<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Wed, 09 May 2012 12:52:41 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen &#8211; Rusya’nın Sesi &#8211; 07 Mayıs 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2935</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2935#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:52:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2935</guid>
		<description><![CDATA[

François Hollande’ın söylemlerinden ne kadarı seçim kazanma arzusuna yönelikti, ne kadarı gerçekten Fransa’da köklü politika değişikliklerine yol açacak bunu göreceğiz. Beklememiz gereken diğer bir husus Haziran ayının ortalarında yapılacak olan parlamento seçimidir. Parlamento seçimini de François Hollande gibi sosyalist parti kazanırsa, çoğunluğunu oluşturursa o zaman cumhurbaşkanının da meclisin de uyum içinde politika oluşturması muhtemel olabilecektir. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>François Hollande’ın söylemlerinden ne kadarı seçim kazanma arzusuna yönelikti, ne kadarı gerçekten Fransa’da köklü politika değişikliklerine yol açacak bunu göreceğiz. Beklememiz gereken diğer bir husus Haziran ayının ortalarında yapılacak olan parlamento seçimidir. Parlamento seçimini de François Hollande gibi sosyalist parti kazanırsa, çoğunluğunu oluşturursa o zaman cumhurbaşkanının da meclisin de uyum içinde politika oluşturması muhtemel olabilecektir. Aksi takdirde cumhurbaşkanı bir tarafta meclis ağırlığı bir tarafta Fransa’da istikrarsız bire tablo ortaya çıkabilecektir. Fransızların co-habitation dedikleri cinsten. Şimdi Türkiye ile söylemlerinde bizi Sarkozy’nin rahatsız eden sözler Ermeni Soykırımı ile ilgiliydi. Bu sözde soykırımı inkar edenlere para ve hapis cezası verilmesini ön gören bir kanun meclisten geçirilmiştir. Ama ne yazık ki Hollande da aynı şeyi söyledi. Seçilirse anayasa mahkemesi tarafından iptal edilen aynı kanunu bir daha meclise getireceğini söylemiştir. Bu tutumunda ısrar edecek mi etmeyecek mi onu göreceğiz. Diğer bir nokta, Türkiye &#8211; AB müzakerelerinde Fransa tarafından 5 başlık veto edilmişti. Hollande bu vetoyu kaldıracak mı kaldırmayacak mı? Türkiye &#8211; AB ilişkilerine daha önceki parti başkanı Aubry  kadar değilse bile nispeten sıcak baktığı ifade edilen François Hollande’ın bu konuda izleyeceği tavır bizim için Türk &amp; Fransız ilişkilerinde bir ölçü olacaktır. O da aynı tepkiyi izlemeye devam ederse o zaman da anlayacağı ki Sarkozy’nin izlediği politikalar sadece kendi kişisel hesaplarının bir sonucu değil Fransa’nın yerleşmiş politikasıdır. Ama biz şimdilik olumsuz gözle değil de olumlu bir beklenti ile bakmayı tercih ediyoruz. Önümüzdeki haftalar içinde söylediğim gelişmeler ortaya çıktıktan sonra Hollande’ın cumhurbaşkanı sıfatı ile yapacağı açıklamaları gördükten sonra daha sağlıklı bir değerlendirme yapabileceğiz. Ama geçmiş 8-10 yıl içinde Türk &amp; Fransız ilişkileri maalesef tarihin en zor dönemlerinden birinden geçmiştir. Umarım ki şimdi bu bitecektir ve taç giyen baş akıllanır sözünü hatırlatacak şekilde Fransa, Türkiye konusunda daha olumlu politikalar izleyecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2935/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Kanal A’ya Verdiği Mülakat &#8211; 27 Nisan 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2934</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2934#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:52:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2934</guid>
		<description><![CDATA[

Biz bu konudaki düşüncelerimizi 27 Nisan bildirisinden daha önce yaptık. Yani o zaman iki şey söyledik.  Birincisi, laiklik konusundaki duyarlılığımızı dile getirdik ve iktidarın laiklik karşıtı eylemlerinden duyduğumuz rahatsızlığı, tepkiyi defalarca dile getirdik. Askerlerden çok önce söyledik. Daha sonra da anayasa mahkemesinin AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kararı da  bizi haklı çıkardı. İkinci söylediğimiz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Biz bu konudaki düşüncelerimizi 27 Nisan bildirisinden daha önce yaptık. Yani o zaman iki şey söyledik.  Birincisi, laiklik konusundaki duyarlılığımızı dile getirdik ve iktidarın laiklik karşıtı eylemlerinden duyduğumuz rahatsızlığı, tepkiyi defalarca dile getirdik. Askerlerden çok önce söyledik. Daha sonra da anayasa mahkemesinin AKP’nin laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kararı da  bizi haklı çıkardı. İkinci söylediğimiz şey de şuydu, seçilecek cumhurbaşkanı bütün milletimizi kucaklayacak bir insan olmalı, yalnız iktidarın dayattığı bir şahsın seçilmesi yoluna gidilmemelidir. Görüş birliği ile mecliste bunu seçmeye çalışalım. Hatta AKP içinden bir adayı da seçebiliriz, dedik. Bu kadar açık söyledik, ben de genel başkan da söyledik. Üçüncüsü 27 Nisan Bildirisi ile ilgili olarak da defalarca söyledik çok açık bir şekilde bu açıklamayı askerlerin yapması yanlış olmuştur çünkü bu siyasetçilerin görevidir. Biz bu konularda görüşlerimizi açıklarız daha önce de açıkladık daha sonra da açıklarız ama askerlerin açıklaması doğru değil. Askerlerin açıklamasından sonra şöyle bir izlenim yaratılır ki efendim muhalefet de askerler söylediği için bu görüşü savunuyor, ki bunu söyleyenler oldu. Biz askerler dediği için hiçbir şey söylemedik. Bizim görüşlerimiz başından beri belliydi. Her zaman laiklik konusundaki ve cumhurbaşkanlığı seçimlerindeki duyarlılığımızı söyledik. Parti olarak daha sonra da görüşlerimizde değişiklik yapmadık.</p>
<p>Haluk Koç benim çok değerli arkadaşımdır, değerli bir politikacıdır. Tam olarak ne dediğini bilemem ama Haluk Koç ile veya herhangi bir partili arkadaşımla medya aracılığı ile konuşmayı uygun görmem. Zaten ben o sırada Ankara’da da değildim. Bir milletvekili arkadaşımla birlikte Afyon’da bir gezideydik. Telefonlardan aranınca, size biraz önce anlattığım temel görüşü anlattım.  Ama bunun içinden bazı kelimeleri veya cümleleri alarak farklı hale getirirseniz doğru olmaz. O konuda görüşlerim çok açıktır. Dediğim gibi burada üç noktaya dikkat etmek lazımdır. Birincisi biz askerlerden önce söyledik görüşlerimizi. İkincisi, laiklik konusundaki duyarlılığımız anayasa mahkemesi kararı ile tescil edilmiştir. Üçüncüsü, cumhurbaşkanının meclisin büyük çoğunluğunun oyuyla seçilmesi gerektiği konusundaki ısrarımızdır ki ben şahsen ısrar ediyorum. AKP içinden bir adayda uzlaşsaydık bugün yaşanan bu sıkıntılar da yaşanmazdı belki. Böyle adaylar da vardı AKP içinde bizim de destekleyebileceğimiz. CHP askerlerin çizgisinde görüş beyan etti diye yorumlamak yanlış. Kaldı ki biz hiçbir zaman daha önce de şimdi de kurumları muhatap almayız. Bizim muhatabımız askerler değil hükümettir. Askerler de hükümete bağlıdır. Şunu unutmayınız ki CHP’nin bir önceki genel başkanı Deniz Baykal askerler tarafından 12 Eylül’de yargısız infaz niteliğinde gözaltına alındıktan sonra bile kurum olarak askerlere karşı incitici bir söz söylememiştir. Demirel de başkaları da söylememiştir. Yani kurumlarla polemiğe girişmek siyasetçilerin işi değildir. Biz o kurumların üzerinde otorite sahibi olan hükümet ile kendimizi muhatap sayarız.</p>
<p>Sayın Kılıçdaroğlu’nun da görüşüne saygı gösteririz. Ancak CHP bizim görev yaptığımız dönemde temel çizgisinden, ilkelerinden, iradesinden en küçük bir sapma göstermemiştir. bizim bütün özenimiz, dikkatimiz buydu. biz Atatürk’ün kurduğu parti olarak Atatürk’ün ilkelerine partimizin temel yaklaşımlarına olarak daima saygılı olduk, bunları korumaya çalıştık, söylediğimiz bütün sözler, yaptığımız bütün konuşmalar bu doğrultudadır. Hiçbir zaman hiç kimse bizi CHP’nin temel ilkelerinden sapmakla suçlayamaz. Ama bazı sözlerimizin çarpıtıldığı, anlamından çıkartıldığı da doğrudur ama ne yapalım ki demokrasilerin özelliklerinden biri de bu, bazen düşünceleriniz farklı şekilde yansıtılabiliyor . Şunu size hatırlatmak isterim ki 1 mart tezkeresini de reddederken CHP, askerlerin çizgisinde olduğu için mi reddetmişti. Askerlerin bunu desteklediğini bilmiyor muyduk? Ama ülkenin çıkarları öyle yapmayı gerektiriyordu. Bunun başka bir izahı olabilir mi? Askerlerin kısa süreli Kuzey Irak harekatının alelacele ABD baskısı ile bitirilmesine en büyük tepkiyi biz gösterdik. Askerler ne dediler bize? Siz teröristlerden daha büyük zarar verdiniz dediler. Ona rağmen biz polemiğe girmedik. Yabancı ülkelerin baskısıyla bu şekilde kararlar almak yanlıştır dedik. Çünkü partimizin temel ilkeleri bu doğrultudadır. Ama hiç kimse kalkıp da kendi görüşleri, ilkeleri olmayan, askerler ne dersi onun peşinden giden bir parti gibi takdim etmemelidir. Şimdiki parti yöneticilerinin görüş ve değerlendirmelerini dikkatle izliyoruz. Benim görüşüme göre şu sıralar en ihtiyaç duyulan şey birlik ve beraberliktir. Bu hükümet ile mücadele etmenin en iyi yolu da budur. Ama şimdi partililer birbirine böyle kamuoyu önünde eleştirecek cümleler kullanmaya kalkarlarsa  herkes her sözün cevabını verir ama parti bundan zarar görür. Partinin en çok birliğe ihtiyaç duyduğu zaman şimdidir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2934/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Dünya Kıbrıs Türkleri Vakfı II. Kongresi’nde Yaptığı Konuşma &#8211; 19 Nisan 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2933</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2933#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:51:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2933</guid>
		<description><![CDATA[

Çok teşekkür ediyorum nazik davetiniz için. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çok önemli görevler yapan Kıbrıslı Türk arkadaşlarımızın böyle bir toplantıda bir araya getirilmeleri gerçekten son derece önemlidir. Biz hepinizi yalnız KKTC’nin değil, Türkiye’nin de birer büyükelçisi olarak görüyoruz. Bulunduğunuz ülkelerde tezlerimizi en iyi anlatacak insanlar sizsiniz. Şimdi algı yönetimi diye bir şey var, perception management. Bunun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Çok teşekkür ediyorum nazik davetiniz için. Dünyanın çeşitli ülkelerinde çok önemli görevler yapan Kıbrıslı Türk arkadaşlarımızın böyle bir toplantıda bir araya getirilmeleri gerçekten son derece önemlidir. Biz hepinizi yalnız KKTC’nin değil, Türkiye’nin de birer büyükelçisi olarak görüyoruz. Bulunduğunuz ülkelerde tezlerimizi en iyi anlatacak insanlar sizsiniz. Şimdi algı yönetimi diye bir şey var, perception management. Bunun esası neyin doğru neyin yanlış olduğunu size başkaları söyleyecek siz de inanacaksınız. Bunu medyalar vasıtasıyla yaparlar. Dünyada yayınlanan bütün haberlerin %84‘ünün kaynağı EP, UPI, Reuters ve Associated Press. Dünyanın en önemli olayları nedir, o olaylara nasıl bakmak lazımdır, kim haklıdır, kim haksızdır, onları bu ajanslardan öğreniriz. Bu ajanslar da kendi ülkelerinin etkisi altında çalışırlar. Perception management neyin doğru neyin yanlış olduğunu insanlara, kitlelere, halklara kabul ettirme sanatı. Bunda da çok başarılı olduklarını itiraf etmemiz lazım. Biz haksız bir davayı savunmaya çalışan insanlar gibi gösteriliyoruz. Biz acaba hakikaten haksız bir davayı mı savunuyoruz? Yoksa haklı olduğumuz halde haksız gibi mi gösteriliyoruz? Öyle bir psikolojik hava içerisine sokuyorlar ki, yalnız Kıbrıs meselesinde değil, biz yanlış bir iş yaptık, bir kusur işledik, şimdi bunu telafi etmemiz lazım, telafi etmemiz için de taviz vermemiz lazım. Acaba böyle mi? Kıbrıs meselesini doğru anlayabilmemiz için Kıbrıs’ın  dışındaki meselelerde ne oluyor ona bakmak lazım. Onda da aynı durum ile karşı karşıyayız. Kıbrıs’ta bzi haksız buluyorlar da Ermenistan meselesinde mi haklı buluyorlar? Ermenistan sınırlarını niye açmıyoruz? Çünkü Ermenistan Azeri topraklarının % 20‘sini işgal etmiş, 1 milyon Azeri kardeşimizi göçmen durumuna sokmuş. Şimdi biz de diyoruz ki çekilin topraklardan sınırı açalım. Hayır diyorlar. Biz burada haksız olduğumuz için mi bize baskı yapıyorlar? PKK meselesi, Kuzey Irak’ta Türkiye’ye gelip binlerce insanımızı öldürüyorlar, tasfiye edin diyoruz, etmeyiz, biz yapalım, hayır diyorlar. Haksız olduğumuz için mi? KKTC için patrikhaneye ekümenik baskı, Lozan’a açıkça aykırı. Hepsini birden düşündüğünüz zaman bu bölgede başka devletlerin stratejik menfaatleri, Türkiye’nin haklarını koruyan ve bölgede gerçek bir güç olan ülke haline gelmesi ile çakışıyor. KKTC konusunda baskı yapıyorlar çünkü onlar için çok önemli, stratejik değer taşıyan bir adayı biz deniz aşırı operasyon ile varlığımızı bildirmişiz, oradaki Türklerin can güvenliğini sağlamışız, onları tarihte ilk defa güvenle yaşayacak bir ortama kavuşturmuşuz. Peki binlerce Türk ölse daha mı iyi olurdu? Onu bilmem diyorlar. Bosna harekatından önce Sırpların Bosna’ya saldırılarında 200.000 kişi öldü. Bu işin siyasi çözüme kavuşturulması için hiçbir müdahale yapılmadan iki sene harcandı. Eğer başında bu müdahale yapılsaydı 200.000 insan hayatta olacaktı. Bunun diplomatik çözümünü yürütmekle görevli, uluslararası alanda ünlü bir siyasetçi Kanada’ya gidiyor, Kanadalılar diyorlar ki bu çatışmayı durdurmak için şunu yapmak lazım, insanlar ölüyor, adam da cevap veriyor, kim size söyledi bizim çatışmayı durdurmak istediğimizi, diye.  Bu uluslararası ilişkilerin gerçekten çirkin yanı budur. Bilirsiniz ki uluslararası alanda herkes haklıyı, haksızdan ayırma, haklının hakkını verme, haksızı cezalandırma gibi bir yaklaşım içinde değildir. En etkili yöntem ise baskı yöntemidir. Baskıyı kime yapacaksınız? Haksız tarafa mı? HAyır. Baskıdan etkilenecek tarafa yapacaksınız. Kime baskı yaparsanız o geri adım atacaksa ona yapacaksınız. Haklıymış haksızmış mühim değil. Biz vaktiyle dışişleri bakanımızla İngiltere’ye gittik. O zaman Rifkind dışişleri bakanıydı. Bizi davet etti, evine gittik, akşam yemeği yiyoruz, dedi ki size çok samimi bir şey söyleyeceğim, bu Kıbrıs meselesi sürekli bizim önümüze geliyor, çoğu zaman iki tane seçenekle karşı karşıya kalıyoruz. Birinci seçenek son derece haklı, adil, insani, makul ama uygulanması zordur. İkincisi son derece haksızdır, gayri adildir, insani değildir ama uygulanabilir. İşte biz daima ikinci seçeneği seçeriz, dedi. Politika, uluslararası ilişkiler bu. Bazen biz şunu düşünüyoruz, efendim bize böyle haksızlık yaptıklarına göre acaba biz mi hatalıyız? Burada size Stockholm sendromunu hatırlatmak istiyorum. Bir tarihte banka soyguncuları bankayı soyup, rehine alıyor, birkaç gün onlarlar yaşıyorlar. Sonra o rehinelerin bir kısmı bu baskın yapan haydutlara aşık oluyor. Şimdi bizde böyle bir sıkıntı var. Maalesef bunu zaman zaman görüyoruz. Bir cins Stockholm sendromu yaşıyoruz biz. Ermeni konusunda bize baskı yapıyorlar birçok insan televizyonlarda izliyorsunuz, onlar haklıdır, biz haksızız diyorlar. Biz soykırım yaptık diyor. 69 tane Amerikalı bilimadamı, Bernard Lewis de dahil olmak üzere ortak açıklama yapıyorlar, gazetelerde de yayınlıyorlar bu olaylar soykırım değildir diye. Ermenistan eski başbakanı var Kaçaznuni diye, onun da 1923 yılında açıklaması var bu işten Türkler sorumlu değildir, bizim Taşnaklar sorumludur. Biz hayır, biz sorumluyuz diyoruz. Aynı şekilde KKTC’de biz haksızız, onlar haklı demek ki tek taraflı taviz vermeliyiz. Nedir bu? Stockholm sendromu. Patrikhane, Lozan’da olmadığı hakları istiyor, hakkı var insani açıdan vermek lazım diyoruz. Kuzey Irak’a harekat yapmayalım, yanlış olur diye. Tüm bunlar algı yönetimidir. Size baskı yoluyla doğru, haklı tezinizi savunmaktan, sizi mahrum edecekler. Şimdi biz bundan nasıl çıkarız? Önce içerde kendi haklarımızın bilincin varacağız. Haklarımıza sahip çıkacağız. Bize haksız baskılar yapanlara karşı durmasını bileceğiz. Mademki yabancılar bizden bunu istiyor, yapalım. Bunları siye diye zaten Sevr’e geldi Osmanlı imparatorluğu. Sevr’de de çok şey verdik, eğer uygulanabilseydi devlet diye de bir şey kalmadı ortada. Biz haksız olduğumuz için mi? Dünyada İran’a karşı yaptırımlar var, İran nükleer silah üretmeye çalışıyor. Suriye’ye karşı yaptırımlar var, kendi insanlarını katlediyor diye. Kuzey Kore’ye karşı yaptırımlar var, kıtalar arası füzeler üretti, tehdit oluşturuyor. Bunun örneklerini sayabiliriz. Bir ülkede çok büyük bir hata işlenmiş, uluslararası ilişkileri, barışı tehdit etmiş o ülkeye ambargo uygulanır. Siz bana söyler misiniz Kıbrıslı Türkler ne yaptı da size karşı ambargo uygulanıyor? Biz ne yaptık? Saldırıya mı geçtik Rumları adadan tasfiye etmek için, Akritas planını biz mi yazdık? 1963 Noel’indeki olayları biz mi yarattık? Nikos Sampson’u biz mi getirdik? Bugün şu anda dünyada KKTC kadar ağır ambargolara maruz bir tek ülke yoktur Kuzey Kore de dahil. Suriye de dahil, İran da. Hiçbirine karşı bugün KKTC’nin maruz kaldığı ambargolar uygulanmıyor. Uçak seferi yasak, turizm yasak, spor ambargosu, ticaret ambargosu. Dünya tarihinde bir tek yere spor ambargosu uygulanmıştır o da Sırpların Bosna’ya saldırması nedeniyle, 3 yıl için. Size 40 yıldır spor ambargosu uygulanıyor. Bir tek Kıbrıs Türk takımının bir Türk takımı ile maç aptığını duydunuz mu? Yasak. Sporcunuz ne yapmış sizin? Sizin kusurunuz hakkınızı korumak. Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nda büyük bir kusur işleyerek, kendi haklarını, çıkarlarını, koruduğu gibi. Bu suç. Size biçtikleri rolden başka bir iş yaptınız siz, direndiniz. Türkiye de direndi, baskılara boyun eğmedi, askeri müdahale yaparak Kıbrıslı Trüklerin can güvenliğini korudu, işte bu suç. Biz İkinci Cenevre Konferansına gittik. Denktaş, Clerides falan. Orada İngiliz dışişleri bakanı Callaghan başkanlık yapıyor. Denktaş konuşuyordu o sırada biri geldi kulağına bir şey söyledi, adam kıpkırmızı oldu. Dedi ki şu anda aldığım bilgiye göre Türk ordusu Kıbrıs’ta ikinci harekata başlamıştır. Şu anda Kıbrıs Türk ordusunun esiridir. Ama yarın Türk ordusu Kıbrıs’ın esiri olacaktır. Biz sizi Kıbrıs’ta yaptığınız iş dolayısıyla esir alacağız diyor. Türkiye’nin ondan sonra başına gelenleri düşünün. Niçin? İnsanların canını korumak için ama stratejik açıdan başkalarının sahasına girmişsiniz. Haksız olduğunuz için değil onların menfaatine zarar verdiğiniz için suçlusunuz. Biz madem ki haklıyız, güçlüyüz, Türkiye ile birlikte de çok güçlüyüz o zaman niçin biz tek taraflı taviz verecekmişiz? Ne yapalım? Kazanımlarınızı muhafaza edeceksiniz. Ermenistan’ı anlatım %20‘sini işgal ediyor, kaç yıldır orada sonra beyanat veriyor Ermenistan cumhurbaşkanı bizim nesil bu toprakları elde etti, bizden sonraki nesil de Ardahan’ı alacak diyor. Dünyadan tepki var mı? Yok. İşgal ettikleri köylerden bir tanesini boşalttı mı? Hayır. Kimse onlara size yapılan baskı gibi baskı yapmıyor. Uluslararası topraklar hala bu toprakları Azeri toprağı olarak tanıyor. Ermenilerin buradan çıkarılması için en küçük bir baskı işittiğiniz var mı? Haklı olduğunuza inanıyorsanız hakkınızın karşısında duracaksınız. Karşınızdaki insanların önünde ezilmeyeceksiniz. Bizim cumhuriyetimizin temelinde yatan Lozan Antlaşması’nın özü budur. Biz ezilmedik .Baskı yaptılar, o sıkıntı içinde dik durduk. Dik durduğumuz için bu cumhuriyeti kurabildik ve bugüne kadar yaşatabildik. Size yapmasalar bize baskı yaparlar, çok da yaptılar. ABD ambargosunu düşünün. Silah ambargosu koydular yaklaşık 3,5 yıl bize bir tabanca vermedikleri gibi verdikleri silahları geri istediler. O kadar gaddarca uyguladılar ki bizim pilotlarımızın uçuş fırlatma iskemleleri yoktu. Bizim birçok pilotumuz bir kaza durumunda kendilerini fırlatamadıkları için şehit oldular. Buna rağmen boyun eğmedik, onlar geri adım attık. Aynen PKK ile mücadele ediyoruz diye Almanya bize askeri ambargo koydu. öyle bir tepki gösterdi ki Türkiye ve Türk halkı 3 hafta sonra kaldırmak zorunda kaldılar. Şimdi biz bu KKTC Türklerine uygulanan ambargoları sineye çekersek bunları kim düşünür kaldırmayı? Bu bir mesele haline getirmezsek, mücadelesini vermezsek kim yapar? Tanınma. Siz burada varlığınızı kanıtlamışsınız, demokratik bir devlet kurmuşsunuz, ben bunu biraz üzülerek söylüyoruz, şu anda Türkiye Orta Doğu’ya örnek olacak bir demokratik standartta değil ama siz öylesiniz. Dün bir arkadaşımız KKTC’de şu sıkıntılar var dedi, KKTC Türkleri şu anda daha demokratik bir durumda yaşıyorlar. Türkiye’de yok bu yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü. kadın-erkek eşitliği en üst düzeyde var, yani böyle bir demokrasi kurmuşsunuz dünyanın en karışık bölgesinde. Mısır, Tunus, Libya, Suriye hiçbiri gerçek bir demokrasiye geçemiyor. Eski otoriter liderleri devirdikten sonra bile onun yerine otoriter, dinci rejimler kuruyorlar. Müslüman Kardeşler geliyor. Sizin yaptığınızı kimse yapamamış. Bu takdir eden herhangi bir makale okudunuz mu? Sizin başarılarınıza tahammül edemiyorlar. Biz hiçbir ülkenin düşmanı değiliz, çifte standart uyguluyorlar, biz onlara kızalım, bunları söylemeye gerek yok. Bizim söyleyeceğimiz şu, anlıyoruz ki bu politikalarınızı kendi milli menfaatlerinizin gereği olarak yapıyorsunuz. Devam edin ama biz de kendi milli menfaatlerimizi koruyacağız, varlığımızı koruyacağız. Senin hoşuna gitsin diye ben burada kazandığım bağımsızlığı feda mı edeyim? Hangi ülke vardır ki başkalarının hoşuna gitsin diye kazandığı egemenliği feda etmiştir. Biz niye yapalım? Filistin &#8211; İsrail arasında herkes diyor ki iki devlet olsun, niye Kıbrıs’ta olmasın? Filistin ile İsrail arasındaki bu tezi savunanlar buradaki stratejik menfaatleri başka şeyi gerektirdiği için Kıbrıs çin savunmuyorlar. Türkiye bir NATO ülkesi, buradaki anlaşmalardan kaynaklanan haklarından yararlanarak buradaki soydaşlarımızı kurtarmak için müdahale etti diye ABD ve İngilizler, Kuzey’deki bütün askeri tesislerini güneye çektiler. İngiliz dışişleri bakanı Callaghan telefon ediyor Kissinger’a Türklerle savaşacağız diye, o da siz deli misiniz iki NATO ülkesi savaşır mı diye zor sakinleştiriyor. Biz buralardan bu noktaya gelmişiz. O zaman dünyanın bunu tanıması için çaba göstereceğiz. Gazeteleri okursanız, biz gazetelere inanıyoruz, siz inanıyor musunuz bilmiyoruz ama bütün dünya bize hayran. Bizim bakanlarımız, başbakanımız, dışişleri bakanımız omuzlarda taşınacak neredeyse. Şu hayran olanlardan bir tanesi de KKTC’yi tanısın bakalım. Madem o kadar seviyorsunuz. Bunu demeye teşebbüs eden devletlere öyle baskılar yaptılar ki zamanında 6 saat içinde geri adım attılar. Demek ki 6 saatlik bağımsızlıkları varmış. Şimdi o bakımdan biz bu mücadeleyi sürdüreceğiz. Başkalarının hoşuna gitsin diye taviz vermekten vazgeçmeliyiz. Rumları Maraş’a alsak mı, şu mu, bu mu? Siz emin olun ki verdiğiniz tavizleri ceplerine koyacaklar hiçbir şey vermeyeceklerdir. Hiç vermediler bugüne kadar. Yunan parlamentosunda 1960 antlaşmalarının onaylanması sırasında tartışma olmuştu, milletvekillerinden biri kalkmış demiş siz ne yaptığınızın farkında mısınız, Hıristiyanlığın temel ilkesi Müslümanlardan alınan bir toprak hiçbir zaman geri verilmez. Adamlar Kıbrıs’ın tamamını Müslümanlardan alınan toprak olarak görüyor, zihniyet bu. Rum Kilisesi başkanının demeci var, Türklerle herhangi bir anlaşma imzalayacak insanın elleri cehennemde yanacaktır. Siz  bu insanları tatmin etmek için tek taraflı taviz vereceksiniz. Niye? Dünya bizden öyle istiyor. Bazen Kıbrıslı arkadaşlarımız da söylüyorlar dünya duy sesimizi, haklı olduğumuzu anla diye. Anlasalar bile bu hakkı teslim edecek halleri yoktur. Dünyanın gerçekleri bu. Ama KKTC’de bir bağımsız egemen devlet var. Çare, 1. kendi içimizde birlik olacağız. Kıbrıslı Türkler kendi içlerinde bölünürlerse Kıbrıs davasına en büyük zararı bu verir. Böl ve hükmet politikası gibi. Karşı tarafı savaşla yenemiyorsan içinden böleceksin. Birbirine düşüreceksin. Türkiye’de Kürtlerle Türkleri nasıl birbirine düşürmeye çalışıyorlarsa Kıbrıs’ta da politika bu. Bazılarını destekleyeceksin öbürlerine karşı. Bu oyuna gelmeyeceğiz. 2. Türkiye ile KKTC arasında son derece sağlam bağlar olacak. Birbirimizi tam destekleyeceğiz. Türkiye başka menfaatleri zedeleniyor diye Kıbrıs’tan taviz vermeyecek. bakın bazıları diyorlar ben de şahit oldum bazı KKTC’li politikacılar, biz KKTC olarak Türkiye’nin AB üyeliğini engelliyoruz, hakkımız var mı? Verelim tavizi de Türkiye AB’ye girsin. Tamamen yalandır haberiniz olsun. Türkiye’nin AB üyeliğini engelleyen ülkelerden hiçbiri bugüne kadar Kıbrıs meselesi çözülürse bu üyeliği destekleriz dememiştir. Yani bunu bilin, fedakarlık etmeyin. Çözüm haksızlığa karşı direnmek. Hakkınızı korumak için direneceksiniz. Sizden istenen makul taviz diplomatik yöntemlerden olan, her iki taraf biraz adım atar ortada buluşursunuz, burada ortada buluşma emaresi yok. Siz Rum olsanız taviz verir misiniz? ABD, Rusya, AB sizin arkanızda, Bağlantısızlarla ilişkileriniz var. Herkes sizi tanıyor meşru devlet olarak, niye taviz veresiniz? Bunu halkına nasıl anlatır? Biz niye her gün biraz daha uzlaşır görünmek için taviz verelim? Masadan kalkan taraf biz olmayalım. Böyle bir laf yok. Masaya yapışılır mı? Biz Cenevre Konferansına gittik Turan Güneş’in bize ilk sorduğu soru masadan nasıl kalkılır dedi. Taraflar anlaşamazlarsa, öyle dedik. Hayır onu sormuyorum dedi. Yani ben masaya yumruğumu mu vuracağım, kağıtları mı atacağım, hiçbir şey söylemeden kalkıp gidecek miyim? Kalkmayı kafasına koymuş. Şimdi biz oradan buraya geldik. Kofi Annan Planı bir rezalet. Dünya tarihinde böyle bir plan hiç yapılmamıştır. Hiçbir ülkenin halkına tamamını okuma şansı verilmediği bir plan okutulmamıştır. Aranızda 1 kişi var mı tamamını okuyan? 9.000 sayfa. Denktaş da ben de okumadım dedi. Bize 200 sayfa verdiler altı boş kağıt, büyüklüğünü göstermek için. Ben de görmedim Kofi Annan Planını dedi. Bir sürü antlaşmadan bahsediliyor. Rumların Yunanistan ile yaptığı antlaşma, var mı bileniniz? Hiçbirini bilmiyoruz. Bilmeye bilmeye size bir planı oylattılar. siz de biraz da Ankara’nın telkini ile onayladınız. Eğer o plan yürürlüğe girseydi şu anda sizin bu topraklarınız yarıya inmiş olacaktı ve geri kalan topraklarınızda da 80.000 Rum olacaktı. Bu noktadan sonra Kıbrıslı Türklerin tek taraflı tavizde bulunması son derece yanlış olur. Tavizler karşılıklı olursa bir anlam taşır, ambargolar altında müzakere yapılamaz. Ben Kıbrıslı bir Türk olsam derim ki ambargo uyguladığınız sürece sizinle hiçbir masaya oturmuyorum Önce kaldıracaksınız ambargoları sonra konuşuruz. Bu bir milli davadır . Türkiye parlamentosunun KKTC konusunda oybirliği ile almış olduğu 3 tane karar var. Bir tanesi de bu iktidar zamanı. Daha ne istiyorsunuz? Arkanızda Türkiye’nin desteği var, hukuk var, toprak sizin, gücünüz sizin, ekonomik açısından eskisinden çok daha iyi durumdasınız, Kıbrıslı Türklerin nesi eksik? Yapmamız gereken bu Stockholm sendromundan, aşağılık kompleksinden kendimizi kurtaracağız. Eğer biz aynı zihniyetle hareket edersek hiçbir konuda dikiş tutturamayız. Her konuda biz haksızız. Ermeni konusu, terör, patrikhane. Avrupa Parlamentosu’nun 1988 yılından bugüne kadar Türkiye ile ilgili aldığı kararları okuyun. İçinde bir satır bulamazsınız ki şu konuda da Türkler haklıdır diye. Her konuda Türkiye haksız. Menfaati onu gerektiriyor. Tanınmak için elimizden geleni yapalım, tanınmasak da karalar bağlamayalım, burada reel politik ise biz burada varız, egemen, bağımsız demokratik bir ülkeyiz.</p>
<p>KKTC yerine Kıbrıs Türk Devleti dediğimiz zaman cumhuriyet kısmını çıkartmış oluyoruz. Cumhuriyet egemenlik sembolü, bağımsızlık sembolü. Bunu çıkarınca Kofi Annan Planı içindeki Kıbrıs Türk Devleti kavramını benimsemiş oluyorsunuz. Yani bir geri adım atıyorsunuz. Niçin atacaksınız? Niçin tek taraflı taviz vererek karı tarafı tatmin edebileceğinizi düşünüyorsunuz? Yani şimdiye kadar attığınız hangi adım üzerine karşı taraf karşılık vardı? Bu gibi söylem değişikliğine ben çok olumlu bakmıyoruz. Stockholm sendromu maalesef biraz bulaşıcıdır. Nerede biteceği belli olmaz. Türkiye’de de pek çok insan çıkıp bilim adamı sıfatı taşıyan veya gazeteci, siyasetçi çıkıp yabancıların her konuda haklı, bizim haksız olduğumuzu anlatıyorlar. Size baskı yapan insanları destekleyerek onlara hak vererek meselelerinize çare bulacaksınız. Yani fırtınaya tutulan bir gemi ağırlıklarını atarak yüzmeye çalışır, onun gibi. Osmanlı İmparatorluğu böyle diye diye sonuna getirdi devleti bu devirde medya çok etkili rol oynuyor. Medyaya hakim olan toplumun kanaatlerini de etkileme şansına sahip oluyor. Medyalar tarafsız bir şekilde görev yapabilseler sıkıntı olmayacak. Bunun çaresi de medyaya yabancıların hakim olmasını engellemek. Dikkat ederseniz başka ülkelerde de böyle olmuştur. Allende’yi devirmek isteyenler de Şili’nin en büyük gazetesini ele geçirmişlerdir. Hitlerin en önemli adamının işi bütün Alman basınını ele geçirmek olmuştur. Franfurt end Zeitung diye bir tek gazete kalmıştır. Onlar da Stockholm sendromuna karşı dirençli değillerdir, özel sektör gazeteyi satın alıp Hitlere hediye ediyor. Basını bir kere elde ettiğiniz zaman onun dışındaki görüşleri halka duyurmanızın imkanı olmuyor. Bereket daha o noktaya gelmedik. Ama bundan korunmamız gerektiğini peşinen söyleyelim. TR + vitamine ihtiyacımız var.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2933/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in İzmir Balçova ADD Konuşması &#8211; 28 Nisan 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2931</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2931#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 12:49:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2931</guid>
		<description><![CDATA[

Sevgili arkadaşlar,
Öncelikle bu nazik davetiniz için hepinize içtenlikle teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün burada ulusal egemenlik kapsamında Cumhuriyet’in Türkiye’sinin nereye gittiği hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.
Türkiye’de son yıllarda endişe verici gelişmeler cereyan etmektedir. Hemen hemen her konuda gündem hızlıca değişse de birkaç başlık altında sizlere fikirlerimi sunmak isterim. Anayasa değişikliği ile sözlerime başlamak istiyorum. Anayasa değişikliği konusunu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Sevgili arkadaşlar,</p>
<p>Öncelikle bu nazik davetiniz için hepinize içtenlikle teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün burada ulusal egemenlik kapsamında Cumhuriyet’in Türkiye’sinin nereye gittiği hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.</p>
<p>Türkiye’de son yıllarda endişe verici gelişmeler cereyan etmektedir. Hemen hemen her konuda gündem hızlıca değişse de birkaç başlık altında sizlere fikirlerimi sunmak isterim. Anayasa değişikliği ile sözlerime başlamak istiyorum. Anayasa değişikliği konusunu herkes bir veri olarak kabul etti. Efendim anayasa değişikliğini yapmak zorundayız. Niçin? Çünkü askeri anayasa yerine sivil anayasa getireceğiz. 1961 anayasası askeri anayasa mıydı? Darbeden sonra yapıldı. Kimse o anayasadan askeri anayasa diye söz ediyor mu? Etmiyor. Ama 82 anayasası askeri anayasa. Peki bu anayasa kaç defa değişmiş? Benim bildiğim 72 defa değişmiş. 72 maddesi değişmiş. Peki başlangıç noktası ile bugünkü noktası bir mi anayasanın? Anayasanın hangi maddeleri sizi rahatsız ediyor onları tartışalım, onları değiştirelim ve çağdaş bir anayasa haline getirelim. Amerikan anayasası 230 senedir yürürlükte. Dünyada neler değişti 230 senede anayasa değişmedi. Belçika anayasası, Belçika ortasından bölünmek üzere 1830 anayasası değişmedi. Üçüncü nokta, efendim anayasa askeri rejim zamanında hazırlandı. Peki Japon anayasası ne zaman hazırlandı? Japon anayasası 1947’de işgal kuvvetleri Mc Carter’ın hukukçu subayları tarafından hazırlandı. Peki Alman anayasası ne zaman hazırlandı? Alman anayasası 1948 yılında Londra’da içinde bir tane Alman’ın olmadığı işgal kuvvetleri tarafından hazırlandı. Tebliğ edildi adeta. Peki Bavyera anayasasını kim hazırladı? İşgal kuvvetlerinin subayları hazırladı. Yani şimdi bu açıdan bakacak olursanız dünyada pek çok örnek var. Bir kere bunları tartışmaya açmak lazım. Yani birisi kalkıp da Japon anayasası değişsin dedi mi? Değişmiyor. Yani 1947‘den beri değişmiyor. Şimdi efendim özendiğimiz anayasalar. Biz diyeceğiz ki bir başkanlık sistemine geçelim. Evet açıkça başbakan söylüyor. Peki bu başkanlık sistemi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda yok muydu? Vardı. Atatürk niçin başkanlık sistemini seçmedi? Atatürk’ün haberi yok mu bu dünyada bir başkanlık sistemi olduğundan? Kimse önermemiş mi? Önermişler. Ne demiş Atatürk? Başkanlık sistemi, başkanlık diktatörlüğüdür demiş. Bu sistemden Türkiye’yi uzak tutmak gerektiği düşüncesi ile bugünkü parlamenter, üniter devlet modelini kurmuş, ulus-devlet esasını kurmuş. Şimdi buradan uzaklaşacaksınız. Bir başka nokta, kim istiyordu anayasanın değişmesini? Sadece Türkiye’dekiler mi istiyorlar? Sadece Türkiye’den kaynaklanan bir şey mi bu anayasa değişikliği? Bakıyorsunuz yurtdışından pek çok talep var bu konuda, Türkiye anayasası değişsin diye. En önemli ve ilginç talep şudur, Philips denen bir zatın hazırladığı bir rapor var. 2007 ve 2009 yıllarında hazırlanıyor. Bu sıradan bir rapor değil. Bunu hazırlayan 14 kişilik bir heyet. bir kısmı Türkiye’den bir kısmı Kuzey Irak’tan, bir kısmı Kürtlerden, kimin katıldığı belli değil. Ama bir tanesi Norveç’in Washington büyükelçisi. Bu projeyi kim finanse ediyor? Norveç. Ne yazıyor bu raporda? Madde.1 Türkiye Kuzey Irak’ta askeri mücadele yaparak PKK’yı tasfiye etmemelidir. Bu ABD’nin menfaatine aykırıdır. Birinci madde bu. İkinci madde, bu meseleye müzakere yolu ile çözüm bulunmalıdır, doğrudan veya dolaylı müzakereler yapmalıdır. PKK için. Madde 3, bir genel af çıkartmalıdır. Madde 4, anayasa değiştirilmelidir. Orada yazıyor, Türkiye’nin anayasası değiştirilmelidir. Sonuncu madde, bu anayasa değiştirilirken, anayasadan Türk lafı çıkartılmalıdır. Metni var bende, isteyen arkadaşlara gönderirim. Şimdi bunlar ortada iken biz diyebilir miyiz ki sadece Türkiye’nin içinden kaynaklanan bir girişimdir bu anayasa değişikliği talebi? Bir başka nokta kim bunu değiştirmeyi öneriyor? Bu anayasa değişikliğini, yani bir anayasa düşünülmesinin öncülüğünü kim yapıyor? AKP. Kimdir bu parti? Anayasa mahkemesi tarafından anayasanın en temel hükmü olan laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu için mahkum edilen bir parti. Dünyada bunun örneği var mı? Yok. Şimdi anayasa mahkemesi tarafından anayasanın temel ilkesini ihlal ettiği için mahkum edilen bir partinin öncülüğünde biz anayasamızı topyekûn değiştireceğiz. Böyle bir mantık var mı? Biz bunu defalarca söyledik. Yani anayasanın şu maddesini, bu maddesini değiştirelim, oturalım üzerinden çalışalım falan. Şimdi anayasa değişikliğinin ana çerçevesi bunlar. Peki bu değişiklikle ne yapmak istiyorsunuz? Daha demokratik bir ülke mi olacağız? Daha demokratik bir ülke yapacaksınız da ne yapacaksınız mesela? Ne gibi hükümler getireceksiniz ki Türkiye daha demokratik olacak. Şimdi demokratik olmak anayasa değişikliği ile olacak olsaydı çok kolay olurdu. Ama  demokratik olmanın koşulları, sadece anayasa değişikliği değil, siz mevcut anayasa ile en demokratik uygulamayı yapıyor musunuz, yapmıyor musunuz? Size örnek vereyim. Uluslararası araştırmalar var, endeksler var. Türkiye bu endekslerde süratle geriye gidiyor. Bugün Türkiye, dünyanın en demokratik sayılan 22 ülkesi arasında yer almıyor. Onun arkasından gelen arızalı demokrasiler var 50 ülke, onların arasında da yer almıyor. Türkiye, demokratik ülkeler ile totaliter ülkeler arasında, hibrit rejimler arasında yer alıyor ve dünyada da 89. sırada. Düşünebiliyor musunuz? 89. sırada. Demokrasinin en temel unsurlarından biri olan yargı bağımsızlığı, insan hakları vs. bu konuda dünya yargı projesi var. World Justice Project diye. Onun 2011 raporunu açtığınız zaman 66 ülke inceleniyor bunların arasında Türkiye de var. Çeşitli kategoriler var. İnsan Hakları, ceza hukukunun durumu, hükümetin yargı tarafından denetim altına alınması vs. falan. Bu tasniflerin hemen hemen hepsinde 66 ülke arasında Türkiye ya 58.sırada, ya 52.sırada, ya 55. sırada. Bir tek konu hariç o da yargıya başvurma hakkı. Yani insanların özgürce yargıya başvurma hakkında Türkiye iyi kötü ortalarda bir yerde. Onun dışında diğer konularda hep sonunca sırada. Başka ölçü ne? Başka ölçü basın özgürlüğü. Basın özgürlüğünde dünya sıralamasında Türkiye 112.sırada ve hızla inmiş buraya. Yani daha öneki yıllar bu daha ilerideydi. Biz demokratikleşiyoruz dediğimiz süre içerisinde Türkiye hep aşağı iniyor. Kadın-erkek eşitliği. Türkiye 129.sırada. Bundan üç sene önce 95.sırada imiş. Oradan 115’e iniyor, sonra da 129’a. Demek ki siz bu kadar yasa değiştiriyorsunuz, anayasa değişikliği yapıyorsunuz, tüm bu değişikliklere rağmen Türkiye gerçek demokratik ölçülere göre geriye gidiyor. Şimdi bunları halka anlatmak lazım. Buna benzer bir çok şey var.</p>
<p>Hapisteki gazetecilerin serbest bırakılması. Burada dikkati çeken birkaç nokta var. Birincisi içeride kalan çok sayıda insan var. Yalnız gazeteciler yok. Üniversite rektörleri, milletvekilleri, parti başkanları, çeşitli mesleklere mensup insanlar var. Bu meselenin köklü bir çözüme kavuşturulması lazım. Bunun çaresi de meclistedir. Bazıları her işin sorumlusunun yargıçlar olduğunu söylüyorlar. Bir dereceye kadar doğrudur ama siz eğer yargıçlara, savcılara çok geniş yetkiler vermişseniz, onlar bu yetkilerini kendi takdirlerine göre kullanırlar. Ama siz yasalarla onların takdir alanını kısıtlamışsanız bunu yapamazlar. Türkiye’de insanları çok kolaylıkla tutuklanabildiğini ve uzun yıllar tutuklu kalabildiklerini görüyoruz. Batı ülkelerinde böyle bir durum yok. Almanya’da 6 aydan fazla tutuklu tutamazsınız bir insanı. TBMM böyle bir yasa çıkartsa, hiçbir mahkeme Türkiye’de kimseyi 6 ay 1 gün, tutuklu bulunduramaz. Böyle tedbirler almazsa hükümet, mecliste yargı reformu yapmazsa bu sıkıntılar devam eder. Ama Türkiye’yi çağdaş bir demokrasiye götürecek köklü bir yargı reformu yapılırsa iş değişir. O zaman mahkemeler de bu yasalara uymak durumunda kalırlar. Burada tabii muhalefete de çok görev düşüyor. Bence bu işlerin insanı boyutu artık öyle ciddi bir nitelik kazandı ki anayasa çalışmalarından önce yargı reformu çalışmaları yapmak lazım. Siz anayasanın çatısını, çerçevesini nasıl oluşturursanız oluşturun altındaki yargı sistemi, hukuk sistemi çağdaş düzende değilse; amacınız gerçekten özgürlükçü liberal bir Türkiye yaratmak ise bu anayasa değişiminin hiçbir kıymeti olmaz. O bakımdan ben başından itibaren bu anayasa sürecinin süründürülmemesini, askıya alınmasını, onun yerine öncelikle yargı reformu yapılmasını tavsiye ediyorum.</p>
<p>Diğer bir konu “Eğitim”. Bence burada arabayı atların önüne koyuyoruz. Türkiye’de bütün tartışılan konu sürekli eğitim kesintili hale gelsin mi? 4+4+4 mü olsun? Sonrasında çocuklar normal eğitim sisteminden ayrılıp başka eğitim kurumlarına gidebilsinler mi gidemesinler mi bunlar tartışılıyor. Bizim eğitimde esas meselemiz nedir? Ulusal gelir içinde eğitim harcamalarının payı ne kadardır?  ilk sıralarda mesela Danimarka geliyor, dünyada 13.sırada yer geliyor. Tunus 17.sırada. İran 76.sırada. Uganda 129.sırada, Türkiye 132.sırada. O kadar kötü. Toplam gelirimizde eğitme ayırdığımız pay açısından biz dünya ülkeleri içinde 132.sıradayız. Yetişkinlerin okur yazarlık oranında Kazakistan 38.sırada, Uruguay 58.sırada, Türkiye 95.sırada. Lise diploması olanlar Çek Cumhuriyeti’nde halkın %91’i. Şili’de %50, Meksika’da %33’ü, Türkiye’de %29’u. Bunlar olacak şeyler değil. Türkiye’yi eğitimde çok geriye düşüren şeyler. Okula gitme yılına bakılınca dünyada Namibya 97.sırada, İran 103.sırada, Kenya 108.sırada, Türkiye 115.sırada. Bunların sorumlusu kesintisiz eğitim mi? yani  8 yıl okula devam mecburiyeti olduğu için mi bu utanç verici tablo ile karşı karşıyayız? Siz eğitime diğer ülkelerden çok daha az para ayırmışsanız bunun sorumlusu kesintisiz eğitim miydi? Siz 28 Şubat sürecine başka nedenlerle karşı çıkabilirsiniz. Ama 8 yıllık eğitim o dönemde geldi diye her şeyi değiştirelim diye mi çıkıyorsunuz ortaya. Geçmişten intikam alma duygusuyla mı bu kesintili eğitimi getiriyorsunuz? Yoksa sizin amacınız eğitimi daha üst düzeye çıkartmak mı? Eğer böyleyse tablo ortada. İnsanların okuma yazma oranını yükseltecek başka tedbirler almak lazım. Bunların tartışıldığını duyuyor musunuz hiç? Kesintisiz mi olacak, 4 yıl sonra kızları okuldan mı çeksek, din eğitimine erken yaşta başlatalım falan. İmam Hatip okullarına çocukları 5.sınıftan itibaren gönderdiğiniz takdirde bu sorunların hangisi çözülmüş olacak? Siz eğitimi mi çözmek istiyorsunuz yoksa başka siyasi projeler için vasıta olarak mı kullanmak istiyorsunuz? Maalesef tablo parlak değildir. Hele böyle mecliste çatışarak bu meseleleri  çözmeye çalışmak son derece yanlıştır. Kesintisiz eğitimden daha önemli konu Türkiye’nin eğitim alanında dünyadaki bu yerden nasıl kurtulabileceğidir. Hedef belli. Niçin olduğu da anlaşılıyor. Bir bölümü 5.sınıftan itibaren din okullarına gitsin. Sizin dediğiniz rakamlar ortada, bu kadar çok imam ve hatibe ihtiyaç olmadığına göre Türkiye’de demek ki siz avukat, hâkim, doktor, vali yapmak istiyorsunuz. Bu sizin çağdaş, laik devlet anlayışına uymuyor. Ama biz iktidarız biz yaparız. Buyurun yapın. Bir de yeni anayasa  ile hukuk elbisesi giydireceksiniz oldu size yeni rejim. Hedef bu. CHP mecliste bunun mücadelesini verdiler tabii takdirle karşılıyoruz. Ama işin özünü halkımıza da anlatmak lazım, iktidarın amacı eğitim seviyesini yükseltmek değildir, belli bir dönemden intikam almak ve ayrıca da her kesimden insanın din eğitimli olmasını sağlamaktır. Herkesin din eğitimine saygısı var ama AKP’nin imzaladığı bir uluslararası antlaşmada diyor ki çocukların alacağı din eğitimine karar vermek anne babanın işidir devlet bu işe karışamaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2931/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Bremen ADD’de Yaptığı Konuşma &#8211; 21 Nisan 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2930</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2930#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 11:35:09 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2930</guid>
		<description><![CDATA[

Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çok değerli üyeleri, çok değerli Bremenli arkadaşlarım, sevgili dostlarım, hepinizi saygı ile selamlıyorum,  bu nazik davetiniz için hepinize içtenlikle teşekkür ediyorum. Bana yeniden Bremen’e gelmek, sizlerle görüşlerimi paylaşma fırsatı vermek lütfunda bulundunuz. Bu benim ve eşim için büyük bir mutluluk vesilesidir. Daha önce defalarca gelmiştik Bremen’e. Burada üniversitede ve başka yerlerde görüşlerimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Atatürkçü Düşünce Derneği’nin çok değerli üyeleri, çok değerli Bremenli arkadaşlarım, sevgili dostlarım, hepinizi saygı ile selamlıyorum,  bu nazik davetiniz için hepinize içtenlikle teşekkür ediyorum. Bana yeniden Bremen’e gelmek, sizlerle görüşlerimi paylaşma fırsatı vermek lütfunda bulundunuz. Bu benim ve eşim için büyük bir mutluluk vesilesidir. Daha önce defalarca gelmiştik Bremen’e. Burada üniversitede ve başka yerlerde görüşlerimizi paylaşmıştık. o zaman konularımız daha çok Türk Alman ilişkileri, buradaki vatandaşlarımızın sorunları ile ilgiliydi. Şimdi başka bir konuda görüşlerimi paylaşmamı arzu etmiş arkadaşlar. Onları da söyleyeceğim ama sözlerime başlamadan önce şunu ifade edeyim, her geldiğimde buradaki vatandaşlarımızın eskisinden daha ileri bir duruma geldiklerini memnuniyetle görüyorum. Türkler artık Almanya’nın esas unsuru haline gelmişlerdir. Eğitimleriyle, bilgileriyle, birikimleriyle, çalışmalarıyla. Gerçekten hepimize övünç veren bir konumdadır Almanya’daki Türkler. Türkiye’ye giderek de daha büyük katkıları olacaktır. Sadece ekonomik olarak değil, bilim, düşünce, siyasi konular hakkında katkılarınızın artarak süreceğinden eminim.</p>
<p>Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı vesilesiyle düzenlediğiniz bu toplantıda gerçekten bazı düşüncelerimizi paylaşırken, önce şunu söylememiz gerekiyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin özünde milli irade var. Milli iradeyi çıkarırsanız Türkiye Cumhuriyeti’nin değerini anlayamayız. Milli iradeyi biz önce Kurtuluş Savaşı ile ortaya koyduk. Unutmayınız ki biz Almanya ile birlikte I. Dünya Savaşı’na katıldık. Bu savaş bizim için çok zahmetli, kanlı oldu. Çok büyük topraklar kaybettik, çok fazla şehit verdik, sivil halktan çok sayıda insanlarımızı kaybettik. Savaştan  sonra antlaşmalar yapıldı. Almanya ile Versay Antlaşması, Nöyyi, Trianon vs. Biz de Lozan antlaşmasını imzaladık. Savaşaı kaybeden ülkeler arasında milli egemenliğini ve bağımsızlığını koruyan ve diğer devletler ile eşitliğini tescil eden tek antlaşmayı yapan ülke Türkiye’dir. Lozan hiçbir açıdan diğer antlaşmalarla kıyaslanamaz. Biz Lozan antlaşmasını nasıl yaptık, milli irademizi nasıl kabul ettirdik, bunu anlamadan Türkiye’nin bugünkü durumunu değerlendirmek çok zordur. Geçmişi unutmak isteyenler, hatırlamak istemeyenler olabilir. Ama bunu hatırlatmak bizim görevimiz. Lozan’da Türkiye’nin gerçek anlamda egemen, bağımsız ve eşit bir ülke olmasını tescil ettirmek istedik. Bunu kabul etmediler. Lozan’ın bu kadar uzun ve zahmetli olmasının özünde bu yatıyordu. Türkiye’yi kapitülasyonlarla yaşayan, baskılara boyun eğen, büyük devletlerin talimatıyla hareket eden bir ülke olarak tutmak istiyorlardı. Buna razı olmadık. Lozan’da bir gün Lord Curzon İsmet Paşa’yı davet ediyor. Diyor ki Paşa senden bıktık artık. Sen hep aynı sözü tekrarlıyorsun, milli egemenlik, milli egemenlik&#8230;Hiç dediklerimizi kabul etmiyorsun, artık senden bıktık, usandık. İsmet Paşa diyor ki ben sürekli milli egemenlikten bahsediyorsam, beni söylemek zorunda bıraktığınız için bahsediyorum, diyor. Bize diğer devletlerle eşit haklar vermek istemediğiniz için söylüyorum diyor. Şimdi siz fakirsiniz, bugün her talebimizi reddediyorsunuz ama sizden istediğimiz tavizleri siz reddedince biz onları cebimize koyuyoruz. Ülkeniz fakir, yarın bizden para isteyeceksiniz, para bizde var, diyor. Yanında ABD’li oturuyor bir de bunda var diyor. Gelip bizden borç isteyeceksiniz o zaman da o tavizleri teker teker çıkarıp önünüze koyacağız, önümüzde diz çökeceksiniz diyor. İsmet Paşa da diyor ki gelip de diz çökersem çıkarırsınız cebinizdekileri, diz çökemeyeceğiz biz diyor. Cumhuriyetin kuruluş yıllarında Türkiye’nin sıkıntılı durumuna rağmen, Osmanlı borçlarını ödemek zorunda kalmasına rağmen dış borç almamaya özen gösteriyor ve böylelikle yabancıların da o zamanlar söyledikleri tavizleri istemeleri ortadan kalkıyor.</p>
<p>Egemenlik hakkı, kendi kararlarınızı kendinizin vermesi demek. Başka ülkelerin tavsiyesiyle, baskısıyla hareket etmeyeceksiniz. kararınız neyse o olacak. Milli egemenlik bu. Yoksa eğer ikinci sınıf devlet oluyorsunuz. TBMM’nin kuruluşu ve Lozan’dan itibaren Türkiye kendi kararını kendisi veren devletlerin safına geçmiştir. Kimse Türkiye’ye dayatarak bir şey yaptırmamıştır. İsteyen olmamış mıdır? Atatürk döneminde bir iki teşebbüs oldu. ABD’liler demişler ki sizin ile ticaret antlaşması yapalım, bize imtiyaz tanıyın. Veremeyiz demişler. ABD geri adım atıyor ve ticaret antlaşmasını aynen diğer ülkelerle yaptığımız gibi yapıyoruz. İşte Osmanlılar zamanında yabancıların, misyonerlerin, dini kuruluşların yönetiminde 400 tane okul var. Biz cumhuriyetin ile yıllarında hemen hemen bunların tamamını kapatıyoruz. 5-6 tane okul kalıyor. Robert Koleji, Tarsus, Bursa gibi. Bize diyorlar ki bu okulların bir kısmını yeniden açın. Biz geri kalanını da kapatıyoruz. Baskı mı yapıyorsun sen? Karşılığı bu olur. 2-3 tanesi kalıyor. Biri Robert Kolej, Tarsus ve Talas. Anlıyorlar ki bu Türklere baskı ile iş yaptırmak mümkün değil. Bizimle eşit haklara sahip bir ülkedir ve ona göre muamele yapmak lazım. Bizim cumhuriyet tarihimiz, özellikle kuruluş, Atatürk ve İsmet Paşa dönemlerini inceleyecek olursanız orada can alıcı unsurun milli irade olduğunu görürsünüz.</p>
<p>Peki bu milli iradeyi komşularıyla ilişkilerimiz açısından nasıl anlamak gerek? Şimdi biz 1876’da il anayasamızı yapmışız. Mithat Paşa’nın gayretleri ile. Abdülhamit’i zor bela ikna etmek, şehzadeliği zamanında ki iktidara gelirse anayasa yapacak. O şartla destek olmuşlar. Abdülhamit de Mithat Paşa’nın gücünden son derece rahatsız. Biz anayasamızı ilan ediyoruz, yabancılar da bundan son derece rahatsızlar. Bu anayasayı ilan ettiğimiz gün İstanbul’da bir uluslararası konferans var. O konferansta bize baskı yapmaya kalkıyorlar yabancılar, biz de diyoruz ki anayasayı ilan ettik, toplar atılıyor bile&#8230;Çok rahatsız oluyorlar. Türkiye’nin artık baskılara maruz kalmak istemeyen bir ülke haline gelmesi bunları çok rahatsız ediyor. Diyorlar ki sayfayı çevirelim başka konulara geçelim. İyi yaptınız, ne kadar memnun olduk diyen yok. Ondan sonra meclis toplanıyor. Meclis toplandığında anayasanın kurucusu Mithat Paşa yok, tavsiye etmişler. Padişah daha fazla tahammül edemediği için Mithat Paşa’yı önce sürgüne gönderiyor, ondan sonra başka yerlere tayin ediyor, sonra Yıldız Sarayı’nda yargılıyor. Padişah ne derse mahkeme öyle karar verecek ve öyle oluyor. O zamanlar yargı şimdiki gibi bağımsız değilmiş, padişah ne derse o olurmuş. Padişah da mahkeme de Yıldız Sarayı’nda. Savcılar gider gelirmiş ne yapalım, nasıl karar verelim diye. Mithat Paşa’yı idama mahkum ediyorlar. Sözde Abdülaziz’in öldürülmesinden Mithat Paşa sorumluymuş gibi. Hiç alakası yok. Abdülaziz’in intihar ettiği artık tarihçilerin büyük çoğunluğu tarafından kabul ediliyor ama sen öldürdün diye suçlanıyor. O zamanki mahkemeler hızlı çalışırmış. Bugünkü mahkemeler gibi 3-4 sene insanları tutuklu tutup suçlu mu suçsuz mu diye bakmazlarmış, 1,5 günde kararını veriyor, diyor ki idama mahkum edilmiştir Mithat paşa. Sonra Padişah alicenaplık gösteriyor  yok idam olmaz diyor, affediyor ama sürgüne göndereceğiz diyor Taif’e. Orada zindanda boğduruluyor. Türkiye’de milli iradeye dayalı ilk girişimin ilk şehidi Mithat Paşa’dır. Bugün Mithat Paşa’nın yolları var, okulları var, adı verilmiş ama Mithat Paşa’nın kim olduğunu ne yaptığını genç nesil pek fazla hatırlamıyor olabilir. Peki ilk kurduğumuz milli iradeye dayalı bu meclis ne kadar yaşamış dersiniz? 1 yıl. 1 yıl sonra milletvekilleri bazı bakanların usulsüzlükleri ve yolsuzlukları hakkında böyle önergeler vermeye başlayınca Padişah kapatıveriyor hemen. Bir daha 1877‘den 1908’e kadar milli irade falan yok istibdat var. Şimdi burada ilginç nokta şu, bu tarihler arasında 1908’e kadar başka milli iradeye dayalı bir ülke, rejim hiç olmamış mı bizim ülkemizde? Bizde öyle bir inanç vardır ki bu işi biz ilk yaptık, bizden başka yapan yok, demokrasinin ilk ve tek öncüsü Türkiye’dir. Aslında bu doğru değil. 1908‘den önce bizim II.Meşrutiyet’i ilan etmemizden önce İran’da milli iradeye dayalı bir rejim kuruluyor. Bunu okullarda, üniversitede falan pek okutmazlar. Kaçar Hanedanı var ve bunun başında da Muzaffer Eldin diye bir Şah var. Halkta müthiş bir demokrasi ve özgürlük arzusu var. Baskı yapıyorlar. Şah kabul ediyor bu girişimleri ve sonunda İran’da bir anayasa yapıyorlar, partiler kuruluyor, seçim yapıyorlar, meclis toplanıyor, baya bir demokrasi işlemeye başlıyor 1906 yıllarında falan. Ama 1907’de İngilizler ve Ruslar İran’ı nüfuz bölgelerine ayırmak için bir antlaşma yapıyorlar. Bu antlaşmanın sonucunda İran’ın bir demokrasi olarak yaşamasına izin verilmiyor. İngilizlerin desteği ile Ruslar gidiyorlar Tahran’da İran parlamentosunu bombardıman ediyorlar. Meclis binasını. Birçok milletvekili ölüyor, bir kısmı yaralanıyor, meclis kapanıyor. Neticede bu ilk demokrasi tecrübesi İran’da bu şekilde sona eriyor. Sonra 1908 II.Meşrutiyet var. Ondan sonraki gelişmeleri biliyorsunuz. Son 200 yılda Türkiye’nin 1800’lü yılların başından itibaren Türkiye’de ne zaman bir reform hareketi olmuşsa, ne zaman bir demokrasi girişimi olmuşsa derhal ona karşı aşırı mutaassıp, o reformu tahrip etmeyi amaçlayan bir hareket olmuştur. İlk reform hareketinin öncüsü III.Selim biliyorsunuz. III.Selim böyle büyük bir reform hareketine girişince hemen tahtan indiriyorlar. Ondan sonra Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa geliyor, onu tekrar tahta geçirecek ve reformları sürdürecek. Sonra ne oluyor? Alemdar Paşa’nın geldiğini görünce derhal III.Selim’i öldürüyorlar. Fakat Alemdar başbakan oluyor, II.Mahmut’u getiriyor, gene reform süreci başlatacak. Bir hafta sonra Alemdar’ı da öldürüyorlar. Yani bunun çok örneği var. Ama şunu bileceksiniz ki Türkiye tarihinde ne zaman bir reform hareketi olursa mutlaka bunu engelleyici güçler, çoğu zaman aşırı dinci güçler ön plana çıkmış ve bunu yapmışlar. 31 Mart Vakası falan. Şimdilerde 31 Mart Vakasını başka türlü anlatmaya çalışanlar var ama işin gerçeği belli. O da reformcu, ilerleyici harekete karşı engelleme, silaha dayalı bir engelleme faaliyeti. Şimdi Türkiye’yi bir an için bir tarafa bakalım yine bölgeye dönelim.</p>
<p>Türkiye’de 1920 tarihinde milli iradeye dayalı bir rejim kuruyorlar. İşin esası bu. 1923’te Lozan’da, demin anlattığımız gibi milli irademizi, uluslararası alanda tescil eden bir antlaşma yapıyoruz. Bu tarihte örneği az görülen bir antlaşmadır. Biz bunu büyük bir başarı olarak görüyoruz, buna deriz ki Lozan zaferidir. Bir anlamda diplomatik savaşını kazanmışızdır Lozan’ın. Ama başka ülkeler diyor ki, mesela Churchill diyor ki, Lozan İngiliz tarihinde yaşadığımız en büyük aşağılanmadır. Katlettiğimiz bütün başarılar, bütün cephelerde, bu antlaşma ile silinip atılmıştır diyor. İngilizler için Lozan antlaşması bir utanç meselesidir diyor. Ondan sonra Lord George var başbakan, bir türlü içine sindiremiyor, Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nı kazanmasını, o noktaya gelmesini. Yeni bir savaş yapmak için hazırlık yapıyor, Fransızlardan, basından destek istiyor, destek alamayınca beceremeyeceğini anlıyor. O zaman İngiltere dünyanın en büyük devleti, bugün ABD neyse o zaman İngiltere o. O devletin başbakanı gidiyor Avam Kamarasına kürsüye çıkıyor, diyor ki arkadaşlar Tanrı dünyaya dâhileri çok nadiren getirir, bizim kötü tarihimiz öyle bir dâhiyi Türkiye’de karşımıza çıkarmış olması. Biz onunla mücadele edemezdik, onun için edemedik, başarısızlığımızı kabul ediyoruz, istifa ediyoruz diyor ve kürsüden iniyor. Atatürk’ün yaptıklarını biz hep konuşuruz da Atatürk’ün dünyanın en büyük devletinin başbakanını istifa etmek zorunda bıraktığını pek hatırlamayız. Bütün bunların özünde Atatürk’ün milli iradeye dayalı kurduğu rejim, sistem yatıyor. Atatürk isteseydi otoriter bir rejim sürdüremez miydi? Netice itibariyle büyük bir komutan, büyük bir kurtuluş savaşını kazanmış. Diyebilirdi ki nasıl benden öncekiler otoriter bir rejim sürdürdülerse ben de bir süre böyle yapabilirim. Bunu yapmadı. Milli iradeye dayalı sistemi devletin esasına yerleştiriyor. 1924 anayasasını okursanız hayretler içinde kalacaksınız. İnsan hakları ile ilgili bölümü aynen 1792 Fransız İhtilal anayasasının İnsan Hakları bölümüyle neredeyse kelime kelime aynıdır. Şimdi çok tartışılıyor başkanlık rejimine geçelim diye. Atatürk bilmiyor muydu dünyada bir başkanlık rejimi olduğunu? ABD’deki başkanlık rejimini bilmiyor muydu? Niye milli iradeyi yansıtan parlamenter rejimi seçiyor? Diyor ki başkanlık rejimi başkanlık diktatörlüğüne  götürür. Bazıları diyor ki Atatürk’ün kafasında acaba Amerikanvari bir model mi var? Diyor ki onlara karşı ben Türk milletine Amerikanvari bir modeli önerecek adam mıyım diyor. Aklımdan bile geçmez diyor. Şimdi bazılarının aklından geçiyor başkanlık sistemi, o zamanlar geçmiyormuş ama. Şimdi bunun dış politikaya yansıması nasıl oluyor? O tarihlerde İran şahı Rıza Şah Türkiye’ye geliyor. 1930’lu yıllarda. Atatürk ona çok özel ilgi gösteriyor, onun için bir opera besteletiyor. Ondan sonra onu Anadolu’da 9 günlük bir geziye çıkartıyor, İzmir’e götürüyor, Anadolu’nun çeşitli yerlerine götürüyor falan. En sonunda Şah diyor ki ben sizin yaptıklarınızdan çok etkilendim, ben de aynısını İran’da yapmak istiyorum diyor. Nereden başlayım diyor. İlk adımım ne olsun diyor. Atatürk de diyor ki ilk atacağınız adım milli irade olacak. Ulusal Egemenlik olacak. Milli iradeye dayalı bir rejim kurarsanız benim yaptıklarımı siz de İran’da kurarsınız. Yapacağım bunu diyor. Bir süre sonra Atatürk’e haber yolluyor, size verdiğim sözü unuttum zannetmeyin diyor. Ama burada din adamları o kadar kuvvetli ki onların direncini aşıp yapamadım diyor. Ümit ederim ki benim oğlum bunu yapar. Oğlumu yollayacağım, batılı ülkelerde eğitimini sağlayacağım, umarım ki o yapar. Oğlunun ne yaptığını da biliyorsunuz. Şimdi bu tecrübe bizim açımızdan son derece önemlidir. Aynı şekilde Afgan Kralı Türkiye’ye geldiğinde etkileniyor. Atatürk’ten yardım istiyor. Atatürk de oraya öğretmenler, subaylar gönderiyor. Kabil’de batı tipi bir konservatuar açıyor Türkiye o tarihte. 1930’lu yıllarda, bugün tasavvur bile edilemeyecek şeyi yapıyor Atatürk. Bir İngiliz diplomat var, Mountain diye. Bir kitap yazmış, o sırada Afganistan’da görev yapıyor, hatıralarını yazıyor. Diyor ki Afganistan’daki bütün yabancılar arasında batı tipi kılığı ile kıyafetiyle temsil eden tek çift Türk büyükelçisi ve eşidir diyor. Yani Türkiye böyle bir başlangıç yapıyor.</p>
<p>Şimdi bölgede milli iradeye dayalı böyle gelişmeler olmuyor mu? Bizim yaptığımız belli de, Lozan, Cumhuriyet falan. Başka ülkeler ne yapıyor? İkinci örnek gene İran’da. 1950 yılında İran parlamentosu toplanıyor, Şah’ın mutlak rejimi var ama bir de parlamento var. Parlamentoda Musaddık milletvekili. Diyor ki arkadaşlar beni başbakan yaparsanız İran petrollerini millileştireceğim. O sırada Anglo-Iranian diye bir şirket İngilizlerin denetiminde. Bu şirket İran petrollerini işletiyor. Bu petrollerden İran’a  düşen pay sadece %16. %84‘ünü İngilizler alıyor. Başbakan yapıyorlar Musaddık’ı gerçekten millileştiriyor petrolleri falan. İngilizler paniğe kapılıyor. Bütün teknisyenlerini çekiyorlar falan. Bunlar nasıl olsa işletemez diye. İranlılar bir yolunu bulup işletiyorlar. İngiliz hükümeti ABD’ye, başkan Truman’a gidiyor. Bu insanlar petrollerimizi millileştirdiler, bizi çok önemli bir kaynaktan mahrum ettiler, bu hükümeti devirmek lazım. Musaddık hükümetini. Truman yapamayız, ben demokrasi sözü verdim millete diyor. II. Dünya savaşından sonra demokrasi sözü verdim, bununla bağdaşmayan bir işi yapamam diyor. Truman’ın görev süresi bitiyor, yerine Eisenhower geliyor, İngilizler bu sefer ondan yardım bekliyorlar. Diyorlar ki Musaddık Komünist, İran’ı da komünist bir ülke yapacak. Yafta yapıştırmak o devirde de varmış. İnsanlara çeşitli sıfatlar yapıştırıyorlar, o devirde de komünist yaftası makbul. ABD’de McCarty cereyanları var. Herkese komünist diyor falan. Herkes duyarlı bunu, Eisenhower da deviririz  o zaman diyor. CIA yetkilisi bölgeden sorumlu, eski başkan Roosevlt’in torunu, onu görevlendiriyorlar. Adam Kıbrıs’a geliyor, Türkiye üzerinden İran’ a geçiyor, bol para ve tahrik, sokak ayaklanmaları, yürüyüşler. İlk etapta bu iş o kadar kolay değil, yapamayacağız diyorlar, sonra Roosevelt diyor ki ben sizi öldürürüm bu işi yapmazsanız diyor. Sonunda Musaddık’ın evini basıp hapse atıyorlar. Yerine Zahidi geliyor. Şah geri dönüyor ve neticede İran’da petroller yine İngilizlere veriliyor fakat  bu işi yapan ABD’liler olduğu için petrollerden önemli pay da ABD’ye veriliyor. Milli iradeye dayalı demokrasi girişimlerinin macerası ve geçmişi böyle. Sonrasında uzun yıllar Soğuk Savaş durumları oluyor, bölgedeki enerji kaynaklarına ulaşımı kendi stratejik menfaatleri için elinde tutmak isteyen büyük devletler, otoriter ama kendilerine bağlı rejimlerin bölgede iktidarda olması için büyük bir çaba sarf ediyorlar. Neticede Soğuk Savaş bitene kadar demokrasinin adı bile anılmıyor Orta Doğu’da. Soğuk Savaş bitince siz burada yakından gördünüz, bütün doğu Avrupa ülkeleri, orta Avrupa ülkeleri, Çek Cumhuriyeti, Macaristan, Polonya, Baltık Ülkeleri, Romanya vs., sırayla demokrasiye geçiyorlar. Arkadan bütün Latin ABD ülkeleri demokrasiye geçiyorlar. Arkadan Uzak Doğu ülkeleri, bazı Afrika ülkeleri. O kadar ki Afrika Birliği Örgütü bir karar alıyor, undan sonra herhangi bir yerde darbe olursa biz o ülkeyi üyelikten çıkaracağız. Geçenlerde Mali’de mesela bir darbe oldu, atarız üyelikten sizi dediler. Bütün dünyada bir tek yerde demokratik gelişmeler olmuyor, Orta Doğu. Acaba neden? Yani oranın halkı demokrasi istemediği içi mi, laik olmadığı için mi? Samuel Huntington diyor ki halkı Müslüman olan bir ülkede demokrasi olmaz, demokrasi Hristiyanlığın ürünüdür. O bakımdan halkı Müslüman olmayan ülkelerde demokrasiyi düşünmemeniz lazım. Türkiye nasıl olmuştur? O bir istisna diyor. Orta Doğu ülkelerinin Müslüman oldukları için demokrasiye layık olmadıklarını söylüyorlar. Son derece enteresan. Ben birçok uluslararası toplantıya katıldım, açık açık yüzümüze bu tezi savunan insanlara rastladım. Yani halkı Müslümansa demokrasi falan oraya gelmez diyorlar. Neticede ne oldu? Geçen yılki gelişmeleri biliyorsunuz, artık bu bölgenin milletleri bu baskıcı rejimlere dayanamaz hale geldiler. Kendini yakmaya başladı insanlar. Efendim bu batılıların bir oyunu mudur? batılıların oyunu ile yapılacak iş var yapılmayacak iş var. Yapılmayacak işlerden biri kendini yakması. Birisi istiyor diye kendinizi yakar mısınız? O bakımdan bu ayaklanmalar gerçekten bu baskılara bir tepki olarak başladı. Önce Tunus’ta, sonra Mısır’da, Libya’da, Suriye’de, Bahreyn’de, Yemen’de özgürlükçü ayaklanmalar oldu. İşte bu noktada işin can alıcı gelişmesi ortaya çıktı. Mısır’da Tahrir Meydanı’nda ilk dört gün çağdaş, laik batılı, demokrasi ve özgürlük yanlısı insanlar meydana hakimdi. Sonra ise Müslüman Kardeşler hakim oldu. Müslüman Kardeşler bütün bölgede aşırı otoriter, kökten dinci, radikal bir rejim kurmak isteyen bir grup. 1926 yılında Mısır’da kurulmuşlar. 1955 yılında da yasaklanmış. O devirde 1990 yıllarının ortasında Türkiye’ye geldi Mübarek, cumhurbaşkanı köşkünde kalıyor. Ben de dışişleri bakanlığı müsteşarıyım. Erbakan başbakan olarak geldi kendisini ziyaret etti. Ben de oradayım. Erbakan dedi ki Müslüman kardeşlerin bir kısmını hapse atmışsınız, affetseniz de toplumla kaynaştırsanız. Mübarek dedi ki siz ne diyorsunuz, bunlar düpedüz terörist dedi. Bunlar beni öldürmek istiyorlar, rejimi ele geçirmek istiyorlar, bana bunu nasıl önerirsiniz? Mübarek devrilene kadar yasaklı olarak kaldılar. En son seçimde bireysel olarak Müslüman Kardeşler örgütüne mensup 86 kişi seçilmişti parlamentoya. Daha evvel Dışişleri komisyonuyla gittiğimiz zaman Mısır’a bizi parlamentoda takdim ettiler, bu iki arkadaş Müslüman kardeşlerden seçildiler. Ne yaparlar dedik? Bunlar şimdilik sessiz oturuyorlar dedi. Ama Mübarek devrildikten sonra iktidarı ele geçiren askerlerin ilk işi yasaklanan Müslüman Kardeşleri serbest bırakmak oldu. Aynı şekilde selefiler. Selefiler Müslüman Kardeşlerden daha radikal, daha kökten dinci bir parti. Mısır halkının %10’u Hristiyan, Kıpti diyorlar. Bunları öldüreceğiz diyorlar. Seçimlerde 1.parti Müslüman kardeşler, %44, 2.parti Selefiler %26. Toplam %70. Oyların %70‘ini kökten dinci ve daha da radikal partiler kazandı. Şimdi bu Mısır’daki ayaklanma özgürlük ve demokrasi için başlangıçtı. Müslüman kardeşler demokrasiyi yürütecek bir parti midir? kısa zamanda bu seçimlerden sonra askerlerle Müslüman Kardeşler arasında çekişmeler başladı son olarak da askerler bundan 3-4 gün önce cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacak, oraya aday gösterilenlerin yarısının adaylığını iptal ettiler. Mısır bu. O sırada bizim başbakanımız Mısır’a gitti, dedi ki bizim de beklemediğimiz bir şekilde, daha sonra Libya ve Tunus’ta da aynı şeyi söyledi, dedi ki size laikliği tavsiye ediyorum. Laiklik dinsizlik değildir, laik bir devlet rejimi kurun. Başbakandan beklenen bir laf değil. Neden söylüyor? Biliyor ki bu iş artık kontrol edilemeyecek bir tarafa gidiyor. Bu Müslüman kardeşler öyle bir rejim kurabilir ki bu bölgede bizim de yetkimiz asgariye inebilir.</p>
<p>Fas’ta da böyle ayaklanmalar olmadı ama kral akıllılık etti, reformlar yaptı, seçim yaptı. Kim kazandı seçimi Fas’ta Müslüman kardeşler. Tunus’ta da seçim yapıldı. Kim kazandı? Müslüman Kardeşler. Libya’da geçici yönetimin başkanı demeç verdi, biz yeni rejimde şeriat düzenine geçeceğiz dedi. Filistin’de Hamas. Hamas ne? 1988 tarihli tüzüğünde diyor ki biz Mısır’daki Müslüman kardeşler örgütünün bir uzantısıyız, burada bir din devleti kuracağız, İsrail ile müzakereleri reddediyoruz, İsrail’i cihat yoluyla haritadan sileceğiz, FKÖ ile aramızdaki fark da şudur, onlar laikliği benimsiyor biz ise Filistin’de bir din devleti kurmaya çalışıyoruz. Hamas da oldu mu size bir Müslüman Kardeşler örgütü? Seçimlerde başarı kazandıktan sonra Gazze bölgesini kontrol altına aldı Hamas.</p>
<p>Suriye’ye geldik. Müslüman Kardeşler burada da en örgütlü güçtür. Orada da 1963 yılında yasaklandılar ama el altından sürekli faaliyet gösterdiler rejimi ele geçirmek için. Halk ayaklanması tertiplediler 1982 yılında Hama şehrinde. Hafız Esad Hama’yı topa tuttu. Asgari rakamlara göre 10.000 kişi öldürüldü ve ondan sonra otoriter bir rejim sürdürdü, Müslüman Kardeşler yurtdışına kaçtı. Yani orada en güçlü siyasi parti veya örgüt Müslüman Kardeşler. Şimdi ne diyor bu Müslüman Kardeşler? Esad mutlaka bertaraf olmalıdır, gitmelidir. Nasıl? Silah zoruyla. Kim yapsın bunu açıkça demeçte var, Türkiye yapsın. Türkiye silahlı müdahale yapsın, bu Esad rejimi devrilsin, biz iktidar olalım. Amerikan kongresine sunulan bir rapor var geçenlerde, orada diyor ki Türkiye Suriye’de Müslüman kardeşleri iktidar yapmaya çalışıyor. Ben bir açıklama yaptım televizyonlarda aman dedim derhal tekzip edin. Başka ülkelerdeki oluşumlar bizim işimiz değil ki, biz demokrasiden yanayız, insan haklarından yanayız, orada uygulanan şiddeti kınıyoruz, her türlü şiddet hareketine karşıyız. İlke olarak yalnız halkın ayaklandığı ülkelerde değil bütün Orta Doğu ülkelerinde demokrasinin gelişmesini isteriz. Buna katkıda bulunmaya da hazırız ama oradaki çatışmalara taraf olamayız. Suriye’de silahlı mücadele verenlerin yanında yer alamayız. Suriye’de halkın iradesine saygı gösterilesin, seçim yapılsın, demokrasi gelsin, bunları bütün Orta Doğu ülkeleri için de söyleyin ama silahlı çatışmalara taraf olmayın. Oysa dünya basınına bakacak olursanız orada Türkiye’nin Suriye yönetimini dolaylı yollardan bile olsa askeri yöntemlerle tasfiye etmeye çalıştığına dair yorumlar çıktı. Bunları tekzip edin diyoruz, etmiyorlar. Şimdi orada Türkiye’ye kaçan generaller var, albaylar var. Bunlar Hatay’a geldiler. Sığınma kamplarında bulunuyorlar. fakat bazı haberlere göre oradan Suriye’deki çatışmaları yönetiyorlar. Yani siz düşünebiliyor musunuz? Komşu bir ülkeden askeri müdahale dolaylı yollardan da olsa. Bunların bir kurtuluş ordusu var, onlar İstanbul’da toplandı, Suriye ulusal konseyi diye bir muhalefet grubu oluşturuldu. 7 katılımcı grubu var, bunlar Suriye Ulusal Konseyine katılıyor, bunlardan bir tanesi Müslüman Kardeşler. Öyle bir karara almışlar ki 7’si birden mutabık değillerse hiçbir karar alınamaz. Yani özet, Müslüman Kardeşlerin hayır diyeceği hiçbir karar çıkamaz. Bu ulusal konsey, askeri bir büro kurdu ve bu büronun da Türkiye’ye yerleşmesini istiyorlar. Yani Türkiye’yi çeke çeke oradaki çatışmaların içine sürükleyecekler. Onun için Türkiye’nin buna çok özen göstermesi lazım. Bazıları ABD’de de müdahale yanlısı. McCain var senatör, açıkça diyor ki Suriyeli muhalifleri silahlandıralım. Onlara her türlü askeri destek verelim ve bu şekilde silah zoruyla devirelim Esad’ı. BM kararı var mı yok mu? Biz meşruiyet falan aramadan silah zoruyla bunu devirelim. Şimdi bunlar tabi çok tehlikeli gelişmeler. Yani Türkiye’yi çatışmalara sürükleme riski taşıyan gelişmelerdir. Onun için buna karşı bizim çok duyarlı olmamız lazım, bunlara sıcak bakacak halimiz yok. İlke düzeyinde kalacağız. Siz bu hassasiyeti Suriye’ye gösteriyorsunuz, Bahreyn’e de gösteriyor musunuz? Orada da halk ayaklanıyor. Suriye’de halkın çoğu Sünni, yönetim Alevi. Bahreyn’de de halkın çoğu Şii, yönetim Sünni. Evvelce Saddam Hüseyin zamanında Irak’ta halkın çoğu Şii idi, yönetim Sünni idi. Yani mezhep çatışmasına dönüşebilir bütün bu bölgedeki gelişmeler. Yemen’de karışık bir ortam var. Peki Türkiye Yemen, Bahreyn hakkında bir şey söylüyor mu? Onun için biz dedik ki yabancı ülkelerin çifte standardından şikayet ediyoruz, bari biz yapmayalım. Her yerde demokrasi, insan hakları, seçim, milli irade istiyoruz. Bunu dediğiniz zaman kimse bir şey diyemez. Efendim, başkalarının iç işleri sayılmaz mı bunlar, niye karışalım? Bugünkü dünya koşullarında BM’nin kabul ettiği ilkelere ve uluslararası ceza mahkemesinin kararlarına göre bir ülke kendi halkına sahip değildir, bunu iç mesele sayamaz. Yani ben 10.000 tane kadını çocuğu öldüreceğim, iç mesele diyeceğim. O bakımdan efendim Suriye’nin iç işleridir biz karışmayız demek de yanlış. Ama ben bölgenin Jandarmasıyım, bu rejimi devirmek de benim görevimdir, doğrudan doğruya çeşitli yöntemlerle ben bunu silah zoruyla deviririm ve devirmek isteyenlere  yardımcı olurum, bu yanlış. Siz 15-20 sene önce Türkiye’de hiç mermi atılmamışken, askerler fiili müdahale yapmamışken, dolaylı yoldan da olsa siyasete müdahale edilmesini suç sayıyorsunuz. Bugün siz ne yapıyorsunuz? Komşu ülkede silah zoruyla hükümetin devrilmesine katkıda bulunuyorsunuz. Burada bir çelişki yok mu? Bir meşruiyet kavramı varsa herkes için var. Onlar otoriter, Suudi Arabistan da otoriter. Suudi Arabistan’da rejimin devrilmesi için bir şey yapıyor musunuz? Körfez ülkeleri de otoriter. Orada yapmıyorsun, burada yapıyorsun. Niye? Bölgede din ve mezhep esasına göre bir nüfuz dağılım süreci yaşanıyor. Şu anda İran Şii, Irak’ta iktidar Şii, Suriye’de iktidar Alevi, Lübnan’da Hizbullah Şii. İran ne yapmak istiyor? Afganistan sınırından Akdeniz’e kadar bir Şii kuşağı. İran’ın kendi alanının içine girecek bir Şii kuşak yaratmak istiyor. Müslüman kardeşler de Mısır’da Atlas Okyanusuna kadar bir radikal Sünni kuşak oluşturmak istiyor. Suriye Şiilerin yönetiminde kalırsa İran’ın Akdeniz’e kadar uzanma politikası geçerli olacak. Müslüman kardeşlerin yönetimine girerse Suriye’den Atlantik’e kadar oluşan kuşak bir Sünni radikal kuşak olacak. Yani din esasına dayalı. Bu arada İran nükleer silah üretirse ne olacak? Dokunulmazlığı olacak, kimse saldıramayacak. O zaman İran nükleer silah geliştirmeye çalışırsa bunu engellemek lazım .ABD’nin düşüncesi bu, en çok da İsrail’in. İsrail diyor ki biz İran’ın nükleer tesislerine askeri müdahalede bulunacağız. Bu yıl içinde bunu yapabileceğini söylüyor. İsrail bunu yaptı daha önce. 1982 yılında Irak’ta bir Osirah denen bölgede nükleer santral inşaatı vardı Iraklıların, İsrail orayı bombardıman ederek tahrip etti. Sonra Suriye’de yaptı. Orada da nükleer silah inşaatına başlanmıştı gidip onu da havadan tahrip etti. Arafat’ın Tunus’taki karargahını da havadan tahrip etti. Böyle bir geçmişi var. İran’da bunu yaparsa ne olur? İran’da nükleer silah tam gelişmiş değil ama ellerinde saldırı füzeleri var. İran’ın elindeki füzeler Şahap-III füzeleri. Bunların 2500 km menzili var. Bu 2500 km menzilin içine İsrail giriyor. İsrail İran’a saldırır ve oradaki tesisleri tahrip ederse muhtemelen İran da İsrail’e saldıracak Şahap III füzeleri ile. İsrail’i bundan nasıl koruyacaksınız? Füze kalkanı ile .En muhtemel senaryo bu. Füze kalkanının İsrail ile ilgili yok biz bunu NATO için yapıyoruz diyorlar. Aslında tam öyle değil. Çünkü İran’ın elindeki füzelerin menzili Türkiye hariç hiçbir Avrupa ülkesine ulaşmıyor. Yunanistan’ın, Bulgaristan’ın doğu sahillerine ulaşabiliyor da sebep yok, onları vurması için. Tek kuvvetli senaryo İsrail İran’a saldıracak, İran da füzeleri İsrail’e gönderecek, bu füzeleri havada yakalamak için füze kalkanı devreye girecek , Türkiye’deki radarlardan alınacak bilgilerle Akdeniz’deki füzeler ateşlenecek ve İran’ın füzeleri tahrip edilecek. İsrail’in de füzeleri var Arrow III diye bir sistem ama tek başına İran’da gelebilecek bütün füzeleri engelleyebilecek durumda değil.</p>
<p>Peki Türkiye’de niye radar sistemi kurduk biz? Efendim NATO üyesiyiz ne yapalım? NATO üyeliğinin gereği budur. Pek öyle değil. Çünkü bu sistem aslında bir Amerikan sistemi olarak kuruldu. Önce Çek cumhuriyetine ve Polonya’ya yerleştirilmeye çalışıldı. Çek Cumhuriyeti’nde radarlar Polonya’da füzeler olacaktı. Çek Cumhuriyeti ve Polonya halkı bunu büyük tepki gösterdi. Ruslar de tepki gösterince bundan vazgeçildi. Bu sefer dediler ki bunu Türkiye’ye yerleştirelim. Türkiye’nin buna itirazı var. Wikileaks belgelerini okursanız, başbakan Erdoğan bundan çok rahatsız diyor. NATO genel sekreteri geçenlerde Ankara’ya geldi, ben NATO’da görev yaptım NATO genel sekreterleri çok doğru şeyler söylerler, Türkiye istedi bu radarların Türkiye’de konuşlandırılmasını diyor. Wikileaks belgelerinde ABD savunma bakanı Robert Gates geliyor Ankara’ya 2010 yılının Şubat’ında bizim Mili savunma bakanımızı ikna etmeye çalışıyor. Bu füzeleri yerleştirin, bu sizin için iyi olur aksi halde sizin topraklarınızı korumayabiliriz, diyor. 3 şey söylüyor. 1. İran bugünkü nükleer projesini yürütürse bir savaş kaçılmaz olacaktır. 2. Türkiye bu savaşın dışında kalamaz. 3. Askeri açıdan hazırlanın. Hem Suriye’deki hem İran’da gelişmeler Türkiye’yi bir savaş ortamına sürüklüyor. tehlikeli olan budur. Bizim devletimizin kurucusu Atatürk’ün en büyük çabası Türkiye’yi savaşın dışında tutmak olmuştur daima. Demiştir ki ulusal çıkarlar zorunlu kılmadıkça ve ülkelimize de bir saldırı olmadıkça savaş bir cinayettir. Savaşın tecrübesini en acı şekilde yaşamız bir başkomutan size bunu söylüyor, savaş cinayettir! Türkiye 1922 yılından bugüne kadar gerçek anlamda bir savaşın dışında kalan tek ülkedir. Biz bu kadar sene girmedik de şimdi mi savaşa sürükleneceğiz? Yabancılar uçurum kenarı politika derler, uçurumun kenarında politika izlediğiniz zaman ha düştünüz ha düşeceksiniz büyük bir tehlike var. Biz maalesef böyle bir politika izliyoruz son yıllarda, uçurum kenarı politikası. 1 Mart tezkeresini eğer biz reddetmeseydik mecliste, 4 oy farkla reddedildi, Türkiye üzerinden Irak’a askeri harekat olacaktı. BM güvenlik konseyinin bir kararı var diyor ki kendi topraklarından komşu bir ülkeye başka ülke askerlerinin geçmesine izin veren ülkeler o savaşın parçası olurlar. Türkiye savaşın parçası olacaktı. 600.000 kişi ölmüş Irak’ta. biz bu ölülerin sorumluluğunu paylaşacaktık. Şimdi bir gelişme var, insanlar hatırlamıyor, hatırlamak istemiyorlar veya unutturuldu. Biz 1 Mart tezkeresinden 3 ay sonra Irak’ta BM merkezi vardı ve bombardıman edildi. Orada BM temsilcisi vardı Sergio de Mondo diye bizim de arkadaşımız, KKTC de görev yapmıştık, öldü o arkadaşımız. paniğe kapıldı BM, birliklerimizi geri çekelim diye. Onun üzerine Bağdat’taki ABD büyükelçisi bir tavsiyede bulunuyor Washington’a diyor ki, böyle olmaz bize takviye kuvvetler lazım. Türk ordusu gelmeli ABD ile savaşmalı Irak’a karşı. Şimdi işin kötüsü şu, bunu ABD de kabul ediyor ve Türkiye’ye diyorlar ki bir karar çıkarın meclisten ve askerlerinizi sokun Irak’a. Maalesef bizim hükümet böyle bir karar çıkarttı meclisten. Yani o karar göre Türkiye ABD öncülüğündeki koalisyon gücü ile birlikte Irak’ta savaşacaktı. Fakat bazen talih bizden yana rol oynuyor, Irak’ta Şiilerin lideri var, kesinlikle Türk ordusunu istemeyiz, gelmesinler diyor. Çok nüfuzlu biri, neticede vazgeçiyorlar. Türk hükümeti de meclisten böyle bir karar lamasına rağmen uygulamıyor. Bu da bizim şansımız. Yoksa biz şu sırada ırak harekatına boğazımıza kadar dalmış olacaktık.</p>
<p>İşin özeti şu, eğer bölgede milli iradeye dayalı rejimler kurulmazsa, demokrasi bölgeye yayılmazsa her an çatışmalar çıkabilir, artabilir ve Türkiye de bu çatışmanın içine şöyle veya böyle sürüklenebilir. Tehlike bu. Bölgede milli iradeye dayalı rejimlerin kurulmasının bize en büyük faydası o ülkelerde bir iç denetim sistemi olması ve Türkiye’nin çatışmalara sürüklenme riskinin azalması. Dünya tarihinde demokrasiler arasında bir savaş hiç olmamış, tarihte yok. Yani bölgeye siz demokrasi yayabildiğiniz takdirde o zaman bölgede savaş ihtimali kalkacak fiilen. Bölge hem demokrasi hem de barış bölgesi olacak. demokratik, laik bir başka ülke bulmak istiyorsunuz Türkiye’nin güneyinden giderek, bulacağınız ikinci demokratik laik ülke yine Türkiye olacaktır. Doğu’ya doğru giderseniz doğudaki demokratik komşunuz Japonya. İsterseniz biraz Hindistan’a da uğrayabilirsiniz ama unutmayın Hindistan’da Kast sistemi var. Kast sistemi olan bir ülke gerçek demokrasi sayılamaz. Ben Hakkâri’ye gittim dediler ki şu sıkıntılarımız var ama dedim ki şu gördüğünüz dağları aştığınız zaman ikinci laik ve demokratik ülke bulabilmek için Japonya’ya kadar gitmeniz lazım. Bangladeş’e giden arkadaşlarımız varsa teyit edeceklerdir, laikliği onlar da denemiş. 5 yıl dayanabilmişler, aşırı dincilerin baskısına yenik düşmüşler. Türkiye batı ile doğu arasında köprü olmasın, köprü olsun demek, kendi kimliği olmayan, iki nokta arasındaki bağlantı unsuru demektir. Halbuki Türkiye demokrasinin sıçrama tahtası olmalı. Bugün 30 milyon Türk asıllı insan yaşıyor İran’da bunu düşünen var mı? Hiç demokrasiden bahseden olmamış 1950‘den bu yana. Irak’ta malum, orada bir hükümet var 3 ordu var. Dünyada hangi demokratik ülkenin 3 ordusu var? İki ordusu var? 1 ordu olur. Federal devlet olsa, Almanya’da var mı? ABD’de var mı? Federal devlet olmak birden fazla orduya sahip olmayı gerekli göstermez. Birden fazla ordu olursa ne olur? Her biri siyasi güç olur. Devleti irade edemezsiniz, orduları dengeleyerek ülkeyi yönetmeye çalışırsınız. Lübnan’da da 2 ordu var. Lübnan ordusu ile Hizbullah ordusu. Hizbullah’ın ordusunun elinde 43.000 tane roket var. Tel Aviv ve Kudüs’ü vurabilecek roketler var. Bu da devletin iradesi dışında bağımsız bir ordudur. İşte bölgemiz böyle bir bölge. Onun için bu bölgeye demokrasiyi, insan haklarını getirmek son derece önemlidir. Türkiye bölgeye örnek olsun! çok iyi Atatürk de örnek olmak istemiş, İran’a, Afganistan’a, Sadabat Paktı’nı imzalamış, istiyor ki bölge ülkeleri de Türkiye’nin izinden gitsin. Atatürk diyor ki, eğer biz Kurtuluş Savaşı’nı yaparken sadece kendimizi düşünseydik, bu savaş bu kadar kanlı ve uzun sürmezdi. Biz bütün ezilmiş milletleri düşünerek bu savaş yaptık. Ben güneşin doğduğunu nasıl görüyorsam ezilmiş milletlerin kurtuluşunu da o şekilde gördüm. Atatürk bütün bölgenin baskılardan, büyük devletlerin nüfuzundan kurtularak gerçek anlamda bağımsız olmasını hayal ediyor ve milli iradeye dayalı demokratik sistemi tavsiye ediyor. Türkiye bugün bölgeye örnek olacak durumda değildir. Aramızda itiraf edelim. The Economist dergisi var, bu derginin The Economist Intelligence Unit diye bir birimi var, araştırma yapıyor bu birim. Bu dergi dünya devletlerini demokrasi açısından 4’e ayırmış. 1. Tam demokratik ülkeler 22 devlet, içinde Terkiye yok. 2. Arızalı demokratik devletler, demokrasi ama bazı eksiklikleri var, kusurları var. 57 tane devletten oluşuyor. Türkiye burada da yok. 3. Hibrit ülkeler, demokrasi ile totaliter arası karma rejimler. Türkiye bu kategoride yer alıyor. Zaten 4.kategori, Küba, Kore gibi tam totaliter ülkeler. Peki Türkiye kaçıncı sırada dünyada? Türkiye dünya demokrasileri arasında 88.sırada. Şimdi böyle bir surumda siz başka ülkelere örnek olabilir misiniz? Peki  demokrasinin başka özellikleri ne? demokrasinin başka özellikleri mesela basın özgürlüğü. Basın özgürlüğünde Türkiye’nin yeri giderek aşağı doğru iniyor. Amerikan Freedom House var, sınır tanımayan gazeteciler örgütü var, bunların her birinin değerlendirmeleri var. Uluslararası sınır tanımayan gazetecilerin değerlendirmelerine göre basın özgürlüğünde sürekli olarak geri giderek Türkiye şu anda en son rakama göre 148.sıradadır. Dünyada 147 ülkede basın Türkiye’den daha özgür. Kadın erkek eşitliğinde Davos Örgütü’nün araştırmalarına göre Türkiye dünyada 95.sıradaydı 115.sıraya düştü. En son rakam 132.sıradayız. Süratle geriye gidiyoruz. Türkiye maalesef demokratik açıdan, insan hakları açısından dünya ülkeleri arasında çok gerilerde yer alıyor. o bakımdan bölgeye örnek olması kolay değil. Kim olabilir örnek? Hem demokratik olacak, hem halkı Müslüman olacak, hem laik olacak, çağdaş olacak, basın özgürlüğüne saygılı olacak, yargısı bağımsız olacak, var mı? KKTC. Ben iki gün önce oradaydım, konferansa katıldım onlara da aynı şeyi söyledim. Hem övünüyoruz hem utanıyoruz. Övünüyoruz KKTC’nin bağımsızlığını sağlanmasına, ayrı bir devlet olmasına biz katkıda bulunduk. Utanıyoruz çünkü bizi geçtiniz. KKTC’de hapiste bir tane gazeteci yok. Bir tane gazeteci çok hakaret etmiş devlet başkanına, hapse atmışlar ama 24 saat içinde meclis toplanmış ve KKTC’de hapiste gazeteci olmaz diyorlar, kanun çıkarıp serbest bırakıyorlar. KKTC’de  laiklik o kadar yerleşmiş ki tartışılmıyor, gündemde böyle bir konu yok. Ben KKTC’de uzun yıllar görev yaptım diplomat olarak Denktaş’ı yakından tanıdım, çok büyük saygım var. Denktaş’ın bildiğimiz tarafı KKTC mücahidi, kurtarılması için birçok şey yapmış siyasi açıdan. Başka bir tarafı az biliniyor. O da özgürlükçü, demokrat olmasıydı. Ölümünden yaklaşık bir yıl önce, dünya basın günü nedeniyle bir toplantı yapılıyor KKTC’de Denktaş orada bir konuşma yapıyor. Diyor ki ben çok genç bir siyasetçiydim 1958 yılında,  o sırada Türkiye’de gazeteciler hapse giriyor, büyük bir baskı rejimi var. Ben haddimi aşarak belki de Menderes’e mektup yazdım. Biz burada bir sömürge iradesindeyiz ama bu ülkede kimse hapse atılmaz. Bir gazeteci hakaret etmişse, suç işlemişse en çok para cezası verili, siz Türkiye’de önünüze geleni hapse atıyorsunuz, biz burada büyük bir ıstırap duyuyoruz o gelişmeleri gördükçe. Menderes cevap vermemiş. Daha 1958 yılında KKTC’li Türkler bizi uyarıyor . Üzerinden yarım yüzyıldan fala zaman geçmiş. Bizim KKTC’deki en büyü kiki başarımız bir tanesi oradaki soydaşlığımızın egemenliğini, bağımsızlığını korumak, onları kendi topraklarında özgürce yaşar duruma getirmek. İkincisi, demokratik bir devlet kurmalarına katkıda bulunmak. KKTC’de en çok özen gösterdiğimiz buydu. Demokratik bir devlet kurulmasına büyük katkıda bulundu Türkiye.</p>
<p>AB’ye gelirsek, eğer Türkiye AB’ye üye olursa ne olur? Ekonomik boyutu, sosyal boyutu, çevre boyutu var hepsi tartışılır ama en önemlisi bizce demokrasi ve insan hakları boyutudur. Bizim kanaatimize göre İsmet Paşa’dan itibaren Türkiye eğer AB’ye tam üye olursa Atatürk’ün başlattığı demokrasi reformunu taçlandıracağız, sonuçlandıracağız. Çünkü AB ile çok tartışmamız var, haksızlık yapıyorlar bize, çifte standart uyguluyorlar. Hepsini biliyoruz. Hepsi ile mücadele ediyoruz. AB ile ortak değerlerimiz var. Demokrasi ,insan hakları, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kadın-erkek eşitliği, laiklik, çağdaşlık. Bunlar için AB’ye üye olmak istiyoruz. Sadece üç kuruşluk menfaat için değil. Peki bunu kim engelliyor? İki büyük güç var bir i Fransa-Sarkozy başkanlığında, diğeri de Almanya’daki Hıristiyan Demokrat Partisi. Almanya’da ne zaman sosyal demokrat ile yeşiller iktidar olmuşsa Türkiye’ye AB kapıları hiç değilse aralanmış, 1999’da Helsinki zirvesinde tam üyelik için resmen aday olarak kabul edildiğimizde Almanya’da Yeşiller ile birlikte Schröder iktidardaydı. Ama sonra Merkel geldiğinde Hıristiyan demokrat döneminde durum değişti. Hıristiyan demokrat partisinin genel kurulunda karar aldılar, dediler ki Türkiye’ye tam üyelik vermeyelim özel statü verelim. Merkel başbakan olmadan önce Ankara’ya geldi. Alman sefaretinde oturduk yemek yedik. Ben kendisine uzun uzun anlattım, Türkiye niçin AB’ye üye olmalıdır, bu her iki tarafa da ne sağlar. Sizin için de iyidir üyelik. Dedi ki bütün bu söylediklerinizde haklısınız ama ben Alman milletine Türkiye’nin üyeliğini destekliyoruz diyemem dedi. Merkel’den önce Başbakan Kohl, 16 yıl üst üste başbakanlık yaptı Almanya’da. Bir tek gün şu şartlar gerçekleşirse ben Türkiye’nin üyeliğini desteklerim dememiştir. Şimdi Sarkozy ile ilgili bir kitap çıktı geçenlerde, orada görüşleri var. Orada açık bir şekilde diyor ki Türkiye’yi AB’ye alamayız çünkü Avrupa ülkesi değil. Topraklarının büyük çoğunluğu Asya’da diyor. peki Kıbrıs’ın toprakları neredeydi? Dünyada Kıbrıs’ı Avrupa Kıtasında gösteren bir coğrafya haritası var mı? Kıbrıs devletini kuran Londra ve Zürih antlaşmalarında diyor ki Kıbrıs hiçbir zaman Türkiye ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa katılamaz diyor. Ona rağmen aldılar. Bize yapılan haksızlıkların haddi hesabı yoktur. Bunun mücadelesini vermek lazım. hiçbir ülkeye Türkiye kadar zorluk çıkarılmamıştır. İngiltere’yi 2 defa veto etti Fransa ama 1-2 yıl içinde hallettiler. Neticede hiçbir ülkeye Türkiye’ye yapılan muamele yapılmamıştır. Ucu açık müzakereler, tarım sübvansiyonlarında kısıtlamalar, sosyal harcamalarda kısıtlama, her türlü engelleme var. Şimdi üye olmak için AB’ye 35 başlığı müzakere etmek lazım. Biz Hırvatistan ile aynı gün başladık müzakerelere. 3 Ekim 2005. Hırvatistan bütün başlıkları bitirdi hepsini müzakere etti, kapattı. Şimdi üyelik süreci başlıyor muhtemelen bu yıl içinde üye olacak. Türkiye aynı gün başladı, 35 başlıktan 13 tanesini açabildik, 1 tanesini kapatabildik. AB engel oldu Kıbrıs nedeniyle 8 başlık için, Fransa tek başına 5 başlığı veto etti. 700.000 kişilik Kıbrıs Rum Yönetimi tek başına 6 başlığı veto etti. Görüşeceğimiz konu kalmadı. 2 yıldan beri bir tek başlığı açamadık. Türkiye’ye bu kadar haksızlık yapılırken bizim de söyleyecek sözümüzün olması lazım. Tepki göstermemiz lazım. Biz bunu mecliste defalarca dile getirdik. Yakında benim yeni kitabım yayınlanacak bu konuda mecliste neler söyledik, bu haksızlıkları nasıl teker teker anlattık, sonunda hükümetin ne yapması gerektiği hakkındaki düşüncelerimizi de söyledik. Türkiye maalesef AB ilgisini büyük ölçüde kaybetmiş gözüküyor. Dikkat ederseniz dışişleri bakanımızın söylemleri daha çok Suriye, İran, Orta Doğu. Son zamanlarda hükümetin AB üyelik sürecinden bahseden herhangi bir demeci yok. Çünkü belli engellemeler var. Başbakan ne zaman Avrupa’ya gelse ona şikayetler, eleştiriler var. Ne zaman Orta Doğu ülkesine gitse alkışlarla karşılaşıyor, siz bizim liderimizsiniz diye. Bırakın iktidar partisinin ideolojisini insan olarak bundan etkilenmemek kabil değil. bir taraftan insanlar size kucak açıyor, diğer taraftan sizden bucak bucak kaçıyorlar. AB’yi gündemden çıkartmamamız lazım. AB üyeliği iyi midir kötü müdür bunu ayrıca kendi içimizde tartışırız. Halkımızın %72’si üyeliği destekliyordu, bugün %38’i destekliyor. İşte bu olumsuz davranışlar yüzünden. Biz üyelik hakkını elde ederi&lt;, siz sonra referanduma girersiniz kendiniz karar verirsiniz. Norveç mesela bütün muameleleri bitirdi halk oyunda halk reddetti Norveç üye olmadı. Kendi iradesi. Başkalarının iteklemesi, dışlaması sonucunda değil.</p>
<p>Almanya en çok Türk’ün yaşadığı ülke dünyada. 2 milyon Türk vatandaşı var ve siz bu insanların anavatanı ile ilgili bu kadar dışlayıcı bir tavır sergiliyorsunuz. Ben burada büyükelçi olarak görev yaptığım sırada, Almanya’daki Türklerin sorunları, potansiyelleri, eğitim durumu, çalışma hayatları, Türkiye’ye katkıları, bunları konuşurduk. Hala aynı şeyi konuşuyoruz. Ama değişen bazı iyileştirmeler var. Şimdi buradaki Türklerin anavatanlarının uğradığı muameleyi konuşmak lazım. Bu konuda Türklerin söyleyecek sözleri olmalıdır. Milletvekillerinizle görüşüyorsunuz, gazeteciler var aydınlar var, interneti olan pek çok Trük var. ülkemize yapılan bu haksızlıklardan memnun olmadığınızı belirtmek 5 dakikanızı almaz. Biz de sizin gibi vergi veriyoruz, katkıda bulunuyoruz, bu ulaştığınız yerde bizim de payımız var ama hiçbir ülkeye yapmadığınız muameleyi bizim vatanımıza yapıyorsunuz. Buna hakkınız yok. Kibarca kimseye hakaret etmeden bu konudaki tepkimizi dile getirmek lazım. 400.000 Ermeni seçmen Fransa’yı sallıyor. Ermenilerin istemediği hiçbir kararı alamıyorlar. Onları tatmin etmek için 2006 yılında o meşhur karar çıkacaktı, biz heyet olarak  Paris’e gittik. Fransız vekillerle konuşuyoruz bu kararın yanlışlığını anlatmak için. Bizim ilk cümlemizde lafı ağzımıza tıkadılar, biz size hak veriyoruz, bu son derece yanlış ama bizim seçim bölgemizde Ermeniler var, ben sizin istediğiniz gibi ret  oyu verirsem bir daha seçilemem, kusura bakmayın diyor .Açık farkla bizim aleyhimize karar çıktı. Senato’da engelleyebildik biraz. Bu defa Senato’dan da çıktı anayasa mahkemesi biraz engelleyebildi. Fakat hem Sarkozy hem Francois Hollande, sosyalist parti cumhurbaşkanı adayı, seçimlerden sonra bunu tekrar gündeme getireceğiz, bu yasayı mutlaka çıkaracağız diyor. Bunlara bir tepkimiz olası gerekmiyor mu? Demokrasi demek konuşan halk, milleti topluluk demek. Biz her şeyi izleyeceğiz film seyircisi gibi sonra bazen üzüleceğiz, bazen sevineceğiz, o değil. Demokrasi konuşan insanların rejimdir. Farklı görüşler olur, hepsine saygı gösteririz ama bir toplum olarak ülkemize haksızlık yapıldığını gördüğümüz zaman da ses çıkaracağız. Almanya’da 1994 yılında bir karar alındı mecliste, başka çevrelerin etkisiyle, Türkiye’ye ambargo uygulayacağız. Türkiye’ye bir daha silah vermeyeceğiz. Niye? Çünkü Doğu Almanya’dan aldıkları bazı silahları, bazı zırhlı personel taşıyıcıları Güneydoğu bölgesinde doktorları, savcıları güvenli şekilde bir  yerden bir yere götürmek için kullandınız. Siz Alman malzemesini terör ile mücadele sahasında nasıl kullanırsınız, size ambargo uygulayacağız. Ne oldu? Almanya’daki Türkler öyle tepki gösterdiler ki Köln’de 30.000 Türk yürüyüş yaptı. 3 hafta sonra kaldırıldılar ambargoyu. Almanya’da Ermeni Lobisi nasıl etkili, Yahudiler nasıl etkili? Biz niye olamayalım? Benim bir eski arkadaşınız olarak sizden ricam Türkiye’ye yapılan haksızlıklara karşı sessiz kalmayın. Bir şekilde ses çıkarın. Bu geçecek süre içinde haberleşmemiz lazım. Onun için sayın başkana faceboook numaramı, e-mail adresimi, twitter adresimi vereceğim. Bu devir ses çıkartma devri .Denktaş Türkiye’ye geldi bir kaç sene önce, bakın ben sizden ne istesem verdiniz, haksızlıklara uğruyoruz Rumlar bastırıyor, BM bastırıyor, askerlerinizi istedim verdiniz askerleriniz şehit oldu. Para istedim verdiniz, uzman istedim verdiniz. Her şeyi verdiniz şimdi ise bir tek şey istiyorum, ses çıkarın, ses verin, bize olan baskılara karşı sessiz kalmayın, dedi. Biz de bugün bir tek şey istiyoruz, ses verin, ses çıkarınız. Biz biliyoruz ki dünyadaki milyonlarca Türk her şeye boyun eğmeye hazır değil.  Buradaki ADD’lere bir görev düşüyor, buradaki insanlar Atatürk’ün düşüncelerine sahip olan insanlardır, toplumun önderi olan insanlar olan insanlardır. Her şey için içtenlikle teşekkür ediyorum Bir kere daha söylüyorum lütfen ses verin!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2930/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in GS Divanındaki Konuşması – 5 Mayıs 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2929</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2929#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 09 May 2012 11:34:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2929</guid>
		<description><![CDATA[Çok değerli ağabeylerimiz, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum .Toplantınızda bana da görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.
Bugün son zamanlarda kamuoyumuzu yakından ilgilendiren Orta Doğu’daki gelişmeler, özellikle Suriye konusunda değinmek istiyorum. Ama ondan önce şunu belirtmek isterim ki bizim GS’de aldığımız eğitim, Türkiye’nin bir Orta Doğu ülkesi  haline dönüşmesini özendiren [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok değerli ağabeylerimiz, arkadaşlarımız, kardeşlerimiz, hepinizi saygı ve sevgi ile selamlıyorum .Toplantınızda bana da görüşlerimi sizlerle paylaşma fırsatı verdiğiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum.</p>
<p>Bugün son zamanlarda kamuoyumuzu yakından ilgilendiren Orta Doğu’daki gelişmeler, özellikle Suriye konusunda değinmek istiyorum. Ama ondan önce şunu belirtmek isterim ki bizim GS’de aldığımız eğitim, Türkiye’nin bir Orta Doğu ülkesi  haline dönüşmesini özendiren bir eğitim değildi. Biz ülkemizi, Atatürk’ün gösterdiği yolda, çağdaş, uygar laik ileri bir ülke olması özlemi ile yetiştik. Kuşkusuz Orta Doğu ülkeleri ile de çok yakın ilişkiler kurmak isteriz. Ama bizim benimsediğimiz değerler sistemi Orta Doğu ülkelerinin değerle sisteminden farklıdır .Ümit ederiz ki Orta Doğu ülkeleri bizim benimsediğimiz çağdaş, laik değerler sistemini bir gün benimsesinler. Çağdaş, laik, demokratik sistem deyince bizim anladığımız insanların görüşlerini iradelerini özgürce dile getirdikleri, eleştiride bulunma hakkını özgürce kullandıkları, her konuyu tartışmaya açık bir sistemdir. Cumhuriyetimiz biat kültürüne dayanmaz. Bizzat Atatürk, daha Erzurum ve Sivas Kongrelerinden itibaren bütün kararların meşru ve seçilmiş kurumlara dayanarak aldığını söylemişti. Çok partili rejime geçilmesini denemiş bu girişim başarılı olmayınca, tek parti içinde ikinci grup veya müstakil grup adı altında muhalefet grupları oluşturmuştur. Yani bir anlamda parti içi muhalefeti teşvik etmiştir. Bugün Orta Doğu’dan bahsederken maalesef böyle çoğulcu, tartışmaya açık, demokratik ve laik rejimlerden söz edemiyoruz. Orta Doğu’ya genel olarak hakim olan düşünce otoriter devlet anlayışıdır. Bunlar ya bir darbe sonunda iktidara geçen ve ülkelerini otoriter bir anlayışla yönetmeye çalışan idarelerdir veya babadan oğula devreden gene otoriter din devletleridir.</p>
<p>Soğuk savaşı sona ermesinden sonra demokrasi bütün dünyada gelişirken bir tek Orta Doğu’da gelişmedi. Hatta daha 1900’lü yılların başlarından itibaren ortaya çıkan bazı demokratikleşme hareketleri, özellikle İran’da yabancı ülkeler tarafından bastırıldı, devletler petrol çıkarlarını bölge insanlarının demokrasi içinde gelişmesine tercih ettikleri için o bölgedeki otoriter ama kendilerine yakın rejimlerle çalışmaya tercih ettiler.</p>
<p>Bu gidişin bir sonu olacaktı. Demokratikleşen dünyada Orta Doğu totaliterliğin hüküm sürdüğü bir ada olarak kalamazdı. Tunus’ta başlayan ve Arap Baharı denilen halk hareketleri bu otoriter rejimlere karşı bir hareket olarak ortaya çıktı. Başlangıçta bu hareketin öncülerinin hedefi gerçekten çağdaş bir demokrasiye ulaşmaktı. Ancak bölgede böyle bir demokratik hareketi yönetecek siyasi birikime ve toplum desteğine sahip örgütler yoktu. Bölgenin büyük bir bölümünü etkileyebilecek tek örgütlü güç Müslüman Kardeşler örgütüydü. Bu radikal İslamcı bir hareket olarak 1927’de kurulmuş ve Mısır’da 1956’da, Suriye’de 1964 yılında yasaklanmıştı.</p>
<p>Son yıllarda bölgedeki tek Müslüman Kardeşler çizgisindeki örgüt, Filistin’deki Hamas örgütüydü. Seçimlerde başarı kazanmış daha sonra da Gazze’de fiilen yönetimi ele geçirmişlerdi. O zamanki Mısır hükümeti bu örgütü kendisine hasım bir örgüt olarak sayıyor ve İsrail’in kuzeyden Gazze’ye uyguladığı ambargoya paralel bir ambargoyu güneyden uyguluyordu. Arap Baharının verdiği ilk sonuçlardan biri bu ülkelerdeki Müslüman Kardeşler hareketini meşrulaştırmak ve onlara siyasi parti kurarak siyasete katılma hakkı vermek oldu. Mısır’da kurulan Müslüman kardeşlere bağlı parti seçimlerde oyların %44’ünü, ondan daha da radikal Selefilerin partisi de %26’sını aldı. Böylece meclisin %70’İ dinci ve aşırı dinci partilerin temsilcilerinden oluştu .Bu partiler yurtiçinde ve dışında fazla tepki çekmemek için nispeten ılımlı bir görüntü sergilemeye çalıştılar. Hatta ABD ile ilişki kurarak kendilerini muktedir ve ABD ile işbirliğine hazır bir parti gibi takdim etmeye gayret ettiler. Buna rağmen askerler ipleri tamamen seçimle gelen partilere bırakmamak için bir denetim rolü sürdürmeye çalışıyorlar. Bu ayın sonunda yapılacak cumhurbaşkanlığı seçimi için adaylığını koyan 10 kişiyi veto ettiler. Bunlar arasında Amur Musa gibi evvelce dışişleri bakanlığı ve Arap ligi genel sekreterliği yapmış muktedir kişiler de vardı.</p>
<p>Başlangıçta Tahrir meydanında askerlerin izni ve kısmen desteği ile Mübarek rejimini yıkan göstericiler şimdi aynı meydanda askerlere karşı gösteri yapıyorlar. Mısır henüz istikrara kavuşmaktan uzaktır. Arap aleminin öteden beri liderliğini yürüten Mısır’ın iç istikrarsızlık içinde olması ve radikal eğilimli partilerin mecliste çoğunluğu elde etmeleri bütün bölgede istikrarlı bir demokratikleşme hareketini kolaylaştıracak nitelikte değildir.</p>
<p>Libya’da da bir yandan belli bölgelere hakim olan aşiretler, ağırlıklarını hissettirirken bir yandan da şeriat yanlıları yönetimi ele geçirmeye çalışıyorlar. Kaddafi’nin öldürülmesinden sonra bu bölgede çatışmalar sürüyor huzur ve istikrar temin edilemiyor. Tunus’ta Binali’nin ayrılmasından sonra yapılan seçimler Müslüman kardeşler çizgisindeki Gannuşi kazandı. Fas’ta da öyle. Cezayir, aşırı dinci, radikal, silahlı Fis örgütü ile ordu arasındaki çatışmalar sonucunda 200.000 insanın hayatını kaybettiği bir dönemden geçti. Henüz diğer ülkeler gibi bir halk hareketi başlamadıysa da Cezayir’, in siyasi geleceğinin nasıl şekilleneceğini bugünden kestirmek zordur. Bahreyn’deki halk hareketi Suudi Arabistan’da davet edilen tanklar ile bastırıldı. Orada halkın çoğunluğunu oluşturan Şiilerin Sünni yönetime karşı direnişini sürdürdüğü görülüyor. Yemende de liderlik değişti ama istikrar sağlanamadı.</p>
<p>Suriye’deki gelişmeleri işte bu genel çerçeve içinde değerlendirmek gerekir. Suriye’de halkın büyük çoğunluğu Sünni ama yönetim alevidir. Bu bakımdan oradaki çatışmaların arkasında bir mezhep unsuru da olduğu görülmektedir. Libya’dan farklı olarak Suriye’de ordunun büyük bölümünün yönetimden yana olduğu anlaşılıyor. Oradaki çatışmalarda 9.000’den fazla insan ölmüştür. Direnişçilerin büyük devletlerden sağladığı siyasi desteğe rağmen yönetim en azından şimdilik kontrolü kaybetmiş gözükmüyor. Rusya’nın, Çin’in, İran’ın ve Irak’ın sağladığı destek Beşar Esad yönetimine güç veriyor. Rusya’nın Akdeniz’deki tek deniz üssünün Suriye’nin Tarsus limanında olması da ülkedeki dengeler değerlendirilirken göz ardı edilemeyecek bir unsurdur. Gene Rusya’nın verdiği ileri teknolojiye sahip silah sistemleri Suriye’ye yapılabilecek bir askeri harekâtın Libya’da olduğu gibi zayiatsız sonuçlandırılabileceği umudunu vermiyor . öyle anlaşılıyor ki şu sırada düşünülen Suriye’deki silahlı rejim muhaliflerin aracılığıyla, bazı ülkelerin dolaylı malzeme ve teçhizat desteği ile rejimin devrilmesidir. Bununda pek kolay olmadığı görülüyor. Dış dünyadan gelen baskılara rağmen Suriye’nin rejim muhaliflerine karşı ağır silahlar kullanmaktan kaçınmadığı görülüyor. Kofi Annan’ın bu durumu önlemek için oluşturduğu planın başarı şansının çok yüksek olmadığı çatışmaların devam etmesinden anlaşılıyor. Rejime karşı siyasilerin, muhalefetin oluşturduğu Suriye ulusal konseyine katılan 7 gruptan biri Müslüman Kardeşle,. Bu grubun kararları oybirliği ile alındığı için Müslüman kardeşlerin kabul etmeyeceği politikaları ulusal konseyin benimsemesi kolay değil. Yabancı basın organlarında ve bazı raporlarda Türkiye’nin Suriye’de Sünni Müslüman Kardeşler örgütünü iktidar yapmak için gayret sarf ettiği ifade ediliyor. Eğer bu gerçekleşirse Suriye’de Atlantik’e kadar Müslüman Kardeşlilerin ağırlık taşıdığı bir radikal Sünni devletler kuşağı oluşturulacaktır. Eğer bu başarılamaz ve bugünkü alevi denetim iş başında kalırsa o zaman da İran’dan Akdeniz’e kadar Irak, Suriye ve Lübnan’daki şii Hizbullah örgütünü kapsayacak bir Şii kuşak etkili olacaktır.</p>
<p>Bölgede laik demokratik devletlerin bulunmaması din ağırlıklı otoriter rejimlerin şansını artırmaktadır.</p>
<p>Türkiye cumhuriyetin kuruluşundan beri bölgede dengeli .ölçülü, istikrarlı, bütün ülkelerle iyi ilişki kurmaya özen gösteren, şiddetin her türlüsüne karşı çıkan politikalar izliyordu.  Devletler arasında veya çeşitli gruplar arasında taraf tutmamaya özen gösteriyordu. Son zamanlarda bu politikada bazı farklılıklar hatta sapmalar görüldü. Örneğin Filistin’de Müslüman kardeşlerin bir uzantısı olan hamas örgütüne destek vermesi farklı Filistinli grupların, bazı Arap ülkelerinin ve batı ülkelerinin tepkisini çekti. Aynı şekilde, mısırda Libya’da Tunus’ta Suriye’de farklı, Bahreyn’de farklı politikalar izlemesi çifte standart uyguladığı izlenimini doğurdu.</p>
<p>Bütün bu gelişmeleri ışığında Türkiye’nin gerek Suriye’de gerek bölgedeki başka ülkelerde silahlı çatışmalara sürüklenmekten kaçınan, demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi ilkelerin arkasında duran BM’nin barışı sağlamaya yönelik ortak kararlarının içinde yer alan ama tek başına bölgeye nizam ermeye çalışan bir ülke görüntüsünü vermekten yana bir tavır sergilemesi bence çok yararlı olacaktır. Hükümetin Suriye ile sınırımızda bir çatışa çıkması Suriye’nin sınırı da olsa yapabileceği bir askeri harekata karşı NATO’nun 5çmaddesinin derhal yürürlüğe gireceği yolundaki beklentisi çok gerçekçi değildir. Böyle bir karar ancak bütün BATO ülkelerinin onayı ile alınabilir. 5çmadde kararı NATO tarihinde 1 tek kere, o da New York’ta ikiz kulelere yönelik terörist saldırılar üzerine alınmıştır.</p>
<p>Aslında Türkiye’nin bölgeye yönelik politikalarında birinci önceliği Irak’ın kuzeyinden PKK’nın tasfiyesine öncelik vermesi gerekmektedir. Çünkü bir tek ırak şuanda Türkiye’ye yönelik terörist saldırıların barınağı konumundadır.  M’nin ilgili kararlarına ve kendi anayasanın 7.maddesine rağmen Irak’ın PKK’yı bölgeden tasfiye etmek doğrultusunda adım atmamakta. Oradaki yerel yönetimin bu doğrultuda bir girişimi görülmemekte ve Türkiye’ni bölgeye aynı amaçla askeri müdahalede bulunmasına da karşı çıkmaktadır. Bu durumun bedelini Türk vatandaşları canları ile ödemektedir. Dış bağları kesilecek bir PKK ile Türkiye içinde mücadele etmek kuşkusuz çok daha kolay ve netice verici olacaktır.</p>
<p>İran ile ilişkilerimizde de füze kalkanı nedeniyle yeni bir gerginlik ortaya çıkmıştır. Füze kalkanını radarlarının Malatya’nın Kürecik ilçesine yerleştirilmesini İran kendisine yönelik bir tehdit unsuru olarak algılamıştır. Her ne kadar bu radarların NATO’yu korumak için konuşlandırıldığı iddia edilse de en muhtemel senaryo İsraillin İran’daki nükleer tesislere yönelik saldırısı üzerine İran’ın İsrail hedeflerine yönelik füze atışlarının bu füze kalkanı sistemi yoluyla havada engellenmesidir. Bu sistemin işlemesi için Türkiye’deki radarların aktif biçimde çalışıp Akdeniz’deki ABD füze taşıyıcı gemilerine anında bilgi vermesi gerekmektedir. İşte bu nedenle bir çatışma halinde Kürecik ‘teki radarlar İran’ın öncelikli hedefleri arasında olacaktır. Aslında teknik olarak füze savar radarlarının İran Şahap III füzelerinin ulaşamayacağı bir NATO ülkesine konuşlandırılması uygun olurdu. Zira bu amaçla kullanılabilecek ve menzili İran füzelerinden daha uzun olan ufuk ötesi radar sistemi mevcuttur. Neticede füze kalkanı projesi Türkiye için ilave risk yaratmış ve Türkiye İsrail ile ilişkileri oluşu etkilemiştir.</p>
<p>Bölge ile ilgili bu önemli gelişmeler Türkiye’nin öteden beri öncelikli bir hedef olarak gördüğü AB üyeliği konusu ikinci plana düşürmüştür. ABD dışişleri bakanı Bayan Clinton bu konunun şimdilik bu dolabına konulmasını önermiştir. Türkiye’nin AB üyeliği süreci fiilen askıya alınmıştır. İki yıldan beri tek bir müzakere başlığı açılamamakta süreç kısmen KKTC kısmen de başka gerekçelerle engellenmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin bu sıkıntılı durumdan çıkabilmesi için Orta Doğu’da biraz önce unsurlarını sıraladığımız ilkeli bir politika izlerken bütün dikkatini ve enerjisini bu bölgeye odaklayıp başta AB üyeliği olmak üzere diğer öncelikle dış politika hedeflerimize de sonuç alıcı bir yaklaşımla eğilmesi lazımdır. Orta Asya ülkeleriyle, ABD ie ,Rusya ile, Uzak doğu ile, Afrika ile, Latin ABD ile ilişkilerini geliştirmesi için hükümetin çaba sarf ettiğini söylemesi olumlu bir işarettir ancak bu söylemelerin içinin doldurulup sonuç verici hale getirilmesi gerekmektedir .</p>
<p>İşte bu genel tablo içince Türkiye’nin doğru politikalar saptayıp uygulamasında basına, üniversitelere ve sivil toplu örgütlerine görevler düşmektedir. GB’lıkların da böyle bir dönemde üzerlerine düşen katkıları yapacaklarına inanıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2929/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Çanakkale 18 Mart Üniversitesi – İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’ndeki Konferansı – 26 Nisan 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2928</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2928#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 May 2012 09:50:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2928</guid>
		<description><![CDATA[

Değerli arkadaşlar, önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Bugün sizlerle görüşlerimi paylaşmak benim için mutluluk vesilesi olacak.
Konferansın konusu olarak seçmen eğilimlerine geçmeden önce size demokrasi açısından seçimlerin önemi hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Seçimler demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Adil, tarafsız, dürüst, yargı denetimi altında gerçekleştirilen seçimler yoksa demokrasi de yoktur. Zaman zaman çeşitli ülkelerde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Değerli arkadaşlar, önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Bugün sizlerle görüşlerimi paylaşmak benim için mutluluk vesilesi olacak.</p>
<p>Konferansın konusu olarak seçmen eğilimlerine geçmeden önce size demokrasi açısından seçimlerin önemi hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Seçimler demokrasinin olmazsa olmaz koşuludur. Adil, tarafsız, dürüst, yargı denetimi altında gerçekleştirilen seçimler yoksa demokrasi de yoktur. Zaman zaman çeşitli ülkelerde seçimlere hile karıştırıldığını, seçim sonuçlarının yasa dışı yollardan etkilenmeye çalışıldığını görüyoruz. Bunun en bariz örneklerinden biri II. Dünya Savaşı sonrasında 1948 yılında İtalya’da yapılan seçimlerdir. O seçimler, yabancı bir ülkenin etkisiyle seçmenlerin gerçek tercihlerinden farklı bir sonuç vermiştir. Çeşitli ülkelerde bunun örneklerini bulmak zor değildir. O bakımdan seçimlerde sandık güvenliği, oyların gizli, tasnifin açık olması gibi ilkelere titizlikle uyulması ve seçmenlerin gerçek tercihlerinin sonuçları belirlemesi esastır.</p>
<p>Bu yeterli değildir. Seçmen yaşındaki bütün vatandaşlara oy kullanma hakkı mutlaka tanınmalıdır. Bu konuda YSK gibi kuruluşlara büyük görev düşmektedir. Çünkü YSK’nın aldığı kararlar kesindir, bu kararlara karşı üst mahkemeye gitmek mümkün değildir.</p>
<p>Ancak seçme hakkına sahip olan insanlara her zaman bu hak kullandırılıyor mu? Yani seçme hakkına sahip olup da seçmen olamayan insanlar var mıdır? Varsa bunların sayısı nedir?</p>
<p>Size Türkiye’den bir örnek vereyim. Türkiye’de nüfus artışına paralel olarak seçmen sayısı bir seçimden bir seçme ortalama olarak 3,5-4 milyon artmaktadır. 1987 seçmen sayısı 26 milyon 276 bin, 1991’de 29 milyon 979 bin. Yani yaklaşık 3,5 milyon artmış. 1995 yılında 34 milyon 155 bin. Yani 4 milyon artmış. 1999’de 37 milyon 495 bin. 3,5 milyon artmış. 2002’de 41 milyon 407 bin. Yani 4 milyon artmış. Peki 2007 yılında ne olmuş? 41 milyon 407 binden sadece 42 milyon 799 bine çıkmış. Yani 1.4 milyon artmış. Üsteliko dönem 5 yıllık dönem. Birt dönem önce 4 yılda 4 milyon artıyot, bir dönem sonra 5 yılda 1.4 milyon artıyor. Bunda bir tuhaflık yok mu? Acaba 2007 yılındaki seçmen sayısı aynı yılın sonunda yapılan nüfus sayımında 18 yaşından büyük nüfusumuzun sayısına uyuyor mu? Cevabını hemen vereyim. Uymuyor. Arada yaklaşık 5 milyonluk fark var. Peki bu nasıl olur? Yani seçmen yaşındaki 5 milyon yurttaşımıza oy kullandırılmamış mı? Diyorlar ki efendim daha önce yapılan uygulamada beyana dayalıydı, şimdi nüfus kayıtlarına dayalı olarak yaptık. Bu izahı doğru kabul ederseniz daha önceki seçimlerin meşruiyetine gölge düşer. Ama diyelim ki bir an için doğrudur. Yani 2007 yılında gerçek seçmen sayısı 42 milyon 799 bindir. Peki 2011 yılında kaçtır? 2011 yılında 52 milyon 806 bindir. Yani tam 10 milyon artmış. Fiilen oy kullananalar da 7,5 milyon artmış. Peki bu nasıl olmuş? Evvelce nüfus artışına paralel olarak 4 yılda 3,5-4 milyon artan seçmen sayısı nasıl birden bire 10 milyon artmış? Türkiey’de 18 yıl önce büyük bir nüfus patlaması oldu da bizim mi haberimiz olmadı? Üstelik 2008 yılının hemen başında TÜİK nüfus sayımı sonuçlarını açıkladı. Ben bu konuda sayın başbakana bir soru önergesi verdim ve şunları sordum: 22 Temmuz 2007 tarihinde yapılan seçimlerde Yüksek Seçim Kurulu (YSK) toplam seçmen sayısını 42 milyon 533 bin olarak belirlemişti. Yasalarımıza göre 18 yaşından büyük bütün vatandaşlarımızın seçimlerde oy verme hakkı bulunduğundan bu rakam aynı zamanda Türkiye’de 18 yaşından büyük vatandaşlarımızın sayısını da gösteriyordu. Oysa Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 22 Ocak 2008’de açıkladığı resmi nüfus sayısı rakamlarına göre 18 yaşından büyük vatandaşlarımızın sayısının yaklaşık 48 milyon olduğu görülmektedir. YSK’nın rakamlarıyla TÜİK rakamları arasında 5,5 milyonluk bir fark olduğu anlaşılmaktadır. Devletin istatistik alanında en yetkili kurumu olan TÜİK’in rakamları devletin bütün hesaplamalarında temel veri olarak dikkate alındığından bu durumda 5 milyon civarında vatandaşımızın seçme yaşında olduğu halde 22 Temmuz 2007 seçimlerinde oy kullanma hakkında mahrum bırakıldığı sonucu çıkmaktadır. Bu durum seçimlerin demokrasinin kurallarına uygun olarak yapıldığı konusunda çok ciddi kuşkular yaratacak niteliktedir. Kaldı ki, TÜİK’in il bazında verdiği sonuçlar dikkate alındığında birçok ilimizde çıkarılacak milletvekili sayısının 22 Temmuz 2007 seçimlerinde YSK’nın o iller için tespit ettiği milletvekili sayısından farklı olduğu görülmektedir. Bu da seçim sonuçlarını sakatlayıcı nitelikte bir durum yaratmaktadır.</p>
<p>İşte değerli arkadaşlar bu gibi temel konulara eğilmeden bunların makul cevaplarını bulmadan demokrasinin bütün kuralları ile tam ve eksiksiz işlediği sözleri havada kalır. Biz bu rakamları bu tespitleri çeşitli vesilelerle dile getirdik. Ama ne yazık ki bugüne kadar tatmin edici bir cevap almadık. Bu mesele mutlaka açıklığa kavuşturulmalıdır. Türkiye’de demokrasinin sağlam bir temel üzerinde oturduğunu kanıtlamanın başka yolu yoktur.</p>
<p>İkinci nokta şudur, seçimlerin bütün siyasi partiler açısından eşit koşullar içinde yapılması gerekiyor. Yani iktidarda olan parti hükümetin olanaklarını kendi menfaati için kullanmayacak. Hepinizin bildiği gibi bu kurala da uyulmamıştır. Seçim zamanında dağıtılan, yiyecek maddeleri, kömür, buzdolapları bu kurala da uyulmadığını gösteriyor. Üçüncüsü medyalar tam ve bağısız bir şekilde seçim propagandalarını yansıtacaktır. O nedenle basının özgürlük içinde olması gerekiyor. Oyda Türkiye maalesef uluslararası basın kuruluşlarının da tespit ettiği gibi basın özgürlüğünde geri sıralardadır. Uluslararası sınır tanımayan gazeteciler örgütüne göre basın özgürlüğünde Türkiye dünyada 148.sıradadır. demek ki demokrasinin bu koşulu da tam işlemiyor.</p>
<p>Şimdi vatandaşların seçim eğilimlerini bu çerçevede değerlendirecek olursa bunun tam işlemeyen bir demokrasini koşulları içinde yapıldığını da kabul etmemiz gerekir. Gerçekten Türkiye Economist Intelligence Unit sıralamasına göre dünya demokrasileri arasında 88.sırada gelmektedir.</p>
<p>Seçmen eğilimlerine gelince bu konularda pek çok araştırma var. Bunların doğruluk oranını kesinlikle tespit etmek bilim adamlarının görevidir. Ama genel olarak bakıldığında bazı araştırmacılar her 4 kadından birinin siyasi tercihi olmadığını söylüyor. Bu eğer doğruysa demokrasi açısında ok kaygı verici bir durumdur. Çünkü demokrasilerin en temel kurallarından bir kadın-erkek eşitliğidir. Kadınların siyasi tercihleri yoksa bu onların, eşlerinin, çevrelerinin, akrabalarının telkini ile oy kullandıklarını gösterir. Yani milli iradenin oluşması açısından ciddi bir eksikliktir. Anadolu’nun bazı yerlerinde seçim kurallarının ihlal edilerek erkeklerin eşleri için de oy kullandıkları söyleniyor. Bu ne kadar doğru, ayrı bir araştırma konusudur. Ama kadın-erkek eşitliğinin tam olarak sağlandığı, kadınların siyasi tercihlerini özgürce yaptıkları ve özgürce oy kullandıkları ülkeler demokrasiye yakın ülkelerdir. Bazı araştırmalar AKP’nin orta ve üst yaş gruplarından, MHP gibi partilerin gençlerden oy aldığını ileri sürüyor. Bu araştırmaların doğruluğu kuşkuludur. Çünkü halkımızın büyük bir çoğunluğu gençlerden oluştuğu için oyların %49’unu lan bir partinin daha çok yaşlılardan oy aldığı iddiası biraz havada kalmaktadır. Eğitim konusunda da bazı tespitler var. Seçmenlerin eğitim durumu yükseldikçe AKP’nin oylarının düştüğü söyleniyor. Örneğin AKP’ye oy verenlerin %54’ünün ilkokul, %41,8’inin orta öğrenim, %22’sinin üniversite mezunu olduğu söyleniyor. CHP’nin ise ilkokul ve daha alt eğitim gruplarından sadece %11,2 oy aldığı eğitim düzeyi yükseldikçe oylarında artış olduğu belirtiliyor. Burada da tartışmaya açık noktalar var. Türkiye’de doğal olarak halkın eğitim düzeyi orta öğretime ve üniversiteye giden öğrencilerin sayısı büyük artış gösterdiğine ve sadece ilkokul mezunu olanların oranında azalma olduğuna göre iktidar partisinin göreceli olarak oylarının azalması, muhalefetin oylarının yükselmesi gerekiyor. Oysa 2011 seçimleri farklı bir tablo ortaya çıkarmıştır. Coğrafi bölge olarak iç Anadolu, doğu ve güneydoğu Anadolu da AKP’nin genel oy ortalamasının üzerinde, Ege ve Akdeniz’de ortalamanın altında oy aldığı gözüküyor. CHP ise ege, Marmara ve Akdeniz’de ortalamanın  üzerinde oy alıyor.  Bu neyi gösteriyor? Ege, Marmara ve Akdeniz illerimiz turizmin ve ticaretin de etkisiyle öteden beri çağdaş dünyaya daha açık bölgelerimiz olarak biliniz. İç Anadolu, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu ise dış temasların azlığı etkisiyle daha kapalı ve muhafazakar toplum yapısına sahiptir. Bu bölgelerin geleneksel olarak muhafazakar partilere oy verdiği belirtilmektedir. Bizim anayasamız din, mezhep ve bölgeciliğe dayalı siyaset yapılmasını yasaklıyor. Yani din, mezhep, etnik köken, bölgesel özellikler siyasi tercihlerde önemli bir etken olma özelliğine sahip olmamalıdır.  Oysa Türkiye’de maalesef büyün bu konular siyasi çalışmalarda, seçim kampanyalarında liderlerin çeşitli vesilelerle yaptıkları konuşmalarında geniş biçimde kullanılıyor. Demokratik ülkelerde seçmenler tercihlerini daha çok partilerin ekonomik politikalarına, vaatlerine, eğitim, sosyal haklar, iç güvenlik gibi konulardaki söylem ve eylemlerine göre kararlaştırırlar. Bir parti yöneticilerinin başka bir parti yöneticilerinden daha dindar olup olmadıklarını tespit edecek objektif bir ölçü yoktur.</p>
<p>Kuşkusuz biraz öne belirttiğimiz gibi medyaların önemli bir bölümünün gerçek tarafsızlıktan uzak biçimde yayın yapmaları Türkiye’de halkın tercihlerini büyük ölçüde etkilemektedir.  Diğer önemli bir faktör yargının tam anlamıyla bağımsız olup olmadığıdır. Türkiye’de seçimler yargı denetimindedir. Ama belirttiğimiz gibi seçmen sayılarında doğal olarak artışlar ve azalışlar olursa ve seçimleri denetlemekle görevli yargı makamları bu konuda gerekli önlemler alamıyorlarsa bu çok ciddi bir sorun yaratır. Diğer bir konu seçim harcamalarıdır. AB’nin Türkiye raporuna göre seçim harcamalarının denetimsiz olması eleştiri konusu yapılmakta ve bunu demokrasiye zarar vereceği belirtilmektedir. Gerçekten eğer bazı partiler devletin verdikleri kaynakların çok ötesinde aldıkları bağış ve katkılarla seçim faaliyeti yürütebiliyorlarsa bu siyasi alanda haksız rekabet yaratır. ABD gibi, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkelerde seçim harcamaları sıkı bir kayıt altına alınır, bağışların mutlaka devletin ilgili kuruluşlarına tescil edilmesi zorunluluğu vardır. Partilerin ve adayların harcayabileceği paralar bellidir. Bunun üzerinde harcama yaptığı tespit edilen adayların seçimi kazansalar bile milletvekilliklerinin düşürüldüğü örneği vardır.</p>
<p>İşte bütün bu konularda uluslararası alanda kabul edilmiş normlara uyulmadığı takdirde seçimlerin halkın iradesini gerçek anlamda yansıttığı söylenemez.</p>
<p>Peki tüm bunların sağlandığı ülkelerin gerçek demokrasi olduğu her zaman ileri sürülebilir mi?</p>
<p>Bu da söylenemez çünkü demokrasi seçimlerden ibaret değildir. Çünkü seçimle iktidara gelip de saha sonra otoriter ve totaliter rejimlere yönelen lider ve partilerin örnekleri az değildir. Almanya’da Hitler,  İtalya’da Musolini, Fransa’da Petten , Portekiz’de Salazar seçimle iş başına gelmiş yöneticilerdir. Ama sonra ülkelerini koyu birer diktatörlüğe dönüştürdüler. Benim demokrasiden diktatörlüğe başlıklı kitabımda bunun örnekleri var. Eğer siz iktidara geçtikten sonra demokrasini bütün kurallarını, basın özgürlüğünü, yargı bağımsızlığını, kadın erkek eşitliğini, tam olarak uygulamayacak olursanız o zaman seçimlerin de seçimde oy kullananların tercihlerinin de fazla bir anlamı olmaz. Demokrasiden diktatörlüğe geçen ülkelerde sivil toplum örgütlerinin, aydınların üniversitelerin bu kötü gidişe kayıtsız kalmaları o sonuçların alınmasında etkili olmuştur.</p>
<p>İşte biz Türkiye’de dünyadaki bu örnekleri, ülkemizin geçmişinde yaşananları bilerek demokrasiye sahip çıkmak ve cumhuriyetimizin temel dayanağı olan milli iradeyi egemen kılmak için çaba sarf etmeliyiz. Şunu da unutmamalıyız ki demokrasinin temel direklerinden biri seçimlerde ortaya çıkan millî irade ise bir diğeri de devletlerin kuruluşunda belirleyici unsur olan kurucu iradedir. Bu nedenle Türkiye, ABD, Almaya gibi ülkelerde anayasalarda bu kurucu iradeyi yansıtan değiştirilemez hükümler vardır. Seçimler iş başına gelen iktidarlar aldıkları oy oranı ne kadar yüksek olursa olsun bu kurucu iradeye saygı göstermek ve değiştirilemez maddeleri değiştirmeye teşebbüs etmemekle yükümlüdürler.</p>
<p>Bütün bu unsurların bilinci içinde hareket ederek Türkiye’de demokrasiyi ileriye götürmek de aydınlarımıza, gençlerimize, özellikle üniversitelerimize büyük bir görev düşmektedir. Çünkü onlar en çağdaş bilgilere ulaşma imkanına sahip en tarafsız, dürüst, araştırmaları yapabilecek kuruluşlarımızdır. Ben buradaki üniversiteni öğretim üyelerimizin ve gençlerimizin demokrasiye sarsılmaz bir inançla bağlı olduklarına inanıyorum ve Atatürk’ün gösterdiği milli iradeye dayalı, çağdaş, demokratik ve laik dünya görüşünü her zaman savunacaklarına güveniyorum, hepinizi saygı ile selamlıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2928/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in BEA TV Mülakatı &#8211; 22 Mart 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2927</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2927#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 23 Mar 2012 14:20:20 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2927</guid>
		<description><![CDATA[Siyaseti germek, siyasette öfkeyi egemen kılmak, karşılıklı olarak suçlamak, hakaret etmek, Türkiye’ye ve siyasete hiçbir katkı sağlamayacak yöntemlerdir. Siyasette birisi bağırarak konuşuyorsa bileceksiniz ki tezlerinin kuvvetine, doğruluğuna inanmıyor. Sadece sesini yükselterek başkalarını ikna etmeye çalışıyor. Başka ülkelerde böyle bir şey olmuyor. Yani zannedeiyorlar ki kim daha çok bağırırsa halk onun yanında olur, bu yanlış bir [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Siyaseti germek, siyasette öfkeyi egemen kılmak, karşılıklı olarak suçlamak, hakaret etmek, Türkiye’ye ve siyasete hiçbir katkı sağlamayacak yöntemlerdir. Siyasette birisi bağırarak konuşuyorsa bileceksiniz ki tezlerinin kuvvetine, doğruluğuna inanmıyor. Sadece sesini yükselterek başkalarını ikna etmeye çalışıyor. Başka ülkelerde böyle bir şey olmuyor. Yani zannedeiyorlar ki kim daha çok bağırırsa halk onun yanında olur, bu yanlış bir yaklaşımdır. Makul bir sesle, üslupla, memleket meseleleri daha iyi ve daha doğru konuşulabilir. Halk da daha iyi aydınlatılabilir. Burada tezleri zayıf olanlarının seslerinin daha çok yükseldiğini görüyoruz. Öfkenin bir siyaset üslubu olduğu görüşü doğru doğru değildir. Herkes makul şekilde konuşmayı, karşısındakini idnlemeyi öğrenmelidir ve iktidar da şunu anlamalı ki bir ülkede muhalefet yoksa demokrasi de yoktur. Muhalefetin her dediği yanlıştır, muhalefet ne derse desin biz bildiğimizi yaparız dediğiniz zaman demokrasiden uzaklaşıyorsunuz. İşin esası budur.</p>
<p>*********</p>
<p>Hükümetin Kürt konusundaki politikası başından itibaren pek çok iniş çıkış gösterdi. Sürekli istikrarlı bir politikadan bahsetmeye imkan yoktur. Başlangıçta terör ile mücadele edeceğiz dediler, 2003 yılında meclisten yetki aldılar. Kuzey Irak’a kara operasyonu yapmak için. Bu yetkiyi yıllarca kullanamadılar. Birkaç defa uzattılar, bir süre yetkiyi almadıkları dönem oldu, sonra tekrar yetki aldılar. Bütün bu 9 yıllık süre içinde topu topu 7 günlük bir kara operasyonu yapabildiler. Bu demek ki aldığınız yetkiyi isterken meclisten bu işi yapacak bir iradeyi oluşturmamışsınız henüz veya başka ülkeleri tepkisi ve engellemeleri karşısında o engellemeleri aşacak durumda değilsiniz. Daha sonra ne oldu? Türk ve Amerikalı iki emekli üst düzey komutanın katılımıyla bir komisyon kurdunuz, bu da hiçbir işe yaramadı. Başından söylemiştik yaramayacağını. Sonunda sayın başbakan dedi ki 14 ayımızı boşuna harcadık. İleriyi göreceksiniz. Yani bu komutanların buluşmasıyla bu işin çözülemeyeceğini başlangıçta görecektiniz. Sonra anlaşılyor ki bir açılım politikası uygulamaya çalıştılar, bunun ne olduğu da pek anlaşılamadı. Ama şimdi görülüyor ki buradan kasıtları PKK temsilcileriyle Oslo’da müzakereler yapmakmış, görüşmeler yapmakmış. Hedefiniz ne sizin? Onları müzakere yoluyla ikna etmek ve terörü bitirmek. Bunun da çıkar yol olmadığını hükümet biraz gecikerek de olsa anlamış gözüküyor. Şimdi mücadele eğilimine yöneldiğini görüyoruz.. Bunu biz size yıllarca önce söyledik. Elinden silahı bırakmayan, silah zoruyla siyasi çözüm dayatmaya çalışan terörle müzakere edilmez, mücadele edilir görüşünü biz yıllardan beri söylüyoruz. Ama muhalefet söylediği için bunu iç politika olarak yorumladılar, kendi politikalarına uymadığı için tepki gösterdiler. Şimdi bizim noktamıza gelmiş görünüyorlar. Bugün açın Fikret Bila’yı okuyun, yazdıkları hükümetin politikası olarak neredeyse kelime kelime bizim yıllarca önce söylediğimiz sözlerdir. Yani bu noktaya baştan hükümet gelseydi bugün belki terör ile mücadelede daha iyi bir noktada olacaktık.</p>
<p>**********</p>
<p>Kandil dönemi açılmamalıydı. bu müzakereyi size öneren yabancılardır. Norveç haber ajansının haberine bakın bu konuda, Oslo’daki görüşmeler arabulucuk yapan üçüncü bir devletin daveti üzerine gerçekleşmiştir diyor. Bu ne demek? Başkaları yönlendiriyor sizin bu konudaki yaklaşımınızı demektir. David Philips raporunu açın orada söylüyor Türkiye PKK ile ya da temsilcisi ile görüşmelidir diyor daha 2007 yılında. Yani bugün çıkmış şeyler değil. Biz bunu o tarihlerde mecliste açıkladık. Türkiye terör ile müzakereye sürükleniyor, siyasi çözüm adı altında Türkiye’yi terör ile müzakereye yönlendiriyorlar, dedilk. Bunun çıkar yol olmadığı anlaşıldı.Masaya oturdunğunuz, elini sıktığınız insanlar şimdi yine ellerine silahı alıp sizin askerlerinizi, polislerinizi, vatandaşlarınızı öldürüyorlar. Neye yaradı bu politika Bir hükümet bir işe kalkışınca, bir politika izleyince bunun bir sonucu olması lazım. Sizin bu Oslo görüşmeleriniz ne sonuç verdi? Hiçbir sonuç vermedi, PKK’yı silah bırakma noktasına getiremediniz. Terörist saldırılar can almaya devam ediyor. Demek ki doğru politika değilmiş. Biz de bunu söylüyorduk.</p>
<p>************</p>
<p>Yani Kandil ile İmralı ile değilse de başkalarıyla müzakere. Kim o başkası? Şunu bir kere çok iyi anlmak lazım ki bu terörün siyasi hedefi var, bu da Türkiye toprajlarının bir bölümünü koparıp orada ayrı bir varlık, adı konmuş ya da konmamış bir devlet oluşturmak, devletin bütün yetkilerine sahip bir yönetim oluşturmak. Bunun için mücadele ediyor. Bunu yaparken de silah zoruyla size bu çözümü dayatmaya çalışıyor. Anayasa değişikliğinizi silah zoruyla etkilemeye çalışıyor. Burada yapılacak iş o sıralamada birinci sıraya terör ile koşulsuz mücadeleyi koyacaksınız. Terör ile mücadele bitip de o terör örgütü silahları bir daha eline almamak kaydıyla teslim etme noktasına gelince ancak onlarla bu silahların nasıl teslim edileceğini konuşacaksınız. Aynen İngilizlerin IRA ile yaptığı gibi. Ondan sonra Türkiye’nin bu konulara siyasi yaklaşımı falan gündeme gelir af mı çıkarılır, ne olur terör kesinlikle biterse, devlet geçmişe yönelik kin ve intikam duyguları ile değil, şevkat duygusuyla hareket eder diyebilirsiniz.Onlar o zaman konuşulacak işler. Ama şu sırada başka hiçbir konuya karıştırmadan diyeceksiniz ki biz bu terörü tasfiye edeceğiz, bunu bitireceğiz, gücümüz var, hukuk bizden yana, merkezi Kuzey Irak’tır ve kim ne derse desin oradan tasfiye edeceğiz, ondan sonra da halkı huzura, güvenliğe kavuşturacağız, devletin şevkatli yönünü de göstermekten kaçınmayacağız. Söyleyeceğiniz şeyler bunlar bence. Fikret Bila’nın yazdıklarının büyük bir bölümü doğru da içine yine bir siyasi müzakere karıştırılıyor, bu demektir ki gene orada, kapılan arkasında silahı bıraktırmak için siyaset yolunu deneme var. Aynen vaktiyle yabancıların size önerdiği gibi.</p>
<p>*************</p>
<p>Şimdi bu nevruz aslında İran’da, Azerbaycan’da bazı Orta Asya ülkelerinde çok eski yıllardan beri uygulanan ve baharın gelişini karşılayan bir törendir, bayramdır. Türkiye’de bizim hatırladığımız zamanlarda geçmişte böyle bir nevruz bayramından bahsedenşer olmazdı. Yerel olarak kutlanırdı ama böyle bir çatışma ve gerginlik hiçbir zaman olmazdı. Şimdi bunu bir çatışma konusu haline getirdiler ve terör yandaşları bu nevruzu devlete karşı ayaklanma provaları gibi gösterilerle kutluyorlar, silah atılıyor, insanlar öldürülüyor, yaralanıyor, polis araçları taşlanıyor. Böyle bayram olur mu? Bayram aslında dostluk, işbirliği, kardeşlik işaretidir. Bayram savaş alameti olabilir mi? Bu şekilde kutlanıyor ve maalesef devet görevlileri de onlara biraz hoş görünmek için valiler, kaymakamlar, devlet yöneticileri, ateşlerin üzerinden atlayarak biraz şirinlik gösterisi yapıyorlar. Bunlar bizim geleneğimizde, geçmişimizde olan şeyler değil. cumhuriyetin ile yıllarında İsmet Paşa, Demirel, Ecevit döneminde böyle şeyleri hatırlamıyoruz biz. Onlara demek istiyorsunuz ki aslında biz sizi çok severiz bağrımıza basarız, size bu sevgimizi göstermek için de bunu kutluyoruz, sizinle birlikte törenlerle kutluyoruz. bunlar biraz yapmacık oluyor. Eğer hiçbir çatışma olmasa gayet tebiki törenler düzenlenir, oyunlar, festivaller yapılır. Avrupa ülkelerinde de belli tarihlerde festivaller yapılıyor ama öyle değil. Yani burada siz kendi siyasi hedeflerine silah zoruyla varmak isteyenleri tatmin etmek için, onların destekçilerini yumuşatmak için bir devleti de bu gösterinin içine sokuyorsunuz. Benim görüşüm budur. Yoksa gayet tabiki geleneksel günler barış ve kardeşlik içinde kutlanır. Bundan toplum yarar görür. Ama nevruz geldiğinde devamlı bir tedirginlik var acaba kaç olay çıkacak diye.</p>
<p>***********</p>
<p>Şehit aileleri ile ilgili olarak yapılması öngörülen önlemler doğru yolda atılmış bir adımdır ama çok azdır ve geçtir. Biz yıllarca mecliste dile getirdik. Öyle durumlar var ki bir şehit eşi bir kaç yıl önce beni ziyaret etii, PKK, Eşi olan öğretmeni, Bingöl’de evinden alıyor, dağa çıkarıyor katlediyor ama cesedi bulunamıyor PKK’lılar mahkemede başka bir dava vesilesiyle bu öğretmeni katlettiklerini itiraf ediyorlar. Fakat cesedi bulunamadığı için bu öğretmenin ailesine verilen tazminat bugünün parasıyla 22 TL’dir. Yani alay eder gibi, bahşiş verir gibi. Emekli sandığı müdürlüğüne talefon ettim bu doğru olabilir mi diye, efendim dediler filanca maddeden yapılırsa işlem böyledir. Siz şehitlerimize sahip çıkmadınız bu kadar sene. Biz bunu yıllarca dile getirdik. Şehit aileleriyle, derneklerle konuştuk, tasarılar hazırladık, hükümete uyarılarda bulunduk, meclise bu konuyu getirdik yani 9 senedir hükümet ilk defa harekete geçiyor. Orada da pek çok şehit yakınının televizyonlarda verdikleri mülakatları görüyoruz ki onları da tam olarak tatmin edecek bir proje haline getirilememiş. Umarız ki bu daha da iyileştirilir Mecliste ve Türkiye de bu ayıptan kurtular.</p>
<p>***********</p>
<p>ABD bu bölgede İran’ı en önemli tehdit unsuru olarak sayıyor. Bir taraftan nükleer siilah üretme projesine başladığı yolunda bilgiler var diğer taraftan da saldırı füzelerine sahip İran, 2500 km menzilli Şahap III füzeleri. İran muhtemel bir çatışma halinde, İsrail saldırısına cevap olarak bu füzeleri kullandığı zaman bunları havada imha etmek gerekecek. Bunu da yapacak sistem füze kalkanı sistemidir. Bu projenin radarlarını önce Çek Cumhuriyeti’ne yerleştireceklerdi, füzeleri de Polonya’ya. Fakat Çek ve Polonya halkı ve Rusya da tepki gösterdiği için Türkiye’ye aldılar. Başlangıçta bu bir ABD projesiydi. Şimdi bunu bir NATO elbisesine sokmaya çalışıyorlar. Wikileaks belgelerinde okuyacak olursanız, diyorlar ki Türklerin bu konuda tereddütleri var acaba nasıl yapsak da onları tatmin etsek? Yani NATO kıyafetini giydirme çabalrı arkasında Türkleri tatmin etme çabaları var. Bizim bunu görmemiz lazım. Antlaşmayı kim imzalamış? Ankara’daki ABD büyükelçisi. Niye NATO imzalamıyor NATO projesi ise? Bu işin pek çok yanlışı var. Doğrusu şudur eğer İran füzelerine karşı bir savunma sistemi kuracaksanız, bu sistemin radarı İran füzelerinin ulaşamayacağı bir ülkede olacak, yani 2.500 km’den daha uzak, Çek CUmhuriyeti gibi. Bu radarların füzeleri İran’ı gözetlemeye yeter ancak İran’ın bu füzeleri vurmaya menzili yetmez. İsrail İran’daki bu tesisleri imha etmeye kalkarsa bu çok kuvvetli bir senaryo olarak dünya basınında da yer alıyor, İran da israil’i vurmaya kalkışacak. O zaman da Türkiye’deki radar devreye girecek, o radarın  verdiği bilgilerle ABD füzeleri veya İsrail füzeleri İran’ı vuracak. İsrail’e biz bilgi vermeyiz diyorlar, bunun teminatının olduğunu zannetmiyorum. ABD kongresinde defalarca bu radardan sağlanacak bilgilerin İsrail’e de verileceği söylendi. Türkiye’deki radarın bir eşi de İsrail’de var ve ABD bizim bildiğimiz kadarıyla bu radar sistemlerini uydularıyla senkronize ediyor. Radarlardan aldığı bilgileri bir araya toplayarak kendi füze sistemlerine aktarıyor. O bakımdan İsrail ile bu işin alakası yoktur gibi sözler de inandırıcı değil. İran’ın şu anda başka herhangi bir NATO ülkesine veya durup dururken Türkiye’ye bu radar olmasa saldırıda bulunması ihtimali yok. Tek ihtimal İsrail’e saldırması. Demek ki bu sistemin amacı da İsrail’in kendi milli füze kalkanı projesini takviye etmek. İşin özü budur.</p>
<p>***********</p>
<p>Bütün NATO ülkelerinin, batı ülkelerinin istihbarat örgütlerinin başkanları birbirleriyle temas ederler. Bunda yadırganacak bir şey yok. İşbirliği yaparlar, teröre karşı istihbarat işbirliği konularını ele alırlar. Olağan dışı bir durum değil. Bazıları diyor ki başbakan ancak kendi ülkesindeki insanlarla görüşür, başka bir ülkenin daha alt düzeydeki bir temsilcisiyle görüşemez. Bu da doğru değil. Sayın Davutoğlu gitti Beşar Esat ile 6 saat görüşme yaptı. Aynı düzeyde miydi? Cumhurbaşkanlarının, başbakanlarının çeşitli ülkelerden gelen farklı düzeylerde insanlarla görüşmesini yadırgayacak bir durum yok. Üçüncüsü de efendim ne görüştünüz açıklayın. Yani dünyanın neresinde istihbarat temsilcileriyle yapılan görüşmelerin kamuoyuna açıklandığı duyulmuştur? Bu işin doğasına aykırı. Bunlar işin bir tarafı. Öbür tarafı şu, böyle bir çuval olayında sorumluluk taşıyan bir ABD komutanının daha sonra çok üst makamlara tayin edilmiş olması, terfi ettirilmesi, en sonunda da CIA başkanlığına getirilmesi her halde Türkiye’ye yönelik bir dostluk jesti olarak kabul edilemez. ABD en yakın müttefikini son derece rencide eden bir olayın sorumlusunu bu kadar yüksek mevkilere getirdi, bunu söylemek lazım. Bunu düşünerek de başbakan bu görüşmeyi yapmasaydı, kimse bunu yadırgamazdı ve kimsenin söyleyecek bir lafı olmazdı. Başbakana vereceğiniz bilgileri bizim milli istihbarat teşkilatımızın başkanına da verebilirsiniz. Görüntü oalrak iyi olmadı başbakanın görüşmesi bence. İşin esasına gelince CIA burada ne yapmak istiyor? ABD’nin Suriye’ye yönelik politikalarının altında ne yatıyor? Bazıları diyorlar ki ABD doğrudan doğruya müdahaşeyi düşünmüyor Suriye’ye ama el altından birtakın oradaki muhalif askeri güçleri eğitip silahlandırarak Esat’ı devirmek istiyor. Türkiye ile bu konuda mı işbirliği yapıyorsunuz? Oradaki muhalif güçlerin generallerin, albayların Türkiye’ye gelerek,  buradan Türkiye üzerinden oradaki çatışmaları yönetmesini mi konuşuyorsnuz? Yani nedir konuştuğunuz konu bunu bilmemize imkan yok. Ama şunu öğrenmeye hakkımız var, sizin Türkiye olarak politikanız nedir? Orada siyaseten demokrasiyi, insan haklarını savunuyorum derseniz kimse size bir şey demez. Ama oradaki silahlı çatışmaların tarafı haline Türkiye’yi sokarsanız, orada çatışan taraflara silah ve eğitim yardımı verirseniz, Türkiye’yi de bu çatışmaların bir tarafı haline getirirseniz, tehlikeli olan, yanlış olan bu olur. Bence muhalefetin en çok bu nokta üzerinde durması lazım. Yani siyasi olarak iç mesele sayılamaz, 8 bine yakın insanı öldürmüşsünüz, uluslararsı kamuoyunun tepkisini biz de paylaşıyoruz, orada demokrasinin, insan haklarının gelişmesine destek oluyoruz, fakat aynı zamanda oradaki iç silahlı çatışmalara Türkiye’yi sürüklemek istemiyoruz, buna da izin vermeyiz. Bunu söylerseniz bütün tartışmalar durur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2927/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in ART televizyonunda yayınlanan mülakatı 14 Mart 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2925</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2925#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Mar 2012 09:06:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2925</guid>
		<description><![CDATA[Bence CIA Başkanının ziyaretinin Suriye ile bağlantılı olduğu açıktır. Ne konuşuldu? Belli ki ABD de Türkiye de bu ortamda, Suriye’deki yönetimin değişmesini istiyorlar. Bu bir siyasi mücadele veya seçim sonucunda yönetim değişmesi olsa zaten sorun olmaz. Ama burada bir silahlı muhalefet grubu var ve Suriye’de iç çatışma yoluyla iktidarı devirmek istiyorlar. Bunu nasıl yapacaklar? Libya’da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bence CIA Başkanının ziyaretinin Suriye ile bağlantılı olduğu açıktır. Ne konuşuldu? Belli ki ABD de Türkiye de bu ortamda, Suriye’deki yönetimin değişmesini istiyorlar. Bu bir siyasi mücadele veya seçim sonucunda yönetim değişmesi olsa zaten sorun olmaz. Ama burada bir silahlı muhalefet grubu var ve Suriye’de iç çatışma yoluyla iktidarı devirmek istiyorlar. Bunu nasıl yapacaklar? Libya’da da böyle bir durum ortaya çıkmıştı ve BM’den bir karar çıkmıştı. O karardan sonra Türkiye biraz inişli çıkışlı bir politika izledi ama  sonunda NATO müdahale etti. NATO’nun askeri müdahalesi sonucunda Kaddafi devrildi ve bugünkü karmaşık tablo ortaya çıktı.</p>
<p>Suriye’de bu olabilir mi? Bunun orada olma ihtimali çok zayıftır. Çünkü Rusya ve Çin BM Güvenlik Konseyi’nde, bunu veto ediyorlar. Onlar bir uluslararası askeri gücün müdahalesini istemiyorlar. O zaman nasıl olacak? Şimdi ABD’de Mc Cain gibi  senatörler ABD’nin doğrudan doğruya askeri müdahale yapmasını savunuyorlar. ABD subayları da buna karşı çıkıyor. Florida’daki Merkezi Komutanlığın Başkomutanı General Mattis, onun diyor ki,  kesinlikle ABD askeri müdahale yapmasınAvrupalı ülkeler de istemiyor doğrudan askeri müdahaleyi. . Nasıl olacak? Oradaki çatışmalara dolaylı destek verelim diyorlar. Belki örtülü bir operasyon yapalım falan, şimdi bu düşünceler ortada ve Türkiye’yi bu konuda bir uç karakolu gibi görüyorlar. Yani Türkiye aracılığıyla bunları yapalım. Şimdi bu tabi Türkiye’yi çok sakıncalı yerlere götürür. Stratfor belgelerinde “Bizim Türkiye’deki kaynaklardan aldığımız bilgiye göre oradaki çatışmaları Türkiye Esad yönetiminin devrilmesi için tahrik ediyor,” deniliyor. Çok tehlikeli bir şey bu. Biz cumhuriyet tarihimizde hiçbir zaman başka ülkelerdeki silahlı çatışmaları tahrik etmedik. Bunu derhal tekzip etmek lazım.</p>
<p>Suriye’de ordudan kaçan bazı generallerin Türkiye’ye iltica ettiğini görüyoruz. Şimdi bunlar insani açıdan geliyorlarsa can güvenlikleri için, bunları mülteci kamplarında barındırabilirsiniz. Ama Türkiye’ye geldikten sonra Suriye’deki çatışmaları Türkiye üzerinden yönetmeye çalışıyorlarsa bu çok tehlikeli bir durum. Siyasi olarak oradaki sivil halkın öldürülmesini ne kadar kınasak azdır. BU konularda dünya ile birlikte katkı sağlayabiliriz ama Türkiye’yi çatışmalara taraf haline getirmemek lazım. Kim istiyor Türkiye’nin doğrudan doğruya müdahale etmesini? Hangi güç hangi siyasi güç bunu istiyor? Sadece Suriye’deki Müslüman Kardeşler. Müslüman Kardeşlerin yöneticileri Türkiye doğrudan askeri müdahale yapsın ve bu rejim değişsin diyorlar. ABD kongresine birkaç gün önce sunulan 46 sayfalık bir rapor var. Bu raporda da diyor ki Türkiye Suriye’de Müslüman Kardeşler Örgütü’nü iktidara geçirmek istiyor. Aynı şeyi Suriye dışişleri bakanı Muallim gazetecilere söyledi. Daha önce de Esad, Suriye’yi ziyaret eden CHP’lilere söylemiş. Bunlar çok ciddi iddialar. Yani Türkiye ne kadar insani ve siyasi açıdan tavır takınırsa doğrudur fakat oradaki iktidarı tayin etmeye kalkarsa çok yanlış yapmış olur.  Bizim dış politikamıza bunun çok ağır bir bedel yüklemesi muhtemeldir.</p>
<p>Türkiye sınırına mayın döşenmesi iddiası doğruysa bu oradaki sivillerin Türkiye’ye iltcasını önleme amacıyla yapılmış olabilir ki vahim bir durum çıkarır ortaya insani açıdan. Bir de Türkiye’deki bazı silahlı güçlerin Suriye’ye sızmasını da engellemek için yapılmış olabilir. Suriyeliler bunu iddia ediyorlar. Türkiye’den silahlı güçler Suriye’ye sızıyor ve çarpışıyorlar burada diyorlar. Hatta bazı yabancıların da Suriye’de yakalandıklarına dair bilgiler var. Bunlar çok ciddi iddialar. Tam bilgilere sahip olamadan değerlendirme yapmak zordur. Sivillere yönelik böyle bir durum çok vahimdir. Eğer Türkiye üzerinden çatışmaya girenler için yapıldığı iddiası doğruysa bu da çok vahim bir iddiadır. Özetle Türkiye çatışmaların dışında kalmalıdır.</p>
<p>Dünya politikası açısından baktığınız zaman Suriye çok önemli stratejik bir mevkide bulunuyor. Rusların Suriye’nin Tartus limanında deniz üsleri var. Suriye İran ve Lübnan arasında, Hizbullah örgütünün irtibat noktasıdır. İran Irak, Suriye ve Hizbullah aracılığıyla Akdeniz’e kadar olan bölgede bir Şii nüfuz alanı yaramak isteniyor. Sünniler de Suriye’den Atlas Okyanusu’na kadar, Mısır, Libya, Tunus, Fas, mümkünse Cezayir, bu bölgeyi kapsayan aşırı dinci bir kuşak oluşturmak istiyorlar. Din faktörü Orta Doğu politikalarında ön plana çıktı. Arap Baharının çağdaş bir demokrasi getirmesini bekleyenler bu umutlarının çok ileriye kaldığını gördüler. Çünkü bu ayaklanmalardan en çok aşırı dinci örgütler, kökten dinci örgütler, Müslüman Kardeşler, Selefiler yararlandı. Başbakanın gidip de Mısır’a, Libya’ya Tunus’a laiklik önermesi hepimizi şaşırttı. O bile kendisinin etki alanını büsbütün kısıtlayacak bir dinci kuşağın oluşmasına rahatsızlık duydu. Yoksa başbakanın biz şimdiye kadar herhangi bir ülkeye laiklik önerdiğini duymamıştık. Ama şimdi orada laikliği öneriyor. O da demek ki aşırı dinci siyasi güçlerin etkisinden çekiniyor.</p>
<p>***********************</p>
<p>Çok sevindirici bir gelişmedir hapisteki gazetecilerin serbest bırakılması. Burada dikkati çeken birkaç nokta var. Birincisi içeride kalan çok sayıda insan var. Yalnız gazeteciler yok. Üniversite rektörleri, milletvekilleri, parti başkanları, çeşitli mesleklere mensup insanlar var. Bu meselenin köklü bir çözüme kavuşturulması lazım. Bunun çaresi de meclistedir. Bazıları her işin sorumlusunun yargıçlar olduğunu söylüyorlar. Bir dereceye kadar doğrudur ama siz eğer yargıçlara, savcılara çok geniş yetkiler vermişseniz, onlar bu yetkilerini kendi takdirlerine göre kullanırlar. Ama siz yasalarla onların takdir alanını kısıtlamışsanız bunu yapamazlar. Türkiye’de insanları çok kolaylıkla tutuklanabildiğini ve uzun yıllar tutuklu kalabildiklerini görüyoruz. Batı ülkelerinde böyle bir durum yok. Almanya’da 6 aydan fazla tutuklu tutamazsınız bir insanı. TBMM böyle bir yasa çıkartsa, hiçbir mahkeme Türkiye’de kimseyi 6 ay 1 gün, tutuklu bulunduramaz. Böyle tedbirler almazsa hükümet, mecliste yargı reformu yapmazsa bu sıkıntılar devam eder. Ama Türkiye’yi çağdaş bir demokrasiye götürfecek köklü bir yargı reformu yapılırsa iş değişir. O zaman mahkemeler de bu yasalara uymak durumunda kalırlar. Burada tabii muhalefete de çok görev düşüyor. Bence bu işlerin insanı boyutu artık öyle ciddi bir nitelik kazandı ki anayasa çalışmalarından önce yargı reformu çalışmaları yapmak lazım. Siz anayasanın çatısını, çerçevesini nasıl oluşturursanız oluşturun altındaki yargı sistemi, hukuk sistemi çağdaş düzende değilse; amacınız gerçekten özgürlükçü liberal bir Türkiye yaratmak ise bu anayasa değişiminin hiçbir kıymeti olmaz. O bakımdan ben başından itibaren bu anayasa sürecinin süründürülmemesini, askıya alınmasını, onun yerine öncelikle yargı reformu yapılmasını tavsiye ediyorum.</p>
<p>******************</p>
<p>Bence burada arabayı atların önüne koyuyoruz. Türkiye’de bütün tartışılan konu sürekli eğitim kesintili hale gelsin mi? 4+4+4 mü olsun? Sonrasında çocuklar normal eğitim sisteminden ayrılıp başka eğitim kurumlarına gidebilsinler mi gidemesinler mi bunlar tartışılıyor. Bizim eğitimde esas meselemiz nedir? Ulusal gelir içinde eğitim harcamalarının payı ne kadardır?  ilk sıralarda mesela Danimarka geliyor, dünyada 13.sırada yer geliyor. Tunus 17.sırada. İran 76.sırada. Uganda 129.sırada, Türkiye 132.sırada. O kadar kötü. Toplam gelirimizde eğitme ayırdığımız pay açısından biz dünya ülkeleri içinde 132.sıradayız. Yetişkinlerin okur yazarlık oranında Kazakistan 38.sırada, Uruguay 58.sırada, Türkiye 95.sırada. Lise diploması olanlar Çek Cumhuriyeti’nde halkın %91’i. Şili’de %50, Meksika’da %33’ü, Türkiye’de %29’u. Bunlar olacak şeyler değil. Türkiye’yi eğitimde çok geriye düşüren şeyler. Okula gitme yılına bakılınca dünyada Namibya 97.sırada, İran 103.sırada, Kenya 108.sırada, Türkiye 115.sırada. Bunların sorumlusu kesintisiz eğitim mi? yani  8 yıl okula devam mecburiyeti olduğu için mi bu utanç verici tablo ile karşı karşıyayız? Siz eğitime diğer ülkelerden çok daha az para ayırmışsanız bunun sorumlusu kesintisiz eğitim miydi? Siz 28 Şubat sürecine başka nedenlerle karşı çıkabilirsiniz. Ama 8 yıllık eğitim o dönemde geldi diye her şeyi değiştirelim diye mi çıkıyorsunuz ortaya. Geçmişten intikam alma duygusuyla mı bu kesintili eğitimi getiriyorsunuz? Yoksa sizin amacınız eğitimi daha üst düzeye çıkartmak mı? Eğer böyleyse tablo ortada. İnsanların okuma yazma oranını yükseltecek başka tedbirler almak lazım. Bunların tartışıldığını duyuyor musunuz hiç? Kesintisiz mi olacak, 4 yıl sonra kızları okuldan mı çeksek, din eğitimine erken yaşta başlatalım falan. İmam Hatip okullarına çocukları 5.sınıftan itibaren gönderdiğiniz takdirde bu sorunların hangisi çözülmüş olacak? Siz eğitimi mi çözmek istiyorsunuz yoksa başka siyasi projeler için vasıta olarak mı kullanmak istiyorsunuz? Maalesef tablo parlak değildir. Hele böyle mecliste çatışarak bu meseleleri  çözmeye çalışmak son derece yanlıştır. Kesintisiz eğitimden daha önemli konu Türkiye’nin eğitim alanında dünyadaki bu yerden nasıl kurtulabileceğidir.</p>
<p>*******************</p>
<p>Biz ilke olarak parti meselelerimizi medya aracılığıyla tartışmak istemiyoruz. parti konuları parti içinde tartışılır ama bazen partinin temel ilkeleri ve geçmişi ile ilgili öyle şeyler söyleniyor ki o zaman susarsak görevimizi yapmamış oluruz. 1940‘lı yılların CHP’sini AKP’ye benzetenler var, ben partimizin geçmişini tenzih ederim. CHP geçmişinin hiçbir safhasında AKP’nin bugün güttüğü politikaları gütmemiştir. Yani AKP’yi pek çok açıdan haklı olarak eleştiriyoruz ama biz de bunları yapmıştık geçmişte dersek kendimize çok haksızlık yapmış oluruz. 1940’lı yıllarda CHP son derece önemli bir iş yaptı  Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşının dışında tutmayı başardı. Bu ne kadar büyük bir başarıdır? Savaşta yaklaşık 60 milyon insan yaklaşık hayatını kaybetti. Pek çok ülke perişan oldu, milyonlarca insan yaralandı, şehitler verildi, evler şehirler, ekonomiler mahvoldu ve Türkiye  bu dönemi bir tek vatandaşının burnu kanamadan atlattı. Biz o dönemdeki CHP’yi eleştirirsek çok insafsızlık yapmış oluruz. Geçmişimize ve partimize sahip çıkacağız. O dönemde tüm Avrupa ülkeleri ve dünya ülkeleri demokrasi ile bağdaşmayan  işler yapıyordu. Unutmayalım bugünkü Avrupa’nın demokratik dediğimiz ülkeleri diktatörlüğün pençesi altındaydı. ABD, acaba Japonlar ülkenin batısından bir saldırıya kalkışır mı diye 110 bin Japon asıllı ABD vatandaşını Doğu illerine sürgüne gönderdiler, tehcir ettiler. İngilizler aynı şekilde Avrupa ülkelerinden saldırı olursa Avrupa kökenli vatandaşlarımız bizi arkadan vurur mu diye bunları gemilere yükleyip Kanada’ya yolladılar. Yolda bu gemilerden biri batırıldı. Binden fazla insan öldü. Yine İngilizler Fransız donanmasını Almanların eline geçmesin diye Cezayir sahillerinde batırdılar. Yüzlerce denizci öldü. Bu olaylar yaşanırken Türkiye adım adım demokrasiye gidiyordu. .CHP 1946 yılında Türkiye’yi çok partili rejime götürüyor.Daha sonra İlk hedefler beyannamesini yayınlıyor. 1950’de iktidarı demokratik bir şekilde  devrediyor. Böyle bir parti yönetimini biz bugünkü AKP’ye benzetirsek kendi geçmişimize çok büyük haksızlık yapmış oluruz. Biz partiyi değiştireceğiz, her yöne ile yenileyeceğiz, eskisi ile benzerliği kalmayacak derseniz çok haksızlık yapmış olursunuz. Yani eleştirilerimizi Atatürk Dönemi’ni dışında tutuyoruz diyorlar, 1940 sonrasını eleştiriyoruz dediğiniz takdirde sormazlar mı 1937 Dersim olaylarını eleştirdiğinizde Atatürk hayatta değil miydi o? Ayaklanma kısmını hiç olmamış farz edeceksiniz, ayaklanmayı bastırırken aşırılıklar oldu diye kendi devletinizi, hükümetinizi yerden yere vuracaksınız. Tabii ki insan haklarına aykırı tek bir olay olsa bile, bir kişi bile öldürülse buna tepki gösteririz hepimiz, gösteriyoruz da. Ama bu başka bir şey, silahlı ayaklanmayı niye bastırdın demek başka bir şey. Buna benzer konular var maalesef. Kimlik tartışması gibi . Atatürk’e bazıları Mustafa Kemal demeyi tercih ediyorlar, Mustafa Kemal Devrimleri diye bir laf duymadım ben şimdiye kadar. Atatürk devrimleridir ve Cumhuriyetimizin kurucusunun adı da Atatürk’tür. Devrimlerin özünde Türk milleti kavramı yatıyor. Atatürk hangi kökenden gelirse gelsin, hangi dine mensup olursa olsun, bütün Türk vatandaşları Türk’tür diyor ve Türklüğü yüceltiyor. Her konuşmasında Türk milletinin vasıflarından bahsediyor ve her vesile ile Türklüğü ön plana çıkarıyor. Irk olarak değil üst kimlik olarak,. Ne mutlu Türküm diyene diyor. Alt kimliği farklıysa övünmesin mi, çalışmasın mı demek istiyor? Atatürk Türklüğü, herkesin benimsediği üst kimlik olarak kabul ediyor. Hatta bırakınız Atatürk’ü, Fener Rum Patriği bile Bartholomeos bile biz hepimiz Türk’üz diyor. Yani biz Türk yurttaşı mıyız diyor? Biz ne diyoruz? efendim anayasamıza Türk kelimesini koymayalım, anayasal yurttaşlık kavramını koyalım. Bunu hangi ülke yapmış dünyada? Fransız anayasasında Fransız milleti demiyor mu? Alman anayasasında Alman milleti demiyor mu? Biz diyemeyeceğiz bazılarına ayıp olmasın diye, yurttaşlık bağı diyeceğiz. Böyle bir şey olabilir mi? Milletimiz yok mu bizim? Anayasanın değişmez maddelerinden birinde devletin ülkesiyle, milletiyle bölünmez bütünlüğünden bahsetmiyor mu? Hangi millet o millet? Bir adı yok mu? Milletsiz bir devlet mi olacağız biz? Kamuoyuna yansıyışı böyle. Bir siyasi partide sorumluluk taşıyan insanlar o partinin geçmişine de sahip çıkmak zorundalar. Geçmişine sahip çıkmayan partilerin geleceği yoktur. Geçmişiniz bir parçanızdır. Siyasi partilerin yapısının, temel ilkelerinin değiştirilmeye çalışılmasının dünyada çok acı sonuçları var. Mesela ikinci dünya savaşı sonrası Japonya’nın en güçlü partisi sosyalist partiydi. O partini önce ismini değiştirdiler. Sonra liderini, sonra programını, sonra hedeflerini değiştirdiler. O zaman 146 milletvekili olan partinin bugün 6 milletvekili var mecliste. Bunu mu yapmak istiyoruz? Türkiye’nin en güçlü ve köklü, geçmişe uzanan, cumhuriyetten önce kurulmuş, cumhuriyetin kurulmasında katkıları olmuş bir partinin geçmişini inkar ederek daha mı güçlü olacağız? Bunları söylemesi gereken çok insan var. Bu partiye yıllarca emek vermiş olan, sorumluluk taşımış insanlar var bunların da konuşması lazım. Bir tek biz konuşursak bizim kişisel görüşümüz gibi yorumlayanlar çıkabilir. Ama bunca yıl milletvekilliği, parti meclis üyeliği, merkez yönetim kurulu üyeliği, il başkanlığı, ilçe başkanlığı  yapmış insanlar var. Arkadaşlarımızın  bu konularda söyleyecek hiç mi sözü yok? Bu derin sessizlik ile karşılarsanız bunları, herkesin bu yaklaşımları onayladığı sonucunu çıkartırsınız.</p>
<p>****************************</p>
<p>Yargı reformunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koyuyor Sivas Davası. Bugün dünyadaki yargı sisteminin kökü Roma Hukuku’na dayanır. Roma Hukuku’nda davaların bir an önce bitmesi o kadar önemliymiş ki, usulen bir dava açıldığı zaman şikayetçiler, savcı, avukat görüşlerini öğleye kadar bildirirmiş. Mahkeme kararını akşam güneşi batmadan verirmiş. Bir gün içinde. Hadi diyelim ki bu abartılı ama 20 yıl, 25 yıl bir davanın sürmesinde bir tuhaflık var, sistemde aksayan bir şey var demektir. Bu ancak yargı reformu ile çözülür. 20 yıl dava sürecek insanlar 10 yıl tutuklu kalacak veya Sivas’a olduğu gibi benim kanaatimce insanlığa karşı suç işlenecek zaman aşımına uğrayacak. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanlığa karşı suçlar, dünyanın her yerinde,  hukuk anlayışına göre zamanaşımına uymazlar. O zaman ne yapacaksınız? Bu gibi suçların insanlığa karşı suç olduğunu belirleyecek bir mekanizma oluşturacaksınız. Madımak Oteli’ne gittim, orayı gördüm gözlerimle, insanın içi sızlıyor. Türk aydınları, düşünürleri, sanatçıları yanarak hayatlarını kaybettiler. Yani bu kadar büyük bir suç. bu cezasız kalabilir mi? Buna karşı Türkiye’de insanların  söyleyeceği bir söz yok mudur? Mutlaka köklü bir yargı reformu ile bunu çözmek lazımdır. İnsanların içi sızlıyor. Güvenini kaybedersiniz insanların. İki tepsi baklava çaldığı için insanlar hapishaneye atılırsa, protesto yaptığı için gençler tutuklanırsa, uluslararası ölçülere göre Türkiye dünya demokrasileri arasında 88.sıraya düşer. İşte bu yüzden düşer. Hukukun üstünlüğü, adaletin etkinliği eğer tartışmaya açılmışsa demokratik ilkeler, basın özgürlüğü geçerli değilse, gazeteciler, rektörler, parti başkanları, subaylar aylarca yıllarca tutuklu kalabiliyorlarsa, davalar bir türlü sonuçlanmıyorsa burada da köklü bir yargı reformu gerekiyor demektir .Suçu mahkemelere atmakla kimse kurtulamaz. Ben sorumluluk taşıyan biri olsam partide bugün, böyle bir soru sorduğunuzu farz ediyorum, ben olsaydım, köklü bir reform yapılmadan anayasa değişikliğine hiçbir katkı vermeyeceğimizi, buna tüm gücümüzle karşı çıkacağımızı söylerdim .çünkü Türkiye’de bu konuştuğumuz yanlışlıkların hukuksuzluğun sebebi anayasa değil. Anayasanın hangi maddesi gereğince bu dava zaman aşımına uğradı? Hangi madde kusurludur? Türkiye öyle bir noktaya geldi ki, Suriye; İran, Füze kalkanı, Kıbrıs konularında, terörle mücadelede, bütün bu konularda inanların sessizliği tercih etmelerinde, sebebi ne olursa olsun korku imparatorluğu falan, insanların bu gibi vahim gelişmeler karşısında söyleyecek sözleri yoksa Türkiye’nin geleceğine güvenle bakmamızı zorlaştırır. Ama biz güvenle bakmaya devam edeceğiz. inanıyoruz ki Türkiye’de insanlar sukutun altın olmadığını anlayacaklar.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2925/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen Ulusal Kanal&#8217;daki Konuşması &#8211; 26 Şubat 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 11:54:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2921</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye dünyadan tecrit edilmiş, ayrılmış, kopartılmış bir adada yaşamıyor. Dünya ile birlikte Türkiye’yi düşünürsek bugün karşılaştığımız sorunları daha iyi anlarız. Türkiye bugün dünya hukuk sisteminin bir parçasıdır. nasıl parçasıdır? Mesela insan hakları alanında daha 1949 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlayanlardan biri Türkiye ve buna taraf. Yani yarım yüzyılı aşkın zamandan beri biz Avrupa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye dünyadan tecrit edilmiş, ayrılmış, kopartılmış bir adada yaşamıyor. Dünya ile birlikte Türkiye’yi düşünürsek bugün karşılaştığımız sorunları daha iyi anlarız. Türkiye bugün dünya hukuk sisteminin bir parçasıdır. nasıl parçasıdır? Mesela insan hakları alanında daha 1949 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlayanlardan biri Türkiye ve buna taraf. Yani yarım yüzyılı aşkın zamandan beri biz Avrupa insan Hakları Sözleşmesini imzalamış bir ülkeyiz. Artı, Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargısını kabul etmiş bir ülkeyiz. Artı, bireylerin Avrupa İnsan Hakları Divanı’na başvuru hakkını kabul etmiş bir ülkeyiz. O kadar ki bizim anayasamızda yapılan son değişikliklerden birinde diyor ki, insan hakları ile ilgili uluslararası yükümlülükleri Türkiye’nin milli hukukunun üzerindedir. Yani milli hukukta yer alan hükümlerden daha fazla geçerliliği vardır. Bu genel çerçeveye baktığınız zaman dünya nerede biz neredeyiz? Şimdi dünyada bugünkü hukuk sistemine geçmek kolay olmamış. O kadar ki bildiğiniz gibi Fransa’da Krallık zamanında Vatikan’ın Fransız Kralı’na hükmetmesine karşı çıkan Başbakan Richelieu son derece otoriter eğilimleri olan biri. “Bana herhangi bir adamın yazdığı 6 satırlık bir yazı getirin diyor ben bu adamı idama götürmenin yolunu bulurum” diyor. O ülkelerde de işler böyle başlamış. Sonraki dönemlerde de bazı Avrupa ülkelerinde neler olduğunu biliyoruz. Hitler devrinde bir adalet bakanı var. Orada hakimlere diyor ki sizin göreviniz hukukun gereğini yapmak değildir, Hitler’in beklentilerine uygun karar vermektir, sakın hukuk bu işe ne der diye araştırmayın diyor. İki hakimli mahkemeler var, ona üç tane daha hakim koyuyorlar. Biri SA’lardan, faşist Nazi örgütünden, biri SS’lerden, biri de doğrudan doğruya partiden. Oluyor size beş hakimli mahkeme, üç tanesi Hitlerin adamı. Orada ne hukuk kalıyor ne bir şey. Bunlar aşırı örnekler ama, siyasi amaçlarla yönlendirirseniz çıkacak sonuç da hukukun gerektirdiği bir sonuç olmuyor.</p>
<p>Bugün ise dünyada öyle bir hukuk düzeni oluşmuş ki, eski cumhurbaşkanı Chirac yargılanabiliyor. İtalya’nın eski başbakanı Berlusconi yargılanabiliyor. Usule aykırı bir iş yapmış hakimler yargılanabiliyor. İspanya’nın en meşhur hakimi Baltazar Garzon birkaç hafta önce Madrid’de ağır ceza mahkemesi tarafından 11 yıl meslekten men cezasına çarptırıldı. Niye biliyor musunuz? Avukatlarla müvekkillerinin görüşmelerini yasa dışı yollardan dinletmek. İki, yasa dışı yollardan delil toplamak. Bunları yaptığı için İspanya’nın en meşhur hakimi 11 yıl meslekten men ediliyor. Artık bugün ulaştığımız düzen bu dünyada. Türkiye’nin durumu ne? Türkiye bir taraftan AB sürecinin içinde, orada da tökezleyerek gidiyor ama en azından kendini yükümlü saymış ve taahhütlerde bulunmuş. AB usullerine, kurallarına uyacağım, bir kural da hukukun üstünlüğü kuralı. Bunun için mecliste bir Avrupa Uyum Komisyonu  kuruldu. Ben de üyesi ve başkan yardımcısıydım Herhangi bir yasa geldiği zaman komisyonun önüne, AB normları ile karşılaştırılıyor ve uyum sağlanıyor. Komisyonda ortaya çıkacak görüşe göre başka komisyonlarda kara varılıyor, sonra genel kurula geliyor. Şimdi bu açıdan baktığımız zaman AB ülkelerindeki  hukuk ve normlar nedir, uygulama nedir, buna bakmak lazım. Biz kendi kendimize tartışırsak bu iş doğrudur, yanlıştır diye bu yeterli olmaz. Türkiye’nin taraf olmayı kabul ettiği bir uluslararası kuruluşun normlarına uygun mu değil mi ona bakmak gerekli. Baktığınız zaman görüyorsunuz ki bu söylenenlerin pek çoğu başka ülkelerde olmuyor. Şimdi bir mukayeseli hukuk çalışması yapmak lazım, başka ülkelerde yasalar ne diyor, uygulama nasıl? Türkiye’de nasıl? Bizde yargı bağımsızlığından bahsediliyor, siz hiç savcı bağımsızlığından bahsedildiğini duydunuz mu? Avrupa’da en çok tartışılan konulardan biri savcı bağımsızlığı. Ülkeden ülkeye değişiyor ama ortak kuralları var. Bazı ülkelerde savcılar hükümetten tamamen bağımsız. Hatta savcı başsavcıdan da bağımsız. Daha alt düzeydeki bir savcı kendi üstündeki bir başsavcıdan talimat almadan  faaliyet gösterebiliyor, tamamen bağımsız. Bazı ülkelerde iktidarla bir bağlantısı olabiliyor ama o takdirde dahi iktidarla bağlantısının tamamen şeffaf olması  ve yasalara dayanması lazım.</p>
<p>Şimdi sayın Ülsever biraz önce bir wikileaks telgrafından bahsetti. Ben mesleki olarak bu telgrafları okurken çok büyük üzüntü duyuyorum. yani başka bir ülkenin iç yazışmalar hakkında ister istemez siz bilgi sahibi oluyorsunuz veya bunları okumak zorunda kalıyorsunuz bu üzücü. Wikileaks diye bir STK var diyelim. Bunların amacı, dünyada hiçbir şey gizli kapaklı kalmasın sır denilen şeyleri halk bilsin, gerçekleri görsün, demokrasinin gereği budur, diyorlar. Bu düşünce ile yola çıkıyorlar, yalnız bu ABD  Dışişleri belgeleri değil çok sayıda belge var. Bankaların iç yüzü, uluslararası ekonomik ilişkilerin iç yüzü, yolsuzluklar falan. Bu belgeler Bağdat’taki bir ABD askeri tarafından sızdırıldı deniliyor. Adam yargılanıyor ama ben bir kişinin devletin bütün dünyadaki yazışmalarını bulup sızdıracak kodları bilebileceğine pek fazla ihtimal vermiyorum. Belgeler üzerinde gizlilik kalkmadı diyorlar, ne demek bu? Bazı belgelerde yazıyor, aşağıdaki metin belgenin tamamı değil diyor. Yani tamamını yayınlanmıyor, bir kısmını gizli tutmaya devam ediyor. Niçin? Çünkü bazıları, bazı insanların hayatına mal olabilir, hedef haline getirilebilir. Yani belgelerin hala bir gizli tarafları var. Sayın Ülsever’in bahsettiği belge çok önemli ama konuya ilişkin kitapta bunun da tamamına rastlamadım, o kitapta hiçbir belge tam olarak vermediği için. İçinden alıntı yapılıyor. O belgede mesela çok ilginç şeyler var. Anlatıyorlar, şu suçludur, bu bunu yapmıştır falan dedikten sonra başka suçlamalar var. Meşhur Alman vakıflarını suçluyor aynı telgraf. Deniz Baykal’ı suçluyor, rüşvet almıştır diyor. Ondan sonra bunlar ABD düşmanıdır diyor. En sonunda da davanın savcıları başbakanla düzenli olarak görüşürler diyor. Bir de not var, notta bu brifingi bize verenler herhalde Ergenekon davasında bizi kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar diyor. Başka belgelerde yine böyle şeyler var ve brifingi verenlerin isimi de var. Bu son derece ciddi. Bakıyoruz basına bir bölümü bunu hiç görmüyor, görenler de bir bölümüne dikkat çekiyor. şunu düşünün, spesifik bir konu olduğu için söyleyeyim size, şimdi bir ülkenin güvenlik gücü o ülkenin o sırada görevde olan muhalefet liderini rüşvet almakla suçluyor. Başka bir ülkede olsa bu ülkenin gündeminin bir numaralı maddesi olur. Niye dava açmadınız, kanıtı var mı, mahkemeye niye suç duyurusunda bulunmadınız diye sorulur.. Bütün dünya ayağa kalkar. Başka bir ülke olsa. Bizde ise Baykal suç duyurusunda bulundu, dava açtı vs. ama kamuoyu bu konuyu sıradan bir olaymış gibi gördü. Sonra Alman vakıfları ile ilgili bu şekilde suçlayıcı laflar var. Peki Alman vakıfları yasa dışı bir iş yapıyorlarsa niye hala çalışıyorlar Türkiye’de? Niye hala suç duyurusunda bulunmuyorsunuz? Kim bunun sorumlusu? Baykal’ın istifasından birkaç ay önce bir şey çıktı, bu Alman vakıfları CHP’ye para yardımında bulunuyor diye bir iddia. Sonra Alman büyükelçisi çıktı bu belge sahtedir dedi. Bunun üzerine giden yok.,Sahte belge hazırlayan kimdir? Daha önce Baykal’ın kızının İsviçre’de 1 milyon dolarlık hesabı olduğuna dair sahte belgeyi kim hazırladı? Yani bir sürü etrafta hukuk dışı olay oluyor ama hepimiz bir ucundan değerlendirebiliyoruz. Bütün olarak baktığımız zaman hukuk devleti ile bağdaşmayacak şeyler oluyor. daha önce söylemiştim ama bir kere daha söyleyeyim hukukçuların yanında söylemek bana düşmez ama hikaye şu: bir tarihte bir ülkede bir adet varmış, bir vatandaş ölünce çan bir kere çalarmış, bir devlet büyüğü ölünce çan iki kere çalarmış, kral ölünce üç kere. Bir gün çan dört kere çalmış ve kim öldü demişler? Kral’dan büyük kim var? Efendim demişler bugün hukuk öldü. Hukuk devlet başkanının da üzerinde bağımsızlığı, cumhuriyetin de demokrasinin de devletin de teminatı olan bir kurum. Yargı bağımsızlığını, savcı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü biz yaşatamazsakbiz demokratik bir ülke olduğumuzu söyleyemeyiz. Demokrasiden Diktatörlüğe kitabımda bunun örnekleri var. Efendim biz seçim yapıyoruz, diyorlar. Yeter mi? Seçimle gelip de diktatörlüğe yönelen kaç ülke var dünyada. Eski Yunandan itibaren.</p>
<p>Bütün mesele hukukun üstünlüğünü korumak, sistemler farklı olabilir ama hukukun üstünlüğü her sistemde korunmalı. Bazı ülkelerde jüri sistemi var, bazılarında yok. Ama her yerde ortak kavram hukukun üstünlüğü. Savunma hakkının kutsallığı, Masumiyet karinesi. Bunlar her çağdaş sistemde var. Biz çağdaş uygarlık sistemine ulaşacağız derken sadece büyük binaları, köprülerü, demir yollarını mı kastettik? Gidin Suudi Arabistan’da da en büyük mimari eserleri var. Hukukun üstünlüğü, kadın erkek eşitliği yoksa duble yol yaparak çağdaş bir ülke olmuyorsunuz ki. Hitler de otoban yapmıştı. Çağdaş bir ülke mi oldu?</p>
<p>Geçmişi suçlamak biraz moda oldu. Belli ki yeni bir rejim kurmak için eskiyi o kadar kötüleyeceksiniz ki artık bu rejimden kurtulalım yenisini kuralım diyecekler. Bu binanın yerine yeni bir bina dikmek isterseniz ne yaparsınız? İlk iş bu binayı yıkmak olur. Onlar da Atatürk cumhuriyetini yıkacaklar ki kendi rejimlerini kursunlar. Başbakan 31 Mart Vakasından bahsediyor. 31 Mart Vakasını yapanları savunan tarzda, bastıranları eleştiren tarzda. Tepki var mı? Buna çok büyük tepki gerekmiyor mu? Menemen olayından bahsediyor, o olayda da yani silahlı yobazların yaptığı katliam açısından değil de oradaki Müslümanlara yapılan baskı tarzında anladım ben. bunlara kim tepki gösterecek? Savaş yılların bi gemi batırılmış, CHP sorumlu. Peki aynı tarihlerde Fransa’dan Almanya’ya Yahudileri taşıyan trenleri durduran, ölüme götürülenleri kurtaran Türk diplomatları, hangi siyasi parti iktidardayken yaptı bu işi? O sırada AKP miydi iktidarda yoksa DP miydi? O zaman yapılan iyi işleri, doğru, cesaretli işleri söylemeyeceksiniz. Hangi parti Türkiye’yi savaşa sokmadı ve milyonlarca insanın hayatını kurtardı? CHP değil mi?</p>
<p>Rejim değişikliği derken biz hepsini birden kastediyoruz. Rejim değişikliği demek Türkiye’de eğitim sistemini de insanların çağdaş kafalı, uygar, Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda eğitilen insanlar olmaktan çıkarılıp içine kapanık, bağnaz, düşünmeyen ve itaat eden insanlar haline getirilmesi demek. Çocukları tartışan insanlar değil de biat eden insanlar haline getireceksiniz. Şimdi eğitim sisteminde yapılan değişiklik bu. Bunu anayasa mahkemesine götürmek gerekmiyor muydu? Geçen gün burada arkadaşlarımız söyledi, niçin götürmedik acaba? Biz hala Türkiye’de laikliğin tehlikede olmadığına mı inanıyoruz? Bütün bu gelişmelerden sonra laiklik tehlikede değildir sözünün doğru olduğuna mı inanıyoruz? Değilse bunları biz düzeleceğiz. Yani bu anayasa değişikliği sürecinden benim kanaatimce CHP bir an önce çekilmelidir. Benim kanaatim budur, aksi halde size rağmen yapılacak bir rejim değişikliğinin yola çıkarılmasına katkı sağlamış olursunuz. Dayanak olmuş olursunuz. Bence bu süreç Türkiye’yi çok tehlikeli bir mecraya götürecek. Hem eğitim, hem dış politika, hem yargı, hem demokrasi her alanda. Onun için bu anayasanın Türkiye’yi daha demokratikleştirmek için yapılmakta olduğuna ben şahsen inanmıyorum. Yani Türkiye’de sayın Kocasakal biraz önce söyledi, bu kadar hukuksuzluklar varsa bunun sebebi anayasa mıdır? O zaman demek ki siz anayasa değişikliği ile bunları düzeltemezsiniz. Zihniyet değişikliği lazımdır. Bu zihniyet değişikliği de herhalde bu iktidardan beklenemez. Bunu yapacak olan CHP’dir. Onun için başından beri söylüyoruz bizim CHP için söylediğimiz sözleri hiç kimse partiyi zayıflatmak için söylenmiş laflar gibi düşünmemeli, birlik olalım diyoruz. Siz çekilin başkaları gelsin diyen yok, birlik olalım el birliği ile omuz omuza bilgimizi , deneyimlerimizi birleştirelim ve partiyi esas çizgisine oturtalım, diyoruz. Bunu söylediğimiz için partiye kötülük mü yaptık biz?</p>
<p>Bence Türkiye bir dönüm noktasındadır. Yarın karşımıza çıkabilecek sıkıntıları bugünden görmek lazım çaresini  de ortay koymak lazım. CHP başından beri Türk siyasi hayatına meclisteki sayısından çok daha fazla etkide bulunmuş bir partidir. Geçen gün söyledim, 1 Mart tezkeresini reddederken bizim mecliste çoğunluğumuz var mıydı? Ermeni protokollerini reddederken, açılım politikasını geçersiz kılarken, Kıbrıs ile ilgili protokolleri geçersiz kılarken çoğunluğumuz var mıydı? Nasıl yaptık? Siyasi ağırlığımız ile. Efendim sayımız bu kadar, ne yapalım denmez. İsmet Paşa’nın çoğunluğu mu vardı?</p>
<p>Esas mesele bu terör örgütü ile müzakere talimatını veren hükümet doğru iş mi yaptı yanlış iş mi? Bu hukuka uygun mudur? Anayasamıza uygun mudur? Burada hükümetin sorumluluğu yok da sadece müzakere yapanların sorumluluğu nedir bunu mu tartışacağız yoksa arkasındaki siyasi sorumluluk nedir? Bunun sorulacağı yer meclis. Birkaç sene önce İspanya’nın BM temsilcisi Büyükelçi Arias, aynı zamanda BM terörle mücadele komitesi başkanı. Diyor ki ‘her hâlükârda terör ile müzakere son derece yanlıştır. Hiçbir şekilde terör ile müzakere etmemelidir. Terör ile müzakere ettiğiniz zaman teröristlere teslim olursunuz. Bu söylediklerim ETA için de geçerlidir, IRA için de geçerlidir, PKK için de geçerlidir.’ Adam yıllarca önce diyor ki PKK ile müzakere masasına oturursanız siyaseten teslim olursunuz,. Biz de CHP olarak bunu savunmuştuk daha önceki dönemde. Yani elinden silahı bırakmayan silah zoru ile siyasi çözüm dayatmaya çalışan bir terör örgütü ile müzakere edilmez mücadele edilir demiştik. Şimdi müzakere ediliyor maalesef CHP de üzülerek söylüyorum ama bu kadar hayati konuda bir şey söylemezsek halk bizim bunları düşünmediğimizi zanneder, terör ile müzakere olabilir diyoruz. Siz partinin politikasına bu denli köklü bir değişiklik getiriyorsunuz. Arkanızda Kurultay’ın bu doğrultuda desteği var mı? Size diyor mu, ‘biz de parti olarak partinin en yüksek organı olarak terör ile müzakereyi uygun görüyoruz’?. Benim bu meşhur 10 Kasım 2009 tarihli konuşmamın özü buydu. O zaman hükümetin teröristlerle konuştuğu daha bilinmiyordu ama uluslararası belgelerde bu konuşmalar vardı. ben bunu açıkladığım için dünyayı ayağa kaldırmaya çalıştılar. İşin esası buydu.</p>
<p>Wikileaks’te bu da var. Diyor ki, PKK’yı bir çözüme razı etmek için onlara baskı yapmak lazım diyor. Yani bu telkinlerin dış boyutu da var. Bir kumaşı yanlış biçmişseniz sorumlu olan makas mıdır makası kullanan mıdır?</p>
<p>Önce soru soran arkadaşlarımızın birine cevap vereyim, neden kurultayda olmadığımı soruyor? Ben delege değilim. Onur üyesi diyorlar eski genel başkan yardımcılarına, onur üyesi olarak da şu ana kadar kurultaya katılmak için henüz bir davetiye almadım.</p>
<p>CHP’nin bugünkü tablosu maalesef hepimizi üzüyor açıkça söylemek gerekirse. Partide hepimizin öteden beri özlediği birlik ve bütünlüktür. Eskiler ve yeniler diye ayrım yanlıştır. Duvara dayanma yıkılır adama dayanma ölür derler. Hiç kimseye dayanmadan kendi ilkelerinize dayanarak politika yapacaksınız. CHP ilkeleri belli. Bunun etrafında toplanıldığı takdirde bugün yaşanan sorunlardan hiçbiri yaşanmazdı. Çare? Eleştirmek kolaydır, biz hiçbir zaman.eleştirerek kendi partimizi kamuoyu önünde zayıflatmak istemdik Bunu yolu basit ve kolaydı. Tüzük kamuoyunun büyük bir bölümünü belki çok fazla ilgilendirmiyor ama partimizi ilgilendiriyor çünkü burada partiye daha büyük bir demokratik içerik kazandırmak lazım. Daha özgürlükçü bir tüzük yapalım, tamam. Önümüzde belediye seçimleri var ve bunda ön seçim yapacak mısınız? İşte bu imzacı arkadaşların tüzük tasarısında bildiğim kadarıyla bu var. Genel merkezde ise bu yok. İkincisi, bir seçimli kurultay için çağrı yapmak. Şimdiki tüzüğe göre delegelerin %51 oyu olmadan çağıramıyorsunuz. İşte bu imzacıların hazırladığı tasarıda bunu %20’ye indirmeyi öngörüyorlar. Bunlar anlaşılabilir şeylerdir ve olması da demokratikleşme açısından son derece yararlıdır. Burada bir şeye dikkat etmek lazım, insanlar birbirini suçlayarak ve baskı yaparak partiyi yükseltemezler. Yani kurultaya katılmayanlar tarihi sorumluluk altındadır dediğiniz zaman katılmayan insanları zan altında bırakıyorsunuz. Mesela sayın Baykal katılmamış ve bunun için tarihi bir sorumluluk içinde mi şimdi? Baskı ile partiyi yola getirmeye çalışmak hem demokrasiye uygun değil, hem de mümkün değil. Benim babam eğitimciydi ve Atatürk zamanında Avrupa’ya eğitim için ilk gönderilenlerdendi ve o baskı ile insanları yola getirmenin doğru olmadığını anlatmak için, ‘keman çekiçle akort edilmez’ derdi. İnsanların ruhunu baskı altına alarak yönlendiremezsiniz. Onun için herkes biraz ölçülü hareket edecek ve birbirine saygı gösterecek. Bir de işin esası var. Maalesef bir süreden beri partinin temel ilkeleri tartışılır oldu. Daha önce de çeşitli vesilelerle söyledik, ‘Atatürk’ü koruma kanununun kaldırılmasının sakıncası yoktur, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması yanlış oldu, tekrar açılması uygun olur’ falan. Bunun gibi partimizin temel ilkeleri ile bağdaşmayan bazı söylemler söylenince o zaman herkesin kafasından şu soru çıktı ortaya. Bunlar programda yok, o zaman patinin tabanı bunu benimsiyor mu? Bunun tartışılma yeri kurultay. Ama tüzük kurultayında tartışılması uygun değil. Tüzüğün teknik yönleri tartışılır. Kalkıp da temel  konular tartışılmaz. Ya genel kurultayda ya da program kurultayında olur. O bakımdan yapılması gereken şey seçimli kurultaydı ve genel başkanın bu konuda yetkisi vardı. Yeterli sayıda imza ile tüzük kurultayı çağırıldığı takdirde genel başkan istediği takdirde, buna bir seçim maddesi koydurabilir. Böylelikle güven tazelenirdi ve o zaman herkes anlardı ki, partinin politikası buymuş. Demokratik bir seçim olurdu. Bu kurultayda bu tartışmalar yapılamadığından Kurultayın temel politika değişiklikleri konusundaki görüşleri bilinemedi.</p>
<p>Bir arkadaşımızın tartaklandığı yolunda bilgiler geliyor, inşallah doğru değildir. Bunlar bize yakışmayan şeyledir. CHP kurultayı demokrasi içinde olacak yeterince katılımcı sayısı varsa imzalar atılır ve kimse de tartışmaz bunu. Bazıları da derse ki yeterince imza yoktu ona rağmen cetvel ortadan kaldırıldı, o başka. Aslında tartışmanın özü şu, sayın Baykal’a düzenlenen komplodan sonra sayın Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu sırada hem ona oy verdik hem de seçtiği parti üyesi arkadaşlarımıza. Ben de verdim. Çünkü partinin birlik bütünlük içinde olması gerekliydi. Ama şimdi bir kaç yüz arkadaş katılmıyorsa kurultaya, bu bir tavır almaktır. Bir anlamda bu bir sarı kart, bu bir uyarıdır. Yapılması gereken şey seçimli kurultaydır., Bu kurultaydan hemen sonra. Parti meclisi üyelerinin de sayısı değiştikten sonra, sanırım 80‘den 60’a inecek, o zaman 80 kişilik bir Parti Meclisi tüzüğe aykırı olacak. Seçimli kurultaya gideceksiniz en kısa zamanda. Bunu ilerde yaparız falan derseniz bunların hepsi partiye zarar verir ve hukuk yolunu açar. Partinin meselelerinin hukuk yoluyla halledilmesini hiç istemeyiz. yani partini sorunları uzlaşma ile halledilir ve Türkiye’nin bu kadar ciddi meseleleri varken ve iktidarın yanlışlarını engelleyebilecek tek parti CHP iken partinin bu günkü manzarası gerçekten bize çok fazla gurur vermiyor. Biz isteriz ki bunları değil de Türkiye’nin mesleklerini tartışalım.</p>
<p>Burada önemli olan şudur: Tüzük meseleleri, partinin demokratik yapısı usulleri açısından son derece önemlidir ama politikaları da son derece önemlidir. Yani tartıştığımız konular partinin temel politikaları .Şimdi bunları gündemden çıkaramazsınız. Partiye güç vermez bu. Bu parti iktidarı dengeleyebilecek tek parti ise güçlü olmalı. Bu da sen, ben, eski, yeni ayrımı olmadan, Atatürk’e dil uzatmamakla olur. Şu andaki tablo ümit verici değil. Baykal bu kurultaya katılmıyor bunun bir anlamı yok mu? Parti eski genel sekreteri Önder Sav katılmıyor, bunun bir anlamı yok mu? Yüzlerce delege katılmıyor. Giden gider, kalan sağlar bizimdir diyebilirsiniz ama parti böyle görevini yapamaz. Siz oy alayım diye ilkelerinizden saparsanız yanlıştır. 2010 yılı başındaki kamuoyu yoklamalarına göre CHP’nin oy oranı % 28.7’ye çıkm ıştı. AKP % 32’ye düşmüştü. Fark 3 puana inmişti.  Bugün iktidarla ana muhalefet partisi arasındaki oy makası 35 puana çıkmış. Bunu bir başarı olarak nitelemek kolay değildir. Nasıl oldu? Benim gördüğüm kadarıyla şimdi böyle heyecanlara kapılmadan, insanların salim kafayla düşünmesi lazım. Siz kalkıp da Atatürk’ün bilgisi dahilinde Türkiye soykırım yaptı derseniz ve ona da hiçbir şey olmazsa o partinin tabanı acaba bu partinin görüşü müdür diye sormayacak mı?</p>
<p>Bu kurultay bunların tartışıldığı kurultaya değil. Olağan kurultaylarda İki  komisyon olur, tüzük komisyonu ve temel meseleler komisyonu. Temel meseleleri biz orada tartışırız.</p>
<p>Civarımızda ne olduğunun farkında mıyız? Afganistan İran sınırından Atlantik okyanusuna kadar son derece tehlikeli bir siyasi gelişme var. Aşırı dinciler her ülkede iktidarı birer birer ele geçiriyorlar. bir taraftan İran’dan Akdeniz’e kadar olan bölgede İran’ın etkisindeki bir Şii siyasi ağırlık hüküm sürüyor, oradan Atlantik okyanusuna kadar da Müslüman Kardeşlerin öncülüğünde, Sünni, aşırı dinci, kökten dinci iktidarlar iş başına geliyor. Fas’taki ve Tunus’taki seçimleri Müslüman Kardeşlerin partisi kazandı. Mısır’da da öyle ve orada Selefiler de %26 oy aldılar. Suriye’de rejim değişirse yüksek ihtimalle orada da Müslüman Kardeşlerin ağırlıkta olduğu bir yapılanma olacak. Tehlikeye bakın. Türkiye’de  kendi partisi laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu için cezalandırılan partinin lideri olan bir başbakan gidip de Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a laikliği öneriyorsa bu çok ciddi bir iş. Anlıyor ki onun da  etkisi kalmayacak? Kim para veriyor buna? Kim destekliyor Müslüman kardeşleri? Bakın 1926’da kurulmuş ve bütün Arap dünyasında en etkili siyasi güç budur. Ama bir çok ülkede yasaklanmış bugüne kadar. Şimdi niye serbest bırakıldı bunlar? Kim serbest bıraktı Mısır’da Askerler sürgündeki liderlerini çağırdılar, meşrulaştırdılar. Müslüman kardeşler iktidara geçene kadar şimdilik yumuşak görünüyorlar etrafa karşı. ABD Senatosunun dış ilişkiler Başkanı gidiyor Mısır’da Müslüman kardeşlerin temsilcisi le görüşüyor. Bunlar daha önceki yönetim zamanında resmen terör örgütü ilan edilmişti. AB terör örgütleri listesine bakın. 17.sırada Müslüman kardeşlerin uzantısı olan HAMAS var. Güneyimiz böyle. AB ise Türkiye’yi resmen dışlıyor. Basın yazmadı ama Bayan Clinton, bizim dışişleri bakanımızla yaptığı görüşmede, Türkiye’nin AB üyeliğini siz buz dolabına kaldırın artık diyor. Güneyimizde  bizim için son derece tehlikeli olacak bir dinci kuşak oluşacak, batı ile ilişkilerimiz buz dolabına konacak, Rusya zaten kendi politikasını izliyor, peki Türkiye? Yapayalnız kalıyor. Bu gerçeklerini ortaya çıkaracak, sağlıklı politikalar izlemesini sağlayacak, sıcak çatışmalara girmesini engelleyecek, İran’ın füze kalkanı nedeniyle Türkiye’ye karşı tehdit unsuru olmasını engelleyecek kim var ülkede? Hangi güç var? Kim yapacak bunu? Yargının, sendikaların, üniversitelerin halini görüyoruz. Kim var? CHP. O da içinden bölünürse kim yapacak? Daha önceki dönemde niye katılmadık anayasa çalışmalarına? O zaman yok muydu bunlar? Biz katılmadık. çünkü gördük ki amaçları rejimi değiştirmek. Başkanlık rejimi getirecek. Özerlik sistemi getirecek, devlet içinde devletler kurulacak. Önerenlerin yazılı metinlerinde var. Terör örgütünün silahlı dayatılması ile gelecek, siz terörle müzakerelerde neyi konuşuyorsunuz? Silahları tamamen bırakmayı mı kararlaştırdılar? Adam size silahla siyasi çözüm dayatıyor. Anayasanın özerklik maddelerini dayatıyor. Türk kelimesini çıkarın diyor. Bu sürece dayanak olabilir misiniz? Buna partinin tabanının söyleyecek sözü olmaz mı? Programın herhangi bir satırında terör örgütü ile müzakere etmek var mıdır? Yok. Demek ki programdan sapıyorsunuz. Kim düzeltecek bunu? Çözüm için benim kanaatim seçimli kurultaydır.</p>
<p>AKP iktidar partisidir, biat partisidir. Genel başkana rağmen orada politika yapmak kimsenin haddine düşmemiştir. CHP öyle değil. Bizim partimiz insanların özgür iradeleriyle düşündükleri, tartıştıkları bir partidir. Ama bizim temel çizgilerimiz var ve vazgeçemeyiz bunlardan. Atatürk’ten yana bu parti elinde silahla devlete bazı şeyleri dayatmaya çalışan herkes ile mücadele etmiştir. Partinin ortak aklı vardır. 12 milyon civarında bu partiye oy veren vatandaşın ortak aklı ve beklentisi vardır. Bunun harekete geçirilmesinin yolu yine parti içinde bulunacaktır. Bunun yolu da parti içinde seçimdir. Seçimsiz bir yönetim ile yanlış bir çizgiye yönelenleri doğru yola getiremezsiniz. Demokrasinin özünde seçim var korkmamak lazım. Lider değişirse dünyanın sonu gelmez. zaten lider doğru çizgide ise kimse değiştirmeyi düşünmez. Ama liderin temel ilkelerden farklı görüşleri varsa değişir. Bakın ben Almanya’da 5 yıl görev yaptın ve sosyal demokrat partinin lideri 4 kere değişti. Almanya’da kıyamet kopmadı. Genel başkanın lider olması beklenir ama lider olmak için de partinin temel eksenine herkesten çok sahip çıkması beklenir. Türkiye’nin 1 numaralı meselesi vatandaşımızın can güvenliğidir değil mi? Bunu tehdit eden bir terör örgütü var. Demek ki ilk işi Türkiye’nin komşu ülkedeki terörü bertaraf etmektir. Böyle bir politikanız var mı sizin? Bizim vardı. Biz yıllarca bunu savunduk. Hükümetin başının etini yedik, neden PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiye edemiyorsunuz diye..Ama kötümser olmamak lazım. CHP’nin içindeki ana damara itimat etmek lazım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

