<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Wed, 01 Sep 2010 20:22:21 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Azeri gazeteci ile Türkiye-Ermenistan-Rusya ilişkileri üzerine yaptığı mülakat</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2690</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2690#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 24 Aug 2010 09:54:01 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılı basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2690</guid>
		<description><![CDATA[“Meseleye daha geniş çerçeveden bakılmalıdır. Rusya ve Abhazya Şubat ayında bir askeri sözleşme imzalamışlardır. Hava ve deniz üslerini 49 yıllığına kiralamışlardır. Ermenistan’la imzalanmış yeni bir askeri sözleşme ise Rusya’nın Kafkaslara uzun süreli yerleşme niyetini ortaya koymaktadır. Biz bu bölgeyi silahlı sorunlardan uzak tutmak isterken yeni bir güç dengesi belirmektedir. Gümrü üssünün kira süresini uzatan Ermeniler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Meseleye daha geniş çerçeveden bakılmalıdır. Rusya ve Abhazya Şubat ayında bir askeri sözleşme imzalamışlardır. Hava ve deniz üslerini 49 yıllığına kiralamışlardır. Ermenistan’la imzalanmış yeni bir askeri sözleşme ise Rusya’nın Kafkaslara uzun süreli yerleşme niyetini ortaya koymaktadır. Biz bu bölgeyi silahlı sorunlardan uzak tutmak isterken yeni bir güç dengesi belirmektedir. Gümrü üssünün kira süresini uzatan Ermeniler büyük ihtimalle Rusya’dan güçlü siyasi destek de almaktadır. Rusya Ermenilerin Karabağ’ı işgaline göz yummaya devam etmektedir. Türkiye’nin cereyan eden bu kaygı verici gelişmelere bu kadar kayıtsız kalması düşündürücüdür. Bir yandan Türkiye ile Rusya arasında ticaret enerji ve ekonomi alanında ilişkiler gelişirken Rusya’nın Türkiye açısından büyük önem taşıyan bu gibi konularda daha dikkatli olması beklenirdi.</p>
<p>Onur Öymen NATO’nun Türkiye’ye her hangi bir tatbikata ilişkin emir veremeyeceğini ifade etmiştir: “Eğer Türkiye itiraz ederse, Ermenistan’daki tatbikat hayata geçirilemez çünkü NATO’da kararlar diğer ülkelerin oybirliğiyle alınır. Eğer NATO’nun Türkiye üzerinden Ermenistan’a asker göndermesi söz konusu ise, bu Türkiye’nin bunu kabul ettiği anlamına gelir. Örneğin Ege’de bazı tatbikatlar Yunanistan karşı geldiği için iptal olmuştur. Şu anda Ermenistan’da NATO tatbikatları yapılması bizce uygun değildir. Eğer Türkiye itiraz ederse, tatbikatlar iptal edilebilir. “Komşularla sıfır problem” siyaseti bölgede yeni problemlerin çıkmasına sebep olmuştur”.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2690/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>&#8216;Etnik Köken&#8217; ile ilgili Habertürk&#8217;e verdiği mülakat-18.08.2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2688</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2688#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 19 Aug 2010 09:37:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılı basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2688</guid>
		<description><![CDATA[“Etnik köken siyasete zarar veriyor, dışarıda tutmak lazım”
CHP Bursa Milletvekili ONUR ÖYMEN:
Etnik kökeni siyasetin dışında tutmak lazım. Etnik köken siyasete karıştığı zaman demokrasiye zarar veriyor. Bazı ülkelerde bu tartışmalar var. Mesela Amerika’da Cumhurbaşkanı olabilmek için yüzyılları aşkın bir zamandan beri beyaz, Anglosakson ve Protestan olmak lazım. 2 istisna var.
Bir tanesi Katolik olan John Kennedy Amerikan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Etnik köken siyasete zarar veriyor, dışarıda tutmak lazım”</p>
<p>CHP Bursa Milletvekili ONUR ÖYMEN:</p>
<p>Etnik kökeni siyasetin dışında tutmak lazım. Etnik köken siyasete karıştığı zaman demokrasiye zarar veriyor. Bazı ülkelerde bu tartışmalar var. Mesela Amerika’da Cumhurbaşkanı olabilmek için yüzyılları aşkın bir zamandan beri beyaz, Anglosakson ve Protestan olmak lazım. 2 istisna var.</p>
<p>Bir tanesi Katolik olan John Kennedy Amerikan Başkanı olmuş. Diğeri ise Obama. Ama onun dışında beyaz değilseniz, Anglosakson değilseniz Protestan değilseniz Amerikan Başkanı olamıyorsunuz. Katoliklerin İngiliz Kraliçesi veya kralı olması kanunla yasak. Dünyada maalesef iptidai kurallar birçok yerde uygulanıyor. Bunlar bizim dünya görüşümüze siyaset anlayışımıza uygun değildir. Onun için Cumhuriyet ile birlikte etnik kökeni, dini, mezhebi ne olursa olsun herkesi Türk milletinin bir parçası sayıyoruz.</p>
<p>Hiçbir belgede etnik kökeniniz sorulmaz. Ama Amerika’da bir okula gireceğiniz zaman orada dolduracağınız formun içinde size kökeniniz nedir diye sorarlar. Türkiye’de benim bildiğim hiçbir belgede etnik köken sorulmaz. Hiç kimseye hiçbir makama gelirken etnik kökeni sorulmaz. Birçok arkadaşımızın da siyasette etnik kökenini bilmeyiz. Böyle bir zorunluluk, bir ihtiyaç da yok. Biz insanları fikirleri görüşleri doğrultusunda değerlendiririz, kökenleri doğrultusunda değil. Bazıları kendilerini Kürtlerin temsilcisi gibi takdim ediyorlar. Yüzden fazla Kürt kökenli milletvekili var ama onlar temsil etmiyor Kürt toplumu vatandaşlarımızı da, belli bir siyasi parti mi sadece temsil ediyor? Bunları düşünmek lazım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2688/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in &#8216;Anayasa Değişikliği ve Referandum&#8217; Hakkında Basına Verdiği Mülakat</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2681</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2681#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 14:30:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılı basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2681</guid>
		<description><![CDATA[&#8216;Elma şekerinin kazığını yutturmaya çalışıyorlar&#8217;
CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, AK Parti hükümetini sert sözlerle eleştirdi
16 Ağustos 2010 &#8211; 16:45
CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, referandumda oylanacak Anayasa değişikliğini içeren maddeleri elma şekerine benzeterek, “Dışındaki elma şekerini göstererek, vatandaşa bu elma şekerinin içindeki kazığı yutturmaya çalışıyorlar” dedi.
Bursa’da partisinin il başkanlığında referandum süreci ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Onur [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>&#8216;Elma şekerinin kazığını yutturmaya çalışıyorlar&#8217;</p>
<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, AK Parti hükümetini sert sözlerle eleştirdi<br />
16 Ağustos 2010 &#8211; 16:45<br />
CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, referandumda oylanacak Anayasa değişikliğini içeren maddeleri elma şekerine benzeterek, “Dışındaki elma şekerini göstererek, vatandaşa bu elma şekerinin içindeki kazığı yutturmaya çalışıyorlar” dedi.<br />
Bursa’da partisinin il başkanlığında referandum süreci ile ilgili değerlendirmelerde bulunan Onur Öymen, Anayasa değişikliği tartışmalarını kamuoyunun yakından takip ettiğini söyledi. Öymen, hükümetin Anayasa değişikliği yaparak yargı üzerindeki denetimini arttırıp, baskı oluşturmak istediğini ifade etti. İktidarın daha önce basında, üniversitelerde ve askerde bu baskıyı oluşturduğunu belirten Onur Öymen, “Bu da bir sivil darbedir. İktidarın tüm demokratik kurumlarına, basına, yargıya, üniversitelere, muhaletefe yönelik yıldırma politikasının adı sivil darbedir. Şimdi son aşama, yargıyı denetim altına alma aşamasıdır. Türkiye’de demokrasinin ölüm fermanını halka kabul ettirmeye çalışacaklar. Amaçları budur. Öyle bir sistem getiriliyor ki referandumdan ‘Evet’ oyu çıkarsa Türkiye için bundan sonra yargı bağımsızlığından bahsetmek oldukça zor olacaktır. Yargısı bağımsız olmayan bir ülkeye de demokratik ülke demeye imkan yoktur. Zaten yargı şu anda bir hayli zedelenmiştir, hırpalanmıştır” diye konuştu.</p>
<p>‘VATANDAŞA KAZIK YEDİRMEYE ÇALIŞIYORLAR’<br />
Anayasa değişikliğinin diğer maddelerinin vatandaşlara getirisinin tartışılmasının anlamsız olduğunu dile getiren Öymen, Anayasa değişikliğini elma şekerine benzeterek, “Bu bir elma şekerine benziyor. Dışındaki elma şekerini göstererek, vatandaşa bu elma şekerinin içindeki kazığı yutturmaya çalışıyorlar. İşin esası budur. Bunu herkesin çok iyi anlaması lazım” dedi.</p>
<p>‘DARBE EDEBİYATI İLE KAMPANYA YÜRÜTMENİN HİÇBİR ANLAMI YOK’<br />
Hükümetin Anayasa değişiklikleri kabul edilmezse darbe olacakmış gibi bir izlenim oluşturmaya çalıştığına dikkat çeken CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, “Darbe dönemleri çoktan kapandı. Son darbe 30 yıl önce oldu. Türkiye’de de, dünyada da darbe sözünü etmenin anlamı kalmadı. Türkiye gibi çağdaş, medeni ülkelerde darbe yapmayı kimsenin aklının köşesinden geçirmemesi lazım. Darbe edebiyatı ile referandum kampanyasını yürütmenin hiçbir anlamı yok. Böyle bir korku altında vatandaşın referandumda oy vermesini istiyorlar. Bununla da yetinmeyip vatandaşı etkileyebilmek için 44 derece hararette kömür dağıtıyorlar. Her zaman yaptıkları taktiklerle vatandaşa bir takım avantajlar sağlayıp referandumdan önce onların oylarını almaya çalışıyorlar” diye konuştu.</p>
<p>DİĞER MADDELERİ KOZ OLARAK KULLANIYORLAR<br />
Anayasa değişikliği hazırlanırken, HSYK ve Anayasa Mahkemesi’nin ayrı pakette oylanması durumunda kendilerinin de ‘Evet’ diyeceklerini hükümet yetkililerine söylediklerini anlatan Öymen, bu önerilerinin kabul görmediğini kaydetti. Hükümetin diğer maddeleri koz olarak kullandığını söyleyen Onur Öymen, “Kendi istedikleri maddeleri kabul ettirmek için herkesin kolaylıkla ‘Evet’ diyeceği maddeleri paketin içine koyuyorlar. Halkın dikkatini de o maddelere çekiyorlar” dedi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2681/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD&#8217;nin verdiği ültimaton hakkındaki görüşleri (ANKA Haber Ajansı)-16.08.2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2685</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2685#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Aug 2010 14:30:16 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Yazılı basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2685</guid>
		<description><![CDATA[-CHP’Lİ ÖYMEN: SİLAH SATIŞI BİR FAST FOOD ŞİRKETİNİN KIYMA İTHALİNDE BİLE KOZ OLARAK KULLANILDI
-ABD Başkanı Obama’nın İsrail ve İran politikaları nedeniyle Başbakan Erdoğan’ı ‘Türkiye’ye silah satışının Kongre’den geçmeyebileceği’ yönünde uyardığı şeklindeki haberlerin yankıları devam ederken CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı döneminde yine ABD’nin silah satışını koz olarak kullandığına ilişkin ilginç bir anısını [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>-CHP’Lİ ÖYMEN: SİLAH SATIŞI BİR FAST FOOD ŞİRKETİNİN KIYMA İTHALİNDE BİLE KOZ OLARAK KULLANILDI</p>
<p>-ABD Başkanı Obama’nın İsrail ve İran politikaları nedeniyle Başbakan Erdoğan’ı ‘Türkiye’ye silah satışının Kongre’den geçmeyebileceği’ yönünde uyardığı şeklindeki haberlerin yankıları devam ederken CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı döneminde yine ABD’nin silah satışını koz olarak kullandığına ilişkin ilginç bir anısını anlattı.</p>
<p>-Öymen, 1995-1996 yılları arasında ünlü bir fast food şirketinin Türkiye’ye ithal kıyma sokmak istediğini ancak, mevzuatın buna izin vermediğini belirterek, dönemin ABD büyükelçisinin kendisine gelerek ‘hazır kıymanın ithaline izin verilmemesi halinde Türkiye’ye silah satışının kongrede onaylanmayabileceği” mesajı verdiğini kaydetti.</p>
<p>-Öymen, “Bu silah satış işi bir fast food şirketinin hazır kıyma kullanmasına kadar bile inebiliyor. Oysa silah alımı böyle basit konulara kilitlenemez” dedi.</p>
<p>-Öymen silah satışının onaylanmamasının terörle mücadele yürüten TSK’nın gücünü kısıtlamak anlamına geleceğini belirtirken, ABD’nin bu tavrının aynı zamanda hükümetin Hamas ve İran gibi politikalarına yönelik haklı eleştirileri de zora soktuğunu söyledi.</p>
<p>ANKARA (ANKA) &#8211; ABD Başkanı Obama’nın İsrail ve İran politikaları nedeniyle Başbakan Erdoğan’ı ‘Türkiye’ye silah satışının Kongre’den geçmeyebileceği’ yönünde ültimatom verdiği yönündeki haberlerin yankıları devam ederken CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarlığı döneminde yine ABD’nin silah satışını koz olarak kullandığına ilişkin ilginç bir anısını anlattı. Öymen 1995-1996 yılları arasında ünlü bir fast food şirketinin Türkiye’ye ithal kıyma sokmak istediğini ancak mevzuatın buna izin vermediğini belirterek, dönemin ABD büyükelçisinin kendisine gelerek ‘hazır kıymanın ithaline izin verilmemesi halinde Türkiye’ye silah satışının kongrede onaylanmayabileceği” mesajı verdiğini kaydetti. Öymen, “Bu silah satış işi bir fast food şirketinin hazır kıyma kullanmasına kadar bile inebiliyor. Oysa silah alımı böyle basit konulara kilitlenemez” dedi.<br />
CHP Bursa Milletvekili ve TBMM Dışişleri Komisyonu üyesi Onur Öymen, Financial Times Gazetesi’nde yer alan ABD Başkanı Obama’nın, Ankara&#8217;nın İsrail ve İran konusundaki tutumu değişmediği sürece ABD’den almak istediği silahları sağlama şansının bulunmadığı yönünde Başbakan Erdoğan’ı uyardığı yönündeki haberleri ANKA’ya değerlendirdi. Hükümetin dış politikada yaptığı bazı yanlışların, İran’la, Hamas’la ve Sudan’la yürüttüğü politikaların savunulur tarafı olmadığını belirten Öymen, “Bu politikaların savunulur tarafı yok elbette ama Amerika’nın her konuyu, Türkiye’ye silah satışını engelleme bahanesi gibi kullanması da yanlış. Elbette görüş ayrılıkları olur, ancak her ihtilafa düşüldüğünde silah konusu koz olarak kullanılmamalıdır” dedi.</p>
<p>-“SİLAH SATIŞI HAZIR KIYMA KONUSUNDA BİLE KOZ OLARAK KULLANILMAK İSTENDİ”-</p>
<p>Bu tür durumların Türkiye’yi ‘icazet’ altındaki bir ülke durumuna sokacağını söyleyen Öymen “Bundan geçmişte çok çektik” dedi. Türkiye’nin silah alımıyla ilgili, Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı iken yaşadığı ilginç bir olayı da aktaran Öymen şunları söyledi:<br />
“Ben Dışişleri Bakanlığı müsteşarıyken dönemin ABD büyükelçisi geldi. O dönemde bir fast food firmasının hazır kıyma sokmasına Türkiye’nin mevzuatı izin vermiyor. Büyükelçi geldi ve bu durumu aktardı, fast food firmasına hazır kıyma getirme izni verilmesini istedi. Verilmediği takdirde de Türkiye’ye silah satışına kongreden onay çıkmayabileceği mesajı verdi. O dönemde büyükelçiye ‘boşuna zahmet etmişsiniz buraya kadar gelmekle’ dedim ve lafını geri aldı. Kısacası hazır kıyma konusunda bile silah satışını koz olarak kullanmaya kalktılar, zemin yokladılar. Baktılar ki bizde bunlara pabuç bırakacak hal yok, lafı çevirdiler. Yani silah satışı hazır kıymaya kadar bile inmiş durumda. Oysa böyle basit konuların silah satışına kilitlenmemesi lazım.”</p>
<p>-“BU TSK’NIN GÜCÜNÜ KISITLAMAKTIR”-</p>
<p>ABD’nin silah satışıyla ilgili tavrının Türk-Amerikan ilişkilerini zora sokacağını kaydeden Öymen “Askeri malzemenin manivela gibi kullanılması Türk Amerikan ilişkilerine zarar verir. Bu terörle mücadelede TSK’nın gücünü kısıtlamaktır. Aynı şeyi Kıbrıs Harekatı’ndan sonra da yapmışlardı. Ancak sonuç alamadılar, Türkiye politikalarında devam etti ancak Türk-Amerikan ilişkileri zora girdi. Şimdi de aynı şey olur. Bir de bu siz hükümete karşı silah satışını silah gibi kullanmaya kalkarsanız, İran, Hamas, Sudan gibi konularda hükümete yönelik haklı eleştirileri de zora sokarsınız, eleştirenlerin işini zorlaştırırsınız” diye konuştu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2685/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>seçmen listeleri ile ilgili soru önergesi-5 ağustos 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2679</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2679#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Aug 2010 08:23:18 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Soru Önergeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2679</guid>
		<description><![CDATA[5 Ağustos 2010
TBMM BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki yazılı soru önergemin Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.
Onur ÖYMEN
Bursa Milletvekili
2007 milletvekili seçimlerinde seçmen sayısı 42 milyon 533 bin 41 olarak ilan edilmişti. 12 Eylül 2010 referandumu içinse Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından oy kullanabilecek seçmen sayısı 49 milyon 446 bin 269 olarak açıklanmıştır.
1.    3 yıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>5 Ağustos 2010</p>
<p>TBMM BAŞKANLIĞINA</p>
<p>Aşağıdaki yazılı soru önergemin Sayın Başbakan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.</p>
<p>Onur ÖYMEN<br />
Bursa Milletvekili</p>
<p>2007 milletvekili seçimlerinde seçmen sayısı 42 milyon 533 bin 41 olarak ilan edilmişti. 12 Eylül 2010 referandumu içinse Yüksek Seçim Kurulu (YSK) tarafından oy kullanabilecek seçmen sayısı 49 milyon 446 bin 269 olarak açıklanmıştır.</p>
<p>1.    3 yıl içerisinde yaşanan bu artış nereden kaynaklanmaktadır?<br />
2.    Eğer 2010 yılı için ilan edilen rakamlar gerçek seçmen sayısını yansıtıyorsa 2007 yılında yapılan seçimlerde birçok vatandaşın oy kullanma hakkından mahrum edildiği anlaşılmaktadır. Bu anlayış altında 2007 yılı seçimlerinin demokratik olduğunu söylemek mümkün müdür?<br />
3.    Eğer 2007 yılında ilan edilen rakamlar doğruysa 2010 yılı referandumu için mükerrer oy yazıldığı sonucu çıkmamakta mıdır?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2679/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton&#8217;un Ermenistan Ziyareti Hakkında Soru Önergesi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2670</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2670#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Jul 2010 12:14:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Soru Önergeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2670</guid>
		<description><![CDATA[TBMM BAŞKANLIĞINA
 
 
Aşağıdaki soru önergemin Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.
 
 
 
 
 
 
 
Onur ÖYMEN
Bursa Milletvekili
5 Temmuz 2010 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Bayan Hillary Clinton’ın Ermenistan ziyareti sırasında sözde Ermeni Soykırım Anıtı’nı ziyaret etmesi ve saygı duruşunda durması hem Türk basınında hem [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<h2 style="text-align: justify;">TBMM BAŞKANLIĞINA</h2>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Aşağıdaki soru önergemin Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Onur ÖYMEN</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Bursa Milletvekili</strong></p>
<p style="text-align: justify;">5 Temmuz 2010 tarihinde ABD Dışişleri Bakanı Bayan Hillary Clinton’ın Ermenistan ziyareti sırasında sözde Ermeni Soykırım Anıtı’nı ziyaret etmesi ve saygı duruşunda durması hem Türk basınında hem yabancı basında geniş bir biçimde yer almıştır. Bizzat kendisinin Temsilciler Meclisi’ndeki soykırımı tanıyan tasarı çalışmalarını engellemek için çaba sarf ettiği yolunda bilgiler basına intikal etmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">
<ol style="text-align: justify;">
<li>Bayan      Clinton’a bu tavrı dolayısıyla Türk Halkının verdiği tepkiyi dile      getirdiniz mi?</li>
<li>Eğer bu      tepkiyi dile getirdiyseniz Bayan Clinton’dan cevap alabildiniz mi?</li>
<li>Bu şekilde      bir ziyaretin ‘kişisel’ bir ziyaret olarak yansıtılması size ne kadar      inandırıcı gelmektedir?</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2670/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Sayın Başbakanın İsrail İle İlgili Yayınlanan Bir Demeci Hakkında Soru Önergesi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2658</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2658#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 10:19:33 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Soru Önergeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2658</guid>
		<description><![CDATA[TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki soru önergemin  Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.
Onur ÖYMEN
CHP Bursa Milletvekili
Sayın Başbakanın yayınlanan bir demecinde  Türkiye’nin İsrail’den üç isteği var:
1. Özür dilemeli
2. Bütün ailelere tazminat ödemeli
3. Gazze’deki sınır kapılarını açmalı denilmektedir.
1. Sayın Başbakanın şimdiye kadar yaptığı açıklamalarda sözünü ettiği tarafsız bir uluslar arası tahkim [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA</p>
<p>Aşağıdaki soru önergemin  Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.</p>
<p>Onur ÖYMEN<br />
CHP Bursa Milletvekili</p>
<p>Sayın Başbakanın yayınlanan bir demecinde  Türkiye’nin İsrail’den üç isteği var:</p>
<p>1. Özür dilemeli<br />
2. Bütün ailelere tazminat ödemeli<br />
3. Gazze’deki sınır kapılarını açmalı denilmektedir.</p>
<p>1. Sayın Başbakanın şimdiye kadar yaptığı açıklamalarda sözünü ettiği tarafsız bir uluslar arası tahkim komisyonu kurulması talebinden söz etmediği dikkati çekmektedir. Türkiye bu talebinden vaz mı geçmiştir?</p>
<p>2. Gemilerin halen İsrail’in elinde bulunması dikkati çekmektedir. Gemilerin iade edilmesi talebimiz devam ediyorsa niçin zikredilmemiştir?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2658/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>K.K.T.C., Abhazya ve Azerbaycan&#8217;a Uygulanan Ambargolar Hakkında Soru Önergesi Ve Cevabı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2655</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2655#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 13 Jul 2010 10:16:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Soru Önergeleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2655</guid>
		<description><![CDATA[TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA
Aşağıdaki soru önergemin  Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.
Onur ÖYMEN
CHP Bursa Milletvekili
1. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti  uluslar arası toplumun uyguladığı ticari kısıtlamaların yanı sıra ulaştırma, kültür ve spor alanlarında da ambargolara maruz kalmaktadır. Hükümet bu ambargoların kaldırılması için ne gibi girişimde bulunmaktadır?
2. Aynı şekilde Abhazya [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ BAŞKANLIĞINA</p>
<p>Aşağıdaki soru önergemin  Sayın Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu tarafından cevaplandırılması için gereğini saygılarımla arz ederim.</p>
<p>Onur ÖYMEN<br />
CHP Bursa Milletvekili</p>
<p>1. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti  uluslar arası toplumun uyguladığı ticari kısıtlamaların yanı sıra ulaştırma, kültür ve spor alanlarında da ambargolara maruz kalmaktadır. Hükümet bu ambargoların kaldırılması için ne gibi girişimde bulunmaktadır?</p>
<p>2. Aynı şekilde Abhazya üzerinde uygulanan ambargoların sonucunda Türkiye’den Abhazya’ya gemi ve uçak seferleri yapılamamaktadır. Abhazya’ya giden Türk gemilerine uluslar arası sularda Gürcü savaş gemileri tarafından el konularak bu gemiler Gürcü limanlarına çekilmekte ve mürettebatı tevkif edilmektedir. Hükümetimiz bu ambargonun kaldırılması için ne gibi girişimlerde bulunmaktadır?</p>
<p>3. Azerbaycan – Ermenistan silahlı çatışması sırasında, saldırının mağduru olmasına rağmen AGİT tarafından Azerbaycan’a da uygulanması istenilen ve bazı ülkeler tarafından uygulanan silah ambargosu halen devam etmektedir. Hükümet bu ambargonun kaldırılması için ne gibi girişimlerde bulunmuştur?</p>
<p>VE CEVABI:</p>
<p>1. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne yönelik olarak uluslar arası alandaki haksız kısıtlamaların bugün de devam ettiği, bu insanlık dışı durumun hiçbir şekilde kabul edilemeyeceği bir gerçektir. Kuşkusuz, Kıbrıs Türklerine dayatılan tecridin hukuki veya meşru bir zemini bulunmamaktadır. Hükümetimizin Kıbrıs’ta asıl çözüm isteyenin hep Türk tarafı olduğunun tüm dünya tarafından daha iyi algılanmasını sağlayacak kararlı bir siyaset izlemesi sayesindedir i bu kısıtlamaların haksızlığı uluslar arası camia tarafından da görülür ve algılanır hale gelmiştir.<br />
Bilindiği üzere, BM Kapsamlı Çözüm Planı referandumlarında Kıbrıs Türk tarafının ‘evet’, Rum tarafının ise %76 gibi büyük bir oranla ‘hayır’ oyu kullanması ve bu nedenle Plan’ın akim kalmasının ardından dönemin BM Genel Sekreteri Annan tarafından hazırlanan 28 Mayıs 2004 tarihli iyi niyet misyonu raporunda Kıbrıs Türklerine uygulanan tecridin kaldırılması yönünde uluslar arası topluma çağrıda bulunulmuş, Kıbrıs Türklerine kısıtlama uygulamanın hiçbir gerekçesi kalmadığı vurgulanmış, kapsamlı çözümü engelleyen Rum tarafına ise ciddi eleştiriler yöneltilmiştir.<br />
26 Nisan 2004 tarihli AB Konseyi sonuçlarında da Kıbrıs Türklerine yönelik izolasyona son verilmesi taahhüdünde bulunulmasına rağmen, Annan Planı’nı reddeden Rumların tek yanlı olarak AB’ne üye yapılması, bu taahhüdün gerektiği gibi yerine getirilmesi önünde bir engel oluşturmuştur. Elbette, AB’nin KKTC’ne yönelik tecridin sona erdirilmesi yönündeki taahhüdünü yerine getirmesi başat önem taşıyan bir konudur. Bu, AB’nin Rum tarafına koşulsuz ve sınırsız destek vermediğini göstermesi bakımından devam eden BM kapsamlı çözüm sürecine de katkı sağlayacaktır. Bu açıdan yeterli olmasa da komisyon tarafından hazırlanan ancak Rum tarafının tek yanlı AB üyeliğini istismarı nedeniyle halen kabul edilmemiş bulunan Doğrudan Ticaret Tüzüğü’nün Lizbon Antlaşması ile ortaya çıkan imkanlarla nihayet kabul edilebilmesine yönelik çalışmalar AB içinde halen sürmektedir.<br />
Vizyonumuz, Ada ile ilgili tüm kısıtlamaların ilgili tüm taraflarca eş zamanlı olarak kaldırılmasıdır. Bunu öngören ve BM belgesi olarak da yayınlanmış bulunan 24 Ocak 2006 tarihli Eylem Planımız halen masadadır.<br />
Hükümetimiz, göreve geldiği günden bu yana KKTC’ne yönelik tecridin sona erdirilmesine yönelik kararlı biçimde çaba sarfetmektedir. Bu yolda, istenen noktada olmamakla birlikte ciddi ilerlemeler sağlandığı da bir gerçektir. Bugün itibarıyla KKTC temsilciliklerinin sayısı 15 ülkede olmak üzere 19’a ulaşmış olup, Kırgızistan, Katar, İtalya, İsrail, Kuveyt, Oman, Bahreyn ve İsveç’teki temsilcilikler son beş yıl zarfında açılmışlardır. Diğer yandan, 2004 yılında İstanbul’da yapılan Dışişleri Bakanları Konseyi’nden bu yana KKTC, İslam Konferansı Örgütü’nde (İKO) ‘Müslüman toplum’ yerine BM Kapsamlı Çözüm Planı’ndaki isim olan ‘Kıbrıs Türk Devleti’ olarak ve ‘gözlemci devlet’ statüsünde temsil edilmektedir. Bunlara ilaveten KKTC’nin uluslar arası alanda kültürel, ekonomik, ticari ve sportif nitelikli ilişkilerinin geliştirilmesi yönünde geniş ve yoğun şekilde çaba sarfedilmeye devam edilmektedir. Kıbrıs Türkleri, İKÖ çatısı altındaki kültürel ve sportif etkinliklere katılmaktadır. Geçtiğimiz yıl KKTC’de İKÖ çatısı altında ‘İslam Dünyasında Turizm’ konulu bir uluslar arası seminer düzenlenmiş, İKÖ üyelerinin de dâhil olduğu pek çok ülkeden üniversite rektörlerinin ve yüksek öğrenim yetkililerinin katıldığı bir çalıştay yapılmıştır. Önümüzdeki yıl ise KKTC’de İKÖ çatısı altında bir yüksek öğrenim semineri düzenlenmesi öngörülmektedir.<br />
KKTC üniversitelerinde pek çok ülkeden çok sayıda öğrenci eğitim almaktadır. KKTC ekonomisi açısından da önem taşıyan yüksek öğrenim sektörünün üçüncü ülkelerle akademik işbirliğinin geliştirilmesi suretiyle daha da fazla dışa açılması yönündeki çalışmalar aralıksız devam etmektedir.<br />
Ulaştırma alanında ise KKTC ile Suriye arasında düzenli feribot seferlerinin yapılması sağlanmıştır. Lübnan da bu seferlere dâhil edilmiştir.<br />
Kıbrıs’ta devam etmekte olan BM müzakere sürecinin BMGS’nin son iyi niyet misyonu raporunda ortaya koyduğu hedef doğrultusunda 2010 yılı sonundan önce adil ve kalıcı bir çözüme ulaşılabilmesi, yalnızca Ada’da değil tüm Doğu Akdeniz bölgesinde bir işbirliği ve istikrar ortamı yaratılabilmesine hizmet edecektir. Bu hedefe ulaşılması ile Kıbrıs Türklerine yönelik 1963 yılından bu yana süren tecrid de tabiatıyla nihai biçimde ortadan kalkmış olacaktır. Bilindiği üzere Kıbrıs Türk tarafı, iki yıldır devam eden müzakerelerin adil ve kalıcı bir çözüm hedefine ulaşması için azami gayret sarfetmiş olup, halen de süreci dinamizm ve yapıcılıkla devam ettirmekte, bu yolda Anavatan ve Garantör Türkiye’nin de desteğini yanında bulmaktadır. Bununla birlikte, Rum tarafının bu çabaları karşılıksız bırakması ve 2004’te olduğu gibi bir kez daha çözüm sürecinin akim kalmasına yol açması halinde, Kıbrıs Türklerine yönelik izolasyonların da ilelebet devam ettirilemeyeceği, bu haksız durumun sürdürülemeyeceği uluslar arası toplum tarafından da giderek daha fazla kabul görmektedir. Keza müzakerelerin ilânihaye devam edemeyeceği BM’nin de görüşüdür ve Genel Sekreterin son iyi niyet misyon raporunda zamanın çözümün yanında olmadığı vurgulanmış, 2010 yılı sonundan önce çözüme ulaşılması gereği bir hedef olarak ortaya konmuştur.</p>
<p>2. Abhazya’ya gittikleri gerekçesiyle Gürcistan tarafından son olarak Ağustos 2009’da Türkiye bağlantılı iki gemiye müdahalede bulunulmuştu. Bu olayın ardından, ivedilikle Gürcistan’a giderek konuyu Gürcü makamlarıyla etraflıca ele aldım. Nitekim sözkonusu temasların ardından, gemi olaylarıyla irtibatlı olarak tutuklu bulunan tek vatandaşımız da serbest bırakılmıştır.<br />
Bu çerçevede, gerek sözkonusu gemilerin sahiplerine iade edilmesi, gerek ileride benzer olayların önlenmesini teminen tedbirler geliştirilmesi amacıyla bir Çalışma Grubu tesis edilmiştir. Anılan grup bugüne kadar birincisi 7-8 Şubat 2010’da Tiflis’te, ikincisi 31 Mayıs-1 Haziran 2010’da Ankara’da, üçüncüsü 2-3 Ağustos 2010’da Batum’da olmak üzere 3 kez toplanmıştır.<br />
Gemilerinin sahiplerine iadesi yönündeki ısrarlı talebimiz hem ikili görüşmeler, hem yukarıda bahse konu olan çalışma grubu vesilesi ile Gürcü tarafı nezdinde siyasi ve diplomatik düzeyde ısrarla takip edilmekte olup, sorunun en kısa sürede sonuçlandırılmasına çalışılmaktadır. Konunun Gürcistan’da hukuki bir boyut kazanmış olması, gemilerin sahiplerine iadesini geciktirmektedir.<br />
Öte yandan, konu hakkında Bakanlığım dâhil ilgili resmi kurumlarımız Türkiye’deki denizcilik sektörü temsilcileri ve gemi sahipleri ile temas halindedir.<br />
Gürcistan’da hali hazırda Abhazya’ya gittikleri gerekçesi ile tutulmakta olan Türkiye bağlantılı (5) gemi bulunmakta olup, bu olaylarla irtibatlı tutuklu/hükümlü vatandaşımız ise bulunmamaktadır. Söz konusu gemilerin mürettebatlarının serbest bırakılması için bakanlığın, Tiflis Büyükelçimiz ve Batum Başkonsolosluğumuz tarafından olayların başlangıçtan itibaren Gürcistan makamları nezdinde yoğun temas ve girişimler sürdürmüş, olaylara ilişkin duruşmalar takip edilmiştir. Bu süreçte siyasi ve ekonomik üst düzey temaslarda konu her vesilesi ile gündeme getirilmiştir.<br />
Bu çerçevede yaptığımız girişimlere ilişkin bilgiler aşağıda sunulmuştur:</p>
<p>-Med K adlı kuru yük gemisi: Moldova bayraklı Kaplan Gemicilik Şirketi’ne ait Med K adlı yük gemisinin 3’ü Türk olan 6 kişilik mürettebatı girişimlerimiz sonucunda kişi başına 5.000 Lari (yaklaşık 5.000 TL) para cezası ödenmesi suretiyle serbest kalmıştır. Sayın Başbakanımız 11 Mart 2009 tarihinde Gürcistan devlet başkanı Saakaşvili’yle gerçekleştirdiği telefon görüşmesinde, Med K adlı yük gemisi ile ilgili olarak uzlaşmaya varılabilmesi için Gürcistan devlet başkanının katkısını talep etmiştir.</p>
<p>-Mt Densa Demet adlı petrol tankeri: Karya Tanker İşletmecilik Şirketi’ne ait olan Türk bayraklı Mt Densa Demet adlı tanker 10 kişilik Türk mürettebatıyla birlikte Poti’ye getirilmiştir. 8 Nisan 2009 tarihinde yapılan duruşmada kaptan dışındaki 9 kişilik mürettebat için kişi başına 5.000 Lari ödenmesi koşuluyla tutuksuz olarak yargılanmaları kararlaştırılmıştır. Mahkeme süreci Batum Başkonsolosluğumuzca izlenmiştir. Poti şehir mahkemesinin 3 Haziran 2010 tarihindeki duruşmasında 9 kişilik mürettebat 14 Temmuz 2010 tarihindeki duruşmasında ise tanker kaptanı serbest bırakılmıştır.</p>
<p>- New Star-1 adlı kuru yük gemisi: Poyraz Denizcilik Şirketi’ne ait olan Sierra Leone bayraklı kuru yük gemisi 11 kişilik Türk mürettebatı ve 3 yolcusu ile alı koyulmuştur. 1 Mayıs 2009 tarihinde yapılan ilk duruşmada gemi kaptanına 20.000 Lari, mürettebata kişi başına 4.000 Lari ve yolculara 2.000 Lari para cezası verilmiştir. Bu meblağların ödenmesi koşuluyla tutuksuz olarak yargılanmaları kararlaştırılmıştır. Batum Başkonsolosluğumuzca izlenen Poti şehri mahkemesinin 3 Haziran 2009 tarihindeki duruşması neticesinde mürettebat ve yolcular serbest bırakılmıştır.</p>
<p>-Buket adlı tanker: Densa adlı Türk şirketinin sahibi olduğu Panama bayraklı Buket isimli tanker Gürcistan makamları tarafından alıkonularak Poti Limanı’na getirilmiştir.<br />
31 Ağustos 2009 tarihinde Kutaisi Şehir Mahkemesi’nde yapılan ve Tiflis Büyükelçiliğimizce de izlenen duruşmada, Buket tankerinin kaptanı 24 yıl hapis, 12 Türk ve 4 Azeri uyruklu kişiden oluşan mürettebatı ise 3.000’er Lari para cezasına çarptırılmıştır. Kaptanın hapis cezası daha sonra para cezasına çevrilmiştir. Bahsekonu para cezaları anılan şirket tarafından ödenmiş, mürettebat serbest bırakılmıştır. Gürcistanlı mevkidaşım Giorgi Vasadze ile 1 Eylül 2009 tarihinde yaptığım telefon görüşmesinde konunun ele alınmasını müteakip, 7-8 Eylül 2009 tarihlerinde Gürcistan’a gerçekleştirdiğim ziyaret sırasında, temaslarımla eş zamanlı olarak, Buket gemisinin kaptanı da serbest bırakılmıştır.</p>
<p>-Afrostar adlı gemi: Reha Aldin Gemicilik Şirketi’ne ait olan Afrostar adlı Kamboçya bayraklı gemi Gürcistan Sahil Güvenlik botları tarafından alıkonularak Poti Limanı’na getirilmiştir. Geminin Türk mürettebatı bulunmamaktadır. Suriye uyruklu mürettebatı para cezalarının ödenmesinin akabinde serbest bırakılmıştır.<br />
Diğer taraftan, Abhaz kökenli vatandaşlarımızın haklı talep ve ihtiyaçları çerçevesinde Türkiye’den Sohum’a doğrudan ulaşım sağlanmasına yönelik beklentimiz de Gürcü makamları nezdinde izlenmeye devam edilmektedir. Trabzon-Sohum arasında özel işletmelerce gemi seferleri düzenlenmesi, Abhazya ihtilafının çözümünde bir güven arttırıcı önlem olarak zamanında tarafımızdan gündeme getirilmiş ve halen de gündemde tutulmaktadır. Ülkemiz Gürcistan’ın toprak bütünlüğünü tanıdığı cihetle, sözkonusu gemi seferlerinin yeniden başlatılması için tarafların mutabakatına ihtiyaç bulunmaktadır.</p>
<p>3. Soru önergesinde sözü edilen ambargo, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) Kıdemli Memurlar Komitesi’nin 28 Şubat 1992 tarihli kararına dayanmaktadır. Kararda ‘… katılımcı ülkeler ile bölgedeki tüm ülkelerin, Yukarı Karabağ bölgesinde çatışma halinde bulunan kuvvetlere her türlü silah ve mühimmat sevkiyatında ambargo uygulanması ve alınan tedbirler hakkında Çatışma Önleme Merkezi’ni bilgilendirmesi talep edilmektedir.’ Sözkonusu karar, Yukarı Karabağ’da Azerbaycan ve Ermenistan birlikleri arasında silahlı çatışmaların devam ettiği bir dönemde alınmış ve sözkonusu çatışmaların son bulması amaçlanmıştır.<br />
Türkiye, sözkonusu kararın ‘çatışma halinde bulunan kuvvetlere’ atıfta bulunması sebebiyle, Azerbaycan’ın tamamını hedef alan bir ambargo olmadığı, dolayısıyla ülkemizin Azerbaycan’a silah ve mühimmat sevkiyatını engellemediği anlayışıyla, kararın kaldırılması için bir girişimde bulunmamıştır. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nda kararlar oydaşmayla alındığı cihetle, bahsekonu kararın iptali yönünde bir karar alınabilmesi için tüm katılımcı ülkelerin ( Ermenistan, RF, ABD, Fransa dâhil) onayı gerekmektedir. Hâlihazırda örgüt içerisinde bu yönde bir zemin oluşmamıştır. Esasen hukuken tavsiye niteliği taşıyan sözkonusu kararın kaldırılması yönünde çaba harcanması konusu da, ülkemizin veya Azerbaycan’ın gündeminde bulunmamaktadır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2655/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İstanbul Barosu&#8217;nda Sevr Antlaşması Hakkında Yapılan Konuşmanın Metni</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2675</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2675#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 07 Jul 2010 14:32:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2675</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Başkan,
Değerli konuklar,
Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Aslında her yıl Temmuz ayında genellikle Lozan antlaşması ile ilgili konferanslar, seminerler düzenlenir. Bu yıl ise İstanbul Barosunun Sevr Antlaşması üzerinde bir konferans düzenlemesi çok anlamlı ve düşündürücü. Sevr hiçbir zaman onaylanmamış ve yürürlüğe girmemiş bir anlaşmaydı. Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:
“Siyasi, adli, iktisadi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sayın Başkan,</p>
<p>Değerli konuklar,</p>
<p>Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Aslında her yıl Temmuz ayında genellikle Lozan antlaşması ile ilgili konferanslar, seminerler düzenlenir. Bu yıl ise İstanbul Barosunun Sevr Antlaşması üzerinde bir konferans düzenlemesi çok anlamlı ve düşündürücü. Sevr hiçbir zaman onaylanmamış ve yürürlüğe girmemiş bir anlaşmaydı. Atatürk Sevr Antlaşmasıyla ilgili olarak şunları söylemişti:</p>
<p>“Siyasi, adli, iktisadi ve mali bağımsızlığımızı imhaya ve sonuç olarak yaşama hakkımızı inkar ve ortadan kaldırmaya yönelik olan Sevr Antlaşması bizce mevcut değildir.” Yani yok hükmündedir.</p>
<p>İsmet Paşa Sevr için anlaşma sözünü bile kullanmaz, ondan bir proje olarak söz ederdi. Bugün İstanbul Barosu gibi bazı saygın kuruluşlar Sevr konusunda bir konferans düzenleme ihtiyacını duyuyorlarsa demek ki, Türkiye’de ve dünyada bazıları hala Sevr hayaliyle yaşıyor ve Türk milletinin kanıyla, canıyla yırtıp attığı, tarihinb çöplüğüne gönderdiği bu antlaşmayı yeniden hayata geçirmek istiyorlar.</p>
<p>Sevr antlaşmasından söz etmeden önce Sevr’e giden yolu hatırlamakta yarar var. Birinci Dünya Savaşının hangi kıoşullarda başladığı, Türkiye’nin bu savaşa nasıl girdiği, savaşta ne büyük sıkıntılar çektiği, ne kadar çok nüfus ve toprak kaybettiğimiz biliniyor.</p>
<p>Savaş bizim için felaketle sonuçlandıktan sonra neler oldu?</p>
<p>Savaş bittikten sonra müttefik devletlerin liderleri dünyaya yeni bir nizam vermek için 1919 yılında Paris’te toplandılar.</p>
<p>İstanbul Hükümeti’nin temsilcileri müttefik devletlerin savaş sonrası durumu görüşmek üzere kendi aralarında yaptıkları görüşmelere davet edilmemişti. Sonradan, çeşitli diplomatik girişimler ve ricalar üzerine sadece kendi görüşlerini açıklamak üzere Paris’e çağırıldılar.</p>
<p>Mustafa Kemal Paşa, Samsun’a çıktıktan kısa bir süre sonra bir Osmanlı Heyetinin Paris’e gideceğini öğrendi. 3 Haziran 1919’da bütün ilgili makamlara bir telgraf göndererek Paris’te savunulması gerektiğini düşündüğü noktaları bildirdi. Bu önerilerin özü şuydu: Millet ve memleketin bağımsızlığı korunmalıdır. Hiçbir yerde çoğunluk azınlığa feda edilmemelidir.</p>
<p>Damat Ferit’in yaklaşımı farklıydı. O, bir beyanatında Doğuda Ermenilere toprak verilebileceğini söylüyordu. Oysa o bölgelerde Türkler çoğunluktaydı.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu müttefik ülkelere nasıl bir görüş bildirecekti? Herkes bunu bekliyordu. Bu kısa zamanda anlaşıldı: Damat Ferit Paşa 15 Haziran tarihinde Müttefiklere verdiği bir muhtırada bütün suçu kendilerinden önceki İttihat ve Terakki Hükümetine atıyordu. Ayrıca “Ermenilere yapılan kötü muameleleri” de İstanbul’da iktidarı ele geçiren “ihtilal Hükümetinin gafletine” bağladı. Ermenilerin yaptıkları zulümlerden ise söz etmeye gerek duymadı. O yabancılara yaranarak iktidarda kalabileceğini zannediyordu.</p>
<p>17 Haziran 1919 günü Osmanlı Hükümetinin Sadrazamı Damat Ferit Paşa, müttefik liderler, Wilson, Lloyd George ve Clemenceau ile Paris’te bir görüşme yaptı. Bu görüşmede Damat Ferit Paşa 15 Haziran tarihli muhtırasındaki görüşleri tekrarladı. Ona göre bütün bu felaketin sorumlusu Türkiye’yi savaşa sokanlar ve Ermenileri katledenlerdi. Kendilerinin amacı Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü korumak ve Milletler Cemiyetine girmekti. Clemenceau’nun ona verdiği cevap uluslararası ilişkilerde örneği pek rastlanmayan cinstendi. Clemenceau şöyle dedi: “Avrupa’da, Asya’da veya Afrika’da hiçbir yer yoktur ki, orada Türklerin hakimiyeti refahı azaltmamış ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Ve Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki, refahı gelişmemiş ve kültürü yükselmemiş olsun. Türkler ister Hıristiyan Avrupalıların yaşadıkları yerlerde, ister Müslümanların yaşadığı Suriye, Arabistan ve Afrika’da, fethettikleri her yerdeki varlıkları tahrip etmekten başka bir şey yapmamışlardır.” Türk heyetine bavullarını toplayıp ülkelerine dönmeleri söylendi. Hem de ilk trenle&#8230; Bir ülkeye ve bir millete bundan büyük hakarette bulunulamazdı. Daha da vahimi Türk Hükümetinin Başbakanının bu sözleri sineye çekebilmiş olmasıydı.</p>
<p>Bu görüşmelerden sonra Başkan Wilson da İstanbul’un Türklerin elinde bırakılmaması gerektiği görüşüne katıldığını söyledi. 600 yıllık İmparatorluğun duvarları yıkılıyordu.</p>
<p>O dönemde Osmanlı yönetimi üzerinde yabancıların etkisi neydi? Bunun en açık örneklerinden biri İngilizlerin 1920 yılının Ocak ayında Osmanlı Hükümetine verdikleri bir notayla Milli Savunma Bakanının ve Genelkurmay Başkanının 48 saat içinde görevlerinden uzaklaştırılmalarını istemeleridir. Acaba şimdi de yabancılar Türkiye’yi kimlerin yöneteceği konusunda çalışmalar yapıyorlar mı? O zamanlar bu taleplerini fütursuzca yapıyor, hatta resmi notayla bildiriyorlarmış.</p>
<p>Milli Savunma Bakanı Cemal Paşa bu Nota’daki talebi 21 Ocak 1920 tarihinde gönderdiği bir mesajla Ankara’daki Mustafa Kemal Paşa’ya bildiriyor. Mustafa Kemal bunun sadece İngilizlerin bir talebi olmadığını, İngiliz, İtalyan ve Fransız temsilcilerinin Babıali’ye bu konuda ortak bir ültimatom verdiklerini belirtiyor. Cemal Paşa’ya gönderdiği telgrafta da bu talebe boyun eğilmemesini, kendisinin ve Genelkurmay Başkanının görevlerine devam etmelerini istiyor. Atatürk ilgili Komutanlıklara bu durumu bildiren mesajında da İngilizlerin ve diğer müttefiklerin bu girişiminin Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya yönelik bir hareket olduğunu söylüyor, milletvekillerinin bu haksız talebe karşı direnmelerini istiyor ve “İngiliz tecavüzü geri alınmadığı takdirde Meclis’in görevi Anadolu’ya geçmek ve ulusun iradesini üzerine almaktır” diyor. Mustafa Kemal Paşa İstanbul’daki yabancı güçlerin bazı bakanları ve milletvekillerini tutuklama ihtimaline karşı Anadolu’daki yabancı subayların tutuklanması talimatını veriyor.</p>
<p>Ne yazık ki, İstanbul hükümetinin yabancıların bu pervasız isteklerine direnecek gücü yoktur. Onların istediği gibi Milli Savunma Bakanı ve Genelkurmay Başkanı görevlerinden ayrılıyorlar. Ali Rıza Paşa Hükümeti, Müttefiklerin istekleri doğrultusunda yabancıların imtiyazlarını genişletmeyi, azınlıkların haklarını koruyucu düzenlemeler yapmayı da kabul ediyor. Adalet, Maliye, Bayındırlık gibi bakanlıklarda yabancılara kontrol yetkisi vereceğini söylüyor. O tarihlerde İstanbul’daki teslimiyetçi havayı bundan daha açık biçimde gösterecek örnekler bulmak zordur. İngilizlerin talepleri bitmek bilmiyor. Savunma Bakanını ve Genelkurmay Başkanını hükümetten uzaklaştırdıktan sonra, 1920 yılının Şubat ayında İstanbul Hükümetinden başka taleplerde de bulunuyorlar: “Ermeni katliamı” durdurulmalı, Yunanlılara ve Müttefik kuvvetlerine daha iyi davranılmalıdır. Aksi takdirde barış şartları daha da ağırlaştırılabilecektir. Atatürk bunu İngilizlerin İstanbul’u işgal etmek için bir bahane olarak ileri sürdükleri kanısındadır. Türkiye’yi işgal eden düşmanların Türk ulusunu tam bir kölelik durumuna düşürmek istediklerini görmektedir.</p>
<p>Birinci Dünya Savaşından sonraki yıllarda İstanbul’daki Osmanlı Hükümeti bu haksız talepler karşısında Atatürk gibi tepki göstermeyi hayal bile edemiyordu. Unutulmamalı ki, o günlerde İstanbul civarında 40,000 Fransız, 35,000 İngiliz, 4,000 İtalyan ve 2,000 Yunan askeri yığınak yapmış durumdaydı ve İngiltere’nin Akdeniz donanması da Fındıklı önlerinde demir atmış bulunuyordu. 16 Mart 1920’de Şehzadebaşı Karakoluna saldıran İngiliz askerleri adım adım bütün İstanbul’a el koydular. İstanbul’daki Mebusan Meclisi de işgal edildi. Bazı milletvekilleri tutuklanarak Malta’ya sürgüne gönderildi. İstanbul Hükümeti yabancı işgali karşısında çaresizdi. Hiçbir direnme gösteremedi. Hatta işgalcilerle işbirliği yapmayı tercih etti. O tarihlerde İstanbul’da olanlar ve mütareke basının işgalcileri destekleyen yayınları Türk tarihinin en karanlık sayfalarından birini oluşturuyor. Düşününüz ki, bu aşağılayıcı muameleler daha Sevr Antlaşması imzalanmadan yapılıyor.</p>
<p>12 Şubat 1920 tarihinde Londra’da toplanan Konferansta Sevr antlaşmasının temel unsurları ortaya çıktı. Bir şey daha ortaya çıktı, Müttefiklerin, özellikle İngilizlerin Türklerle ilgili düşünceleri. O Konferans sırasında İngiltere Başbakanı Lloyd George Türkleri “Bir insanlık kanseri, yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yara “ olarak tanımlıyordu. Onun esas amacı Türkleri Anadolu’dan tamamen geri püskürtmektir. Ama diğer büyük devletlerin tutumu buna pek imkan vermiyor. İngiltere’de de Türklere karşı çok ileri gidilmemesi gerektiğini düşünenler var. Bu nedenle Lloyd George kaygılıdır. Konferansta şöyle diyor: “Bu belayı ve potansiyel dert kaynağını Avrupa’dan def etmek gibi büyük bir fırsatı şu anda gerçekten kaçırıyor olabiliriz.</p>
<p>Atatürk İtilaf devletlerinin tutumunu nasıl değerlendirdiğini 1920 yılının 9 Ocak ve 5 Şubat tarihlerinde Komutanlara gönderdiği telgraflarda dile getiriyor. Atatürk şu görüşlere yer veriyor: “…İtilaf devletleri Türkiye içinde ayrılık ve iç çatışmalar çıkartılarak Kuvai Milliye’yi dağıtmaya çalışmaktadırlar. Kendi arzularını yerine getirecek zayıf hükümetler istemektedirler.”</p>
<p>İşte Atatürk bu değerlendirmesiyle en önemli noktaya parmak basmıştır. Yabancı devletler Türkiye’de kendi çıkarlarına hizmet edecek zayıf hükümetlerin iş başına gelmesi istemektedirler. Acaba bu görüş sadece o günün şartları içinde geçerli olan bir değerlendirme sayılabilir miydi? Büyük devletler, özellikle kendi siyasi ve ekonomik çıkarlarının önem taşıdığı stratejik bölgelerde kendilerine hizmet edecek hükümetleri işbaşında görmek isterler.</p>
<p>Bir şeyi daha hatırlamamız lazım. Sevr Antlaşmasından sonraki dönemde Ankara Hükümeti bir yandan kurtuluş savaşını yürütürken bir yandan da Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde diplomatik görüşmeler yapıyordu.</p>
<p>Müttefikler, Türklerin savaş alanında sağladıkları başarıları görünce Sevr’i onaylatamayacaklarını anlamışlardı. Londra’da düzenlenen bir toplantıda Sevr’in biraz daha yumuşatılmış bir şeklini kabul ettirmeye çalıştılar. Ankara Hükümetinin bunu kabul etmesi söz konusu bile olamazdı. Misakı Milli’den geri adım atılamazdı.</p>
<p>İşte bu müzakereler yapılırken Vahdettim bir yandan Anadolu’da milli mücadeleyi yürüten askerlerimizin gücünü kırmak için onlarla savaşmak üzere birlikler gönderiyor, çeteleri kışkırtıyor, yani bugünkü tabiriyle asimetrik savaiş yapıyor, bir yandan da İstanbul’daki İngiliz Büyükelçisiyle gizli görüşmeler yaparak, tahtını korumak için İnglizlere her türlü tavizi vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Milli mücadelenin komutanları bir yandan düşmanla mücadele ederken bir yandan da Ankara Hükümetine karşı ayaklanan, Padişahın kışkırttığı silahlı unsurlarla savaşıyorlardı. Bugün Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik yıpratma taktiklerine baktığımızda aklımıza o zaman da orduyu etkisiz kılmak için yapılan girişimler gelmiyor mu?</p>
<p>Sevr antlaşmasının imzalanması sırasında ve sonrasında dile getirilen önemli konulardan biri de Ermeni meselesiydi.</p>
<p>Ermeni soykırımı iddiaları konusunda Atatürk’ün düşüncesi neydi? Atatürk şunu söylüyordu: “Şüphe etmemek gerekir ki, Ermeni soykırım konusundaki sözler gerçeğe uygun değildi. Aksine Güney bölgelerinde yabancı kuvvetler tarafından silahlandırılan Ermeniler, gördükleri koruyuculuktan cesaret alarak bulundukları yerlerdeki Müslümanlara saldırmaktaydılar. İntikam düşüncesiyle her yerde insafsız bir şekilde öldürme ve yok etme siyaseti gütmekteydiler&#8230;Yabancı kuvvetlerle birleşen Ermeniler Maraş gibi eski bir Müslüman şehrini yok etmişlerdi. Binlerce çaresiz ve suçsuz ana ve çocukları işkenceyle öldürmüşlerdi. Tarihte bir benzeri görülmemiş bu vahşeti yapan Ermenilerdi. Müslümanlar yalnızca namuslarını ve canlarını korumak için karşı koymuş ve kendilerini savunmuşlardı” Atatürk Büyük Nutkunda Ermeni konusunu böyle değerlendiriyordu.</p>
<p>Atatürk böyle düşünüyordu ama o tarihlerde başka türlü düşünenler da vardı. Sevr’den sonra yapılan çeşitli milletlerarası toplantılarda Doğu’da Ermenilere bir yurt verilmesi öneriliyordu. Lord Curzon da Lozan’da buna benzer sözler söylüyor, Ermenilerin savaş yıllarında uğradığı zulümden bahsediyor ve Sovyet Errmenistan’ının oraya sığınan bütün Ermenileri barındıramayacağını ifade ediyordu. Tabii İsmet Paşadan da gerekli cevabı alıyordu. İsmet Paşa o yıllarda Ermenilerin masum insanlara ve devlete karşı yaptığı saldırıları anlatıyor ve Yeni Türkiye Devletinin onlara özel imtiyazlar vermeyeceğini, Misakı milli hudutlarından fedakarlıkta bulunmayacağını açık bir dille ifade ediyordu. Nitekim Ermeniler Lozan’da beklediklerini alamadılar ama heveslerini bugüne kadaer muhafaza ettiler.</p>
<p>Ne yazık ki, bu gibi olayların yaşanmasına rağmen, eskiden olduğu gibi bugün de Türkler sürekli olarak Ermenilere soykırım yapmakla suçlanmakta ve azınlıklar konusu daima Türkiye’nin başında Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmaktadır.</p>
<p>Atatürk dönemi gibi Türkiye’nin güçlü olduğu dönemlerde seslerini çıkartamayanlar Türkiye’de zayıf idarecilerin bulunduğuna kanaat getirdiklerinde bu gibi iddiaları Türkiye’yi suçlamak için bahane yapmakta, hatta soykırım iddialarının aksini söyleyenleri cezalandıracak yasalar çıkartmaktadırlar. Avrupa Birliğinin bu konuda hazırladığı Çerçeve Anlaşma, bu yılın Kasım ayında yürürlüğe girecek ve BM Soykırımla Mücadele Sözleşmesinin hükümlerinin aksine, milli mahkemelerin soykırım konusunda karar vermelerine olanak sağlayacak ve o mahkemelerin soykırım olarak kabul ettikleri olayları inkar edenler 1 ila 3 yıl hapis cezasına çarptırılacaklar. Bunu Türkiye’yi baskı altına almak isteyen çevrelerin bir marifeti gibi görmemek mümkün müdür?</p>
<p>Sevr Antlaşmasının imzalanmasından önceki aylarda yaşanan bazı gelişmeleri biraz önce özetledik. O sıralarda Mustafa Kemal Atatürk milli mücadeleyi başlatıyor ve kurtuluş savaşının hazırlıklarını yapıyordu. Daha milli mücadelenin başlangıcında 23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi kuruldu. Savaş, Meclisin yönetiminde ve halk adına yapılacaktı.</p>
<p>TBMM’nin açılışından dört gün sonra, 24 Nisan 1920’de Müttefik ülkeler San Remo’da toplanarak savaşın mağluplarına kabul ettirecekleri şartları kararlaştırıyorlardı.</p>
<p>Ondan birkaç gün sonra, 11 Mayıs 1920 tarihinde Barış anlaşmasının taslağı Paris’te Tevfik Paşanın başkanlığındaki Osmanlı heyetine veriliyor.</p>
<p>Tevfik Paşa İstanbul Hükümetine gönderdiği telgrafta bu koşulların yalnız Osmanlı Devletinin bağımsızlığını değil, devlet olma vasfını da ortadan kaldırdığını bildiriyordu. Osmanlı heyeti karşı görüşlerini ve taleplerini dile getiriyor ama dinleyen kim?</p>
<p>Sevr Antlaşmasının imzalanmasından önce Müttefikler son bir toplantı daha yaptılar. Belçika’nın Spa şehrinde yapılan bu toplantıda Osmanlı İmparatorluğunun görüşlerine verilecek cevap bir muhtıra haline getirilerek İstanbul Hükümetine gönderildi. 16 Temmuz 1920 tarihini taşıyan bu muhtıranın metni de Clemenceau ve Lloyd George’un Türkleri küçültücü, aşağılayıcı sözlerinden faklı değildi. Muhtırada özetle şunlar dile getiriliyordu: “…Türkiye, bütün milletlerin özgürlüğüne karşı düzenlenen bir suikasta kendi arzusuyla katılmıştır… Türkiye böylece dostlarına ihanet etmiştir…Müttefikler Türklerin diğer milletler üzerindeki hakimiyetlerine son verme zamanının geldiğine görmektedirler. Türkiye’nin Bulgaristan’da, Makedonya’da ve Ermenistan’da yaptığı zalimane hareketler insanlık vicdanını sarsmış ve isyan ettirmiştir. 1914 yılından beri Osmanlı Hükümetleri bir isyan bahanesiyle 800,000 Ermeniyi katletmiş, 200,000’den fazla Rumu ve 200,000 Ermeniyi sürgüne göndermişlerdir. ..Bu sebeplerle Müttefikler Türk ırkından olmayan çoğunlukların bulundukları bütün toprakları Türk boyunduruğundan kurtarmaya azmetmişleridir…Boğazlar konusunda müttefikler, Türk Hükümeti tarafından medeniyet davasına karşı yapılacak yeni bir ihaneti önlemek için gerekli tedbirleri almaktan çekinmeyeceklerdir…Türkler bu anlaşmayı imzalamadıkları takdirde müttefiklerin onları ebediyen Avrupa dışına atmaları ihtimali vardır.”</p>
<p>İşte bu ağır ifadeleri içeren muhtıra bir Notaya ekli olarak İstanbul Hükümetine verilmiştir. Notada “amansız ebedi düşmanlar haline gelmiş olan geleneksel dostlardan” söz edilerek müttefik ülkelerin ileride de Türkleri daima düşman olarak görecekleri görüşüne yer verilmekteydi. Diplomasi tarihinde “ebedi düşman” deyiminin kullanıldığını hatırlayan yok.</p>
<p>Türkiye en geç 10 gün içinde Barış antlaşmasının şartlarını kabul etmeliydi. Damat Ferit, daha 10 gün geçmesini bile beklemeden, 20 Temmuzda Padişaha mütalaasını bildirdi: Antlaşma olduğu gibi kabul edilmelidir. Padişah bir de danışmanlar kurulundan görüş sordu. Emekli General Ali Rıza Paşa hariç, bütün danışmanlar Damat Ferit’in görüşündeydi. Antlaşmanın kabulünden başka çare yoktur.</p>
<p>Spa Konferansı kararlarının duyulması üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisi gizli bir toplantı yaparak “Misak-ı Milli sınırları içindeki milleti ve vatanı kurtarmak için” ant içti.</p>
<p>10 Ağustos 1920 günü Müttefikler Paris yakınlarındaki Sevr Şatosunda Osmanlı Temsilcileriyle bir araya gelerek Sevr antlaşmasını imzaladılar. Antlaşmayı Osmanlı İmparatorluğu adına metni İsviçre Büyükelçisi, şair Rıza Tevfik imzaladı.</p>
<p>Antlaşma 600 yıllık Osmanlı İmparatorluğunu fiilen sona erdiriyordu. Yüzyıllardan beri Osmanlıların elinde bulunan üç kıtaya yayılmış geniş topraklar, üzerindeki nüfusla birlikte imparatorluktan ayrılıyordu. Türklere Anadolu’da küçük bir parça bırakılıyordu. İtalyanlar Antalya yöresinde, Fransızlar, Adana-Maraş bölgesinde geniş topraklar elde ediyorlardı. Başta Mezopotamya olmak üzere, petrol alanları İngiliz mandasına bırakılıyordu. İzmir Yunanlıların denetimine bırakılıyordu ama beş yıl sonra orada halkoyuna başvurulacaktı. Yani bu bölge resmen Yunan egemenliğine geçirilebilecekti. Boğazlar üzerinde Osmanlıların hiçbir söz hakkı kalmıyordu. İstanbul kağıt üzerinde Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olarak kalacak, Padişahın orada oturmasına izin verilecekti ama eğer azınlıklara hakları fiilen verilmezse bu hüküm değiştirilebilir, İstanbul da Osmanlıların elinden alınabilirdi.</p>
<p>Ayrıca:</p>
<p>• Doğu Trakya Yunanistan’a bırakılıyordu. Ermenistan bağımsız bir devlet oluyordu.<br />
Kürtlere özerklik veriliyor, onların yaşadığı bölgenin de daha sonra bağımsız bir devlet olmasının koşulları hazırlanıyordu. Sevr’de Kürtlere de otonomi verileceğinden söz ediliyordu. Fırat’ın doğusunda, Ermenistan, İran ve Suriye arasındaki topraklar için Müttefik ülkeler temsilcilerinden oluşan bir komisyon bir özerklik tasarısı hazırlayacaktı. Sevr Antlaşmasına göre, Antlaşmanın imzalanmasından sonra bu bölgede yaşayan Kürt asıllılar Milletler Cemiyetine başvurarak Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye’den ayrı, bağımsız bir devlet kurmayı arzu ettiklerini ispat ederlerse ve Milletler Cemiyeti de bunu kabul ederse, Türkiye bu topraklardaki bütün haklarından vazgeçecektir.<br />
Sevr Antlaşmasının 62, 63 ve 64. Maddeleri bu konuyu düzenleyen ayruıntılı hükümler içeriyor. Sevr Antlaşmasına göre Harput, Dersim, Hakkari, Siirt ve Diyarbakır bu bölgenin içinde kalıyor.<br />
Bu arada Ermenistanla Kürdistan arasındaki sınırın nereden geçeceğini ABD Başkanının tayin edeceği belirtiliyor.</p>
<p>• Savaş sırasında kaldırılan kapitülasyonlar yeniden tesis edilecekti.</p>
<p>• İngiliz, Fransız ve İtalyan temsilcilerinden oluşturulacak bir Maliye Komisyonu devletin bütçesini yönetecekti. Yani ekonomiye bütünüyle el koyacaktı.</p>
<p>• Antlaşmanın 206. Maddesine göre Müttefikler ülkenin istedikleri bölgesine el koyabileceklerdi.</p>
<p>• Antlaşmanın 149. Maddesine göre azınlıkların dini özerkliği kabul ediliyordu.</p>
<p>• 151. Madde Büyük devletlerin azınlıklar konusunda Milletler Cenmiyetine danışarak alacağı bütün kararlara uymayı Osmanlı İmparatorluğu peşin olarak kabul ediyordu. Daha sonra imzalanacak Lozan’ın 45. Maddesinde, Batı Trakya’daki Türk kökenlilerin Türkiye’deki Rumlarla de aynı haklara sahip olacakları yolunda yer alana benzer bir ifade Sevr antlaşmasında mevcut değildi.</p>
<p>İşte Osmanlı heyetine verine metinde bu hükümler yer alıyordu.</p>
<p>Sevr Antlaşmasında İstanbul’daki Rum Patrikhanesinin de yetkileri genişletilmekte, Patrikhanenin yönettiği okul ve yetimhaneler üzerinde devletin sahip olduğu denetim yetkisi kaldırılmaktaydı. Bugün Patrikhane’nin savunduğu ve Batı ülkelerinin ve Avrupa Parlamentosu gibi kuruluşların Türkiye’ye bir dayatma şeklinde gündeme getirdikleri Heybeliada Ruhban okuluyla ilgili talepleri değerlendirirken geçmişteki bu tecrübeleri unutmak mümkün mü? Kendilerine yıllardan beri şu söyleniyor: Türk Anayasasına göre dini ve askeri nitelikte özel okul açılması mümkün değildir. Müslümanlar için de Müslüman olmayanlar için de bu kural geçerlidir. Bu durumda Ortodoks din adamı yetiştirilmesi için, İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesine bağlı bir bölüm açılabilir. Hayır, bunu kabul etmiyorlar. Çünkü amaç sadece bir dini yüksek okul açmak değil, bunun Patrikhaneye bağlanmasıdır. Onlara bu hak tanınırsa bazı tarikatların özel yüksek dini okul açmaları nasıl engellenebilecektir? Bunu düşünen yoktur. Bu Türkiye’nin meselesidir.</p>
<p>Özetle Osmanlı İmparaorluğunun bu antlaşmanın hükümlerinde her hangibir değişliklik yapmasına izin verilmedi.</p>
<p>Sonunda Sultan Vahdettin işte böyle bir anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı. Sevr Antlaşması 10 Ağustos 1920’de imzalandı.</p>
<p>Osmanlılar açısında yüz kızartıcı olan bu antlaşmanın uygulanabileceğine acaba müttefikler inanıyorlar mıydı? Ortada ciddi bir sorun vardı. Antlaşmanın parlamentolar tarafından onaylanması gerekiyordu. Oysa İstanbul’daki Mebusan Meclisi feshedilmişti. Ankara’daki Büyük Millet Meclisine böyle bir antlaşmayı kabul ettirebilmek akla aykırıydı. Müttefiklerin askeri temsilcileri Anadolu’daki kurtuluş hareketinin giderek güç kazandığını ve Atatürk’le arkadaşlarının dize getirilmesinin mümkün olamayacağını görüyorlardı. Ünlü Fransız Generali Foch, Sevr antlaşmasının uygulanmasını sağlamak için en az 27 tümen askere ihtiyaç bulunduğu görüşünü dile getirmişti. Bu durumda müttefikler Padişaha Ankara’yla uzlaşmaya varabilecek yeni bir hükümetin kurulmasını önerdiler. Damat Ferit hemen istifa etti ve yurt dışına gitti. Karlsbat’ta dinlenmeye ihtiyacı vardı!</p>
<p>Birinci Dünya Savaşının sonunda Türkiye’yi Anadoludan dışlayarak dünyanın bu hassas coğrafyasını kendi nüfuz bölgesi haline getirmek isteyenlerin unuttukları bir şey daha vardı. Onların Ermenilerin ve Kürtlerin hamiliğini üstleneceğini zannettikleri Amerika’da iç sorunlar yaşanıyordu.</p>
<p>Başkan Wilson Kongreye her istediğini yaptıracak durumda değildi. İç politika gelişmeleri nedeniyle Amerika Avrupa’ya ilgisini azalttı. Artık Ermenistan üzerinde Amerikan mandası düşüncesi unutulmuştu. Esasen Cumhuriyetçi Partinin 1920 yılında yaptığı Ulusal Kongrede de Amerika’nın Ermenistan üzerinde manda yönetimi kurma önerisi kabul edilmedi. Hem Cumhuriyetçilerin hem de Demokratların Amerikanın İstanbul veya Ermenistan üzerinde yönetim sorumluluğu üstlenmesine karşı oldukları anlaşılmıştı. Kongre’de Ünlü politikacılardan Henry Cabot Lodge, “Amerika’nın bütün ülkelerin toprak bütünlüğünü ve bağımsızlığını koruma yükümlülüğünden” söz ediyordu. Amerikan Senatosu, daha sonra, 19 Kasım 1920 tarihinde Amerika’nın Milletler Cemiyetine üye olmasını da reddetti ve Orta Doğuda etkin bir rol oynamasını da kabul etmedi.</p>
<p>Bu arada İtalyanların Anadolu topraklarına ilgisi de azalmıştı. İş başındaki Orlando Hükümeti düştü, onun yerine gelen Başbakan Nitti’nin Anadolu ile uğraşacak hali yoktu. O İtalya’nın iç meselelerine öncelik verdi. Fransa’da da yeni düşünceler ortaya çıktı. Fransız bankerler her şeyden önce Osmanlı İmparatorluğundan alacaklarını tahsil etme peşine düşmüşlerdi. Osmanlı borçlarının % 60’ı Fransa’yaydı. İmparatorluk parçalanırsa bu borçlar nasıl ödenecekti? Fransız Bankerlerin baskısı Başbakan Clemenceau üzerinde etkili olmaya başladı. Bu arada Clemenceau Lloyd George’un kendisini aldattığından şikayet ediyor, Lloyd George da Başkan Wilson Ermenistan’da manda yönetimi kurmaktan vazgeçtiği için rahatsızlık duyuyordu.</p>
<p>Bugün Ermenistan’da Sevr hayaliyle yaşayanlar az değildir. Merak edenler Ermenistan bağımsızlık bildirgesine bakabilirler. O belgede bugünkü Dermenistan’dan Doğu Ermenistan olarak söz ediliyor. Peki Batı Ermenistan neresi? Türkiye’nin Doğusundaki topraklarından başka neresi olabilir? Ermenistan’ın temel yasalarındaki belgelere bakmak lazım. Ayrıca bazı Ermeni siyasetçileri de çeşitli konuşmalarında içlerindeki Sevr özlemini gizlemiyorlar.</p>
<p>Kuzey Irak’ta da Sevr Antlaşmasın’nın Kürtlere öz yönetim hakkı verdiğinden, ancak uluslar arası politikanın bir sonucu olarak bunun önlendiğinden bahsediliyor. 19 Nisan 2004 tarihli ve Irak’ın Kürdistan Bölgesi Anayasası başlıklı belgenin başlangıç bölümünde de Sevr antlaşmasından söz ediliyor ve uluslar arası menfaatlerin Kürtleri bu antlaşmadaki haklarından mahrum ettiği söyleniyor. Güney Kürdistan’ın 1925’de Irak devletine bağlanması eleştiriliyor.</p>
<p>Zaman zaman Batı gazetelerinde yer alan hayali Kürdistan haritası, esas olarak Sevr’den esinlenen bir haritadır.</p>
<p>Bu gerçekler ortadayken gerek azınlıklar gerek diğer konularda Sevr antlaşmasının hortlatılmak istendiğinden söz edenleri “Sevr sendromuna kapılmakla” suçlamak doğru mudur? İşin gerçeği şudur: Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde olduğu gibi, Türkiye’nin zayıf, dış baskılara açık, gücünü ortaya koyacak iradeden yoksun olduğuna inanılan dönemlerinde böyle hayallerle, hatta taleplerle ortaya çıkanlar olacaktır. Ama Türk ulusu her zaman böyle hayaller besleyenleri etkisiz kılacak güce sahip olacaktır. Yeter ki, ülkeyi tehdit eden tehlikeler zamanında görülüp teşhis edilsin ve gerekli önlemler cesaret ve kararlılıkla alınsın.</p>
<p>İşte Atatürk’ün önderdiğinde zaferle sonuçlandırılan milli mücadeleyi ve daha sonra 24 Temmuz 1923 tarihinde imzalanan Lozan Barış antlaşmasını değerlendiriken Türklerin canları pahasına yırtıp atarak tarihin çöplüğüne gönderdikleri Sevr Antlaşmasını daima hatırda tutmakta fayda var.</p>
<p>Cumhuriyetimizi kuranların ülkemizi nelerden kurtardıkları bilinmeden milli mücadelenin de Lozan’ın da değeri tam olarak anlaşılamaz. Atatürk’ün Lozan antlaşmasıyla ilgili sözleri Türkiye’nin Sevr antlaşmasını yırtarak nasıl bir badireden kurtulduğunu gösteriyor: “Lozan Barış Antlaşması Türk ulusuna karşı yıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşmasıyla tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını gösteren bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseridir”</p>
<p>Bütün bu gelişmeleri bugünden geriye doğru bakarak değerlendirirken bazı Şimdi Türkiye’ye komşu bölgelerdeki bazı ülkelerin ve bazı yerel yöneticilerinin gönüllerinden Sevr antlaşmasının hükümlerinin geçtiğini söylememek mümkün mü?</p>
<p>Hatta o tarihlerde Türkiye’ye Sevr antlaşmasını dayatmak isteyenler acaba o zamanki emellerinden tamamen vaz geçmişler midir? Ünlü gazeteci Metin Toker’e sorarsanız, hayır, vazgeçmemişlerdir. Onlar Atatürk’ten sonra İsmet Paşa gibi liderlerin devleti yönettiği dönemlerde ancak onlara tahammül etmişlerdir ve eski hedeflerine ulaşmak için fırsat kollamışlardır. Atatürk’ün dediği gibi, onlar Türkiye’de zayıf liderlerin işbaşına gelmesini daima beklemişlerdir. Ama bir şeyi unutmuşlardır: Türk milletinin haklarını ve ulusal çıkarlarını her fırsatta koruma iradesini. Bu irade var oldukça Sevr’i hortlatma çabaları hiçbir zaman başarıya ulaşamayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2675/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TBMM Genel Kurul Konuşması &#8211; Dışişleri Bakanlığı Teşkilat Yasası Hk.</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2646</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2646#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Jul 2010 08:35:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2646</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Dışişleri Teşkilat Yasası, Dışişleri Bakanlığına, Bakanlığın personeline çok önemli ulusal görevler yüklemektedir.
Sayın Bakanı dinledik, dün de dinledik, daha önce de dinledik. Büyük bir dünya vizyonunu dile getirdiğini görüyoruz. “Türkiye dünyanın her tarafından etkili olmalıdır.” diyor, doğrudur. Bundan önceki, sizden önceki hükûmetler zamanında da Türkiye bir taraftan Şili’de bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; görüşmekte olduğumuz Dışişleri Teşkilat Yasası, Dışişleri Bakanlığına, Bakanlığın personeline çok önemli ulusal görevler yüklemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Bakanı dinledik, dün de dinledik, daha önce de dinledik. Büyük bir dünya vizyonunu dile getirdiğini görüyoruz. “Türkiye dünyanın her tarafından etkili olmalıdır.” diyor, doğrudur. Bundan önceki, sizden önceki hükûmetler zamanında da Türkiye bir taraftan Şili’de bir taraftan Çin’de bir taraftan Güney Afrika’da temsilcilikler açarak dünya çapında bir vizyon sahibi olduğunu kanıtlamıştır ama bütün ülkelerin dış politikalarında öncelikler vardır. Biz dünyanın en uzak bölgelerine birinci önceliği verip de ulusal çıkarlarımızı en yakından ilgilendiren konuları ikinci plana bırakırsak, ihmal edersek, onlara yeterince zaman ayırmazsak yanlış bir iş yapmış oluruz. Bu öncelikli konularımızın belki de en başında veya en ön sıralarında Avrupa Birliğiyle ilişkilerimiz geliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, 1963 yılından beri, ortaklık anlaşmasını imzaladığımız tarihten beri bütün Türk hükûmetleri istisnasız olarak Türkiye&#8217;nin Avrupa Birliğine tam üyeliği hedefini savunmuşlardır. Bu Hükûmet zamanında üyelik müzakereleri başlamıştır. 3 Ekim 2005 tarihinde biz Hırvatistan’la aynı tarihte üyelik müzakerelerine başladık. Bildiğiniz gibi, bu müzakereler bölüm bölüm yapılıyor. 35 tane bölümü müzakereye açmak ve kapatmak zorundasınız. Dün bir müzakere başlığını açarak biz açtığımız müzakere başlıklarının sayısını 13’e çıkarttık.  Hırvatistan dün bütün müzakere başlıklarını açtı, sadece 6 başlık kaldı kapatması gereken, onları da kapatınca müzakere sürecini bitirecek ve değerlendirmelere göre 2012 yılının sonunda Avrupa Birliğine tam üye olacak. Biz ise yaklaşık 13 başlık, ki daha doğrusu yaklaşık üçte 1’ini açmış oluyoruz, sadece bir tanesini kapatabildik. Acaba niçin? Türkiye&#8217;nin kusuru mu? “Türkiye&#8217;nin kusurudur” dersek çok haksızlık yapmış oluruz. Bir iki konuda yasa çıkartmamız gerektiğini biliyoruz Sendikalar Yasası filan gibi ama esas sıkıntı Türkiye&#8217;nin önüne getirilen engellemelerdir. Bakınız, dünkü başlığı açtıktan sonra, biz bundan sonra üzerimize düşen bütün görevleri yapsak bile açabileceğimiz başlık sayısı 3’ten ibarettir. Yani 13 artı 3, 16 başlığı açmış olacağız, gerisi veto edilmiştir, dondurulmuştur, bloke edilmiştir. Bunlardan bir bölümü Kıbrıs’la bağlantılı olarak Avrupa Birliği Konseyi tarafından bloke edilmiştir, 5 tanesi Fransa tarafından bloke edilmiştir. Niçin? Fransa diyor ki: “Bunları müzakereye açarsak Türkiye&#8217;nin tam üyelik yolu açılır.” Yani açıkça yüzümüze karşı Türkiye&#8217;nin üyelik yolunu kapattığını söylüyor. 6 tane başlık Kıbrıs Rum Kesimi tarafından bloke edilmiştir, engellenmiştir, ne yaparsanız yapın bu altı başlığı açamıyorsunuz.</p>
<p style="text-align: justify;">Neticede, değerli arkadaşlarım, bu konuyu mutlaka aşmak lazımdır, sonuna kadar gitmek lazımdır, burada Hükûmete büyük görev düşüyor. Eğer bizden bu konuda bir destek isterlerse, şimdiye kadar verdiğimiz desteğin ötesinde biz bu desteği vermeye hazırız.<br />
İkinci bir konu şudur Avrupa Birliğiyle ilgili: Avrupa Birliği 2008 yılının Şubat ayında bir çerçeve anlaşması kabul etti. Çerçeve anlaşması yabancı düşmanlığı, ırkçılıkla ilgilidir, fakat içinde bir hüküm var. Sayın Yakış gayet iyi bilir. Bu hüküm, soykırım iddiaları söz konusu olduğunda -Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesi’nin aksine- bir millî mahkemeye “Şu tarihî olay soykırımdır.” deme hakkını tanıyor ve diyor ki bu çerçeve anlaşması: “Eğer bir insan bu mahkeme kararına rağmen o olayın soykırım olmadığını iddia ederse, bir ila üç yıl hapis cezasına çarptırılır.” Bu ne demektir? Diyelim ki Belçika millî mahkemesine bu yetkiyi verdi bu anlaşma çerçevesinde, Belçika mahkemesi de “1915 olayları soykırımdır.” diye bir karar aldı. Belçika’daki bir Türk vatandaşı “Hayır, 1915’te benim atalarım soykırım suçu işlemedi.” derse, bir ila üç yıl hapis yatacak. Şimdi, bu anlaşma bu yılın Kasım ayında yürürlüğe giriyor. Biz Karma Parlamento Komisyonunda bunun mücadelesini veriyoruz. Sayın Elekdağ Avrupalı milletvekilleriyle bu konuyu görüşüyor ama değerli arkadaşlarım, burada mühim olan, hükûmetlerin bu çerçeve anlaşması bünyesinde millî mahkemelere bu yetkiyi verip vermeyecekleridir. Bu konuda hükûmetleri ikna edecek olan bizim hükümetimizdir. Yani dünyanın en uzak bölgelerinde menfaatlerimizi ararken, Sayın Bakanın bize en yakın olan bu bölgedeki bu fevkalade önemli konuya değindiğini ben şimdiye kadar hiç duymadım. Yani bu o kadar önemlidir ki, bu yılın kasım ayından itibaren, biz eğer bütün AB hükûmetlerini ikna edemezsek vatandaşlarımıza 1915 olaylarının soykırım olmadığını söyleme hakkını veremeyeceğiz. Bu kadar ciddi bir konudur. Buna benzer çok konu var Avrupa Birliği çerçevesinde, hepsini söylemiyorum ama bu iki konuyu ümit ediyorum ki, Hükûmetimiz öncelikli meseleler olarak ele alacaktır ve en kısa zamanda çözüme kavuşturacaktır. Çünkü diplomaside başarı uçuş milleriyle, görüşme saatleriyle ölçülmüyor aldığınız sonuçla ölçülüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, gene öncelikli konularımızdan bir tanesi şudur: Sayın Bakan, çok haklı olarak, Gazze’ye uygulanan ambargodan bahsetti. Gerçekten, biz de Büyük Millet Meclisi olarak oy birliğiyle bu ambargonun kaldırılmasını istedik. Fakat, acaba ambargo dünyada sadece Gazze’ye mi uygulanıyor? Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne uygulanan ambargo bizim için o kadar önemli değil midir? Ticaret Tüzüğü’nden bahsediliyor. Avrupa Birliği eğer Ticaret Tüzüğü’nü kabul ederse doğrudan ticaret yapılacak, vesaire falan. Kıbrıs’a uygulanan ambargo bundan mı ibarettir?</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs’a bugün ulaşım ambargosu var. Kıbrıs’ta bir insan trafik kazası geçirse özel bir uçakla onu alıp Londra’ya götüremezsiniz, yasaktır. Kıbrıs’tan kalkan herhangi bir uçağın Türkiye dışındaki bir ülkeye inmesi yasaktır. Kıbrıs ile ilgili ambargolardan bahsediyorduk. Kıbrıs’a spor ambargosu olduğunu hiç duydunuz mu? Bırakınız bir yabancı ülkenin takımını herhangi bir takım, futbol, basketbol, hentbol bir Türk takımı, bir Türk futbol takımı Kuzey Kıbrıs’ta bir maç yapamaz biliyor musunuz? Kuzey Kıbrıs’a bir futbol takımı gönderdiğiniz zaman, gönderirseniz eğer sizi FİFA’dan ihraç ederler. Bu kadar katı, bu kadar acımasız ambargolar altında yaşıyor bizim Kıbrıs’taki soydaşlarımız. Şimdi, Hükûmetin ağzından bu konulara değinildiğini hiç duydunuz mu bugüne kadar? Kıbrıs değil sadece, Abhazya. Bizim çok değerli Kafkas kökenli vatandaşlarımızın akrabalarının yaşadığı Abhazya. Bu Abhazya’ya o kadar katı bir ambargo uygulanıyor ki, Türkiye’den kalkan bir uçak Abhazya’ya inemez. Türkiye’den kalkan bir gemi Abhazya’ya gidemez. Geçenlerde yine bir Türk gemisi, Buket isimli bir Türk gemisi benzin götürüyor Abhazya’ya. Bu kadar insani bir yardım, bir ticari faaliyet hatta. Gürcistan gemileri açık denizde bunu yakaladılar, Gürcü limanına çektiler. Yani bir cins Mavi Marmara gemisine yapılan silahlı saldırı bölümü hariç muamele. Açık denizde bir Türk gemisini yakalama hakkınız var mı sizin? Yok. İçindeki mürettebatıyla, mürettebatı tevkif ettiler. Sayın Bakan gitti Gürcistan’a mürettebatı kurtarabildi, gemiyi kurtaramadı. Ama Gürcistan’ın yaptığı işin uluslararası hukukun ihlali olduğunu tescil edemedik.</p>
<p style="text-align: justify;">Başka, Azerbaycan’a uygulanan ambargo. Siz, Azerbaycan’a Ermeni-Azeri çatışmasından sanki Azeriler sorumluymuş gibi ambargo uygulandığını biliyor musunuz? Bu konuyu hiç gündeme getirdik mi? Yani dış politikada büyük hedefler, vizyonlar çok iyi ama burnumuzun dibinde bu kadar büyük insanlık dramları yaşanırken biz sessiz kalamayız.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, aynı şekilde, gene çok yakınımızda, bizi çok yakından ilgilendiren başka sorunlar var. Mesela Yunanistan. Batı Trakya’da Yunanistan 60 bin soydaşımızı vatandaşlıktan attı biliyor musunuz? Eski Vatandaşlık Yasası’nın 19’uncu maddesine göre “Uzun süre yurt dışına çıktılar.” diye 60 bin Batı Trakya Türkü, Yunun vatandaşlığından ihraç edildi. Şimdi, Sayın Başbakanımız gitti Atina’ya; çok merak ediyorum, acaba bunların tekrar Yunan vatandaşlığına alınmasını sağlayabildik mi? Buyurun size en önemli konulardan biri. Siz, Rodos ve İstanköy’deki Türk çocuklarının eğitimi için yedi tane okul vardı, yedisinin birden kapatıldığını biliyor musunuz? Şu anda bir tane okul yok. Bunlar bizim meselelerimiz değil mi? Bunlar dünyanın bir ucunda yaşayan insanların haklarını, çıkarlarını korumak için sahneye çıkan Türkiye açısından önemsiz konular mıdır?</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs’ta pek çok mesele var. Şimdi, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Hristofyas kalktı, diyor ki: “Kofi Annan planı ölmüştür.” Bu ne demek oluyor? Biz demiştik ki: “Kofi Annan planının ötesine geçemeyiz.” “Kofi Annan Planı ölmüştür.” ne demek? Şu demek, başka bir izahı yok: Yani biz Kıbrıslı Rumlar açısından Kofi Annan planından daha iyisini müzakere ediyoruz, razı mısınız buna, razı mısınız? Yani Kofi Annan planının gerisine gitmeye Hükûmetimiz razı mıdır değil midir? Ne görüşülüyor biliyor muyuz? Bilmiyoruz. Biz Yunanlı milletvekilleriyle konuştuk, bize dediler ki: “Kıbrıs’taki görüşmeler hakkında bize her hafta brifing veriliyor, her hafta bilgi veriliyor.” Şimdi soruyorum çok değerli arkadaşlarıma, Adalet ve Kalkınma Partisi üyesi arkadaşlarıma: Siz böyle brifing alıyor musunuz her hafta? Biz hiç almadık şimdiye kadar. Bir kere Sayın Bakanla kısa bir görüşme yapmıştık, onun dışında hiçbir bilgi almıyoruz. Şimdi, bu Meclis, sonunda kararı verecek Meclis değil midir? Kıbrıs’ta bir anlaşma olursa Londra ve Zürih Anlaşmalarının yerini alacak, biz onaylamayacağız mı? Ama, hiçbir bilgimiz yok. Ne oluyor, ne bitiyor, kim kiminle ne görüşüyor, hangi tavizi alıyoruz, hangi tavizi veriyoruz? Hiçbir şeyden haberimiz yok. Bunları mutlaka ele almamız lazım. Örnek, Kıbrıs’ın deniz sahaları var. Kıbrıs Rum kesimi, kendisi “Şu deniz sahaları benimdir.” diye ilan etmiş. Bakıyoruz, Türkiye&#8217;nin ilan ettiği deniz sahalarının üstüne çakışıyor bazıları yani deniz sahalarının bir bölümü üzerinde hem Türkiye&#8217;nin hem Kıbrıslı Rumların iddiaları var. Peki, Kıbrıs devletini kuran anlaşmalara göre, sizin deniz sahası ilan etme hakkınız var mı? Yok. Deniz sahasıyla ilgili anlaşmalar yapmışlar, ekonomik bölgeyle ilgili. Kiminle? Bizim dostumuz, yakınımız, arkadaşımız, Arap ve Müslüman ülkesi Mısır’la ve uluslararası hukukta Mısır’a verilen deniz sahalarının bir bölümünü de Kıbrıslı Rumlar ele geçirmiş. Haberiniz var mı bundan? Sayın Bakanın konuşmaları arasında -ben rastlamadım, belki aranızda rastlayan vardır- bunlara, hiç rastladınız mı bu konulara? Zannediyorum ki rastlamadınız.</p>
<p style="text-align: justify;">Değerli arkadaşlarım, şimdi, çok önemli bir konu var. İsrail Meclisinin Dış İlişkiler Komitesi 8/12 çoğunlukla bir karar aldı, “Ermeni soykırımı iddiasını genel kurula getireceğiz.” diye. Şimdi, bugünkü ortamda, Ermenistan’ın bu soykırım iddiasını gündeme getirmesi muhtemeldir, Meclisinin genel kurulunda. Oradan çıkarsa bir soykırım kararı, Sayın Başbakan sözünün arkasında durarak, Türkiye’deki kaçak Ermenileri sınır dışı mı edecek? Ne diyordu Başbakan: “100 bin kaçak Ermeni var, biz göz yumduk.” Ben resmen soru önergesi verdim ve cevabını aldım.</p>
<p style="text-align: justify;">Sayın Başkan, 2009 yılında Türkiye’de tespit edilen, yakalanan ve sınır dışı edilen Ermeni sayısı 11 kişiden ibaret. Bu 100 bin rakamı nereden çıkıyor kuzum? Yani, devlet ciddi konuşur. Başbakan konuştuğu zaman devlet konuşuyor demek. 100 bin kişiyi nereden buldunuz? “Bunları biz idare ediyorduk.” diyor. Devlet idare etmez, devlet yasaları uygular ama bu kadar Ermeni yok Türkiye’de. Bu kadar kaçak Ermeni yok. Bunu nereden çıkarttınız? Devletin resmî rakamı 11 kişi. Gürcistan’dan mesela 300 kişi yaklaşık, başka ülkelerden, Türkmenistan’dan bu kadar, Ermenistan’dan 11 kişiden ibaret. Bu 100 bin rakamı nereden çıkıyor? Sayın Bakan izahat verirse çok memnun olurum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2646/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
