<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Konferanslar, Konuşmalar</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/konusmalar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 Apr 2025 07:16:43 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen &#8211; Babaeski Belediyesi  &#8211; Balkan Savaşları  5 Mayıs 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3002</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3002#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 May 2013 12:45:46 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3002</guid>
		<description><![CDATA[Balkan Savaşlarının 100. Yıldönümü tarihi daha iyi anlamamız ve ondan dersler çıkartmamız için bir vesile olabilir. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun son 120 yıllık tarihinin içinde Balkan Savaşları sonun başlangıcı sayılabilir. 18. Yüzyıldan başlayan gerileme süreci üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı geniş toprakların kaybedilerek Osmanlı İmparatorluğunun giderek küçülen bir devlet haline dönüşmesine yol açmıştı. Balkan Savaşları ve onun [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Balkan Savaşlarının 100. Yıldönümü tarihi daha iyi anlamamız ve ondan dersler çıkartmamız için bir vesile olabilir. Aslında Osmanlı İmparatorluğu’nun son 120 yıllık tarihinin içinde Balkan Savaşları sonun başlangıcı sayılabilir. 18. Yüzyıldan başlayan gerileme süreci üzerinde milyonlarca insanın yaşadığı geniş toprakların kaybedilerek Osmanlı İmparatorluğunun giderek küçülen bir devlet haline dönüşmesine yol açmıştı. Balkan Savaşları ve onun hemen sonrasında yaşanan Birinci Dünya Savaşı imparatorluğa son darbeyi vurmuş ve bu geri gidiş ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün olağanüstü dehası ile başarıya götürdüğü Kurtuluş Savaşı ile durdurulabilmiştir. Bu geçen dönem içinde yaşanan savaşlar, sivil halkın maruz kaldığı katliamlar, hastalıklar ve bütün bunlara bağlı nedenlerle Justin McCarty’İin değerlendirmesine göre Yunan bağımsızlık savaşından Kurtuluş Savaşının sonuna kadar Türkiye 5 milyondan fazla insan kaybetmiştir. Yunan savaşı sırasında Türkiye’nin nüfusunun 36 milyondu ve bunun sadece 21 milyonu Müslümanlardan oluşuyordu. Bunların içinde 6 ila 8 milyonu Arap, 1,5  milyonu Arnavut’tu. Türklerin sayısı yaklaşık 11 milyondan ibaretti. İmparatorlukta 6 milyon Slav, 4 milyon Romen, 2,5 milyon Ermeni ve 2 milyon da Yunanlı yaşıyordu. Bir Osmanlı milletinden bahsetmek mümkün değildi. Orada milletler sistemi vardı ve her dinin mensupları ayrı bir millet sayılıyordu. İşte bu milletler Fransız İhtilali’nin getirdiği fikirlerden esinlenerek Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir bağımsızlık mücadelesi başlattılar.  Bu savaşlar ve imparatorluğun başka iç meseleleri ve bu arada kronikleşen fakirlik ve salgın hastalıklar, Osmanlı yönetimine duyulan tepkiler çok sayıda iç çatışmayı, savaşı ve büyük felaketleri getirdi. Tanzimat’ın Müslümanlarla gayrimüslimler arasında eşitlik getirmesi belki yabancıları tatmin etti, imparatorluğun gayrimüslim vatandaşlarına nispi bir rahatlık getirdi ama başta Bosna olmak üzere imparatorlukta yaşayan bazı Müslüman gruplar diğer din mensuplarına karşı üstünlüklerini kaybettikleri için bundan rahatsızlık duydular. Ve onlar da kendi ulusal kimliklerini geliştirmeye çalıştılar. 1876 Osmanlı Sırp  savaşından itibaren çatışmalar, büyük insan kayıplarına yol açtı. Bu arada büyük devletlerin Türkiye’yi parçalama politikaları da imparatorluğa karşı ayaklanan grupları teşvik etti. Örneğin 1876 Osmanlı Sırp savaşında 700 Rus subayı Sırpların yanında yer aldı. Balkanlara yeni bir nizam vermeyi amaçlayan Berlin Kongresi’nde yalnız toprak itilafları ve yerel güç dengeleri değil aynı zamanda büyük bir mülteci problemi ile karşı karşıya bulunduğu anlaşıldı. Bu savaşlar yüz binlerce insanı yerinden yurdundan etmişti. Çeşitli bölgelerden İstanbul’a göç edenlerin sayısı 150 bine ulaşmıştı. Bu sırada ortaya çıkan tifüs salgını ve açlık mültecilerin bir kısmının Edirne’ye geri gönderilmesine yol açmıştır. Büyük devletler Balkan ülkelerinin Osmanlı İmparatorluğu’na karşı savaşmalarından pek rahatsızlık duymuyorlardı ama kendileri orada hak, adalet ve barış uğruna fedakarlıkta bulunmaya hazır değillerdi.  Alman birliğinin kurucusu Bismark 1876 yılının Aralık ayında parlamentoda yaptığı bir konuşmada Balkanların tek bir Pomeranyalı askerin kaval kemiğine değmeyeceğini söylüyordu. Bunun tek amacı Almanya’ya karşı bir ittifakın oluşmasını önlemekti. 1877 Aralık ayında imzalanan Saint Stefano antlaşması Rusya’nın Balkanlara nüfuz etmesine olanak sağladı. Berlin Kongresi’nin sonucunda meselelere kalıcı çözüm bulunamadı ve Türkiye ile Rusya arasında 1877-78 savaşı hemen sonra başladı. Her ülkenin Balkanlarda gözü vardı. Avusturya Macaristan İmparatorluğu, Bosna Hersek, Sancak ve Yenipazar’ı ele geçirmek istiyordu. Savaşın sonunda yapılan Berlin Antlaşmasında Balkanların haritası yeniden çizildi Makedonya ve Trakya Osmanlılara bırakılmakla birlikte, Sırbistan, Romanya ve Karadağ bağımsızlığına kavuştu. Bu ülkelerin hepsi Osmanlı İmparatorluğundan topraklar elde ettiler. Saint Stefano Antlaşması Bulgaristan’ı küçültmüş, Bulgaristan topraklarını 176.000km’den 96.000 km2’ye düşürmüştü. Evvelce Makedonya’da Slavlar, Yunanlılar, Vlahlar, Türkler ve Arnavutlar aynı köyde uyum içinde yaşarken şimdi hepsi birbirine düşman olmuştu. Silahlı devrimci komiteler oluşturuldu.</p>
<p>Bu arada siyasi cinayetler işleniyordu. 1895 yılında Bulgaristan başbakanı Stanblov, linç edilerek öldürüldü. Bulgar polisi Makedonya’da çok sert önlemler aldı. Yine 1895 yılında Atina’da kurulan Etnik-i Eterya derneği, birçok çatışanın kaynağı oldu. Bu derneğin Yunanistan’ın 56 şehrinde ve ülke dışındaki 83 yunan topluluğu içinde şubeleri vardı. Etnik-i Eterya Yunanistan’da devlet içinde devlet haline gelmişti. Bu derneğin üyelerinin sayısı 2 yıl içinde 3 bine ulaştı. Anı zamanda Girit’te ayaklanmalar düzenlendi ve binlerce Türk katledildi, evlerini hatta adayı terk etmeye zorlandı. Yunanistan oradaki ayaklanmacılara yalnız silah yardımında bulunmakla kalmadı, veliaht prens Konstantin’İn öncülüğünde adaya asker çıkardı. Büyük devletler Osmanlı’ya baskı yaparak devleti bu ayaklanmaları bastırmasını engellemeye çalıştılar ve adaya yerel özerklik, otonomi verilmesini istediler. 1897 yılında Girit’teki ayaklanmalar ve katliamlar o kadar ileri boyuta ulaştı ki Osmanlı İmparatorluğu Yunanistan’a savaş ilan etmek zorunda kaldı. Bu savaşta Osmanlılar büyük bir başarı kazandılar ve Osmanlı askerleri Atina’nın yakınına kadar geldiler ancak büyük devletler yine araya girdi ve Osmanlıların ilerlemesini engelledi. Yunan Kralı George Girit’e asker çıkarmalarını şöyle savunuyordu, “Ne var bunda İngilizler Kıbrıs’ı aldılar, Almanlar Slezwigholstein’ı ele geçirdiler, Avusturya Bosna-Hersek’i alman istiyor. Yunanistan da gayet tabi Girit’i alacaktır.”</p>
<p>Bu arada Balkanlarda savaş hileleri yoluyla büyük cinayetler işleniyordu. 1897 yılının Kasım ayında Türk askeri kılığına bürünen bazı haydutlar Makedonya’dan Bulgaristan’a geçerek buradaki bir Türk Bey’ini katlettiler. Bunun üzerine Türk valinin  emri ile yapılan aramalarda Üsküp bölgesinde binlerce silah ele geçirildi. Artık Makedonya’da sivillere yönelik katliamlar mutat hale gelmişti.</p>
<p>Osmanlı hükümeti en çok Bulgaristan’daki ayaklanmalardan kaygı duyuyordu. Rus Çarı İkinci Nikola ile Avusturya imparatoru Franz Joseph Makedonya konusunda MURSTEG antlaşmasını imzaladılar. Buna göre Makedonya’da Osmanlı jandarmasının yanı sıra büyük devletler tarafından gönderilecek polisler de görev yapacaktı. Osmanlı bu antlaşmayı kabul etmek orunda kaldı. Bu arada 1896 yılında Ermeni teröristler İstanbul’da bombalı saldırılarda bulundurlar. Osmanlılardaki iç sorunlar da bölgede başarılı müdahaleleri engelliyordu. 1807-8 yıllarında Makedonya bölgesindeki Osmanlı birlikleri içerisinde 17 ayaklanma olmuştu. İngiliz Kralı 7. Edvard ile Rus Çarı 2. Nikola’nın görüşmeler ibu ortamda gelişti. Şimdi hedef Avrupa’nın hasta adamı denen Osmanlı’yı paylaşmaktı. Bulgaristan bölgede en büyük silahlı güce sahip olarak topraklarını genişletmek istiyordu. Bütçesinin 1/3’ü savunmaya gidiyordu. Balkan ülkelerinin orduları batılı devletlerin verdiği kredilerle silahlandırılıyor, batılı silah firmaları bu konuda etkin rol oynuyordu. Balkan subayları, Fransız, Alman, Rus ve İngiliz askeri okullarında eğitiliyordu. İşte Balkan Savaşlarının ve o savaşlar sırasında yaşanan, milyonlarca insanı etkileyen felaketleri anlayabilmek için kısaca özetlemeye çalıştığım bu tarihi gerçekleri hatırlamakta fayda var.</p>
<p>Birinci Balkan Savaşı, 8 Ekim 1912’de küçük Karadağ’ın güçlü Osmanlı Devleti’ne karşı savaş açması ile başladı ve sadece 6 hafta sürdü. İkinci Balkan Savaşı ise Bulgaristan’ın 1913 yılının haziran ayında Sırbistan’a karşı düzenlediği saldırı ile başladı ve yaklaşık 1 ay sürdü. İşte toplam 10 hafta süren bu savaşlar sırasında sivil halk hariç 200 bin asker hayatını kaybetti. Ayrıca on binlerce kişi de kolera tifüs ve dizanteriden öldü. Bu savaşlar 170 bin km2’lik bir alan üzerinde yapıldı. Osmanlılar Trakya’da, Bulgaristan’a karşı 4 ayrı cephede savaşmak zorunda kaldılar ayrıca Makedonya bölgesinde de Bulgarlara, Sırplara ve Yunanlılara karşı çarpıştılar. Kuzey Arnavutluk ve Kosova’da da Sırplara ve Karadağlılara karşı savaş verdiler. Bu savaşlar, büyük bir imparatorluğun küçük devletlere karşı yürüttüğü bir savaş sayılabilir miydi? Pek sayılamazdı. Balkan savaşlarında Osmanlı İmparatorluğunun kuvvetleri 12 bini subay olmak üzere, 336 bin kişiydi. 2318 topu ve 388 makinalı tüfeği vardı.  Trakya bölgesinde Osmanlılara karşı savaşan Bulgar kuvvetleri 346 bin askerden oluşuyordu. Osmanlı ordusunun Bulgaristan ile savaşa tahsis edebildiği kuvvetler ise balkanlardaki toplam 346 binin 115 bin kişilik bölümüydü. Yani Trakya’da çarpışan Bulgar ordusu Osmanlıların 3 misli idi. Makedonya’daki Osmanlı askerleri ise 200 bin kişiden oluşuyordu ve onların karşısında 234 bin Sırp, 48 bin Bulgar ve 115 bin Yunan askeri vardı. Yaklaşık 400 bin asker bulunuyordu. Balkan savaşları başladığında Osmanlının toplam nüfusu 26 milyondu ama bunun sadece 6.1 milyonu imparatorluğun Avrupa topraklarında yaşıyordu ve bunlardan sadece 2.3 milyonu Müslümandı.</p>
<p>İşte balkan savaşları bu koşullarda yapıldı. Bu savaşlar sırasında insani açıdan çok büyük felaketler yaşandı. Müslümanların Slavlara karşı yaptığı eylemler, batı ülkelerinde büyük tepki ve abartılarak halka duyurulurken, Bulgarların Türklere yaptığı mezalim görmezlikten gelindi. Savaş esirlerine ve sivillere karşı yapılan bu insanlık dışı muameleler aslında 20.yüzyılın başında Avrupa’nın karşılaştığı en büyük felaketlerden biriydi. Savaştan sonra katliamları inceleme üzere oluşturulan Karneci Komisyonu’nun hazırladığı raporda Yunanlıların hazırladığı bir poster de yer alıyordu. Bu posterde Bulgar askerlerini bıçaklayan Yunan askerleri gösteriliyor ve altında “Bunlar İnsan Değildir” yazılıyordu. Aynı düşünceyi Sırplar da Arnavutlara, Bulgarlara ve Türklere karşı benimsiyordu. Esir alınana askerlerin çoğu hastalıktan ve açlıktan öldü. Karadağlılar yakaladıkları Osmanlı askerlerinin burunlarını keserek bunu bir zafer işareti olarak gösteriyorlardı. Karneci komisyonundan bir yetkili ile konuşan Karadağ askeri bu bizim geleneğimizdir bunu yapmazsak kahramanlığımızı komutanımıza nasıl ispat edeceğiz, diyordu. Balkan savaşları 20.yüzyılda ilk defa askerlerin sivillere bu çapta katliam yaptıkları savaşlar oldu.</p>
<p>Birinci Balkan Savaşlarında Bulgar ordusundan 14 bin kişi öldürüldü, 50 bin kişi yaralandı, 19 bin kişi de hastalıktan öldü. Bu toplam ordu mevcudunun %21’i anlamına geliyordu. Daha kısa süren ikinci savaşta ölen Bulgar Askerlerinin sayısı 18 bin, yaralananların 60 bin, hastalıktan ölenleri de 15 bindi. Yunan ordusu 5 binden fazla askerini kaybetti 23 bin askeri yaralandı. İkinci Balkan savaşında da Yunanlılar 2.500 asker kaybetti, 19 bin askerleri yaralandı.  Her iki savaşta ölen Sırp askerlerinin sayısı 36.500’dür. 55 bin Sırp asker ide yaralandı. Makedonya’daki tek bir çatışmada 12 bin Sırp askeri ve 17 bin Osmanlı askeri hayatını kaybetti. 45 bin asker esir oldu, 30 bini dağlara kaçtı. Bulgarların Çatalca hattına yönelik saldırıları sırasında Bulgar ordusu 25 bin kişi, Osmanlılar 45 bin kişi kaybettiler.  İşte savaş böyle büyük bir felaketle sonuçlandı.</p>
<p>Savaşın maliyeti de büyük oldu. Sırplar 590 bin franklık bir bedel ödediler, Yunanlılar 467 bin Frank, Karadağlılar 100 bin Frank ödediler. Bulgarlar ise 1 milyon 300 bin frank ile n büyük bedeli ödeyenler oldu. Balkan Savaşlarını Birinci Dünya Savaşı, onu da Kurtuluş Savaşı izledi.</p>
<p>Siyasi açıdan bakılacak olursa, İkinci Balkan savaşının sonunda, Edirne’yi geri almalarına rağmen Osmanlılar, İmroz ve Bozca ada hariç bütün ege adalarını ve Balkanlardaki topraklarının tamamına yakınını kaybetti. Arnavutluk bağımsız oldu, Türkiye’nin bugünkü Trakya topraklarının dışında kalan Osmanlı toprakları da Birinci Dünya Savaşı sonunda kaybedildi. Sevr antlaşması fiilen Osmanlı imparatorluğunu bitme noktasına getirdi. Ama kurtuluş savaşı sonrası imzalanan Lozan Antlaşması Türkler için büyük bir zafer oldu. Zira Birinci Dünya Savaşını kaybeden ülkeler arasında bir tek Türkler bu antlaşma ile taleplerinin tamamına yakınını elde ettiler ve daha da önemlisi egemen, eşit ve tam bağımsız bir devlet olma hakkına kavuştular. Lozan aynı zamanda Balkan savaşından itibaren yaşanan büyük insani dramların sona erdirilmesinde de etkili oldu. Lozan’a eklenen bir protokolle 1 milyon 200 bin Ortodoks Hristiyan Rum Anadolu’dan Yunanistan’a 500 bin Müslüman Türk de Yunanistan’dan Türkiye’ye mübadele edildi.  Sadece İstanbul, Gökçeada ve Bozcaada’da oturan Rumlarla Batı Trakya’daki Türler bu mübadelenin dışında kaldılar. Aslında Anadolu’daki Rumlar kurtuluş savaşının kazanılmasından sonra kendiliklerinden Yunanistan’a göç etmeye başlamışlardı. İşte Lozan antlaşması bu meseleye köklü bir çözüm getirdi ve orada kurulan karma komisyon ile yüz binlerce kişi iskan edildi. Lozan sonrasında yer yer bazı insani dramlar da yaşandı. Özellikle Kavala ve Drahma’da yaşayan Türkleri göç ettirmek için Yunanlar büyük baskı uyguladılar ve çok sayıda Türklerin mallarına el koydular.  Neticede 10 haziran 1930 tarihinde imzalanan mübadele antlaşması ile bu meseleler büyük ölçüde halledildi. Gene de özellikle 1955 yılında Kıbrıs’ta Rumların Yunanistan ile birleşmeyi amaçlayan ENOSİS hareketinden sonra Kıbrıs’ta çok sayıda Türkün hayatını ve özgürlüğünü kaybetmesine yol açmaya kalmadı, Türk &amp; Yunan ilişkilerine de darbe vurdu. Bugün hala üzüntü ile hatırladığımız 6-7 Eylül olayları sonrası çok sayıda Rum vatandaşımız Türkiye’yi terk ederek Yunanistan’a yerleşti. Batı Trakya’da da tahsil veya tedavi için Türkiye’ye gelen 60 bin civarında Türk o zamanki Yunan vatandaşlık yasasının 19. Maddesi uygulanarak vatandaşlıktan çıkarıldı. 45 bin civarında Türk de Batı Trakya’nın Bulgaristan sınırına yakın bölgesinde fiilen yasak bölge denilen bir Açıkhava hapishanesinde yaşamak zorunda bırakıldılar.</p>
<p>Balkan savaşlarının 100 yılında hatırda kalan bazı acı olaylar bunlar.</p>
<p>Atatürk’ün cumhuriyetin ilanından sonra Yurtta Sulh Cihanda Sulh ilkesini benimsemesi başta Yunanistan olmak üzere bütün komşu ülkelerle iyi ilişkiler kurması, Balkan ve Sadabad Paktlarını imzalaması ve eğer ülke savunması için yapılmıyorsa savaş bir cinayettir demesi yaşanan bu acı tecrübelerin etkisiyle oluşturulan barışçıl Türk politikasının işaretleridir. Bütün bu gelişmelerden ders alarak Türkiye 1922 yılından beri 90 yıldır, bölgesinde gerçek anlamda hiçbir savaşa girmeyen tek ülke olmuştur. Başta Suriye olmak üzere komşu ülkelerdeki iç çatışmalardan veya bölgedeki ülkeler arasındaki çatışmalardan uzak durmak bu tecrübelerin ışığında Türk Dış Politikasının vazgeçilmez ilkelerinden biri olmalıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3002/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Girne Amerikan Üniversitesi Konferansı &#8211; 29 Nisan 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3001</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3001#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 May 2013 12:44:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3001</guid>
		<description><![CDATA[

Sayın Rektör, çok değerli öğretim üyeleri, çok değerli Liberal Parti Genel Başkanı, çok değerli öğrenciler, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümüne de bu nazik daveti için içtenlikle teşekkür ediyorum. Sizlerle birlikte Kıbrıs’ta olmak benim için gerçekten büyük bir mutluluk vesilesi.
Sayın Rektör biraz önce söyledi, daha önce gazetecilere de söyledim bu toplantı başlamadan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Sayın Rektör, çok değerli öğretim üyeleri, çok değerli Liberal Parti Genel Başkanı, çok değerli öğrenciler, hepinizi saygıyla selamlıyorum. Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümüne de bu nazik daveti için içtenlikle teşekkür ediyorum. Sizlerle birlikte Kıbrıs’ta olmak benim için gerçekten büyük bir mutluluk vesilesi.</p>
<p>Sayın Rektör biraz önce söyledi, daha önce gazetecilere de söyledim bu toplantı başlamadan önce, herkes Kıbrıs sorunundan bahsediyor. Uluslararası ilişkilerde bildiğiniz gibi artık medya bir silah haline geldi. Şimdi artık birinci kuvvet. Medyalar yoluyla bazı kalıpları zihnimize yerleştiriyorlar ve hepimiz ister istemez o kalıpları kullanıyoruz. Üzerinde de fazla düşünmeden kullanıyoruz. Bir gazeteci arkadaşımız sordu, Kıbrıs sorunu hakkında ne düşünüyorsunuz diye, ben de dedim ki Kıbrıs sorunu diye bir sorun düşünmüyorum, Kıbrıs başarısını düşünüyorum. Kıbrıslı Türklerin Türkiye ile birlikte sağladıkları başarıyı düşünüyorum.</p>
<p>Ortadoğu’ya bakalım, Kıbrıs’ın etrafındaki ülkelere bakalım, Arap baharı dediler, Tunus’taki gelişmeleri, Mısır’ı, Libya’yı, Bahreyn’i, Yemen’i, Filistin’i, Suriye’yi biliyorsunuz. Bunların hiçbiri Kıbrıslı Türklerin ulaştığı bir noktaya ulaşamamışlardır. Biz Kıbrıs harekatını yaparken uluslararası antlaşmalara dayalı olarak, iki temel hedefimiz vardı. Bir tanesi Kıbrıslı Türklerin güvenlik içinde, özgürlük içinde yaşayacakları bir bölge sağlamak. İkincisi de onların kendi kendilerini demokrasi içinde yönetmeleri. Her ikisini de sağladık. Bugün açık yüreklilikle söyleyelim, kimse bunu söylemeye cesaret edemiyor yabancılar arasında ama bizim söylememizde fayda var, KKTC bugün Türkiye dahil, bölgenin en demokratik ülkesidir. Sorunlarımız yok mu? Her ülkede var. Ama KKTC kadar özgürlük ve barış içinde yaşayan, demokratik ikinci bir ülke yoktur. O nedenle Ortadoğu’ya bir model aramak isteyenler varsa önce KKTC’ye bakacaklar. Şu üniversiteye bakın. Kıbrıs’ta dünya çapında böyle bir üniversite yaratılmış olması ne kadar büyük bir başarıdır. Ama bu bazı gerçeklerden bizim gözümüzü ayırmamıza yol açmamalı. Kıbrıs üzerinde bugün hala çok büyük ambargolar var. Barış, demokrasi, özgürlük ortamı bazılarını rahatsız ediyor. Onun için istiyorlar ki bu sistem, rejim değişsin. Bunun için inanılmaz baskılar uyguluyorlar. Bugün dünyanın herhangi bir ülkesine KKTC’ye uygulandığı kadar ağar ambargo uygulanmadı. KKTC’ye, ekonomik, ticari, ulaşım, kültür, spor ambargosu uygulanıyor. Dünya tarihinde spor ambargosu şimdiye kadar nerede uygulanmış? Bir kere uygulanmış o da Miloseviç’in Bosna Hersek’te katliamlar yaptığı sırada Sırbistan’a uygulanmış. Ne kadar? 3 yıl sadece. Başka örneği yok. KKTC’de ise 1974‘ten beri Kıbrıslı Türklerin herhangi bir dalda spor müsabakası yapması yasaktır. Herhangi bir Türk futbol takımı gelse burada bir maç yapsa Türkiye’yi FIFA’dan atarlar, UEFA’dan atarlar. Yani işin gerçeği budur. Zannediyorlar ki Türkiye’ye baskı yaparak bizi istedikleri çizgiye getirecekler.</p>
<p>Makaryos, Yunanistan’daki darbeden sonra burada da bir darbe düzenlendi Cunta tarafından, o sırada bir süre Kıbrıs’tan uzaklaşmak zorunda kaldı, sonra tekrar geldi Kıbrıs’a, bir tek sorunları var, long term struggle. Uzun vadeli mücadele. Uzlaşma değil, Türklerle barışma değil, geçmişte yaptıklarıyla ilgili özür dileme değil. Mücadele edeceksiniz. Büyük devletlerin desteği ile KKTC ve Türkiye üzerine baskı uygulayarak yapacaksınız. Baskı ile sonuç alamazsanız ikinci seçenek daha fazla baskı yapmak. Uzlaşma kültürü yok.</p>
<p>Bir tarihte ABD dışişleri bakan yardımcısı vardı, Hollbroke, Almanya’da görev yaptık, arkadaşım. Başkan ona görev vermiş Kıbrıs ile ilgili. Ankara’ya geldi, yemek yedik. Ben de o sırada dışişleri bakanlığı müsteşarıyım. Bu Kıbrıs meselesi nasıl çözülür dedi? Bence 6 ayda çözeriz dedim, çok basit. Sahi mi söylüyorsun dedi, evet dedim ama bir şartımız var. Bunun çözüm yeri Kıbrıs ya da Ankara değil, Washington. Siz önümüzdeki 6 ay içinde Kıbrıs konusunda tam tarafsız kalacağınıza söz verebilir misiniz? O 6 ay içinde Kıbrıslı Rumları, Yunanistan’ı destekleyecek hiçbir demeç vermeyeceksiniz, hiçbir adım atmayacaksınız, bizi desteklemenizi de istemiyoruz. Kıbrıslı Rumlar anlayacak ki büyük devletlere sırtlarını dayayıp hiçbir şey yapmazlar. Bunu yapabilirseniz Kıbrıs meselesi benim kanaatimce 6 ayda çözülür. Çünkü onların bu uzlaşmaz tutumunun arkasında büyük devletlerin desteği var. Onlar olmasa daha rahat çözebiliriz bu meseleyi. Ama büyük devletlerin desteğini hissettikçe bunların taviz vermesini beklememek lazım. Böyle bir itilaf olacak, dünyanın en büyük devletleri benim arkamda olacak ve ben kendi düşünceme göre milli çıkarlarımdan taviz vereceğim. Böyle bir şey teknik olarak olamaz. Diplomaside yapılmaz böyle bir şey. Onun için Rumların uzlaşmacı bir tutum izlemesini beklemeyin, siz arkasında durdukça, destek verdikçe, yapabilir misiniz, dedim. Sadece 6 ay tarafsız kalabilir misiniz? Kalamayız dedi. Yani büyük devletleri arkasına almış bir yönetim, en ekstrem çözümleri istiyorlar kendi açılarından, bunlar yapılmadıkça da mesele çözülmüyor. Sorumlusu Türk tarafı oluyor. Biz de bir adet var, sanırım biraz kendi kendimizi eleştirmeyi seviyoruz. Öz eleştiri neredeyse Türkiye’de bir milli spor haline geldi, futbol, güreş ve öz eleştiri. Her sabah kalktığımızda acaba biz bugün hangi hatayı yaptık diyoruz. Yani bu kendi kendimizi suçlama adetinden vazgeçeceğiz. Çözümsüzlük, çözüm değildir. Bu ne demek oluyor? Çözümsüzlüğü isteyenler var aramızda, onların yüzünden mesele çözülmüyor, öyle mi? Bizim yüzümüzden mi, Kıbrıslı Türklerin hangi suçu, günahı yüzünden mi? Bunlar aslında gerçekçi değil. Bizden başka da hiçbir ülke bunu yapmıyor. Hükümetler değişiyor, mesela İngiltere’nin Kıbrıs politikası hiç değişti mi? Yeni gelen bir hükümet bir önceki hükümeti suçladı mı bunlar yanlış iş yaptılar diye? Suçlamadı. Niye? Eski İngiliz başbakanlarından Palmerstone’un dediği gibi İngiltere’nin değişmez dost ve düşmanları yoktur, değişmez menfaatleri vardır. Dış politika menfaat üzerine kurulu. Milli menfaatinize göre bir politika izlerseniz, hükümetler değişince milli menfaatiniz değişmeyeceği için yeni gelen hükümet de aynı politikayı izler büyük ölçüde.</p>
<p>Kıbrıs meselesi ile ilgili olarak az söylenen, biraz da bilinmeyen bazı gerçekler var. Biz bunları biraz düşünürsek, bunun üzerinde durursak, daha iyi anlayacağız bugünkü durumun ne olduğunu. Türkiye bildiğiniz gibi 1974’te bir harekat yaptı. Bir teröristi Samson’u cumhurbaşkanı yaptılar, ilk hedefi Kıbrıs’ı Yunanistan ile birleştirmek. Türkiye müdahale edecek, başbakan İngiltere’ye gitti. Wilson başbakan o zaman İşçi Partisinden. Ona dedi ki antlaşmalara göre birlikte veya tek başımıza müdahale hakkımız doğru, gelin beraber yapalım. İngiltere evet dese problem olmayacak. İki garantör ülke birlikte müdahale edecekler. İngiltere reddetti. Zannettiler ki Türkiye tek başına yapamayacak. yapınca da çok rahatsız oldular. 1974 sonrasında ne oldu? İngilizlerin ilk yaptığı şu oldu, burada biraz ileride Lapta var. Lapta’da bir İngiliz üssü vardı hemen bunu güneye çektiler. Magosa limanında deniz üssü vardı hemen söktüler güneye çektiler. Ortaköy’de ABD’nin uzay üssü vardı hemen söktüler güneye çektiler. Sanki gelen bir NATO müttefiki ordusu değil de düşman ordusu. Niye çekiyorsunuz? Bunu sorgulayan oldu mu? Türk ordusu harekat yapıyor, birincisi başarılı oldu. İngiltere’de Cenevre Konferansı düzenlendi. İki defa düzenlendi. İkinci konferansa gittik, Turan Güneş dışişleri bakanı, Denktaş orada, İngiliz dışişleri bakanı da kürsüde. Orada Denktaş çok etkili uzun bir konuşma yaptı. İnsani boyuta değindi o kadar ki Calagan dedi ki lütfen artık susun ben bir İngiliz’im beni bile ağlatacaksınız. Böyle bir havada toplantı. Tam o sırada İngiliz bir diplomat geldi Calagan’ın kulağına bir şeyler söyledi. Calagan böyle tepesine kadar kızardı ve dedi ki şu anda aldığım bilgiye göre Türk ordusu ikinci bir harekata başlamak üzeredir, şu anda Kıbrıs Türk ordusunun esiridir ama yarın Türk ordusu Kıbrıs’ın esiri olacaktır. Bu lafı hiç unutmayın. Türk ordusunun başına gelen sıkıntıların kaynağı nereden başlıyor diye merak eden varsa bu sözü hatırlamasını tavsiye ederim. Sonra Calagan ne yapmış? Kissinger’ın anılarında diyor ki, Türkiye ikinci harekata başlayıp güneye doğru ilerlerken bana telefon etti Türkler ilerliyor biz bu Türklerle çarpışacağız. Bir NATO müttefiki başka bir NATO müttefiki ile savaşa girecek. Kissinger da demiş ki siz deli misiniz, aklınızdan çıkarın bunu. Ben Başkana bunu teklif bile edemem. Rumlar üzülecekler diye mi, kendi menfaatleri için.</p>
<p>Kıbrıs’ın stratejik konumu nedir? Biz bunu düşünürsek daha iyi anlarız meselenin ne olduğunu. Dünya ülkeleri Kıbrıs ile ilgileniyorsa bunun sebebi, Rumlarda mı kalsın Türklerde mi kalsın, sınır şuradan mı geçsin buradan mı geçsin, kimsenin umurunda değil. Herkes kendi stratejik menfaatini düşünüyor. Bakın şuna dikkatinizi çekerim, geçtiğimiz 10 yıllar boyunca İngiltere artık eski imparatorluğundan küçük bir adaya çekildi. Dünyanın her tarafındaki üslerini hemen hemen boşalttılar. Falkland gibi istisnalar bir yana boşaltmadıkları iki önemli yer var. Cebelitarık ve Kıbrıs. Çünkü İngiltere için stratejik açıdan son derece önemlidir. Kıbrıs’taki üsleri ABD ile birlikte kullanıyorlar. O bakımdan ABD açısından da son derece önemlidir. Ruslar da der ki Kıbrıs adası batırılamayacak bir uçak gemisidir. Onların gözünde de Kıbrıs stratejik açıdan bir uçak gemisine benzer. Kıbrıs Rum kesiminin pek çok yerinde bunların üs ve tesisleri var. Ufuk ötesi radarları var. Vaktiyle SSCB’deki füze denemelerini izleyebiliyorlardı. Kıbrıs civarındaki Ortadoğu ülkelerinin petrol kaynakları ve ulaşım yolları çok önemli. Bu üslerden ulaşım yollarını denetliyorlar, Süveyş kanalını denetliyorlar. Kıbrıs’ın sularından her ay ortalama 4.000 petrol tankeri geçiyor. Bunları izliyorlar. U2 uçağı mesela, topraklara düşürülmüştü, büyük bir kriz olmuştu. U2 istihbarat uçağı, pilot da sağ ele geçirildi her şeyi de itiraf etti. Bu uçak nereden kalktı? Kıbrıs’tan. onun için bu özellikleri unutmamak lazım. Efendim bunlar Soğuk Savaş dönemi eski hikayeleri, öyle değil. Açın interneti bugün Suriye’deki çatışmalar, hükümet ile Özgür Suriye ordusu gibi silahlı muhalif gruplar arasında. Batı ülkeleri diyor ki bu silahlı gruplara biz öldürücü silah vermeyeceğiz, istihbarat vereceğiz, gece görüş dürbünler falan. Peki bu istihbaratı nereden sağlıyorsunuz da veriyorsunuz, Suriye ordusu hakkındaki istihbaratı? İngiliz üslerinden. Şu anda İngiliz üslerinden Suriye ordusu ile ilgili istihbarat sağlayıp silahlı muhalif gruplara aktarıyorsunuz. Kıbrıs bu işe yarıyor. Türkiye’nin çıkartması niye rahatsız etti? Çünkü stratejik açıdan bu kadar önemli bir adanın bu stratejik üstünlüğünü kimseyle paylaşmak istemiyorlar. Yani sizin buradaki askeri mevcudiyetiniz onları rahatsız ediyor. Hazırlanan tüm planların ortak özelliği şudur, Türk askeri çekilsin. Türk askeri güneye bir operasyon yapmamış, kimseyi taciz etmemiş, niçin istemiyorsunuz? İşte bunun için. Plan olmayan dönemlerde de Türkiye’ye baskı yapıyorsunuz tek taraflı jest yapıp 5.000 asker çekin diyorsunuz.</p>
<p>Ben Kıbrıs’ta 4 yıl görev yaptım Büyükelçilik müsteşarıydım, sonra Ankara’ya tayin oldum. Dışişleri bakanı o zaman rahmetli Gündüz Ökçün’dü onun baş danışmanı oldum. Onunla beraber 1979 yılında BM’ye gittik. Kanadalılar illa bizimle görüşmek istiyor falan. Oturduk Kanada dışişleri bakanı ile görüştük heyetler halinde. Israrla dışişleri bakanı hemen Ottowa’ya gelin sizinle görüşmemiz lazım. Bize özel uçak gönderdiler New York’tan kalktık Ottowa’ya gittik. Adam dedi ki söyleyin bakalım bizden ne istiyorsunuz? Biz de dedik bizi siz çağırdınız. Bakan umumi olarak Kanada ile siyasi ilişkilerden söz etti. Telekomünikasyon, uçaklar vs. biz bunları söyledik 20 dakikada bitti toplantı. Adam sözü aldı dedi ki pat diye bir dosya çıkardı, ben aynı zamanda İngiltere ve ABD hükümetlerinin dışişleri bakanları namına da konuşuyorum, burada Kıbrıs ile ilgili bir dosya var, bunu size vermeyeceğiz. Dosyada Türkiye için çok zor ilaçlar var. Eğer bunları kabul etmezseniz sizin istediklerinizi yapmayacağız daha da kötü durumlarla karşılaşacaksınız. Türkiye’nin de o sırada 70 cente ihtiyacı var. Tehdit ediyor resmen. Ben Ökçün’ün yerinde olsaydım daha kuvvetli bir cevap verirdim ama o nezaket içinde toplantı bitmiştir dedi ve gittik. O gece oturduk sabaha kadar kelime kelime tüm bu konuşmaları yazdık Ecevit’e yolladık. Ecevit’in meşhur sözüdür, bizi fazla sıkıştırmayın duvarın öbür tarafına geçeriz demişti. İşte bu görüşmenin sonucunda söylenmiştir. bu kadar ağır baskılar yaptılar. Hepsini anlatsam konferansın tamamını meşgul etmiş olurum. Bütün bu baskılara direnmesini bildik biz. Baskı her zaman olur uluslararası ilişkilerde. geçmişte de olur, bugün de yarın da olacak. Bütün mesele siz direnebiliyor musunuz, direnemiyor musunuz? Biz direndik. Kıbrıs harekatını yaptık ve hemen sonra 1975 yılının başında ABD kongresi sırf bu Türkiye’nin askeri müdahalesini cezalandırmak için Türkiye’ye silah ambargosu uyguladı. İlk defa müttefik ülke başka bir müttefik ülkeye silah ambargosu uyguladı. O kadar ki bize cephane vermedi, uçaklarımızın fırlatma iskemlesini vermedi. Birçok pilotumuz şehit oldu bu nedenle. Ama biz de hiçbir taviz vermedik. Sonra ie dünyanın en büyük devleti bizden hiçbir şey almadan geri adım attı. Atatürk’ten bu yana bizim genlerimizde olan budur. Biz büyük devletlerin baskısına direnmiş bir milletiz. Kıbrıs’a çıkmayacaksınız diyorlar Ecevit’e, çıkıyor. Uluslararası hukuka aykırı olarak Kardak’a asker çıkardılar biz de direndik bitişik adaya asker çıkardık. Ondan sonra geri çekilmek zorunda kaldılar. Hollbrooke bana telefon ediyor gece yarısı, bizim devlet adamları kapatmışlar telefonları, cumhurbaşkanı, başbakan falan, bir tek benim telefonum açık. diyor ki bir bilgi aldık Türk ordusunun Kardak’a müdahale etme ihtimali varmış, doğru mu diyor. Aman beni rahatlattın dedi, sen dedim rahatlama çıkacağı haberi doğru değil, çıktık bile dedim. Sabaha kadar konuştuk, sonra Yunanistan askerler ide bayrakları da çekti.</p>
<p>Dış politikada daima direnen kazanır. haksız baskılara boyun eğerek bir yere varılmaz. Siz boyun eğerseniz o zaman size daha fazla baskı yaparlar. Uluslararası ilişkiler mahkeme değildir, haklıyı haksızdan ayırt edecek. Uluslararası İlişkilerde taviz vermeye hazır izlenimini veren tarafa baskı yapılır. Onun için uzun zamandan beri Türk tarafına baskı yapılıyor. Zannediyorlar ki Türkler boyun eğecekler. Direneceksiniz. Bugün ulaştığımız nokta bütün bölgeye örnek olacak bir noktadır. bunun kıymetini bilip savunacağız. Kazanımlarımızın feda edilmesine izin vermeyeceğiz. Onlar hep sizi suçlayacaklar siz hep kendinizi savunacaksınız. Oyun böyle oynanır. Sanki yanlış bir şey yaptık bu harekatı yapmakla, kendimizi affettirmeye çalışıyoruz. uzlaşmaya hazırız, masadan kalkan taraf olmayacağız. Siz bana örnek gösterin bakalım uluslararası ilişkilerde hangi hükümet demiş, hangi olayda masadan kalkan taraf olmayacağız diye. Karşı taraf uzlaşmazsa kalıp gideceksiniz. Lozan’da savaşı kaybetmişiz. Kurtuluş Savaşını kazanmışız ama karşımızda Birinci Dünya Savaşının galipleri var. Oraya giden heyete Atatürk 14 maddelik talimat veriyor ve bir tanesi şu, kapitülasyonlarda ısrar ederlerse masayı derhal terk edin. İkincisi, Ermeni yurdunda ısrar ederlerse derhal masayı terk edin. 1923 yılının başlarında İngilizler kapitülasyonlarda ısrar ediyorlar, akşama kadar kabul ettiniz ettiniz yoksa ben Londra’ya gidiyorum diyor Lord Curzon. Akşam bütün gazeteciler merakla kapıda bekliyor. İsmet Paşa çıkıyor odasında saat sekizde, güler yüzle elinde şapkası, iniyor aşağıya, gazetecileri selamlıyor ve gidiyor. Gazeteciler peşinden koşuyor, ne oldu diye. Hiçbir şey olmadı, esir olmayı kabul etmedik sadece bu kadar, ben Ankara’ya gidiyorum diyor. Devletseniz bunu yapacaksınız. Bunlar devlet adamları. Kıbrıs’ta da bir Denktaş yaşadı. Ben 4 yıl beraber çalışma mutluluğuna sahip oldum, daha sonraki dönemde de sık sık beraber olduk. Denktaş, dünyanın en küçük devletlerinden birinin lideri olarak gerektiğinde dünyanın en büyük devletlerine karşı direnmesini bilmiştir. Bugün etrafınızda gördüğünüz tüm kazanımlar Denktaş’ın öncülüğündeki Kıbrıslı Türklerin direnmesinin sonucudur. Bazıları Denktaş’ı boy hedefi haline getirmeye çalıştılar. Onun yüzünden çözüm olmuyormuş falan. Denktaş cumhurbaşkanlığından ayrılalı kaç sene oldu, çözüldü mü?</p>
<p>Ben de Kıbrıslılardan biri sayılırım. Dün eşimle birlikte havaalanından gelirken Denktaş’ın kabrine uğradık. Bunu hak etmedi Denktaş. Anıt yaptırılacak falan filan. Şu haliyle görseniz içiniz sızlar. Orada küçük bir kabir, etrafı bozkır, üç tane ağaç dikilmemiş. Bir masanın üzerinde yağmurdan bozulmasın diye bilgisayarla yazılmış bir kağıt var, Rauf Denktaş, şu tarihte doğdu, şurada eğitim gördü, şu tarihte öldü. O Kıbrıslı Türklerin de Türklerin de en büyük kahramanlarından biridir. Denktaş olmasa bugün sahip olduklarımızın pek çoğuna sahip olamayacaktık. Böyle insanlarımıza saygı göstermemiz gerekiyor. Sayın Cumhurbaşkanı Derviş Eroğlu’nu da gördüğümde bunu söyleyeceğim kendisine. Herhalde bunu hak etmedi Denktaş. Bu kadar büyük eserler yapan Kıbrıslı Türkler için zor bir iş olmasa gerek.</p>
<p>Bizim geçmişimizde böyle insanlar yaşadı. Adnan Menderes, biz de çok eleştirdik gençliğimiz de hala da ama bu açıdan bakıldığında dış politikada Kıbrıs meselesinde gerçek bir devlet adamıydı. Adnan Menderes’in Associated Press gazetesine o tarihte verdiği mülakattan size iki cümle okuyayım, Türkiye’yi kimler idare etmiş görün bakalım. “Yunanlılar ne istiyorlar? 120.000 Türk’ü esarete mi mahkum etmek? Türklerin kendi mukadderatlarını kendilerinin tayin etme hakkı yok mudur? Yunanistan Kıbrıs’a silahla adam göndererek adada tedhişçiliği yaratmıştır. bu uluslararası bir skandaldır. Bu ne biçim bir hükümettir ki ada halkının bir kısmını diğer kısmına dehşet salsın ve onları öldürsün diye silahlandırıyor.” İşte devlet adamı bu. bunu söyleyecek cesaretiniz varsa karşı taraf hizaya gelir.</p>
<p>Kıbrıslı Türklere yapılan haksızlıkları unutmayacaksınız ve unutturmayacaksınız. Biri size bir eleştiride bulunduğu zaman sizin de söyleyeceğiniz laf olacak. Mesela iki harekat arasında Türkiye’nin 1974 yılında Magosa’da Murat Ağa, Atlılar ve Sandallar köylülerinin bütün ahalisi, iki aylık bebekten 90 yaşında ihtiyara kadar, bütün ahalisi katledildi. Gidin görün mezarlarını. Bunu yapanlardan bir kişi yakalandı mı? Bugün bir ülke bunu hatırlıyor mu? Ama Türklerin yaptığı en küçük yanlışlık olsa, kendilerine göre dünyayı başımıza yıkarlar. Bu bir soykırım. Çünkü oradaki bütün halkı ayırt etmeden öldürüyorsunuz. Türk olduğu için. İki aylık bebek ne suç işleyebilir? Neredeydi o sırada BM? 700 metre ötede. Sırbistan’da da BM barış gücü orada, erkekleri ayırıyorlar Sırplar götürüyorlar bir mezara gömüyorlar. BM yıllarca suçlandı nasıl müdahale etmezsiniz diye. Atlılar, Sandallar’da görevini yapamadığı için BM’yi eleştiren bir kişi duydunuz mu? Bir kişi çıktı mı? Hayır. Bu kadar haksızlığa uğramaya tahammül etmemeliyiz. Hep bir suçluluk psikolojisi. Efendim Kofi Annan Planını biz kabul ettik karşı taraf reddetti. Ona rağmen karşı tarafı mükafatlandırdılar AB’ye üye yaptılar, Türkleri cezalandırdılar ambargo devam ediyor. Bir kişi mesela aranızda Kofi Annan planını okudu mu? Dünya tarihinde hiç kimsenin okumadığı bir plana oy vermesi istenmiş mi? O zaman Denktaş’a sordum, o bile okumamış. Dışişlerinden sordum arkadaşlara, vallahi efendim biz de görmedik dediler. Bir tanesi ben gördüm uzaktan  taşıyorlardı arabayla dedi. Alay eder  gibi bir şey. Sevr’de en azından neyi imzaladığınızı biliyordunuz. Siz ne olduğunu bilmediğiniz bir plana onay veriyorsunuz. Peki Kofi Annan Planı diye bir plan herhangi bir ihtilafta uygulanmış mı? Bu plan için iki taraf görüşüyor, anlaşamıyorlar. Genel sekretere diyorlar ki bizim anlaşamadığımız tarafları siz doldurun, BM yazıyor. Sonra kendi hükümetinize götürmeden halka götürüyorsunuz. Kendi hükümetiniz görmeyecek halk görecek. 9000 sayfa. Kofi Annan planı halk oyuna sunuldu bize mecliste 220 sayfalık bir özet verdiler sadece . O özette gördüklerimiz yeter zaten planın dehşet verici boyutunu anlamaya. Orada diyor ki Türk tarafı topraklarının büyük bölümünü Rumlara terk edecek. Geri kalan toprak içine de 80.000 Rum alacaksınız. O sırada Türklerin güvenliğini kim sağlayacak? Kimse. Türk ordusunu çekeceksiniz. 657 kişi kalacak geriye, sonra onları da çekeceksiniz. Bu 657 kişilik Türk ordusunun görevi kışlasının içinde eğitim, törenlere katılmak. Sadece gördüğümüz kadarıyla içler acısı bir plandır. Bunu size dayattılar. Türkler de çeşitli telkinlerle buna onay verdi. Sonra Rumları AB’ye üye yaptılar, Türklere ambargolar devam. Bazıları diyorlar ki bir çözüm bulsak da Türkiye rahat rahat AB’ye girse, Kıbrıs sorunu ortadan kalksa diyorlar. Peki size Avrupa’dan herhangi bir ülke Kıbrıs meselesi çözülürse sizi AB’ye üye yapacağız dedi mi? Alman dışişleri bakanı vardı, dışişleri komisyonuna geldi. Ben bir soru sordum ona ve dedim ki biz Kıbrıs meselesini çözün diye baskı yapıyorsunuz, diyelim ki çözüldü siz o zaman Türkiye’nin AB üyeliğine destek olacak mısınız? Cevap vermediler. İktidar partisi kurultayında karar almış Türkiye’ye tam üyelik verilmeyecek, sadece özel statü verilecek diye. Ama Kıbrıs meselesini bahane yaparak sizin üyeliğinizi engellemek var. AB konseyi 8 başlığı bloke ediyor sırf Kıbrıs yüzünden. Kıbrıs Rum kesimi tek başına 6 müzakere başlığını veto ediyor. Siz ne yapıyorsunuz? Masadan kalkan taraf olmayalım. Fransa 5 müzakere başlığını bloke ediyor. Kıbrıs’la alakası var mı? Yok. Bu başlıklara izin verirsek bu Türkiye’yi tam üyeliğe götürür. Sarkozy seçim politikasıydı, değişecek Hollande ile dediler. 1 sene oldu, 1 başlık bile kaldırmadılar.</p>
<p>Çare, haklarınızı kararlılıkla koruyacaksınız, baskılara direneceksiniz, makul olacaksınız, uzlaşmayı reddetmeyeceksiniz, her iki tarafında makul ölçüler içinde uzlaşmaya yanaşması halinde bunu reddetmeyeceksiniz. Bizim amacımız kavga etmek değil. Bağcıyı dövmek değil, üzümü yemek. Ama bu olmadı. Olmadığı sürece de her an taviz vermeye hazır izlenimini vermeyeceksiniz. Kıbrıslı Rumlar kendileri açısından daha kötü bir planı kabul etmeye hazırlar mı? Böyle bir izlenim mi var? Niçin masadan kalkan taraf olmayalım diyoruz? Kalkarsak ne olacak? Cenevre’de aynı konferansta, Turan Güneş dışişleri bakanımız heyet başkanı, dedi ki masadan nasıl kalkılır? Uzlaşmazlık olur öyle kalkılır dedik. Yok dedi, yani nasıl kalkacağız, yumruğumu mu vuracağım, kağıtları mı çarpacağım, hiçbir şey söylemeyecek miyim? Kafaya koymuş yani kalkmayı ama nasıl yapacağını bize soruyor. Kalktık bütün heyet olarak. Sonra bir basın toplantısı yaptık. Hiçbir şey olmadı.</p>
<p>Çare hakkımızı korumak. basının bir silah olarak size karşı kullanılmasına izin vermemek. Onlar basın yolu ile sizi baskı altına almak istiyorlarsa siz de elinizdeki tüm imkanlarla basın yolu ile kendi tezlerinizi her yerde savunacaksınız. Son yıllarda size anlattığım Murat Ağa, Atlılar, Sandallar köylerinin herhangi bir uluslararası forumda dile getirildiğini duydunuz mu? Ermeni hikayesinde olduğu gibi. Onlar Türkler katletti diye dünyayı ayağa kaldırıyor da siz niye isim isim 508.000 Türk’ü Ermeniler katletti diyemiyorsunuz? Niye? Mavi Kitap’ta bir tane Türk’ün öldürüldüğüne dair neden bir cümle yok? Şimdi doğal gaz çıkartmaya başlıyorlar Kıbrıs sularında. hangi antlaşmaya göre? Hangi yasaya göre? Londra ve Zürih antlaşmalarını hangi maddesine göre? Bu devlet iki toplumun eşitliği üzerine kurulmuş. Siz bu eşitliğe aykırı, yasalara aykırı bir uygulamaya nasıl göz yumabilirsiniz? Aynı şeyi Yunanistan yapmaya çalıştı Ege’de. Kıta sahanlığı meselesi çözülmemiş orada petrol çıkartmaya kalktılar. Nasıl engelledik biz? Yunanistan anladı ki bize rağmen zorla fiili durum yaratırsa bedeli ağır olur. Kıbrıslı Rumlar bunu yapıyor tepkimiz ne? Biz de oraya Piri Reis’i göndeririz falan. Sonuç çıkmadı. ABD şirketine verdiler bunu. İsrail de aynı şirkete verdi. Aynı şirket hem İsraillilerin hem Rumların doğalgazını arıyor biz ne yapacağız? Kararlılık lazım. Dış politikada yeri olmayan bir kelime vardır o da korku. Korkmayacaksınız. Türkiye gibi devlete hiç kimse hiçbir şey yapamaz. Eğer korkulsaydı Ecevit de çıkamazdı Kıbrıs’a. Benim önümde ABD dışişleri bakan yardımcısı ne baskılar yaptı Türkiye’ye. Dinledik mi? Dinlemedik. Dinleseydik bugün siz burada özgürce yaşayabilir miydiniz? Bugün ulaştığımız durum Kıbrıs’ta hepimiz için övünç vericidir, bir kere daha söylüyorum KKTC barış, özgürlük ve demokrasi açısından Türkiye de dahil bütün bölgeye örnek olacak duruma gelmiştir. Ben sizler namına gurur duyuyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3001/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen &#8211; Tüyap Kitap Fuarı &#8211; İzmir &#8211; 27 Nisan Cumartesi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3000</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3000#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 10 May 2013 12:44:02 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3000</guid>
		<description><![CDATA[

Bu kitap fuarı vesilesiyle son dönem Türk Dış Politikası konusunda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda çok moda bir kavram var, buna dönüşüm diyorlar. Önce kentsel dönüşüm dediler, binalar yıkılıyor yerine yenileri yapılıyor. Bir başka dönüşüm var ki bu daha da önemli bence, o da siyasi dönüşüm.
Türkiye’de büyük bir yapısal siyasi dönüşüm yaşanıyor şu anda.
Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Bu kitap fuarı vesilesiyle son dönem Türk Dış Politikası konusunda görüşlerimi sizlerle paylaşmak istiyorum. Son zamanlarda çok moda bir kavram var, buna dönüşüm diyorlar. Önce kentsel dönüşüm dediler, binalar yıkılıyor yerine yenileri yapılıyor. Bir başka dönüşüm var ki bu daha da önemli bence, o da siyasi dönüşüm.</p>
<p>Türkiye’de büyük bir yapısal siyasi dönüşüm yaşanıyor şu anda.</p>
<p>Bu gelişmeleri aslında İzmir kitap fuarına denk gelmesi de son derece ilginç. Çünkü birazdan sözünü edeceğim kitaplar da tam bu dönüşümü anlatıyor size. Başka ülkelerde nasıl olmuş, Türkiye’de nasıl oluyor, son yıllarda neler yaşandı? Bunları bütünlük içinde gördüğümüz zaman resmi daha iyi anlayacağız. Ama Türkiye’de bu siyasi dönüşüm projesi yaşanırken diğer taraftan da büyük bir medya kampanyası yapılıyor. Süreç diyorlar. Eğer bu süreç denilen politikaları benimsemiyorsanız, siz terör yanlısısınız. Siz analar ağlasın istiyorsunuz, kan dökülsün istiyorsunuz. Neredeyse vatan hainliği ile eş duruma geldi. Bu dönüşüm projesinin mimarları kim?</p>
<p>Her şey 2009 yılında başladı, fiilen. Abdullah Öcalan bir yol haritası hazırladı, hükümete sundu, öyle anlaşılıyor. Yıllardan beri de niye açıklamıyorsunuz falan diyorlar, interneti kullanmasını bilenler için internette var. Yabancılar bile İngilizcesini yayınlamış. Başkanlığını Desmon Tutu’nun yaptığı Uluslararası Barış İnisiyatifi’nin 4 Aralık 2012 tarihli açıklamasını açarsanız, onun 1 numaralı ekinde bu yol haritası açıkça anlatılıyor. İşin tuhafı, bugün ne yaşıyorsan hepsi orada aynı sıra ile yazılmış. Mesela, madde 1, biz önce ateşkes ilan edeceğiz. Sonra Mecliste bir komisyon kurulacak ve komisyon hazırlıklar yapacak, af kanunu hazırlayacak. Sonra biz uluslararası denetim altında çekileceğiz, anayasa değişikliği yapılacak. Bu yol haritası ile eş zamanlı olarak yabancılar bu konuya el atmışlar ve kamuoyuna açıkladıkları bir yol haritası çizmişler. Orada da aynı şey var. Atlantic Council denilen bir “düşünce kuruluşu” var. Bunun başında da David Philips denen biri var. Aynı tarihte rapor hazırlıyorlar. 14 kişilik bir heyet, Türkiye’den katılanlar, Türkler, Kürtler, Kuzey Irak’tan katılanlar, bunlar hazırladı raporu. Ayrıca ABD ve İngiltere’nin Ankara eski büyükelçileri, emekli generaller, Norveç’in Washington büyükelçisi var. Parayı Norveç hükümeti veriyor. Ne tesadüf. Bu raporda, Türkiye PKK ile mücadele etmesin, müzakere etsin, af çıkartsın, yeni anayasa hazırlasın, yeni anayasada Türk kelimesi geçmesin. Biz bunları mecliste açıkladığımız zaman kıyametler koptu, çok rahatsız oldular. Çünkü o zaman bu Habur süreci tamamen sonuçsuz kaldı, skandal oldu. O zaman yapamadıklarını şimdi yapıyorlar. Onun için bu siyasi görüşün projesinin önemli bir bölümü yurtdışında kurgulanıyor ve belgeleri de var. Akil adamlar diyorlar şimdi, bu iş yapılmış bitmiş, raporu da yayınlanmış, insanların haberi yok. Bazı meşhur insanları akil olarak görevlendiriyorlar, çatışma olmuşsa bu insanlar rapor hazırlıyor. Bunların başında Finlandiya eski cumhurbaşkanı Marti Ahtisaari geliyor. O ve komitesi 2009 yılında, Avrupa’da Türkiye başlıklı bir rapor hazırlıyorlar. İnternette Türkçesi de var. 21-24 sayfası Kürt meselesi. Raporun ilk bölümünde hükümetler haklıdır, teröristler haksızdır, hızlıca okuyabilirsiniz. Orada bir kelime arayacaksınız, “fakat”. Bunu bulduktan sonra daha dikkatli okuyacaksınız. Son bölümde Türkiye’nin neler yapması gerektiğini söylüyor.  Yeni bir anayasa, yeni anayasa millet kavramını yeniden tarif edecek, hiçbir etnik gruba atıfta bulunmayacak, Kürtçe devlet dairelerinde, eğitimde, siyasette serbestçe kullanılacakmış. Aynı adam Endonezya’nın AÇE gerillaları ile yaptığı mücadele için de rapor yazmış, aynıları. Kosova ile ilgili aynı rapor. Bunlar üst üste çakışıyor, eş zamanlı olarak tezgahlanmış, şimdi bir şekilde yürürlüğe konuluyor.</p>
<p>Bizim bu konuda dikkatimizi çeken, meselenin dış boyutu. Uçurumun Kenarında Dış Politika diye bir kitap yazdım, bunları anlatıyor. Bu konuda Türkiye’nin karşılaştığı durumun dünyanın hiçbir yerinde benzeri yoktur, olmamıştır. Sanki Türkiye için çizilmiş bir siyasi dönüşüm modeli. Diyorlar ki Türkiye terörle mücadele etmesin, siyasi çözüm bulsun. Obama Ankara’ya geldi ilk seçildiğinde, mecliste bize hitap ediyor, orada dedi ki “Bakın bizim karşımızda iki tane terör örgütü vardır. bunlardan biri El kaide, diğeri PKK’dır. biz El Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz ve yeneceğiz. Siz ise PKK meselesi için gidin Barzani ile, Bağdat hükümeti ile konuşun, reform yasalarını çıkarın”. Kendisi için ön gördüğü model başka bizim için başka. Sonrasında ise üst düzey ABD yetkilileri sürekli olarak siyasi çözümden bahsediyorlar. 2008 yılının başlarında sayın cumhurbaşkanı ABD’yi ziyaret ettiği zaman Obama ile görüşürken siyasi çözümü de konuştukları basına yansıdı. Ertesi gün Woodrow Wilson Düşünce Kuruluşu’nda cumhurbaşkanının yaptığı bir konuşma var, orada dedi ki “Böyle siyasi çözüm arayacakmışız, laflar çıkarıyorlar ama söz konusu bile olamaz. Bunlar sınırı geçip bizim askerimizi, vatandaşımızı öldürecekler biz de siyasi çözüm arayacağız. Böyle bir şey asla olmaz”. O günden bugüne ne değişti?</p>
<p>Şimdi siyasi çözüm ne demek oluyor? Masaya oturuyorlar. Müzakere ile onların bazı isteklerini kabul edin ki onlar da size taviz verip ateş kessinler. Daha önce dediler ki o bölgede ayrı parlamento olacak, ayrı hükümet, ayrı ekonomi teşkilatı, spor teşkilatı, silahlı güç olacak ancak bu şartlarla bir yerel otonomi gerçekleşebilir. Osmanlı Dönemini hatırlarsanız bütün bunlar varsa bir yerde, bağımsız devlet oluşturmak için iki koşul kalıyor geriye, biri hutbe okutmak diğer sikke kestirmek. Ön görülen model bu.</p>
<p>Terör örgütü sizinle bir anayasa pazarlığı yapıyor. Cumhuriyetin kurulumundan bugüne dek anayasamızı oluşturan unsurları bir tarafa bırakın, yeni bir devlet modeli geliştirelim. Mesela biz ulus devlet kavramına karşıyız, diyorlar. Atatürk’ün yaptığı en büyük devrimlerden biri Türk milleti kavramını temel taşı yapması. Karayılan’ın açıklamalarında var, herkesin Türk milletinin bir parçası olduğu kavramını reddediyoruz diyorlar. Ahmet Türk de söyledi zaten. Aynı toprakta bir Türk milleti bir de Kürt milleti olacakmış. Çok milletli ülke haline gelecek Türkiye. Öcalan’ın Nevruz açıklamasına bakın ki kimse pek üzerinde durmadı, söylediği şu, Misak-ı Millî’den bahsediyor. Misakı Milli Atatürk’ün çizdiği sınırlar, Osmanlı Mebusan Meclisinin son zamanlarında kabul ettiği karar. Bunun içinde Musul &#8211; Kerkük bölümü de var. Aynı zamanda Ortadoğu’yu yeniden yapılandıracağız diyor. Tam bunlar konuşulurken bir de bakıyorsunuz ki bizim hükümet yetkilileri eyalet sisteminden bahsediyor. Karayılan da söylemiş eyaletler olacak, gevşek bağlı, gümrük olmayacak. Yani Türkiye’nin güneydoğusu ile Irak’ın kuzeyi arasında eyalet yapılanmasına gidilecek. Adım adım bağımsız devlet haline getirmek.</p>
<p>Bir de teröristlerin Türkiye’den çekilme kavramı ortaya atılı. Efendim silahlarını gömsünler de çıksınlar. Onlar da silahları bırakmayız diyor. Kimse şunu tartışmıyor, bu çekilme kavramı anayasamızın hangi maddesine dayanır? Anayasamızın 6.maddesi var, kimse anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz, der. Hiçbir yasada suç işlemiş insanların silahlı veya silahsız yurtdışına çıkmalarını izin veren bir madde yok. Siz diyorsunuz ki cinayet silahını gömün gidin. Af çıkarılmadan siz suç işlemiş insanların yurtdışına çıkmasına nasıl izin verirsiniz? Televizyonlarda Akil adamlar var, anlı şanlı hukukçular var içlerinde, bu çekilme fikrini savunuyorlar. Böyle bir hukuk yok dünyada. Siz Kuzey Irak’ta sınırınızın biraz ötesinde, bir terör örgütünün varlığını sürdürmesini kabul etmiş oluyorsunuz. IRA çözülürken kimse dedi mi IRA teröristleri silahlarını alıp İrlanda’ya gitsinler, varlıklarını sürdürsünler? İspanya’da ETA meselesi çözülürken ETA teröristleri Fransa’ya geçsinler, böyle bir şeyin örneği var mı? Ama Türkiye’de medya ile öyle bir hava yaratılıyor ki hukuka aykırı bütün söylemler hayatın tabi gerçeği olarak kabul ediliyor, herkes alkışlıyor. Bakıyorsunuz iktidar partisinin anlı şanlı hukukçuları, çok iyi olmuştur. Kimse demiyor ki “Kimden alıyorsunuz bu yetkiyi?” bunu söyleyen yok.</p>
<p>Şimdi işin biraz daha dış boyutuna değinelim. Uluslararası hukuka göre ve BM Güvenlik Konseyi’nin kararına göre, bütün ülkeler topraklarından teröristleri bertaraf etmekle yükümlüdür. Bir satırında bile bunun yöntemi terörle müzakere etmektir, siyasi çözüm bulmaktır, demiyor. Irak anayasasının 7.maddesi var, Irak hükümeti, topraklarından terörün tasfiye edilmesiyle yükümlüdür, komşu ülkelere yapılan terörist saldırılara hiçbir şekilde izin vermeyecektir. Yıllardan beri bu terör örgütü Irak’ın kuzeyinde varlığını sürdürüyor. Irak hükümeti de yıllardan beri ülkesindeki bütün terör örgütleri ile mücadele ediyor, biri hariç, PKK. Acaba neden? Barzani ve Talabani 96-97 yıllarında PKK ile silahlı mücadele yapıyorlar. 1998’de bir antlaşma imzalıyorlar ABD ile Washington antlaşması. Sonrasında ise bu mücadele bıçak gibi kesiliyor. Ondan sonra bir daha hiçbir şekilde mücadele etmedikleri gibi terör örgütü de demiyorlar. Bunun uluslararası boyutu nedir? ABD de 150.000 asker bulunduruyordu Irak’ta, onlar da bütün terör örgütleri ile mücadele ettiler, PKK hariç. Türkiye bir terör örgütünü barındırsa ve bu terör örgütü Türkiye sınırından çıkıp komşu ülkelerde eylem yapsa, sonra Türkiye’ye geri dönse o zaman dünyayı Türkiye’nin başına yıkarlar. Siz bir tek ülke duydunuz mu dünyada, topraklarında teröristleri barındırdığı için Maliki’yi veya Barzani’yi kınayan? Demek ki bur terör örgütünün orada bulunması değil, oradan tasfiyesi sizi rahatsız ediyor. Bazıları diyor ki 1 Mart tezkeresini kabul etseydi Türk parlamentosu ABD izin verecekti, Türkiye de gidip PKK’yı oradan tasfiye edecekti. Aslı astarı yoktur. Bu konuda kitaplar var müzakere ile ilgili, hiçbir safhasında ABD Kandil dahil Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etme izni vermiyor. Hangi ülke vardır ki komşu ülkeden gelen terörist faaliyetleri bertaraf etmek için başka ülkeden izin istesin? Bunu bize dayatıyorlar. Genel Kurmay Başkanı basına bir bilgi vermiş, madde 1. “Biz Kandil dahil Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye ederiz ama şartımız var. Hükümet talimat verecek”. Meclisten yetki alınıyor ama talimat vermiyor demek ki askere. Madde 2. “ABD izin verecek”. Bu nasıl bir şey? Irak hükümeti kukla bir hükümet mi? Üçüncüsü de “Şehit verebiliriz bu operasyonda, bunu da Türk halkı kabul edecek”.</p>
<p>Burada çelişkiler var. Başkan Bush, 15 Mayıs 2008 tarihinde İsrail’e gidiyor, parlamentoda bir konuşma yapıyor ve diyor ki “ Bazıları bize teröristlerle müzakere etmemizi öneriyorlar. Bu çılgınca bir düşüncedir. Tarih bunun ne kadar yanlış olduğunu kanıtlamıştır. Nitekim İkinci Dünya Savaşı’nın başında bir  ABD senatörü demiş ki ‘Ah Hitler ile görüşebilseydim bütün bunlar olmayacaktı.’ Bu çılgınca bir düşüncedir, biz hiçbir zaman görüşmeyeceğiz teröristlerle. Aynı ABD şimdi sisizn teröristlerle yaptığınız görüşmeyi alkışlıyor. Benim için başka hukuk senin için başka hukuk. Bu kadar çifte standart olabilir mi? Başkan Obama 2009 yılında bir demeç veriyor, “Biz hiçbir zaman başka ülkede rejim değişikliği öneremeyiz ve önermeyeceğiz.” Şimdi bakıyoruz yeni bir anayasa değişikliğini en çok bunlar alkışlıyorlar. Devletimizin yapısını değiştirmek istiyorlar. Atatürk cumhuriyetinin özelliklerini bırakıp öteden beri söyledikleri ikinci cumhuriyeti kuracaklar. Başkanlık rejimi diyorlar. Atatürk cumhuriyeti kurduğunda ABD’de başkanlık rejimi yok muydu?  Atatürk diyor ki başkanlık rejimi, başkanlık diktatörlüğüne götürür. “Ben Türkiye’ye Amerikanvari başkanlık rejimi önerecek bir adam mıyım?” diyor. Siz ise onun bu kurucu iradesinin temel tercihini bir yana bırakarak başkanlık rejimi getirmek istiyorsunuz. Millet kavramını anayasadan çıkacağız. 1924 yılından beri anayasalarımız ne diyor, hangi dinden, etnik kökenden, mezhepten gelirse gelsin bütün Türk vatandaşları Türk’tür. Bu çağ dışı bir düşüncedir, bunun çıkarılması lazım, öyle bir şey söyleyelim ki içinde millet unsuru olmasın diyorlar şimdi. Ceza yasasının 301. maddesinin kaldırılmasını yıllarca bize dayatmaya çalıştılar. 301. madde der ki Türklüğe hakaret suç. Suç olmaktan çıkmasını istiyor.</p>
<p>Birkaç gün önce AKPM’de bir karar tasarısı hazırlandı, yargının durumu, basın özgürlüğü, gazeteciler vs. gibi bizim de kabul edeceğimiz unsurlar var. Tam onaylanacağı sırada bazı değişiklikler getiriyorlar. Bir tanesinde PKK teröristleri var metinde onu çıkartıp Aktivist kelimesini getiriyorlar. Bunu BDP milletvekili öneriyor, parlamentonun en küçük partisi. Oradaki ana muhalefet ve iktidar partisi milletvekilleri ret oyu veriyor ama büyük çoğunluk AKPM’nin, bunu onaylıyor. Daha vahimi, metnin bir yerinde Türk halkı ve kurumları için öneri yapılıyor. Türk halkı lafını çıkarıyorlar. Ben uzun yıllar Avrupa Konseyi’nde görev yaptım, hiçbir ülkenin milletinin adının herhangi bir metinden çıkartılması için ne bir önerge verildiğini duydum ne de kabul edildiğini. İlk defa oldu. Siz bir kere bunu çıkarırsanız bundan sonraki senelerde kabul edilecek metinlerde bu bir emsal olacak. Ayrıca Avrupa Parlamentosu bu gibi konularda Avrupa Konseyi’ni örnek alır, onların kararları da böyle olacak. Artık bir daha siz PKK teröristtir lafını koydurmakta zorlanacaksınız. PKK ABD terör örgütleri listesinde yer alıyor. Son kandil açıklaması sonra ABD sözcüsü demeç veriyor ve PKK terörizmi lafını hiç kullanmıyorlar. Son 40 yılda cereyan eden şiddet olayları diye geçiyor. Yarın ABD’de PKK terör örgütleri listesinden çıkarılmıştır diye bir karar duyarsanız hiç şaşmayın. Siz muhatap alarak müzakere ederek meşrulaştırmış oldunuz bunları. Diğer ülkeler böyle şeyler yapmadılar. Vaktiyle İspanya’da da teröristler savcıları, polisleri öldürüp Fransa’ya kaçıyorlardı. Fransa da bunları iade etmiyordu. ispanya öyle bir baskı yaptı ki Fransa’ya, Fransa da artık yakaladıklarını ya cezalandırmaya ya da İspanya’ya teslim etmeye başladı. Sonra ETA’nın korunacağı yer kalmadı son noktasına geldi. İspanyol başbakanı Rajol var, ona diyorlar ki ETA silahı başvurmayacağını ve ateşkesi ilan etti, buyurun masaya oturup konuşalım, adam reddetti. Dedi ki bir terör örgütü ile ne koşulda olursa olsun bir masaya oturmak onların kısmen haklı olduğunu kabul etmek anlamına gelir. ETA’nın haklı tarafı yoktur, reddediyoruz. Birisi İspanya’ya baskı yapıyor mu? Birisi İspanyol halkı lafını çıkarın diyor mu? Hayır. Bu dönüşüm projesi büyük ölçüde yurtdışında kurgulanmış, çeşitli medya kuruluşları aracılığıyla Türkiye’ye telkin edilmiş. İkinci cumhuriyeti kuralım, demokratik olur falan. Bana dünyada bir tane örnek gösterin ikinci cumhuriyeti kurmuşlar ve daha demokratik olmuş? İspanya’da birinci cumhuriyeti yıkıyorlar,  1 yıl yaşıyor, yerine daha totaliter bir krallık geliyor. İkinci cumhuriyet 1930‘larda Franco’nun başlattığı iç savaş sonunda yıkılıyor yerine Franco’nun diktatörlüğü geliyor. Fransa’da ihtilalden sonra kurulan cumhuriyet 8 sene yaşıyor sonra Napolyon geliyor imparatorluğunu ilan diyor. İkinci cumhuriyet için 48 yıl bekliyorlar. Kuruluyor, 4 yıl yaşıyor, Napolyon’un yeğeni cumhurbaşkanı seçildikten 4 yıl sonra imparatorluğunu ilan ediyor. Almanya’da 19192da Weimar cumhuriyeti kuruluyor, Hitler yıkıp totaliter bir devlet kuruyor. İkinci cumhuriyetin mimarlarına sorum ben tv kanallarında onlar da örnek vermediler.</p>
<p>Akil adamlar size bütün bu yapılanların doğru olduğu için görevlendirilmişler. İzmir’e de geldiler benim bildiğim. İzmirliler de ne yaptılar bilmiyorum. Sizin madem ki ağzınızdan her çıkan laf kanun, ayran içsinler falan, peki bu akil adamlara neden ihtiyacınız var? Kendini ne kadar güçlü sayarsa saysın bir iktidar ondan büyük bir güç var, halk, millet. Milleti ikna etmeden ne kadar çoğunluğunuz olursa olsun başarılı olamıyorsunuz. Komşu ülkede bir terör örgütü varlığını sürdürecek siz de kabul edeceksiniz.  Sürekli olarak meclisten yetki aldı hükümet, askeri harekat yapacağım diye. Yapamadılar. 1 tek kere yaptılar 1998 Şubat. Harekatın 3.gününde ABD savunma bakanı Robert Gates Türkiye’yi ziyaret edecekti, Hindistan’dan geliyor, yoldan demeç verdi. “Derhal bu harekatı durdurdun, aksi halde hava istihbaratını keseriz”. ABD için o kadar önemli ki PKK’nın tasfiye edilmemesi, basın aracılığı ile size baskı yapıyorlar. Bunlar niçin bizim Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmemize engel oluyorlar? Bir müttefikinize karşı terörü açıkça desteklemek sizi rahatsız etmez mi? Bu kadar gaddar olabilir misiniz? İki sebep olabilir. Biri şu, sizin kafanızda PKK’dan çok daha önce bölge için oluşturulmuş bir model var. İsterseniz Kürt projesi deyin ister başka bir şey. Bunun kökü Birinci Dünya Savaşı’na kadar gidiyor. İngilizler Birinci Dünya Savaşı’nda Arabistan’a Lawrence’ı göndermişler, Osmanlılara karşı kışkırtmak için. Diğer taraftan da Kürtlere istihbarat binbaşısı Noel’i gönderiyorlar, Kürtleri kışkırtmak için. Kürtler diyorlar ki biz Türklerden ayrılmayız. Noel de Sivas kongresini basmak için Malatya’ya geliyor. Atatürk bunu öğreniyor, Kılıç Ali müfrezesini yolluyor üstlerine, bunlar da kaçıyor. Adam hatıralarında yazıyor, ben ikna edemedim Kürtleri kopmak istemiyorlar, diyor. Lozan’da da İsmet Paşa plebisit yapalım diyor. Halk ne isterse o olsun. İngilizler yanaşmıyorlar. Selahi Sonyel’in kayıp yıllar diye bir kitabı çıktı, 1918-1923, orada İngiliz arşivlerinden bilgiler var. Diyorlar ki Türkler Kuzey Irak’taki petrol kaynaklarına el koymak isteyebilirler. Onun için bir tampon Kürt devleti kurmalıyız, Noel’in amacı bu. Sevr’i de bunun için yapıyorlar zaten. Bu son zamanlardaki gelişmelere bakın, ister Misakı Milli, ister eyalet sistemi çevresinde bunu yapmak istiyorlar deyin, amaç o bölgeyi o bölgeden kopartmak.</p>
<p>Petrol deyip duruyoruz, Ortadoğu’daki çatışmaların altında bu yatıyor doğru ama daha önemlisi de sular meselesidir. Su kaynakları Türkiye’de, Dicle ve Fırat. 2004 yılında Türkiye’nin AB üyelik süreci başlarken AB 3 rapor yazıyor. Bir tanesi de diyor ki Türkiye’deki su kaynakları İsrail’in stratejik menfaatleri için ve batının dostu olan Arap ülkelerinin menfaatleri için son derece önemlidir. Türkiye üye olursa Dicle ve Fırat üzerindeki tesislerin denetimi uluslararası bir örgüte devredilsin. Dünyada bunun örneği yok.   Hükümet olarak ne tepki gösterdiniz? Başbakan, iki saat sonra son derece olumlu ve dengeli bir rapor, dedi. İki saatte okuyup değerlendiremedik biz doğrusu kendisini takdir etmek lazım, o kadar marifetimiz yok bizim. Onun için çok dikkatli olmak lazım.</p>
<p>Medyaya baskı yolu ile ulaşmak istedikleri undur bir biat kültürü yaratmak. Her söylenene inanacaksınız. Eskiden günde iki kere bizleri çağıran televizyonlar şimdi aylarca, yıllarca çağırmıyorlar, çünkü bunları anlatırsak halkın gözü açılacak. Kitaplarımızda bunları anlatıyoruz. Uçurumun Kenarında Dış Politika, Türkiye son 10 yılda uçurumun kenarına itildi. 2003 yılında 1 Mart tezkeresini herkes hatırlıyor, 7 Ekim tezkeresini hatırlayan var mı aranızda? 7 Ekim tezkeresi meclisin çoğunluğunun Türkiye hükümetine verdiği yetki ile ilgili. Irak savaşına fiilen Türk ordusunun katılması ile ilgilidir. Bereket ki Şii’ler Kürtler itiraz etti de ABD vazgeçti Türk ordusunu davet etmekten. yoksa boğazımıza kadar savaşa girmiş olacaktık. Kıbrıs konusu da aynı.</p>
<p>Çıkış Yolu’nda da büyük devletler diğer devletlerin yönetimlerini nasıl etkiliyorlar? Beğenmedikleri rejimleri, kralları, hükümetleri nasıl deviriyorlar? Seçimler nasıl etkiliyorlar? 1948 İtalyan seçimleri ile ilgili bölümü okumanızı tavsiye ederim. ABD kaynaklarına dayanarak yazıyoruz.</p>
<p>Demokrasiden Diktatörlüğe. Türkiye’de en çok kullanılan laf demokrasi. Bir laf çok fazla kullanılıyorsa biraz düşüneceksiniz. Herkes demokrasiden bahsediyor. Soğuk Savaş Sırasında Doğu Almanya’nın adı neydi, Demokratik Alman Cumhuriyeti. Demokratik miydi? Hayır. Demokratik Kongo Cumhuriyeti var, adı demokratik. Seçimle gelen iktidarlar nasıl otoriter bir devlete dönüştürüyorlar ülkelerini, bunu anlatıyoruz. Eski Yunan’dan başlıyor bu iş. Eski Yunan’da devleti yönetenler 1 yıl için seçiliyordu. Nerede o günler diyenler var sanırım aranızda. İstisnası Perikles 27 yıl kalıyor. Kral değil. Diktatör de değil. Bir numaralı vatandaş. Oradan bugüne dek Hitler, Mussolini hepsi demokrasi ile gelmiş. Hitler seçimle gelmiş. En büyük etkiyi maalesef iş adamları sağlıyor. Naziler topluyor iş adamlarını 1933 seçimlerinden önce onlara diyorlar ki biz bu seçimi kazanmak zorundayız. 100 yıl içindeki son seçim olacaktır. Ya siz bize parayı vereceksiniz ya da biz alacağız. İş adamları da finanse diyor. Krup mesela kapısında Alman bayrağı asılıymış, sonra Nazi bayrağı asıyor yanına. Bir süre sonra da Alman bayrağını kaldırıyorlar Nazi bayrağı kalıyor.</p>
<p>Kötümserliğe hiç mahal yok. biz çok daha kötü durumlardan başarıyla çıkmışız. bu ülkeden Atatürk geçmiştir. onun dünya görüşü, devrimler, bağımsızlık anlayışı bu milletin damarlarına o kadar  çok işlemiştir ki kim gelirse gelsin yapamazlar. Daima Atatürk’ü rehber bilmiştir Türk aydınları. Atatürk’ün geçtiği ülkede bu oyunların hiçbirini oynayamazsınız. Bir halkı sürekli olarak ikna edemezsiniz, edemeyeceksiniz.</p>
<p>Teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3000/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in 14 Nisan 2013 tarihinde ADD&#8217;nin Antalya Bölge toplantısında yaptığı konuşma</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2996</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2996#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Apr 2013 13:15:14 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2996</guid>
		<description><![CDATA[Sayın ADD Başkanı Tansel Çöla.şan&#8217;a nazik daveti için içtenlikle teşekkür ediyorum. Artık Türkiye’de gerçekler sadece bu gibi toplantılarda tartışılabilir hale geldi. Öyle bir medya baskısı yaratıldı ki bütün insanların aynı düşünce kalıbını benimsemeleri isteniyor. Bizim burada söylediklerimizi ve söyleyeceklerimizi televizyonlarda duymanız artık neredeyse imkansız hale geldi. Özellikle geniş kitleye hitap eden televizyon ve gazetelerin çok [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın ADD Başkanı Tansel Çöla.şan&#8217;a nazik daveti için içtenlikle teşekkür ediyorum. Artık Türkiye’de gerçekler sadece bu gibi toplantılarda tartışılabilir hale geldi. Öyle bir medya baskısı yaratıldı ki bütün insanların aynı düşünce kalıbını benimsemeleri isteniyor. Bizim burada söylediklerimizi ve söyleyeceklerimizi televizyonlarda duymanız artık neredeyse imkansız hale geldi. Özellikle geniş kitleye hitap eden televizyon ve gazetelerin çok büyük bir kısmında sadece belli düşünce kalıplarını kabul edeceksiniz diyorlar. Buna yabancılar stereotip diyorlar. Yani bir düşüncenin nasıl benimsenmesi gerektiğini önceden tespit edeceksiniz, onu çeşitli yollarla medya ile halka kabul ettirmeye çalışacaksınız. Türkiye’de yaşanan budur, böyle bir dönemden geçiyoruz.</p>
<p>Uğur Mumcu bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlardAn söz etmişti. Bilgi sahibi olmadan nasıl fikir sahibi olacağız? Eğer sahip olduğumuz bilgi sadece bize kabul ettirilmek istenen bilgi ise bunu nasıl tartışacağız? Nasıl değerlendireceğiz. Burada Atatürk’ün önemini bir kere daha hatırlıyoruz. Çünkü bu millet Atatürk’ten çok şey öğrendi ama belki en  çok öğrendiği şey düşünmek&#8230;. Düşünmeden biat ederek kabul etmesini değil, düşünerek değerlendirerek, bilimin, aklın ışığında meseleleri ölçüp biçmesini ve düşüncelerini ona göre oluşturmasını öğrendi. Bizim de şu anda en çok ihtiyaç duyduğumuz şey düşünmektir. Toplumda yaratılmak istenen biat kültürüne karşı, Atatürkçülerin de düşünme kültürünü halka yaymaya çalışmalarında fayda var. Onun için sorgulayacağız. Sorgulamadan hiçbir sonuca varmayız. Mesela size diyorlar ki İkinci Cumhuriyet kuracağız. Televizyonlarda hep bunu işitiyoruz. bazı programlarda bizim de karşımıza çıkartmışlardı İkinci Cumhuriyetçileri, ben de dedm ki İkinci cumhuriyeti kurmak için herhalde bu cumhuriyeti yıkmak istiyorsunuz. Şimdi Sayın belediye Başkanımıza desek ki bu binanın yerine yeni bir bina yapın, onun ilk yapacağı iş ne olacak? Bu binayı yıkmak. Onun için Atatürk’ün Cumhuriyetini yıkmak istiyorlar. İkinci Cumhuriyet lafının başka bir izahını bulmak mümkün mü? Peki Atatürk’ün Cumhuriyetinden niçin rahatsız oluyorsunuz? Atatürk Cumhuriyeti ne yaptı size? Sürekli olarak tek parti dönemi diye karalamaya çalışıyorlar. Sonra da kendi hükümetlerinin dönemine geldikleri zaman biz hiç iyi bir şey yapmadık mı, hiç olumlu bir şey söylemiyorsunuz,  ne kadar insafsızsınız diyorlar. Peki siz Atatürk dönemi, İsmet Paşa dönemi  hakkında tek iyi bir şey söylediniz mi? Yıkacağınız şeyin kötü olduğunu halka kabul ettirmeniz lazım, onlar için Cumhuriyet ve Atatürk her açıdan kötüdür. Atatürk adını karalayalım, “Ne  Mutlu Türküm Diyene!” sözünü kaldıralım, cumhuriyetle ilgili ne kadar değer varsa hepsini toplumdan silmeye çalışalım ki bu yıkım kolay olsun. Yerine kuracağımız cumhuriyeti veya rejimi daha rahat kuralım. İşte bunları söylemek istiyorlar.  Buna razı değiliz. Peki buna razı değilsek iktidarın yeni rejim kurmak için başlattığı bu anayasa yapma sürecinde ne işimiz var? Bu süreci destekleyerek siz yeni bir rejim kurulmasına meşruiyet kazandırmış olmaz mısınız? Bunu bütün partilerin, herkesin düşünmesi gerekmiyor mu? Daha özgürlükçü bir anayasa yapmak için bunu yapıyoruz, diyorlar. Yani bugün Türkiye’de özgürlükler, demokrasi, insan hakları gibi alanlarda sıkıntılar varsa, sorumlusu anayasa mı? Bu anayasa olmasaydı sıkıntı olmayacaktı öyle mi? Bunu söylemek akla aykırıdır. Anayasanın hangi maddesi insanların 10 yıl, 15 yıl tutuklu bulunmalarını zorunlu kılıyor? Hangi maddesi Türkiye&#8217;nin basın özgürlüğünde dünyaynın 148. ülkesi haline gelmesi sonucunu doğurdu? Bunları kimse soramıyor. Efendim anayasanın değiştirilmesi lazımdır, çünkü bu anayasa askeri dönemde yapılmıştır, diyorlar. Yapıldığından beri 114 kere değiştirilmiştir. 114 kere değiştirilmiş bir anayasa ilk başlangıçtaki anayasa sayılabilir mi? Dünyada askeri rejimler zamanında hazırlanmış başka anayasalar var mı? Var. Japon anayasaı mesela. Bugün yürürlükte olan Japon anayasasını hazırlayanlar müttefik kuvvetler komutanı McArthur’un hukukçu Amerikalı subaylarıdır. Alman anayasasını kim yazmış? Müttefik kuvvetlerin Londra’daki toplantısında bir tek Almannın bile bulunmadığı bir toplantıda kararlaştırılmış esasları ve sonrada Almanlara bu çerçevede anayasa yapacaksınız demişler. Birisi kalıp da Alman anayasası o şartlarda, Japon anayasası bu şartlarda hazırlandı siz en iyisi yeni bir anayasa hazırlayın diyor mu? Hayır. Ama bize söylüyorlar. Kimler? Yabancılar. Değerli arkadaşlar buna dikkatinizi çekerim, anayasa konusu milli bir konudur. Demokrasilerde anayasanın nasıl yenileneceğine karar verecek olan millettir. Yabancıların telkini, tavsiyesi ve baskısı ile anayasa yapılır mı? Atatürk ne diyor, “Hangi ülke vardır ki yabancıların telkinleriyle yükselmiş olsun, tarih böyle bir şeyi yazmadı.” Türkiye&#8217;de yapılmak istenen bu. Yabancı devlet adamlarının ve yabancı düşünce kuruluşlarının Türkiye’ye yeni bir anayasa yapılması için ısrarlı telkinleri var. Onun için diyoruz ki okumak lazım, bilgi sahibi olmamız lazım. Okumadan bilmeden gazete ve televizyonlarla bu bilgilere ulaşamazsınız. Onun için uğraşıyoruz hepimiz elimizden eldiği kadar toplumu bilgilendirmeye çalışıyoruz. ABD eski dışişleri bakanı bayan Clinton, Türkiye yeni bir anayasa hazırlamalı ve bu yeni anayasada da dini azınlıkların hakları teminat altına alınmalıdır, demişti. Bu sizin işiniz mi bizim işimiz mi? Ondan sonra AB komisyonu Türkiye raporunda, Kürt meselesinin halledilmesi için yeni anayasa lazım diyor. Sürekli olarak yabancılardan geliyor bu telkinler dikkat ediniz. Son 5 yıl içinde bunun sayısız örneği var. Dışarıdan yeni bir anayasa yapılmasını dayatmaya çalışıyorlar, işin özeti budur. 2009 yılında Atlantic Council adlı bir Amerikan düşünce kuruluşu Kürt konusunda bir çalışma yaptı. Bu çalışmaya katılanlar içinde ABD ve İngiltere’nin eski Ankara büyükelçileri var. Emekli komutanlar var.  Vaşington’daki Norveç büyükelçisi var. Parayı Norveç hükümeti veriyor nasıl bir sivil toplum kuruluşuysa bu. Belli ki yönlendirilen bir çalışma. Bunun başında da David Philips denen bir zaat var. Kürt meselesini çözmüşler! Türkyie’ye önerilerde bulunuyorlar. Efendim, bir kere PKK ile Türkiye müzakere etsin diyor. Şu anda olanlarla bu raporda tavsiye edilenleri düşünün bakalım neler olmuş başka? Türkiye doğrudan doğruya PKK ile müzakere edecek veya PKK’yı temsil eden bir kuruluş ile müzakere edecek. Başka? Af çIıkaracak. Yeni bir anaysa hazırlanacak. Yeni anayasada Türk kelimesi bulunmayacak.</p>
<p>Akil adamlar kuruyor hükümet, onlar çalışmalar yapacaklar bu konuda, hükümete yardımcı olacaklar. Hiç zahmet etmeyin. 2009’da akil adamlar çalışmış, raporlar yazmış ve o raporlarında bize önerilerde bulunmuşlar. Akil adam dedikleri bütün dünyada bilinen insanlardır. Buna benzer sorunlar olduğu zaman bir ülkede, hükümetle terör örgütü arasında çatışma olduğunda hemen o akil adamlar çıkarlar ortaya ve tavsiyelerde bulunurlar. Bunların raporlarının klişesi aşağı yukarı her yerde aynıdır. Raporun birinci bölümünde hükümet ne kadar haklıdır, teröristler ne kadar haksızdır hep bunları anlatırlar. Bunları muhatap almak doğru değildir, terör yanlıştır gibi şeyler söylerler. Bir kelimeyi arayacaksınız. O kelime “ancak”tır. Raporyun son bölümünde ancak diyerek hükümete tavsiyede bulunmaya başlarlar. Türkiye için de yazmışlar bu raporu ama Türkiye’de bunları tartışanlar yok. “Avrupa’da Türkiye” başlıklı bir rapor, yazarlarının başında eski Fİnlandiya Cumhurbaşkanı, dünyanın akil adam olarak Kosova’da, Endonezya’da sürekli görüşüne başvurduğu Marti Ahtisaari var. Başka uluslararası şahsiyetler de katılmış bu çalışmaya. Raporda ne diyor? Türkiye haklıdır, teröristler haksızdır laflarını bitirdikten sonra ancak diyorlar, çözmek için Türkiye yeni bir anayasa hazırlamalı. Bunu ne zaman söylemişler? 2009. Vatandaşlık tanımında bir ırkı, bir etnik grubu hakim gösteren yazım değiştirilmeli anayasada, diyor. Ne olmalıdır? Hiçbir etnik ifadeye atıfta bulunmayan bir tanım  olmalıdır, diyor. Kürtçe, okullarda, kamu alanında ve siyasette geçerli dil olarak kullanılmalıdır, diyor.</p>
<p>Başka bir rapor daha var. Desmond Tutu, Nelson Mandela, Jimmy Carter gibi Nobel ödüllü veya en üst düzeyde devlet görevi yapmış şahsiyetlerin başkanlığında bir “uluslararası barış insiyatifi “ var. 4 Aralık 2012 tarihindeki son açıklamasında  Öcalan’ı Mandela’ya benzetiyor. Sanki Türkiye’de ırk ayrımı rejimi varmış gibi&#8230; Bir kampanya açmışlar, başlığı “Öcalan’a Özgürlük”. Bunlar da aynı şekilde Türkiye’nin resmen Öcalan’ı muhatap alarak müzakerelere geçmesini istiyoryorlar. Altına bir ek koyulmuş. Öcalan’ın Ağustos 2009 tarihindeki yol haritası. Bizim siyasetçiler hep diyor ya bize niçin açıklamıyorsunuz, niye kamuoyu bilmiyor falan diye. İnternete bakarsak herkes bilecek bunu.</p>
<p>Bu yol haritasında ne istiyor? Bugün ne oluyorsa  adım adım onları öneriyor. Ateşkes ilan edeceğiz. Mecliste komisyon kurulacak. Komisyonun çalışmaları ile Meclis bir af yasası hazırlayacak. Uluslararsı denetim altında geri çekilme olacak. Gerekli anayasal düzenlemeler yapılacak. Bugün uygulanmaya çalışılanlar bunlar değil mi?</p>
<p>Biz bu işlerin dış boyutunu görmezsek Türkyie’de bütün olup bitenlerin sadece iç yapıdan kaynaklandığını düşünürsek bence son derece eksik bir değerlendirme yapmış oluruz. Birlikte düşüneceğiz ve sonra da çare arayacağız bunlara.</p>
<p>Yıllarca Türkiye’de görev yapmış bazı CIA mensupları kitap yazmayı adet haline getirdiler Bu görev sonrası kitap yazmak çok sık görülen bir şey değildir. Hatırlaralarınızı yazarsınız ama bunlar öyle değil Türkiye’ye çözüm öneriyorlar. Bir tanesinin kitabının adı YeniTürkiye Cumhuriyeti. Ne demek bu? Atatürk’ün cumhuriyetini çöpe atacağız yeni bir cumhuriyet kuracağız öyle mi? Öbürü 15 yıl önceTürkiye’ye federal sistem lazımdır diyor. Başka birisi başkanlık rejimi lazım diyor. Bize elbise biçiyorlar. Bizden başka hangi üleye yapıyorlar bunu? Son günlerde yaşananları bu boyuttan değerlendirip, geçmişe de bağlarsak doğru teşhisler koyabiliriz, doğru çözümlere ulaşabiliriz.</p>
<p>Türkiye’nin karşılaştığı bir terör sorunu var. şaşılacak tarafı, bu teröröün kaynağı ile merkezi olan Kuzey Irak’ta bu terör örgütünü tasfiye etmekte görevli hiçbir güvenlik gücü yok. Ne Irak hükümetinin ne Barzani’nin ne orada bir süre önce 150.000 askeri olan ABD’nin bu iş görevlendirdiği bir güc var. Sizin de tasfiye etmenizi arzu etmiyorlar. Yani sizin orada PKK’yı meşrulaştırmanız isteniyor. Türkiye bunları bertaraf etmek için harekat yapmaya kalktığı zaman 2008 yılı şubatında bize derhal durun dediler. ABD Savunma Bakanı Robert Gates Hindistan’dan Türkiye’ye gelirken yolda demeç veriyor, derhal durum, askerlerinizi geri çekin yoksa hava istihbaratı da vermeyiz diyor. Sizin bir müttefikinizin bir terör örgütünü bertaraf etmesi sizi niçin rahatsız etsin? Demek ki orada kalması sizin menfaatiniz icabı. Biz bunu düşünmeyecek miyiz şimdi?</p>
<p>Dubai Antlaşması. O zamanki devlet bakanı Sayın Al i Babacan ile ABD hazine Bakanı imzaladı. Antlaşmada der ki, ABD Türkyie’ye 1 milyar dolar hibe yardımı yapacak veya onun yerine 8,5 milyar dolar kredi verecek. bunun karşılığında Türkiye Kuzey Irak’a asker göndermemeyi kabul edecek. Bunu duyar duymaz dedik ki cumhuriyet tarihimizde para karşılığında siyasi taviz vermenin örneği yoktur, nasıl yaparsınız böyle bir şeyi? Onun üzerine imzalanmış antlaşmayı getiremediler onay için meclise. kadük oldu antlaşma. Sonradan açıklama yapıyorlar bizim zaten paraya ihtiyacımız yok diye. Peki şu anda yapılan nedir? Dubai antlaşmasının uygulanması değil midir? Şimdi ne diyoruz, çekin teröristlerinizi sınırın içinden, Kuzey Irak’a gönderin. Yani oradaki mevcudiyetlerine itirazımız yok. Onlar Kuzey Irak’a geçsin de sonra operasyon yapıp PKK’yı tasfiye edeceğiz  mı demek istiyorsunuz? Yoksa onlar gitsinler orada varlıklarını sürdürsülnler, ona itirazımız yok mu diyorsunuz?</p>
<p>Bakın 11 Nisan’da New York Times’ta Karayılan ile yapılan bir mülakat çıktı. Orada bir sürü şey söylüyorlar, mesela, Türkiye bu müzakere sürecine kolaylık sağlamak için Kuzey Irak’a  yaapmakta olduğu hava harekatlarını durdurmuştur. Artık hiçbir operasyon yapılmıyor, deniliyor. Daha hiçbir sonuca varmadan, Türkiye tek taraflı olarak oradaki operasyonları durdurdu diyor. Demek oluyor ki tüm bu çalışmalar, süreç sonuçlandığı takdırde siz sınırın hemen ötesinde PKK varlığını sineye çekeceksiniz. Bunu kabul ediyorsunuz. Dünyada hangi ülke terörle mücadele ederken bir çözüme ulaşma aşamasında bir terör örgütünün sınırın hemen ötesinde varlığını sürdürmesini kabul etmiş? Bir tane örnek var mı? Yok.</p>
<p>ABD’nin bir önceki başkanı George W. Bush, 15 Mayıs 2008 tarihinde İsrail Meclisinde bir konuşma yapıyor ve orada diyor ki, “Bazıları bizim teröristlerle müzakere yapmamızı tavsiye ediyorlar. Bu çılgınca bir düşüncedir. Tarih bunun ne kadar yanlış bir şey olduğunu kanıtlamıştır. Bizim geçmişimizde bir senatör, Alman orduları Polonya sınırını geçerken, ‘Ah bir Hitler ile görüşebilseydim bütün bunlar olmazdı.’ Bunlar çılgınca fikirlerdir.”</p>
<p>Şimdi ne görüyoruz? Türkiye’nin İmralı’da terör örgütü lideri ile göşmesini ABD alkışlıyor. Alkışlıyoruz diyorlar. Hani siz teröristlerle görüşmeye karşıydınız? Türkiye’de bunu soracak bir insan yok mu? Deminden beri söyledik, anayasa değişikliği için telkinde bulunuyorlar Türkyie’ye. Peki bugünkü ABD başkanı Obama ne demiş 2009 yılında? “Biz ABD olarak hiçbir ülkeye rejim değişikliğini önermeyiz ve önermeyeceğiz.” Yani sizin tüm ilkeleriniz bir tarafta Türkiye politikalarınız bir tarafta. Acaba niçin? Bir tek izahı var. Demek ki siz Kuzey Irak’ta PKK terör örgütünün varlığını sürmesini kabul ediyorsunuz ve Türkiye’de de aynı zamanda bir rejim değişikliği istiyorsunuz. Bizim bunları çok iyi bilmemiz lazım. Niçin rejim değişikliği istiyorsunuz? Bundan beklentiniz nedir? Belki o zaman Türkyie’nin bugünkünden daha fazla ABD ve Avrupalıların taleplerini yerine getirebileceğini düşünüyorlar. Türkiye ile üyeik müzakerelerinin başladığı 2004 yılında AB Komisyonu 3 rapor hazırlıyor. Raporlardan birinde diyor ki “Türkiye’nin elindeki su kaynakları yani Dİcle ve FIrat nehirleri, İsrail’in stratejik menfaatleri ve ABD dostu olan Arap ülkelerinin stratejik çıkarları açısından çok önemlidir. O nedenle Türkyie AB’ye girerse bu suların ve barajların yönetimi uluslararsı idareye devredilmelidir.” Siz duydunuz mu? Bir yerde okudunuz mu? Bu gibi konular maalesef hiç tartışılmıyor.</p>
<p>Kuzey Irak’ta bir Kürt varlığının devletleşmesini niçin arzu ediyorlar? Bunun geçmişi I. Dünya Savaşına kadar gidiyor. I. Dünya Savaşında İngilizler bölgeye binbaşı Noel’i gönderiyorlar. Nasıl Lawrence Arapları Osmanlı’ya karşı kşıkırtmakla görevli ise Noel de Kürtlerin yaşadıkları bölgeleri Osmanlılardan kopartmakla görevli. Bir görevi de milli mücadeleyi engellemek. Bunun için Sivas Kongresini basacak. Atatürk’ün nutkunda var orada Novel diye yazıyor. Malatya’ya kadar geliyorlar Malatya’dan gidip Sivas’ı basacaklar. Ali Galip ve ikna edebildikleri birkaç Kürtle. Atatürk haber alıyor ve Kılıç Ali komutasında bir müfreze gönderiyor. Noel kaçıyor. Hatıralarında diyor ki biz Kürtleri Türklerden kopartmayı başaramadık. Türklerden ayrılmak istemiyorlar diyor. Ama ikna edebildikleri bazı Kürtler da var. Bunlardan biri Bağdat’a gidiyor, İngiliz temsilci ile konuşuyor, diyor ki “Biz Türkiye’ye karşı büyük bir ayaklanma başlatacağız. Mersin, Van, Dersim, Diyarbakır vs. Bu ayaklanma için de parayı bulduk, istanbul’da bir bankadan aldık. Sizden sadece silah istiyorum. Bize iki tane Sahra topu verin. Şu kadar makineli tüfek ve cephane verin…” Bizim bunlardan haberimiz yok. İngiliz arşivlerinden öğreniyoruz. Salahi Sonyel’in Kaygılı Yıllar diye bir kitabı var açın bakın, İngiliz arşivlerini araştırmış. İngilizler niye orada bir Kürt devleti kurmak istiyorlar? Çünkü aTürkler askeri bir müdahale yapıp Kerkük ve Musul’daki petrolleri ele geçirebilirler onun için Türkyie ile petrol bölgeleri arasında tampon Kürt devleti kurmak gerektiğini düşünüyorlar. Ondan yıllarca sonra yine aynı lafları söylüyorlar.</p>
<p>Dünyada birden fazla ordusu olan devlet hangisidir? Federal devletlerin hangisinde birden fazla ordu var? Almanya Federal değil mi? Bavyera ordusu var mı? ABD federal, devlet  Kaliforniya ordusu var mı? Irak’ta var. Irak’ta Barzani’in, Talabani’nin orduları var, Irak hükümetinin ordusu var. Bunu eleştiren var mı? Demek ki bu durum işinize geliyor.</p>
<p>Hollbroke vardı ABD Dışişleri eski bakan yardımcısı, benim arkadaşım, beraber büyükelçilik yaptık Almanya’da. ABD başkanı onu görevlendirmiş bölge ile ilgili, olarak.  Kuzey Irak’ta Barzani ve oğlu ile 5 saat konuşmuş,  Sonra Ankara’ya geldi. Kendisiyle görüştüm. Ded ki, “Siz bu Barzani’nin PKK ile mücadele etmesini hiç beklemeyin, bunlar orada adı konmamış bir devlet kuruyorlar. Haberiniz olsun. Bir devletin tüm kurumları, her şeyi olacak bir tek adı devlet olmayacak. Bütün bunları bilmek lazım. neticede orada bir devlet oluşturuluyor.</p>
<p>Öcalan’ın Nevruz konuşmasında Misak-ı Milli’den bahsediliyor. neden durup dururken bundan bahsetsin? Kimse bunu tartıştı mı? Misak-ı Milli ne demek?  Misak-ı Milliye göre Musul &#8211; Kerkük Türklerin elinde kalacaktı. Öcalan ayrıca Ortadaoğu’da yeniden yapılandırmadan söz ediyor. Tam o sırada bir de bakıyorsunuz ki Türkiye’de eyalet tartışması çıkıyor. Sayın Başbakan Osmanlıların eyelat sistemi hiç de fena değildi, biz de de olabilir, diyor.  Böyle bir eyelat sistemine geçerse Türkiye demek ki o bölgede de olabilir. Yani bölgenin bütün yapısı değiştiğine göre Güneydoğu Anadolu, Musul, Kerkük, Kuzey Irak, kurulacak bir konfederasyonun eyaleti mi olacak? Bölgede gerçekten bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının ilk adımı olmaz mı? Bu çok mu akla aykırı bir seneryo?</p>
<p>Atatürk’ün cumhuriyetinden o kadar rahatsızlar ki rejimi değiştirecekler.. Nasıl? Rejimin değişmez maddeleri var. Anayasanın ilk 3 maddesi. Onu kurala bağlayan 4. Madde var. “Demokraside değişmez madde olur mu?” diyorlar. Demokraside böyle bir şey olur mu diye soranlara diyeceksiniz ki, Alman anayasasının 79. maddesini okudunuz mu? 79. maddeye “ebedi madde” diyorlar. Bu maddeye göre anayasanın 1-20 maddeleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Başka ülkede oluyor ama bizde olunca demokratik değil. Ondan sonra ABD anayasasına bakın. her eyaletten 2 senetor gelecektir senatoya diyor. Bunu değiştirmek mümkün mü? Hayır, değişmez madde. Bizde olunca rejim sizi rahatsız ediyor.</p>
<p>5 Nisan’d bütün partilerin anayasa değişiklik önerileri sunuldu, Üzülerek söylüyorum, 3 partinin önergelerinde değişmez maddelerde değişiklik ööneriliyor. BDP zaten malum, AKP önerisinde Atatürk milliyetçiliğini çıkartılmış, nedense bu onları çok rahatsız ediyor. Maalesef CHP’nin önerisinde bir kelime değiştirilmiş. Değiştirilmez mddelerden bir kelime değiştirirseniz başkalarının da değişiklik önermesine haklılık kazandırırsınız. Gerektiğinde kendimizi de eleştireceğiz.</p>
<p>CHP önerisinde ahali kelimesi var. Ahali,millet özelliği olmayan bir insan kalabalığı demek. Atatürk o ahaliyi millet yapmış. Biz milleti tekrar ahali mi yapacağız? Ahaliden bahsetmek doğru mudur anayasa yazımında?</p>
<p>Daha önemli bir konu var: Yeni bir anayasa hazırlama yetkisini bir nereden alıyoruz? Anayasamızın 6. maddesi der ki, hiç kimse anayasadan almadığı bir yetkiyi kullanamaz. Anayasamızın hangi maddesi eski anayasayı ilga edip yeni anayasa yapma yetkisini kime vermiş? Kimseye vermiyor. Anayasanın 175. maddesi sadece madde değişikliklerine imkan veriyor, o da defalarca uygulanmış. Siz burada değişmez maddeler de dahil olmak üzere anayasanın tamamını değiştiriyorsunuz. Yetkiniz yok. Bu anayasa komisyonunda bizim ne işimiz vardı?</p>
<p>Sayın Başbakan diyor ki teröristler sliahlarını mağarlara, topraklara gömsünler, gitsinler. Siz cinayet işlemiş bir adama diyor musunuz cinayet işlediğin silahı toprağa göm git Güristan’a. Olabilir mi? Suç işleyen adam yargılanır, cezalandırılır, devlet gerekirse daha sonra af çıkartır, olur bunlar. Ama siz hangi yetki ile suç işlemiş, adam öldürmüş, askeri şehit etmiş insanlara silahını bırak ve git diyorsunuz. Nereden alıyorsunuz bu yetkiyi? Hadi hükümet bunu söylüyor ama buna mecliste hayır, bu hukuksuzdur diyecek bir kişi yok mu?</p>
<p>Bunları burada tartışıyoruz çünkü başka yerde tartışamıyoruz. Bu iktidarın sözcüleri keşke çıksalar televizyonda karşımıza, evvelce olduğu gibi yüz yüze otursak da bunları tartışsak. Öyle bir hava yaratıldı ki Kürtlerle Türkler iki ayrı kamp gibi sanki. Bunlar müzakere edecek, anlaşma yapacaklar falan. Kendi yandaşlarına göre Türkiye’de 5 milyon karma aile varmış. Bunların çocuklarına soracak mıyız sen Türk müsün Kürt müsün diye? Tavrını belli et yerini seç mi diyeceğiz? Bu kadar anlamsız bir şey olabilir mi? Barış gelecekmiş? Kim kiminkle savaşıyor? Teröristlerle mücadele ne zamandan beri savaş diye adlandırılıyor? Siz teröristleri terör örgütü olmaktan çıkartıp bir savaşan taraf haline mi getiriyorsunuz?</p>
<p>Siz ne yaptınız ki tek parti döneminde? Diyorlar. Birisi diyecek ki bunu neye dayanarak söylüyorsunuz? 1924 anayasasının hangi maddesinde Türkyie’de sadece tek bir parti olacaktır yazıyor? Tek parti deyip duruyorlar kimse de itiraz etmiyor. 1924 Anayasasından sonra iki defa muhalefet partisi kurulmuş, Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka.  Serbest Fırkanın kurulmasını öneren Atatürk. Kendi kız kardeşini üye yazdırmış ki muhalefet olsun diye.</p>
<p>O dönemde hiçbir şey yapılmadı diyorlar. Dünya 1929 ekonomik krizi ile boğuşuyor bütün devletler perişan, o yıl Türkiye’de GSMH artışı %21.6. Tarımda %42.6. 1933 yılı Almanya’da Naziler iktidar oldu artık totaliterliğin devletleri işgal ettiği dönem, GSMH artışı %15.8. tarımda %22.1. 1936 GSMH %53.2. Tarımda %54.1.</p>
<p>Şimdi bazıları tarafından Türkiye’ye büyük haksızlık yapılıyor. Atatürk diktatördü deniliyor. O devirde Fransız Başbakanı Edward Herrriot “Atatürk bir demokrasi şampiyonuydu.” Diyor. O sırada Avrupa’da yedi demokrasi var ve bunlardan biri de hızla faşizme kayıyor. Kitaplarda bunarı anlatıyoruz fakat onun dışında internette, facebook ve twitter’da bunları paylaşıyoruz. Paylaşılmayan bilginin değeri yoktur. Paylaşacağız ki daha doğru teşhislerde bulunalım. Bizden istenen ise biat etmek. Yabancıların da yönlendirmesi ile Türkiye’yi Atatürk Cumhuriyeti kimliğinden çıkartmak istiyorlar. Bir kelime ile sözlerimi bitireceğim. Başaramayacaklardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2996/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Ankara Elazığlılar Derneği Konferansı &#8211; 6 Nisan 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2995</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2995#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 18 Apr 2013 13:14:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2995</guid>
		<description><![CDATA[

Ortadoğu’daki son gelişmeler, TDP’nin önemini bir kere daha ortaya çıkardı. Türkiye’nin izleyeceği politikalar bölgedeki dengeleri de etkileyebilecek nitelikte. Türkiye bölgedeki çatışmaların yatıştırılması ve demokrasinin yerleşmesi alanlarında etkili rol oynayabilecek konumdadır. Coğrafi ve stratejik durumu, ekonomik olanakları, ve dünyanın başka ülkeleri ile ilişkileri bu rolü oynamamıza imkan veriyor.
Ancak bunu yaparken dikkat edilmesi gereken şey  Türkiye’nin bölgedeki [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Ortadoğu’daki son gelişmeler, TDP’nin önemini bir kere daha ortaya çıkardı. Türkiye’nin izleyeceği politikalar bölgedeki dengeleri de etkileyebilecek nitelikte. Türkiye bölgedeki çatışmaların yatıştırılması ve demokrasinin yerleşmesi alanlarında etkili rol oynayabilecek konumdadır. Coğrafi ve stratejik durumu, ekonomik olanakları, ve dünyanın başka ülkeleri ile ilişkileri bu rolü oynamamıza imkan veriyor.</p>
<p>Ancak bunu yaparken dikkat edilmesi gereken şey  Türkiye’nin bölgedeki çatışmalara sürüklenmemesidir. Bunun için elimizde iki önemli rehber var, biri Atatürk’ün yurtta sulh, cihanda sulh anlayışı, öbürü de tam bağımsızlık anlayışı. Türkiye bu ilkelere sahip çıktığı için 1922 yılından beri bölgede savaşa katılmamış tek ülkedir.</p>
<p>Bölgeye yönelik politikalarımızı oluştururken bölgenin dinamiklerini çok iyi değerlendirmemiz lazım. Türkiye büyük devletlerin çıkarlarını çok yakından ilgilendiren bir bölgede bulunuyor.  Dünyanın bütün petrol ve doğal gaz kaynaklarının yaklaşık %70’i bizim civarımızdaki bölgelerdedir. Başta ABD olmak üzere büyük devletler bu petrolün her zaman güvenilir biçimde üretilip kendi ülkelerine ulaştırılmasını öncelikli bir stratejik hedef sayıyorlar.</p>
<p>Onlara göre bunun yolu petrol üreten ve petrolün ulaşım yolu üzerinde bulunan ülkelerin kendileri ile yakın ilişkiler içinde olan hükümetler tarafından yönetilmesidir. Eğer bu ülkelerden bazıları ABD karşıtı politikalar izliyorsa o ülkelerle diplomatik, ekonomik, siyasi hatta bazen de askeri mücadele yollarına başvuruyorlar. Bazı ülkelerde geçen yüzyılda düzenlenen darbelerin çoğu, büyük devletler tarafında yönlendirilmiştir.</p>
<p>İşte bu kadar hassa bir bölgede bulunan Türkiye’nin öteden beri izlediği politikaların özünde bütün bölge ülkeleri ile tek tek iyi ilişkiler içinde bulunmak ancak aralarındaki çatışmalara karışmamak, özellikle iç çatışmaların tamamen dışında kalmaktır. Maalesef Türkiye son zamanlarda bu politikalardan biraz uzaklaşmış gözüküyor.</p>
<p>Komşularımızla sıfır sorun hedefi ile yola çıkan iktidarın şimdi hemen hemen bütün ülkelerle sorunları var.</p>
<p>Suriye’deki gelişmeleri Türkiye neredeyse doğrudan doğruya taraf olmuş durumdadır. Çatışan taraflardan birine Türkiye’nin verdiği destek ülkemizi fiilen bu mücadelelerden birinin tarafı haline getirmiştir. İleride Suriye’de nasıl gelişmelerin olacağını bugünden kestirmek zordur. Ama yakın bir gelecekte barış ve istikrar ortamının yerleşmesi ihtimali kuvvetli değildir.</p>
<p>Irak’ta ABD’nin kuvvetlerini çekmesinden sonra da maalesef çatışmalar devam ediyor. Orada da Türkiye Irak hükümeti il gergin ilişkiler içerisindedir. Irak hükümeti ve Kuzey Irak yerel yönetimi topraklarından Türkiye’ye saldıran bir terör örgütünün mevcudiyetinden rahatsız görünmüyorlar ve bunu ülke dışına çıkartmak için bir çaba içine girmiyorlar.</p>
<p>İran ile ilişkilerimiz de Kürecik ‘teki füze kalkanı radarı dolayısıyla bir yıldan beri çok gergin bir süreç içine girdi.</p>
<p>Yunanistan içinde bulunduğu ekonomik sıkıntıdan çıkmak için Türkiye ile evvelce vardığı mutabakatı bir tarafa bırakarak Ege’de petrol ve doğal gaz aramak için hazırlıklara girmiş bulunuyor. Son yıllarda Kardak civarında kendisine ait olmayan 14 adayı fiilen işgal etti ve ne yazık ki Türkiye’den buna yeterince tepki çıkmadı.</p>
<p>AB ile ilişkilerimiz beklediğimiz gibi gelişmiyor. Çeşitli bahanelerle Türkiye’nin üyelik süreci geciktirtiliyor ve engelleniyor. Özellikle Almanya ve Fransa gibi Avrupa’nın büyük ülkeleri Türkiye’ye tam üyelik vermeye yanaşmıyorlar.</p>
<p>Kıbrıs, Kürt meselesi, insan hakları gibi konular ön plana  çıkarılsa da bu devletlerin esas sıkıntısı Türkiye’nin nüfusu ve ekonomik gücüdür. Zira AB’de karar alırken devletlerin nüfusu etkili oluyor. Türkiye üye olursa AB kararlarını en çok etkileyen ülkelerden biri olacak.</p>
<p>Ayrıca Türkiye’nin ekonomik gücü yüksek bir rekabet olanağı sağlıyor. Eğer bugün sanayide olduğu gibi yarın tarım ve hizmetler sektöründe gümrükler kaldırılırsa bu AB açısından ciddi sıkıntılar yaratacak.</p>
<p>ABD ile ilişkilerimiz zaman zaman iyi ve kötü dönemlerden geçiyor. Ama büyük devletler kendi stratejik menfaatlerini ilgilendiren coğrafi bölgelerde bulunan Türkiye gibi ülkelerin her zaman her konuda kendileri ile birlikte hareket etmesin isterler. Sadece bir konuda bile farklı politika izlememiz ciddi rahatsızlık yaratır. Örneğin son yıllarda Türkiye’nin İsrail ile ilişkilerinin bozulması ABD’yi çok rahatsız etmiştir. Yarın İsrail ile İran arasında çıkabilecek bir çatışmada Türkiye’nin açıkça İran’a karşı tavır almasını bekleyeceklerdir.</p>
<p>Kıbrıs daima gündemdedir. Bu ülkenin stratejik konumu, civardaki denizlerde bulunan petrol ve doğal gaz kaynakları her an ciddi bir ihtilafa dönüşebilir.</p>
<p>İşte bu genel tabloyu gördükten sonra Türkiye’nin izlediği politikaları daha ayrıntılı biçimde değerlendirmek mümkün olabilir.</p>
<p>Öncelikle belirtilmesi gereken çatışmaların bu kadar yoğun olduğu bir bölgede bulunan Türkiye dikkatli bir dış politikanın yanı sıra etkili bir askeri caydırma gücüne sahip olması gerekliliğidir. TSK dünyanın 5. NATO’nun ise 2.en büyük gücüdür. Bu gücün zayıflatılması Türkiye’nin dış politika menfaatlerini de olumsuz etkiler.</p>
<p>Özellikle TSK’nın iç politika malzemesi yapılması son derece yanlış olur. Askerlerin siyasete müdahale etmemesi ne kadar önemli ise siyasetçilerin ve ilgili kuruluşların ve basının TSK’nın gücünü zayıflatacak adımlar atmaktan kaçınmaları da  o kadar önemlidir.</p>
<p>İkinci unsur ekonomidir. Türkiye dünyanın 16., Avrupa’nın da 6.en büyük ekonomisidir. Ancak bu ekonomiyi istikrar içinde yönetmek kalkınma hızını yüksek, işsizliği düşük düzeyde tutmak ekonomi yönetiminin hedefleri olmalıdır. Sadece başarılı sonuçları değil, eksikleri ve yanlışları da dikkate alarak uzun vadede ekonominin gücünü daima yüksek tutmak lazımdır.</p>
<p>Yunanistan, Kıbrıs Rum kesimi, İtalya ve İspanya’nın içine düştükleri durum ibret vericidir. Ekonominin istikrar içinde yürütülmesi siyasi istikrarla da yakından  ilgilidir. Bunun için yalnız iktidarların güçlü olması yeterli değildir. Demokrasini bütün kurumları ile tam olarak işlememesi halinde siyasi istikrar ve ekonomi üzerinde olumsuz etkileri olabilir.</p>
<p>Dış politikada önemli olan milli menfaatlerin en iyi şekilde korunmasıdır. O nedenle bu konunun iç politika çekişmelerine feda edilmemesi lazımdır. Ülkenin menfaatleri sürekli olduğu için her hükümet değişikliğinde dış politikada köklü değişiklik yapılması doğru bir yaklaşım olmaz.  Dünya koşullarının gerektirdiği düzenlemekler yapılırken ülkenin temel menfaatlerine zarar vermemeye özen göstermek gerekir..</p>
<p>Dış politikada birinci öncelik ülke güvenliğidir. Türkiye her ne kadar 90 yıldan beri gerçek anlamda bir savaşa katılmamışsa bile son 40 yılda terör 35.000 vatandaşımızın canını almış, ülkenin bazı bölgeleri güvensiz hale gelmiş ve terör Türkiye’ye yaklaşık 400 milyar dolara mal olmuştur. Oysa böyle bir kaynak hem o ülkenin hem de bütün Türkiye’nin daha hızlı ve adaletli kalkınma sürecine girmesine olanak verebilirdi.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin gündeminde bir barış süreci var.  Kuşkusuz terörün bitmesi ülkemizin barışı, vatandaşlarımızın can güvenliği, kaynaklarımızın ekonomiye kaydırılması açısından çok önemlidir. Ama bu konuda gerekli adımlar atılırken çok dikkatli olunması lazımdır. Başka ülkelerde de benzeri durumlar yaşanmış ama çoğu zaman hayal kırıklığı ile sonuçlanmıştır. Burada dikkat edilmesi gereken husus Türkye’nin gerekli kararları kendisinin vermesidir. Ne azık ki uzunca bir zamandan beri bazı yabancı ülkelerin kuruluşları “sivil toplum örgütlerinin” Türkiye’yi yönlendirmeye çalıştıkları görülmektedir. Kuşkusuz bunların içinde iyi niyetli çabalar da olabilir. Ama şunu unutmamak lazımdır ki diğer alanlarda olduğu gibi bu alanda da yabancılar her şeyden önce kendi menfaatlerini düşünürler ve türiye gibi ülkeleri kendi menfaatlerinin gerektirdiği gibi yönlendirmek istediler.</p>
<p>Bugün Türkiye’nin gündeminde olan konular, süreç, görüşleri öneriler, geçtiğimiz 7-8 yıl içerisinde yabancı ülkelerin kurum ve kuruluşların, Türkiye’ye önerdiği doğrultudadır. Bugün akil adamlar denilen girişimin bir benzeri yabancı ülkelerde de olmuştur. Kosova, Endonezya, kuzey İrlanda gibi bölgeler için akil adam rolü üstlenenlerin Türkiye ile ilgili de çözüm önerileri vardır ve bu konuda hazırladıkları raporları biliyoruz.</p>
<p>İşin ilginç tarafı o raporlar bugün bazı çevrelerin önerileriyle birebir örtüşmektedir. O raporları hazırlayanların bazılarının Nobel ödüllü önemli şahsiyetler olmaları da dikkat çekici.</p>
<p>İşte burada Atatürk’ün tam bağımsızlık düşüncesini hatırlamak lazımdır. Atatürk, hangi ülke vardır ki yabancıların telkinleri ile yükselebilmiş olsun. Tarih bunun örneğini yazmadı, diyor. O bakımdan Türkiye gibi tecrübeli bir ülkenin kendi sorunlarını yabancılardan çok daha iyi bilecek durumda olduğunu ve çözüm önerilerini de başkalarına sormadan kendisinin kararlaştırabileceğini düşünmemiz lazımdır.</p>
<p>Özelikle Türkiye’ye belli politikaları kabul ettirmek için yaptırım uygulamaya çalışanlara dikkatli olmamız lazımdır. Örneğin şu anda AB üyelik sürecinde 35 başlıktan sadece 13’ünü açabilmiş durumdayız. Bunun nedeni AB’nin Kıbrıs dolayısıyla, 8 başlığın Fransa’nın 5 başlığı, Kıbrıs Rum kesimini de 6 başlığı fiilen bloke etmeleridir.</p>
<p>Üzerinde durulması gereken hususlardan biri de basının durumudur. Bugünkü dünya koşullarında basın bir anlamda dış politikada kullanılan bir silah haline gelmiştir. Yabancı ülkelere belli politikaları kabul ettirebilmek için bir yandan uluslararası basın yayın kuruluşlarının sistemli çaba gösterdiğini, bir yandan da belli konularda hedef aldıkları ülkenin basınını etkilemeye çalıştıklarını görüyoruz. Büyük devletlerde basın çoğu zaman kendi hükümetlerinin en büyük destekçisidir. Ne yazık ki Türkiye gibi ülkelerde zaman zaman basın hiç değilse bir bölümünün adeta yabancı ülkelerin sözcüsü gibi hareket ettiğini görüyoruz.</p>
<p>Örneğin, Kıbrıs Kofi Annan Planında, Ermenistan ile imzalanan protokollerde,  basında çoğu zaman tavizlerin verilmesini destekleyen bir çizgi izlemiştir.</p>
<p>İşte bu genel çerçeve içinde Türkiye birlik ve bütünlük içinde en doğru kararları almalı ve ülkemizin bu tehlikeli bölgede bir barış ve istikrar adası olarak yaşatama başarısını sürdürmeliyiz. Türk milleti 90 yıldan beri barış içinde yaşadığı için savaşın ne kadar büyük bir felaket olduğunu unutmuştur.</p>
<p>1830 yunan bağımsızlık savaşından İstiklal Savaşının sonuna kadar doğrudan doğruya savaş veya savaşa bağlı nedenlerle kaybettiğimiz vatandaşlarımızın sayısı 5,5 milyondur.</p>
<p>Sadece Çanakkale savaşında 250.000 şehit verdik. Balkan savaşlarında 10 haftada 200.000 insanımızı kaybettik.</p>
<p>İşte bu tecrübelerin sonucunda Türkiye maceracı politikalardan uzak, gerçekçi, sorumlu, dikkatli bir dış politika yürütme yoluna girmiştir. Bugün de bu yoldan uzaklaşmamız için de sebep yoktur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2995/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen – Aydın Üniversitesi – 2 Şubat 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2984</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2984#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 08 Feb 2013 14:01:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2984</guid>
		<description><![CDATA[ 
Dış politikanın en önemli boyutu ulusal güvenlik boyutudur. Hükümetler, başka konularda ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar vatandaşlarının güvenliğini sağlamakta başarı sağlayamazlarsa dış politikanın başarısından söz edilemez. Bu, Türkiye gibi stratejik açıdan önem taşıyan ülkeler için büsbütün öncelikli bir hedeftir. Bulunduğumuz bölgede yalnız sizin menfaatleriniz değil, başka ülkelerin de menfaatleri söz konusudur. Çoğu zaman bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><em> </em></p>
<p>Dış politikanın en önemli boyutu ulusal güvenlik boyutudur. Hükümetler, başka konularda ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar vatandaşlarının güvenliğini sağlamakta başarı sağlayamazlarsa dış politikanın başarısından söz edilemez. Bu, Türkiye gibi stratejik açıdan önem taşıyan ülkeler için büsbütün öncelikli bir hedeftir. Bulunduğumuz bölgede yalnız sizin menfaatleriniz değil, başka ülkelerin de menfaatleri söz konusudur. Çoğu zaman bu menfaatler çatışmasından söz edilebilir.</p>
<p>Güvenlik konusunda bazı uluslararası ölçütler var. Bunlardan biri dünya barış endeksidir. Vatandaşların ne ölçüde barış ve güvenlik içinde olduğunu gösteren bir endekstir. Türkiye dünya barış endeksinde 121.sırada gelmektedir. Bu, dünyanın en güçlü ordularından biri olan ülkemiz açısından sevinilecek bir durum değildir. Bölgedeki güvenlik risklerini değerlendirdiğimiz zaman bazı komşularımızda saldırı füzelerinin, bazılarında nükleer silahların bazılarında da kimyasal silahları bulunduğunu görüyoruz. Eğer komşu ülkede saldırı silahı varsa sizin de kendinizi savunacak silah sistemlerine sahip olmanız gerekir.</p>
<p>Son zamanlarda Türkiye’de gündeme gelen Patriotlar konusu bu açıdan önemlidir. Zira bu Patriotlar Suriye’den gelebilecek muhtemel bir füze saldırısını engellemek için NATO’dan geçici olarak talep ettiğimiz sistemlerdir. Burada iki önemli nokta var. Biri NATO’da bütün kararların oybirliği ile alınmakta oluşudur. Bir NATO ülkesi bu Patriotların Türkiye’ye verilmesine karşı çıkarsa bunları almanız mümkün olmaz Nitekim 2. Körfez savaşı sırasında Türkiye’nin NATO’dan gene böyle bir talebi olmuştu ancak 1 ülke karşı çıktığı için bunu sağlamakta güçlük çekmiştik. Sonunda NATO konseyinden karar çıkarılmış ama o ülkenin üye olmadığı savunma planlama komitesindeki oylama ile Patriotları alabilmiştik. İkinci sorun bu Patriotları kullanma yetkisinin kimin elinde olacağı. Yani tetikte kimin parmağı olacağıdır. NATO’dan böyle bir sistem aldığınız zaman komuta yetkisi de NATO’da oluyor. Bu yetki NATO konseyinindir. Türkiye de konseye üye olduğu için orada söz sahibidir. Ancak bu füzelerin saldırıdan hemen sonra ateşlenmesi gerektiği için NATO konseyinin toplanarak bir karar alması mümkün değildir. Bu nedenle karar yetkisi konsey tarafından ilgili NATO komutanlarına verilir. Yani sonuçta füzeye ateşleme emrini verecek olan ilgili NATO komutanıdır. Ayrıca bu füzelerin Suriye’den mi, gelecek, başka ülkelerden mi gelecek füzelere karşı kullanılacağının denetimi o anda sizin elinizde değildir.</p>
<p>Bu gibi sorunları çözmenin çaresi Türkiye’nin kendi Patriot sistemine sahip olmasıdır. Yunanistan, İsrail, Kuveyt ve Hindistan gibi ülkelerin Milli Patriot sistemleri vardır. Türkiye’nin de böyle bir sisteme sahip olması komuta kontrol yetkisi sorununu da çözer.</p>
<p>Türkiye’nin güvenlik çıkarları açısından önemli konulardan biri İsrail’in durumudur. İsrail evvelce Irak’taki ve Suriye’deki nükleer santralleri hava bombardımanı ile imha etmiş ve bölgede ciddi bir çatışma riski yaratıştı. Son günlerde Suriye’deki bir askeri araştırma merkezini bombalaması da bölgedeki çatışma riskini yükseltmiştir. Suriye başbakanı İran’daki nükleer tesisleri bombardıman edebileceklerini çeşitli vesilelerle açıklamıştır. Böyle bir durumda İran’ın Şahap III saldırı füzeleri ile İsrail’e saldırıda bulunması ihtimali kuvvetlidir. Bu, Türkiye’yi de bir çatışma ortamına sürükleyebilir.</p>
<p>Ancak en acil güvenlik sorunumuz terörden kaynaklanan sorundur.  Daha dün Ankara’da yaşanan terörist saldırı bu konunun ne kadar ciddi olduğunu bir kere daha göstermiştir.  Özellikle Irak’tan Türkiye’ye yönelik terör saldırıları bizim önceliğimiz bu ülkedeki terör örgütünün bertaraf edilmesi olduğunu gösteriyor. Ancak gerek Irak hükümeti gerek Barzani oradaki PKK varlığına karşı herhangi bir önlem almamaktadır. Ve Türkiye’nin bir kara operasyonu ile bunu tasfiyesine de karşı çıkmaktadırlar. Dikkat çekici bir nokta ABD, İngiltere, Fransa ve başka NATO ülkelerinin üçüncü ülkelerdeki terörist saldırılarla mücadele etmek için o ülkelere askeri güç gönderirken topraklarında PKK’yı barındıran Bağdat hükümetini ve Barzani’yi bu nedenle şimdiye kadar hiç eleştirmemiş olmalarıdır. Adeta Kuzey Irak’taki PKK varlığından hiçbir rahatsızlık duymamaktadırlar. Türkiye’nin bunu kapsamlı biçimde değerlendirilmesi lazımdır. Kendi kafalarındaki Kürt meselesi çözümünü Türkiye’ye kabul ettirebilmek için terörist saldırıların Türkiye’yi baskı altına alabileceğini mi düşünüp bu nedenle mi PKK’nın tasfiyesine karşı çıkmaktadırlar yoksa başka sebepleri mi vardır? Türkiye’yi terörle müzakereye niçin yönlendirmek istemektedirler? Böylelikle terör örgütüne beklediği bazı siyasi tavizleri vermemizin kendi çıkarları olacağını mı inanırlar? Bunlar bizim tartışmamız gereken konulardır.</p>
<p>Terör ile masaya oturmak bir yandan terörü meşrulaştırır bir yandan da silah zoru ile terörün dayattığı tavizleri vermek zorunda bırakır. O nedenle hem Türkiye’nin güvenlik çıkarları açısından hem de siyasi çıkarları açısından son derece sakıncalı bir süreçtir. Dünya ülkelerinin de bu konudaki yaklaşımı silah zoru ile siyasi çözüm dayatmaya çalışan terör örgütleri ile müzakere değil mücadele edilmesi görüşüdür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2984/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen &#8211; Kartal ADD, Türk Dış Politikası  &#8211; 22 Ocak 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2976</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2976#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Feb 2013 14:07:12 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2976</guid>
		<description><![CDATA[

Son zamanlarda Türk dış politikası ile ilgili yazı ve yorumlardan daha çok güncel dış politika olayları ve Türkiye’nin bu olaylara bakış açısı ele alınmaktadır. İşin özüne değinen yorumlara pek sık rastlanmıyor.
Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde yabancılar bir yandan Türk ekonomisini kapitülasyonlar yoluyla denetim altına almaya çalışırken bir taraftan da Türk dış politikasını kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmeye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Son zamanlarda Türk dış politikası ile ilgili yazı ve yorumlardan daha çok güncel dış politika olayları ve Türkiye’nin bu olaylara bakış açısı ele alınmaktadır. İşin özüne değinen yorumlara pek sık rastlanmıyor.</p>
<p>Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde yabancılar bir yandan Türk ekonomisini kapitülasyonlar yoluyla denetim altına almaya çalışırken bir taraftan da Türk dış politikasını kendi menfaatleri doğrultusunda yönlendirmeye gayret ediyorlardı.  İstanbul’daki büyükelçiler, hatta tercümanları Türk siyasetini her yönden yönlendirmeye çalışmakta ve eğer Osmanlı hükümeti onların taleplerine karşı çıkarsa derhal o hükümeti değiştirip kendilerinin taleplerini koşulsuz yerine getirecek başka bir hükümeti iş başına getirmeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Mareşal Fevzi Çakmak’ın 27 Nisan 1920 tarihinde mecliste yaptığı konuşmada bu konuda söyledikleri bugün için de derslerle doludur. Bakınız Fevzi Çakmak ne diyordu, “İngilizlerin istediği Kuva-yi Milliye’nin ret ile sonuçlandırılması idi. Diledikleri yolda bir hükümeti getirip kendilerinden bir İngiliz erinin bile burnu kanamadan bir harp ile bizi bize kırdırmak istiyorlardı. Malumunuz olan hattı hümayunlar ve fetvalar İslam’ı birbirine düşürmek için 1400 yıllık İslam tarihinde Misli görülmemiş bir İngiliz arabuluculuğunun acı belgeleridir. Bize açıkça söylediler ‘biz dilediğimiz yolda yani en ağır şartları imzalayacak bir hükümeti bulup getireceğiz’ dediler. İç ayrılıklarla ulusun tümüyle çökeceğini ve bütün memleketin 1-2 ay içinde kölelik zincirine vurulacağını ümit ediyorlardı.”</p>
<p>Dönemin en büyük devleti İngiltere’nin, Osmanlı İmparatorluğu parçalanırken en önemli iki hedefinden biri Arapları Osmanlılara karşı kışkırtarak Osmanlı İmparatorluğundan kopmalarını ve onlarla mücadele etmelerini sağlamak. Bunun için Lawrens’ı görevlendirdiler. İkinci hedefleri de Mezopotamya ve bugünkü Güneydoğu Anadolu’daki Kürtleri Osmanlı’ya karşı kışkırtarak onlardan kopmalarını sağlamaktı. Bunun için de binbaşı Noel’i ve bölgedeki diplomatik temsilcileri Wilson’ı kullandılar. Ancak Kürt liderlerin Araplardan farklı olarak Osmanlılardan kopmayı kabul etmemeleri İngilizlerin oyununu bozdu. Gene de binbaşı Noel’i Erzurum ve Sivas kongrelerinin basarak Milli mücadele kaynağını kurutmaya çalıştıkları biliniyor. Malatya’ya kadar gelen Noel Atatürk’ün bunu öğrenmesi ve Kılıç Ali başkanlığında bir müfrezeyi üzerine göndermesi sonucunda kaçarak Halep’e sığınmış ve sonra da ülkesine dönmüştür. Yazdığı anılarında Kürtleri Türklerden kopartmaya başaramadığını itiraf etmişti.</p>
<p>Peki İngilizlerin Noel ve Wilson aracılığı ile yürüttükleri politikanın hedefi neydi? Hedef, Mezopotamya’da bağımsız bir Kürt devleti kurarak Türkiye ile Kuzey Irak’taki petrol bölgeleri arasında bir tampon bölge yaratmaktı.  Hatta Türk Irak sınırını tespit etmek için 1924 yılında İstanbul’da yapılan Haliç konferansında İngilizler Musul ve Kerkük’e ilaveten Hakkâri’nin de Irak topraklarına bağlanmasını istemişlerdir. Konferans başarısızlığa uğrayıp da İngilizler milletler Cemiyetine gittiklerinde de bölgede çeşitli ayaklanmalar çıkararak Türkiye’yi zor durumda bırakmaya çalışmışlardır. İngilizlerin Milletler Cemiyetine müracaat tarihi 6 Ağustos 1924’tür. Hakkari’deki Nesturî ayaklanmasının tarihi ise 7 Ağustos 1924’tür. Bu bir tesadüf olabilir mi? Daha sonra Anadolu’daki silahlı ayaklanmaların çoğunda yabancıların desteği görülmüştür. Bu stratejilerin en somut göstergesi Sevr antlaşmasıdır. Sevr Antlaşmasının önemli maddelerinden bir Ermenistan’a bir diğeri de Kürtlere bağımsız devletler kurma hakkı tanımasıdır.</p>
<p>Bütün bunları bilmeden, düşünmeden bugünkü politikaları anlamak kabil değildir. Bugün Kuzey Irak anayasasında Sevr antlaşmasından özlemle bahsedilmekte ve o devirdeki devletlerin politikaları yüzünden Sevr’in yürürlüğe giremediği söylenmektedir.</p>
<p>Bugünkü gelişmeleri bu tarihi perspektiften inceleyecek olursa şunu görüyoruz, Kuzey Irak’ta tam de Türkiye ile petrol bölgeleri arasında adı konulmamış bir Kürt devletçiği kurulmuştur. Bu devletçiğin parlamentosu, hükümeti, Irak’tan bağımsız ekonomisi, silahlı gücü ve bölgede etnik denetimi mevcuttur.</p>
<p>Bu bölgede bir de PKK varlığı var. Dikkat çeken nokta ne Irak hükümetinin ne de Barzani’nin bölgeden PKK’yı tasfiye etmek için en küçük bir gayret göstermemeleridir.</p>
<p>Fransa’nın Mali’de yaptığı gibi yabancı bir ülkedeki teröristlerle mücadele etmek için asker gönderen devletler, bırakınız Türkiye’ye destek vermeyi terör örgütünü topraklarından bertaraf etmeye yanaşmayan Irak hükümetini ve Barzani’yi bir kere bile kınama yoluna gitmedikleri dikkati çekmektedir.</p>
<p>Şimdi burada durup üzerinde düşünmemiz gereken bir konu var. ABD’liler ve Avrupalılar Türkiye’ye Kürt meselesinin nasıl çözüleceği ve terörün nasıl bitirileceği konusunda yıllardan beri tavsiyede bulunuyorlar. Yani daha açık anlatımı siz kendi topraklarınızdaki bu problemi çözmenin yollarını bilmiyorsunuz gelin size biz bunun yollarını gösterelim.</p>
<p>İşte tam burada Atatürk’ün ünlü sözlerini hatırlamakta yarara var. “<em>Efendiler! Avrupa&#8217;nın bütün ilerlemesine, yükselmesine ve medenileşmesine karşılık Türkiye tam tersine gerilemiş ve düşüş vadisine yuvarlanadurmuştur. Artık vaziyeti düzeltmek için mutlaka Avrupa&#8217;dan nasihat almak, bütün işleri Avrupa&#8217;nın emellerine göre yapmak, bütün dersleri Avrupa&#8217;dan almak gibi birtakım zihniyetler belirdi. Halbuki, hangi istiklal vardır ki, ecnebilerin nasihatleriyle, ecnebilerin planlarıyla yükselebilsin? Tarih böyle bir hadiseyi kaydetmemiştir!” </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Lozan Antlaşmasının en önemli özelliklerinden bir Türkiye’nin artık kendi kararlarını kendisinin vereceği, dış politikasını da, başka politikalarını da yabancıların yönlendirmesini müsaade etmeyeceğinin kanıtı olmuştur. Türkiye artık yabancıların oluşturduğu gündemle, onların çizdiği politikaları uygulayan bir ülke olmaktan çıkmıştır. İnisiyatif alan ve bölgesindeki gelişmelere yön veren bir devlettir. Balkan ve Sadabat paktları bu politikaları bir ürünüdür.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2976/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Adana Kitap Fuarı Konuşması 19 Ocak 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2974</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2974#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 07 Feb 2013 14:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2974</guid>
		<description><![CDATA[Değerli Arkadaşlar,
Adana Kitap Fuarına geçen yıl olduğu gibi bu yıl da gelmek ve sizlerle yeniden buluşmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Çok kısa bir süre önce yayınlanan Uçurumun Kenarında Dış Politika isimli kitabımı da bu vesile ile sizlere tanıtma fırsatı bulacağım. Aslında bu kitapta yazılanlarla son aylar bölgemizde yaşananlar arasında yakın bir ilişki var. Çünkü kitapta AKP’nin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Değerli Arkadaşlar,</p>
<p>Adana Kitap Fuarına geçen yıl olduğu gibi bu yıl da gelmek ve sizlerle yeniden buluşmaktan büyük mutluluk duyuyorum. Çok kısa bir süre önce yayınlanan Uçurumun Kenarında Dış Politika isimli kitabımı da bu vesile ile sizlere tanıtma fırsatı bulacağım. Aslında bu kitapta yazılanlarla son aylar bölgemizde yaşananlar arasında yakın bir ilişki var. Çünkü kitapta AKP’nin iktidara geçtiği dönemden bu yana dış politikada yaşadığımız sorunlar, tehlikelerle birlikte bizim o dönemde mecliste yaptığımız konuşmalar, değerlendirmeler ve uyarılar ter alıyor. Kitabı okuduğunuz zaman evvelce yaptığımız tahminlerin nasıl gerçekleştiğini ve uyarıların dikkate alınmamasının ne gibi ciddi sonuçlar doğurduğunu göreceksiniz. Aslında bölgede olup bitenleri anlayabilmek için geçmişi kısaca hatırlamakta yarar var. Mezopotamya’da petrolün bulunmasıyla Kürt meselesinin uluslararası alanda ön plana çıkması arasında yakın bir bağlantı var. Birinci dünya savaşı yıllarında İngilizler bir yandan Lawrens’ı bugünkü Suudi Arabistan topraklarına göndererek Arapların Türklere karşı ayaklanmasını teşvik ederken bir yandan da Binbaşı Noel’i Kürtlerin yaşadığı bölgeye aynı amaçla gönderdiler. Yani Kürtlerin Osmanlılara karşı ayaklanmasını ve Türkiye’den koparak ayrı bir siyasi birlik oluşturmalarını istiyorlardı. Arabistan’da başarılı oldular ama Kürtlerin olduğu bölgede başarılı olamadılar.  Binbaşı Noel hatıralarında bölgedeki Kürt liderlerin Osmanlıdan kopmayı arzu etmedikleri yazıyor. Gene de az sayıda Kürdün desteğini sağlayan Noel Erzurum ve Sivas kongrelerini dağıtmak için bir girişimde bulunuyor. Malatya’ya kadar geliyor. Ali Galip ile işbirliği yapıyor. Ancak bunu haber alan Atatürk, Kılıç Ali başkanlığında bir müfrezeyi Malatya’ya göndererek bu tertibi bozuyor ve binbaşı Noel Halep’e kaçıyor oradan da ülkesine gidiyor. Peki İngiltere’nin Mezopotamya’da böyle bir girişimde bulunmasının altında ne yatıyordu?</p>
<p>Aslında daha 1916 yılında biri İngiliz diğeri Fransız iki ünlü diplomat Sykes ve Picot bir antlaşma imzalıyorlar. Bu antlaşmanın amacı Ortadoğu’daki Osmanlı topraklarını İngiltere ile Fransa arasında paylaşmak. Ancak İngilizler Mezopotamya’daki petrol yataklarına o kadar önem veriyorlar ki sonunda Fransızları ikna ederek Irak’ı kendi nüfuz bölgelerine alıyorlar. Fransızlar da Suriye’de birkaç yıl sonra manda yönetimi kuruyorlar.</p>
<p>Yabancı kaynaklar gerek Noel’in gerek o sırada bölgedeki İngiliz temsilcisi olan Wilson’un Türkiye ile Mezopotamya’daki petrol kaynakları arasında Kürtlerden oluşan bir tampon bölge kurmak istediklerini yazıyorlar. İngilizlerin niyetleri daha Milli Mücadelenin başlangıç aşamasında Türkler tarafından tespit ediliyor. Mareşal Fevzi Çakmak, 27 Nisan 1920 tarihinde yani TBMM’nin açılışından sadece 4 gün sonra mecliste yaptığı bir konuşmada şöyle diyor, “İngilizlerin istediği Kuvayi Milliye’nin ret ile sonuçlandırılması idi. Diledikleri yolda bir hükümeti getirip kendilerinden bir İngiliz erinin bile burnu kanamadan birharp ile bizi bizez kırdırmak istiyorlardı. Malumunuz olan hattı hümayunlar ve fetvalar İslam’ı birbirine düşürmek için 1400 yıllık İslam tarihinde Misli görülmemiş bir İngiliz arabuluculuğunun acı belgeleridir. Bize açıkça söylediler ‘biz dilediğimiz yolda yani en ağır şartları imzalayacak bir hükümeti bulup getireceğiz’ dediler. İç ayrılıklarla ulusun tümüyle çökeceğini ve bütün memleketin 1-2 ay içinde kölelik zincirine vurulacağını ümit ediyorlardı.” İşte Fevzi Çakmak bunları söylüyor. O tarihten beri petrol bölgelerinde veya ona civar ülkelerde kendilerine yakın hükümetleri işbaşına getirmek veya işbaşında tutmak yabancıların önemli hedefleri arasında olmuştur.</p>
<p>1920 yılında Suriye’de Haşimi ailesine mensup Faysal’a bir Krallık kurduruyorlar. Daha sonra Faysal Irak Kralı oluyor ve Suriye’de milliyetçi akımlar güçlenerek Fransızlarla mücadele ediyorlar.</p>
<p>Lozan müzakereleri sırasında Türk Irak sınırı meselesi çözümlenemiyor. İsmet paşa Musul ve Kerkük bölgesinde plebisit yapılmasını öneriyor. Buna göre halk isterse Türkiye’ye bağlı kalmaya devam edecek isterse bölge Irak’a geçecek. Gerek Türk gerek İngiliz istatistikleri bölgede Kürt nüfusunun Türklerden fazla olduğunu gösteriyor ama Türkiye Kürtlerin Türklerle birlikte oy kullanacağından emin. Plebisite İngiliz delegesi Lord Curzon karşı çıkıyor. Çünkü bu bölgeyi hiçbir şekilde Türklere bırakma niyetleri yok. Sonunda İstanbul’da Türk ve İngiliz heyetlerinin katıldığı bir Haliç konferansı toplanıyor. Bu arada İngilizler Mezopotamya’nın yanında Hakkari’nin de Irak’a bırakılmasını istiyorlar. Tabi Türkiye buna itiraz ediyor. Neticede 6 ağustos 1924’te İngiltere meseleyi Milletler Cemiyeti’ne götürüyor. Hemen ertesi günü 7 Ağustos’ta Hakkari’de Nasturi ayaklanması çıkıyor. Bu bir tesadüf olabilir mi? Belli ki İngilizler petrol çıkarlarını ön planda tutarak bölgeye şekil vermek istiyorlar. Bu yalnız Irak’ta olmuyor.</p>
<p>Suriye’de 1925 yılında Sultan Al Atraş liderliğinde Fransızlara karşı büyük bir ayaklanma başlatılıyor. O tarihten sonra Suriye ile Fransa arasında ciddi bir mücadele yaşanıyor. 1936 yılında Fransızlar Suriye’nin bağımsızlığını kabul eden bir antlaşma imzalıyorlar ama o antlaşma Fransız parlamentosunca kabul edilmiyor.</p>
<p>Nihayet 1943 yılında bir seçim yapılıyor ve Şükrü El Kuvvetli cumhurbaşkanı seçiliyor. Ama Suriye 1946’ya kadar Fransa’nın etki alanından çıkamıyor.</p>
<p>Suriye’de de petrol çıkarları söz konusu. İngilizler ve Amerikalılar Suudi Arabistan petrollerinin Suriye üzerinden Akdeniz’e taşınmasını amaçlayan bir petrol boru hattı inşa edilmesini istiyorlar. Suriye cumhurbaşkanı Şükrü El Kuvvetli buna karşı çıkıyor.  1949 yılında CIA destekli bir hükümet darbesi gerçekleştiriliyor ve Şükrü El Kuvvetli devriliyor. Bu bölgede İkinci Dünya Savaşından sonra gerçekleştirilen ilk darbedir. Bu darbede El kuvvetli devriliyor ve onun yerine rüşvet suçundan hapis yatan Hüsnü El Zaim getiriliyor. Suriye istikrarsızlık içinde bocalıyor. 1946 ile 1956 yılları arasında Suriye’de 20 hükümet işbaşına geliyor ve 4 anayasa taslağı hazırlanıyor. Darbeler birbirini kovalıyor.  1956 yılında Suriye SSCB ile işbirliği antlaşması yapılıyor ve Sovey etki alanına giriyor. 1958’de Mısır ile birleşiyor Birleşik Arap Cumhuriyeti kuruluyor 3 yıl sonra o da dağılıyor.</p>
<p>1963’te yeni bir darbe ile Baas partisi yönetimi ele geçiriyor. 3 yıl sopnra Suriye ile Irak Baas partileri birbirinden ayrılıyor. Peki bu gelişmeler ve Suriye’nin bölge ülkeleri ile çatışmaları nereden kaynaklanıyor? İsrail savunma bakanı Moşe Dayan 1976 yılında verdiği bir mülakatta İsrail’in Suriye ile yaşadığı çatışmaların %80’ini İsrail’in tahrik ettiğini söylüyor. 1970 yılında Hafız Esad yine bir darbe ile yönetimi ele geçiriyor ve 30 yıl iktidarda kalıyor. 6 yıl sonra 1976’da Suriye Lübnan’ı işgal ediyor ve 2005 yılına kadar 30 yıl bu bölgede kalıyor.</p>
<p>İşte Suriye’de birinci dünya savaşından beri cereyan eden ve ülkeyi iç çatışmalara, bölgesel savaşlara sokan gelişmelerin özeti bu. Yabancı ülkelerin menfaatleri daima ön planda.  1970’li yıllar Müslüman Kardeşler örgütü Suriye’de yeraltı faaliyetlerinde bulunup ayaklanmalar çıkarıyor. 1986 yılında Humus’ta meydana gelen ayaklanma kanlı bir şekilde bastırılıyor ve çeşitli kaynaklara göre orada 10 bin ila 25 bin kişi öldürülüyor. 200 yılında oğul Beşir Esad geçiyor ama demokrasiye geçilemiyor, çok sayıda muhalif tutuklanıyor.  İsrail 2003 yılında Şam civarında bir terör eğitim merkezini bombalıyor. 6 Eylül 2007’de de İsrail uçakları Kuzey Koreliler tarafından Suriye’de inşa edilmekte olan bir Nükleer santrali imha ediyorlar.</p>
<p>İşte değerli arkadaşlar Tunus’ta başlayan Mısır, Libya, Yemen, Bahreyn gibi ülkelere sirayet eden ve başlangıçta iyimser bir yaklaşımla Arap Baharı denilen gelişmelerin Suriye’de 50 bin insanın hayatına mal olan kanlı bir çatışmaya dönüşmesinin ardında yatan bazı unsurlar bunlar.</p>
<p>Suriye’nin diğer Arap ülkelerinden farkı, Suriye İran’dan başlayan ve Irak üzerinden Lübnan’daki Hizbullah örgütüne kardar uzanan Şii kuşağın en önemli halkasıdır.  İran’ın Hizbullah’a silah ve alt yapı desteği Suriye üzerinden gidiyor.  İran, Irak, Suriye ve Hizbullah arasında mezhepsel bir bağ var. Bu bir anlamda bir Şii kuşağı olarak da nitelendirilşebilir. Eğer Suriye’de Nesturi iktidarı yıkılıp da Müslüman Kardeşler ağırlıklı bir Sünni işbaşına hgetirilirse bu bağ kırılacak. İşte ABD ve İsrail’İn en önemli hedefş budur. Bunun önemi nereden kaynaklanıyor? İsrail başbakanı Netenyahu, İran nükleer silah üretme politikasından vazgeçmediği takdirde bu ülkedeki bombardıman edeceğini açıkladı. Bu konuda gerek İsrail içinde gerek ABD’de görüş ayrılıkları olduğu biliniyor ama böyle bir müdahale ihtimali dikkate alınmalıdır. Hatta eski ABD büyükelçisi Jefrey ve diğer ABD2li diplomat Dennis Rose ile yaptığı ortak basın toplantısında İran 2013 yılının ortalarına kadar bu nükleer projesinden vazgeçmediği takdirde ABD’nin doğrudan doğruya bir müdahalede bulunabileceğini de söylediler. Şu veya bu şekilde İsrail ile İran arasında bir çatışma çıkarsa en muhtemel senaryo İran’ın elindeki Şahap III füzeleri ile İsrail’i vurmasıdır. Bunu önlemenin tek yolu bu füzelerin füze kalkanı projesi ile havada imha edilmesidir. Bu nasıl olabilir? Muhtemelen Türkiye, Katar’a ve İsrail’e yerleştirilen füze kalkanı radarları birlikte çalışarak doğu Akdeniz’deki ABD gemilerine İran füze saldırısı ile ilgili bilgi verecekler ve o gemilerdeki füzeler ateşlenerek İran füzelerini havada imha edecek.  İran’ın son zamanlarda Türkiye’ye yönelik tehditkar açıklamalarda bulunmasının en önemli sebebi bu. Çünkü İran Kürecik’teki radarı tehdit olarak görüyor. Son olarak Türkiye’ye yerleştirilmesi kararlaştırılan ve fiilen yerleştirme çalışmaları yürütülen Patriotların da bu çerçevede devreye girmesi, yani Kürecik’e yönelik bir İran füze saldırısını engellemek, hatta İsrail’e yönelik İran füze operasyonunu durdurmaya yönelik bir görev üstlenmesi de ihtimal dışı değildir.</p>
<p>Suriye’de silahlı mücadelenin çok kısa zamanda sonuçlanıp Esad’ın devrilerek yerine Müslüman Kardeşlerin geçeceği yolundaki hesaplar şimdiye kadar gerçekleşmedi. Savaş uzadıkça uzuyor. Üstelik muhalif grupların Müslüman Kardeşlerden ibaret olmadığı bunların içinde El Kaide’ye bağlı gruplar, Selefiler, cihatçıların da olduğu anlaşıldı. ABD El Kaide’ye bağlı El Musra grubunu terör örgütü olarak ilan etti.  Ayrıca Kuzey Irak’ta “kurtarılmış bölgeler” ilan eden ve o bölgelerin denetimini ele geçiren PKK çizgisindeki PYD örgütü de özgür Suriye ordusu ile çatışma halinde. Son 2 ay içinde 100’den fazla silahlı insan bu çatışmada hayatını kaybetti.</p>
<p>Bütün bu unsurlara bir arada baktığımız zaman Suriye’de bir rejim değişikliği gerçekleşse bile yeni rejimin ülkeye barış, huzur ve istikrar getiremeyeceği anlaşılıyor.</p>
<p>Aynen Tunus, Libya ve Mısır’ın da istikrara kavuşamadığı gibi.  Tunus’ta yapılan seçimleri Müslüman Kardeşler yanlısı Gannuşi’nin partisi kazandı ama orada da Selefiler ülkede barışı ve istikrarı tehdit ediyor. Libya’da iç çatışmalar durmadı ve bazı ayaklanmacılar ABD büyükelçisini Bingazi’de katlettiler. Mısır’da seçimleri kazanan Müslüman Kardeşlerin adayı Nursi tam bir şeriat devleti kurmayı hedefleyen bir anayasayı toplam seçmenlerin ¼’ünden az bir sayı ile kabul ettirdi ve kendisine çok geniş yetkiler sağladı. Bahreyn’de Şii ayaklanmacılar Sünni yönetimin Suudi Arabistan’dan getirttiği tanklarla bastırıldı. Yumuşak geçiş yapıldığı iddia edilen Yemen’de de sular durulmuyor. İşte maalesef Ortadoğu böyle bir şiddet ve karşı şiddet sarmalı içine girmiş görülüyor. Böyle bir ortamda Türkyie’nin iç çatışmalara taraf olması hükümet değişikliğini yönlendiren ülke görünümünü sergilemesi, Esad’ın devrilip Sünni El Şara’nın başbakan olmasını açıkça önermesi ülkemizin bölgedeki itibarını sarsmıştır. Ayrıca Suriye’nin Tartus limanında Rusya’nın Akdeniz’deki yegane deniz üssünün de bulunduğu unutulmamalıdır.</p>
<p>Çatışmalar başladığında Suriye Türkiye için doğrudan bir tehdit unsuru değildi. Buna rağmen AKP iktidarı  sanki en büyük tehdit Suriye’den geliyormuş gibi bir yaklaşım sergiledi. Bunun olumsuz sonuçlarını daha şimdiden görmeye başladık. 150 bine yakın Suriyeli göçmen zaten hassas olan bir bölgemizde iç istikrarı zorlayan bir surum yarattı.,</p>
<p>Türkiye’ye esas tehdit Irak’ın güneyinden geliyor. Çünkü Irak topraklarında üslenen PKK, ne Irak hükümetinin ne de Barzani’nin yerel yönetiminin müdahalesi olmaksızın varlığını sürdürüyor ve sınırımızı geçerek askerlerimizi şehit edip, sivil vatandaşlarımızı öldürüyor. Bu PKK terörünü  bertaraf etmenin ön şartı Kuzey Irak’tan PKK’nın tasfiyesidir. Türkiye’nin etkili bir diplomasi ile vaktiyle Suriye’de yaptığı gibi oradaki siyasi güçleri ikna edip bunu sağlaması en doğru yoldur. Maalesef bu yola gidilemiyor ve son 4 yıldan beri sürdürülen hava operasyonlarının tek başına bu terörü bitiremeyeceği görülemiyor. ABD ve Avrupa ülkeleri bir yandan PKK’yı terör örgütü olarak ilan ediyorlar, terörle mücadelede Türkiye’ye yardımcı olmak istediklerini söylüyorlar ama fiilen adım atmıyorlar. Örneğin Avrupa’da terör suçu işledikten sonra Türkiye’ye kaçan teröristlerin hepsi ilgili ülkelere iade edilmişken Türkiye’de terör suçu işledikten sonra Avrupa’ya kaçanların bir tanesi bile iade edilmemiştir.  Ayrıca ne ABD’nin ne de herhangi bir Avrupa ülkesinin şimdiye kadar topraklarında Türkiye’ye karşı eylem yapan bir terör örgütünü barındırdıkları için başbakan Maliki’yi ve Kuzey Irak’taki yerel yönetim başkanı Barzani’yi eleştirdikleri duyulmamıştır.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım bütün bu anlattıklarımızdan ne sonuç çıkıyor? Acaba gerecekten Türkiye’nin müttefikleri veya bölge ülkeleri PKK terörünü bitirmek için Türkiye’ye yardımcı mı oluyorlar, yoksa kafalarında I. Dünya savaşından beri bulunan Kürt meselesinin çözümünü Türkiye’ye dayatmak için bir baskı aracı olarak kullanmak istiyorlar? Onun için mi Kuzey Irak’tan tasfiyesi için en küçük bir hayret göstermiyorlar. Türkiye’de son zamanlarda yaşananlara bakılırsa ikinci ihtimalin daha doğru olduğu görülecektir. Çünkü önce Oslo’da daha sonra İmralı’da yapılan görüşmelerin amacı belli ki koşulsuz olarak silah bırakmayı kabul eden bir örgütle silahların nasıl teslim edileceği, teröristlerin akıbetinin ne olacağı konularının el alındığı görüşmeler değildir.</p>
<p>İmralı’da Öcalan ile yaptığı görüşmeden sonra Ahmet Türk’ün yaptığı açıklamalar çok açık biçimde terörün koşullarını ortaya koyuyor. O konuşmalardan anlaşılan karar mercii BDP değil, Öcalan’dır. Hatta onun da Kandil’in ve Avrupa’daki PKK örgütlenmesinin onayına ihtiyaç vardır. Bu görüşmelerde PKK ulus devlete açıkça karşı çıkmakta 1924 yılından beri bütün anayasalarımızda yer alan hangi etnik kökenden ve dinden gelirse gelsin bütün vatandaşlarımızın Türk olduğu ifadesine karşıdırlar. Devlet içinde devlet anlamına gelecek bölgesel özerklik istemektedirler. Bütün bunlar için bir anayasa değişikliği hedeflemektedirler.  Dünyada terörü bitirmek için kendi anayasasını müzakereye açan hangi ülke vardır? Hangi ülke silahlarını tamamen bırakmayan bir örgütle müzakere masasına oturmuştur? Öyle anlaşılıyor ki hem ABD’liler hem de Avrupalılar İmralı ile yürütülen müzakere sürecini desteklemektedirler. Oysa ABD’nin tüm başkanları terörle hiçbir zaman müzakere etmeyeceklerini ve hiçbir müttefiklerine önermeyeceklerini söylemişlerdi. Ab genişlemeden sorunlu üyesi Stefan Füle de Türkiye’ye terörler müzakere etmesini önermediklerini söyleşmişti. Şimdi hem ABD, hem AB, hem Avrupa Parlamentosu Türkiye’nin terörle müzakere etmesini hararetle destekliyorlar. Bunu nasıl yorumlamak lazım. İşte biraz önce söylediğim gibi en iyi yorum burada amaç terörü tamamen bitirmek için Türkiye’ye yardımcı olmaktan ziyade Türkiye’nin anayasa değişikliği de dahil olmak üzere rejim değişikliği yapmasını dahi ön gören, siyasi tavizler vermesini içeren bir Kürt sorunu çözümünü terörün silahlı baskısı ile Türkiye’ye dayatmaktır.  Bunu yapmak için algı yönetimi yöntemleri yoğun biçimde uygulanmakta, her gece televizyonlara sadece bu görüşü destekleyen insanlar çıkarılmakta. Biraz önce bahsettiğim görüş sahiplerine söz hakkı verilmemekte ve terörle müzakereye karşı çıkanlar, çözüm istemeyenler hatta terörden medet umanlar olarak nitelendirilmektedir.</p>
<p>İşte son yazdığım Uçurumun kenarında dış politika isimli kitap bütün bu konularda son 10 yılda mecliste yaptığımız konuşmaları, mücadeleleri yansıtmaktadır. Genel başkanın benim ve parti sözcülerinin bu konularda dile getirdikleri kaygılar anlatılmakta. CHP’nin 1 Mart tezkeresini engellemesi, Habur süreci ile fiyaskoya dönüşen sözde açılım politikasını nasıl engellediği anlatılmakta. Aynı şekilde Kıbrıs ve Ermeni konularında dış baskılara nasıl direnildiği örnek verilmektedir. Kitapta AB ile ilgili olarak yaşanan süreç ve yapılan hatalar anlatılmaktadır.  Kitabı okuyunca göreceğiniz gibi Türkiye bu geçen dönemde birkaç defa uçurumun kenarından dönmüştür. Şimdi de uçurumun kenarında çok tehlikeli bir çizgidedir. Kamuoyunun bütün bu konularda bilinçlendirilmesi ve bilgilendirilmesi, Türkiye’nin ileride ağır bedeller ödemek zorunda kalabileceği tehlikeli durumların bertaraf edilmese için büyük bir önem taşımaktadır. Aslında kitap fuarında imzalayacağım diğer kitapların da bu konularla doğrudan veya dolaylı bağlantısı olan konuları işlemektedir. Örneğin demokrasiden diktatörlüğe başlıklı kitap, seçimle gelen iktidarların bazen nasıl otoriter rejimlere dönüştüğünü dünyadan ve Türkiye’den örneklerle anlatmaktadır. Türkiye gibi hassa coğrafyada bulunan bir ülkenin böyle kritik sorunları ülke çıkarların a uygun çözümlere ulaşmadı ancak gerçek bir demokrasiye sahip olması ile mümkündür. Bu kitaptan onun işaretlerini alacağınızı umuyorum. Aynı şekilde Çıkış yolu kitabım 19.yy’dan beri büyük devletlerin başka ülkelerde kendilerine yakın iktidarları işbasına getirmek için neler yaptıklarını anlatmaktadır. Ulusal Çıkarlar kitabımda bugün bazılarının küçümsemeye çalıştığı ulusal çıkarları koruma anlayışının bütün devletler tarafından  nasıl öncelikle bir hedef olarak gözetildiği örnekleri ile vurgulanmaktadır.  Geleceği yakalamak ve Türkiye’nin gücü kitapları ise küreselleşme akımlarının geliştiği bir dünyada Türkiye’nin çağa ayak uydurması için neler yapması gerektiği yine dünyadan örneklerle anlatılmalıdır.  Bu kitapları biraz önce anlattığım bilgiler dışında değerlendirmenizden memnunluk duyacağım.  Bu vesile ile görüşlerimi dinleme fırsatını bana verdiğiniz için teşekkür ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2974/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Lozan Konusunda Türk Hukuk Kurumunda Yaptığı Konuşma &#8211; 24 Temmuz 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2941</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2941#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 03 Aug 2012 08:26:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2941</guid>
		<description><![CDATA[Lozan’ı biz her yıl gururla kutluyoruz. Dünyada hangi ülke Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan antlaşmaları kutluyor? Hiçbiri. Çünkü bu antlaşmalardan hiçbiri Lozan kadar şerefli değil. Bunlar savaşın mağduru olan devletlere diz çöktüren, onları teslim alan, onları boyunduruk altına alan antlaşmalardı. Bir tek Lozan Antlaşması I. Dünya Savaşını kaybeden bir devletin, savaşın galipleri ile eşit şartlarda [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Lozan’ı biz her yıl gururla kutluyoruz. Dünyada hangi ülke Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan antlaşmaları kutluyor? Hiçbiri. Çünkü bu antlaşmalardan hiçbiri Lozan kadar şerefli değil. Bunlar savaşın mağduru olan devletlere diz çöktüren, onları teslim alan, onları boyunduruk altına alan antlaşmalardı. Bir tek Lozan Antlaşması I. Dünya Savaşını kaybeden bir devletin, savaşın galipleri ile eşit şartlarda masaya oturup tam bağımsızlık, egemenlik ve eşitlik esasına dayalı olarak gerçekleştirmeyi başardığı bir antlaşmadır. Lozan’ı bir tarih olayı gibi düşünmek de kabil, Lozan’a giden yolu hatırlatmak da kabil ama en önemlisi bugünden Lozan’a bakarak Lozan’da biz ne sağlamıştık, bugün neredeyiz sorusunu sorarak bir değerlendirme yapmaktır.</p>
<p>Lozan’dan sadece 3-4 yıl önce İstanbul basınında yer alan bir yazıyı size okumak istiyorum. Alemdar gazetesinde Refii Cevat Ulunay diyor ki, “Osmanlı İmparatorluğu İngiltere’ye yanaştıkça daima kazanmış, uzaklaştıkça kaybetmiştir. Bizim için yol, İngiltere’nin açacağı yoldur.</p>
<p>Bu sözler size bugünkü bazı yazarları hatırlatıyor olabilir. Refii Cevat, başka bir yazısında diyor ki, “Biz Anadolu’daki Kuvayi Gayrımilliyecilerin işgal kuvvetleriyle baş edebileceklerini sanmıyoruz. Salah ve mevcudiyetimiz için bunların temsilcilerini yok etmemiz lazım.”</p>
<p>Atatürk ve arkadaşları için bunları söylüyor. “Millet Anadolu’yu soyup, kasıp kavuran Kuvayi Gayrımilliye’ye karşı, halifesinin ve tahtının etrafında birleşecektir.”</p>
<p>İşte değerli arkadaşlarım, teslimiyetçilik budur. Bugün pek çok insanı yazdığı yazılar ve yaptıkları konuşmalar dolayısıyla teslimiyetçilikle suçluyoruz. Biliniz ki, onların ahfadı da bunları yazmışlardı. Keşke o devirde yazılanların hepsini bugünkü dile çevirerek gençlere okutabilsek.</p>
<p>Peki bugün bu zihniyetin başka örnekleri de görünüyor mu? Evet. Mesela diyorlar ki bazıları, “Biz bu Kürt meselesini halledemezsek, başkaları gelir bizim adımıza hallederler.” Düşünebiliyor musunuz? Biz şu an bizden istenen tavizleri vermezsek yabancılar gelir bize daha ağır koşullarda çözüm getirirler, demek isteniyor.</p>
<p>O zamanki teslimiyetçilere karşı Atatürk ne diyor? “Güçsüz ve korkak insanlar herhangi bir felaket karşısında milletin de uyuşukluğa düşmesine ve çekingen duruma gelmesine yol açarlar. Derler ki biz adam değiliz ve olamayız. Kendi kendimize adam olma şansımız yoktur. Kayıtsız ve şartsız olarak biz varlığımızı bir yabancıya teslim edelim.”  Atatürk’ün tepki gösterdiği zihniyet budur. İngiliz cemiyetleri kurulmuş o zaman. Bunlar Türkiye’yi İngiltere’nin himayesi altına sokmak istiyorlardı. Bir de Wilson cemiyeti var İstanbul’da, onlar da ABD’ye bağlanmak istiyorlar. Telgraf çekiyorlar ABD başkanı Wilson’a, bizi himayeniz altına alın diyorlar. Türkiye Lozan’dan 3 yıl önce  o koşullarda yaşıyordu. Lozan’ın değerini anlamak için Lozan’da 3-4 yıl  önceki koşulları  hatırlamakta yarar var.</p>
<p>Peki yabancılar ne diyorlardı? Lozan sırasında ve sonrasında Türkiye’ye övgüler düzen yabancılar acaba Lozan’dan 3-4 yıl önce ne diyorlardı? 17 Haziran 1919. Osmanlı İmparatorluğu’nun Başbakanı Damat Ferit Paşa Paris’te, müttefik kuvvetlerin liderleri ile konuşuyor, ABD Başkanı Wİlson, İngiliz Başbakanı Lloyd George, Fransa Başbakanı Clemenceau, bakın ne diyorlar,  o kadar ağır sözler söylüyorlar ki, yenilir yutulur gibi değil. Bunları gençlere okutmak lazım ki, Lozan’ın kıymetinin anlasınlar. Clemenceau diyor ki, “Avrupa’da, Asya’da ya da Afrika’da hiçbir yer yoktur ki orada Türklerin hakimiyeti, refahı azaltmamış ve kültür düzeyini düşürmemiş olsun. Türklerin çekildiği hiçbir ülke yoktur ki refahı gelişmemiş, kültürü yükselmemiş olsun. Yani ister Hıristiyan Avrupa’sında, ister Müslümanların bulunduğu yerlerde Türkler daima kötülük getirmişlerdir.” Llyod George diyor ki, “Türkler Bir insanlık kanseri türüdür, yönettikleri toprakların içine işlemiş bir yaradır.” Bunları hatırlayınız. Birkaç dakika sonra size aynı Llyod Geroge’un söylediği başka sözleri anlatacağım. Farkı göreceksiniz ve nereden nereye geldiğimizi anlayacaksınız. O kadar baskı altındaydı ki Türkiye, 1920 yılının Ocak ayında Osmanlı İmparatorluğu’na bir Nota veriyor müttefik ülkeler, diyorlar ki, Milli Savunma Bakanınızı ve Genel Kurmay Başkanınızı 48 saat içinde görevden alacaksınız. İçişlerine müdahalenin bundan daha açık bir örneği olabilir mi? Atatürk’ün itirazlarına rağmen Osmanlı Hükümeti bunları değiştiriyor.</p>
<p>Bu gelişmeleri gördükten sonra bir de Sevr’i hatırlayalım. Sevr öyle bir antlaşmaydı ki, Türkiye’yi parçalıyordu, bölüyordu, Türklere küçük bir toprak bırakıyordu. Bunları biliyoruz. Ama Sevr’in bir hükmü var azınlıklarla ilgili onu hatırlayan azdır. Sevr’in 151. maddesi önemlidir. Diyor ki, azınlıklar konusunda müttefik ülkelerin bundan sonra alacakları tüm kararları Osmanlı İmparatorluğu kabul etmeyi önceden taahhüt eder. Daha ne olduğunu bilmediğiniz bir kararı peşinen kabul ediyorsunuz. Bundan daha açık bir teslimiyetçilik olamaz. Bilmediğiniz bir metni kabul etmek zorundasınız. Sevr’de bunu yazıyor. İşte biz bu Sevr’i yırtarak Lozan’ı yaptık ve bunu yapabilmek için de çok kanlı bir milli mücadele vermek zorunda kaldık.</p>
<p>Bunları yaptıktan sonra Lozan’a ulaştığımızda Türkiye orada Atatürk’ün talimatı ile, eşit, egemen ve bağımsız bir devlet olma kararı ile masaya oturdu. Bu talimat 14 maddedir. Burada diyor ki, Ermeni yurdu veya kapitülasyonları önerdikleri zaman derhal masadan kalkacaksınız. Size şunu hatırlatırım, o gün bunu diyorduk, bugün ne diyoruz? Kıbrıs’ta masadan kalkan taraf biz olmayalım.  Yani sizin hiç kabul etmeyeceğiniz koşullar gelecek ve siz masada oturacaksınız.  İç politikadan örnek vermek istemiyorum, bu güzide topluluk önünde. Bu sözleri iç politikada da  kullanıyoruz. Masadan kalkan taraf olmayı göze alacaksınız. Bakın biz Kıbrıs harekatından sonra II. Cenevre Konferansına gittik. Turan Güneş  Dışişleri Bakanımızdı . Bizi topladı resmi toplantıdan önce. Dedi ki arkadaşlar siz bu işleri bilirsiniz mesleğinizdir, masadan nasıl kalkılır? Biz dedik ki uyuşmazlık olur, anlaşmazlık olur o zaman kalkılır. Hayır onu sormuyorum, masadan nasıl kalkılır dedi. Sonunda dedik ki biz, siz neyi kastediyorsunuz? Şunu kastediyorum, ben masaya yumruk mu vuracağım, kağıtları mı çarpacağım, hiçbir şey söylemeden mi kalkıp gideceğim? Türkiye karşı taraf makul bir çözüme yanaşmayınca terk etti masayı. İşte yapılması gereken buydu, devlet adamlığı buydu. Türk heyeti basın toplantısı yaptı, niçin karşı taraf makul bir çözüme yanaşmıyor onu anlattık ve masayı terk etmekten başka hiçbir seçeneğimiz olmadığını açıkça ve gururla söyledik. Şimdi öyle bir döneme geldik ki masadan kalkmak bile ayıp, utanılacak durum haline geldi. Masadan kalkarsak çok yanlış bir iş yapacağız sanki. Adamlar haksız taleplerde bulunacaklar, biz oturmaya devam edeceğiz. Niye? Ayıp olur kalkarsak. Lozan’ı düşünürken bunları mutlaka hatırlamamız lazım.</p>
<p>“Üzerimizde çok baskı var, mecburuz bazı konularda taviz vermeye” diyorlar. Değerli arkadaşlarım, bugün ve bundan önceki dönemlerde Türkiye’ye yapılan baskıların hiçbiri Lozan’da İsmet Paşa’ya  yapılan baskılarla mukayese edilebilecek cinsten değil. O kadar ağır baskı yapmışlardı ki bunu anlatmak son derece zordur. Bunu en iyi Lozan&#8217;daki ABD gözlemcisi, Mc Grew anlatıyor. Diyor ki, “Bir gün aldılar İsmet Paşa’yı odaya müttefik ülkelerin liderleri, 7 saat öyle bir baskı yaptılar, bağırıp çağırdılar, masaya yumruklarını vurdular ki, New York’un zenci mahallelerinde yapılan bir sorgulama bunun yanında kibar bir akşam yemeği sohbeti gibi kalır.” Düşünün ne kadar ağır baskılara İsmet Paşa göğüs germiş.</p>
<p>Gerçekten İsmet Paşa’nın en önemli özelliklerinden biri de baskılara göğüs germekti. Lozan’da yaptığını II. Dünya Savaşı’na Türkiye’yi sokmak isteyenlere de yapmıştır. Orada da Churchill ve Roosevelt’e karşı büyük bir direnç göstermiştir. Çünkü O bir devlet adamıdır. Devlet adamları baskıya direnmesini bilen insanlardır. Dış baskılara boyun eğmeyen, ülkesinin menfaati için en zor şartlarda bile en büyük devletlere karşı direnmesini bilen insanlardır. İsmet Paşa’ya çok baskı yapıyorlar ve 1923 yılının Ocak ayının sonunda Şubat ayının başında bir gün Lord Curzon diyor ki size verilecek en son metin budur,. Bu metni akşam sekize kadar kabul ettiniz, yoksa bu iş burada biter ben Londra’ya giderim. Saat sekiz oluyor tüm gazeteciler merakla bekliyorlar. Türk tarafı herhalde kabul edecek diye bekliyorlar. İsmet Paşa çıkıyor odasından elinde melon şapkası, gayet güler yüzle iniyor merdivenlerden, gazetecileri selamlıyor, çekiyor gidiyor. Panik içinde soruyorlar, nereye gidiyorsunuz Paşam diye. Ankara’ya gidiyorum diyor. Gazeteciler soruyorlar paşam ne oldu diye. “Hiç, sadece esir olmayı kabul etmedim” diyor. Konferansı bitirmeyi göze alıyor. Bu savaş demek. O sırada Fevzi Çakmak’a talimat veriyorlar seferberlik yapın diye. Yeni bir savaşa hazırlıklı olun diye. Sonra yabancılar geri adım atıyorlar. Eğer haklıysanız davanızda baskılara direnerek sonuç alabilirsiniz. Ama bunu yapacak cesaretiniz olacak. Diplomasi cesaret demektir. Atatürk ve İsmet Paşa’nın bir diğer özellikleri de cesaretli olmalarıydı. Cesurdular, gerçekçiydiler, hayal kurmuyorlardı ama ülkelerinin haklarını ve menfaatlerini korumak için Türkiye’yi eşit bir devlet haline getirmek için her şeyi yapmaya hazırdılar.</p>
<p>Biraz önce belirttim. Sevr’in 151. Maddesini., Bizim ileride alacağımız kararları peşinen kabul edip uygulayacaksınız, diyordu. Lozan’da ne olmuş bu? Lozan’da 37. ve 44. maddeler var, İstanbul’daki Rumlara tanınan azınlık hakları. Ama bir de 45. madde var:  aynı haklar Batı Trakya’da yaşayan Müslümanlara da tanınacaktır, diyor. Bu yok Sevr’de, Lozan’da var. Lozan’ın farkı Türkiye’nin bu eşitliği kabul ettirebilmiş olmasıdır.</p>
<p>Teslimiyetçilikten bahsettim, bunun bir örneğini daha vereyim size. İngiliz muhipleri cemiyeti başkanı bir rahip, Rahip Fray. Bir numaralı üyesi Vahdettin. Üyelerinden biri İçişleri Bakanı Ali Kemal. Sait Molla da üye,  Rahip Fray’e bir mektup yazıyor. Diyor ki “Ali Kemal İçişleri Bakanlığından istifa etti ama Padişaha çok yakındır ve sözünü geçirir. Bu zatı elde bulundurmak gerekir. Bu fırsatı kaçırmayalım bir hediye takdimi için en uygun zamandır. Ali Kemal Bey talimatınıza harfi harfine uyacaktır.” İşte böyle bir ortamdan şimdi konuştuğumuz Lozan’ın koşullarına geldik.</p>
<p>Lozan için yabancılar ne diyor? İngiliz tarihçi Toynbee bile bakın Lozan konusunda diyor ki, “Türk delegasyonu Misak-ı Milli ile belirlenmiş olan toprak konuları, kapitülasyonlar, borçlar ve diğer milli çıkarlar konularında bir adım bile geriye atmamıştır. Hemen her konudaki milliyetçi istekleri Lozan’da müttefikler tarafından kabul edilmiştir. Dünya tarihinde bir eşi olmayan bir olayla karşılaşılmış, yenilmiş, parçalanmış bir ulusun, bu harabe içinden ayağa kalkması ve dünyanın en iyi ulusları ile eşit şartlar içinde karşı karşıya gelmesi ve bu büyük savaşın galiplerini dize getirerek istediklerini kabul ettirmesi şaşılacak bir şeydir. Neticede Lozan’da Türkiye büyük bir zafer kazanmıştır, yeni bir devletin ötesinde bir millet oluşturmuştur.”</p>
<p>Atatürk diyor ki,1922 yılının sonlarına doğru, biz 2,5 yıl öncesine kadar -1919’u kastediyor-, millet değildik. Şimdi millet olduk diyor. Türk milletinin ne olduğunu, kimliğini, her vesile ile açıkça vurguluyor. Cumhuriyetin temel taşının Türk milleti olduğunu da her vesile ile söylüyor. Peki, neymiş Türk milleti? 1924 anayasasının 88.maddesinde yazıyor, diyor ki, Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızız vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk sayılır. Bugün Türkiye’de siyaset yapanlar da dahil olmak üzere, herkes acaba çıkıp “hangi kökenden, mezhepten gelirsek gelelim biz Türk’üz” diyebiliyor mu? Türk milleti lafını son zamanlarda kaç kere duydunuz? Televizyonlardan hepimiz izliyoruz. Bu millet şunu yapar, millet bunu kabul edemez, bu millet şöyledir, böyledir, diyorlar. Peki bu milletin adı yok mudur? Türk milleti değil midir? Kendimize Türk milleti diyemiyor muyuz? Maalesef biz Lozan’da yarattığımız  o anlayışı, milli gücü, şu anda aynı kararlılıkla savunabilecek durumda değiliz. Gayet tabi Atatürk’ün ilkelerini benimseyen Türkiye’de on milyonlarca insan var. Ama bu ülkeyi yönetenler içinde kaç kişi bunu söyleyebiliyor? Açın bilgisayarlarınızı girin google’a politikacıların ismini yazın, virgül koyun ve Türk milleti deyin. bakın bakalım kaç kere bahsetmiş veya hiç bahsetmiş mi?</p>
<p>Llyod George’dan bahsettim, Türkler insanlık kanseridir falan diyordu, bunu söyledikten 4 sene sonra ne diyor? Kurtuluş Savaşı bitmiş, Türkiye başarı sağlamış, Llyod George, Avam Kamarasında kürsüye çıkıyor ve “İnsanlık tarihinde dâhiler pek ender görülür. Fakat kötü talih, Tanrı bir dâhiyi Türkiye’de dünyaya getirdi. Biz onunla çarpışmak zorunda kaldık. Mustafa Kemal gibi bir dahiyi yenmemiz imkansızdı” diyor ve kürsüden iniyor, istifa ediyor. Biz Kurtuluş Savaşı’nı biliriz, Lozan’ı biliriz ama pek azımız Atatürk’ün bu direnciyle, İsmet Paşa’nın çabalarıyla o devirde dünyanın en büyük devletinin başbakanını istifa etmek zorunda bıraktığımızı bilmez. Aynı şey Fransa meclisinde de oluyor. Diyorlar ki “haydutlarla antlaşma yaptınız.” Fransız Başbakanı Aristide Briand diyor ki, “dağ başında haydutlar diye isimlendirdiğiniz kahraman Mustafa Kemal ve onun tüm askerleri burada olsalardı teker teker hepsinin heykellerini dikerdik .Böylesine kahramanla bir antlaşma imzalamaktan gurur duydum.” İşte o zamanki Türkiye budur.</p>
<p>Türk Hukuk Kurumu düzenlediği için hukuktan bahsetmezsek haksızlık olur. Bu kadar değerli hukukçunun karşısında hukuktan da bahsetmek çok zor ama Atatürk’ün Ankara Hukuk Fakültesi’nin açılışında yaptığı bir konuşma var, müsaadenizle ona değineyim.  Son derece ilginçtir. Atatürk, o konuşmasında, bütün kanunların ancak dünyasal gereksinimlerden esinlenerek yapılması gerektiğini söylüyor. Yani ulema bilir falan demiyor. Gereksinimlerin değişmesiyle yenilikler olur ve bunun da hukuku olur. Yani gelişime kapalı değil. Bazıları, Atatürkçüler tutucudur, statükocudur, bilhassa geleneksel Atatürkçüleri biz sevmeyiz falan diyorlar. Fakat şunu bilesiniz ki Atatürkçülüğün hiçbir unsuru statükoculukla izah edilecek bir kavram değildir. Tam tersine Atatürk tutucularla mücadele ediyor, o yaptığı konuşmada da diyor ki “yeni ortaya çıkardığımız devrimin bir de hukuk yapısı olacaktır ve devrimin hukukçularını yetiştireceksiniz. Tarihimizde bazı eski kafalı hukukçular yenilikleri engellemişlerdir. 1453’te büyük bir zafer kazandı Türkler, İstanbul’u aldı. Ama o zamanki hukukçular matbaanın memlekete girmesine engel oldular. Ben egemenlik kayıtsız şartsız milletindir kavramını yasalaştırmak için çalışırken mecliste bazı hukukçular çıktılar karşıma, ‘Bu Osmanlı Anayasasına aykırıdır&#8217; diye engel olmaya çalıştılar. Ne zaman bir gelişme, devrim ortaya çıkmışsa onu engellemeye çalışan hukukçular olur. O yüzden bu geri zihniyetli hukukçularla mücadele etmek gerekir ve çağdaş zihniyetli hukukçular yetiştirmek lazımdır.”</p>
<p>Bazıları Atatürk Batı medeniyetlerinden bahsetmemiştir diyorlar. İşte bu konuşmada bahsetmiştir. “Biz Batı medeniyetinin hukuk düzenini kabul edeceğiz”  diyor. Son derece ilginçtir. Ondan sonra 9 ekim 1925’te cumhuriyet savcılarına hitap ediyor ve diyor ki “Bu mücadelemizin asıl amaçlarından biri zayıf olanları zorbaların baskısından ve entrikacıların aleti olmaktan kurtarmak ve Batı uygarlığını kayıtsız şartsız kabul etmektir”.</p>
<p>Sonra savcılardan beklediklerini anlatıyor ve diyor ki  “kamu hukuku adına ortaya koyduğu bir iddianın desteklenmesini sağlayamamanın bir cumhuriyet savcısı için övünülecek bir konu olmadığını hatırlatmak isterim.”</p>
<p>Atatürk tutukluları da düşünüyor. “Cezaevlerinin haftada bir mutlaka denetlenerek, yargılama olmaksızın, tutuklu kalanların kısaca nedenleri ile birlikte derhal en yakın müfettişliğe ve Adalet Bakanlığı’na bildirilmesi gerekir”, diyor.</p>
<p>Bir gazeteci var evi basılmış, bir takım yanlış işler yapmış, evinde bazı belgeler bulunmuş, mahkemeye verilmiş ve tutuklanmış. Bu gazeteci Lütfü Fikri Bey. Atatürk’ün hayatına karşı olan sözler içeren de belgeler bulunmuş. Atatürk bir mektup yazıyor Ankara İstiklal Mahkemesi başkanına. “Gazeteden izledim davayı, bizden farklı düşünceleri olduğunu anlıyorum. Benim şahsımla ilgili bazı olumsuz düşünceleri de varmış fakat benim onun hakkında hiçbir şikayetim yoktur, eğer aleyhinde başka önemli bir konu yoksa lütfen kendisine hoşgörü gösterin”, diyor. Mahkeme beraat ettiriyor. Bazılarının diktatör dedikleri Atatürk işte bu. Uygarlık, hukuk anlayışı bu.</p>
<p>Demokrasi anlayışı için de bir örnek verip bitirmek istiyorum. 1931 yılında ikinci seçmenlere mektup yazıyor diyor ki, Cumhuriyet Halk Fırkası olarak bütün milletvekilleri adaylıkları için aday göstermeyeceğiz. Bazı adaylıkları boş bırakacağız, sizden rica ediyorum hiçbir etki altında kalmadan kişisel görüşümüzü dikkate almadan bağımsız insanları Meclise sokun. Onları seçin ki mecliste muhalefet olsun diyor. Bugün muhalefetten çekinenler var, rahatsız olanlar var. Ama şunu bilesiniz ki, bazılarının diktatör dedikleri Atatürk muhalefete bu kadar önem veriyor. Bizim anayasamızda başka partilerin kurulmasını engelleyen hiçbir hüküm yoktur diyor. 1930 yılında Paris Büyükelçisini Fethi Okyar’ı davet ederek Serbest Fırka’yı kurduruyor. Kendi kız kardeşini Serbest Fırka’ya üye yaptırıyor. Muhaliflerin bağımsız milletvekili sıfatıyla meclise girmelerini sağlıyor. Daha sonra partide müstakil grup kuruluyor. Partide bir yanlış gördüğünüz zaman asla müsamaha göstermeyeceksiniz, bir yanlışı örtbas etmek Partiye en büyük kötülüktür, diyor. Bazılarının diktatör, otoriter dediği Atatürk bu.</p>
<p>Atatürk ve İsmet Paşa öyle bir devlet kurmuşlardır ki, bu devletin hedefi yalnız kalkınmada, yolların, barajların, limanların yapılmasında değil, düşüncede, hukukta da çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmaktır. Türkiye’nin o zamanki zihniyetle bugünkünü kıyasladığımız zaman gerisinde midir, ilerisinde midir? Siz karar verin. Bugün Türkiye maalesef dünyadaki demokratik ülkeler arasında tam 88. sırada. Kadın erkek eşitliğinde 132. sıradayız. Basın özgürlüğünde 148. sırada, yargı bağımsızlığında en arkalarda. AİHM kararlarında bütün Avrupa Konseyi üyeleri arasında hem son 50 yıllık rakamlarda hem de son 2011 yılı rakamlarında Türkiye en sonuncu veya en sondan 3 ülke arasındadır. Lozan’dan çıktığımız yolda vardığımız yer burasıdır. Bence bu gibi toplantıların faydası hem Lozan’ı yapanların, cumhuriyeti kuranların düşüncelerini aramızda konuşmak hem de bugün nerede olduğumuzu tespit etmektir. Ben inanıyorum ki Türkiye yine Lozan’daki hedefimize dönecektir. Halkımız Atatürk’ün devrimlerini içtenlikle benimsemiştir. İsmet Paşa’nın demokrasi anlayışını benimsemiştir.</p>
<p>Atatürk ve arkadaşları iç ve dış düşmanlarla sonuna kadar mücadele etmiştir. Atatürk diyor ki ben savaşa karşıyım, ülkenin savunması için yapılmadıkça savaş cinayettir. Ama benim topraklarımda gözü olanların sonuna kadar düşmanıyım da diyor. Bu zihniyet ile Türkiye Lozan’dan sonra Montrö’ye gitti. O, Boğazlar konusunda Lozan’dan da ileri bir antlaşmadır. Sonra yine Atatürk’ün başlattığı hareket ile Hatay bağımsızlığa kavuşturuldu. Kıbrıs harekatı da aynı temel anlayışla yapılmıştır. Kıbrıs harekatının hukuki dayanağı Lozan’ın 16. maddesidir. Menderes ve Zorlu Londra ve Zürih antlaşmalarını yaparken, Lozan antlaşmasının 16. Maddesine dayanmışlardır. O maddedeki herhangi bir antlaşma ile Yunanistan’a verilmemiş adaların kaderi ilgili ülkeler tarafından kararlaştırılır, hükmünden yararlanılmıştır. Kardak aynı şekilde Lozan’ın 16. maddesinden yararlanılarak Yunanistan’ın emrivakisinden kurtarılmıştır. Bizim geçmişimizde bunlar var. geleceğimizde neler olacak ona milletimiz karar verecek. Bu kararı verirken geçmişimizi çok iyi bilmemiz lazım, çocuklarımıza bunu çok iyi anlatmamız lazım. Biz bu memleketi  sokakta bulmadık. Bu memleket için bütün gücümüzle çalışmak bize bu devleti kuranların verdiği bir görevdir. Sıfatımız ne olursa olsun hepimiz bu görevi mutlaka yerine getirmeliyiz. Ben inanıyorum ki sonunda kazanan Türkiye olacaktır, Türk milleti olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2941/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Göztepe Gönüllüleri Derneği için Barış Manço Kültür Merkezi’nde Yaptığı Konuşma  11 Şubat 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2916</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2916#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 16 Feb 2012 10:33:21 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2916</guid>
		<description><![CDATA[Göztepe Gönüllüleri Derneği Sayın Başkanı, Değerli Arkadaşlar,
Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ediyorum. Bugünkü toplantımızı Türkiye’nin ve dünyanın çok ciddi gelişmelere sahne olduğu bir dönemde yapıyoruz. Aslında birbirinden bağımsız görünen pek çok iç ve dış olay arasında yakın bağlar var. İçinde yaşadığımız dünya koşullarında artık insan haklarına ilişkin konular devletlerin iç meselesi sayılmıyor. Devletler diledikleri gibi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Göztepe Gönüllüleri Derneği Sayın Başkanı, Değerli Arkadaşlar,</p>
<p>Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ediyorum. Bugünkü toplantımızı Türkiye’nin ve dünyanın çok ciddi gelişmelere sahne olduğu bir dönemde yapıyoruz. Aslında birbirinden bağımsız görünen pek çok iç ve dış olay arasında yakın bağlar var. İçinde yaşadığımız dünya koşullarında artık insan haklarına ilişkin konular devletlerin iç meselesi sayılmıyor. Devletler diledikleri gibi vatandaşlarına eziyet etmek hakkına sahip değiller.  Bu konuda devlet adamlarının, devlet görevlilerinin yargılanabileceği bir uluslararası ceza mahkemesi kuruldu. Eski Yugoslavya ve  Ruanda’da işlenen insanlığa karşı suçlar, uluslararası yargı tarafından işleme konuldu ve başta Miloseviç ve Karaziç gibi sanıklar bu mahkemede yargılandı. O bakımdan Orta Doğu’da cereyan eden ve binlerce masum insanın ölümü ile sonuçlanan olayları bu ülkelerin iç meselesi olarak saymak mümkün değildir. Son aylarda Suriye’deki demokrasiye direniş hareketlerine yönelik silahlı müdahalelerde yaklaşık 7.000 kişi hayatını kaybetmiştir. Onun için uluslararası toplumun öncelikli görevi bu kan dökülmesini sona erdirmek için gerekli bütün diplomatik girişimleri gerçekleştirmektir.  Bu amaçla BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan Arap Ligi’nin hazırladığı bir tasarı, Rusya ve Çin’in veto hakkını kullanması nedeniyle kabul edilmemiştir. Rusya’nın geçtiğimiz hafta içinde yaptığı üst düzey girişimlerin de somut sonuçları henüz alınmamıştır. ABD’nin ve AB ülkelerinin Suriye’ye karşı ekonomik yaptırım önermeleri de şu ana kadar somut sonuç vermediği görülmektedir.  Daha önce Mısır, Libya ve Tunus’ta yaşanan gelişmeler olayın ne kadar ciddi bir boyut kazanabileceğini göstermiştir. O ülkelerde de binlerce insan hayatını kaybetmiş, demokrasiye yumuşak bir geçiş sağlanamadığı için ciddi çalkantılar yaşanmıştır ve hala da yaşanmaktadır.  Kuşkusuz Suriye’de öncelikli hedef, silahların susması ve masum insanların öldürülmesine son verilmesidir. Ama ne yazık ki olaylar adım adım bir iç savaşa doğru gitmektedir. Bugünkü durumu bile aratacak gelişmelere tanık olabiliriz.  Bu kadar hassas bir dönemde Türkiye gibi bölgeye komşu bir ülkenin izleyeceği tutumun özel bir önemi vardır.</p>
<p>Bence Türkiye doğrudan veya dolaylı yolardan silahlı çatışmaların içine sürüklenmemelidir.  Bunun için silahlı gruplara destek vermekten kaçınmalıdır. Uluslararası yayın organları da bazı Suriyeli silahlı grupların Türkiye’de eğitildiğine dair bilgiler yayınlanıyor. Dün basına ulaşan bazı bilgilerden silahlı gruplarla bağlantılı bazı kimselerin Türk devlet güvenlik kuvvetlerince Suriye makamlarına teslim edildiği anlaşılıyor. Umarız ki bu bilgiler doğru değildir ve ilgili kuruluşlar derhal gerekli yalanlamada bulunurlar.</p>
<p>Siyasi düzeyde de Türkiye ilkeli bir tutum izlemelidir.  İnsan hakları ve demokrasi söz konusu olduğundan Türkiye’nin bölgedeki bütün ülkeleri kapsayacak ilkeli bir tavır sergilemesinde büyük yarar var. Amaç, bütün bölgenin demokrasiye, özgürlüklere, istikrara kavuşturulması olmalıdır. Bazı ülkelerin kendi ulusal çıkarlarından kaynaklanan tercihleri olabilir. Onlar bazı ülkelerde demokrasi hareketlerini destekleyip, bazılarını görmezlikten gelebilirler. Bu doğru bir yaklaşım değildir.  Ancak şunu da biliyoruz ki başta ABD olmak üzere büyük devletlerin bölgede önemli enerji ve ekonomik çıkarları vardır.  ABD, kendisi için hayati önem taşıyan petrol ithalatının %50’sini yurtdışından sağlamaktadır. Bunun da büyük bir bölümü Orta Doğu ülkelerinden gelmektedir. Dünyanın petrol tüketiminin %40’ı Hürmüz boğazından geçmektedir.  Dünyanın en büyük petrol üreticilerinin 5’i körfez bölgesinde bulunmaktadır. Bu gerçekleri göz önünde bulundurmadan, Orta Doğu’daki gelişmelere büyük devletlerin bakışını değerlendirmek zordur. NATO’nun eski başkomutanlarından orgeneral Wesley Clark, başkan Bush döneminde California’daki yaptığı bir konuşmada o dönemin siyasetini etkileyen neo-con’ların kendisine önümüzdeki 5 yıl içinde Orta Doğu’daki 7 ülkenin hükümetini değiştirmeyi planladıklarını açıklamıştı. Bu 7 ülke, İran, Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Sudan ve Somali’dir. Geçtiğimiz dönemde Irak yönetiminde değişiklik oldu, Suriye yönetiminin ABD tarafından tamamen gözden çıkarıldığı anlaşılıyor, Libya’da Kaddafi devrildi, Sudan ikiye bölündü. Şimdi en önemli hedef İran’dır. Çünkü İran Suudi Arabistan’dan sonra en önemli petrol rezervlerine sahip ülkelerden biridir. İran gibi bir ülkenin ABD karşıtı bir yönetim tarafından idare edilmesi öyle anlaşılıyor ki ABD’de ciddi  rahatsızlık uyandırmaktadır. Özellikle bu ülkenin nükleer teknolojiyi geliştirmesi ve nükleer silah üreteceği yolundaki iddialar, ABD’nin tepkilerine zemin hazırlamaktadır. Uluslararası Atom Enerjisi Komisyonu raporlarındaki kuşku verici ifadeler de bu kaygıları artırmaktadır. İran’ın nükleer silah üretmesi ihtimalinden en çok rahatsız olan ülke İsrail’dir. İsrail 1981 yılında Irak’ta, Osirak nükleer santral inşaatını hava bombardımanı ile imha etmiş, daha sonraki yıllarda da Suriye’deki benzeri bir santrali imha etmişti. Şimdi en kaygı duyulan senaryo İsrail’İn benzeri bir saldırıyı İran’daki nükleer tesislere yapması ve İran’In da elindeki Şahap-III füzeleri ile İsrail’e saldırmasıdır. İran’ın elindeki füzelerin menzili İsrail’e ulaşmaya yetmektedir .İran’ın bu füzelere nükleer başlık yerleştirme yolunda bazı çalışmalarına dair iddialar vardır. Eğer bu senaryo gerçekleşir ise İran’ın İsrail’e göndereceği füzelerin füze kalkanı sistemi ile havada imha edilmesi beklenir.  İsrail’in Aero III denilen kendi füze kalkanı projesi vardır. Ancak bu sistemin yeterli olmayabileceği ve İsrail’in ABD’den yardım isteyebileceği akla gelmektedir. Eğer NATO’nun veya ABD’nin füze savunma sistemi devreye sokulacak olursa kuşkusuz Türkiye’de Malatya’nın Kürecik ilçesinde inşa edilen radar sistemi bu operasyonda kilit rol oynayacaktır. Bu nedenle bazı İranlı komutanlar bir çatışma halinde bu füze kalkanına saldırı düzenleyebileceklerini söylemektedirler.  Bu senaryo gerçekleştiği takdirde Türkiye kendisinin sebep olmadığı bir savaşın içine sürüklenebilecektir.  Bunu önlemenin yoku İran’ın uluslararası Atom Enerjisi Ajansı ile tam bir işbirliği yaparak  imzaladığı Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşmasının öngördüğü denetime tam anlamı ile razı olmasıdır .İşte Türkiye’ye düşen görev İran’ı bu konuda komisyon ile işbirliğine ikna etmektir.</p>
<p>Suriye’deki duruma gelince, bu gelişmeleri İran’daki konulardan bağımsız olarak düşünmek kabil değildir. Çünkü İran’ın bölgeye yönelik konularında din ve mezhep unsuru önem taşımaktadır. İran halkının çoğunluğu Şii olan Irak ile, yönetimi Alevi olan Suriye’yle ve Lübnan’da askeri ve siyasi mevcudiyeti olan Hizbullah ile yakın ilişki içindedir. Diğer Arap ülkelerinden farklı olarak Irak da Suriye yönetimini desteklemektedir. Bu ciddi sorunların yanı sıra İsrail’in Filistin ile ilişkileri her zaman ciddi çatışmalara yol açabilecek niteliktedir.</p>
<p>Bütün bu konuların başka bir boyutu da şudur, Orta Doğu’daki özellikle Suriye’deki çatışmalar sona erdikten sonra nasıl bir siyasi tablo oltaya çıkacaktır? Sayın Başbakan birkaç ay önce Mısır, Libya ve Tunus’a yaptığı ziyaretler sırasında bu ülkelere laik devlet sistemini önermişti. Ne yazık ki her üç ülkede de şeriatçı rejimlerin iş başına gelmekte oldukları görülmektedir. Mısır’da yapılan seçimlerde Hizbullah örgütünün kurduğu parti ile ondan daha da radikal İslamcı Selefileri’n partisi kazanmıştır. Oyların yaklaşık %70’ini bu iki parti kazanmıştır.  Tunus’ta da Gannuşi’nin radikal İslamcı partisi başarılı olmuştur. Fas seçimleri de aynı şekilde. Libya’nın geçici yönetimi ülkenin şeriat rejimi ile idare edileceğini açıklamıştır. Suriye’de de muhalefet haraketlinin arkasında Müslüman kardeşlerin yer aldığı ifade edilmektedir.  Şam radikal Hamas örgütünün merkezi idi şimdi Hamas’ın Suriye-‘yi terk ettiği, başka bir Arap ülkesine yerleşeceği yolunda bilgiler var.</p>
<p>Diğer Orta Doğu ülkelerinde ne gibi gelişmeler olacağı şimdiden kestirilemiyor.  Yemen’de kanlı çatışmalardan sonra yumuşak bir geçiş sağlanmış olmakla birlikte bunun hangi siyasi gelişime yol açacağı bilinmemektedir. Bahreyn’de de gerginlik sürmektedir.</p>
<p>Özetle çatışmaların bitmesi halinde de önemli siyasi sorunlarla karşılaşılacağı açıktır. Türkiye’nin bölge ülkelerine örnek olması için demokrasi ve insan hakları alanlarında kendi eksikliklerini gidermesi gerekmektedir. Şu anda Türkiye kadın erkek eşitliğinde  dünyanın 122.ülkesi, basın özgürlüğünde 138.sırada, demokratikleşme alanında her geçen gün daha da geriye gidiyor. Tüm bu tabloyu değiştirmek için bütün bu konularda iktidar ile birlikte sendikalara, üniversitelere, basına büyük görev düşmektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2916/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
