etmemesini yadırgamıştık; ama daha sonra Denktaş’ı davet ederek bunu telafi etmiş oldu. Bence de doğru yaptı.

SORU: Bir önemli nokta, bugüne kadar bu konu çeşitli TV programlarında farklı noktalarda tartışılmış olabilir; ama sizin gibi Dışişleri Bakanlığının bizzat en üst düzey noktasından gelen bir kişiye sormak istiyorum: Türkiye şu ana kadar KKTC’yi ve Türkiye’yi temsil eden kurumlar açısından bakıldığında, aslında Rumların referandumda hayıra doğru gitmelerini sağlayacak olan süper bir iyi polis- kötü polis oyunu mu oynuyor? Böyle bir değerlendirme var, deniyor ki, Başbakan Erdoğan çok iyi, iyi polisi oynuyor; Cumhurbaşkanı Denktaş gayet iyi kötü polisi oynuyor. Burada çok iyi bir oyun sergileniyor. Türkiye, çok çok iyi oynuyor bu oyunu ve sonuç olarak bu Rumları referandumda hayır demeye kadar götürecek bir operasyon. Buna katılmak mümkün mü?

ÖYMEN: Hayır, zannetmiyorum. Güzel bir yakıştırma; ama gerçeği yansıttığını zannetmiyorum. Tam tersine, Türkiye sadece iyi polisi oynamaya çalışıyor. Bunu da aşırı derecede oynuyor, ölçüyü kaçırarak oynuyor ve hükümet yurt dışından beğeni kazanmayı öncelikli bir hedef haline getirmiş görünüyor. O nedenle, maalesef Kıbrıs’ta şimdiye kadar atılmaması gereken adımları atmıştır, yanlış bir dış politika izlemiştir ve sonucunda oradaki soydaşlarımız açısından son derece tehlikeli bir tablonun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu gelişmelerden gerçekten üzüntü ve endişe duyuyoruz.

SORU: O halde, iyi polis – kötü polis oyunundan sözetmek zor görünüyor.

ÖYMEN: Hayır, sözkonusu değil.

SORU: 1996’dan sonraki dönemde biz Türkiye ile ABD arasında ciddi bir yakınlaşma yaşadık. Clinton’un diplomasi konusundaki son derece rafine yaklaşımı Türkiye ile ABD arasında müthiş bir sıcaklık yarattı. Hatta Türkiye’yi beş gün ziyaret etmesi hakikaten bu sıcaklığı arttıran bir etki yarattı. Başkan Bush dönemi ile birlikte, Türkiye – ABD ilişkilerinde çok zikzaklar yaşadık; fakat toplama baktığımız zaman, Irak savaşından bu yana öncelikle Türkiye – ABD ilişkileri ve daha geniş bir zaman diliminden baktığımızda Türkiye – AB ilişkileri konusunda Ankara’da sivil-askeri bürokrasinin çok ciddi çekinceleri, şüpheleri olduğunu görüyoruz. Neden sivil-askeri bürokrasimizin AB ve ABD’nin samimiyetine yönelik olarak ciddi soru işaretleri var?

ÖYMEN: Amerika aslında bizim dostumuz, müttefikimiz. Daha da önemlisi, Amerika ile bizim çok ortak menfaatimiz var. O bakımdan, Amerika ile iyi ilişkileri sürdürmek Türkiye’nin daima hedefi olmuştur; burada bir kuşku yok; fakat bu başka bir şey, Amerika’nın her konuda, her gün, her izlediği politikayı sorgusuz sualsiz desteklemek, Amerika’nın dümen suyunda bir politika izlemek başka şey. Maalesef, Hükümet ikincisini yapmıştır ve Amerika’dan gelen hiçbir talebi, Türkiye’nin menfaatine uygun olup olmadığına bakmaksızın, Türkiye’ye ne gibi riskler getireceğine bakmaksızın kayıtsız koşulsuz kabul edeceği izlenimini vermiştir ve Amerikalılarda bu umudu uyandırmıştır. Fakat, daha sonra 1 Mart tezkeresinde Meclis hükümetin önerisini reddedince, hükümet kendi Meclisine söz geçiremeyen bir hükümet durumuna düşmüştür, Amerika’ya karşı mahcup duruma düşmüştür. Bu nedenle, bunu telafi etmek için daha sonra daha da ileri adımlar atmaya kalkışmıştır, 7 Ekim tezkeresinde daha önce vermediğini vermeye çalışıp, hiç değilse Irak’a asker göndermeyi üstlenmiştir. Bu defa da Amerikalılar, Kürtlerin etkisiyle  Türkiye’nin asker göndermesine karşı çıkmışlardır. Hükümet bunu da yapamamıştır. Kuzey Irak’ta sınırı korumak için asker göndermeye teşebbüs etmiştir; orada da Amerika’nın tepkisiyle karşılaşmıştır. Onu da yapamamıştır. Yani, Amerika ile ilişkileri dediğiniz gibi, inişli çıkışlı olmuştur. Bu arada Süleymaniye’de bizim askerlerin başına çuval geçirilmesi Amerika ile ilişkilerimizde olumsuz etki yaratmıştır, milleti rencide etmiştir. 8.5 milyar kredi alacağız diye Amerikalılarla bir anlaşma imzalamışlardır; fakat onu da uygulayamamışlardır, onay için Meclise bile getirememişlerdir, gizli tutmak zorunda kalmışlardır. Çünkü içine Cumhuriyet tarihimizde ilk defa siyasi şart koşmuşlardır, Amerikan Kongresinin talebi doğrultusunda, bu para karşılığında Kuzey Irak’a sınırı korumak için asker göndermemeyi taahhüt etmişlerdir. O da yüz kızartıcı bir durum olmuştur; kendileri de fark etmişlerdir, ama düzeltememişlerdir. Neticede parayı da alamamışlardır. Anlaşmayı da onaylatamamışlardır; anlaşmayı açıklayamamışlardır bile. Ve kendilerini çok zor duruma düşmüşlerdir. İşte, Türk-Amerikan ilişkilerinde maalesef biraz tecrübesizlikten, biraz ince politika izleme yeteneğinin azlığından bu gibi sıkıntılar yaşanmıştır.

SORU: Sayın Genelkurmay Başkanımız Orgeneral Hilmi Özkök’ün çok önemli açıklamaları farklı kesimler tarafından nasıl arzu ediliyorsa öyle algılandı gibi gözüküyor. Bu noktada bakıldığında, sivil-askeri bürokrasinin Kıbrıs meselesinde ABD ve AB’nin samimiyeti konusundaki şüphelerinin, endişelerinin tam olarak belirli çevrelere yansımadığı sıkıntısı hissedilmekte. AB, Verheugen’in açıklamaları ne ölçüde samimi? Pek çok çevrede, derogasyonlar Türkiye tarafının haklarını koruması gereken düzenlemeler, garantörlük koşulları yeterince garanti altına alınmıyor endişesi hakim. Bu anlamda, askeri bürokrasinin endişeleri kamuoyuna yeterince yansımıyor gibi bir değerlendirme yapılıyor. Hatırlarsanız, 1 Mart tezkeresinde askeri bürokrasinin tezkerenin çıkması konusunda net bir tavır sergilememesi nedeniyle o zaman eleştirilerde bulunanlar, bugün de Kıbrıs konusunda net bir tavır sergilememesi nedeniyle  eleştirmekteler. Onlar açısından da çok zor olmalı bu tablo…

ÖYMEN: Doğrudur, Genelkurmay Başkanımızın yaptığı açıklama çok dikkatli yazılmıştır -yazılı metinden bahsediyorum- Her kelimesi, zannediyorum, özenle seçilmiştir. Fakat, verdiği mesaj, özü itibariyle, ne evet deriz, ne hayır deriz, Silahlı Kuvvetlerden tavır alması beklenmemelidir, Meclisin kararına saygılıyız, Kıbrıs Türk halkının kararına saygılıyız şeklindedir. Peki, o zaman basın toplantısı niçin yapılmıştır? Belli ki, belli mesajları vermek için yapılmıştır. Bu mesajlar nelerdir? Şimdi, yazılı metni dikkatle okuduğunuz zaman görüyorsunuz ki, Kıbrıs’la ilgili bölümünde güvenliğe yönelik bazı ciddi endişeler var, derogasyonların mutlaka hayata geçirilmesi gerektiğini söylüyor. Bu gerçekleşmediği takdirde, uygulamada çok ciddi sıkıntılar yaratabileceğini söylüyor. Geçiş dönemlerinin kısalığı dolayısıyla gene güvenlik riskleri oluşabileceği, iç huzursuzluk, güvensizlik sorunları yaratabileceği söyleniyor.

Onun dışında, Türkiye’nin uluslararası antlaşmalardan kaynaklanan bazı haklarının gözardı edilmiş olmasından bir sıkıntı duyulduğu anlaşılıyor. Londra ve Zürich Antlaşmalarının, Türkiye’nin ve Yunanistan’ın üye olmadığı milletlerarası bir kuruluşa Kıbrıs’ın üye olamayacağını öngören ilgili maddesinin uygulanmamasından bir sıkıntı duyulduğu anlaşılıyor. Buna benzer birtakım sıkıntılar, sorunlar, endişeler var.

Ona mukabil, bir gazetecinin soruları üzerine Planın olumlu taraflarını da anlatıyor. Fakat, belli ki bu basın toplantısı esas itibariyle yazılı metinde, bu sıkıntıları, sorunları anlatmak için düzenlenmiş. Bir şey daha söylüyor:  New York’taki sürecin sanıldığı gibi askerlerin veya MGK’nın onayıyla, onların desteğiyle düzenlendiği iddialarına cevap veriyor.

SORU: MGK’da mutabakata varılan hükümlerin ötesine geçilmiştir…

ÖYMEN:  Geçilmiştir diye söylüyor; Cumhurbaşkanımızın da aynen açıklaması var. Şimdi, bizi bunu Mecliste birkaç hafta önce sorduk. Buna şimdiye kadar cevap verilmedi de şimdi veriliyor, belli ki Sayın Genelkurmay Başkanımız da, Sayın Cumhurbaşkanımız da bunun zamanının şimdi olduğunu düşünmüşler. Şimdi, esas bizim sorduğumuz soru şudur: Bu gibi koşullarda, bu Plan kabul edildiği takdirde, biz Kıbrıslı Türklerin güvenliğini koruyabilir miyiz, koruyamaz mıyız? Bu sorunun cevabını biz Sayın Genelkurmay Başkanımızın yaptığı açıklamadan incelediğimiz zaman şöyle anlıyoruz: Bugünkü koşullarda bu Plan aynen uygulanırsa, ciddi güvenlik riskleri olabilir. Ama şunu da anlıyoruz ki, Sayın Genelkurmay Başkanı her şeyi söylemiyor. Diyor ki, biz hükümeti üç defa yazılı olarak uyardık, bilgilendirdik, görüşlerimizi, taleplerimizi söyledik; fakat bunun içeriğini kamuoyuyla her zaman paylaşmayız diyor. Yani, hükümet söylemiyor, söylemeyiz diyor.

Sayın Genelkurmay Başkanımızın söylemedikleri hakkında bizim değerlendirmemizi soracak olursanız, mesela askeri açıdan bizim değerlendirmelerimiz, tabi Genelkurmayı bağlamaz ama bizim görüşümüz şu: Neyi bekliyorduk? Sınırın düz çizgi olmasını bekliyorduk. Diğer unsurların yanı sıra güvenlik açısından. Bu oldu mu, olmadı… Başka ne bekliyorduk? Türk askerinin Kuzeyde hareket serbestisi olsun istiyorduk. Bu oldu mu, olmadı. Plan kısıtlama getiriyor: Dört araçtan fazla bir yerden bir yere bildirimde bulunmadan gidemeyecek. Başka ne istiyorduk? Sınır güvenliğini korumakta Türk birlikleri yetkili olsun istiyorduk. Bunu sağlayamadık. Birliklerin sınıra yaklaşması yasak.

Bunlar basın toplantısında söylenmeyenler. Başka ne söylenmedi? Mesela, Deniz Kuvvetlerimize getirilen kısıtlamalar söylenmedi. Yani, eğer bizdeki bilgiler doğruysa, tabi bunlar açıklanacak er geç, Kıbrıs sularında Türk savaş gemilerinin tabi olacakları kurallar Ege’de tabi olduklarından çok daha kısıtlayıcı. Zararsız geçiş hakkını kaldırıyor. Hava Kuvvetlerini kısıtlayıcı bir durumda: Üç uçaktan fazlasını uçurursanız 48 saat önceden bildirimde bulunacaksınız. Dört cipten fazla hareket ettirirseniz 48 saat önceden bildirimde bulunacaksınız.

En önemlisi, Silahlı Kuvvetlerimize Kıbrıs’ta verilen görevler, yetkiler arasında oradaki Türkleri koruma yok. Bir de Barış Gücü faktörü var. Bizim bildiğimiz kadarıyla, Kuzeyde Barış Gücünün yerleştirilmesi bizim egemenliğimizi kısıtlayan bir unsurdur. Her zaman rahatsızlık konusu olmuştur bizim için. Efendim, Barış Gücü bizi koruyacak diyenler de var. Unutulmasın ki, Kıbrıs’ta 1974’te katliamlar olduğunda da Barış Gücü vardı Ada’da. Birkaç yüz metre ötedeydi, haberi bile olmadı. O bakımdan, Barış Gücünün Kuzeydeki mevcudiyeti bir güvenlik unsuru sayılabilir mi, bundan bizim çok ciddi kuşkumuz var. Kaldı ki, efendim, artık AB üyesi oluruz, bütün AB normlarına uyacağız diyenlere de sormak lazım: Hangi AB ülkesinde Barış Gücü var? Belli ki bu Barış Gücü Kıbrıslı Rumların güvenliğini Türklere karşı korumak için düşünülmüştür. Barikat kurma yetkisi var, güvenlik tedbiri alma yetkisi var, bu da başımızı ağrıtacak bir unsur. Sayın Genelkurmay Başkanının açıklamasından, bu Barış Gücünün yetkisini askerlerin nasıl değerlendirdiğini yeterince anlayabilmiş değiliz. O yüzden, Sayın Genelkurmay Başkanının açıklamasının dengeli olduğu doğrudur, ölçülü olduğu doğrudur, içeriği doğrudur; ama şurası da muhakkak ki, bizim profesyonel olarak baktığımızda, henüz cevabını alamadığımız bu ve benzeri pek çok sorumuz vardır.

Özetle, ne istedi askerler? Yani, askerlerin olmazsa olmaz koşulları nelerdi, ne aldılar? Bunun bir bilançosunun çıkarılması lazım ve Mecliste görüşülecekse, koşulsuz bu soruyu soracağız. Yani, sadece yapılan basın açıklamasıyla yetinecek değiliz. Genelkurmay, tabii konumu itibariyle, hükümete bağlı bir kuruluş olması ve devlet içinde devlet görünümü vermek istememesi itibariyle, ölçülü ve tarafsız bir dil kullanmaya özen göstermiş olabilir. Bunu anlayabilirim; ama CHP olarak biz tarafız.

Biz Kıbrıslı Türkler konusunda öyle de olur, böyle olur diyecek durumda değiliz. Biz tarafız ve biz diyoruz ki, bugünkü koşullarda, özellikle güvenlik koşulları yeterince sağlanamadığı için, Türkiye’nin garantörlük hakları sağlanamadığı için biz tarafsız kalamayız ve Kıbrıslı Türkler bu ve benzeri düşüncelerle hayır oyu verirse, biz saygı gösteririz. Biz daha net bir tutum sergiliyoruz ki, siyasi bir parti olarak bizim net bir tutum sergilememiz normaldir.

Sayın Genelkurmay Başkanı, gönlümüzden geçenle aklımızdan geçen farklıdır gibi şeyler söylüyor; tabii bunu kamuoyu ne dereceye kadar algılamıştır, nasıl algılamıştır, Kıbrıslı Türkler nasıl algılamıştır, bilmiyoruz. Yan, efendim, gönlümüzden geçen bir an önce bir barış anlaşması yapılmasıdır ve Kıbrıs’ın AB’ye girmesidir; ama aklımızdan geçen Kıbrıs’ın güvenlik çıkarlarının da ön planda tutulmasıdır, onun için, buna gönül huzuruyla evet deyin mi demek istiyor; yoksa gönlümüzden geçen Kıbrıslı Türklerin güvenliğinin korunmasıdır; ama aklımızdan geçen bize kısıtlayıcı da olsa, riskler taşısa da, bu anlaşmanın onaylanması uygundur mu demek istiyor? Bu akıl ve gönül bağlantısı meselesi çok sarih olarak kamuoyunda anlaşıldı mı, bilmiyoruz.

En azından, bizim açıklamamız, bir kere daha söylüyorum, çok açıktır, nettir, sarihtir. Biz, bu Planın bugünkü haliyle, özlü değişiklik yapılmadığı sürece, Kıbrıslı Türkler için faydadan çok zarar getireceğini, risk ve tehlikeler getireceğini düşünüyoruz ve o bakımdan, Kıbrıslı Türkler buna hayır derse, anlayışla ve saygıyla karşılayacağımızı söylüyoruz.

SORU: O zaman hemen şöyle devam etmek istiyorum. ABD ve AB’nin son 48 saatten bu yana Rum tarafında referanduma hayır, Türk tarafında ise referanduma evet denmesi halinde gerçekleştirdiği bir dizi açıklama var. AB’nin Genişlemeden sorumlu Komisyon üyesi Verheugen’ın açıklaması, referanduma Rum tarafının hayır, KKTC tarafının evet demesi halinde yeşil hattın AB sınırı olacağı ve artık Türkiye tarafının neredeyse tanınmasına kadar gidecek bir süreç başlayacağı yönündeki açıklamaları, işte kesenin ağzını açacağız, ambargoyu hafifleteceğiz. Keza, ABD’den de buna benzer açıklamalar var. Siz, ABD ve AB’nin KKTC’ye yönelik şu andaki tutumlarını samimi buluyor musunuz?

ÖYMEN: Bu dönemdeki açıklamaları daima biraz ihtiyatla karşılamak lazım. Diplomaside buna havuç ve sopa politikası diyorlar. Bir konuyu belli bir şekilde yönlendirmek istiyorsanız, sizin istediğiniz yönde hareket edecekleri sağlayacak bazı avantajlar – bir havuç- sunarsınız. Orada da sizin istediğiniz yönde hareket ederlerse mükafatlandıracağınızı söylersiniz. Aksi halde, ceza vereceğinizi, onların bazı sıkıntılara uğrayabileceklerini söylersiniz. Bu tipik bir havuç ve sopa politikasıdır. Yani, bu referandumda hayır diyenlere ceza veririz, evet diyenleri ödüllendiririz. Ama tatbikatı, ileride bu olur mu, hakikaten bu ödüller ve cezalar gerçekleştirilir mi? Bu çok kuşkuludur.

Geçmiş tecrübeler gösteriyor ki, bunlar genellikle sözdedir. Sözgelimi, şimdi Papadoupulos kendi halkına diyor ki, siz hiç merak etmeyin, hayır deyin, dış baskılara direnin, hiçbir şey yapamazlar, Kıbrıslı Türkleri tanımaları sözkonusu değildir. Bizim AB ile yaptığımız anlaşma, AB’nin tanımasına hiç imkan vermez diyor. ABD zaten tanıyacağız demiyor. Zaten bir seçim döneminde, hele Amerika’da Rum lobisi bu kadar kuvvetliyken Amerikan hükümetinin Kuzey Kıbrıs’ı tanımasını beklemek iyimserlikten de ötedir….

SORU: Kaldı ki, Verheugen’ın zaten dört gün önce Güney Kıbrıs’ın, Ada’nın tümünü temsilen 1 Mayıs’ta AB’ye dahil olacağını açıklamasının ardından  bu açıklama biraz çelişkili gibi…

ÖYMEN: Evet, Verheugen’ın açıklamalarını alt alta koyup okursanız kafanız iyice karışır. Yalnız bu Kıbrıs konusunda değil, diğer konularda da. O da belli ki, eğilimlere göre, rüzgarlara göre, konumu gereği bazı açıklamalar yapmak zorunda hissediyor kendini; fakat bu açıklamaların her zaman birbiriyle tutarlı olmasına özen gösterdiğini söyleyemeyiz. Aynı konuda zıt açıklamalarını biz defalarca okuduk. Onun için, Verheugen’ın açıklamalarına bakarak Kıbrıslı Türklerin bir temayül oluşturmalarını ben çok isabetli görmüyorum.

Üstelik, Verheugen’ın hiçbir oy hakkı yoktur. Maalesef  anlaşmaları ihlal ederek bir hafta sonra AB’ye girecek olan Kıbrıs Rumlarının Verheugen’den çok daha fazla söz hakkı olacaktır; çünkü, onlar tam üye olarak veto hakkına sahip olacaklar. Verheugen’ın oy hakkı yoktur; Komisyon olarak bir rapor yazma imkanı vardır, ondan ibarettir.

SORU: Uluslararası alanda, AB’nin daha başından itibaren Londra ve Zürich Anlaşmaları ortadayken, sadece Kıbrıs Rum yönetimi tarafıyla Kıbrıs Cumhuriyetini temsilen müzakereleri yürütmesi ve olayın 1 Mayıs’ta üyeliğe kadar gelmesini Türkiye’nin engelleyememesini neye bağlıyorsunuz?

ÖYMEN: Çok büyük bir zaaftır.

SORU: Çünkü, siz Dışişleri Bakanlığında NATO nezdinde Daimi Büyükelçilik görevi olmak üzere önemli pozisyondaydınız. Dışişleri Bakanlığı hiçbir şey yapmadı desem herhalde sizlere karşı büyük bir haksızlık olur…

ÖYMEN: Hayır, Bakanlığa haksızlık yapmamak lazım. Bakanlık, daima hükümetin talimatına uyar. Dışişleri Bakanlığı devlet içinde devlet değildir. Hükümetin genel politikaları neyse Bakanlık, onu Türkiye’nin çıkarlarına en uygun şekilde uygulamaya çalışır. Onun için, ben arkadaşlarımı hiçbir zaman eleştirmedim, eleştirmeyeceğim.

SORU: Bir soru daha ekleyebilir miyim, özür dileyerek? Varsayalım ki, bugün 59. hükümet, AB’ye daha sıcak bakan bir hükümet gibi gözüküyor. Peki, 57. hükümetin – MHP ile DSP’nin pozisyonu dikkate alındığı zaman – bu konuda bir şey yapmamış olması nasıl açıklanabilir?

ÖYMEN: Bu sorunuzun cevabı bende yok; ama şunu gözleyebiliyorum: Türk hükümetleri uluslararası antlaşmalardan doğan haklarını, özellikle Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olamayacakları bir uluslararası kuruluşa katılamayacağı yolundaki hakkını, maalesef yeterince savunamamıştır, telaffuz edememiştir, gündeme getirememiştir.

SORU: Bunu idrak edemiyorum efendim.

ÖYMEN: Ben de idrak edemiyorum; ama bir hükümetten beklenen en azından uluslararası hukukta sahip olduğu kazanımları hayata geçirmektir. İşte, o  devirde, özellikle Sayın Ecevit’in Dışişleri Bakanının bazı demeçleri oldu; ama bu demeçle olacak iş değil. Devletin ağırlığını koyacaksınız ve bunun olmazsa olmaz bir şart olduğunu söyleyeceksiniz, aynen S-300 füzelerinin Kıbrıs’a yerleştirilmesine mani olmakta gösterdiğiniz kararlılığı, azmi ve başarıyı burada da gösterecektiniz. Ama bunu yeterince telaffuz edemediniz, güçlü bir şekilde ortaya koyamadınız devletinizin ağırlığını koyamadınız, kendinizi bu konuda zayıf hissettiniz. Oysa, hukuk sizden yanaydı. Bu konuda uluslararası alanda tanınmış profesörlerin raporları vardı. Hatta, bu hükümet bile, başlangıçta bu raporları BM’ye tescil ettirdi. Fakat, sonra arkasında duramadılar. Uluslararası ilişkilerde güçlü olacaksınız, kendinizi güçlü hissedeceksiniz, kararlı olacaksınız, cesaretli olacaksınız. Bu üç unsur yoksa, zaten en haklı olduğunuz davayı bile kaybedersiniz. Şimdi Kıbrıs’ta kaybettiğiniz gibi…

SORU: Anladığım kadarıyla, şimdiye kadar hükümetlerin Kıbrıs’ta yapmış olduğu en büyük hata, hep daha zayıf olan tarafın kendimiz olduğu algılamasına düşmemiz. Tam tersine, yaptırım gücü olan tarafın biz olduğunu hissettirecek bir dış politika izlemeliydik.

ÖYMEN: Gayet tabii… Yalnız burada biraz da insaflı olalım. Hükümetler için şunu da söylemek lazım: Medyanın büyük bir bölümü bu konuda çok kötü bir sınav vermiştir. Yabancılarla bir olmuşlardır, Türkiye’ye baskı yapmak isteyen ve Kıbrıs Türklerine yıllardan beri haksız bir ambargo uygulayan yabancılarla el ele vermişlerdir ve geçmişte Kıbrıslı Türklerin ve Türkiye’nin haklarını savunanları boy hedefi yapmışlardır. Onları çağdışı ilan etmişlerdir. Dinazor, tutucu, statükocu demişlerdir. Son sıfatımız da faşist. Niye? Çünkü, Türkiye’nin hakların koruduk ve koruyoruz. Niye? Çünkü Kıbrıslı Türklerin haklarını koruyoruz. Bu kadar büyük bir insafsızlığı görev yaptığım hiçbir ülkede görmedim. Hiçbir ülkenin medyası kendi ulusal çıkarlarının korunmasına bu kadar düşman olmamıştır. Kendi ülkesinin çıkarlarını korumak isteyenleri düşman gözüyle gören bir yabancı ülke medyası ben hiç hatırlamıyorum. Bunu ilk defa Türkiye’de görüyoruz. Türkiye’de de ilk defa görüyoruz. Türk basın tarihine utanç verici bir sayfa olarak girecektir. Siyasi ideolojimiz, felsefemiz, konumumuz, sıfatımız ne olursa olsun, hepimizin birinci görevi ulusal çıkarları korumaktır. Ulusal çıkarları korumanın da birinci koşulu dış baskılara boyun eğmemektir. Uluslararası anlaşmalarla sahip olduğumuz hakları koruyabilmektir. Haksız baskılara direnebilmektir. Efendim, uzlaşmayalım mı, çözümsüzlük mü istiyorsunuz?

Tam tersine… Çözümsüzlüğü savunan kimse yok Türkiye’de; ama çözüme ulaşmanın yolu teslimiyet değildir. Çözüme ulaşmanın yolu olumlu, cesaretli, kararlı müzakerelerde bulunmaktır. Siz bunu yapamadığınız için tek çözüm olarak yabancıların her istediğini kabul etmeyi görüyorsunuz. Başka bir seçenek yok kafanızda. Yani, Türkiye’nin şerefli, gururlu, çıkarlarını koruyan, uluslararası normlara, anlaşmalara, hukuka uygun bir anlaşmaya ulaşması için mücadele etmesi gibi bir alternatif yok kafanızda. Bu gerçekçi değil diyorsunuz. Onlar güçlü, biz zayıfız, onlar ne derse biz onu yapalım. Kurtuluş Savaşından önce de mandacılar aynı şeyi söylüyorlardı. Biz kimiz, bizim gücümüz yok, Amerika’ya teslim olalım, Amerika’nın himayesine girelim, onlar bizi kurtarsın.

İşte Atatürk bunları nasıl elinin tersiyle ittiyse, biz de bugün teslimiyetçileri elimizin tersiyle itiyoruz. Hiç kimse köşelerinde yazdıkları hakaret dolu laflarla bizi caydırabileceklerini zannetmesin. Biz, CHP olarak, daima Türkiye’nin çıkarlarını sonuna kadar koruyacağız. Kimse de bizi caydıramayacak. Biz Atatürk’ün partisiyiz, böyle kuru gürültüye pabuç bırakmayız. Şimdi Kıbrıs’ı bunlar yüzünden veriyoruz.
Hükümeti baskı altına alan bazı iş çevrelerinin ve onların uzantısı olan medyanın etkisiyle Kıbrıs’ı veriyoruz. Şu gün, şu halde Kıbrıslı Türkler için, Genelkurmay Başkanının bizzat ifade ettiği gibi, ciddi güvenlik riskleri taşıyan, Başbakanın itiraf ettiği derogasyonlar konusunda risk taşıyan bir çözümü zorla da olsa muhakkak ettirmek istiyorsunuz, kampanya düzenliyorsunuz.

Daha metnini okumadığın, içeriğini bilmediğin, kendi diline tercüme edilmemiş 9000 sayfalık bir metni iki hafta sonra onaylayın diyorsunuz. Bunun için dünya kadar para harcıyorsunuz, bütün propaganda yollarına başvuruyorsunuz ve sizin bu çabalarınıza karşı bir cümle söyleyeni de faşistlikle, tutuculukla, statükoculukla suçluyorsunuz. Bundan daha büyük insafsızlık olamaz. Bu insanların geleceğinden siz sorumlu değilsiniz. Bu Plan uygulanırsa, hayat geçirilirse, ortaya çıkabilecek ciddi sakıncalardan, Allah bilir, can kaybına, insan kaybına yol açabilecek sakıncalardan, tarihe karşı siz sorumlu olmayacaksınız, biz sorumlu olacağız. Bırakın, bu işi milletvekilleri, politikacılar yapsın, Kıbrıs Türk halkı özgürdür.

Ne hakkınız var? Bugün Denktaş’ı dinliyorsunuz. 80 yaşında ve hayatının 50 yılını bu davayı korumak için, kendi halkının bağımsız, özgür, egemen bir halk yapmak için harcamıştır. Başarılı da olmuştur. Şimdi bu egemenliği elinden almak için Denktaş’ı boy hedefi yapacaksınız. En kötü Denktaş, ondan kötüsü olamaz. Niye? Çünkü sizin çizginizde değil… Çünkü sizin gibi dış baskılara boyun eğmiyor. Dünyanın en büyük devletlerine elli yıldır kafa tutuyor. Niçin? Halkını korumak için. Ve siz bu yüzden onu hedef yapıyorsunuz. Ne hakkınız var? Mecliste konuşacak, Başbakan gelip dinlemiyor, istiskal ediyor. Ne kadar büyük bir ayıp! Nasıl yaparsınız bunu? Tarihi bir konuşma, tarihi bir dönemeç, gelin bir şey öğrenin. Size mesaj vermeye geliyor bu insan. Dışişleri Bakanı diyor ki, efendim, yeni hiçbir şey söylemedi… Farkında bile değil. Yani, Denktaş’ın mesajının yeni unsurlarının farkına bile varmamış. Ya dinlememiş, ya dinlediyse yeterince idrak edememiş, farkına varmıyor. Denktaş, orada birçok önemli yeni bilgi veriyor. Bunları hiç dikkate almıyorsunuz, adam yerine koymuyorsunuz. Son derece ayıptır, Türkiye’ye yakışmıyor. Böyle bir durumun ortaya çıkması Türkiye için gerçekten hüzün vericidir, utanç vericidir. Ve biz onlar namına utanç duyuyoruz.

SORU: Başbakan Erdoğan bir açıklama yapmaya başlamış efendim, şimdi oraya dönüyoruz.

ÖYMEN: Evet, daima Başbakanımızın önceliği vardır.

Başbakan Erdoğan Antalya’daki toplantıda bazı açıklamalar ve Kıbrıs’la ilgili değerlendirmeler yapıyor. Bunun üzerine Sayın Onur Öymen görüşlerini şu sözlerle ifade ediyor.

ÖYMEN: Sayın Başbakanın bu kadar büyük bir bilgi ve mantık eksikliği içinde olması Türkiye hesabına hazindir. Söylenen hiçbir şeyin farkında olmadan, verdiğimiz mesajları hiç algılamadan konuşuyor. Bizim söylediklerimizin iç politikayla hiçbir ilgisi olmadığının farkında değil ve biz bunları muhalefet olsun diye yaptık zannediyor. Muhalefete yüklenerek kendini haklı çıkarmaya çalışıyor. Meclisin onayına sunulacak bir metnin milletvekillerinin bilgisine bütünüyle sunulması gerektiğinin yasal bir zorunluluk olduğunun farkında bile değil. Kıbrıs Türk halkının bu metnin bütününü görmeden oy vermesini istiyor. Metnin içinde bizim işaret ettiğimiz, kendisinin bahsettiği özetin dışında kalan ne gibi konular olduğunu, bizim neleri söylediğimizi duymamış bile… Ve ondan sonra spekülasyon yaparak, itham ederek konuşuyor. 1974’te Sayın Başbakan hangi işle meşguldü bilmiyorum, ama itham ettiği ana muhalefet partisinin Genel Başkanı Barış Harekatını yapan hükümetin üyesiydi; Grup Başkan vekili de üyesiydi. Beni kastediyorsa, ben de Dışişleri Bakanlığında Kıbrıs’tan Sorumlu Şube Müdürüydüm. Bize Kıbrıs’ın geçmişini anlatmaya kalkarsa, biraz gülünç duruma düşebilir. O bakımdan, sözlerini daha dikkatli kullanmasını tavsiye ediyorum. Bu kadar kritik bir dönemde, bu kadar önemli bir milli davanın böyle bir mantıkla, böyle bir yaklaşımla, bu kadar bilgi eksikliğiyle yürütülmesi, gerçekten Türkiye hesabına hüzün vericidir. Türk milleti bunu hak etmiyor.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.