<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen’in Adana Atatürkçü Düşünce Derneği Konuşması &#8211; 14 Ocak 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2911</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Başkan, Çok Değerli Arkadaşlar,
Öncelikle nazik davetiniz için içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün sizlerle Türkiye’nin dünyadaki yeri ve dış politika sorunları hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.
Gerek ekonomik konularda gerek dış politikada, sosyal meselelerde, güvenlik alanında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle Türkiye’nin dünyadaki yerini doğru olarak tespit etmek ve zaman içinde Türkiye’nin konumunda ne gibi değişiklikler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Başkan, Çok Değerli Arkadaşlar,</p>
<p>Öncelikle nazik davetiniz için içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün sizlerle Türkiye’nin dünyadaki yeri ve dış politika sorunları hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.</p>
<p>Gerek ekonomik konularda gerek dış politikada, sosyal meselelerde, güvenlik alanında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle Türkiye’nin dünyadaki yerini doğru olarak tespit etmek ve zaman içinde Türkiye’nin konumunda ne gibi değişiklikler olduğunu doğru saptamak gerekir.</p>
<p>Öncelikle şunu hatırlatalım: Türkiye bazı bakımlardan dünyada benzeri olmayan bir ülke konumundadır. Hem NATO, OECD, AGİT gibi Batılı kuruluşlara üye olan ve AB ile tam üyelik sürtecinde bulunan hem de İslam Konferansına üye tek devlettir. Batılı kuruluşlara üye olup da aynı zamanda Ortadoğu ülkelerine komşu olan tek devlettir. Halkı müslüman olup da çok partili laik demokrasiyi ve Batı medeniyetinin değerler sistemini benimsemiş tek ülkedir. Bu özelliklere sahip olup da Batı demokrasilerinin bütün kurumlarına sahip tek ülkedir.</p>
<p>Bu ve buna benzer özellikler, biraz önce de değindiğim gibi demokrasiyi ve laik sistemi benimsemiş bir ülke olan Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine de komşu olması, stratejik önemini daha da artırmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında Tunus’ta başlayan özgürlük ve demokrasi hareketi, Mısır’a, Libya’ya, Bahreyn ve Yemen’e ulaştıktan sonra şimdi Suriye’de neredeyse bir iç savaşa doğru gitmektedir. Bu hareketlere ortak bir teşhis koymak kolay değildir. Her ülkenin kendine gore özelliği var. Ama bölgeye bir bütün olarak bakıldığı zaman bazı farklı durumlar da göze çarpıyor. Örneğin Tunus’ta nispeten az can kaybına yol açan gelişmeler Mısır’ın Tahrir Meydan’ında yüzlerce kişinin güvenlik güçleri ile öldürülmesi sonucunu doğuran çatışmalara dönüştü. Libya’da NATO’nun da müdahalesi ile büyük çaplı silahlı çatışma oldu, çok kanlı olaylar yaşandı ve Suriye’de ölü sayısı 5 bine yaklaşıyor. Bahreyn direnişçilerin eylemlerini Suudi Arabistan tankları ile bastırdı, Yemen’de iktidar değişikliği beklenirken çatışmalar devam ediyor. Irak’ta ABD müdahalesi üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen hala bombalı saldırılar yüzlerce insanın hayatını alıyor. 100 binden fazla insanın bu sure içinde hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı bölge ülkelerinde direniş hareketleri olmaması o ülkelerin diğerlerinden daha demokratik ve özgürlükçü olduğu anlamına gelir mi? Tam tersi ne o ülkelerde baskıcı rejimlerin olduğu herkesin bildiği bir gerçek.Bütün bu ülkelerde kan dökülmeden demokrasiye yumuşak bir geçiş yapılamaz mıydı? Öyle anlaşılıyor ki bazı eski liderler silah zoruyla koltuklarını koruyabileceklerine inanıyorlar ve bunun için kan dökmekten çekinmiyorlar.</p>
<p>Bu gelişmelerde yabancı ülkelerin rolü ne oldu? ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Condalisa Rise, bu özgürlük ateşinin yakılmasında ABD’nin öncülüğündeki büyük Ortadoğu projesinin etkili olduğunu söylüyor. Oysa o projede halkı Müslüman olan bir ülkede demokrasinin vazgeçilmez şartı olan laiklikten bir kelime ile bile söz edilmiyor.</p>
<p>Türkiye’de laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle mahkum edilen bir siyasi partinin lideri olan sayın başbakanın Ortadoğu ülkelerine laik devlet düzenini önermesi son derece dikkat çekicidir.  Buna rağmen sayın başbakanın bu önerisinin destek bulmadığı ve bölge ülkelerinin birbirinin peşi sıra aşırı dinci yönetimlere doğru sürüklendikleri görülüyor. Kuzey Afrika’da 25 Kasım’da gerçekleşen Fas seçimlerinde çoğunluğu dinci eğilimli, Adalet ve Kalkınma Partisi 107 koltuk ile meclise girdi. Tunus’ta, Gannuşi’nin gene İslamcı eğilimli partisi 220 milletvekili olan mecliste 97 koltuk elde ederek iktidarı ele geçirdi, kendinden sonra gelen partiden 3 misli fazla oy aldı. Mısır’da öteden beri radikal dinci eğilimleri ile bilinen Müslüman Kardeşler ve ondan daha radikal bir eğilimi temsil eden Selefiler’in seçimlerin ilk turunda aldıkları oy toplamı %60’ı geçti.   Müslüman Kardeşler’in kurmuş olduğu Hürriyet ve Adalet Partisi, seçimin ilk aşamasında 56 sandalyeden 36&#8217;sını kazandı ve yüzde 36.6 oy alarak birinci parti olmuş, Selefi Nur Partisi ise yüzde 24.4 oy alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıkmıştı. İkinci tur sonuçlarının da pek farklı olmadığı görülüyor, zira 58 bin 498 oy alan Hürriyet ve Adalet Partisi oyların yüzde 36.3`ünü alarak birinci, Selefi Nur partisi de yüzde 28  ile ikinci oldu. Suriye’de iktidardaki Alevi Baas yönetimini devirip Sünni ağırlıklı bir rejim kurmak isteyenlerin arkasında da büyük ölçüde de Müslüman Kardeşler olduğu ifade ediliyor.  Irak’ta iktidardaki Şii çoğunluğun son zamanlarda artan bir şekilde Sünni azınlığın saldırılarına hedef olduğu görülüyor.  Bu tablo neyi gösteriyor? Üzülerek söylemek gerekir ki bu gelişmeler Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgürlükçü, demokratik bir devlet düzeninin yerleşmesinin uzunca bir zamana ihtiyaç göstereceği anlaşılmaktadır. Bölgenin bir süre daha iç çatışmalarla çalkalanacağı anlaşılıyor. Daha şimdiden Libya’da yeni rejimin çağrılarına uymayan silahlı grupların çatışmaya giriştikleri görülüyor.</p>
<p>Meselenin bir de bölge ülkelerini aşan boyutu var. İran’ın  nükleer silah üretme projesini sürdürdüğü yolundaki iddalar bölgede yeni çatışmaların olabileceği kaygısını doğuruyor. Wikileaks belgelerine göre 2010 yılında sayın Milli Savunma Bakanımızı ziyaret eden ABD savunma bakanının İran’ın bu politikasını sürdürmesi halinde bölgede bir çatışma yaşanabileceğini ve Türkiye’nin de bu çatışmanın dışında kalamayacağını söylediği görülüyor. Son günlerde Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına yönelik İran’ın ve ABD’nin karşılıklı tehditkâr sözleri de durumu büsbütün gerginleştirmiştir.</p>
<p>Böyle bir ortamda terör örgütü PKK,  bölgedeki istikrarsızlığın yarattığı ortamdan da yararlanarak, faaliyetlerini ve saldırılarını sürdürüyor.  ABD’nin Irak’ı terk etmiş olması Bağdat hükümetinin üzerine yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bunlardan biri de ülkedeki bütün terör örgütleri ile tek başına mücadele etmektir. Ama öyle anlaşılıyor ki ABD askerleri ayrıldıktan sonra Irak’ta şiddet eylemleri artmıştır. Irak hükümeti ülkesindeki terör ile baş edecek ve bu terörün komşu ülkelere sirayetini engelleyebilecek bir konumda değildir.  Irak’ta dünyada örneği pek görülmeyecek bir şekilde 3 hatta 4 ayrı silahlı kuvvetin oluşu siyasi istikrara ulaşılmasını zorlaştırmaktadır. Tüm bu gelişmeler TBMM’nin 1 Mart tezkeresini reddederek büyük bir badireye girmekten ve orada yaşanan olumsuzlukların sorumluluğunu paylaşmaktan kaçınmasının ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik izlemeye çalıştığı aktif siyaset maalesef şimdiye kadar beklenen sonuçları vermemiş hatta bir çok ülke ile yeni itilafların yaratılmasına yol açmıştır. İki yıl öncesine kadar İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapan Türkiye bu konumunu kaybetmiştir. Çok yakın ilişkiler içine girdiğimiz Suriye ile büyük bir gerginlik yaşıyoruz. Irak’ın PKK ile mücadelesini sağlayamadık. Mahmur kampı hala kapatılamamıştır. Tüm çabalarımıza rağmen füze kalkanı projesinin radarlarının Malatya’ya yerleştirilmesinin İran’ın güvenliğine bir tehdit oluşturmadığı yolundaki söylemlerimiz öyle anlaşılıyor ki çok inandırıcı olamıyor.</p>
<p>Türk dış politikasının gündeminde olan diğer önemli konu ise Ermeni Sorunu’dur. Sözde Ermeni soykırımını inkar etmeyi suç sayan yasa tasarısı 10 Ocak’ta Senatoya geldi, 23 Ocak’ta tekrar gelecek. Cumhurbaşkanı Sarkosy tasarının yasalaşması için çaba gösteriyor ve diğer AB ülkelerini de 28 Kasım 2010 tarihli ve aynı amaçlı AB çerçeve antlaşmasını uygulamaya zorluyor.  Fransızların bir sözü var derler ki, en sağır insan bir şey duymak istemeyen insandır. Yani sizin haklı olduğunuz, insan duymak istemiyorsa, dikkate almak istemiyorsa, size hak vermemeyi başta kararlaştırmışsa ne yapacağız? O kadar çok belge var ki benim kütüphanemde belki 50 tane bu konuda yapılmış yayın, araştırma, arşiv vs. var. Yani herkes biliyor ki daha 19.yy.’ın ikinci yarısında Ermeniler teşilatlanmış, silahlanmış, ayaklanmış, Osmanlı Bankası’nı basmışlar, Anadolu’da zulüm yapmışlar, daha I. Dünya Savaşı başlamadan önce. Yabancı ülkelerin konsoloslarının raporları var o tarihte İstanbul’da, Anadolu’da görev yapan İngiliz konsolosluğu, Rus konsolosluğu neler yazmış. Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte aynı zamanda bir propaganda savaşı var. Bu propaganda savaşı bilhassa Almanlar ve İngilizler arasında yürütülüyor. Her ikisinin de propaganda bakanlığı var. İngiliz propaganda bakanlığının adı Wennington House. Çünkü çalıştığı binanın adı Wennington House. Bu bakanlığın amacı şu, savaş başlamış Almanlar, İngilizler ve diğer ülkeler arasında, İngilizler bunu baştan anlamışlar ki bu savaşı kazanmaları için ABD’nin savaşa girmesi lazım. Ama ABD savaşa girmek istemiyor ve de başlangıçta yaklaşık 2 yıl ABD savaşa katılmıyor. Onun için İngilizler düşünmüşler öyle bir propaganda yapalım ki ABD kamuoyu nezdinde ABD halkı, hükümetine baskı yapsın ve savaşa girmeye zorlasın. Bunun için Wennington House bir proje geliştiriyor. Bu projenin özü, 25 tane İngiltere’nin en ünlü yazarını, şairini, edebiyatçısını topluyorlar. Diyorlar ki, size çok gizli bir milli görev vereceğiz. Biz şu sırada Almanya ve Türkiye ile savaş halindeyiz, siz bu ülkelerin itibarını zadeleyecek, bunları yerin dibine batıracak, milletleri rencide edecek öyle yayınlar yapacaksınız ki sonra biz bu yayınları ABD’de değerlendirerek ABD’nin savaşa girmesini sağlayacağız. Almanya ve Türkiye aleyhinde çok ağır ifadeler içeren ve hiçbir aslı olmayan belgeler, kitaplar, raporlar yazıyorlar. Deniyor ki, sizin yazacağınız bu metinlerin doğru olması şart değil, biz sizden tarihi gerçekleri yazmanızı istemiyoruz ama halkı, özellikle ABD halkını, galeyana getirmek için yazmanızı istiyoruz. Bu kitapları İngiliz parlamentosu da destekliyor ve yalnız Türkiye ile ilgili yazılan kitap, makale, broşür sayısı 1156 tane. Bunların çoğu yok ortada ama bu kadar sayı yayın yapılmış. Almanlar için yayınlanan kitaplarda diyor ki, bu Almanlar o kadar gaddardır ki Belçika’ya girdikleri zaman işgal kuvvet olarak orada rastladıkları bütün bebeklerin bileklerini, ellerini kestiler. Yakaladıkları bütün papazları çan kulesine astılar, gibi iddialar. Türkler için de işte bu Ermeni iddialarını ele alıyorlar. Türkler o kadar gaddardı ki Ermenileri katlettiler, şu olaylar oldu falan. İngiliz parlamentosunun desteği ile Mavi Kitap yayınlanıyor, bir tane Türkiye için bir tane de Almanya için. Bu yayınları yaparken bir taraftan da Almanlar ABD’de propaganda yapmak istiyorlar. Ama o zaman Almanya’yı ABD’ye bağlayan bir tane telgraf hattı var denizin altından giden, İngiliz denizaltılar gidip bu hattı kesiyor. Bu bir propaganda savaşı. Bütün İngiliz propagandaları ABD’de dağıtılıyor ve millet galeyana geliyor. Bu baskıların da etkisiyle ABD savaşa giriyor. Bu savaşı İngilizler, ABD’nin desteği ile kazanıyorlar. Bu kitaplar nerede? Wennington House’ta. Bu arşivler açıklansa ne kadar iyi olur değil mi? Biz de bütün bu gerçekleri tarihi belgeleri ile daha da somut biçimde ilan ederiz dünyaya. Hadi soralım İngilizlere. Açıklayabilirler mi? Açıklayamazlar. Niçin? Çünkü hepsi yanmıştır. Kala kala birkaç tane kitap, bir de İngiliz kütüphanesinde bu kitapların şifresi niteliğinde bir belge. O belgede de Mavi Kitap’ta adı geçen referansların kim olduğu yazıyor. Bunları da görüyoruz ya misyoneler ya Taşnaklar. O bakımdan işin bu boyutunu bizim ortaya çıkarmamız lazım. Savaştan sonra İngiliz dışişleri bakanı Chamberlain çıkıyor avam kamarası kürsüsüne, elinde sallıyor Almanya için yazdırdıkları Mavi kitabı, diyor ki, arkadaşlar biz bu kitabı yazdırdık buna inanmayın, bu bir propaganda çalışmasıdır diyor. Bir İngiliz milletvekili var, o da bir kitap yazıyor 1932’de “Savaş Zamanı Yalanları” diye, bütün bu yalanları teker teker anlatıyor kitabında. Şimdi biz geçen dönemde mecliste iktidar ile muhalefet bir araya geldik dedik ki, bu Türkiye ile ilgili yayınlanan Mavi Kitabın da bir propaganda belgesi olduğunu İngilizlerin ilan etmesini istedik. İngiliz parlamentosuna müracaat ettik. İngiliz parlamentosu cevap veriyor, tam İngiliz cevabı, efendim bu kitabın bir propaganda belgesi olduğu doğrudur fakat içeriğinin ne olduğu hakkında doğru mudur yanlış mıdır, bunu söyleyecek durumda değiliz. Mavi kitabın özelliği şu, Ermenilerin en çok referans olarak kullandığı kitap ve sadece Türklerin Ermenileri katlettiği yazıyor. Peki Ermenilerin Türkleri öldürmesi ile ilgili bilgi var mı? Yok. Böyle savaş propagandaları karşımıza çıkıyor ve biz bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kitaplar, yayınlar, konferanslar, bizim atalarımız cani değildir, şöyle böyle. Biz kendimizin masumiyetine ikna etmeye çalışıyoruz. Karşı taraf sürekli olarak Türkiye’ye taaruzda bulunuyor. O gün de bulunuyordu bugün de bulunuyor. Savaş propaganda belgelerinden yararlanarak bizim atalarımızı boy hedefi haline getiriyorlar. Fransızlar ne yapıyorlar bugün? Bu iddialara meşruiyet kazandırmanın ötesinde iddiaları inkar etmeyi bir suç haline getiren bir yasa hazırlıyorlar.  Biz buna nasıl mani olacağız? 1948 tarihli BM Soykırımla mücadele yasasına aykırı biçimde tarihimizi kötüleyecekler, haksız yere bizi soykırımla suçlayacaklar,  buna karşı milletçe tepki göstermemiz gerekirken ses çıkıyor mu? Gene gündem değişecek ve unutulacak ve neticede hep onlar kazanacak. Büyük bir abartma vardır. Tehcir yapılmıştır bunlar Çarlık orduları ile bir olarak bizim askeri birliklerimizin arkasını vurmuşlardır, silah depolarını yağmalamışlardır, köylerde vatandaşlarımızı öldürmüşlerdir, canlı canlı Türkleri camilere doldurup yakmışlardır, bunu söyleyen çıkyıor mu aramızdan? Hep savunmadayız, kendimizi mağdur gösteriyoruz.</p>
<p>İçinde bulunulan bu tabloyu karamsarlaştırmak mümkün. Ama bunlara bakarak kötümserliğe kapılmak yanlış olur. Biz çok daha zor koşulları aşarak başarıya ulaşmış bir milletiz. Kuva-i Milliye’yi yapanlar, Lozan’ı imzalayanlar, Cumhuriyet’i kuranlar bizim bugün karşılaştıklarımızla kıyaslanmayacak büyüklükte zorlukları aştılar. Biz de aşarız. Yeter ki, gerek yurt içinde, gerek dış politikada ulusal çıkarlarımızı koruma hedefinden sapmayalım. Dış baskılar karşısında teslimiyetçi politikalar izlemeyelim. Gerçekleri halka anlatmaktan, doğruları söylemekten çekinmeyelim. Halkımızı ayrıştırıcı cereyanlara esir olmayalım. Demokrasiye, Hukukun üstünlüğüne inanalım. Hukuku, insan haklarını tahrip etmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Ülkemizin Cumhuriyetle kurulan eksenini, değerler sistemini tahrip etmeyelim. İşte o zaman bütün bu zorlukları yenerek Atatürk’ün ışıklı yolundan yürüyerek ülkemizi güvenliğe, refaha, huzura kavuşturabilir, halkımıza çağdaş bir yaşamın nimetlerini sunabiliriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Lübnan Televizyonuna Verdiği Mülakat (Aralık 2011)</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 12:56:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2908</guid>
		<description><![CDATA[

Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.
Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.</p>
<p>Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı Müslüman olan ülkelerde de demokrasi olabilir. Nitekim daha 20.yy’ın başlarında İran’da çok önemli bir demokrasi tecrübesi yaşanmıştı. O bakımdan biz halkı Müslüman olan ülkelerin demokratik hayata geçmeye hakları olduğunu düşünüyoruz ve bunu yapabilecek güçte olduklarını görüyoruz. Ancak eski otoriter rejimlerin sona erdirilip demokratikleşmeye doğru adımlar atıldığı sırada bölgede bazı İslami akımlar, kökten dinci akımlar devlet yönetiminde etkili olma yolunda büyük çaba göstermeye başladılar. Bizim kanaatimize göre ve Türkiye’deki tecrübemize göre halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa gerçek bir demokrasi olamaz. Laiklikle bağdaşmayan bir devlet düzeninin demokrasiye dönüşmesi son derece zordur. O bakımdan biz öteden beri bunu savunuyoruz. Sayın Başbakanımız da Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a gittiğinde bunu söyledi, o ülkelere laikliği önerdi. Türkiye’de kendi partisinin laiklik duruşu hakkında bizim bazı itirazlarımız olmaklar birlikte, Başbakanın Ortadoğu ilkelerine laikliği önermesi dikkat çekici oldu. Ortadoğu ülkelerinin şimdiye kadar hiçbiri laik bir devlete doğru yönelmedi. Mısır’da yapılan seçimlerin ilk turu bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Oyların %60‘ından fazlasını Müslüman Kardeşler veya Selefiler aldı. Bunların ikisinin toplamı %65 yapıyor. Bu da gösteriyor ki Ortadoğu’nun gerçek ve laik bir demokrasiye ulaşması için uzun bir yolu var. Libya’da daha anayasa hazırlanmadan, seçim yapılmadan, halkın iradesine başvurulmadan geçici yönetim, ülkede şeriat düzeni olacağını ilan etti. Tunus’ta seçimleri  dinci bir parti kazandı. Fas’ta muhafazakar bir parti kazandı. Suriye’deki gelişmelerin arkasında da Müslüman Kardeşler’ in olduğu yolunda bazı işaretler var. Bu gelişmeler bölgede demokrasiyi geciktirebilir. Biz her ülkenin iradesine saygılıyız, bütün bölge ülkelerinin gerçek bir demokrasiye geçmesini isteriz ama bunun kısa zamanda ve çok kolay olmayacağı izlenimini de alıyoruz. Bu konuda bunu söylemek zorundayım.</p>
<p>Amerikalıların bölgeye yönelik tutumunda öyle anlaşılıyor ki, öncelikli hedefleri bölgedeki enerji kaynaklarını güvence altına almaktır. Petrol, doğal gaz kaynakları, bunların ulaşım yolları, Süveyş Kanalı bu bölgenin enerji boyutunun önemli unsurlarıdır. ABD bunları öncelikli bir hedef olarak dikkate alıyor. Bölgedeki halkların demokrasiye ulaşmalarından daha çok bölgenin istikrarını koruyan ve kendileri ile iyi ilişkiler içerisinde olan ülkelerin varlığına önem veriyorlar. Bunun için de aksi yönde politika üretebilecek ülkelerin ABD açısından sıkıntı yaratabileceklerini düşünüyorlar. Mesela Bush döneminde ABD’nin eski NATO başkomutanı ve ABD cumhurbaşkanı adaylarından Wesley Clark, 2007 yılında, California’da bir konuşma yaptı. Orada şunu söylüyor: yeni muhafazakarların, (neoconların), amacı önümüzdeki beş yıl içinde bölgedeki yedi hükümeti değiştirmektir. Kim bunlar? İran, Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Sudan ve Somali. Belli ki neoconlar bölge ülkelerini nasıl demokrasiye kavuştururuz düşüncesinden çok o bölgede bize yakın, istikrarlı, bizimle iyi ilişkiler kurabilecek hükümetleri nasıl iş başına getirebiliriz düşüncesindelermiş. Bunu kendileri söylüyorlar biz söylemiyoruz. Bölgeye bir bütünlük içinde bakmamız lazım. Eğer ilkeli bir yaklaşım sergileyeceksek bizim bütün bölge ülkelerinde demokrasinin oluşmasını desteklememiz lazım. Bazı ülkelerde demokrasi olsun, bazılarında olmasın. Bu doğru değil. Halkının demokratik bilinç gösterdiği ülkelerin bir kısmına bir türlü bakalım, bir kısmına başka türlü bakalım, bu da doğru değil. Büyük devletlerin Mısır, Libya, Suriye’deki gelişmelere bakışıyla mesela Bahreyn’deki gelişmelere bakışı bir mi? Henüz bir halk hareketini başlamadığı, halkın sokağa dökülmediği ülkeleri bu büyük devletler demokratik devletler olarak mı sayıyorlar? Bütün mesele bizim ilke olarak demokrasinin bu bölgeye yerleşmesini isteyip istememizle ilgili. Biz Türkiye olarak istiyoruz, istiyoruz ki bölgede  yaşayan insanlar demokrasi ile yönetilsinler. Ama bakıyoruz uzun zamandan beri kendilerini demokrasi ve laikliğin beşiği olarak kabul edilen ülkeler, ABD gibi, Fransa gibi laikliği kendi ülkelerinde uygulayan ülkeler, Ortadoğu’ya gelince laikliği ağızlarına bile almıyorlar. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir kelimeyle bile laiklik geçmiyor. Bizim görüşümüzü sordular o zaman, dedik ki  sizin bu projenizde laiklikten bahis yok, hep din esasına göre bölgenin demokratikleşmesini öngörüyorsunuz. Oysa halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa demokrasi olmaz. Mesela laiklik olmazsa kadın-erkek eşitliği olabilir mi? Kadın-erkek eşitliği olmazsa demokrasi olabilir mi? Bunları anlattık. Ama belli ki bazı ülkeler için bölgenin yerinin altındaki kaynaklar yerin üstündeki insanlardan daha önemli. Biz ise bölge ülkelerinde yaşayan insanları kardeş halklar olarak görüyoruz ve bizde nasıl demokrasi geliştiyse onlarda da gelişmesini istiyoruz.</p>
<p>Bizce İsraillilerin bazı Arap ülkelerinin geçmiş yönetimlerle sağladıkları bir düzen vardı. Mesela Mısır ile Hüsnü Mübarek zamanında sağladığı bir düzen vardı Camp David’den beri devam eden. Bu düzenin devamı İsraillilerin işine geliyor. Şimdi yeni faktörler, yeni oyuncular ortaya çıkınca öyle anlaşılıyor ki İsrail de gelecekteki ilişkilerin nasıl şekilleneceği konusunda kuşku duyuyor. Özellikle Mısır’da seçimlerden sonra kazanan Müslüman Kardeşler ve Selefiler konusunda İsrail’in hiç de olumlu düşünce sahibi olmadığı biliniyor. Evvelce Mısır’da yasa dışı sayılan bazı güçlerin şimdi iktidarı ele geçirmeleri İsrailliler için ciddi bir kaygı konusudur. Suriye’de ne olacağı belli değil. Suriye’de de aynı şekilde bir yönetim değişikliği olursa ve orada da Müslüman Kardeşler etkili olurlarsa, İsrail iki taraftan da İslamcı güçlerin kıskacı altında kendini hissedecektir. Ama burada İsrail’den daha önemli olan bölge halklarının ne istediğidir. Bölge halkları gerçekten çağdaş bir demokrasi istiyorlarsa biraz gecikerek de olsa zahmetli de olsa buna ulaşırlar. Ama bölgeye hakim olan kanaat demokrasi yerine İslami rejimlere sahip olmaksa o zaman bu biraz daha vakit alır.</p>
<p>Bölgede aşırı İslami güçlerin iktidarda olduğu ancak ABD ile iyi ilişkiler sürdüren devletler vardır. Onun için ABD bölgede İslami rejimin bulunmasından şimdiye kadar rahatsızlık duymamıştır. Bu halk hareketleri olmasaydı ABD’nin bu ülkeleri demokrasiye geçmek için zorlayacağını tahmin etmiyoruz. Ortadoğu Projesi’ni ortaya attılar fakat bunun da bir sonuç veremeyeceğini gördüler. Şu anda katı İslami kurallarla yönetilen Orta Doğu ülkelerinin ABD için bir rahatsızlık konusu olmadığını biliyoruz; yeter ki onlarla hem petrol konusunda hem güvenlik konusunda yakın işbirliği yapsınlar. Bu gelenek 1950’li yılların başında Musaddık’ın İran’da iktidardan devrilmesi dönemlerine kadar uzanıyor. O devirde de İran’da halkın demokratik tercihiyle başbakanlığa gelmiş bir liderin sırf petrolleri millîleştirdiği için görevinden uzaklaştırılmasında yabancı ülkelerin rolünü biliyoruz. Bu konuda ayrıntılı bilgiler kitaplarda yayınlandı. Şimdi biz zannediyoruz ki ABD için gene birinci öncelik  bölgedeki siyasi menfaatleridir, enerji menfaatleridir ama bölge halkının demokrasiye geçmesinin ABD’nin stratejim menfaatlerine zarar vereceğine ben şahsen inanmıyorum. İsrail’e gelince, İsrail’in daima ABD politikasını yönlendirdiği söylenir ama aksi yönde örnekler var. Mesela 1956 yılında İsrail’in İngiltere ve Fransa ile birlikte Süveyş’e yaptığı çıkartmayı ABD durdurmuştur. Bu ülkelerin geri çekilmesini sağlamıştır. O bakımdan ABD önce kendi menfaatini düşünür. ABD bizim dostumuzdur, müttefikimizdir ama biz her şeyden önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünürüz. Biz nasıl önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünüyorsak, başka ülkeler nasıl önce kendi çıkarlarını düşünüyorlarsa ABD de kendi çıkarlarını düşünüyor. Yeter ki ABD’nin çıkarları bölge halklarının demokrasiye geçmesine engel olmasın.</p>
<p>Biraz zor da olsa sonunda bölgede demokrasi galip gelecektir. Türkiye tüm NATO ülkeleri içinde komşuları arasında demokratik hükümetlerin bulunmadığı tek ülkedir. Bölgeye demokrasinin tarih Çünkü tarih boyunca demokratik ülkeler arasında hiçbir savaş yaşanmamıştır. Eğer bölgeye gerçek bir demokrasi gelirse barış da gelecektir, huzur da gelecektir, istikrar da gelecektir. Bölgedeki sıkıntıların önemli bir nedeni bölgede demokratik devletlerin olmayışıdır. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra 1990’lı yılların başlarından itibaren bütün dünyada bir demokrasi cereyanı yayıldı. Orta Avrupa’da başladı, Latin Amerika’da evvelce askeri idarelerle yönetilen devletler demokrasiye geçtiler. Uzak Doğu’da oldu, bazı Afrika ülkelerinde oldu. Bir tek Ortadoğu’da olmadı. Bu ülkeler demokrasiyi istemedikleri için mi? Niçin? Bölgenin gerçek anlamda tek demokratik laik ülkesi Türkiyedir?  Bölgede barış ve istikrar içinde, gerçek bir demokrasinin gerçekleşmesini bekliyoruz. Gerçek bir demokrasi nasıl olur? Mesela demokratik ülkelerde bir ülkede bir ordu olur, iki ordu olmaz. Federal devletler dünyada var, ABD’de de var, Almanya’da da var. Kaç tane ordu var burada? Bir tane. Niçin bazı Ortadoğu ülkelerinde birden çok ordu niteliğinde silahlı kuvvet var ve bu meşru kabul ediliyor? Çok sayıda silahlı kuvvetlerin olduğu bir ülke gerçek bir demokrasi olabilir mi? Orada demek ki bazı etnik gruplar veya dini gruplar  silah zoru ile kendi iradelerini kabul ettirmeye çalışıyorlar bu da demokrasi ile bağdaşmıyor. Aynı şekilde laiklikten bahsettik, ABD kurulurken Amerikan devletinin kurucularından ve kendisi de bir din adamı olan Thomas Jefferson, , demiş ki, Amerikan anayasasını yaparken din ile devlet işleri arasına bir duvar ördük. Din ile devler işi birbirine karışmayacak diyor. Ama bakıyoruz Afganistan’ın Sovyet işgali altında olduğu dönemde Amerikalılar mücahitleri desteklerken din faktörünü kullandılar. Eski ABD dışişleri bakanlarından Madeleine Albright kitabında ABD’nin dış politikada evvelce din faktörünü kullanmamasının bir  hata olduğunu yazıyor. Yabancı ülkeler din faktörünü dış politikada kullandıkları zaman, bu demokrasiye de dine de zarar verir. Müslümanlar dini ne şekilde yorumlayacaklarını Müslüman olmayan ülkelerden öğrenmemeliler. Biz dini Allah ile kul arasında kutsal bir bağ olarak görürüz. Ama devlet işlerinin dini esaslara göre yönetilmesini kabul etmeyiz. Bizim Türkiye olarak cumhuriyetten itibaren benimsediğimiz devlet anlayışı budur ve temenni ederiz ki, bu anlayış tüm bölgede egemen olsun, bölgede laik, demokratik devletler güçlensin, böylelikle gerçek bir barış ve istikrar ortamı sağlansın.</p>
<p>Bir süre için belki İslami güçler Ortadoğu’da siyasete hakim olabilirler ama sonunda benim kanaatim o ki, İslam’ı kendi boyutu içinde Allah ile kul arasında güçlü bir bağ olarak kabul eden ve devlet işlerini din işlerinin dışında düşünen bir devlet anlayışı bölgede yerleşecektir. Türkiye’de de bizim buna geçmemiz çok kolay olmadı. Biz de Türkiye’de zamanında biraz güçlüklerle karşılaştık ama sonunda başardık. Türkiye başardığına göre bütün bölge ülkeleri başaracaktır. Atatürk demişti ki, eğer sadece kendimizi düşünseydik kurtuluş savaşımız bu kadar zor ve kanlı  olmazdı, ama biz bütün şark ülkelerini düşündüğümüz için bu mücadelemiz bu kadar zor olmuştur. Ben inanıyorum ki Türkiye emperyalizmin baskısından kurtulduğu gibi diğer şark devletleri de aynı şekilde kurtulacak ve kurtarılacaktır. Bizim dileğimiz bölge ülkelerinin gerçek anlamda tam bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmalarıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Ulusal Kanal’daki Konuşması &#8211; 25.12.2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 18:25:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</guid>
		<description><![CDATA[

Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani iç politikada etkili. Fakat mesele bundan ibaret değil. Sarkozy gerçekten göreve geldiğinden beri açık bir şekilde Türkiye aleyhtarı bir politika izliyor. Sadece Ermeni konusunda değil. İlk yaptığı ve bize en çok zarar veren adımı 2008 yılında Türkiye &amp; AB müzakereleri sırasında 5 müzakere başlığının Fransa tarafından veto edilmesi olmuştur. Tek başına Fransa 5 konunun müzakeresini engelledi. Niçin? “Bu 5 konuyu açarsak, bu Türkiye’yi tam üyeliğe götürür. Biz Türkiye’nin tam üyeliğini istemiyoruz onun için bu 5 başlığı veto ediyoruz”. Peki 1999 yılında Türkiye’yi üyelik sürecine sokan Helsinki Zirvesi’nde Fransa itiraz etmiş miydi? Etmemişti. Şimdi neden? Burada  bir Sarkozy faktörü var. Peki Fransa daima Türkiye’ye karşı bir politika mı izlemişti AB üyeliğinde? Hayır. Bundan önceki başkan Chirac’ın ilk dönemlerinde Fransa Türkiye’nin üyeliğini en çok destekleyen iki ülkeden biriydi. Fakat görüyoruz ki Chirac’ın son dönemlerinde Fransa tutum değiştirdi. Sayın başbakan Erdoğan, o zamanki Almanya Şansölye ‘si Schröder ve Chirac, toplantısı var. O sırada anlaşıldı ki o tarihte muhalefet lideri olan Angela Merkel  karşıtlık yapıyor yine. Schröder’in desteğine rağmen Almanya’daki dengeler dikkate alındığında, Fransızlar da hissettiler ki uzun vadede Almanya bu konuda yanlarında olmayacak. Neticede oradan döndü Chirac, kendi bakanlar kuruluna dedi ki üç ihtimal var. 1. Türkiye kendiliğinden bu işten vazgeçer. 2. Üyelik müzakereleri çıkmaza girer. 3. Üyelik  müzakerelerinden başarılı sonuç alınır o zaman biz de Fransız halkına sorarız referanduma götürürüz. Yani bir tanesinde bile böyle olumlu bir çıkış yolu göstermiyor, Nasıl Türkiye’nin üyeliği engellenir? Sarkozy değil, Chirac’ın son zamanlarında başlamış. Bunda da en önemli etkenlerden biri Almanya. Özellikle Merkel’in Almanya’da başbakanlığa gelmesinden sonra Fransa’yı sürekli olarak baskı altında tuttuğunu biliyoruz. Çünkü Alman Hristiyan demokratları öteden beri Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Başbakan Kohl 16 sene üst üste başbakanlık yapmıştır, bir tek gün “şu şartlar yerine gelirse biz de Türkiye’nin AB üyeliğini destekleriz” dememiştir. Ondan sonra Hristiyan demokrat partinin başına gelen  Schauble açıkça basına demeç verdi, “Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağımızı söyleyecek cesarete sahip olmalıyız”, dedi. Ben  o zaman Almanya’da büyükelçi idim,  “siz bunu söylediniz mi?” dedim, kendisini ziyaret ettim. “Evet, söyledim” dedi. Peki dedim “sizin politikanız bu mu?”. “Bu benim görüşüm” dedi. “Niye böyle?”. “Çünkü arada büyük kültür farkı var” dedi. Peki dedim, “İspanyol kültürü ile İsveç kültürü bir mi Avrupa’da?”.  Biz dedi “kültür deyince dini anlarız.” Din faktörü vardır Almanya’da, her zaman ön plana çıkmaz ama başka faktörler de var. Neticede Fransa’yı etkileyen büyük ölçüde Almanya’nın özellikle Merkel dönemindeki katı tutumu olmuştur. Merkel kendi partisinin kongresinde karar almıştır, Türkiye’ye tam üyelik değil özel statü verilmelidir diye.  Şimdi Fransa’ya dönecek olursak Sarkozy döneminde artık açık bir şekilde anlaşılmıştır ki Fransa Türkiye’nin üyeliğine karşıdır ve Türkiye’ye karşı bir politika izlemektedir.</p>
<p>Buna karşı biz ne yaptık? 2006 yılında aynen bu yasa, aşağı yukarı birkaç kelimesi değişik, Fransız meclisinden geçti, biz de oradaydık. Gittik tek tek milletvekilleri ile konuştuk her partiden. Bize çoğunun söylediği şu, “boşuna tezlerinizi anlatmayın biz sizin haklı olduğunuzu biliyoruz ama bizim seçim bölgemizde Ermeniler çok etkilidir, eğer biz bu tasarıya ret oyu verirsek bir daha seçilemeyiz. Kusura bakmayın” dedi bir çoğu. Demek ki bu işin bir iç politika boyutu olduğu doğru. Ama biraz önce de söylediğimiz gibi bundan ibaret değil. Türkiye ne yapmalıydı? Türkiye daha başından itibaren Fransa’nın bu olumsuz tutumu ortaya çıktığında daha çok kuvvetli tepki göstermeliydi, bunu yapmadı. Yani bugüne kadar gösterdiği tepkiler çok sınırlı kaldı. Hatta daha 2001 yılında Fransa parlamentosu soykırım kararını kabul ettiği zaman gene gösterdiğimiz tepkiler çok sınırlı kaldı, AKP’den önce de maalesef. Peki etkili tedbir nasıl gösterilebilir Fransa’ya? Biz geçmişte tepki gösterdik mi, sonuç aldık mı? Gösterdik ve sonuç aldık. 1984 yılında Fransızlar Türkiye’ye çok kapsamlı bir proje sundular, nükleer santral projesi. O zaman büyük para, 1 milyar dolarlık bir proje. Çok uygun şartlarda, aklınıza ne gelirse, bundan iyisi belki olamaz. O zamanki dışişleri bakanımız Vahit Halefoğlu’na sundular. Halefoğlu onlara şunu söyledi, “çok güzel bir proje, teşekkür ederiz buraya kadar zahmet etmişsiniz ama siz bu kapıdan çıktığınız anda ben bu projeyi çöp sepetine atacağım, bunu bakanlar kuruluna teklif bile edemem” dedi. Niye? “Çünkü siz bizim  diplomatlarımızı öldüren Ermeni teröristlerine müsamaha gösteriyorsunuz, ASALA teröristlerine. Fransa bunu yaparken biz hiçbir proje falan vermeyiz” dedi. Şimdi ondan iki hafta sonra cumhurbaşkanı Mitterrand özel temsilci gönderdi Türkiye’ye Etyan Manak. Galatasaray’ın eski hocası. O şu mesajı getirdi Mitterrand’tan, “biz Türkiye’ye karşı yanlış bir politika izlediğimizi kabul ediyoruz, özür diliyoruz, geri adım atıyoruz, bundan sonra hiçbir terörist örgüt Fransa’da himaye görmeyecektir, hiçbir saldırı olmayacaktır Türk diplomatlarına” ve olmadı da. Şimdi devlet adamı bunu yapar. Yoksa gemilerin ziyaretine engel olacağız, hiç etkilemez Fransa’yı. Fransız uçakları Türkiye’nin hava sahasından geçerken topluca izin vermeyeceğiz, teker teker vereceğiz. Siyasi istişare toplantısını iptal ettik, Bunların hiçbiri Fransa’nın canını acıtmaz. Böyle kocaman bir projeyi reddederseniz o zaman düşünürler. Bu Türkler bugün bunu yapıyor, yarın daha hangi menfaatlerimizi engelleyebilirler diye. Diplomaside usul bu. Karşı taraf sizin menfaatinize, haysiyetinize zarar verecek bir  adım atarsa siz de ona kabul edemeyeceği bir zarar vereceksiniz. Bunu yapamadığınız takdirde gerisi havada kalır. Üç gün sonra işler normale döner sanki hiçbir şey olmamış gibi gündem değişir, siz gene Fransa ile can ciğer kuzu sarması politikanızı izlersiniz. Bu Fransız tasarısından daha kötüsü İsviçre’de geçti. Fransa’da daha senato onaylamadı, resmiyet kazanmadı henüz ama İsviçre’de onaylandı resmiyet kazandı. Doğu Perinçek’in yaptığı mücadeleyi biliyoruz, başına gelenleri de biliyoruz. Bugün İsviçre’ye gitseniz ve Ermeni soykırım olmamıştır deseniz sizi mahkum ederler. İsviçre mahkemesi Perinçek aleyhine karar aldı, İsviçre temyiz mahkemesi bunu onayladı ve şimdi AİHM’de olay. Biz ne yaptık? Pazartesi günü (26.12.2011), tüm büyükelçileri çağırdık bir toplantı yapıyoruz. Konuşmacı kim? İsviçre dışişleri bakanı. Bu kadar olur mu? Bu kadar olur mu? Sizin aleyhinize bu kadar rencide edici, hasmane bir karar almış bir ülkenin dışişleri bakanını tek konuşmacı olarak çağıracağız kendi diplomatlarımızın toplantısına. Adam mı kalmadı dünyada? Çağıracak insan mı bulamadınız? Onlar diplomat toplantılarına sizi çağırıyorlar mı? Nereden icap etti bu? Ondan sonra Ermeni protokolleri hazırlanırken kimin  aracılığıyla biz bu işi yaptık? İsviçre’nin. Yani bir aracı mı lazımdı? Bu aracı İsviçre mi olmalıydı? Hepsi yanlış işte, baştan aşağı.</p>
<p>Şunu anlamamız gerekir ki yalnız Fransa değil, başka Avrupa ülkeleri de başta Almanya olmak üzere, Türkiye’nin AB ilişkileri konusunda son derece olumsuz bir tavır içindeler. Bunlarla nasıl mücadele edeceğiz? Bunlar kamuoyunu da etkiliyor. Son kamuoyu yoklamalarına göre Avrupa’da %60‘tan fazla halkın Türkiye’nin üyeliğine karşı. Fransa’da %70’e kadar çıkıyor. Fransa’da mesela eski cumhurbaşkanlarından Valéry Giscard d’Estaing var.  Bu kişi 1962 yılında diyor ki AB’yi oluşturuyoruz ama kesinlikle Türkiye’yi almamalıyız diyor. En son Avrupa’nın anayasasının hazırlanması için konvansiyon vardı ona başkan seçtiler bu kişiyi. Türkiye açısından en kötü insan kim olur buna başkanlık edecek deseler, bunu derdik. Onu yaptılar. Ne dedi adam? Türkiye’nin AB üyeliğine üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır. Bu kadar açık. Böyle hasmane tutum izleyen Almanya’da yok mu? Yalnız Merkel değil. Eski başbakanlardan sosyalist parti eski başkanı, Helmut Schmidt var. Diyor ki eğer Türkiye AB’ye üye olursa biz Almanya’yı idare edemeyiz diyor. Anılarını yazdığı bir kitap var, orada da açıkça söylüyor. Bizim yanımızda kim var, karşımızda kim var bunu iyi bilmemiz lazım.</p>
<p>Tepkilerimizi oluştururken akılcı bir tavır sergilenmesi lazım. Bizim aleyhimize soykırım iddiaları ile ilgili kimin ne söylediğini biliyoruz. Lehimize kim konuşuyor peki? O yıllarda, Birinci Dünya Savaş ve hemen sonrasında, bu işleri en iyi bilecek durumda olan İngiltere var. O zaman İngiltere’nin işgal gücü olarak İstanbul’daki varlığını ve neler yaptığını, marifetlerini biliyoruz. Ama ne demiş İngiltere devlet bakanı 14 Nisan 1999’da Avam Kamarası’na çıkıyor ve diyor ki resmen, Osmanlı idaresinde Ermenilerin yok edilmesinin kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz hükümetleri 1915-16 olaylarını soykırım olarak tanımamaktadır. Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir,  zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır .Siz bu sözü isterseniz Ermeni soykırımı için, isterseniz Dersim tartışmaları için uygulayabilirsiniz, yani tarihin olaylarını bugünün siyaseti içinde tartışmak doğru değildir ve bu soykırım değildir diyor. Başka bir İngiliz bakanı 24 Ocak 2001’de diyor ki bir süre önce İngiltere hükümeti Ermeni sorunu için sunulmuş delilleri gözden geçirdi, 1915-16’da meydana gelmiş olayların belgelerini inceledi ve bu olayların BM tarafından tanımlanış olan soykırım tanımına uymayacağına karar verdi, bunlar İngiliz tutumudur ve değişmeyecektir dedi. Siz bu sözleri herhangi bir yerde duydunuz mu? Hükümetin açıklamalarında var mı? Bizim aleyhimizde kim ne derse haberdir fakat bizim lehimizde birisi bir şey söylemişse haber değildir. İngiliz Yüksek Komiseri 1920’li yıllarda diyor ki götürmüşler Nemrut Mustafa divanından aldıkları 67 kişiyi, sonra 140’a çıkmış bunların sayısı. Bunları yargılayacaklar Ermeni soykırımı suçlusu olarak falan hiçbir delil yok. Tutukluları mahkeme önünde itham edecek hukuki delillerimiz yoktur diyor komiser büyükelçi, İngiliz dışişleri bakanına yazıyor. Ancak siyasi şartlar onların geri gönderilmesini de uygun kılmamaktadır diyor, büyükelçinin görüşü bu. Churchill diyor ki böyle şey olmaz madem ki suçlu değiller hepsini bırakın. Yani tarihimizde böyle belge ve deliller var. Amerikan gazetesi 2 Ocak 1920 tarihinde diyor ki, “Türkiye’deki Ermenileri bugün yeni bir tehlike tehdit ediyor, bu tehlike ABD’de yaşayan Ermenilerden geliyor. Ermeniler tarafından icra edilen propagandalar kamuoyu üzerinde çok kötü bir tesir yapıyor. ABD’yi Kafkasya’da askeri bir serüvene sürüklemeye çalışanlara gazetemiz muhalefet etmektedir. Doğu Anadolu’daki vaziyete tamamen vakıf olan hiçbir ABD’li Ermeni taleplerini onaylayıp buna yardım etmez”. Buna benzer neler var.</p>
<p>Ayrıca bizde bir suçluluk ruh hali hakim oldu. Ne zaman böyle bir konu tartışılacak olsa Türkiye, geçmişimiz, atalarımız ne kadar gaddardı, diye bunları anlatan programlar izliyoruz televizyonlarda. Bir kişiyi çağırsalar cumhuriyeti, Atatürk’ü, devrimleri savunan, karşısına 5 tane adam diziyorlar ki Atatürk’e, cumhuriyete karşıt olanları. Hep suçlama. Şu Ermeni tasarısı görüşülürken hiç değilse tatil yapın değil mi? Hayır. Fransa’da Ermeni tasarısının görüşüldüğü gün çıkarıyorlar televizyonlara ne kadar zulüm yapmışız Ermenilere. Bir kişi çıkarıyorlar mı gören var mı, Ermenilerin yaptığı zulmü anlatacak? Bir kişi var mı? Neler yaptıklarını biliyor musunuz? Justin McCarty’nin Van’daki ayaklanma kitabını okuyun. Orada şehirde yaşayanların %62‘sini Ermenilerin ne kadar feci şekilde katlettikleri yazıyor. Bunları söylüyor musunuz? Girit’te 80 köyün ahalisini Rum çetecilerin nasıl imha ettiğini söylüyor musunuz? Bir tane Giritli çıktı mı? Yok. Peki kurtuluş savaşında 830 Türk köyünün yakıldığını, 114.000 Türk evinin tahrip edildiğini, 1.000.000 Türk’ün evsiz barksız kaldığını anlatan bir kişi çıkıyor mu? Hep biz suçluyuz. Başkalarının bize yaptığı zulümden hiç bahsetmeyelim. İngilizler de söylüyor, şu tarihi tarihçilere bırakmayı bir öğrensek&#8230; Hüküm veriyoruz. Başbakan diyor ki Dersim’de katliam yaptık özür dilerim diyor. Onun üzerine Le Monde dışişleri bakanı Davutoğlu’na soruyor, diyor ki sayın başbakanınız Dersim için özür diliyor, aynı şeyi siz Ermeniler için niye söylemiyorsunuz diyor. Yani bir laf söylediğiniz zaman o laf nereye gidecek göreceksiniz. Niçin Fransızlar kalkıp da Cezayir’de katliam yaptık özür dileriz demiyorlar? Sarkozy de demedi önceleri de demedi. 1.000.000 insan öldürmüşler. Sadece 8 Mayıs 1945 günü öldürülenlerin sayısı, en mütevazı rakam, 16.000, daha ileri rakamlara göre 45.000. Gidin Cezayir’e ben daha geçenlerde gittim,  görün müzeleri, içiniz sızlar. Peki bunun için niye özür dilemiyor Fransızlar? Geçmişim le ilgili bizim o zaman böyle bir devlet politikamız yoktu, bazı subaylar, yerel düzeyde yanlış bir şey yapmışlarsa bu onların sorumluluğudur biz tarihi tarihçilere bırakırız diyor eski Fransız başbakan. Siz niye kendi devletiniz için bunu demiyorsunuz? Tarihten bahsederken bazı şeyleri cımbızla çekeceksiniz, siz devlet de demeyeceksiniz CHP yaptı bunları diyeceksiniz. Peki Menemen’deki katliamı da CHP mi yaptı? Orada silahlı, örgütlü, aşırı dinci insanların teğmenimizi öldürüp kafasını kesmesi CHP sorumluluğunda olan bir iş midir? 23 Aralık’ta yapıldı daha anma töreni, niçin iktidardan bir kişi yok? Orada öldürülen, vahşice katledilen bu devletin bir subayı değil mi? Onun anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil mi ? Yok, ben de katıldım o zaman da yoktu, sordum ilgili arkadaşlara, efendim hiç katılmazlar dediler. Bu yıl? Bu yıl da katılmadılar. Tarihi böyle seçerek  o zamanki siyasi hasımlarınızı suçlamak için değerlendireceksiniz tarihi&#8230; Yani hem iç boyutu hem dış boyutu ile bu işlerin savunulacak bir tarafı yoktur. Siz bir kere Yunan televizyonunda mesela Girit’te Türklere ne kadar zulüm yaptık konulu bir program olduğunu işittiniz mi? Hiç böyle bir bilgi geldi mi? Orada Yunanlıların zulmüne uğrayan Türklerin ailelerinden bir kişi çıkarıp da efendim bize ne zulümler yaptılar dediklerini işittiniz mi? Şimdi her akşam açıyoruz televizyonları Ermeniler çıkıyor, kendisine Türk diyemeyen bazı vatandaşlar çıkıyor biz “Türkiyeliler” Ermenilere zulüm yaptık diyor. Ermeniler deyince Ermeni millet, Ermenistanlılar demiyor. Ama kendinden bahsederken Türk’üm diyemiyor ve Türkiyeliyim diyor. Bunlar profesör. Bunları utanarak söylüyorum. Türkiye bu duruma gelmemeliydi. Bizim hayatımızın büyük bir bölümü yurtdışında geçti oradaki basını da izledik, kendi geçmişini yerden yere vuran bir ülke medyası hiç görmedim. Yani bir tarihi tartışma yapacaksanız birkaç tarihçi getirirsiniz günlük politika ile bağlantısı olmayan bir şekilde tartışırlar ama böyle kampanya şekline sokmazsınız.</p>
<p>Siz biliyor musunuz maalesef bir CHP milletvekilinin Dersim ile ilgili ve Atatürk’e de dil uzatan bazı ithamlarda bulunan konuşmalarından sonra, hatta soykırım ve katliam ithamları olan bir konuşmasından sonra, yalnız bu konuda düzenlenen televizyon programları 204 saat Türkiye’de. Yayınlanan makale ve yazı sayısı 2.000. Düşünebiliyor musunuz? Bir fırsat bulduk kendi tarihimize vurmak için hem sağdan hem soldan vuracağız. Bu kadar olabilir mi? Siz Dersim’de hayatını kaybeden bir subayın, askerin ailesi ile yapılmış bir röportaj izlediniz mi, işittiniz mi ?Yok. O bakımdan diyorum ki bu suçluluk psikolojisinden kurtarmamız gerekir kendimiz. İçerde kendi kendimize bu kadar haksızca saldırırsak, yabancılar de bunu fırsat bilirler ve niye Ermeni konusunda bunları söylemiyorsunuz derler.</p>
<p>Bu konuda Atatürk 1920 yılında İstanbul’daki ABD büyükelçisine, yüksek komiserine, mektup yazıyor ve aynen şöyle diyor, “Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için itilaf devletleri ve Amerikan hükümetinin adalet severlik duygularına müracaat ediyoruz”. Demek ki bu iğrenç ve adi bir propagandadır, kin ve hırs ürünüdür. Bunu hatırlayan var mı? Türkiye’de televizyonlara çıkıp da her gece soykırım yaptık, katliam yaptık, mahvettik insanları&#8230; Orada ölenler olmadı mı? Oldu. Üzülmüyor muyuz? Üzülüyoruz. haksızlık yapılması mı? Yapıldı. Ama bunu Türkiye’nin geçmişini suçlamak için her gün günlük siyaset malzemesi yapmayı da ben şahsen doğru bulmuyorum. Bırakın tarihçiler konuşsun. Ermenilerin öldürdükleri Türklerin sayısını biliyor musunuz? Devletin rakamlarına göre 506.000. Ama o devirde yayınlanan propaganda kitaplarında, Mavi Kitap’ta mesela, bir tek Türk’ün Ermeniler tarafından öldürüldükleri yazılmıyor sadece Türklerin öldürdükleri Ermeniler yazılıyor. Yani tarihi tartışacaksanız en azından tarafsız olun. Efendim Rusları destekliyordu Ermeniler. Diyorlar ki efendim birkaç tane çete. Türkiye’nin doğusunu işgal eden Rus ordusunu fiilen destekleyen Ermeni birliklerin, silahlı kuvvetlerin sayısı kaç dersiniz? Benim okuduğum yabancı kaynaklara göre 150.000. 150.000 Ermeni Rus ordusu ile birlikte Türkiye’ye saldırıyor, TSK’yı arkadan vuruyor, cephaneliklerini, gıda ve yakıt depolarını imha ediyor, köyleri basıyor, insanları öldürüyor, tahrip ediyor, bunlardan bahsedenler yok. Yani televizyona çıkan bazı Ermeni vatandaşlarımız var, biz onların yasına saygı gösteririz, ama olayları böyle tek taraflı anlatırsanız o zaman Türk halkı rencide olur. Biz tabi ki bir tane Ermeni bile öldürülmüşse bunun acısını paylaşırız. Hrant Dink öldürüldüğünde ilk demeci, tepkiyi ben verdim. Bu işin başka tarafı. Ama siz sadece bunu anlatırsanız Ermenilerin canlı canlı Türkleri nasıl camilere doldurup yaktıklarını söylemezseniz, o zaman tarafsız bir izlenim uyandırmazsınız halkta. tarihi tartışacaksak, bunu da söyleyin. Ben Fransa’da bir televizyona katıldım canlı yayına, bana dediler ki niye tarihinizle yüzleşmiyorsunuz? Yüzleşelim mi dedim. Evet dediler. İşte bir iki şey anlattım, böyle camilere nasıl doldurulup yaktıklarını, Kurtuluş savaşında nasıl köyleri yaktıklarını, hamile kadınların karnını nasıl süngü ile deştiğini Yunanlıların falan. Şimdi dedim biz bunları anlatalım mı halka? Çocuklarımızı düşman mı edelim Ermenilere ve Rumlara? Onun için kitaplarımıza bu vahşet sahnelerini koymamaya gayret gösteriyoruz. Yapalım mı dedim? Haklısınız dediler. Onların tarihle yüzleşmekten kasıtları başkalarının size yaptıkları kötülükleri kapsamıyor&#8230;Siz kötülük yaptıysanız sadece onu söyleyin, anladıkları bu. Peki bizim söylediklerimizi hükümet üyeleri söyleyemez mi, onlar bilmiyor mu? Devletin bütün arşivleri ellerinde değil mi, bilmeyenler bile öğrenemezler mi? Niçin bunu yapmıyorlar? Ya hariciyeye kulak asmıyorlar, belgeleri istemiyorlar veya şu veya bu sebepten böyle bir halkımıza geçmişle ilgili bir suçluluk duygusu vermeyi uygun görüyorlar ki yani o cumhuriyetin ilk yılları çok kötüydü, bu cumhuriyet rejimini ,Atatürk’ün cumhuriyet rejimini yıkıp yerine başkanlık rejimi, kendi rejimimizi, özerklik için haklı görsün vatandaş bizi. Yaptıkları bu. 1.Avrupa’da Türkyie’ye büyük bir haksızlık yapılıyor, Sarkozy bu işte son derece yanlış bir politka izliyor, sorumludur ama sadece Sarkozy’den ibaret değil, Fransa’da sorumludur. Bizim Avrupa’ya yönelik politikalarımızı masaya yatırmamız lazım. Kim niçin Türkiye’ye karışı husumet politikası izliyor, bunları masaya yatırmamamız lazım. Bunun gerektirdiği karşı tedbirleri almamız lazım. Ama kendi kendimizi suçlamaktan buna fırsat bulamıyoruz. Basınımız da burada iyi bir sınav veremiyor.</p>
<p>Milletvekilleri maaşına yapılan zam konusu Türk kamuoyunda haklıdır, hassasiyet uyandırıyor. Öteden beri böyledir. Bunlar kendilerini düşünüyorlar, halkın perişan haline bakmıyorlar diye tepki gösteriyor vatandaşlar. Onun için bu konu ne zaman meclise gelse biz geçmişte çok duyarlı davranırdık. Mesela sayın Baykal’ın genel başkanlığı döneminde de AKP’liler böyle bir yasayı meclise sunmak istediler ama kendileri de sunamıyorlar. Dediler ki siz de destek verin de birlikte sunalım. Sayın Baykal’ın talimatıyla biz bunu kabul etmedik. Dedik ki anayasa değişikliği gibi önemli bir konuda bizim mutabakatımızı aramıyorsunuz da bu maaş konusu gelince mi hatırlıyorsunuz muhalefet ile işbirliği yapmayı, biz dedik destek vermiyoruz, gücünüz yetiyorsa kendiniz getirin meclise. Getiremediler. Buna dikkat etmek lazım. Kimisinin zarara uğraması, sıkıntıya düşmesi gerekmez. Diğer memurlara ve emeklilere yapılan zam oranında zam yapılırsa vatandaşlardan bunu belki bir tepki gelmez ama aşırı bir zam yaptığınız zaman haklı olarak vatandaşlar Ermeni sorunu konusunda Fransızlara göstereceğimiz tepki ile meşgulken siz orada bütün partiler bir olmuşsunuz, karar çıkarıyorsunuz. Nasıl da çıkartmışlar bilmiyoruz ama. Geçmişte biz bu konulara çok duyarlı davranıyorduk. bana da internetten geliyor, köşe yazarları yazıyorlar. Facebook’ta okuyoruz ve çok haklı buluyorum bu tepkileri kendi hesabıma. Vatandaş bu kadar ıstırap çekerken milletvekillerinin kendilerini düşünerek böyle bir yola gitmeleri bence kamuoyunda meclisin itibarını artıracak bir durum olmamıştır.</p>
<p>Bütün partilerin ilkeler ve program çerçevesinde hareket etmeleri uygundur. Siyasetin esası da budur. ASALA ne zaman başladı bizim diplomatlarımızı öldürmeye buna dikkat etmek lazım. Bir münferit olay var 1973’te Los Angeles başkonsolosumuzu ve yardımcısını yaşlı bir Ermeni biraz da meczup bir adam öldürüyor fakat onun dışında sistemli olarak Türk diplomatlarına yönelik ASALA terör eylemleri 1975 yılının başında başlıyor. Niçin 1975? Çünkü Kıbrıs harekatından sonra Kıbrıs terör örgütü EOKA’nın bir kolu EKAS bildiri yayınlıyor. Şu anda biz Kıbrıs’ta Türk ordusu ile mücadele edecek durumda değiliz ama dünyanın her yerinde Türk menfaatlerini vuracağız diyor. Arkasından bizim Viyana büyükelçimiz, arkadan Paris büyükelçimiz İsmail Eres öldürülüyor ve pek çok diplomat ve büyükelçimiz öldürüldü. Bu olaylardan sonra bizim dikkatimizi çeken bir iki nokta var, bunların çoğu faili meçhul cinayet olarak kalıyor. Türkiye’de faili meçhul cinayetlere haklı olarak duyarlılık gösteren basınımız, bu öldürülen diplomatların cinayetlerinin da faili meçhul olduğunu hatırlıyorlar mı, hatırlatan var mı? Şimdi bunların bir kısmının gidip Ermenistan’a yerleştiklerini biliyoruz. Bunlardan bir tanesi yakalandı mı, yargılandı mı, mahkum edildi mi Ermenistan’da? Dedim ki Sayın cumhurbaşkanımız Erivan’a gittiğinde futbol maçı seyretmeye herhalde bu konuyu da gündeme getirmiştir, diye ümit ediyoruz. Oradaki meslektaşlarımızın kanına giren bu insanların yakalanıp yargılanmalarını istemiştir diye ümit ediyoruz her ne kadar bu konuda bir bilgi almadıysak da yapmıştı bu ülkenin cumhurbaşkanı olarak diye düşünüyorum. Bereket maçı biz kazandık orada ama onun ötesindeki  konuları da unutmuş değiliz. Şimdi yalnız bu değil yani Türkiye’ye yapılan zulüm bundan ibaret değil. Gene 1974 yılında Kıbrıs harekatında, Türk birlikleri Girne’deyken, Rumlar Magosa civarında 3 Türk köyüne saldırdılar. BU köylerdeki bütün halkı katlettiler. Bunu yapanlardan bir tanesi yakalandı mı, bir tanesi mahkum edildi mi? Türkiye Kıbrıs ile ilgili bu kadar demeç verdi yıllardan beri, bu demeçlerden bir tanesinde buna değinildi mi? Biz çok söyledik de ben bu iktidar dönemini kastediyorum. Kıbrıs ile ilgili müzakereler yapılırken Rumların talebi olan kayıp Rumlar meselesi hep masaya getirildi, komiteler kuruldu, bu Magosa civarındaki köylerde katledilenler ile ilgili bir komite kuruldu mu? Biz bunu dile getirdik mi? Biz hep savunmadayız, biraz da sesimizi çıkaralım. Bunlar da yapıldı. Şimdi Ermeni Soykırımını tartışıyoruz peki Yunanistan’ın Pontus Soykırımı konusunda ne yaptığını biliyor musunuz? Yunan parlamentosu Ponrus Soykırımı iddiası ile yani Türklerin Trabzon civarındaki Rumları öldürdüğü iddiası ile meclisin denetiminde ve desteği ile 13 ciltlik ansiklopedi yayınladılar. Selanik’te Pontus Soykırımı anıtı diktiler. Ne tepki gösterdi hükümet? Hiçbir şey olmamış gibi Yunanistan’ı ziyaret ediyoruz, dostluk mesajları veriyoruz. Şu kadar antlaşma yaptık falan. Bir kere bu haksız suçlamaya karşı bir tepki gösterin. Bu yok, hep biz suçluyuz. Şehit edilen diplomatların anısına bir anıt dikilecek. Biz bunun için çok uğraştık sayın Şükrü Elekdağ ile birlikte. Önce dediler Anayasa Mahkemesi binasının karşısındaki parka dikeceğiz falan. Biz destek oluruz dedik. Sonra dışişleri binasının karşısındaki parka dikeceğiz dediler. Kaç sene geçti dikildi mi? Ben duymadım. Düşünebiliyor musunuz? Türk askerini şehit eden silahlı ayaklanmanın liderinin anıtı var Türkiye’de, Ermeni teröristleri ASALA’nın katlettiği Türk diplomatların anıtı yok. Yani Cebeci şehitliğinde mezarlığın bir bölümü de olmasa bunları göremeyeceğiz veya Karşıyaka Belediyesi’nin İzmir’de yaptığı bir anıt olmasa. Hem eski bir dışişleri mensubu olarak hem de vatandaş olarak söyleyeyim bunlar bizim içimizi acıtıyor. Yani bir ülke kendi geçmişine, bu ülke uğruna şehit olan insanlarına sahip çıkmazsa bu ülkenin geleceği için iyimser olamayız. Şimdi Kubilay’ın anıtı var değil mi? Dersim’de şehit edilen Teğmen İsmail Hakkı’nın anıtı var mı? Nerede? Yüzlerce askerimiz var, kaç tane subayımız var. Bunlar için bir anıtımız var mı? Varsa ben bilmiyorum.</p>
<p>Basına da görev düşüyor. Kubilay’ın anma töreni bizim için son derece önemli bir gündür. Bu anma törenine iktidara mensup hiç kimsenin katılmadığı konusunda basında bir kelime okudunuz mu? Her şeyin sebebi var ama bunlar vatandaşın dikkatinden kaçmıyor. Bize de söylüyor vatandaş, bizi de arıyor ve duyarlılığını yerine getiriyor. Siz bu devletin başındasınız, bu devlete karşı sorumluluğu yerine getiriyorsunuz. Cumhuriyet’e karşı devrim yapmış, askerlerimizi, subaylarımızı öldürmüş, kafasını kesmiş insanlara karşı bir tepki göstermeniz gerekmiyor mu? Onların öldürdüğü, şehit ettiği bir subayımızın anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil midir? Sizin göreviniz sadece devletin yaptığını iddia ettiğiniz kötülükleri suçlamak mıdır? Ciddi bir devlet isek geçmişimize sahip çıkacağız ve geçmişimizde bu devleti korumak için canını veren insanlara saygı göstereceğiz.</p>
<p>Şimdi gerek bu son seçimlerde gerek daha önceki araştırmalarda güvenilir bir şirket olduğunu kanıtlıyor. O bakımdan biz bu bulguları da doğru kabul etmek zorundayız. 2010 yılının Şubat ayında yapılan araştırmalara göre  araştırmalarda aşağı yukarı 3 &#8211; 3,5 puan fark kalmıştı CHP ile AKP arasında. AKP düşüşteydi %32’ye kadar. CHP %28,7’ye kadar çıkmıştı 3,5 puanlık bir fark vardı. Şimdi 35 puana çıkmış. Şimdi bunun sebeplerini mutlaka arayıp bulmamız lazım bizim. Nereden kaynaklanıyor? O zamana nazaran Türkiye’de değişen ne oldu? Türk siyasetinde, ekonomisinde değişen ne oldu bakmak lazım. Burada biz kendi hesabımıza CHP olarak değerlendirdiğimiz zaman şunu görüyoruz demek ki bu dönemde bize olan destekte biz artış beklerken eksilme olmuştur. Niçin olmuş olabilir? CHP ne yaptı da halkın desteği azaldı? Şimdi bizim partiye öteden beri oy veren, gönül veren insanlar çoğunlukla partinin temel ilkelerine, temel doğrultusuna gönül veren insanlardır. Bu insanlar partinin bu çizgisinin sürdürülmesini isterler. Eğer partinin çizgisinde bir gerileme olduğu izlenimi verilirse, başka bir yöne doğru partinin gittiği izlenimi verilirse  o zaman  bu desteği sürdürmemiz zorlaşır. Benim  gördüğüm tabloda biraz bu var. İktidar partisi olağanüstü bir başarı sağladı da o yüzden herkes iktidara yöneldi dersek bu diğer göstergelerin de ortaya koyduğu gibi pek gerçekçi değildir. Sıfır sorun politikası Türkiye’yi nereye getirdi? Herhalde halkımız dış politikada çok başarılı olduk, zaferden zafere koştuk, oy verelim demiş olamaz. Ekonomide görüyoruz halkın büyük bir bölümü %70 civarında insan pahalılıktan şikâyetçidir. Demek ki geçim sıkıntısı var. Burada genç işsizler ayrı bir tabloda gösterilememiş ama genç işsizlerin oranı normal işsizlikten çok daha fazladır. Yani geleceğe güveni az insanları. Daha kötü olacağını düşünüyorum diyor gençler. Yani iktidara güveni artan bir halk geleceğe karamsar bakar mı? Geleceğe güvenmiyor, ekonomiden sıkıntılı, işsizlikten dertli, buna rağmen muhalefete bir alternatif olarak desteğini artırmıyor. Şimdi bu tablodan bu çıkıyor. Bizim bunu çok iyi değerlendirmemiz lazım. Buna bakarak bizim parti olarak övünülecek bir görünümde olduğumuzu söylersen aşırı iyimser olur. O zaman yapılması gereken şey partinin bir değerlendirme yapması. Bu da Kurultay’da olur. O zaman  eğer bazı arkadaşlarımızın önerdiği gibi bir tüzük kurultayı yapılırsa mesela veya olağanüstü seçim kurultayı, o zaman tüm bu konuları açıkça tartışmak, değerlendirmek imkanı olur. Çünkü kurultay partinin tabanının sesidir. Böyle durumlarda yapılacak iş tabanın sesini dinlemektir. Bu iniş fren tutmayan bir iniş sayılabilir mi? Bence sayılamaz. Yani partiler zaman içinde inişler çıkışlar yaşarlar. Başka ülkelerde öyledir, bizde de böyle olmuştur. Bazı eşikler vardır ki o eşiğin altına indiğiniz zaman toparlanmak zor olur. Bu hükümetten önceki iktidarı düşününüz, oradaki üç partiden ikisi şu anda artık toparlanması çok zor düzeye inmişlerdir. Bir zamanlar Türkiye’yi açık farkla tek başına idare eden bir parti %3‘lerde, %4‘lerde bir konumdadır. Demek ki partinin eşiği %4‘lerde bir konuma inerse o zaman çok ciddi sıkıntı var demektir. Bunun çaresi o noktaya gelmeden partilerin tüm bu verileri masaya yatırması nerede sorun yaşanmıştır, bir eksiklik var mıdır, varsa nedir, nasıl düzeltilir, kim düzeltir? Bu soruyu da partiler soracaktır, hatayı kim düzeltebilir? Daha sonra da ona göre parti tedbirlerini alacaktır ve yükselişe geçecektir. Ben inanıyorum ki AKP’ye dur diyebilecek tek siyasi güç CHP’dir. O bakımdan CHP’nin güçlenmesi sadece partinin çıkarları açısından değil, ülkenin çıkarları açısından da son derece önemlidir. Yani biz CHP’yi güçlendirmek için çalışmalıyız ve vatandaşlarımızın da bize destek olması, yol göstermesi çok yararlı olur. Yani parti içi çekişme, çatışma gibi görmemek lazım. Parti yükselişte, parti çok iyi bir konuma gelmiş ama bazı insanlar bundan rahatsızlık duyuyor. O zaman diyebiliriz bu bir kişisel çekişme konusudur. Ama parti aşağı doğru iniyorsa bunu toparlayalım, yukarı çıkaralım, birlikte hareket edelim, omuz omuza verelim diyorsak bu kişisel bir çekişme değil partinin iyiliğini isteyen insanların samimi bir gayreti gibi değerlendirilmelidir. Bu konuda partimizin şimdiye kadar alışık olmadığı bazı söylemler anlaşılıyor ki bize gönül veren insanların desteğinde bir azalmaya yol açmıştır. Yani demin söylediğim gibi iktidarın olağanüstü bir yükselişe geçmesi için objektif bir sebep yoksa o zaman kendi kendimize şu soruyu sormamız lazım, koşulların iktidarın oy kaybetmesini gerektirdiği halde iktidar oy kaybetmiyorsa biz düşüyorsak bunun bizim tespit etmemiz gereken bir sebebi olması lazım. Bunun görüşüleceği yer benim kanaatimce partinin kurultayıdır. Ama ben kötümser değilim, iyimserim, mutlaka buna bir çare bulunur. Çünkü CHP yükselmezse o zaman kötümser olmak için sebepler olur. Dünya tarihine bakacak olursak iktidarda uzunca süre kalan partiler daima oy kaybederler. Demokrat Parti için de böyle olmuştur, ilk iki seçimde yüksek oy almıştır, sonra düşmüştür. İngiltere’de muhafazakar parti böyle olmuştur. İspanya’da Gonzalez’in İşçi Partisi iki seçimde başarılı olmuştur, sonra kaybetmiştir. Almanya’da da. Yani genel eğilim bu iken Türkiye’de farklı bir eğilim ortaya çıkıyorsa bunun çok ciddi sebepleri olması lazım. Mutlaka bu inişi durdurmamız ve yükselişe geçirmemiz lazım. Bunu da partiden başka kimse yapamaz, örgütün sesine kulak vermemiz lazım. Örgüt bizim sağ duyumuzdur, pusulamızdır. Kimseyi kötülemek istemem. Parti içinde çekişmenin zamanı değildir. İnişte olan bir  parti çekişmeye girerse bundan herkes kaybeder. Şimdi birlik olma zamanıdır. Birbirimizi dışlayarak sonuç alamayacağımızı insanlar görmüştür. Bu gerçekler CHP’lileri birbirini dışlayarak yükselebileceği ihtimalin mevcut olmadığını gösteriyor. Birbirimizin sırtına basarak yükselmek siyasette mümkün değildir. Omuz omuza vererek yükselmek doğru yoldur. O bakımdan şimdi birlik zamanıdır.</p>
<p>Eğer şu sırada parti yönetiminde sorumluluk taşısaydım bugünkünden daha da fazla üzülürdüm çünkü bu işte kendimi sorumlu hissederdim.</p>
<p>Bu konuda küçük bir saptama yapayım müsaade ederseniz şimdi bir partiyi bütün olarak eleştirmek o kadar doğru değil. Bazen bir milletvekilinin bir sözü bir çok insanın partiye desteğinin azalmasına yol açabilir. Herhalde bunu söylemiyorsunuz.</p>
<p>Ben küçük bir hesaplama yapayım Atatürkçülükten uzaklaşma deyince arkadaşımız herhalde bir milletvekilini kastediyor. Ama ben inanıyorum ki partinin ezici çoğunluğu Atatürk’e yürekten bağlı olmaya devam ediyor. Yani burada şu ayrımı yapmak lazım. Atatürk’ten uzaklaşmak deyince kastettiği bir milletvekilidir. O zaman açık konuşmak lazım. Çünkü parti örgütünün bu gibi genel suçlamalardan çok haklı olarak rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Yani bir arkadaşımızın ölçüsüz bir beyanı bütün partiye mal edilemez. Atatürkçülük ‘ten uzaklaşmak deyince partinin bütünü rencide oluyor.</p>
<p>Söylemek istediğimi anlıyorsunuz tabi. Partinin tabanının, örgütünün, bizim kadar bu konularda duyarlı olduğuna inanıyorum. Bunu söylemek istiyorum.</p>
<p>CHP’den bahsedildiği için şimdi şöyle, kusura bakmayın. Şimdi CHP’liler bağlayan genel başkanından sonuncu üyeye kadar partinin temel ilkeleridir ve partinin programıdır. Bu gibi temel konularda karar mercii kurultaydır. Sayın Ülsever’in bahsettiği metin CHP kurultayından geçmemiştir. Kurultay toplanmadığı zaman en güçlü makam parti meclisidir. Benim bildiğim kadarıyla bu metin parti meclisinden de geçmemiştir. Mecliste CHP’yi temsil eden parti grubudur. Bu parti grubundan da geçmemiştir. Bu metin daha önce çeşitli vesilelerle önümüze çıkarıldığı zaman ben şunu söyledim, bu metin içinde benim de şahsen hiçbir şekilde kabul edemeyeceğim unsurlar var. Partinin görüşü böyle hazırlanan belgelerle ortaya konursa o partide dağınıklık olur. Çünkü partinin yetkili kurumlarına siz yetki vermişsiniz, kurultaya geldiği zaman Atatürk’ün millet tabirini benimsemeyen bir görüşün CHP kurultayında benimsenebileceği tahmin edilebilir mi? Yani millet kavramını kabul etmeyeni vatandaşlarımız arasında sadece hukuki bağdan bahseden bir görüş CHP görüşü olabilir mi? Biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü bizim temel görüşümüz hangi dinden, hangi mezhepten, etnik yapıdan gelirse gelsin Türk vatandaşlarına Türk milleti denir görüşüdür. Bizim bu görüşten sapacak bir anayasa değişikliğini kabul etmemiz CHP olarak mümkün değil.</p>
<p>CHP mensupları Türk’tür, Türkiyeli değildir, nokta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in 5 Aralık 2011 Tarihli Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri ile Mülakatı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:14:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2905</guid>
		<description><![CDATA[Ben Dışişleri Bakanlığı’na girmeden önce önce Galatasaray Lisesi’ni sonra Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Orada Doktora yaptım. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdim. Çeşitli kademelerde yurtiçinde, yurtdışında görev yaptım. Bu arada Kıbrıs’ta 4 yıl görev yaptım. Sonra da Büyükelçi olarak da Danimarka, Almanya ve NATO’da bulundum. Aşağı yukarı 2,5 yıl kadar da Dışişleri Müsteşarlığı yaptım. Ondan sonra ayrılarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben Dışişleri Bakanlığı’na girmeden önce önce Galatasaray Lisesi’ni sonra Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Orada Doktora yaptım. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdim. Çeşitli kademelerde yurtiçinde, yurtdışında görev yaptım. Bu arada Kıbrıs’ta 4 yıl görev yaptım. Sonra da Büyükelçi olarak da Danimarka, Almanya ve NATO’da bulundum. Aşağı yukarı 2,5 yıl kadar da Dışişleri Müsteşarlığı yaptım. Ondan sonra ayrılarak siyasete girdim. milletvekili olarak iki dönem görev yaptım. 6 tane kitap yazdık bu arada. Daha çok dış politika ve uluslararası İlişkilerle ilgili. Almanya’da görev yaptığım sırada yurtdışındaki işçilerimizin sorunları ile yakından ilgilenme fırsatı buldum.</p>
<p>Hep böyle sorunlardan, sıkıntılardan bahsediliyor. Önce başarıdan bahsetmek lazım. Türk vatandaşları önce işçi olarak 1960’lı yılların başında başka bir kültür, başka bir din, başka gelenekler olan bir ülkeye gidiyorlar. Orada en zor işlerde çalışıyorlar ama kendilerini kabul ettiriyorlar. Çalışkanlıkları ile dürüstlükleri ile çocuklarını yetiştiriyorlar, onları Alman okullarında okutuyorlar. Ben oradayken yaklaşık 500.000 Türk çocuğu Alman okullarında okuyordu. 20.000‘den fazla Türk çocuğu da üniversitelerde okuyordu. Bu bir kere çok büyük bir başarıdır. Bunu öncelikle kabul etmek lazım. İkinci, üçüncü nesil Türkler daha da iyi uyum sağladılar, daha da başarılı oldular. İş hayatında, bilimde, sanatta, kültürde, sporda öne çıktılar. Almanya’nın en önemli bilimadamları arasında, sporcuları, ziraatçileri arasında Türkler de var. İşin bu boyutunu önce görmek lazım. Sorunlar tabiki var. Olmaması mümkün değil bu zor koşullarda. En önemlisi bence Almanya’daki yabancı düşmanlığıdır. Çünkü yabancı düşmanlığı oradaki vatandaşlarımızın can güvenliğini tehdit ediyor. Kendilerini güvende hissetmiyorlar. 20‘den fazla Türk vatandaşı maaalesef bu saldırıların sonucunda hayatını kaybetti ve bir çoğu yaralandı. Günlük yaşamlarında bunun sıkıntısını çok çektiler. İkinci sorun eğitimle ilgii. Çünkü eğitimde kendi ana dilleri eğitimi alanında bazı zorluklar yaşanıyor. Almanya’da eğitim merkezi hükümetin yetki alanında değil, eyaletlerin yetki alanında. Birçok eyalet Türkiye’de yetişmiş üğretmenlerin gelip Alman okullarında ders vermesini kabul etmiyor. Bu ciddi bir sıkıntı. Anaokulu problemi de var Almanya’da. Danimarka’da hemen hemen bütün çocuklar anaokuluna gidebiliyor, Almanya’da gidemiyor çünkü anaokulları kilisenin denetimi altında. Bu nedenle gönderemiyor Türkler. Özellikle maddi açıdan birden fazla çocuğu olan kişilerin anaokuluna çoccuklarını göndermeleri çok zor. Almanya’da anaokullarının sayısı da yetersiz. Bunlardan başka sorunlar da var tabi. Sosyal alanda, ekonomik alanda, işsizlik alanında çektikleri sıkıntılar var. Tüm bunları biliyoruz. Buna karşı çare bulacaksınız. Mesela bu yabancı düşmanlığı konusunda biz çok yoğun çaba gösterdik Alman TV’lerine sık sık çıkarak Alman toplumunu buna karşı bilinçlendirmeye çalıştık ve Almanya’da büyük bir tepki oluştu bu yabancı düşnamlığına karşı ama ne yazik ki bu sorunu bitiremediler. Sanki bir hastalık haline geldi Almanya’da. Eğitim alanında da çok çaba gösterdik. Türk çocuklarının anaokuluna gitmesi için dernekler kurduk. Öğrencilerin daha iyi eğitilmeleri için proje başlattık. Orada eğitim gören üniversite öğrencilerimizin her biri birkaç çocuğu alarak orada onları kendi kardeşleriymiş gibi eğittiler, derlerine yardımcı oldular, tiyatroye, kütüphaneye götürdüler. Çok başarılı bir proje oldu. Almanların da tabi bazı projeleri var ama yani doğrusunu isterseniz Almanların bu projelerinin çok da başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim.</p>
<p>Bununla ilgili bir görevlileri var yabancılardan sorumlu bir makam var, sorunlarının çözümü için. Artık yabancıların sayısı çok fazla. Almanya’nın bununla baş etmek için daha kapsamlı bir teşkilatlanmaya ihtiyacı var. En kötüsü de Almanya, bu entegrasyon işini kendi meselesi sayıyor ve Türklerle yürütülecek bir proje olarak görmüyor. Biz her ne kadar Mümtaz Soysal Dışişleri Bakanı zamanında böyle bir antlaşma imzaladıysak da Almanya ile pek fazla yürümedi. Bir de orada tabi çok fazla terörist vatandaşımız var. Bunlarla mücadelede de her ne kadar Almanya PKK’yı yasaklasa da, mücadelede çok yeterli olduğunu söyleyemem Almanya’nın. Özellikle bunların Türkiye’ye iadesi konularında çok geride kaldılar. Türkiye ile Almanya araısndaki ilişkilerde özellikle Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkması nedeniyle en parlak dönemlerinden birini yaşamıyor. Bunun tabi orada yaşayan vatandaşlarımız üzerinde de etkileri oluyor. Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan çevreler bu doğrultuda bir komuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Bu da oradaki vatandaşlarımızı üzüp, rencide ediyor. Oysa Almanya’yı ikinci vatanları gibi kabul ediyorlardı. Böyle bir ülkede Türkiye’ye karşı söylemler. Bir taraftan Almanya içinde hem aşırı sağcıların eylemleri hem terörist örgütlerin eylemleri, bunlara karşı hükümetin yeterli önlemi almaması orada yaşayan vatandaşlarımızı gerçekten üzüyor. Bu sorunların çözümleri için Türkiye ile Almanya arasında daha samimi bir işbirliğine ihtiyaç var ve bunun henüz kurulduğunu söyleyemem.</p>
<p>Bir Alman filozofu demiş ki biz Türkiye’den işçi bekliyorduk insanlar geldi demiş. Onları işçi olarak makina gibi çalıştıracaklar, sonra geri gönderecekler. Ama sonra Türkler ailelerini falan da getirince, oraya yerleşince bir sosyal boyut kazanmoş bu iş. İnsanların çoluğu, çocuğu var, onların eğitimi var, günlük yaşantıları var, kültür ihtiyacı var, pek çok ihtiyacı var. Şimdi Alman toplumu ile farklı yönleri de var her ne kadar entegrasyonu savunuyorsak da bu insanların kültürel kimliğinin de muhafaza edilmesi gerekiyor. Asimilasyon dediğimiz kültür özelliklerini kaybederek bir toplumun parçası olması bizim hedefimiz değil. Türkler de bunu istemiyor. Alman vatandaşlığına geçen pek çok Türk var fakat bunların hepsi hemen hemen kendi kültürel değerlerini korumak istiyorlar. Türkiye ile bağlarını korumak istiyorlar. Yani Türkiye’den kopartılmalarını hem onlar istemiyor hem biz istemiyoruz. Almanlar da asimilasyon konusunu açıkça söylemeseler de biraz bu bağlardan rahatsız olduklarının izlenimini veriyorlar.</p>
<p>Bizim Almanlarla birlikte açtığımız anaokullarından birini kundakladılar aşırı sağcılar. Bu üzüntü verici bir olay olduğu gibi hangi boyuta ulaştığını da gösteriyor. Fakat olumlu tarafı şu ki o zaman ki Alman Dışişleri Bakanı başkanlığında, yabancılarla uyum ve işbirliğini amaçlayan bir dernek kurulmuştu ve onlar da bu okulun yeniden yapılanmasında büyük katkı sağladılar ve bu aşırı sağcılara boyun eğmediler.</p>
<p>Bazıları bunu eski Nazilerin çocuklarının, torunlarının tahrik ettiğini düşünüyor. Bir de eski doğu Almanya’da özellikle işsizlik gibi sorunlar ortaya çıkınca bazı aşırı gruplar bunun sorunlusunun yabancılar, Türkler olduğunu söylediler. Onlar işlerimizi aldılar biz işsiz kaldık! Yani Almanya’da iki Almanya birleşmesinden sonra belli bölgelerde işsizlik arttıysa bunun sorumlusu Türkler’dir izlenimini yarattılar. O nedenle Türkler’e karşı saldırılar düzenlediler. Bu saldırıların önemli bir bölümünün eski Doğu Almanya’da çıkması tesadüf değil. Buna karşı işsizliğin gerçek sebebinin Türkler olmadığını anlatmakta Alman hükümeti yeterince etkili olamadı. Yani bu Almanya’da ciddi bir sorundur. Geçmişini düşünecek olursak Almanya’nın, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Naziler’in iktidara gelişi ve ondan sonra yaptıkları savaş hariç 20 milyon insanın hayatına mal olan aşırı şiddet uygulamaları insanların hafızasında çok ciddi kaygılar uyandırıyor. Her hangi bir Avrupa ülkesindeki aşırı sağcı hareket gibi görünmüyor da bu daha vahim, daha ciddi ve tehlikeli bir hareket gibi görülüyor. Almanya’nın özgürlükçü ortamından yararlanıyorlar. Bunların aşırı sağcı partileri var. Bu partiler her ne kadar Liberal Parlamento’da temsil edilmiyorsa da bazı eyaletlerin parlamentolarına girecek kadar oy aldılar. O nedenle bunlara yakından bakmak lazım. Hem Almanya için hem orada yaşayan diğer Türkler ve yabancılar için bir tahdit unsuru olmaktan çıkarılması lazım.</p>
<p>Çözüm için Türkiye ve Almanya’nın daha kapsamlı, daha ciddi içerikli bir işbirliği yapması lazım. Sorunların birlikte espit edilmesi lazım. Türkiye’den kaynaklanan sorunları, Türkiye’nin açık kalplilikle kabul etmesi lazım, Almanya’nın da benimsemesi lazım ve bu sorunların birlikte masaya yatırılıp çözüm önerileri aranması lazım. Şimdi Türkiye ile bağlantılı sorunları da var Almanya’daki Türklerin. Özellikle Alman vatandaşlığına geçmiş olanların Türkiye’deki haklarının kaybolmaması lazım. Buna da Türkiye’nin bir çare bulması lazım. Türkiye’nin Almanya’daki Türkleri, altın yumurtlayan bir tavuk gibi görmemesi lazım. yani çalışssınlar, para göndersinler, Türkiye bu paralardan yararlansın ekonoinin kalkınması için, biz onlara karşı yeterince katkı sağlamayalım, bu olmaz. Oradaki vatandaşlarımıza mutlaka katkı sağlamak lazım, onlara sahip çıkmak lazım, belki hükümet düzeyinde daha kapsamlı bir örgütlenme lazım bu konuda.</p>
<p>Almanya’da eğtim gören, çalışan pek çok insan var. Bunlar Türkiye için bir hazinedir. Bunların içinde Türkiye’ye dönüp yerleşenlerin sayısı çok yüksektir. Bu Türk sanayisi açısından inanılmaz bir nimettir. Bilimadamları var çok sayıda. Alman üniversitelerinde eğitim veren çok sayıda değerli insanlarımız var. Bunların Türk üniversitelerinde eğitim vermesi lazım. Orada birikimi olan insanlar var. Türkiye’ye dönüp iş kurmak isteyenler için özel bir katkı sağlanması lazım. Şimdi Çin’in kalkınmasında en önemli katkıyı sağlayan unsurlardan biri yurtdışında eğitim gören, para kazanan, sermaye sahibi olan Çinlilerin Çin’de yaptıklar ıyatırımlardır. Biz Çin’in sağladığı bu başarıyı Türklere de sağlayabiliriz. Yurtdışında yerleşik olup da Türkiye’de yatırım yapmak isteyen vatandaşlarımıza maalesef bürokratik güçlükler çıkartıldığını görüyoruz. Oysa bunların projelerinin desteklenmesi lazım. Yurtdışındaki işadamlarımızın, eğitimcilerimizin, bilimadamlarımızın, sanatçılarımızın, kültür insanlarımızın desteklenmesi lazım. ABD’de, Fransa’da, Kanada’da yaşayan Türkleri büyük bir değer, servet gibi görürsek bütün dikkatimizi sadece sorunlara değil de bu potansiyele de çevirirsek, o zaman inanıyorum ki çok daha doğru bir iş yapmış oluruz. Sanayi için düşünün mesela, Türkiye’de neler yapılmaz bu değerlerle. Yeter ki onları bilelim ve değerlendirelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Beykent Üniversitesi Televizyonuna Verdiği Mülakat, 9 Aralık 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:13:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2904</guid>
		<description><![CDATA[Bu gençlerin, halkın protesto gösterilerini, ayaklanmalarını iki ayrı grupta düşünmek lazım. Bir tanesi bir kere dünya çapında baktığımız zaman dünyadaki yerleşik düzen özellikle ekonomik düzen çok ciddi sıkıntılara yer açıyor, gelir dağılımı bozukluğuna yol açıyor, yüksek oranda işsizliğe yol açıyor. Sosyal tedbirler yeterli değil. O bakımdan dünyanın genel kuralları şimdiye kadar uygulanan genel yaklaşımlar halkta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu gençlerin, halkın protesto gösterilerini, ayaklanmalarını iki ayrı grupta düşünmek lazım. Bir tanesi bir kere dünya çapında baktığımız zaman dünyadaki yerleşik düzen özellikle ekonomik düzen çok ciddi sıkıntılara yer açıyor, gelir dağılımı bozukluğuna yol açıyor, yüksek oranda işsizliğe yol açıyor. Sosyal tedbirler yeterli değil. O bakımdan dünyanın genel kuralları şimdiye kadar uygulanan genel yaklaşımlar halkta tepki uyandırıyor. Bu tepkiler bir çığ gibi bir ülkeden başkasına sirayet ediyor. Aynen sizin dediğiniz gibi 1968 olaylarında olduğu gibi bir ülkenin sınırları içinde kalmıyor çünkü her ülkenin gençleri özellikle bu sıkıntıları, kendi hayatlarına doğrudan doğruya yansıyan bu probleri protesto ediyorlar. Daha iyi, daha adil bir düzen istiyorlar. Yani açıkçası kapitalizmin her derde deva olacağı inancı bu gelişmelerle iflas etmiştir. Özellikle ABD ve Avrupa’da yaşanan büyük ekonomik kriz, mevcut kurum ve kuralların artık geniş halk kitlelerini tatmin edecek sonuçlar vermediğini, sosyal destek önlemlerinin alınmadığını ortaya koymuştur. Bütün bunlara karşı dünyada genel bir tepki var ve bu tepkinin başını da gençler çekiyor. Bu bir. Ortadoğu’da farklı. Çünkü diğer ülkelerde, Hindistan’da, Şili’de, Yunanistan’da ortaya çıkan tepkiler neticede demokratik yapılara sahip ülkelerin içindeki gençlerin, bu demin söylediğimiz mevcut düzene tapkileri. Oysa Ortadoğu’da olmayan bir demokrasiyi getirmek için mücadele ediyorlar. Yani çok uzun yıllardan beri hemen hemen hiç yani 20.YY’ın başlarından beri İran’daki demokratikleşme hareketi bir tarafa bırakılırsa, Türkiye hariç tabi, bu bölgeye hiç demokrasi gelmemiş. Dünyada insanların demokrasi içinde yaşadığını gören bu ülkelerin halkları artık otoriter ve diktatoryal rejimlere tepki gösteriyorlar. Ortadoğu’da durumun bir başka özelliği var, evvelce bu ülkeler otoriter rejimlerle yönetilirken büyük devletler bundan ciddi rahatsızlık duymadılar hatta hiç rahatsızlık duymadılar. Çünkü onlar için önemli olan bu bölgelerdeki petrol ve doğal gaz yataklarının kendi çıkalarına işletilmesiydi. Çünkü büyük devletlerin ekonomileri açısından bu olağanüstü önem taşıyordu. Yani bölge halkı demokratik olsun da varsın bizim çıkarlarımıza hizmet etmeyecek yönetimler de iş başına gelsin demedi kimse. Herkes kendi çıkarını düşündü. Ama bu noktada artık bu ülekelrin halkı da patladı ve bu baskıcı rejimlere daha fazla devam edemeyeceklerini söylediler. Bu noktadan sonra iki seçenek var önümüzde, bir tanesi bu ayaklanmaların sonucunda görevden uzaklaştırılan eski otoriter liderlerin yerine kim gelecek? Yani halkın istediği, halkın özlemlerine cevap verecek, çağdaş, demokratik yönetimler mi gelecek? Yoksa gene bir şekilde büyük devletlerin dümen suyundan gidecek, içeride de din faktörünü siyasete hakim kılıcak şeriat düzenini güçlü biçimde uygulayacak liderler mi gelecek? İşte burada tehlike başlıyor. Çünkü yapılan ilk seçimlerde hem Tunus’ta hem Mısır’da görüldü ki daha çok otoriter dinci partiler daha fazla oy kazanıyor. Böylelikle bu ayaklanmaların başlangıcında en azından beklenen hedeften uzaklaşılmış oluyor. Mısır’da oyların %60‘ından fazlasını Müslüman KArdeşler ile onlardan daha da radikal Selefiler aldı. Bu ne demek oluyor? Bunun için mi yapılmıştı bu ayaklanma, bu halk hareketi, bize daha da dinci, daha da otoriter, kökten dinci bir rejim gelsin diye mi yapılmıştı? Tunus’ta seçimler oldu açık farkla dinci bir parti kazandı. Libya’da daha seçim olmadan geçici konsey ilan ettiğimiz şeriat devleti olacak. Suriye’de işte ayaklanmalar var fakat anlıyoruz ki orada da Müslüman Kardeşlerin duruma hakim olma niyetleri var. Bu biraz zaman alacak öyle anlaşılıyor ki bölgenin gerçek bir demokrasiye, çağdaş bir dünya anlayışına kavuşması çok kolay olmayacak. Bir de dünyanın seçici davrandığını görüyoruz. Yani ayaklanma mesela Libya’da, Suriye’de olunca tepki gösteren ülkeler, Bahreyn’de olunca tepki göstermiyor. Bahreyn’deki ayaklanmaların Suudi tankları ile bastırılmasına bir tepki yok. Türkiye de aaynı havaya giriyor. Tepkisi yok. Türkiye bir yerde burada Batı ülkeleri kime tepki gösteriyorsa ona tepki gösteriyor. Halkı sokağa dökülmemiş fakat son derece otoriter rejimlerle yönetilen ülkeler ile ilgili bir şey söylendiği yok. Ne büyük devletler söylüyor ne Türkiye söylüyor. Bu da çifte standart getiriyor. demek ki biz demokrasi, indan hakları, vs. sözlerini kullanırken gerçekte bundan bahsetmiyoruz da değişmesini istediğimiz bazı yönetimlerin değişmesi için tavır sergiliyoruz. Yani sadece çatışma olunda aklımıza geliyor demokrasi, insan hakları. Ama bir ülkede halk henüz sokağa dökülmemişse biz o ülkeyi sanki demokratik bir ülke gibi kabul ediyoruz ve onlara yöneliik hiçbir eleştirimiz yok. Yanlış olan bu. Türkyie’nin de buna dikkat etmesi lazım. Çünkü Türkiye emperyalizme karşı direnişin bir ürünü olan bir devrim ile kurulmuş ve bütün doğu halklarının emperyalizmden kurtuluşu hedefi ile Atatürk yola çıkmış, bunu kendisi de söylüyor. Bizim gibi bir ülkenin bu konuda daha dikkatli olması lazım. Başka ülkelerin izdüşümünde, dümen duyunda politika izler gibi bir izlenim vermemesi lazım. Bunu yapamayacaksanız, gücünüz yetmiyorsa, büyük devletlerden farklı, tüm bölgeyi kapsayan bir politika izleyecek tutumunuz, durumunuz yoksa, o zaman bu kadar aktif bir şekilde ortaya çıkmayacaksınız, başka devletlerin buradaki jandarması rolünü oynamayacaksınız. İnsan hakları ile ilgilenmek doğru, bölge ile ilgilenmek doğru ama ilkeli olmak ve çifte standart uygulamama kaydı ile.</p>
<p>Bu insanlar büyük zahmet ve emekle okulları, üniversiteleri bitiriyorlar fakat bitirdikten sonra çoğu zaman işsiz kalıyorlar. Yani gençler arasındaki işsizlik hemen hemen tüm ülkelerde genel işsizlikten daha fazla. Türkyie’de %25 civarında mesela, her ne kadar %10 dense de, gençlerin %25’i işsiz. Daha üniversitede okurken umutsuzluk ile okuyorlar. Bu üniversiteyi bitirince bu kadar güçlükleri aşıp da diplomamızı alınca ne olacağız? Bu insanlar evlenecek, bunların ailesi olacak, çocukları olacak. Yani işsiz olarak hayata atılmak gerçekten tahammül edilemeyecek bir durumdur. Yani ekonomik düzen bu sonucu doğuruyor. Burada temelde bir yanlışlık var. Şimdi AB de kabul ediyor, AB temel yasasını oluştururken isabetli davranmadık, gözden geçirip yeni bir temel yasa kabul edelim diyorlar. Onlar da farkındalar ki bu idare edilemeyecek bir duruma gelmiş. Demokrasi ile övünen AB ülkelerinin iki tanesinde İtalya ve Yunanistan’da, seçimle gelmemiş yönetimler hükümette. Demokrasilerde bürokrat hükümeti var mı? Halk kimi seçerse, hangi partiyi seçerse o iktidar olur. Ama bütün siyasetçiler kenara çekilecek teknisyenler ülkeyi idare edecek. Çünkü artık demokratik yöntemlerle bu ülkelerin yönetilemeyeceğini anladılar. Öyle kurallar var ki, tabi yönetimlerin de hataları var kabul etmek lazım, ama onun dışında o kadar dar bir ceket içine hükümetler kurulmuş ki orada bir esneklik yok. Bir hareket marjı yok. Kriz halinde durumu düzlentecek mekanizmalar ön görülmemiş. Bedelini halk ödüyor ama. Gençler, işsizler, sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Aynı sorunlar Türkyie’de de var aslında am gençler pek fazla tepki gösteremiyorlar, gösterildikleri zaman da çok sert polis tepkileri ile karşı karşıya kalıyorlar. Tutuklanıyorlar,aylarca hapiste kalıyorlar. Tepkileri olmadığı ya da durumdan memnun kaldıkları için değil de tepki göstermenin bedelinin çok yüksek olduğu için Türkiye’de diğer ülkelerdeki gibi gençlik hareketleri görülmüyor. Bunu yapana ağır cezalar verirseniz o zaman toplumda demokrasinin getirdiği subapları tıkamış oluyorsunuz. Bunlar yanlış şeyler.</p>
<p>İran Şahı, Afgan Kralı gelip Türkyie’den ilham almışlar, Atatürk’ün tavsiyelerini sormuşlar, ne yapmamız gerekir diye, Atatürk de çeşitli vesilelerle Türkyie’nin örnek bir devlet olması gerektiğini söylemiş. Ama bugün Türkiye demokrasi örneği olacak durumda mı? Dünyada en fazla gazetecisi hapiste olan bir ülke basın hürriyetine öncülük yapabilir mi? Kadın-erkek eşitliinde 122.sırada olan bir ülke bu konuda bölgeye örnek olabilir mi? Yargı bağımsızlığında örnek olabilir mi? Maalesef uluslararası istatistiklere göre Türkiye dünya ülkeleri arasında demokrasi sıralamasında 89.sırada geliyor.</p>
<p>Kadınların toplum hayatında çok özel sorumlulukları var. Yani bir ailede eşi issiz ise kendisi işsiz ise o aileyi nasıl kurup, yetiştirecek? Hayatın sıkıntılarını çekenlerin başında kadınlar geliyor ve aile içi şiddete ve çevvre baskısına da maruz kalıyorlar bu kadınlar. Türkiye gibi ülkelerde en dertli insanların başında kadınlar geliyor. O bakımdan bu tepkileri kadınların göstermesi şaşırtıcı değil bence. Erkekler de bu tepkileri gösteriyorlar çünkü bir çoğunun geleceğe ait umutları kalmamış. Yani piyangodan çıkar gibi iş. Üniversiteyi bitirdiniz ama iş garantisi yok. Diyelim ki 4 çocuktan birinin işi olmayacak, o nasıl yaşayacak? Bu sıkıntıları daha tahsil yaşlarında hissediyorlar ve buna tepki gösteriyorlar. Bu tepkileri sağlıklı değerlendirmek lazım ve onlara kızmak yerine ders almak lazım, acaba biz nerede hata yaptık demek lazım.</p>
<p>1968 hareketleri Fransa’da başladı, Fransa’da 5.cumhuriyet döneminde de oldukça otoriter bir rejim vardı, De Gaulle zamanında. Üniversitelerde ciddi bir rejim vardı, aşırı disiplin altında idi gençler ve ekonomik sıkıntılar da vardı. Buna tepki gösterdiler gençler ve bu tepki yayıldı başka taraf. Savaşın bitmesinin meyvelerini halk yeteri kadar alamadı ve çok sıkıntılar oldu, eğitim ve ekonomik alanda. Bir taraftan da patronaj yönetimi Fransa’da vardı. De Gaulle’un uslubu bir asker olarak yumuşak tavırlardan biraz daha farklı ve otoriterdi. Bu tabi başka ülkelere de yayıldı ve 68 olaylarının altına bakacak olursanız Frans’dan çıkıyor da niye başka yerden çıkmıyor, daha sonra Almanya’ya ve Türkyie ‘ye de sirayet etti. 68 olayını o günün şartlarında görmek lazım. Bir de Soğuk Savaş dönemiydi. iyi niyetle yapılan hareketler bazen istismar da edildi. Bazı çevreler tarafında. Şimdi daha değişik bir dünyada yaşıyoruz. İletişim araçalrı bu kadar yaygın değildi, tüm dünya ülkeleri birbirine bu kadar temas edemiyordu, şimdi daha yaygın. Dünyanın her tarafında olan biteni herkes görüyor ve başka ülkelerde yaşayan insanlarla kendini kıyaslıyor. Başka ülkelerde daha demokratik, daha rahat, özgürlükçü, liberal ve işsizliğin az olduğu bir hayat varsa kendi hayatında bu yoksa insanlar buna tepki gösteriyorlar. Tunus hareketlerinni arkasında biraz da bu var. Kendileri bir cendere içinde yaşıyor öteki tarafta çıkıyor insanlar sokağa protesto ediyor, seçime gidiyor, oy kullanıyor, iktidarı deviriyor. O zaman buna tepki geliyor. Aç, işsiz kalıyorlar üstelik birde baskıcı bir rejimde yaşıyorlar. Bu artık tahammül edileme bir noktaya gelinince insanlar kendilerini yakmaya başladı. Bunun nereye varacağı da önemli. Eğer bu ayaklanmalari bu halk hareketleri başka cins otoriter rejimlere dönüşürse, bu kadar emeğe, insan kaybına ve zahmete yazık olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen – 16 Aralık 2011 İzmir 68’liler Platformu</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:12:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2903</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki 68‘liler Platformu da Dersim konusunun irdelenmesi amacıyla böyle bir toplantı düzenlemeyi kararlaştırmış, benim de görüşlerimi paylaşmak istiyorlar. Sizinle öncelikle bu konu etrafında yapılan yoğun medya faaliyetleri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.  Geçen gün bir gazetede de açıklandı, son günlerde bir CHP milletvekilinin konuyu yenide gündeme getirmesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki 68‘liler Platformu da Dersim konusunun irdelenmesi amacıyla böyle bir toplantı düzenlemeyi kararlaştırmış, benim de görüşlerimi paylaşmak istiyorlar. Sizinle öncelikle bu konu etrafında yapılan yoğun medya faaliyetleri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.  Geçen gün bir gazetede de açıklandı, son günlerde bir CHP milletvekilinin konuyu yenide gündeme getirmesi üzerine bu konuda 2000 civarında haber ve makale yayınlanmış, 204 saatlik TV programı gerçekleştirilmiş. Bunların bazılarına ben de katıldım, bir kısmını da TV’den izleme imkanım oldu. Benim edindiğim izlenim, bu programlarda çoğunlukla Dersim meselesinin bir vasıta olarak kullanıldığı ve katılımcıların bir çoğunun bu vesile ile Atatürk’e, cumhuriyete, Atatürk devrimlerine yönelik çoğu zaman ölçüyü aşan ifadelerle suçlamalarda bulunmaları. Önce buna bir teşhis koymaya çalışmak lazım. Herhalde sizin de dikkatinizi çekmiştir, Dersim tartışmalarından kısa bir süre önce “Atatürk diktatör müydü, değil miydi?” tartışması çıkmıştır. Ondan önce iktidar partisi genel başkanı ve sözcüleri tarafından İsmet İnönü’ye, tek parti dönemine  ve CHP’ye yönelik ölçüyü aşan ithamlarda bulunulmuş hatta ismet Paşa’yı Hitler ile kıyaslayacak kadar ölçü kaçırılmıştı. Tek parti dönemi her açıdan suçlanıyor, o dönemde dindar vatandaşların büyük sıkıntılar çektiği, din üzerine büyük baskılar yapıldığı ve tek parti yönetiminin her açıdan olumsuz ve başarısız olduğu izlenimi verilmeye çalışılıyordu. Bu çevrelerin tek parti dönemine değinen konuşmalarını o dönemle ilgili olarak olumlu tek bir söz söylendiğini hatırlamıyorum. Şimdi de Dersim ile ilgili olarak TV’lerde boy gösteren, bazıları akademik unvana da sahip bir kısım konuşmacı, ölçü tanımaz biçimde Atatürk’e, cumhuriyete ve devrimlere saldırıya geçmiş bulunuyorlar. Atatürk devrimlerinin dünyada gülünç karşılandığını iddia edenler bile var. Harf devrimi olmasaydı daha iyi olurdu diyenlere de rastladık. Cumhuriyetin ilanına iyi de diyemem, kötü de diyemem diyenleri izledik. Türklük kavramı masum değildir diyenleri de duyduk. Bir süreden beri yoğunluk kazanan, cumhuriyetin temel değerlerini hedef alan bu suçlamalar Dersim konusu bahane edilerek gündeme getiriliyor. Ne yazık ki yalnız yandaş basında değil, tarafsız olduğunu iddia eden gazete ve programlarda da bunun örnekleri sık görülüyor ve programa davet edilenlerin büyük çoğunluğunun cumhuriyet karşıtı görüşleri benimseyenler arasından seçildiği gözleniyor.</p>
<p>Hiç kuşku yok ki bu kampanyanın arkasında iktidar partisinin ve onu destekleyen çevrelerin bilinçli ve sistemli bir gayreti var. Onlar ne yapmak istiyorlar? Kendileri de açıkça ifade ediyorlar ki amaçları yeni bir anayasa yapmaktır. Bu yeni anayasa girişiminin  görünürdeki amacı Türkiye’yi daha demokratik, daha özgürlükçü, daha liberal, insan haklarına daha saygılı ve daha çağdaş bir ülke yapmak.  Liberal çizgide olduklarını söyleyen ve kendilerini ikinci cumhuriyetçi olarak nitelendiren pek çok kimsenin de bu girişimi destekledikleri görülüyor. Şu soruyu sorana pek rastlanmıyor, “siz iktidarda bulunduğunuz 9 yıl içinde gerçekten Türkiye’yi daha demokratik daha liberal, daha özgürlükçü bir ülke yapmak istediniz de anayasa mı size mani oldu?” anayasanın hangi maddesi Türkiye’yi dünyada hapiste en çok gazetecisi bulunan ülke haline getirdi? Anayasanın hangi maddesi kadın erkek eşitliğinde Türkiye’yi dünyanın 122.ülkesi yaptı? Hangi maddesi basın özgürlüğünde 138.sıraya düşürdü? Türkiye’de iktidarın gerçekten demokrasiye saygılı bir iradesi olsaydı bunlar yaşanır mıydı? Bu örneklere bakarak yeni bir anayasa girişiminin gerçek amacının ülkeyi daha demokratik daha liberal bir ülke yapmak olmadığı açıkça anlaşılıyor. Peki esas amaç nedir? Esas amaç Türkiye’yi bir rejim değişikliğine götürmektir. Cumhuriyeti kuranlar bir parlamenter demokrasi sistemi benimsemişlerdi. Şimdiki hükümet ise onun yerine bir başkanlık rejimi geçirmek istiyor. Cumhuriyet kurulduğu sırada dünyada bir başkanlık rejimi yok muydu? Vardı ama Atatürk ve arkadaşları o sistemi benimsememişlerdir. O, yeni kurulmakta olan cumhuriyetin temel felsefesine uygun görmemişler ve Türkiye’yi otoriter bir devlet yapısına götüreceğini düşünmüşlerdir. Atatürk, 1930 yılında yaptığı bir konuşmada Amerikanvari bir başkanlık rejimi benim aklımın köşesinden geçmemiştir. Ben bunu düşünecek adam mıyım?diyor. Yani şimdi yapılmak istenen şey, Atatürk’ün aklının köşesinden bile geçmeyen bir modeldir. Bu anayasa ile başka ne yapılmak isteniyor? Bir özerklik sistemi getirilmek isteniyor. PKK terör örgütü ile yapılan müzakerelerin basına sızan zabıtların baktığınız zaman o talebin nereden geldiğini anlıyorsunuz. Ayrıca Öcalan’ın avukatları vasıtasıyla kamuoyuna sızdırdığı görüşler de bu doğrultudadır. Yani anayasada böyle bir temel değişiklik, bir terör örgütünün silahlı dayatması sonucunda gerçekleştirilecek. Hedef budur. Başka hangi köklü değişiklik yapılmak isteniyor? Anayasa’da Türk kelimesi çıkarılıp yerine vatandaşlık, yurttaşlık konulacak .Niçin? cumhuriyetimizin temelinde Türk milleti kavramı yok mudur? Atatürk evvelce bir millet değildi, 19 Mayıs 1919’dan sonra millet olduk demiyor mu? Her vesile ile Türk milletini yüceltmiyor mu? Bunun ırkçı bir söylem olmadığın hangi etnik kökenden hangi dilden hangi mezhepten gelirlerse gelsinler tüm türk vatandaşlarının Türk milletinin bir parçası olduğunu söylemiyorlar mı? Türk milleti anlayışı Atatürk devriminin temel taşı değil mi? Şimdi bu kavramdan da vazgeçilmek isteniyor acaba niçin? Kürt sorununa çare bulmak iddiası ile hazırlanan ve Norveç hükümeti tarafından finanse edilen bazı büyük devletlerin büyükelçilerinin de hazırlığına aktif olarak katıldıkları David Philips raporuna bakarsanız orada da gösterilen hedeflerden birinin yeni bir anayasa yapılmasını ve Türk kelimesinin de orada olmayacağını göreceksiniz. Özetle devletin şeklini değiştirip başkanlık rejimi yapmak, üniter devleti özerklik anlayışının yer aldığı bir yapıya dönüştürmek, Türk milleti kavramından vazgeçmek bir rejim değişikliği değil midir? Bunlara ilaveten bir de başbakanın çok sevdiği ve sıklıkla söylediği “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” ifadesinin yeni anayasada yer almasını önerenler de çıktı. Demek ki bazılarının kafasında yeni rejim kurulurken laikliği sulandırma düşüncesi de var.</p>
<p>Peki bu rejim değişikliğini ve aklınızdaki ikinci cumhuriyeti nasıl kuracaksınız? Bir binanın yerine başka bir bina yapmak isterseniz  ilk yapacağınız iş eski binayı yıkmak değil midir? Doğal olarak ikinci cumhuriyeti kurmak için Atatürk cumhuriyetini yıkmak lazım. Bunun yolu da Atatürk cumhuriyetini, kendisini, devrimlerini, o devirde büyük siyasi sorumluluk üstlenmiş olanları, o devrin icraatını, halkın gözünde kötüleyeceksiniz, küçük düşürmeye çalışacaksınız, başarısız göstermeye gayret edeceksiniz ki onun yerine yeni bir cumhuriyet, yeni bir rejim kurasınız.  Peki yabancılar onu niçin destekliyor? Sebebi basittir. Atatürk cumhuriyet ve devrimlerinin özünde milli bağımsızlık düşüncesi yatar. Milli bağımsızlığı temel felsefe olarak benimsemiş bir devleti kendinize tabi bir ülke haline nasıl getireceksiniz? Onun için bazıları Kemalizm’den rahatsızlık duyuyorlar ve Kemalizm anlayışını her vesilede kötülemeye çalışıyorlar.</p>
<p>İşte Dersim konusunu ön plana çıkartmalarının amacı da budur. Öyle bir izlenim yaratmaya çalışıyorlar ki ortada hiçbir ayaklanma ve sebep yokken devlet gitti orada katliam yaptı, çok sayıda insan öldürdü.  Yani o devirde devleti yönetenler o kadar gaddar insanlardı ki devlete karşı hiçbir silahlı ayaklanma olmamasına rağmen sırf kendi iradeleriyle yüzyıllardır masum bir şekilde kendi hayatına yaşayan bir bölgeye kabul ettirmek için katliam yaptılar. Kimdi bunu yapan? CHP. Burada bir taşla bir kaç kuş vurmak istiyorlar. Kendilerine gelince bugün PKK iel görüşen AKP değil devlet. Ama geçmişte böyle eylemler yapan CHP. O zaman CHP’nin kurucusu kim? Atatürk. Daha sonra başkanlığı üstlenen kim? İsmet İnönü. Bu yolla onları hedef alacaksınız katliamı kim yapar? Herhalde parti yöneticiler iş değil. Demek ki burada ordu hedef alınıyor. TSK; masum silahsız insanları katledecek kadar gaddar bir kuruluş gibi gösterilmek isteniyor. Ama burada bir şeye dikkat ediliyor herkes ismen suçlanıyor da o zaman ki genel kurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın adı ağza alınmıyor. Çünkü o muhafazakar çevrelerin sembolü olarak bilinen bir isim.  İşte böylelikle cumhuriyeti, devrimleri Atatürk’ü yıpratacaklar ki kendi akıllarındaki veya kendilerine terör zoru ile dayatılan veya yabancıların baskısı ile kabul ettirilmek istenilen bir rejimi Türk halkına kabul ettirsinler. Peki nasıl oluyor da meclisteki tüm siyasi partiler bu koşullar altında yepyeni bir anayasa değişikliği fikrine sıcak bakıyorlar? İşte benim de cevabını bulamadığım soru budur. Pek çok anayasa hukukçusu ve saygın şahsiyet bu koşullarda yepyeni bir anayasa yapmanın yanlış olacağını söylüyorlar. 1982 anayasasının 116 kere değiştiğini, başka maddelerin de değiştirileceğini ama yepyeni bir anayasanın ancak bir kurucu meclis vasıtası ile yapılabileceğini söylüyorlar  ama onları dinleyen olmuyor. Öyle bir hava yaratılıyor ki Türkiye’de herkes yepyeni bir anayasa fikrini benimsemiş de geriye bazı ayrıntıların tartışılması kalmış gibi.</p>
<p>İşte işin esası bu. Dersim meselesi de bu projenin malzemesi gibi sık sık gündeme getiriliyor ve bazı iyi niyetli vatandaşlarımızın insani duygularına hitap edilerek dolaylı yoldan cumhuriyetin kuruluş yılları kötülenmek isteniyor. İşin aslı nedir? Aslı şudur, Dersim diye anılan ve bugünkü Tunceli ilimizin sınırlarını da aşan bölge Osmanlı İmp. Döneminde de yüzyıllarca kendi başına buyruk bazı ağaların, şeyhlerin keyfi yönetimindeki bir alan olmuş. Devlet gücü oraya giremiyor. Osmanlı imparatorluğu zamanında 1876 yılından itibaren 11 askeri sefer düzenlenmiş, hepsini ağaların silahlı gücü karşısında başarısız kalmış. Devlet o bölgeye girememiş. Kurumlarını oluşturamamış. Alt yapısını kuramamış. Otoritesini kabul ettirememiş. Dersim bir anlamda devlet içinde devlet olarak feodal yapısını sürdürmüş. Ağaların baskısı karşısında o bölgede yaşayan insanlar perişan olmuş, haklarını arayamaz hale gelmiş, bu şeyh ve ağalara tabi olmuşlar. Cumhuriyet hükümetini böyle bir duruma seyirci kalması düşünülebilir miydi? Atatürk ve arkadaşlar devlet içinde bir devletin varlığına tahammül edebilirler miydi? Tatbiki hayır. Onun için İsmet Paşa’nın celal Bayar’ın, valilerin, müfettişlerin raporları çerçevesinde bölgenin Türkiye’nin diğer yöreleri gibi devletin varlığının ve hizmetlerinin tanındığı, kabul edildiği ve gerçekleştirildiği bir yer olması hedefleniyor. 1935’te bir Tunceli kanunu çıkarılarak, kapsamlı bir ıslahat programı hazırlanıyor. Gerekli yasal düzenlemeler yapılıyor. Fiilen alt yapı yatırımlarının inşasına başlanıyor. Öncelikli hedef bölgede sayıları 10.000’i aşan silahları toplamak ve halka zulüm eden ağaları ülkenin başka yerlerine iskan etmek. Bütün raporlarda ortak hedef bu. İşte kişisel otoritelerinin, güçlerinin, etkinliklerinin kaybolacağını gören 6 aşiretin şeyhleri, ağaları bu durumu önlemek için devlete karşı silahlı bir ayaklanma başlatıyorlar. U konuda saygın, ciddi, bilim adamlarının uzmanların yazdıkları kitaplarla ayaklanmanın hangi tarihte nerede, nasıl başlatıldığı, köprülerin nasıl yıkıldığı, askerlerimizin nasıl öldürüldüğü ayrıntılı olarak anlatılıyor. Devlet çetin arazi koşullarına rağmen 1937 yılında bu isyanı bastırıyor, yakalanan elebaşlarından 7’si idam ediliyor, bir bölümü hapis cezasına çarptırılıyor, bir bölümü de beraat ediyor.  Ertesi yıl ayaklanmalar tekrar başlıyor ve devlet  bu defa daha büyük bir kuvvet ile bu ayaklanmaları bastırıyor ve pek çok kaynağa göre de çok sayıda insan o sırada hayatını kaybediyor. Şunu hemen söyleyeyim Türkiye’de veya dünyanın başka bir yerinde tek bir masum insan bile öldürülse biz ondan büyük üzüntü duyarız ve onu mazur görmeyiz. Ancak silahlı ayaklanmaların da devletin güç kullanmadan önlenebildiğinin örneğini de ben bilmiyorum.</p>
<p>Şunu unutmayalım, Atatürk cumhuriyeti büyük bir devrimin sonucunda kurdu. Atatürk’ün reformları gerçek birer devrim  niteliğindeydi. Dünya tarihinde görüyoruz ki nerede bir devrim olmuşsa orada bir karşı devrim hareketi çıkmıştır ve çoğu zaman karşı devrimciler devlete karşı bir silahlı ayaklanma yolu ile devrimi engellemeye çalışmışlardır. Tarihin kaydettiği en büyük devrimlerden biri olan Fransız devriminde de böyle olmuştur. Kralcılar, eski devrimin adamları veya başlangıçta devrimcilerle beraber olup da sonra yolları ayrılanlar şiddet kullanarak Fransız devrimini bertaraf etmeye çalışmışlarıdır. O karşı devrimcilerle mücadele sırasında sadece giyotin ile idam edilenlerin sayısı 16.500’dür. bunlar arasında pier gibi devrimin öncüleri de vardır. 25.000 kişi de yargısız infaz edilmiştir.</p>
<p>Rus devrimin ilk günlerinde 1000 sivil Rus vatandaşı öldürülmüş, daha sonra özellikle Stalin’in tasfiye operasyonu döneminde idam edilenlerin sürgünde ölenlerin, açlığa mahkum edilerek ölenlerin sayısı 1.600.000’i bulmuştur. Osmanlı imp.’nun III. Selim ile başlayan reform hareketlerinde de her defasında gerici güçler silahlı ayaklanama yolu ile reformları engellemeye çalışmışlardır. 31 Mart vakasında olduğu gibi bu silahlı gericiler çok sayıda subayın ve askerin hayatını kaybetmesine yol açan silahlı eylemlerde bulunmuşlardır.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren çok sayıda silahlı ayaklanma olmuş, devlet bazen Yunan cephesindeki askerlerin bir bölümünü çekerek bu ayaklanmaları bastırmak zorunda kalmıştır. O tarihten dersim isyanına kadar 18 ayaklanma meydana gelmiştir. Bu ayaklanmaların çoğu yabancıların tahriki, teşviki, desteği ve silahlandırması ile olmuştur. Dersim isyanının Türkiye’nin Hatay meselesi ile uğraştığı bir döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Daha önce şeyh Sait isyanının, Musul sorunu ile aynı zamanda ortaya çıkmasının bir tesadüf olmadığı gibi.  Dersim isyanı sırasında isyancıların lideri Seyit Rıza’nın 30 temmuz 1937 tarihinde dışişleri bakanlığı Dersim-Kürdistan başlığını taşıyan bir mektubu, İngiliz dışişleri bakanına yazdığı bilinmektedir. O mektupta “3.000.000 Kürt benim sesimden ekselanslarına sesleniyor ve Kürt halkına yardım etmenizi sizden istirham ediyor” denilmektedir. Bu mektubun altında da dersim generali Seyit Rıza imzası bulunmaktadır. İşte bu ayaklanmaların  dış boyutunu gösteren en önemli belgelerden biri budur ve bazılarının varlığını bile inkar ettikleri bu mektup İngiliz devlet arşivlerinde bulunmaktadır.</p>
<p>İşin özü budur ve Atatürk’ün bu ayaklanmalarla  mücadele ettiğini hatırlatanları boy hedefi haline getirmeye çalışanlar bu gerçeklerin görünmesini istemeyenlerdir.</p>
<p>Cumhuriyet ve devrimler büyük zahmetlerle ve fedakârlıklara gerçekleştirilmiş ve yaşatılmıştır. Başka ülkeler de olduğu gibi bizde de bu devrimlerden rahatsız olanlar her zaman olmuştur bugün de vardır ama bir ulusun kaderini değiştiren Atatürk’ün ve köklü devrimlerle onu çağdaş uygarlık yoluna sokan Atatürk’ün Türk milletinin kalbindeki yerini ve Türk halkının ona güvenini zayıflatmaya çalışanlar dün nasıl başarılı olamadılarsa bugün de olamayacaklardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Aydınlık Gazetesi &#8211; 14 Aralık 2011 Kurtul Altuğ Köşe Yazısı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2900</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2900#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:02:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Yazılı basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2900</guid>
		<description><![CDATA[KURTUL ALTUĞ/ AB raporlarını görmeyen medya-(TAMAMI)
Uzunca bir süredir, içinde bulunmak için onca fedakârlık ettiğimiz, bir dediklerini iki etmediğimiz AB’nin yayınladığı raporları, uyarıları, medyamız görmezlikten geliyor. Ben buna “medya ihaneti” diyebilirim.
Canlı yayınlanan bir TV programımda, şimdi İstanbul milletvekili olan 40 yıllık gazeteci dostum Oktay Ekşi, Hürriyet’teki durumuyla ilgili bana şöyle diyordu: “Senin de kafana -eliyle tarif [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2><a href="http://www.aydinlikgazete.com/index.php?option=com_content&amp;view=article&amp;id=6440:kurtul-altu-ab-raporlarn-goermeyen-medya&amp;catid=72:kurtul-altu&amp;Itemid=120">KURTUL ALTUĞ/ AB raporlarını görmeyen medya-(TAMAMI)</a></h2>
<p>Uzunca bir süredir, içinde bulunmak için onca fedakârlık ettiğimiz, bir dediklerini iki etmediğimiz AB’nin yayınladığı raporları, uyarıları, medyamız görmezlikten geliyor. Ben buna “medya ihaneti” diyebilirim.</p>
<p>Canlı yayınlanan bir TV programımda, şimdi İstanbul milletvekili olan 40 yıllık gazeteci dostum Oktay Ekşi, Hürriyet’teki durumuyla ilgili bana şöyle diyordu: “Senin de kafana -eliyle tarif ederek- tabancayı dayasalar, ‘Şunu at, bunu yazdırma’ deseler sen ne yaparsın?”</p>
<p>Haklıydı. Onun Atatürk ilkelerine dayalı başyazıları Hürriyet’in başına işler açmıştı ve Aydın Doğan çaresiz, vergi cezaları altında ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. “Olmaz” demeyin; o koca “amiral gemisi kaptanı” eğiliyor, kayaya bindirmekten korkuyordu. Medya üzerindeki baskı ötekilere de sıçradı ve bakın şimdi ne hale geldik?</p>
<p>50 yılı aşkın gazetelerde yöneticilik, yazarlık yaptım. Ne böyle bir medyayla ne de kuzu gibi teslim olan, dansöz gibi dans eden gazetecilerle karşılaştım.</p>
<p>Anladık; medya iyi ihaleler almak için bu oyuna “Amenna” diyor. Ya o anlı şanlı başyazarlara, “basın özgürlüğü”nü kimselere bırakmayan gazetecilere ne demeli? Rahmi Turan, Uğur Dündar ve Prof. Haluk Şahin kardeşlerim gibi kalemini kıran kimse yok mu? Kalemini yalıya, lüks marka şaraplara tercih edecek gazeteciler nerede? Bunların içinde benim yetiştirdiğim günahkârları sıralasam, benim günahım da o denli büyük olur.</p>
<p><strong>Onur Öymen olmasa&#8230;</strong></p>
<p>İyi ki Onur Öymen var ve bulduğu her yerden haberi, her belgeyi gazetecilere sunuyor. İyi ki Ulusal Kanal, Aydınlık var, iyi ki internet denilen bir paylaşım aracı var. İşte size ilk örnek:<br />
“Avrupa Birliği Konseyi İşkence ile Mücadele Komitesi, 10 Kasım 2011 tarihinde hücre cezaları ile ilgili bir rapor yayınladı. Raporda bu cezanın çok istisnai hallerde ve çok kısa süreli olması, bu sürenin 14 günü geçmemesi ve mahkeme kararı ile verilmesi gerektiği belirtiliyor. Hücre cezasının tutukluların fiziki, ruhsal ve sosyal sağlığı üzerinde çok olumsuz etkiler yaptığı ve hücre cezası çekenler arasında intihar oranlarının diğer tutuklulardan daha yüksek olduğu vurgulanıyor. Türkiye 1949 yılından beri Avrupa Konseyi üyesi ve konseyin tavsiyelerine uymaya özen göstermesi gerekiyor. Ne yazık ki Mustafa Balbay ve Tuncay Özkan gibi gazeteciler ile Doğu Perinçek gibi siyasi parti liderleri, 9 ayı aşkın zamandan beri hücrede bulunuyor. Türkiye’de kendilerine yakın gördükleri kimselerin en küçük bir sorunu çıksa dünyayı ayağa kaldıran bazı Avrupalı siyasetçilerle sivil toplum örgütlerinin çoğu derin bir sessizlik içinde. Meclis’te de henüz yukarıdaki tavsiyelere uygun bir yasal düzenleme yapma girişimi yok. Özgürlükçü bir Anayasa iddiası ile harekete geçen iktidardan bu konuda ses yok. Görev muhalefete düşüyor. Acaba tarih tartışmalarını bir süre erteleyip bu gibi konulara öncelik vermek daha doğru olmaz mı?”</p>
<p><strong>İncelik gösterin!</strong></p>
<p>AB’den uyarıların ya da AİHM yargıcının sözlerinin hiç mi haber değeri yok. Bakın bakalım, yazılı ve sözlü medyaya! Bu habere kim yer vermiş?</p>
<p>Şaşıracaksınız ama AYDINLIK..</p>
<p>Bir süre önce AİHM üyesi Sayın Işıl Karakaş’ın uyarısını da yarım yamalak gördüler ve üzerinde bizden başka yorum yapan çıkmadı.</p>
<p>Oysa bu iş ana ve yavru muhalefete düşmez mi?</p>
<p>Sayın Kemal Kılıçdaroğlu, bari bu inceliği gösterin. Görüyorsunuz ki demokrasilerde parlamentoların yanlış yapanlara haddini bildirmek gibi bir işlevi de var.</p>
<p>Sevgiler, saygılar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2900/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ONUR ÖYMEN’İN FÜZE KALKANI VE TÜRKİYE’NİN DOĞU İLE BATI  ARASINDAKİ ROLÜ KONUSUNDAKİ KONFERANSI  Ankara Üniversitesi 6 Nisan 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 16:43:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2899</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Yakış’ın bıraktığı yerden başlayayım. Çünkü bizim konumuzda Sayın Yakış’ın bahsettiği konu ile yakından ilgilidir. Aslında biz diplomatik yazışmaların bu şekilde sızmasından rahatsızlık duyarız. Mesleki olarak gerçekten bunu uygun görmeyiz. Ama yayınlandıktan sonra da tabii bunları görmemezlikten gelmek, incelememek mümkün değil. Şimdi Wikileaks belgeleri, Sayın Yakış sayılarını da verdi, son derece ilginç bilgiler içeriyor. Bunların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Yakış’ın bıraktığı yerden başlayayım. Çünkü bizim konumuzda Sayın Yakış’ın bahsettiği konu ile yakından ilgilidir. Aslında biz diplomatik yazışmaların bu şekilde sızmasından rahatsızlık duyarız. Mesleki olarak gerçekten bunu uygun görmeyiz. Ama yayınlandıktan sonra da tabii bunları görmemezlikten gelmek, incelememek mümkün değil. Şimdi Wikileaks belgeleri, Sayın Yakış sayılarını da verdi, son derece ilginç bilgiler içeriyor. Bunların böyle diplomatik dedikodu falan diye geçiştirilmesi söz konusu olamaz. Beş ayrı kategoriden oluşuyor. Birincisi Amerikalı bakanların ziyaret ettikleri ülkelerde yaptıkları resmi görüşmelerin zabıtları, şimdi burada büyükelçilerin hiçbir rolü yok. O zabıtlar yapılan konuşmaları anlatıyor, birazdan oraya değineceğim en önemlisi budur çünkü. İkincisi büyükelçinin ziyaret ettiği o ülkenin üst düzey yetkilisi ile yaptığı görüşmelerin zabıtları, orada da büyükelçinin rolü yok. Üçüncüsü büyükelçiliğe gelen bilgiler, onları çeşitli kaynaklardan doğrulatıp kendi hükümetine ulaştırıyor. O da o kadar büyükelçinin katkısı olan bir konu değil. Bir başka konu da bir başka boyut da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği talimatlar, telgraflara, belgeler ……. Bu dört kategorinin hiçbirinin büyükelçinin kişisel değerlendirmeleri ile ilgisi yok. Beşinci kategori de büyükelçinin değerlendirmeleri . Onları beğenirsiniz beğenmezsiniz ama bütün bu belgelerin tamamını böyle bir dedikodu manzumesi gibi değerlendirmek yanlış. Şunun için yanlış, bunların içinde gerçekten çok önemli belgeler var. Biz bütün dünyadan gönderilen belgeleri değerli arkadaşlarımla araştırdık, bunların özellikle Türkiye ile ilgili olan bölümlerini taradık,. Size şunu söyleyebilirim ki şimdiye kadar gördüğümüz belgelerin en önemlisi bizim açımızdan bir tanedir. O da 26 Ocak 2010 tarihinde Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates’in Sayın Milli Savunma Bakanımızla yaptığı konuşmanın zaptıdır. Şimdi o zabıtta Türkiye açısından iki tane önemli unsur var. Birincisi füze kalkanı ile ilgili. Bakın diyor ki, “Füze kalkanı radarlarının Türkiye’ye yerleştirilmesi gerekmektedir.” Amerikalı Bakan bunu söylüyor. Bu sistemin geri kalan kısmının nerelerde yerleştirileceğini, gemilerde v.s. bunları anlatıyor. “Eğer” diyor, “Bu radar sistemlerini Türkiye’ye yerleştirmezseniz, Türkiye’nin güneydoğusunu biz bu füze kalkanı sisteminin korumasının içine alamayız.”. Son derece ilginçtir, şimdi buradan hareket ederek çok şey söylenebilir. Fakat oraya gelmeden bir şey daha söyleyeyim, aynı telgrafta ikinci bir unsur var ki o daha önemli. İkinci unsur şu: diyor ki “İran bu nükleer silah üretme projesine devam ettiği takdirde, İsrail İran’a bir askeri müdahalede bulunma noktasına gelebilir.” Aynen bu kelimelerle, ikinci cümlesi daha da ciddi bizim için. Böyle bir çatışma olursa Ortadoğu’da Türkiye bunun dışında kalamaz. Biz 1922’den beri tüm bu Ortadoğu’daki çatışmaların dışında kalmışız, İran-Irak savaşının dışında kalmışız, başka savaşların dışında kalmışız. Şimdi “Dışında kalamazsınız” diyor. Madde üç: diyor ki “Bunun için silahlanın, askeri açıdan hazırlanın”. Son derece önemlidir bu belge. Bence diğer bütün belgelerden daha önemlidir. Ülkemizin güvenliği açısından işin füze kalkanı boyutuna gelince, niçin Türkiye’ye bu radarların yerleştirilmesi gerekiyor? Bunu bizim incelememiz lazım. Yani radarların Türkiye’ye yerleştirilmesi kaçınılmaz mı? Hükümetimiz dedi ki “Hedefin İran değildir. İran olduğuna dair bir işarete biz NATO belegelerinde yer verdirmedik.” NATO belgelerinde bu fazla bir anlam taşımıyor. Şu açıdan: daha sonra yayınlanan Wikileaks belgelerinde de hedefin doğrudan doğruya İran olduğu söyleniyor. Ayrıca Başkan Obama’nın çeşitli konuşmalarında hedefin İran olduğu söyleniyor. NATO Genel Sekreteri’nin geçen Eylül ayına kadar yaptığı konuşmalarında da hedefin İran olduğu belirtiliyor. Bir de son NATO zirvesinin hazırlığı kapsamında eski Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright başkanlığındaki komitenin zirveye sunmak üzere hazırladığı raporda da açık bir şekilde hedefin İran’daki füze sistemi olduğu yazılıdır. O bakımdan burada bir kuşku olmaması lazım. Peki o zaman niçin bu radarlar Türkiye’de konuşlandırılacak? Sistem şöyle çalışacak: Biliyorsunuz bir ülkede radarlar konuşlandırılacak başka bir yerde füzeler olacak. Bunlar ya bir ülkede ya da en son bilgilere göre denizde olacak. Aegis denilen bir proje var. Bazı Amerikan savaş gemileri Akdeniz’de olacak.  Füzeler bu gemilerden veya platformlardan fırlatılacak ve karşı tarafın saldırı füzelerini vuracak: Şimdi burada bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Radarlar nerede ise (eğer İran kastediliyor ise -öyle olduğu anlaşılıyor) İran’ın birinci hedefi bu radarları söndürmek olacak. Bir çatışma çıktığı zaman ilk önce bu radarları vuracaksınız ki, siz karşı tarafın taarruz sistemlerini köreltesiniz. Nitekim bu rivayetler çıktığı andan itibaren İran yetkilileri açıklama yaptılar. “Bizim ilk hedefimiz bu radarlar olacak.” dediler. Niçin bu radarlar Türkiye’de konuşlandırılacak?  “Mesafe o kadar kısa ki Türkiye’nin daha dışında bir yerde olursa İran’daki sistemleri göremez” diyorlar. Acaba öyle mi? Daha önce bu sistem biliyorsunuz Amerika tarafından ilk düşünüldüğünde, geliştirildiğinde öngörülen şuydu: Çek Cumhuriyeti’nde radarlar olacak, Polonya’da füzeler olacaktı. Buna bir taraftan Rusya tepki gösterdi “ Bu sistem Rusya’yı hedefliyor” dediler. Bir taraftan da Polonya halkı çok ciddi tepki gösterdi. Çek Cumhuriyetinden de tepkiler oldu. O sırada Amerikalılar dediler ki, “Ruslar boşuna üstlerine alınıyor, bu sistemin hedefi Rusya değildir, İran’dır.” Bundan ne sonuç çıkıyor? Şu sonuç çıkıyor: demek ki Çek Cumhuriyeti’nde konuşlandırılacak bir radar sistemiylele siz İran’daki füze faaliyetlerini izleyebilirsiniz. Bu sistemlere sınır ötesi sistem diyorlar. “ Over the horizon” radarlar ufuk çizgisine kadar görmüyor, onun ötesini de görüyor. Uzay bağlantılı olarak çeşitli elektronik, teknolojik sistemler var. Mesela evvelce de Kıbrıs’taki radar sistemiyle İngilizler Rusya’nın Urallar’ın güneyindeki Krasnodarsk Bölgesi’ndeki füze faaliyetlerini izleyebiliyorlardı. Şimdi Amerika’nın açıklamalarından anlaşılıyor ki Çek Cumhuriyetine bunu konuşlandırabilirsiniz ve oradan İran’ı gözleyebilirsiniz. Bunun ne önemi var? Bunun şu önemi var: Çek Cumhuriyeti veya o uzaklıktaki bir ülke İran’ın bugünkü füze sistemlerinin menzili dışında. Yani eğer sizin için bu radarlar çok önemliyse İran füzelerinin ulaşamayacağı bir yere koyacaksınız. Teknik açıdan söylüyorum tabii. Meselenin siyasi boyutu ayrı, ama teknik açıdan bu radarları İran füzelerinin ulaşamayacağı bir yere yerleştirdiğiniz zaman o zaman sisteminizi etkili olarak çalıştırabilirsiniz. “Efendim bu radarların menzili ne kadar?” Çeşitli radar sistemleri var, çeşitli füze sistemlerine karşılık vermek üzere Amerikalıların hazırladığı çeşitli füze sistemleri var. Mesela bunlardan biri Alaska’daki radarlardır. Onlar da füzesavar füze sistemleri çerçevesinde kullanılabiliyor. Bunların menzili 3500 mildir yani yaklaşık beş bin  kilometre mesafeden hedefleri algılamak kabildir. Şimdi işin bir bu boyutu var. İkinci boyutu şu: bu sistem Türkiye’yi kime karşı koruyacak? İşte açıklamaları görüyoruz. Açıklamalardan çıkarıyoruz ki, İran için düşünülmüş. Peki ya başka bir yerden füze saldırısı gelirse ona karşı da koruyacak mı Türkiye’yi? Bu bir NATO sistemi olduğuna göre Türkiye’de bir NATO ülkesi olduğuna göre, nereden gelirse gelsin bir füze saldırısına karşı Türkiye’yi korunması lazım. Hedef bu, sistem böyle çalışıyor. Peki Türkiye’nin civarında, haydi Rusya’yı bir kenara bıraktık bir an için, başka hangi ülkelerin füze sistemleri var, saldırı amaçlı kullanılabilecek füze sistemleri var? Bunlardan biri Suriye. Peki başka nerede var? Yunanistan’da var, S300 füzeleri var Yunanistan’da. Niye Yunanistan’da var? Çünkü vaktiyle Kıbrıslı Rumlar bunları Rusya’dan almaya çalıştıkları zaman Türkiye o kadar güçlü bir diplomatik tepki gösterdi ki, Kıbrıslı Rumlar alamadı bu füzeleri. O füzeler Girit’e taşındı, şu anda Girit’te ve çalışır vaziyette, o kadar çalışır vaziyette ki, belki birazdan ona da değiniriz, Girit üzerinde uçan İsrail savaş uçaklarının o füzelerle ortak tatbikatı yapıldı geçenlerde. Peki bu füzeleri Yunanistan kime karşı kullanmak üzere aldı, yani tehdit unsuru Yunanistan için hangi ülke? Daha soğuk savaş bitmeden önce bile Yunanistan strateji belgelerinde Yunanistan’a tehdit doğudan gelir diye yazılıyordu. Yani bizim  ülkemizi tehdit unsuru olarak görüyorlar ve elinde füzeler var. Şimdi siyaseten şu sorulabilir:  “Canım bir NATO ülkesi başka bir NATO ülkesine saldırır mı?” NATO ülkeleri arasında bir çatışma olur mu? Bunlar böyle gerçekleşmeyecek hayali laflardır, denilebilir doğru. Fakat stratejik değerlendirme yaptığınız zaman o anda bulunduğunuz siyasi koşulları düşünmeyeceksiniz, ülkelerin o andaki niyetlerini düşünmeyeceksiniz, elerindeki imkan ve kabiliyetlerini düşüneceksiniz, ellerindeki potansiyeli düşüneceksiniz. Bugün o ülkenin hükümetinden hiçbir kötülük gelmez, İran’dan da gelmez, Yunanistan’dan da gelmez, Suriye’den de gelmez. İlişkileriniz o düzeyde, fakat yarın başka bir hükümet gelebilir, koşullar değişebilir. Elinde bu silahlar oldukça sizin kendinizi onlara karşı koruma sistemlerine sahip olmanız lazım. Yani ben kendimi kurumak zorunda değilim, korunmaya ihtiyacım yok, başka bir ülkeden bir saldırı zaten beklemiyorum, diye huzur içinde oturamazsınız. Aksi takdirde hiçbir ülkenin silahlı kuvvetler bulundurmasının anlamı olmaz. Şimdi biz bunu Milli Savunma Bakanı’na Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda defalarca sorduk. Dedik ki, “Türkiye’nin niçin bir milli füzesavar füze sistemi yoktur? “ Açıkçasını söyleyeyim çok tatminkar bir cevap alamadık. Anlaşılan birkaç sene önce böyle bir milli proje başlatılmış, fakat sonra fazla ilerletilememiş, askıya alınmış biraz. Milli projenin faydası şu, nereden gelirse gelsin bütün saldırılara karşı ülkenizi korur. Bu bir. İkincisi düğmeye siz basarsınız. Komuta sizde olur. Başka ülkelerin milli sistemleri var mı var. Yani yalnız Amerika’da Rusya’da değil, mesela İsrail’in var, Arrow 3 denilen bir milli sistemi var. Hindistan’ın var, başka ülkelerin de var . Yani bu olmayacak bir şey değil. “Efendim çok pahalı yapamayız.” denilemez. İsrail’in milli sistemi, hiç değilse başlangıç aşamasında, 1,6 milyar dolarlık bir projeydi. Türkiye için de başlangıçta düşünülen rakam bir milyar dolar civarındaydı. Hadi bütün komşularımızı da kapsayacak bir sistem düşünseniz bu üç ila dört milyar dolar yapıyor ki, bir ölçek olarak söylemek gerekirse bu bizim bir aylık ihracatımızın üçte biridir. O bakımdan bizim öteden beri savunduğumuz bir milli sisteme sahip olmaktır. Deminki örneği hatırlatacak olursak, örneğin Yunanistan’dan kaynaklanabilecek bir füze saldırısını NATO’nun engellemesi mümkün müdür? NATO kararları oy birliği ile alınıyor. Yunanistan’ın oyu var, yane herhangi bir NATO ülkesinin hayır dediği bir karar alınamaz. Şimdi işim bu boyutunu bir tarafa koyalım. Başka bir boyutu da var. Milli sistem niçin gerekli? Biz NATO’ya tam anlamıyla güvenebilir miyiz? Türkiye’nin füze koruması için ben NATO’da büyükelçilik yaptığım için size iç huzuruyla söyleyebilirim ki, gerçekten NATO Türkiye’nin güvenliğine çok büyük hizmetler yapmış bir kuruluştur. Türkiye de NATO’ya büyük katkılarda bulunmuştur. İşin bu tarafını göz ardı edemeyiz. Ama bir de yaşadığımız iki önemli tecrübe var. Biri şu: birinci körfez harekatı sırasında Irak’ın elinde füzeler var, Biz de Türkiye’yi muhtemel bir füze saldırısından korumak için NATO’dan füzesavar füzeler istedik, Patriot füzelerini geçici olarak, çatışma ihtimali bitince iade etmek üzere istedik ve aldık. Bazı NATO ülkelerinin elindeki Patriot füzelerini aldık Irak’tan bir saldırı olmadığı için bunları kullanma ihtiyacımız da olmadı ama bir caydırıcı gücü oluşturdu bizim için ve bu operasyonu başarıyla tamamladık. İkinci Körfez Savaşı’nda yine istedik, baktık ki, üç NATO ülkesi itiraz ediyor. Yani bir NATO ülkesinin kendisini bir komşu ülkeden gelecek füze saldırısına karşı korumak için NATO’dan geçici olarak füzesavar füze sistemi almasına üç NATO ülkesi itiraz ediyor. Sonunda uzun çabalarla ikisinin itirazını giderdik, birini gideremedik ve NATO Konseyi’nden Türkiye’ye Patriot füzesi verilmesi için karar çıkartamadık. Ne oldu, en sonunda o ülke o tarihte NATO’nun askeri kanadına üye değildi, onun üye olmadığı NATO Savunma Planlama Komitesi’nden karar çıkartarak biz bu füzeleri alabildik ve o zaman anladık ki, orada bir garantimiz yoktur. Bugün aynı ülke şimdi NATO’nun Savunma Planlama Komitesi’ne de üye. Yarın benzeri bir kriz olsa ve aynı hükümet aynı politikayı izlese siz hiç alamayacaksınız NATO’dan bu sistemleri, geçici olarak da alamayacaksınız. İşte bizim bütün bunları düşünerek stratejik değerlendirmeler yapmamız lazım, çalışmalarımızı bu çerçevede yönlendirmemiz lazım. Bizim önerimiz şudur: “Hangi ülkeden gelirse gelsin eğer komşularımızda saldırı nitelikli füze sistemleri varsa bizde de kendimizi savunacak milli sistemlerimizin olması lazımdır.” </p>
<p>Şimdi işin bir de başka boyutu var. İsrail boyutu var dedim, İsrail’in milli sistemleri var, Arrow3 sistemleri var, ama bu sistemler şu anda İsrail’e tek bir yabancı saldırı füzesinin bile gelmesini engelleyecek kadar etkinleşmemiş. O bakımdan İsrail’in desteğe ihtiyacı var. İsrail bu amaçla füzesavar füze sistemleri yani füze kalkanı konusunda NATO ile çeşitli NATO ülkeleri ile çeşitli temaslar yapıyor.   İnterneti açarsanız bu temaslar ile ilgili bilgi bulursunuz. Amerika ile İsrail füzesavar füze sistemi konusunda ortak tatbikat yaptılar 1500 uzmanın katılımıyla Amerikan füzeleri atıldı İsrail füzeleri onlar vuruldu. Şimdi Türkiye açısından işin ince tarafı şurası ki, Başbakan’ın bu konuda haklı bir duyarlılık gösterdiği -Wikileaks belgelerinde de yazılı- “Başbakan dedi ki” diyorlar “Acaba bu sistemler İsrail’in korunması için mi düşünülüyor?” Şimdi böyle bir ihtimal yoktur diyebilir miyiz? Çünkü İran’ın elindeki füzeler Türkiye’nin dışında hemen hemen hiçbir NATO ülkesine etkili bir biçimde ulaşacak menzile sahip değil. İran’ın füzeleri iki bin kilometre, en çok iki bin beş yüz kilometre menzilli ve bu da füzelerin olduğu yerden Türkiye’nin, Bulgaristan, Yunanistan sınırını kapsıyor. Belki de otuz kilometre kadar içeri giriyor ama diğer NATO ülkelerini vuracak kabiliyeti yok. İran’ın şu anda kimi vuracak kabiliyeti var? Türkiye’yi vuracak kabiliyeti var, İsrail’i, Ortadoğu ülkelerini ve bazı Ortaasya ülkelerini Kafkas ülkelerini menzil olarak vuracak kabiliyeti var. Şimdi İsrail’den bir saldırı, ki, demin bahsettiğim Wikileaks belgesinde Amerikan Savunma Bakanı diyor ki “İsrail İran’a bir füze saldırısında bulunabilir veya bir askeri müdahalede bulunabilir.” Diyor. O zaman ne olacak, o zaman İran’da İsrail’e karşı mukabil bir saldırıda bulunacak. Peki İsrail’in böyle bir saldırıda bulunması muhtemel mi yani gerçek bir değerlendirme midir yoksa hayali midir? Hayali değil çünkü İsrail daha evvel bunu üç defa yaptı. Bir kere Irak’a karşı yaptı 1981’de, bir kere uzun menzilli uçaklarla gidip Irak’taki bir nükleer santral inşaatını tahrip ettiler. Bir kere Tunus’ta Arafat’ın karargahını yine uzun menzilli havadan ikmal yapabilen uçaklarla gidip tahrip ettiler. Son olarak da 2007 yılında Suriye’deki bir nükleer santral inşaatını tahrip ettiler. Yani böyle bir geçmişi de var bu işin. Peki İsrail böyle bir saldırıda bulunsa İran’a, muhtemelen İran’da İsrail’e karşı saldırıda bulunacak ve bu saldırıda İsrail şu anda kendi sistemleriyle –ilerde yapabilir ama şu an için kendi sistemleriyle- tam olarak önleyemeyeceği için kimden destek isteyecek? Yani şimdi konuştuğumuz füze kalkanı sisteminden destek isteyecek olması ihtimal dışı mıdır? Bizim bunları iyi düşünmemiz lazım. Peki o zaman buna izin vermeyiz diyebilir miyiz?. Yani İran’dan kalkıp İsrail’i vuracak bir füzenin havada durdurulması için Türkiye NATO’da onay vermez. O kadar basit değil çünkü NATO’da bunun kararı füzeler ateşlendikten sonra alınmayacak. NATO’da bu işin kararı daha önceden alınacak. Hangi hallerde NATO bu füzesavar füze sistemlerini, Patriot veya başka sistemleri ateşleyecektir, bu, önceden angajman kuralları dedikleri kurallarla tespit edilecek ve NATO komutanlarına yetki verilecek. Aksi takdirde füze ateşlendikten sonra NATO Konseyi’nin toplanıp, tartışma yapıp, karar alması, zaman olarak mümkün değil. Hemen birkaç dakika içinde siz ateşleme kararını alacaksınız. Bu kararı da NATO önceden komutanlarına yetki verdiği için komutanlar alacak. Belki de komutanların alt komutanları alacak. Yani bu sistem böyle çalışıyor. Ne zaman ateşleyeceksiniz, bu angajman kurallarında ne yazacak? Muhtemelen şu yazacak ki NATO stratejileri daha çok bu esasa dayalıdır.”Boosting Fase” diyorlar yani karşı tarafın füzesinin altında ateşi gördüğünüz anda düğmeye basacaksınız,i aksi takdirde füzeyi uygun bir yerde yakalama şansınız çok azdır ve füzenin sizin kalkanınızı delme şansı çok yüksektir. Hatta bazen ateşlemeyi bile beklemeden, füzenin ateşleneceğini bütün göstergelerden anlayıp siz önce hareket edebilirsiniz. Buna da önleyici müdahale diyorlar “Preventive  Strike”. Hadi onu bir tarafa bırakalım ,ateşlendiği anda vuracaksınız. Peki, ateşlendiği anda füzenin üzerinde adres yazılı mı? Füze nereye gidiyor? Diyelim ki Türkiye’ye mi gidiyor, İsrail’e mi gidiyor, söz gelimi Bulgaristan’a mı gidiyor, nereye gidiyor? Onun için ateşleme anında sizin bunu tahlil etmeniz imkansız denecek kadar zordur. Yani bu işin bir teknik tarafı var, bir stratejik tarafı var, bir siyasi tarafı var, çeşitli boyutları var. Biz onun için başından beri diyoruz ki, bir milli sistem kurduğunuz takdirde Türkiye’de bu sorunların pek çoğuna bir çözüm bulabilirsiniz. Zaten Türkiye bunun maliyetini de bir günde peşin olarak ödemek söz konusu değildir. Bu gibi büyük alımlar çok uzun yıllara yayılır. Bunun ofseti var, çeşitli mukabil avantajları var v.s. </p>
<p>Füze kalkanı konusunda söyleyeceklerim aşağı yukarı bunlar. Eğer soru olursa cevap verebilirim fakat bununla bağlantılı olarak Türkiye’nin bölgeye yönelik ve Avrupa’ya yönelik politikalarına da kısaca bakmakta yarar var. Şimdi Türkiye’nin özelliği şu, Türkiye aynı zamanda NATO üyesi olup da bölgeye komşu olan tek ülkedir.  Türkiye’den başka Ortadoğu’ya komşu NATO ülkesi yok. Türkiye hem NATO’ya hem başka Batılı kuruluşlara üye olup da İslam Konferansı’na da üye olan tek ülkedir. Halkı Müslüman olup da gerçek bir demokrasiyi kurmuş olan tek ülkedir. Şimdi bütün bu özellikler Türkiye’nin hem Ortadoğu’ya yönelik politikalarda hem de Batıya yönelik politikalarda değerlendirmesi gereken özelliklerdir ve siz bazı kurallara, bazı temel ilkelerinize, bazı politikalarınıza sadık kalırsanız Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Uzakdoğu’da gerçekten çok etkin bir rol oynayabilirsiniz. Nedir bu temel politikalar? Burada bilhassa iki temel politikamız var bizim, öteden beri Türkiye’nin titizlikle savunduğu. İsrail unsurunu bir an için bir tarafa bırakırsak o da şudur: Bütün bölge ülkeleri ile tek tek iyi ilişkiler kurmak, fakat aralarındaki ihtilaflarda taraf olmamak. Çünkü bakıyorsunuz bugün uzlaşan ülkeler yarın düşman oluyor, bugün düşman olanlar yarın dost oluyor. Ortadoğu’da Sayın Yakış benden daha iyi bilir, bölgede çok uzun tecrübeleri var, bizim Hariciyede büyüklerimiz bize derlerdi ki Ortadoğu ülkesinde görev yapıyorsanız, bir Ortadoğu ülkesinde hiçbir zaman “Yarın şu olacak” diye bir tahminde bulunmayın. Çünkü yarın ne olacağını kimse bilemez. Bölge çok karmaşıktır, bölgede Türkiye’deki gibi, Avrupa ülkelerindeki gibi demokratik mekanizmalar yoktur, özgür basın yoktur. Karar verme mekanizmaları kendine özgüdür. O nedenle Ortadoğu çok karmaşık bir bölge olduğu için biz çok uzun yıllardan beri bu politikayı izledik. İkinci politikamızda şudur: “nereden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, sebebi ne olursa olsun hiç bir zaman şiddet hareketlerinin yanında yer almayacaksınız, terör faaliyetlerinde bulunan ülkelerin, grupların yanında yer almayacaksınız. Türkiye’nin temel politikaları bunlar Ortadoğu’ya yönelik olarak. Şimdi belki son zamanlarda Ortadoğu’daki gelişmelerinde etkisiyle, belki başka etkilerle bu politikalarda sapma görüyoruz. Nasıl görüyoruz bu sapmayı? Mesela Filistin’de işte Filistin Kurtuluş Örgütü ile Mahmut Abbas Başbakanlığındaki Filistin Devleti’ni biz kabul ediyoruz. Hamas Örgütü ile arasında çok ciddi bir ihtilaf var. Hamas ülkenin bir bölümüne fiilen el koymuş, Gazze bölgesine. Efendim seçimlere katıldı onlar da fiilen seçim kazandı. Bunlar doğru ama bir taraftan da Hamas’ın şiddete başvuran bir örgüt olduğu da doğru. Statüsünde bunu yazıyor, statüsünde Ortadoğu sorununu müzakere ile değil şiddet yoluyla çözeceğini yazıyor. Kendi statülerinde Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in uzantıları olduklarını yazıyorlar ve çeşitli uluslararası kaynaklar Hamas’ın bugüne kadar 785 sivilin ölümünden sorumlu olduğunu söylüyorlar. Şimdi siz böyle bir ortamda Hamas’ın BM’de sözcülüğünü yapacağız derseniz, bu anlama gelecek sözler söylerseniz, çok özel ilişkiler kurarsanız yalnız İsrail’le ilişkileriniz açısından değil Filistin Kurtuluş Örgütü’yle olan ilişkileriniz ile de sorun yaratırsınız. Ne gibi sorunlar? Mesela şöyle sorunlar, biz bunlara söyledik, Hamas’ın sözcüsü olacağımızı söyledik, BM’de onların görüşlerini temsil edeceğiz dedik kısa bir süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Mahmut Abbas gitti Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti, hemen sonra. Ama Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs’a geçmedi. Sadece Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti ve orada basın toplantısı yaptı Rum Cumhurbaşkanı’yla. Hristofyas dedi ki “Rum tezlerine verdiği destek için Sayın Mahmut Abbas’a teşekkür ediyoruz.” Tekzip etmedi. Sonra Türkiye’ye geldi “İşte öyle dememişti de böyle demişti de, yanlış anlaşıldı.” Gibi çeşitli tekzip yollarına gidildi ama gerçekte sizin politikalarınızın karşılığı bu oluyor. Şimdi diplomaside şöyle bir söz vardır, genellikle bazıları der ki efendim “Kazan kazan politikası”, herkes kazanacak” filan, ama “kazan kazan” diplomasi de çok nadir görülen bir şeydir. Diplomasi için daha çok söylenen “Sonucu sıfır olan bir oyundur.” Yani bir yerde kazanırsanız bir yerde kaybedersiniz, çoğu zaman böyledir. Şimdi bizim bu İsrail politikamızı biliyorsunuz size uzun uzun anlatmama gerek yok ama İsrail’le ilişkilerimiz geçmişte de çok kötü dönemlerden geçti. O kadar ki, biz bazen bir aşamada temsil düzeyimizi büyükelçilikten ikinci katipliğe indirmiştik, İsrail’le ilişkilerimizde öyle sıkıntılar yaşadık geçmişte. Ama şimdi bu karşılıklı hakaretler boyutuna kadar ulaşan, diplomaside örneğini pek sık görmediğimiz bir duruma geldi. Sonucu ne oldu? Sonucu şu oldu bunu hemen parantez içinde söyleyeyim, yani İsrail’in Gazze’ye saldırması, sivilleri öldürmesi hiçbir şekilde mazur görülemez, Mavi Marmara’da ki vatandaşlarımız öldürülmesi hiçbir zaman mazur görülemez, biz bu konuda iktidarla beraber ortak karar aldık. Yani bu konular tartışma dışı ama bunu yaparken ölçünüzü kaçırırsanız sonuçlarına da katlanacaksınız. Ne oldu biz bu çıkışları yaptık, bir ay içinde İsrail’le Yunanistan arasında iki defa Başbakan düzeyinde ziyaret oldu. Stratejik işbirliği yapacaklarını ilan ettiler, hemen ortak tatbikat yaptılar, demin sözünü ettiğim gibi İsrail uçakları Girit üzerinde uçtu, altında S300 füzeleri var, Türkiye açısından son derece dikkat çekici bir nokta. Başka ne oldu? İsrail’le Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in ekonomik bölgesini paylaştıracak anlaşma yaptılar. Türkiye buna tepki gösterecek oldu, karşı taraftan İsrail’den hakaretamiz bir tepki geldi, hiçbir şekilde kabul edilemeyecek bir tepki geldi , özetle bölgeyle ilişkilerimiz bozuldu. Ekonomik bölgelerin paylaşılması anlaşması Türkiye için bölge için ciddi sıkıntı verecek sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmadır. Daha önce de Mısır’la yapmışlardı ve böylece Doğu Ege’yi paylaşıyorlar. Buna hakkı var mı? Kıbrıs herhangi bir devlet gibi böyle anlaşmalar yapabilir mi? Yapamaz. Çünkü Kıbrıs Devlet’ini kuran Londra ve Zürih anlaşmaları Kıbrıslı Türkleri Kıbrıs’ın yapacağı anlaşmalarda veto hakkına sahip kılıyor, yani Rumlar Türklerin onaylamadığı hiçbir anlaşma yapamaz. Kurucu anlaşmalara göre kanun da çıkaramazlar. Bütün kararlar ve bütün anlaşmalar 1960 anltaşmalarına göre Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın vetosuna tabidir. Bütün bunlar silindi, unutuldu, yok farz edildi ve Rumlar orada Devleti ele geçirdiler. Başka ülkelerinde göz yummasıyla, himayesiyle bunlar oldu ve neticede Ortadoğu’da da Kıbrıs bölgesinde de hiç arzu etmediğimiz bir tablo ortaya çıktı. Şimdi bunlar Türkiye açısından çok düşündürücü gelişmelerdir ve bizim de bunlara karşı bir tavır koymamız gerekiyor. Aynı şekilde Kıbrıs konusunda biliyorsunuz neler olduğunu, şimdi burada şimdiye kadar pek üzerinde durulmayan bir şeyi söylemek istiyorum.  Kıbrıs konusu olsun, Ermeni konusu olsun, Kuzey Irak’taki terörist faaliyetler olsun, Patrikhane’nin Türkiye’den talepleri olsun bütün bu konularda uluslararası ilişkilerde gördüğümüz tablo şu: Başka konularda aralarında sık sık tartışan, farklı görüşler, farklı politikalar savunan Amerika, Avrupa ülkeleri, Avrupa’daki çeşitli ülkeler, Avrupa ülkelerindeki çeşitli siyasi partiler, bunların hepsi aynı görüşte. Siz bir devletin çıkıp da Kıbrıs’ta Türklere haksızlık yapıldığını, Türklere eşit haklar vermemiz lazım dediğini hiç duydunuz mu? Kofi Annan Planı’nda Türklere haksızlık yapılıyor diyen çıktı mı? Ermeni konusunda efendim “Türkiye izlediği politikada haklıdır, Ermenistan Azeri topraklarından çekilmeden sınırın açılması doğru değildir.” diyen tek bir ülke, bir tek lider, hangi eğilimden olursa olsun bir tek siyasi parti, duydunuz mu, gördünüz mü? Görmediniz. O zaman aynı şekilde Patrikhane’nin talepleri konusunda mesela bir kişi kalkıp da “Patrikhane’nin bu talepleri Lozan’a aykırıdır, Türkiye’nin bu konuda tavrı doğrudur” dedi mi? Bu şimdi neyi ortaya koyuyor, demek ki bu konularda karşımızda bir tek devlet yok, bir uzlaşma var adeta bloklaşmış bir yaklaşım var. Bizim bunun sebeplerini çok iyi anlamamız lazım. Buna benzer başka konular arasında bir ölçüde İsrail konusu var. Bakıyorsunuz Amerika İsrail’le ilgili bir politika izleyince hemen hemen bütün Avrupa ülkeleri arkasında duruyor. İstisnaları var yani onun istisnaları var ama Türkiye’ye ilgili olarak bu söylediğim konularda istisna bulmak son derece zor. Bir kişi bize dedi mi şimdiye kadar bir devlet, bir siyasi parti “Türkiye’nin Kuzey Irak’taki terörü tasfiye etmek için askeri bir harekat yapmak hakkı vardır.” diyen oldu mu? Hiç biri olmadı. O bakımdan bizim bu konuları çok ciddi olarak değerlendirmemiz lazım. Bunların hepsi milli politikalardır, milli anlayışla, yaklaşımla iktidar-muhalefet tartışmasına konuyu götürmeden konuyu değerlendirmemiz lazım ve birlikte çözüm yollarını aramamız lazım. Son olarak şunu söyleyeceğim, şimdi Türkiye aslında bölgenin en önemli ülkelerinden biridir. Siyasi açıdan bakarsanız 1922 yılından beri gerçek anlamda bir savaşa girmemiş tek ülkedir bölgesinde. Bütün Avrupa’da da üç ülkeden birisidir. O bakımdan bu barışı, istikrarı, toprak bütünlüğünü korumak bizim en önemli hedefimizdir. Şimdi bunun tahrip edilmesi için bazı girişimler olduğunu görüyoruz, yurt içinde veya yurt dışında. Bizim bunlara karşı çok duyarlı olmamız lazım. </p>
<p>Batı ile ilişkilere gelince bir kaç cümlede onu söyleyeyim müsaadenizle., Türkiye’nin öteden beri tek hedefi Avrupa Birliği’ne tam üye olmaktır. Bunun için 1963 yılından beri işbaşına gelen bütün hükümetler istisnasız aynı politikayı izlemişlerdir, aynı politika doğrultusunda çalışmışlardır. Ama şimdi bir tıkanma noktasına geldiğimizi görüyoruz. Üyelik sürecini başlattık, Türkiye hesabına büyük bir başarıdır. Otuz beş başlığı müzakere edeceğiz, açacağız, müzakere edeceğiz, kapatacağız. Bizimle aynı gün 3 Ekim 2005’te müzakereye başlanan Hırvatistan bütün bu süreci bitirdi. Bir iki başlığın kapatması kaldı, onları da bitirecek gelecek yılın sonunda AB’ye üye olacak. Biz neredeyiz, biz daha üçte birini açabildik. , Otuz beş başlıktan sadece on üç başlık açabildik. Niçin? Çünkü on sekiz başlık veto edildi. Bir bölümü Kıbrıs’la ilgili olarak bir bölümü de Fransa ve Güney Kıbrıs yönetimi tarafından veto edildi. Açamıyoruz başlıkları. Şu anda açtığımız on üç başlığa ilaveten on sekiz başlığı eklerseniz üç başlık kaldı açabileceğimiz, bunları da açtırmıyorlar. Bakın daha önce bir hükümetin bir devletin AB dönem başkanlığında üç başlık açabiliyorduk sonra iki başlık açabildik, sonra bir başlık açabildik. En son Belçika’nın Başkanlığı’nda sıfır başlık açabildik. Bir tane açamadık yani fiilen ilişkilerimiz, üyelik sürecimiz askıya alınmış gibi bir tablo vardır, bu da ciddi bir durumdur. Mutlaka bunu aşmak zorundayız, çünkü Türkiye’nin AB üyeliği bizim için milli bir politikadır. Biz bunu niçin istiyoruz? Sadece ekonomik menfaatler mi? Niçin istiyoruz? Çünkü bizim için AB Türkiye’nin geçen yüzyılda başladığı reform sürecinin, devletin yeniden yapılandırma sürecinin, demokrasi sürecinin taçlandırılması olacak. Çünkü AB ile biz aynı değerler sistemini paylaşıyoruz. Şimdi bizim açımızdan AB üyeliğinin en önemli boyutu budur. Demokrasi, insan hakları, kadın-erkek eşitliği, ondan sonra yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi ortak değer yargılarımız var ve bu sistemin içinde yer aldığı zaman Türkiye bütün bu değer sistemlerini güvence altına almış olacak, AB içindeki  mekanizmalardan da yararlanarak. </p>
<p>Bitirirken şunu söyleyeyim bütün bunları yapabilmenin yollarından biri de demokrasiyi bizim kendimizin gerçek anlamda güçlendirmesidir yani her şeyi Avrupa’dan bekleyemeyeceğimize göre demokrasiyi güçlendireceğiz. Neredeyiz? Şuradayız, uluslararası değerlendirme kuruluşlarına göre Türkiye demokratik ülkeler arasında sayılmıyor maalesef, şu anda yirmi iki ülke var gerçek demokrasi sayılan, onlardan biri değil Türkiye. Kısmen arızalı ülkeler var elli civarında, onlardan biri de değil Türkiye. Türkiye demokratik-otoriter rejimler arasında hibrit dedikleri karma statüye sahip ülkelerden,. Bizden sonra Kuzey Kore, Küba filan gibi totaliter ülkeler geliyor. Kaçıncıyız dünyada demokraside? Seksen dokuzuncu sıradayız. İşte Türkiye’nin sorunu bu. Basın özgürlüğü Freedom House’a göre yüz altıncı sıradayız, sınır Tanımayan Gazeteciler’e göre yüz otuz ikinci sıradayız. Kadın-erkek eşitliğinde 105. sıradaydık bundan üç yıl önce düştük düştük şimdi yüz yirmi ikinci sıradayız. </p>
<p>Şimdi değerli arkadaşlar biz bu demokrasi değerlerini, tam anlamıyla özümseyemezsek yargı bağımsızlığında, basın özgürlüğünde, kadın-erkek eşitliğinde demokrasinin gereklerini yerine getiremezsek demokratik ülke olma özelliğimizi şimdi kaybetmeye başladığımız gibi daha da kaybederiz. Demokrasi olursak ne olur? İşte bu hem Türkiye için hem bölge için bir çıkış yolu olur. Çünkü o zaman Türkiye tüm bölge için bir model olur. Bir demokrasi modeli olur, bakın geçtiğimiz bir yirmi yılda demokrasi dünyanın her tarafında gelişti, Latin Amerika’da gelişti, Doğu Avrupa’da gelişti, Afrika’da gelişti. Bugün darbe yapan ülkeyi Afrika Birliği’nden çıkarıyorlar, Uzakdoğu’da gelişti, gelişmediği bir tek yer var Ortadoğu. Gelişirse ne olur? Şu olur, demokrasi Ortadoğu’da barışın sigortası olur.. Niçin? Çünkü tarih boyunca demokrasiler arasında bir savaş çıkmamıştır. Hiçbir savaş çıkmamıştır. Siz bölgeye Türkiye’yi model alan bir demokratik sistemi telkin edebilirseniz onların tercihiyle bunları yaptırabilirsiniz, bu barış ve istikrara da büyük hizmet demektir. Ne yapmamalısınız? Yapmamanız gereken şey Ortadoğu ülkeleri ile iyi ilişkiler kuracağız derken onların işlerine karıştığınız izlenimi vermemek yani Türkiye başka ülkelerde hükümet kuran hükümet bozan bir devlet olamaz. Bunun adı bölgesel emperyalizmdir. Hiç hayal kurmayalım nasıl başka bir ülke Türkiye’de hükümet kurulması için siyasi aktörlerle gizli gizli görüşmeler yapsa biz rahatsız olursak Türkiye’nin de nu yöntemlere başvurması ciddi rahatsızlık yaratır. Bugün yaratmazsa yarın yaratır. Bir grubu sevindirirsiniz başka grubu karşınsıza alırsınız. O bakımdan Ortadoğu’daki bu oyunlara küçük iç politika oyunlarına Türkiye hiçbir zaman girmemelidir. Oyun kurucu politikaları devletler arasındaki ihtilaflar açısından yaparsanız faydası olur. Bölgeye barışı istikrarı getirmek için yaparsanız faydası olur. Ama ülkelerin iç politikalarına açıkça müdahale ettiğiniz zaman bunun çok ciddi sakıncaları olur. Bizim söyleyeceklerimiz, benim söyleyeceklerim bu aşamada bunlardır Ben diliyorum ki bu tablo bizi hiçbir zaman kötümserliğe sevk etmesin. Çünkü Türkiye’nin birikimi, gerek siyasi birikimi, tecrübesi ,gerek ekonomik birikimi, bölgedeki stratejik konumu, askeri gücü çok etkili rol oynamaya müsaittir. Türkiye’nin kabuğunun içine çekilmesi hiç yapamamamız gereken bir politikadır. Atatürk’ten beri de yapmadık bunu. Balkan Antlaşmasını, Sadaabat Paktı’nı Atatürk devrinde yaptık, kimse unutmasın. O bakımdan Türkiye’nin bu söylediğim dikkatli politikaları hiçbir zaman içine kapanması, dünyayla ilişkilerini kesmesi anlamına gelmiyor. İşte çok değerli konuklar bu çerçevede size anlatmak istediklerim bunlardır. Bütün bu konulara bu gibi değerli izleyicilerinde katılımıyla seminerlerde, toplantılarda ele almak, ortak görüşler oluşturmak, tartışmak, son derece yararlıdır. Bu konular sadece hiçbir demokratik ülkede sadece iktidar tarafından bilinen, konuşulan, tartışılan ve kararlaştırılan konular değildir ve size şunu söyleyeyim ki bu konuştuğumuz konuların hiç birinde maalesef özellikle füze kalkanında mecliste tek bir konuşma yapılmış değil, tek bir bilgi verilmiş değildir. Ne Dışişleri Komisyonu’nda ne meclis genel kurulunda&#8230; Hiçbir demokratik ülkede bu kadar önemli bir konu meclisin bilgisi ve onayı dışında tutulamaz. O bakımdan bizim hükümete önerimiz bu konuyu en kısa zamanda meclisin bilgisine getirmesidir. Çok teşekkür ederim ilginiz için</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 Tarihinde Verdiği Soru Önergesinin Cevabı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 15:07:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2898</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 tarihli soru önergesine dair aşağıdaki cevap verilmiştir.
&#8220;1-2-3) Olay Radyo ve Televizyonculuk AŞ ile Olay Basın ve Yayıncılık AŞ firmalarının yönetim ve denetimi Kurumumuzda olmakla birlikte bahse konu şirketler Fondan bağımsız tüzel kişiliğe ve karar organlarına sahiptir. Olay Radyo ve Televizyon Yayıncılık AŞ ile Olay Basın ve yayıncılık AŞ’nin günlük yönetimleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 tarihli soru önergesine dair aşağıdaki cevap verilmiştir.</p>
<p>&#8220;1-2-3) Olay Radyo ve Televizyonculuk AŞ ile Olay Basın ve Yayıncılık AŞ firmalarının yönetim ve denetimi Kurumumuzda olmakla birlikte bahse konu şirketler Fondan bağımsız tüzel kişiliğe ve karar organlarına sahiptir. Olay Radyo ve Televizyon Yayıncılık AŞ ile Olay Basın ve yayıncılık AŞ’nin günlük yönetimleri ile yayın politikaları konusunda Kurumumuzun herhangi bir müdahalesi bulunmamaktadır.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Olay Gazetesinde Yayınlanan Haber&#8217;e Ait 11 Eylül 2009&#8242;da Verdiği Soru Önergesi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 15:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2897</guid>
		<description><![CDATA[11 Eylül 2009
TBMM Başkanlığına
Aşağıdaki soru önergemin Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygıyla arz ederim.
Onur ÖYMEN
Bursa Milletvekili
1-    Uzunca bir zamandan beri TMSF’nin denetiminde olan Bursa’daki Olay gazetesiyle televizyonunun yayınlarının tarafsız ve objektif biçimde gerçekleştirilmesi için ne gibi önlemler alınmıştır? Ve bu yayın organlarının tarafsızlığı ne şekilde denetlenmektedir?
2- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>11 Eylül 2009</p>
<p>TBMM Başkanlığına</p>
<p>Aşağıdaki soru önergemin Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygıyla arz ederim.</p>
<p>Onur ÖYMEN<br />
Bursa Milletvekili</p>
<p>1-    Uzunca bir zamandan beri TMSF’nin denetiminde olan Bursa’daki Olay gazetesiyle televizyonunun yayınlarının tarafsız ve objektif biçimde gerçekleştirilmesi için ne gibi önlemler alınmıştır? Ve bu yayın organlarının tarafsızlığı ne şekilde denetlenmektedir?<br />
2-    Bir devlet kurumunun sahip olduğu yayın organlarında dile getirilen görüşlerin hükümetin tutumunu yansıttığı izlenimi kuvvetlidir. Bu çerçevede Olay gazetesinin 13 Ağustos 2009 tarihli nüshasında “Kürt açılımı” başlığı ve M. Zekioğlu imzasıyla yayınlanan makalede, “Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün ‘Memo-Zin’e sahip çıkması ne kadar doğru ise yıllardan beri Sünni ve Alevi Kürtler için sembol olan Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı hatırlatmak da bir o kadar doğrudur” denilmektedir. Cumhuriyete karşı silahlı ayaklanma düzenleyen ve daha sonra yakalanıp idam edilen bu şahısların Kürt asılı vatandaşlarımız için bir sembol olduğu görüşünü hükümet de paylaşmakta mıdır?<br />
3-    Hükümetin sürdürdüğü Kürt açılımı çalışmaları arasında bu gibi şahısların itibarını iade etmek de bulunmakta mıdır? Bulunmuyorsa bu gibi görüşlerin devletin denetimindeki bir yayın organında yayınlanması nasıl izah edilecektir? Olay gazetesinde yayınlanan bu görüşlerin hükümetin yaklaşımını yansıtmadığı yolunda herhangi bir açılama yapılmış mıdır?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

