SkyTürk, Cinnah 15 Programı


SKY TÜRK – CİNNAH 15
12.02.2004/ “KIBRIS”

Soru: Cinnah 15 programından herkese merhaba. Cinnah 15 bugün yine sıcak konu Kıbrıs’ı ele almayı sürdürüyor ve konuğumuz Muhalefet Partisi CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen. Efendim hoşgeldiniz.

Öymen: Hoşbulduk efendim.

Soru: Hemen konuya girelim. Müzakereler nedeniyle gözler New York’taki zirvede ve bugün yine Türkiye saatiyle 23.00’te bir araya gelecek Denktaş, Papadopulos ve Kofi Annan, -Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri-. Bugün basın aracılığıyla kamuoyuna yansıyan bir bilgi sanki müzakerelerde Türkiye’nin lehine bazı gelişmeler olduğu yönünde bir havaya neden oldu. Bu bilgi Denktaş’ın teklifinin Rumları sıkıştırdığı yönündeydi. Öncelikle Denktaş neyi önerdi, ardından CHP’nin görüşlerine girelim efendim.

Öymen: Bir kere şunu söyleyelim, maç bitmeden zafer şarkıları söylememek lazım, bu bir. Karşı tarafı köşeye sıkıştırdık gibi halkı tatmin edici şeyler söyleyebilirsiniz. Ama sonuç sizi doğrulamazsa zor durumda kalırsınız. O bakımdan böyle dönemlerde gazetecilere de büyük sorumluluk düşüyor. İşin esası şu, Kofi Annan, tarafları müzakereye çağırırken New York’ta belli koşullar ileri sürdü. Bu herhangi bir müzakere çağrısı gibi değildi, “belli koşulları kabul ederseniz gelin, yoksa gelmeyin” diyordu. Neydi o koşullar? Bir, Kofi Annan planının esasını müzakereye açmayacağız. Esasını kabul etmiş sayılacaksınız. Madde iki, tarafların yapacakları müzakerelerin sonunda anlaşamayacakları hususları ben dolduracağım, diyordu. Üçüncüsü de, varılacak bu metne, yani hükümetlerin mutabakatı olmasa da benim doldurduğum şekliyle referanduma sunacaktık. Bu üç koşulla davet ediyor tarafları.
Şimdi, Türk tarafı New York zirvesine gitmeden -sayın Denktaş New York’a gitmeden-, bir mektup yazarak hangi anlayışla New York’a geldiğini bildirecekti, ve bu temel konuları kendisinin nasıl yorumladığını, hangi koşullarda gittiğini belirtecekti. Öyle anlaşılıyor ki, Denktaş’ın böyle bir mektup yazmasına izin verilmemiştir ve Denktaş’a illaki “gideceksin, masaya oturacaksın” denilmiştir. O da gitmiştir, oturmuştur.

Soru: Hatta efendim, Sayın Denktaş New York’a yola çıkarken de o mektupla yola çıktığını biliyoruz. O mektup hazırlandı. Ve bizim orada  beklentimiz aslında Sayın Denktaş’ın kendi taleplerini de içeren bir mektubu Kofi Annan’a ilettikten sonra  müzakere masasına oturup oturmayacağına karar vereceği yönündeydi.

Öymen: Biz de basında bu bilgileri okuduk ve bu açıdan içimiz bir ölçüde rahattı. Sayın Denktaş tutumu baştan tespit edecek ve Kofi Annan’ın bu koşullarına teslim olmadan masaya oturacak diye düşünüyorduk. Böyle olmadı. Belli ki, hiçbir şey söylenmeden masaya oturdu, yani zımnen, sanki Kofi Annan’ın önerileri kabul edilmiş gibi oldu. Dün bir adım daha atıyor Sayın Denktaş, belli ki Ankara’nın ısrarıyla, baskısıyla. Ve diyor ki: “20-25 Mart’a kadar müzakereler sürsün, sonra Türkiye ve Yunanistan’ın da katılımıyla müzakereler yapılsın. Gene anlaşılamayacak hususları Genel Sekreter doldursun.” Şimdi biz büyük bir taviz vermiş oluyoruz işin esasında. Hükümet “ileri adım atacağız” diyor, bu aslında geri adım. Yani bizim şimdiye kadar izlediğimiz politikaya nazaran bir geri adımdır. Biz çünkü şimdiye kadar Türkiye olarak hiçbir zaman her hangi bir metnin yabancılar tarafından bizim irademiz dışında kaleme alınmasını kabul etmedik. Çünkü sonunda bu, TBMM tarafından onaylanacak metindir. Meclisin iradesi söz konusudur. Siz meclisin iradesini BM Genel Sekreteri’ne havale etmiş oluyorsunuz bir anlamda.

Soru: Peki efendim, Rum tarafı için de aynı şey söz konusu değil mi?

Öymen: Rum tarafı için aynı şey söz konusu değil. Şunun için değil; kendileri söylediler, itiraf ettiler. Klarides basına dedi ki: “bu plan hazırlanırken, o safhada, bizimle üç kere görüştüler ve biz  üç kere bu planı Rum görüşleri doğrultusunda değiştirdik”. Yani plan zaten Rumların görüşlerini tatmin eden bir plan. O bakımdan iki taraf arasında eşit bir durum yok ortada. Şimdi biz bunu bile bile bu sürece gidiyoruz, müzakereye gidiyoruz. O zaman hiç değilse temel tutumlarımızı, temel görüşlerimizi sıkı tutacağız ki müzakerelerde karşı tarafa büyük bir taviz vermeyelim. Ölçülü, karşılıklı, dengeli tavizlerle bir çözüme gitmeye çalışalım. Fakat, öyle anlaşılıyor ki; hükümet, uzlaşır görünmeyi dış politikasının hedefi haline getirmiştir. Ve bize sempatik baksınlar, “Türkiye uzlaşmaz taraf” demesinler diye şimdiye kadar yıllardır savunduğumuz temel görüşlerimizi birer birer feda ediyor hükümet. Biz bunları söylediğimiz zaman da Başbakan çok üzülüyor, tepki gösteriyor, muhalefete bir Başbakan’a yakışmayacak bir üslupla saldırılarda bulunuyor. Bunları çok yadırgıyoruz. Bu bir milli dava. Milli davayı iktidarla muhalefet çatışması halinde yürütemeyiz. İktidar ve muhalefet, bunu, işbirliği içinde, dayanışma içinde yürütecek. Ama görüyoruz ki bunların muhalefete bilgi verme gayretleri de yok, ihtiyaçları da yok. Sayın Başbakan diyor ki, “Biz muhalefeti ikna etmek zorunda değiliz”. Muhalefeti ikna etmek şöyle dursun, muhalefete hesap vermek zorundasınız. Demokraside böyle işler. Demokrasilerde iktidar muhalefete yalnız bilgi vermez, hesap da verir. Biz, halk adına denetim yapıyoruz, denetim görevi yapıyoruz.

Soru: Efendim, bunun yanı sıra siz ayrıca çok deneyimli bir diplomatsınız ve CHP’nin şahinleri olarak da bilinen bir grup diplomat var, çok değerli isimler var burada. Siz konunun başından beri hep öne çıkan isim oldunuz, Ana Muhalefet Partisi’nin görüşlerini dile getirmek için. Ancak, dün Başbakan Erdoğan dedi ki “muhalefet partisi tarafından bize karşı iftiraya varan sözler sarf edilmesi haksız, mesnetsiz ve yalandır”.

Öymen: Evet, biz de bugün bir basın toplantısı yaparak buna tepki gösterdik ve bunların bir başbakana yakışmayacağını söyledik. Ve “bizim sözlerimizin içinde gerçek olmayan bir tek cümle varsa buyursun söylesin” dedik. Böyle muhalefeti uluorta yalan söylemekle itham etmek bir başbakana yakışmaz. Hangi sözümüz bizim gerçekleri yansıtmıyor? Biz, basına da yansıyan resmi açıklamalara dayanıyoruz. Diyoruz ki, MGK kararında böyle deniliyor. Denilmiyor mu? Bu mu yalan? Cumhurbaşkanı açıklamasında böyle deniliyor. Denilmiyor mu? Yalan mı o söyledikleriniz. Ondan sonra, Kofi Annan’ın mektubunda “Sayın Başbakan, Türkiye Başbakanı planın esasını kabul etmiştir, bu konuda öneri getirmeyeceğini söylemiştir” diyor. Kofi Annan mı yalan söylüyor, biz onun mu yalancısıyız. Kim yalan söylüyor, hangisi yalan bunlardan?

Soru: Ya da hangisi gerçek, efendim?

Öymen: Hepsi gerçek. Hepsi bunların metninde. Yani, biz metinleri söylüyoruz size. Biz kendimiz bir şey uydurmuyoruz ki.

Soru: Bugün Dış İşleri Bakanı Abdullah Gül’ün bir açıklaması var: “Gelinen nokta önceden planladığımız noktadır” şeklinde.

Öymen: “Gelinen nokta önceden planladığımız noktadır” diyor. Biz bunun gerçek olduğundan çok kuşkuluyuz. Çünkü, Kofi Annan’la görüşürken Sayın Başbakan neler söyledi neler söylemedi, Kuzey Kıbrıs Türk Devleti’nin haberi bile yoktu. Sayın Serdar Denktaş basına demeç verdi, “biz hiçbir şey bilmiyoruz, basından izliyoruz” diyor. Yani orada ne görüş ileri sürdüğünü basından izleyeceksiniz, bilmeyeceksiniz Başbakan’ın ne mesaj verdiğini, sonra diyeceksiniz ki biz birlikte kararlaştırdık. Birlikte kararlaştırdıysanız, Sayın Denktaş’la herhangi bir ortak açıklamanız var mı, Kofi Annan’ın bu boşlukları dolduracağına dair? Yok. Sayın Denktaş’ın böyle bir demeci var mı? Yok. Tersi var mı? Var. Yani, “bunu kesinlikle kabul edemeyiz” yolunda beyanları var mı? Var. Hani birlikte hareket ediyordunuz? Sonra, Denktaş’a basın vasıtasıyla yolladığınız mesajda diyorsunuz ki, “efendim size bir yol haritası verdik, o yol haritasını mutlaka uygulayın, yoksa, uygulamazsanız Kuzey Kıbrıs’ta bunun çok olumsuz yansımaları olur”. Tehdit ediyorsunuz, yani sizin kuşkunuz var, “Denktaş o yol haritasını uygulayacak mı, uygulamayacak mı” diye. Ve şunu demiyorsunuz: “Sayın Denktaş’la birlikte hazırladığımız yol haritasının orada uygulanmasını bekliyoruz” demiyorsunuz. “Ona bir yol haritası verdik, biz verdik”. Yani, sanki memurunuzmuş gibi talimat vermişsiniz. Böyle bir şey olabilir mi? Şimdiye kadar hiç olmadı, şimdiye kadar 30 yılı aşkın zamandır biz hep KKTC liderliğiyle bu işleri birlikte yürüttük. El birliğiyle, birlikte bu projeler planlar hazırlandı. Yoksa, hiç kimse Denktaş’a emir vermedi. O bakımdan bütün bu yaklaşımları biz çok yadırgıyoruz. Başbakan bir de diyor ki: “muhalefet bu işi iç politika malzemesi yapıyor”. Çok ayıplıyoruz Başbakan’ın bu sözlerini. Düşününüz ki, biz CHP olarak, İsmet Paşa’dan bu yana dış politika konularını daima milli mesele saymışızdır. Bu bizim parti geleneğimiz, bizim devlet anlayışımız. Hiç bir zaman parti çıkarını devlet çıkarının önünde düşünmedik ve ne zaman hükümet ülke çıkarı doğrultusunda bir şey yaptıysa hükümeti destekledik. Örneğin, biz Kıbrıs’ta Sayın Başbakan’la beraberdik, Kasım ayında KKTC’nin 20. yıldönümünde. Sayın Genel Başkanımız da oradaydı, ben de oradaydım. Başbakan bir konuşma yaptı, bizim 30 yıldır izlediğimiz politika çizgisinde. Biz alkışladık. Ben gittim kendisini tebrik ettim. Dedim ki: “bize muhalefet yapma imkanı bırakmadınız çünkü aynen bizim görüşlerimizi söylediniz”. Peki şimdi, iç politika için dış politikayı istismar eden bir parti bunu mu yapar? Ama siz, Türkiye’nin çıkarlarına uymayan, şimdiye kadar savunduğumuz köklü politikalardan sapan sözler söylediğiniz zaman, işler yaptığınız zaman tabii ki eleştireceğiz. Bizim işimiz bu, muhalefetin görevi bu.

Soru: Efendim, siz Kıbrıs sorununa ilişkin yıllardan bu yana açıklama getirmeye çalışıyorsunuz zaten ancak Başbakan bir açıklama yaptı ve bu, iktidar partisi tarafından slogan haline getirildi: “çözümsüzlük çözüm değildir”. Ortada çözümsüz bir durum olduğunu söyleyen Başbakan’ın kendisi. Yani, KKTC’nin şu anki varlığının çözümsüz olduğunu söyleyen kendisiydi zaten. Ve “çözümsüzlüğü biz çözeceğiz” dedi. Ancak, hükümetin bu çözme yöntemini de CHP, milli bir meseleye bakar gibi bakmamakla eleştirdi. Şimdi merak edilen şu, CHP’nin tavrı ne olacak? Bir genel görüşme olacak mecliste ve müzakereleri etkilememesi amacıyla sürekli erteleniyor bu görüşme. Dün Başbakan dedi ki, “bizim Dış İşleri Bakanımız görüşlerimizi anlatacak, kendileri de çıksın, önerilerini sunsun”. Nedir efendim CHP’nin önerileri?

Öymen: CHP’nin görüşü çok açıktır. Başından beri söylüyoruz. Yalnız, önce şunu söyleyeyim, bu “çözümsüzlük çözüm değildir” sözünün ne anlama geldiğini biz anlayabilmiş değiliz. Kimdir “çözümsüzlük çözümdür” diyen? Sanki birileri “çözümsüzlük çözümdür” demiş de Başbakan onlara cevap veriyor. Kim bu? Biz değiliz. Başka birisiyse onu söylesin. Biz baştan beri çözümden yanayız. Ama, nasıl çözümden yanayız? Adil, kalıcı, şerefli, dış baskıların ürünü olmayan, tarafların serbest iradeleriyle oluşturulmuş bir çözümden yanayız. Nasıl bir çözüm olacak, karşılıklı tavizler verilecek mi? Verilecek. Gerekirse toprak tavizi verilecek mi? Verilecek. Bakın biz Başbakan’ın “icabında toprak tavizi veririz” sözüne itiraz ettik mi? Etmedik, çünkü daha başında Sayın Ecevit harekatın üçüncü günü “sınır düzeltilebilir” diye bir açıklama yapmıştı. Daha o zamandan Türkiye, gerektiğinde toprak esnekliği gösterebileceğini söylüyor. Sayın Denktaş “%29 artı toprağa razı olabiliriz” dediğinde biz CHP olarak tepki gösterdik mi? Göstermedik. Yani, “CHP kaskatı bir tutum içindedir, bunlar dinazordur, bunlar statükocudur” falan gibi basında da saçma sapan şeyler okuyoruz. Bu tabiri kullandığım için özür dilerim, ama Fransızların bir sözü var “niyet yargılaması” derler. Karşı tarafa bir niyet atfedeceksiniz, sonra o taraf o niyete sahiptir diye o tarafı yargılayacaksınız. Bugün yaptıkları bu bize. CHP’nin görüşünü yayınlamayacaksınız gazetelerinizde, sonra “Halk Partisi böyle düşünüyor” diye bizi suçlayacaksınız. Bu, çok ayıp oluyor, ayıp ediyorlar, yani basına yakışmıyor, bizim bu kadar tecrübeli gazetecilerimize yakışmıyor. Bize sorun görüşümüzü, yazın, ondan sonra deyin ki “bu görüş yanlıştır”. Bizim görüşümüz de şu, biz diyoruz ki: Bir çözüme gayet tabii ulaşmak lazım. Bunun için karşılıklı esneklik göstermek lazım, ama baskı değil. Vazgeçemeyeceğimiz noktaları iyi tespit etmek lazım, buradan geri adım atmamak lazım. Vazgeçemeyeceğimiz noktaların başında Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan insanlarımızın can güvenliği geliyor. Ondan sonra Türkiye’nin güvenlik çıkarları geliyor. Uluslararası anlaşmalardan, Londra ve Zürih anlaşmalarından kaynaklanan garantörlük haklarımız geliyor. İki tarafın eşitliği geliyor, iki kesimlilik geliyor. Bu unsurları feda ederseniz, Kıbrıs’ı da feda edersiniz. “Kıbrıs’ı feda etmek ne demek, bizim toprağımız mı orası feda edeceğiz? Biz müstemlekeci miyiz?” Değiliz. Ama Yunan toprağı da değil Kıbrıs. Kıbrıs’ı feda etmek demek, Kıbrıs’ı bir Yunan toprağı, Yunan adası haline getirmek demek. Buna hakkınız var mı? Yok.

Soru: Efendim, daha önce konuştuğumuz tüm CHP’li yöneticiler de aynı şeyi söyledi: “Biz zaten konuyu bu noktaya getirmezdik, buraya taşımazdık”.

Öymen: Gayet tabii taşımazdık. Baştan sıkı duracaksınız, kararlı gideceksiniz. Bu, vazgeçemeyeceğiniz unsurları çok açık ortaya koyacaksınız. Arkasında duracaksınız.

Soru: Peki efendim BM Genel Sekreteri’nin dayatmacı olduğu da söylenen bir takvimi var, 21 Nisan’da referandum öngören, boşlukları kendisinin dolduracağını öngören. Peki bu teklif takvim doğrultusunda müzakere masasına CHP otursaydı neler önerirdi?

Öymen: Bir kere böyle bir takvim kabul etmezdik. Zaman baskısıyla, zaman zorlamasıyla böyle meseleler çözülemez. Yani, düşünün ki, Kıbrıs’tan çok daha uzun zamandan beri süren sorunlar var; Ege sorunları var, kıta sahanlığı sorunu var. Hiç kimse kalkıp da ”şu tarihe kadar çözeceksiniz” diyor mu? Cebelitarık’la İngiltere arasında 300 yıldır devam eden ihtilaf var, “15 Mart’a kadar çözeceksiniz” diyen var mı? Çin’le Tayvan arasında problemler var. Dünyanın pek çok yerinde çok uzun süren problemler var. Çözülmezse, zaman içinde çözülür. Sabır lazım, gayret lazım. Ama bize bir takvimi zorla empoze ediyorlar ve diyorlar ki “bu takvimi kabul etmezseniz, bu tarihte çözmezseniz, başınıza büyük bir felaket gelecek”. Neymiş o felaket? Efendim, Türkiye’nin AB’ye girmesi zorlaşırmış, Güney Kıbrıs tam üye olacakmış, veto hakkına sahip olacakmış. Peki, Güney Kıbrıs’ın üye yapılmasından biz mi sorumluyuz? Güney Kıbrıs’ın üye yapılması uluslararası anlaşmaların ihlalidir, çok açık ihlalidir. Kıbrıs Devleti’ni kuran Londra ve Zürih anlaşmaları diyor ki, “Kıbrıs, Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadıkları bir milletlerarası kuruluşa katılamaz”. Türkiye’nin resmi tezi de budur  ve bu konuyu teyit eden pek çok uluslararası hukukçunun raporları var. Türkiye de bu hükümet dahil bu tezi benimsemişti başlangıçta. Şimdi unuttular. Yani, adım adım, tuğla tuğla biz milli tezlerimizi feda diyoruz. Niçin? Şirin gözükelim, aferin alalım, bizi çok sevsinler; şahsımızı, partimizi  çok beğensinler, sizden iyisi yok desinler diye. Uluslararası ilişkilerde başkaları tarafından, yabancılar tarafından övülmek çok iyi puan değildir, hayra alamet değildir. En büyük övgü “çetin ceviz” demeleridir size. Öyle bir zorlu müzakereci olacaksınız ki, kan kusturacaksınız, sizden bezecekler ama sonunda istediklerinizin çok büyük kısmını elde edeceksiniz. İşte İsmet Paşa Lozan’da bunu yaptı.

Soru: Efendim sanıyorum, Sayın Denktaş’ın karşısına Papadopulos’un da Klarides’le birlikte çıkma ihtiyacı da buradan kaynaklandı.

Öymen: Buradan kaynaklanıyor, tabii takviye alıyorlar. Denktaş çok iyi bir müzakereci, birinci sınıf bir diplomat.

Soru: Efendim, Sayın Denktaş bu noktadan sonra, masadan kalkan taraf olmamak için direniyor ama bir anlamda istemediği pek çok noktada da adım adım ilerliyor.

Öymen: Bakın bunlar çok yanlış şeyler, bu sözleri kim icat etmiş bilmiyorum. “Masadan kalkan taraf olmamak” diye bir kavram yok diplomaside. İcabında masadan kalkarsınız.

Soru: Kendisi söyledi efendim.

Öymen: Kendisi söyledi, çünkü kendisi üzerine baskılar yapıldığı için hükümetimiz tarafından, Denktaş bir bunalım içinde adeta, biz öyle görüyoruz. Sayın Başbakan beyanat veriyor, basın vasıtasıyla talimat veriyor; “Sayın Denktaş masadan kalkmayacaktır”. Bu ne demektir? Böyle diplomasi olabilir mi? Diplomaside masadan kalkılmaz mı? Baktınız ki karşı taraf sizin hiç kabul edemeyeceğiniz koşullarda direniyor, baktınız ki sizin en makul taleplerinizi kabul etmiyor, tabii ki kalkacaksınız. Biz Kıbrıs müzakerelerinde, 2. Cenevre Konferansı’nda masadan kalkmadık mı? Turan Güneş masadan kalkmadı mı? Biz terk etmedik mi masayı, yanlış mı yaptık? Masada kalalım diye, şirin gözükelim diye Kıbrıslı Türkleri feda mı etseydik? İkinci harekatı yapmasa mıydık? İşte masadan gerektiğinde kalkılır, Lozan’da İngilizler kalktı masadan, Lord Curzon kalktı, sonra İsmet Paşa kalktı. Bir süre sonra Lozan Konferansı tekrar başladı, sonra anlaşmayla sonuçlandı. Yani bazıları böyle masadan kalkmayı adeta bir mağlubiyet gibi, bir felaket gibi, bütün dünyayı başınıza yıkacak bir durum gibi görüyorlar. Hiç öyle değil. Diplomaside gerekirse masadan kalkılır. Masaya zincirle bağlayamazsınız müzakerecinizi. Denktaş’a büyük bir haksızlık yapılıyor. Masadan ne zaman kalkarsınız? Yani, sizin vazgeçemeyeceğiniz temel koşullarda bakarsınız ki karşı tarafta hiç bir hareket yok, bunları kabul etme şansı yok. O zaman masada oturup da ne yapacaksınız?

Soru: Peki efendim, Sayın Denktaş’la New York’a gitmeden önce görüşme şansınız oldu mu?
Öymen: Biz Sayın Denktaş’la her zaman görüşüyoruz. KKTC’nin yıldönümü vesilesiyle Kıbrıs’a gittiğimizde de görüştük. Başka vesilelerle de görüşüyoruz. Bu da bizim görevimizdir ayrıca. Sayın Denktaş’ın düşüncelerini, duygularını, yaklaşımını çok iyi biliyoruz. Ben şimdi bunun ayrıntısına burada girmek istemiyorum ama şu sırada bizim hükümetten beklediğimiz şudur: şimdi bu iç çekişmeleri, çatışmaları bir tarafa bırakmak lazım. Muhalefete yönelik, hiç gerçekle bağdaşmayan ve -doğrusunu isterseniz- üslup açısından da çok yadırgadığımız tartışmaları bir tarafa bırakmak lazım. Bir politikacıda bilgi eksikliği olabilir, bu anlaşılır. Bir politikacıda tecrübe eksikliği olur, bu anlaşılır. Ama, bir politikacıda terbiye eksikliği olursa bu anlaşılmaz. Onun için birbirimize terbiyeli davranmamız lazım, saygılı bir dil kullanmamız lazım ve mutlaka birlik ve dayanışma içinde olmamız lazım. Bu memleket hepimizin. O bakımdan, “ben bu devirde iktidarı ele geçirdim, Türkiye’nin kırk yıldır sürdürdüğü politikaları elimin tersiyle bir tarafa atarım, meclisteki parmak çoğunluğuyla istediğim tavizi veririm, istediğim şekilde bu davayı yürütürüm, sonra da adına milli dava derim” diyemezsiniz. Siz  seçimlerde % 34 oy aldınız diye bir milli davayı feda etme hakkına sahip değilsiniz. Basının bir kısmı sizi destekliyor, basının bir kısmı taviz vermekten yana, her verdiğiniz tavizi çok alkışlıyorlar, yabancılar sizi omuzlarda taşıyor taviz verdikçe, bunlara kanmayacaksınız. Sizin ölçünüz ulusal çıkarlardır. Bu ülkenin çıkarlarına hizmet ediyor musunuz? İşte burada, aramızda dayanışma lazım. Yani, iktidarla muhalefet arasında, Türkiye’yle Kuzey Kıbrıs arasında, askerle diplomatlar arasında. Hepimiz tek bir yumruk gibi olacağız. Bakın 1992’den bu yana TBMM 6 tane karar çıkartmış. Hepsi oy birliğiyle çıkmıştır. En sonuncusu bu hükümet zamanında çıktı, 6 Mart tarihinde, bütün AKP ve CHP milletvekillerinin oy birliğiyle. Şimdi biz bu oy birliğimizi, bu dayanışmamızı bir tarafa bırakacağız, Sayın Başbakan şirin gözüksün diye dünyada, temel çıkarlarımızı birer birer harcayacağız. Bunu mu yapalım, bunu mu istiyorlar? Bunu eleştirdiğiniz zaman da muhalefete söylemedik laf bırakmayacaksınız. Ne yalancılığımız kalacak, ne iç politika için manevra yaptığımız kalacak. İşte bunları yakıştırmıyoruz, Türkiye gibi bir devlete bunlar yakışmıyor. Başbakan’ın daha serinkanlı olması lazım, daha bilinçli olması lazım ve mutlaka daha saygılı bir dil kullanmasını öğrenmesi lazım.

Soru: Çok teşekkür ediyoruz Sayın Öymen.

Öymen: Çok teşekkür ediyorum.

Soru: Programımızın bugünkü konusu Kıbrıs, konuğu ise CHP Genel Başkan Yardımcısı Sayın Onur Öymen’di. Kendisi bize “Dış politikada en büyük övgü, bize “çetin ceviz” demeleridir” dedi. “Müzakereci olmak daha önemlidir ve gerekirse masadan kalkılır. Diplomaside masadan kalkmamak diye bir şey söz konusu değildir. Başbakanın basın aracılığıyla “Denktaş masadan kalkmamalı”  talimatı Sayın Denktaş’ı yıpratıyor” dedi Sayın Öymen. Yarın yine aynı saatte buluşmak dileğiyle, hoşçakalın.


Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.