<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Konferanslar, Konuşmalar</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/konusmalar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen’in Adana Atatürkçü Düşünce Derneği Konuşması &#8211; 14 Ocak 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2911</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Başkan, Çok Değerli Arkadaşlar,
Öncelikle nazik davetiniz için içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün sizlerle Türkiye’nin dünyadaki yeri ve dış politika sorunları hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.
Gerek ekonomik konularda gerek dış politikada, sosyal meselelerde, güvenlik alanında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle Türkiye’nin dünyadaki yerini doğru olarak tespit etmek ve zaman içinde Türkiye’nin konumunda ne gibi değişiklikler [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Başkan, Çok Değerli Arkadaşlar,</p>
<p>Öncelikle nazik davetiniz için içten teşekkürlerimi sunmak isterim. Bugün sizlerle Türkiye’nin dünyadaki yeri ve dış politika sorunları hakkında görüşlerimi paylaşmaya çalışacağım.</p>
<p>Gerek ekonomik konularda gerek dış politikada, sosyal meselelerde, güvenlik alanında sağlıklı bir değerlendirme yapabilmek için öncelikle Türkiye’nin dünyadaki yerini doğru olarak tespit etmek ve zaman içinde Türkiye’nin konumunda ne gibi değişiklikler olduğunu doğru saptamak gerekir.</p>
<p>Öncelikle şunu hatırlatalım: Türkiye bazı bakımlardan dünyada benzeri olmayan bir ülke konumundadır. Hem NATO, OECD, AGİT gibi Batılı kuruluşlara üye olan ve AB ile tam üyelik sürtecinde bulunan hem de İslam Konferansına üye tek devlettir. Batılı kuruluşlara üye olup da aynı zamanda Ortadoğu ülkelerine komşu olan tek devlettir. Halkı müslüman olup da çok partili laik demokrasiyi ve Batı medeniyetinin değerler sistemini benimsemiş tek ülkedir. Bu özelliklere sahip olup da Batı demokrasilerinin bütün kurumlarına sahip tek ülkedir.</p>
<p>Bu ve buna benzer özellikler, biraz önce de değindiğim gibi demokrasiyi ve laik sistemi benimsemiş bir ülke olan Türkiye’nin Ortadoğu ülkelerine de komşu olması, stratejik önemini daha da artırmaktadır. Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler göz önüne alındığında Tunus’ta başlayan özgürlük ve demokrasi hareketi, Mısır’a, Libya’ya, Bahreyn ve Yemen’e ulaştıktan sonra şimdi Suriye’de neredeyse bir iç savaşa doğru gitmektedir. Bu hareketlere ortak bir teşhis koymak kolay değildir. Her ülkenin kendine gore özelliği var. Ama bölgeye bir bütün olarak bakıldığı zaman bazı farklı durumlar da göze çarpıyor. Örneğin Tunus’ta nispeten az can kaybına yol açan gelişmeler Mısır’ın Tahrir Meydan’ında yüzlerce kişinin güvenlik güçleri ile öldürülmesi sonucunu doğuran çatışmalara dönüştü. Libya’da NATO’nun da müdahalesi ile büyük çaplı silahlı çatışma oldu, çok kanlı olaylar yaşandı ve Suriye’de ölü sayısı 5 bine yaklaşıyor. Bahreyn direnişçilerin eylemlerini Suudi Arabistan tankları ile bastırdı, Yemen’de iktidar değişikliği beklenirken çatışmalar devam ediyor. Irak’ta ABD müdahalesi üzerinden 8 yıl geçmesine rağmen hala bombalı saldırılar yüzlerce insanın hayatını alıyor. 100 binden fazla insanın bu sure içinde hayatını kaybettiği biliniyor. Bazı bölge ülkelerinde direniş hareketleri olmaması o ülkelerin diğerlerinden daha demokratik ve özgürlükçü olduğu anlamına gelir mi? Tam tersi ne o ülkelerde baskıcı rejimlerin olduğu herkesin bildiği bir gerçek.Bütün bu ülkelerde kan dökülmeden demokrasiye yumuşak bir geçiş yapılamaz mıydı? Öyle anlaşılıyor ki bazı eski liderler silah zoruyla koltuklarını koruyabileceklerine inanıyorlar ve bunun için kan dökmekten çekinmiyorlar.</p>
<p>Bu gelişmelerde yabancı ülkelerin rolü ne oldu? ABD’nin eski dışişleri bakanlarından Condalisa Rise, bu özgürlük ateşinin yakılmasında ABD’nin öncülüğündeki büyük Ortadoğu projesinin etkili olduğunu söylüyor. Oysa o projede halkı Müslüman olan bir ülkede demokrasinin vazgeçilmez şartı olan laiklikten bir kelime ile bile söz edilmiyor.</p>
<p>Türkiye’de laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu gerekçesiyle mahkum edilen bir siyasi partinin lideri olan sayın başbakanın Ortadoğu ülkelerine laik devlet düzenini önermesi son derece dikkat çekicidir.  Buna rağmen sayın başbakanın bu önerisinin destek bulmadığı ve bölge ülkelerinin birbirinin peşi sıra aşırı dinci yönetimlere doğru sürüklendikleri görülüyor. Kuzey Afrika’da 25 Kasım’da gerçekleşen Fas seçimlerinde çoğunluğu dinci eğilimli, Adalet ve Kalkınma Partisi 107 koltuk ile meclise girdi. Tunus’ta, Gannuşi’nin gene İslamcı eğilimli partisi 220 milletvekili olan mecliste 97 koltuk elde ederek iktidarı ele geçirdi, kendinden sonra gelen partiden 3 misli fazla oy aldı. Mısır’da öteden beri radikal dinci eğilimleri ile bilinen Müslüman Kardeşler ve ondan daha radikal bir eğilimi temsil eden Selefiler’in seçimlerin ilk turunda aldıkları oy toplamı %60’ı geçti.   Müslüman Kardeşler’in kurmuş olduğu Hürriyet ve Adalet Partisi, seçimin ilk aşamasında 56 sandalyeden 36&#8217;sını kazandı ve yüzde 36.6 oy alarak birinci parti olmuş, Selefi Nur Partisi ise yüzde 24.4 oy alarak seçimlerden ikinci parti olarak çıkmıştı. İkinci tur sonuçlarının da pek farklı olmadığı görülüyor, zira 58 bin 498 oy alan Hürriyet ve Adalet Partisi oyların yüzde 36.3`ünü alarak birinci, Selefi Nur partisi de yüzde 28  ile ikinci oldu. Suriye’de iktidardaki Alevi Baas yönetimini devirip Sünni ağırlıklı bir rejim kurmak isteyenlerin arkasında da büyük ölçüde de Müslüman Kardeşler olduğu ifade ediliyor.  Irak’ta iktidardaki Şii çoğunluğun son zamanlarda artan bir şekilde Sünni azınlığın saldırılarına hedef olduğu görülüyor.  Bu tablo neyi gösteriyor? Üzülerek söylemek gerekir ki bu gelişmeler Ortadoğu’da çağdaş, laik, özgürlükçü, demokratik bir devlet düzeninin yerleşmesinin uzunca bir zamana ihtiyaç göstereceği anlaşılmaktadır. Bölgenin bir süre daha iç çatışmalarla çalkalanacağı anlaşılıyor. Daha şimdiden Libya’da yeni rejimin çağrılarına uymayan silahlı grupların çatışmaya giriştikleri görülüyor.</p>
<p>Meselenin bir de bölge ülkelerini aşan boyutu var. İran’ın  nükleer silah üretme projesini sürdürdüğü yolundaki iddalar bölgede yeni çatışmaların olabileceği kaygısını doğuruyor. Wikileaks belgelerine göre 2010 yılında sayın Milli Savunma Bakanımızı ziyaret eden ABD savunma bakanının İran’ın bu politikasını sürdürmesi halinde bölgede bir çatışma yaşanabileceğini ve Türkiye’nin de bu çatışmanın dışında kalamayacağını söylediği görülüyor. Son günlerde Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına yönelik İran’ın ve ABD’nin karşılıklı tehditkâr sözleri de durumu büsbütün gerginleştirmiştir.</p>
<p>Böyle bir ortamda terör örgütü PKK,  bölgedeki istikrarsızlığın yarattığı ortamdan da yararlanarak, faaliyetlerini ve saldırılarını sürdürüyor.  ABD’nin Irak’ı terk etmiş olması Bağdat hükümetinin üzerine yeni sorumluluklar yüklemiştir. Bunlardan biri de ülkedeki bütün terör örgütleri ile tek başına mücadele etmektir. Ama öyle anlaşılıyor ki ABD askerleri ayrıldıktan sonra Irak’ta şiddet eylemleri artmıştır. Irak hükümeti ülkesindeki terör ile baş edecek ve bu terörün komşu ülkelere sirayetini engelleyebilecek bir konumda değildir.  Irak’ta dünyada örneği pek görülmeyecek bir şekilde 3 hatta 4 ayrı silahlı kuvvetin oluşu siyasi istikrara ulaşılmasını zorlaştırmaktadır. Tüm bu gelişmeler TBMM’nin 1 Mart tezkeresini reddederek büyük bir badireye girmekten ve orada yaşanan olumsuzlukların sorumluluğunu paylaşmaktan kaçınmasının ne kadar isabetli olduğunu gösteriyor.</p>
<p>Türkiye’nin Ortadoğu’ya yönelik izlemeye çalıştığı aktif siyaset maalesef şimdiye kadar beklenen sonuçları vermemiş hatta bir çok ülke ile yeni itilafların yaratılmasına yol açmıştır. İki yıl öncesine kadar İsrail ile Suriye arasında arabuluculuk yapan Türkiye bu konumunu kaybetmiştir. Çok yakın ilişkiler içine girdiğimiz Suriye ile büyük bir gerginlik yaşıyoruz. Irak’ın PKK ile mücadelesini sağlayamadık. Mahmur kampı hala kapatılamamıştır. Tüm çabalarımıza rağmen füze kalkanı projesinin radarlarının Malatya’ya yerleştirilmesinin İran’ın güvenliğine bir tehdit oluşturmadığı yolundaki söylemlerimiz öyle anlaşılıyor ki çok inandırıcı olamıyor.</p>
<p>Türk dış politikasının gündeminde olan diğer önemli konu ise Ermeni Sorunu’dur. Sözde Ermeni soykırımını inkar etmeyi suç sayan yasa tasarısı 10 Ocak’ta Senatoya geldi, 23 Ocak’ta tekrar gelecek. Cumhurbaşkanı Sarkosy tasarının yasalaşması için çaba gösteriyor ve diğer AB ülkelerini de 28 Kasım 2010 tarihli ve aynı amaçlı AB çerçeve antlaşmasını uygulamaya zorluyor.  Fransızların bir sözü var derler ki, en sağır insan bir şey duymak istemeyen insandır. Yani sizin haklı olduğunuz, insan duymak istemiyorsa, dikkate almak istemiyorsa, size hak vermemeyi başta kararlaştırmışsa ne yapacağız? O kadar çok belge var ki benim kütüphanemde belki 50 tane bu konuda yapılmış yayın, araştırma, arşiv vs. var. Yani herkes biliyor ki daha 19.yy.’ın ikinci yarısında Ermeniler teşilatlanmış, silahlanmış, ayaklanmış, Osmanlı Bankası’nı basmışlar, Anadolu’da zulüm yapmışlar, daha I. Dünya Savaşı başlamadan önce. Yabancı ülkelerin konsoloslarının raporları var o tarihte İstanbul’da, Anadolu’da görev yapan İngiliz konsolosluğu, Rus konsolosluğu neler yazmış. Bütün bunlar nereden kaynaklanıyor? I. Dünya Savaşı’nın başlaması ile birlikte aynı zamanda bir propaganda savaşı var. Bu propaganda savaşı bilhassa Almanlar ve İngilizler arasında yürütülüyor. Her ikisinin de propaganda bakanlığı var. İngiliz propaganda bakanlığının adı Wennington House. Çünkü çalıştığı binanın adı Wennington House. Bu bakanlığın amacı şu, savaş başlamış Almanlar, İngilizler ve diğer ülkeler arasında, İngilizler bunu baştan anlamışlar ki bu savaşı kazanmaları için ABD’nin savaşa girmesi lazım. Ama ABD savaşa girmek istemiyor ve de başlangıçta yaklaşık 2 yıl ABD savaşa katılmıyor. Onun için İngilizler düşünmüşler öyle bir propaganda yapalım ki ABD kamuoyu nezdinde ABD halkı, hükümetine baskı yapsın ve savaşa girmeye zorlasın. Bunun için Wennington House bir proje geliştiriyor. Bu projenin özü, 25 tane İngiltere’nin en ünlü yazarını, şairini, edebiyatçısını topluyorlar. Diyorlar ki, size çok gizli bir milli görev vereceğiz. Biz şu sırada Almanya ve Türkiye ile savaş halindeyiz, siz bu ülkelerin itibarını zadeleyecek, bunları yerin dibine batıracak, milletleri rencide edecek öyle yayınlar yapacaksınız ki sonra biz bu yayınları ABD’de değerlendirerek ABD’nin savaşa girmesini sağlayacağız. Almanya ve Türkiye aleyhinde çok ağır ifadeler içeren ve hiçbir aslı olmayan belgeler, kitaplar, raporlar yazıyorlar. Deniyor ki, sizin yazacağınız bu metinlerin doğru olması şart değil, biz sizden tarihi gerçekleri yazmanızı istemiyoruz ama halkı, özellikle ABD halkını, galeyana getirmek için yazmanızı istiyoruz. Bu kitapları İngiliz parlamentosu da destekliyor ve yalnız Türkiye ile ilgili yazılan kitap, makale, broşür sayısı 1156 tane. Bunların çoğu yok ortada ama bu kadar sayı yayın yapılmış. Almanlar için yayınlanan kitaplarda diyor ki, bu Almanlar o kadar gaddardır ki Belçika’ya girdikleri zaman işgal kuvvet olarak orada rastladıkları bütün bebeklerin bileklerini, ellerini kestiler. Yakaladıkları bütün papazları çan kulesine astılar, gibi iddialar. Türkler için de işte bu Ermeni iddialarını ele alıyorlar. Türkler o kadar gaddardı ki Ermenileri katlettiler, şu olaylar oldu falan. İngiliz parlamentosunun desteği ile Mavi Kitap yayınlanıyor, bir tane Türkiye için bir tane de Almanya için. Bu yayınları yaparken bir taraftan da Almanlar ABD’de propaganda yapmak istiyorlar. Ama o zaman Almanya’yı ABD’ye bağlayan bir tane telgraf hattı var denizin altından giden, İngiliz denizaltılar gidip bu hattı kesiyor. Bu bir propaganda savaşı. Bütün İngiliz propagandaları ABD’de dağıtılıyor ve millet galeyana geliyor. Bu baskıların da etkisiyle ABD savaşa giriyor. Bu savaşı İngilizler, ABD’nin desteği ile kazanıyorlar. Bu kitaplar nerede? Wennington House’ta. Bu arşivler açıklansa ne kadar iyi olur değil mi? Biz de bütün bu gerçekleri tarihi belgeleri ile daha da somut biçimde ilan ederiz dünyaya. Hadi soralım İngilizlere. Açıklayabilirler mi? Açıklayamazlar. Niçin? Çünkü hepsi yanmıştır. Kala kala birkaç tane kitap, bir de İngiliz kütüphanesinde bu kitapların şifresi niteliğinde bir belge. O belgede de Mavi Kitap’ta adı geçen referansların kim olduğu yazıyor. Bunları da görüyoruz ya misyoneler ya Taşnaklar. O bakımdan işin bu boyutunu bizim ortaya çıkarmamız lazım. Savaştan sonra İngiliz dışişleri bakanı Chamberlain çıkıyor avam kamarası kürsüsüne, elinde sallıyor Almanya için yazdırdıkları Mavi kitabı, diyor ki, arkadaşlar biz bu kitabı yazdırdık buna inanmayın, bu bir propaganda çalışmasıdır diyor. Bir İngiliz milletvekili var, o da bir kitap yazıyor 1932’de “Savaş Zamanı Yalanları” diye, bütün bu yalanları teker teker anlatıyor kitabında. Şimdi biz geçen dönemde mecliste iktidar ile muhalefet bir araya geldik dedik ki, bu Türkiye ile ilgili yayınlanan Mavi Kitabın da bir propaganda belgesi olduğunu İngilizlerin ilan etmesini istedik. İngiliz parlamentosuna müracaat ettik. İngiliz parlamentosu cevap veriyor, tam İngiliz cevabı, efendim bu kitabın bir propaganda belgesi olduğu doğrudur fakat içeriğinin ne olduğu hakkında doğru mudur yanlış mıdır, bunu söyleyecek durumda değiliz. Mavi kitabın özelliği şu, Ermenilerin en çok referans olarak kullandığı kitap ve sadece Türklerin Ermenileri katlettiği yazıyor. Peki Ermenilerin Türkleri öldürmesi ile ilgili bilgi var mı? Yok. Böyle savaş propagandaları karşımıza çıkıyor ve biz bunlarla mücadele etmek zorunda kalıyoruz. Kitaplar, yayınlar, konferanslar, bizim atalarımız cani değildir, şöyle böyle. Biz kendimizin masumiyetine ikna etmeye çalışıyoruz. Karşı taraf sürekli olarak Türkiye’ye taaruzda bulunuyor. O gün de bulunuyordu bugün de bulunuyor. Savaş propaganda belgelerinden yararlanarak bizim atalarımızı boy hedefi haline getiriyorlar. Fransızlar ne yapıyorlar bugün? Bu iddialara meşruiyet kazandırmanın ötesinde iddiaları inkar etmeyi bir suç haline getiren bir yasa hazırlıyorlar.  Biz buna nasıl mani olacağız? 1948 tarihli BM Soykırımla mücadele yasasına aykırı biçimde tarihimizi kötüleyecekler, haksız yere bizi soykırımla suçlayacaklar,  buna karşı milletçe tepki göstermemiz gerekirken ses çıkıyor mu? Gene gündem değişecek ve unutulacak ve neticede hep onlar kazanacak. Büyük bir abartma vardır. Tehcir yapılmıştır bunlar Çarlık orduları ile bir olarak bizim askeri birliklerimizin arkasını vurmuşlardır, silah depolarını yağmalamışlardır, köylerde vatandaşlarımızı öldürmüşlerdir, canlı canlı Türkleri camilere doldurup yakmışlardır, bunu söyleyen çıkyıor mu aramızdan? Hep savunmadayız, kendimizi mağdur gösteriyoruz.</p>
<p>İçinde bulunulan bu tabloyu karamsarlaştırmak mümkün. Ama bunlara bakarak kötümserliğe kapılmak yanlış olur. Biz çok daha zor koşulları aşarak başarıya ulaşmış bir milletiz. Kuva-i Milliye’yi yapanlar, Lozan’ı imzalayanlar, Cumhuriyet’i kuranlar bizim bugün karşılaştıklarımızla kıyaslanmayacak büyüklükte zorlukları aştılar. Biz de aşarız. Yeter ki, gerek yurt içinde, gerek dış politikada ulusal çıkarlarımızı koruma hedefinden sapmayalım. Dış baskılar karşısında teslimiyetçi politikalar izlemeyelim. Gerçekleri halka anlatmaktan, doğruları söylemekten çekinmeyelim. Halkımızı ayrıştırıcı cereyanlara esir olmayalım. Demokrasiye, Hukukun üstünlüğüne inanalım. Hukuku, insan haklarını tahrip etmek isteyenlere fırsat vermeyelim. Ülkemizin Cumhuriyetle kurulan eksenini, değerler sistemini tahrip etmeyelim. İşte o zaman bütün bu zorlukları yenerek Atatürk’ün ışıklı yolundan yürüyerek ülkemizi güvenliğe, refaha, huzura kavuşturabilir, halkımıza çağdaş bir yaşamın nimetlerini sunabiliriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2911/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in 5 Aralık 2011 Tarihli Boğaziçi Üniversitesi Öğrencileri ile Mülakatı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:14:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2905</guid>
		<description><![CDATA[Ben Dışişleri Bakanlığı’na girmeden önce önce Galatasaray Lisesi’ni sonra Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Orada Doktora yaptım. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdim. Çeşitli kademelerde yurtiçinde, yurtdışında görev yaptım. Bu arada Kıbrıs’ta 4 yıl görev yaptım. Sonra da Büyükelçi olarak da Danimarka, Almanya ve NATO’da bulundum. Aşağı yukarı 2,5 yıl kadar da Dışişleri Müsteşarlığı yaptım. Ondan sonra ayrılarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ben Dışişleri Bakanlığı’na girmeden önce önce Galatasaray Lisesi’ni sonra Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdim. Orada Doktora yaptım. 1964’te Dışişleri Bakanlığı’na girdim. Çeşitli kademelerde yurtiçinde, yurtdışında görev yaptım. Bu arada Kıbrıs’ta 4 yıl görev yaptım. Sonra da Büyükelçi olarak da Danimarka, Almanya ve NATO’da bulundum. Aşağı yukarı 2,5 yıl kadar da Dışişleri Müsteşarlığı yaptım. Ondan sonra ayrılarak siyasete girdim. milletvekili olarak iki dönem görev yaptım. 6 tane kitap yazdık bu arada. Daha çok dış politika ve uluslararası İlişkilerle ilgili. Almanya’da görev yaptığım sırada yurtdışındaki işçilerimizin sorunları ile yakından ilgilenme fırsatı buldum.</p>
<p>Hep böyle sorunlardan, sıkıntılardan bahsediliyor. Önce başarıdan bahsetmek lazım. Türk vatandaşları önce işçi olarak 1960’lı yılların başında başka bir kültür, başka bir din, başka gelenekler olan bir ülkeye gidiyorlar. Orada en zor işlerde çalışıyorlar ama kendilerini kabul ettiriyorlar. Çalışkanlıkları ile dürüstlükleri ile çocuklarını yetiştiriyorlar, onları Alman okullarında okutuyorlar. Ben oradayken yaklaşık 500.000 Türk çocuğu Alman okullarında okuyordu. 20.000‘den fazla Türk çocuğu da üniversitelerde okuyordu. Bu bir kere çok büyük bir başarıdır. Bunu öncelikle kabul etmek lazım. İkinci, üçüncü nesil Türkler daha da iyi uyum sağladılar, daha da başarılı oldular. İş hayatında, bilimde, sanatta, kültürde, sporda öne çıktılar. Almanya’nın en önemli bilimadamları arasında, sporcuları, ziraatçileri arasında Türkler de var. İşin bu boyutunu önce görmek lazım. Sorunlar tabiki var. Olmaması mümkün değil bu zor koşullarda. En önemlisi bence Almanya’daki yabancı düşmanlığıdır. Çünkü yabancı düşmanlığı oradaki vatandaşlarımızın can güvenliğini tehdit ediyor. Kendilerini güvende hissetmiyorlar. 20‘den fazla Türk vatandaşı maaalesef bu saldırıların sonucunda hayatını kaybetti ve bir çoğu yaralandı. Günlük yaşamlarında bunun sıkıntısını çok çektiler. İkinci sorun eğitimle ilgii. Çünkü eğitimde kendi ana dilleri eğitimi alanında bazı zorluklar yaşanıyor. Almanya’da eğitim merkezi hükümetin yetki alanında değil, eyaletlerin yetki alanında. Birçok eyalet Türkiye’de yetişmiş üğretmenlerin gelip Alman okullarında ders vermesini kabul etmiyor. Bu ciddi bir sıkıntı. Anaokulu problemi de var Almanya’da. Danimarka’da hemen hemen bütün çocuklar anaokuluna gidebiliyor, Almanya’da gidemiyor çünkü anaokulları kilisenin denetimi altında. Bu nedenle gönderemiyor Türkler. Özellikle maddi açıdan birden fazla çocuğu olan kişilerin anaokuluna çoccuklarını göndermeleri çok zor. Almanya’da anaokullarının sayısı da yetersiz. Bunlardan başka sorunlar da var tabi. Sosyal alanda, ekonomik alanda, işsizlik alanında çektikleri sıkıntılar var. Tüm bunları biliyoruz. Buna karşı çare bulacaksınız. Mesela bu yabancı düşmanlığı konusunda biz çok yoğun çaba gösterdik Alman TV’lerine sık sık çıkarak Alman toplumunu buna karşı bilinçlendirmeye çalıştık ve Almanya’da büyük bir tepki oluştu bu yabancı düşnamlığına karşı ama ne yazik ki bu sorunu bitiremediler. Sanki bir hastalık haline geldi Almanya’da. Eğitim alanında da çok çaba gösterdik. Türk çocuklarının anaokuluna gitmesi için dernekler kurduk. Öğrencilerin daha iyi eğitilmeleri için proje başlattık. Orada eğitim gören üniversite öğrencilerimizin her biri birkaç çocuğu alarak orada onları kendi kardeşleriymiş gibi eğittiler, derlerine yardımcı oldular, tiyatroye, kütüphaneye götürdüler. Çok başarılı bir proje oldu. Almanların da tabi bazı projeleri var ama yani doğrusunu isterseniz Almanların bu projelerinin çok da başarılı olduklarını söyleyemeyeceğim.</p>
<p>Bununla ilgili bir görevlileri var yabancılardan sorumlu bir makam var, sorunlarının çözümü için. Artık yabancıların sayısı çok fazla. Almanya’nın bununla baş etmek için daha kapsamlı bir teşkilatlanmaya ihtiyacı var. En kötüsü de Almanya, bu entegrasyon işini kendi meselesi sayıyor ve Türklerle yürütülecek bir proje olarak görmüyor. Biz her ne kadar Mümtaz Soysal Dışişleri Bakanı zamanında böyle bir antlaşma imzaladıysak da Almanya ile pek fazla yürümedi. Bir de orada tabi çok fazla terörist vatandaşımız var. Bunlarla mücadelede de her ne kadar Almanya PKK’yı yasaklasa da, mücadelede çok yeterli olduğunu söyleyemem Almanya’nın. Özellikle bunların Türkiye’ye iadesi konularında çok geride kaldılar. Türkiye ile Almanya araısndaki ilişkilerde özellikle Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkması nedeniyle en parlak dönemlerinden birini yaşamıyor. Bunun tabi orada yaşayan vatandaşlarımız üzerinde de etkileri oluyor. Türkiye’nin tam üyeliğine karşı çıkan çevreler bu doğrultuda bir komuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Bu da oradaki vatandaşlarımızı üzüp, rencide ediyor. Oysa Almanya’yı ikinci vatanları gibi kabul ediyorlardı. Böyle bir ülkede Türkiye’ye karşı söylemler. Bir taraftan Almanya içinde hem aşırı sağcıların eylemleri hem terörist örgütlerin eylemleri, bunlara karşı hükümetin yeterli önlemi almaması orada yaşayan vatandaşlarımızı gerçekten üzüyor. Bu sorunların çözümleri için Türkiye ile Almanya arasında daha samimi bir işbirliğine ihtiyaç var ve bunun henüz kurulduğunu söyleyemem.</p>
<p>Bir Alman filozofu demiş ki biz Türkiye’den işçi bekliyorduk insanlar geldi demiş. Onları işçi olarak makina gibi çalıştıracaklar, sonra geri gönderecekler. Ama sonra Türkler ailelerini falan da getirince, oraya yerleşince bir sosyal boyut kazanmoş bu iş. İnsanların çoluğu, çocuğu var, onların eğitimi var, günlük yaşantıları var, kültür ihtiyacı var, pek çok ihtiyacı var. Şimdi Alman toplumu ile farklı yönleri de var her ne kadar entegrasyonu savunuyorsak da bu insanların kültürel kimliğinin de muhafaza edilmesi gerekiyor. Asimilasyon dediğimiz kültür özelliklerini kaybederek bir toplumun parçası olması bizim hedefimiz değil. Türkler de bunu istemiyor. Alman vatandaşlığına geçen pek çok Türk var fakat bunların hepsi hemen hemen kendi kültürel değerlerini korumak istiyorlar. Türkiye ile bağlarını korumak istiyorlar. Yani Türkiye’den kopartılmalarını hem onlar istemiyor hem biz istemiyoruz. Almanlar da asimilasyon konusunu açıkça söylemeseler de biraz bu bağlardan rahatsız olduklarının izlenimini veriyorlar.</p>
<p>Bizim Almanlarla birlikte açtığımız anaokullarından birini kundakladılar aşırı sağcılar. Bu üzüntü verici bir olay olduğu gibi hangi boyuta ulaştığını da gösteriyor. Fakat olumlu tarafı şu ki o zaman ki Alman Dışişleri Bakanı başkanlığında, yabancılarla uyum ve işbirliğini amaçlayan bir dernek kurulmuştu ve onlar da bu okulun yeniden yapılanmasında büyük katkı sağladılar ve bu aşırı sağcılara boyun eğmediler.</p>
<p>Bazıları bunu eski Nazilerin çocuklarının, torunlarının tahrik ettiğini düşünüyor. Bir de eski doğu Almanya’da özellikle işsizlik gibi sorunlar ortaya çıkınca bazı aşırı gruplar bunun sorunlusunun yabancılar, Türkler olduğunu söylediler. Onlar işlerimizi aldılar biz işsiz kaldık! Yani Almanya’da iki Almanya birleşmesinden sonra belli bölgelerde işsizlik arttıysa bunun sorumlusu Türkler’dir izlenimini yarattılar. O nedenle Türkler’e karşı saldırılar düzenlediler. Bu saldırıların önemli bir bölümünün eski Doğu Almanya’da çıkması tesadüf değil. Buna karşı işsizliğin gerçek sebebinin Türkler olmadığını anlatmakta Alman hükümeti yeterince etkili olamadı. Yani bu Almanya’da ciddi bir sorundur. Geçmişini düşünecek olursak Almanya’nın, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Naziler’in iktidara gelişi ve ondan sonra yaptıkları savaş hariç 20 milyon insanın hayatına mal olan aşırı şiddet uygulamaları insanların hafızasında çok ciddi kaygılar uyandırıyor. Her hangi bir Avrupa ülkesindeki aşırı sağcı hareket gibi görünmüyor da bu daha vahim, daha ciddi ve tehlikeli bir hareket gibi görülüyor. Almanya’nın özgürlükçü ortamından yararlanıyorlar. Bunların aşırı sağcı partileri var. Bu partiler her ne kadar Liberal Parlamento’da temsil edilmiyorsa da bazı eyaletlerin parlamentolarına girecek kadar oy aldılar. O nedenle bunlara yakından bakmak lazım. Hem Almanya için hem orada yaşayan diğer Türkler ve yabancılar için bir tahdit unsuru olmaktan çıkarılması lazım.</p>
<p>Çözüm için Türkiye ve Almanya’nın daha kapsamlı, daha ciddi içerikli bir işbirliği yapması lazım. Sorunların birlikte espit edilmesi lazım. Türkiye’den kaynaklanan sorunları, Türkiye’nin açık kalplilikle kabul etmesi lazım, Almanya’nın da benimsemesi lazım ve bu sorunların birlikte masaya yatırılıp çözüm önerileri aranması lazım. Şimdi Türkiye ile bağlantılı sorunları da var Almanya’daki Türklerin. Özellikle Alman vatandaşlığına geçmiş olanların Türkiye’deki haklarının kaybolmaması lazım. Buna da Türkiye’nin bir çare bulması lazım. Türkiye’nin Almanya’daki Türkleri, altın yumurtlayan bir tavuk gibi görmemesi lazım. yani çalışssınlar, para göndersinler, Türkiye bu paralardan yararlansın ekonoinin kalkınması için, biz onlara karşı yeterince katkı sağlamayalım, bu olmaz. Oradaki vatandaşlarımıza mutlaka katkı sağlamak lazım, onlara sahip çıkmak lazım, belki hükümet düzeyinde daha kapsamlı bir örgütlenme lazım bu konuda.</p>
<p>Almanya’da eğtim gören, çalışan pek çok insan var. Bunlar Türkiye için bir hazinedir. Bunların içinde Türkiye’ye dönüp yerleşenlerin sayısı çok yüksektir. Bu Türk sanayisi açısından inanılmaz bir nimettir. Bilimadamları var çok sayıda. Alman üniversitelerinde eğitim veren çok sayıda değerli insanlarımız var. Bunların Türk üniversitelerinde eğitim vermesi lazım. Orada birikimi olan insanlar var. Türkiye’ye dönüp iş kurmak isteyenler için özel bir katkı sağlanması lazım. Şimdi Çin’in kalkınmasında en önemli katkıyı sağlayan unsurlardan biri yurtdışında eğitim gören, para kazanan, sermaye sahibi olan Çinlilerin Çin’de yaptıklar ıyatırımlardır. Biz Çin’in sağladığı bu başarıyı Türklere de sağlayabiliriz. Yurtdışında yerleşik olup da Türkiye’de yatırım yapmak isteyen vatandaşlarımıza maalesef bürokratik güçlükler çıkartıldığını görüyoruz. Oysa bunların projelerinin desteklenmesi lazım. Yurtdışındaki işadamlarımızın, eğitimcilerimizin, bilimadamlarımızın, sanatçılarımızın, kültür insanlarımızın desteklenmesi lazım. ABD’de, Fransa’da, Kanada’da yaşayan Türkleri büyük bir değer, servet gibi görürsek bütün dikkatimizi sadece sorunlara değil de bu potansiyele de çevirirsek, o zaman inanıyorum ki çok daha doğru bir iş yapmış oluruz. Sanayi için düşünün mesela, Türkiye’de neler yapılmaz bu değerlerle. Yeter ki onları bilelim ve değerlendirelim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2905/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Beykent Üniversitesi Televizyonuna Verdiği Mülakat, 9 Aralık 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:13:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2904</guid>
		<description><![CDATA[Bu gençlerin, halkın protesto gösterilerini, ayaklanmalarını iki ayrı grupta düşünmek lazım. Bir tanesi bir kere dünya çapında baktığımız zaman dünyadaki yerleşik düzen özellikle ekonomik düzen çok ciddi sıkıntılara yer açıyor, gelir dağılımı bozukluğuna yol açıyor, yüksek oranda işsizliğe yol açıyor. Sosyal tedbirler yeterli değil. O bakımdan dünyanın genel kuralları şimdiye kadar uygulanan genel yaklaşımlar halkta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu gençlerin, halkın protesto gösterilerini, ayaklanmalarını iki ayrı grupta düşünmek lazım. Bir tanesi bir kere dünya çapında baktığımız zaman dünyadaki yerleşik düzen özellikle ekonomik düzen çok ciddi sıkıntılara yer açıyor, gelir dağılımı bozukluğuna yol açıyor, yüksek oranda işsizliğe yol açıyor. Sosyal tedbirler yeterli değil. O bakımdan dünyanın genel kuralları şimdiye kadar uygulanan genel yaklaşımlar halkta tepki uyandırıyor. Bu tepkiler bir çığ gibi bir ülkeden başkasına sirayet ediyor. Aynen sizin dediğiniz gibi 1968 olaylarında olduğu gibi bir ülkenin sınırları içinde kalmıyor çünkü her ülkenin gençleri özellikle bu sıkıntıları, kendi hayatlarına doğrudan doğruya yansıyan bu probleri protesto ediyorlar. Daha iyi, daha adil bir düzen istiyorlar. Yani açıkçası kapitalizmin her derde deva olacağı inancı bu gelişmelerle iflas etmiştir. Özellikle ABD ve Avrupa’da yaşanan büyük ekonomik kriz, mevcut kurum ve kuralların artık geniş halk kitlelerini tatmin edecek sonuçlar vermediğini, sosyal destek önlemlerinin alınmadığını ortaya koymuştur. Bütün bunlara karşı dünyada genel bir tepki var ve bu tepkinin başını da gençler çekiyor. Bu bir. Ortadoğu’da farklı. Çünkü diğer ülkelerde, Hindistan’da, Şili’de, Yunanistan’da ortaya çıkan tepkiler neticede demokratik yapılara sahip ülkelerin içindeki gençlerin, bu demin söylediğimiz mevcut düzene tapkileri. Oysa Ortadoğu’da olmayan bir demokrasiyi getirmek için mücadele ediyorlar. Yani çok uzun yıllardan beri hemen hemen hiç yani 20.YY’ın başlarından beri İran’daki demokratikleşme hareketi bir tarafa bırakılırsa, Türkiye hariç tabi, bu bölgeye hiç demokrasi gelmemiş. Dünyada insanların demokrasi içinde yaşadığını gören bu ülkelerin halkları artık otoriter ve diktatoryal rejimlere tepki gösteriyorlar. Ortadoğu’da durumun bir başka özelliği var, evvelce bu ülkeler otoriter rejimlerle yönetilirken büyük devletler bundan ciddi rahatsızlık duymadılar hatta hiç rahatsızlık duymadılar. Çünkü onlar için önemli olan bu bölgelerdeki petrol ve doğal gaz yataklarının kendi çıkalarına işletilmesiydi. Çünkü büyük devletlerin ekonomileri açısından bu olağanüstü önem taşıyordu. Yani bölge halkı demokratik olsun da varsın bizim çıkarlarımıza hizmet etmeyecek yönetimler de iş başına gelsin demedi kimse. Herkes kendi çıkarını düşündü. Ama bu noktada artık bu ülekelrin halkı da patladı ve bu baskıcı rejimlere daha fazla devam edemeyeceklerini söylediler. Bu noktadan sonra iki seçenek var önümüzde, bir tanesi bu ayaklanmaların sonucunda görevden uzaklaştırılan eski otoriter liderlerin yerine kim gelecek? Yani halkın istediği, halkın özlemlerine cevap verecek, çağdaş, demokratik yönetimler mi gelecek? Yoksa gene bir şekilde büyük devletlerin dümen suyundan gidecek, içeride de din faktörünü siyasete hakim kılıcak şeriat düzenini güçlü biçimde uygulayacak liderler mi gelecek? İşte burada tehlike başlıyor. Çünkü yapılan ilk seçimlerde hem Tunus’ta hem Mısır’da görüldü ki daha çok otoriter dinci partiler daha fazla oy kazanıyor. Böylelikle bu ayaklanmaların başlangıcında en azından beklenen hedeften uzaklaşılmış oluyor. Mısır’da oyların %60‘ından fazlasını Müslüman KArdeşler ile onlardan daha da radikal Selefiler aldı. Bu ne demek oluyor? Bunun için mi yapılmıştı bu ayaklanma, bu halk hareketi, bize daha da dinci, daha da otoriter, kökten dinci bir rejim gelsin diye mi yapılmıştı? Tunus’ta seçimler oldu açık farkla dinci bir parti kazandı. Libya’da daha seçim olmadan geçici konsey ilan ettiğimiz şeriat devleti olacak. Suriye’de işte ayaklanmalar var fakat anlıyoruz ki orada da Müslüman Kardeşlerin duruma hakim olma niyetleri var. Bu biraz zaman alacak öyle anlaşılıyor ki bölgenin gerçek bir demokrasiye, çağdaş bir dünya anlayışına kavuşması çok kolay olmayacak. Bir de dünyanın seçici davrandığını görüyoruz. Yani ayaklanma mesela Libya’da, Suriye’de olunca tepki gösteren ülkeler, Bahreyn’de olunca tepki göstermiyor. Bahreyn’deki ayaklanmaların Suudi tankları ile bastırılmasına bir tepki yok. Türkiye de aaynı havaya giriyor. Tepkisi yok. Türkiye bir yerde burada Batı ülkeleri kime tepki gösteriyorsa ona tepki gösteriyor. Halkı sokağa dökülmemiş fakat son derece otoriter rejimlerle yönetilen ülkeler ile ilgili bir şey söylendiği yok. Ne büyük devletler söylüyor ne Türkiye söylüyor. Bu da çifte standart getiriyor. demek ki biz demokrasi, indan hakları, vs. sözlerini kullanırken gerçekte bundan bahsetmiyoruz da değişmesini istediğimiz bazı yönetimlerin değişmesi için tavır sergiliyoruz. Yani sadece çatışma olunda aklımıza geliyor demokrasi, insan hakları. Ama bir ülkede halk henüz sokağa dökülmemişse biz o ülkeyi sanki demokratik bir ülke gibi kabul ediyoruz ve onlara yöneliik hiçbir eleştirimiz yok. Yanlış olan bu. Türkyie’nin de buna dikkat etmesi lazım. Çünkü Türkiye emperyalizme karşı direnişin bir ürünü olan bir devrim ile kurulmuş ve bütün doğu halklarının emperyalizmden kurtuluşu hedefi ile Atatürk yola çıkmış, bunu kendisi de söylüyor. Bizim gibi bir ülkenin bu konuda daha dikkatli olması lazım. Başka ülkelerin izdüşümünde, dümen duyunda politika izler gibi bir izlenim vermemesi lazım. Bunu yapamayacaksanız, gücünüz yetmiyorsa, büyük devletlerden farklı, tüm bölgeyi kapsayan bir politika izleyecek tutumunuz, durumunuz yoksa, o zaman bu kadar aktif bir şekilde ortaya çıkmayacaksınız, başka devletlerin buradaki jandarması rolünü oynamayacaksınız. İnsan hakları ile ilgilenmek doğru, bölge ile ilgilenmek doğru ama ilkeli olmak ve çifte standart uygulamama kaydı ile.</p>
<p>Bu insanlar büyük zahmet ve emekle okulları, üniversiteleri bitiriyorlar fakat bitirdikten sonra çoğu zaman işsiz kalıyorlar. Yani gençler arasındaki işsizlik hemen hemen tüm ülkelerde genel işsizlikten daha fazla. Türkyie’de %25 civarında mesela, her ne kadar %10 dense de, gençlerin %25’i işsiz. Daha üniversitede okurken umutsuzluk ile okuyorlar. Bu üniversiteyi bitirince bu kadar güçlükleri aşıp da diplomamızı alınca ne olacağız? Bu insanlar evlenecek, bunların ailesi olacak, çocukları olacak. Yani işsiz olarak hayata atılmak gerçekten tahammül edilemeyecek bir durumdur. Yani ekonomik düzen bu sonucu doğuruyor. Burada temelde bir yanlışlık var. Şimdi AB de kabul ediyor, AB temel yasasını oluştururken isabetli davranmadık, gözden geçirip yeni bir temel yasa kabul edelim diyorlar. Onlar da farkındalar ki bu idare edilemeyecek bir duruma gelmiş. Demokrasi ile övünen AB ülkelerinin iki tanesinde İtalya ve Yunanistan’da, seçimle gelmemiş yönetimler hükümette. Demokrasilerde bürokrat hükümeti var mı? Halk kimi seçerse, hangi partiyi seçerse o iktidar olur. Ama bütün siyasetçiler kenara çekilecek teknisyenler ülkeyi idare edecek. Çünkü artık demokratik yöntemlerle bu ülkelerin yönetilemeyeceğini anladılar. Öyle kurallar var ki, tabi yönetimlerin de hataları var kabul etmek lazım, ama onun dışında o kadar dar bir ceket içine hükümetler kurulmuş ki orada bir esneklik yok. Bir hareket marjı yok. Kriz halinde durumu düzlentecek mekanizmalar ön görülmemiş. Bedelini halk ödüyor ama. Gençler, işsizler, sıkıntı buradan kaynaklanıyor. Aynı sorunlar Türkyie’de de var aslında am gençler pek fazla tepki gösteremiyorlar, gösterildikleri zaman da çok sert polis tepkileri ile karşı karşıya kalıyorlar. Tutuklanıyorlar,aylarca hapiste kalıyorlar. Tepkileri olmadığı ya da durumdan memnun kaldıkları için değil de tepki göstermenin bedelinin çok yüksek olduğu için Türkiye’de diğer ülkelerdeki gibi gençlik hareketleri görülmüyor. Bunu yapana ağır cezalar verirseniz o zaman toplumda demokrasinin getirdiği subapları tıkamış oluyorsunuz. Bunlar yanlış şeyler.</p>
<p>İran Şahı, Afgan Kralı gelip Türkyie’den ilham almışlar, Atatürk’ün tavsiyelerini sormuşlar, ne yapmamız gerekir diye, Atatürk de çeşitli vesilelerle Türkyie’nin örnek bir devlet olması gerektiğini söylemiş. Ama bugün Türkiye demokrasi örneği olacak durumda mı? Dünyada en fazla gazetecisi hapiste olan bir ülke basın hürriyetine öncülük yapabilir mi? Kadın-erkek eşitliinde 122.sırada olan bir ülke bu konuda bölgeye örnek olabilir mi? Yargı bağımsızlığında örnek olabilir mi? Maalesef uluslararası istatistiklere göre Türkiye dünya ülkeleri arasında demokrasi sıralamasında 89.sırada geliyor.</p>
<p>Kadınların toplum hayatında çok özel sorumlulukları var. Yani bir ailede eşi issiz ise kendisi işsiz ise o aileyi nasıl kurup, yetiştirecek? Hayatın sıkıntılarını çekenlerin başında kadınlar geliyor ve aile içi şiddete ve çevvre baskısına da maruz kalıyorlar bu kadınlar. Türkiye gibi ülkelerde en dertli insanların başında kadınlar geliyor. O bakımdan bu tepkileri kadınların göstermesi şaşırtıcı değil bence. Erkekler de bu tepkileri gösteriyorlar çünkü bir çoğunun geleceğe ait umutları kalmamış. Yani piyangodan çıkar gibi iş. Üniversiteyi bitirdiniz ama iş garantisi yok. Diyelim ki 4 çocuktan birinin işi olmayacak, o nasıl yaşayacak? Bu sıkıntıları daha tahsil yaşlarında hissediyorlar ve buna tepki gösteriyorlar. Bu tepkileri sağlıklı değerlendirmek lazım ve onlara kızmak yerine ders almak lazım, acaba biz nerede hata yaptık demek lazım.</p>
<p>1968 hareketleri Fransa’da başladı, Fransa’da 5.cumhuriyet döneminde de oldukça otoriter bir rejim vardı, De Gaulle zamanında. Üniversitelerde ciddi bir rejim vardı, aşırı disiplin altında idi gençler ve ekonomik sıkıntılar da vardı. Buna tepki gösterdiler gençler ve bu tepki yayıldı başka taraf. Savaşın bitmesinin meyvelerini halk yeteri kadar alamadı ve çok sıkıntılar oldu, eğitim ve ekonomik alanda. Bir taraftan da patronaj yönetimi Fransa’da vardı. De Gaulle’un uslubu bir asker olarak yumuşak tavırlardan biraz daha farklı ve otoriterdi. Bu tabi başka ülkelere de yayıldı ve 68 olaylarının altına bakacak olursanız Frans’dan çıkıyor da niye başka yerden çıkmıyor, daha sonra Almanya’ya ve Türkyie ‘ye de sirayet etti. 68 olayını o günün şartlarında görmek lazım. Bir de Soğuk Savaş dönemiydi. iyi niyetle yapılan hareketler bazen istismar da edildi. Bazı çevreler tarafında. Şimdi daha değişik bir dünyada yaşıyoruz. İletişim araçalrı bu kadar yaygın değildi, tüm dünya ülkeleri birbirine bu kadar temas edemiyordu, şimdi daha yaygın. Dünyanın her tarafında olan biteni herkes görüyor ve başka ülkelerde yaşayan insanlarla kendini kıyaslıyor. Başka ülkelerde daha demokratik, daha rahat, özgürlükçü, liberal ve işsizliğin az olduğu bir hayat varsa kendi hayatında bu yoksa insanlar buna tepki gösteriyorlar. Tunus hareketlerinni arkasında biraz da bu var. Kendileri bir cendere içinde yaşıyor öteki tarafta çıkıyor insanlar sokağa protesto ediyor, seçime gidiyor, oy kullanıyor, iktidarı deviriyor. O zaman buna tepki geliyor. Aç, işsiz kalıyorlar üstelik birde baskıcı bir rejimde yaşıyorlar. Bu artık tahammül edileme bir noktaya gelinince insanlar kendilerini yakmaya başladı. Bunun nereye varacağı da önemli. Eğer bu ayaklanmalari bu halk hareketleri başka cins otoriter rejimlere dönüşürse, bu kadar emeğe, insan kaybına ve zahmete yazık olur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2904/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen – 16 Aralık 2011 İzmir 68’liler Platformu</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 19 Dec 2011 11:12:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2903</guid>
		<description><![CDATA[Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki 68‘liler Platformu da Dersim konusunun irdelenmesi amacıyla böyle bir toplantı düzenlemeyi kararlaştırmış, benim de görüşlerimi paylaşmak istiyorlar. Sizinle öncelikle bu konu etrafında yapılan yoğun medya faaliyetleri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.  Geçen gün bir gazetede de açıklandı, son günlerde bir CHP milletvekilinin konuyu yenide gündeme getirmesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öncelikle nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ediyorum. Öyle anlaşılıyor ki 68‘liler Platformu da Dersim konusunun irdelenmesi amacıyla böyle bir toplantı düzenlemeyi kararlaştırmış, benim de görüşlerimi paylaşmak istiyorlar. Sizinle öncelikle bu konu etrafında yapılan yoğun medya faaliyetleri hakkındaki görüşlerimi paylaşmak istiyorum.  Geçen gün bir gazetede de açıklandı, son günlerde bir CHP milletvekilinin konuyu yenide gündeme getirmesi üzerine bu konuda 2000 civarında haber ve makale yayınlanmış, 204 saatlik TV programı gerçekleştirilmiş. Bunların bazılarına ben de katıldım, bir kısmını da TV’den izleme imkanım oldu. Benim edindiğim izlenim, bu programlarda çoğunlukla Dersim meselesinin bir vasıta olarak kullanıldığı ve katılımcıların bir çoğunun bu vesile ile Atatürk’e, cumhuriyete, Atatürk devrimlerine yönelik çoğu zaman ölçüyü aşan ifadelerle suçlamalarda bulunmaları. Önce buna bir teşhis koymaya çalışmak lazım. Herhalde sizin de dikkatinizi çekmiştir, Dersim tartışmalarından kısa bir süre önce “Atatürk diktatör müydü, değil miydi?” tartışması çıkmıştır. Ondan önce iktidar partisi genel başkanı ve sözcüleri tarafından İsmet İnönü’ye, tek parti dönemine  ve CHP’ye yönelik ölçüyü aşan ithamlarda bulunulmuş hatta ismet Paşa’yı Hitler ile kıyaslayacak kadar ölçü kaçırılmıştı. Tek parti dönemi her açıdan suçlanıyor, o dönemde dindar vatandaşların büyük sıkıntılar çektiği, din üzerine büyük baskılar yapıldığı ve tek parti yönetiminin her açıdan olumsuz ve başarısız olduğu izlenimi verilmeye çalışılıyordu. Bu çevrelerin tek parti dönemine değinen konuşmalarını o dönemle ilgili olarak olumlu tek bir söz söylendiğini hatırlamıyorum. Şimdi de Dersim ile ilgili olarak TV’lerde boy gösteren, bazıları akademik unvana da sahip bir kısım konuşmacı, ölçü tanımaz biçimde Atatürk’e, cumhuriyete ve devrimlere saldırıya geçmiş bulunuyorlar. Atatürk devrimlerinin dünyada gülünç karşılandığını iddia edenler bile var. Harf devrimi olmasaydı daha iyi olurdu diyenlere de rastladık. Cumhuriyetin ilanına iyi de diyemem, kötü de diyemem diyenleri izledik. Türklük kavramı masum değildir diyenleri de duyduk. Bir süreden beri yoğunluk kazanan, cumhuriyetin temel değerlerini hedef alan bu suçlamalar Dersim konusu bahane edilerek gündeme getiriliyor. Ne yazık ki yalnız yandaş basında değil, tarafsız olduğunu iddia eden gazete ve programlarda da bunun örnekleri sık görülüyor ve programa davet edilenlerin büyük çoğunluğunun cumhuriyet karşıtı görüşleri benimseyenler arasından seçildiği gözleniyor.</p>
<p>Hiç kuşku yok ki bu kampanyanın arkasında iktidar partisinin ve onu destekleyen çevrelerin bilinçli ve sistemli bir gayreti var. Onlar ne yapmak istiyorlar? Kendileri de açıkça ifade ediyorlar ki amaçları yeni bir anayasa yapmaktır. Bu yeni anayasa girişiminin  görünürdeki amacı Türkiye’yi daha demokratik, daha özgürlükçü, daha liberal, insan haklarına daha saygılı ve daha çağdaş bir ülke yapmak.  Liberal çizgide olduklarını söyleyen ve kendilerini ikinci cumhuriyetçi olarak nitelendiren pek çok kimsenin de bu girişimi destekledikleri görülüyor. Şu soruyu sorana pek rastlanmıyor, “siz iktidarda bulunduğunuz 9 yıl içinde gerçekten Türkiye’yi daha demokratik daha liberal, daha özgürlükçü bir ülke yapmak istediniz de anayasa mı size mani oldu?” anayasanın hangi maddesi Türkiye’yi dünyada hapiste en çok gazetecisi bulunan ülke haline getirdi? Anayasanın hangi maddesi kadın erkek eşitliğinde Türkiye’yi dünyanın 122.ülkesi yaptı? Hangi maddesi basın özgürlüğünde 138.sıraya düşürdü? Türkiye’de iktidarın gerçekten demokrasiye saygılı bir iradesi olsaydı bunlar yaşanır mıydı? Bu örneklere bakarak yeni bir anayasa girişiminin gerçek amacının ülkeyi daha demokratik daha liberal bir ülke yapmak olmadığı açıkça anlaşılıyor. Peki esas amaç nedir? Esas amaç Türkiye’yi bir rejim değişikliğine götürmektir. Cumhuriyeti kuranlar bir parlamenter demokrasi sistemi benimsemişlerdi. Şimdiki hükümet ise onun yerine bir başkanlık rejimi geçirmek istiyor. Cumhuriyet kurulduğu sırada dünyada bir başkanlık rejimi yok muydu? Vardı ama Atatürk ve arkadaşları o sistemi benimsememişlerdir. O, yeni kurulmakta olan cumhuriyetin temel felsefesine uygun görmemişler ve Türkiye’yi otoriter bir devlet yapısına götüreceğini düşünmüşlerdir. Atatürk, 1930 yılında yaptığı bir konuşmada Amerikanvari bir başkanlık rejimi benim aklımın köşesinden geçmemiştir. Ben bunu düşünecek adam mıyım?diyor. Yani şimdi yapılmak istenen şey, Atatürk’ün aklının köşesinden bile geçmeyen bir modeldir. Bu anayasa ile başka ne yapılmak isteniyor? Bir özerklik sistemi getirilmek isteniyor. PKK terör örgütü ile yapılan müzakerelerin basına sızan zabıtların baktığınız zaman o talebin nereden geldiğini anlıyorsunuz. Ayrıca Öcalan’ın avukatları vasıtasıyla kamuoyuna sızdırdığı görüşler de bu doğrultudadır. Yani anayasada böyle bir temel değişiklik, bir terör örgütünün silahlı dayatması sonucunda gerçekleştirilecek. Hedef budur. Başka hangi köklü değişiklik yapılmak isteniyor? Anayasa’da Türk kelimesi çıkarılıp yerine vatandaşlık, yurttaşlık konulacak .Niçin? cumhuriyetimizin temelinde Türk milleti kavramı yok mudur? Atatürk evvelce bir millet değildi, 19 Mayıs 1919’dan sonra millet olduk demiyor mu? Her vesile ile Türk milletini yüceltmiyor mu? Bunun ırkçı bir söylem olmadığın hangi etnik kökenden hangi dilden hangi mezhepten gelirlerse gelsinler tüm türk vatandaşlarının Türk milletinin bir parçası olduğunu söylemiyorlar mı? Türk milleti anlayışı Atatürk devriminin temel taşı değil mi? Şimdi bu kavramdan da vazgeçilmek isteniyor acaba niçin? Kürt sorununa çare bulmak iddiası ile hazırlanan ve Norveç hükümeti tarafından finanse edilen bazı büyük devletlerin büyükelçilerinin de hazırlığına aktif olarak katıldıkları David Philips raporuna bakarsanız orada da gösterilen hedeflerden birinin yeni bir anayasa yapılmasını ve Türk kelimesinin de orada olmayacağını göreceksiniz. Özetle devletin şeklini değiştirip başkanlık rejimi yapmak, üniter devleti özerklik anlayışının yer aldığı bir yapıya dönüştürmek, Türk milleti kavramından vazgeçmek bir rejim değişikliği değil midir? Bunlara ilaveten bir de başbakanın çok sevdiği ve sıklıkla söylediği “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” ifadesinin yeni anayasada yer almasını önerenler de çıktı. Demek ki bazılarının kafasında yeni rejim kurulurken laikliği sulandırma düşüncesi de var.</p>
<p>Peki bu rejim değişikliğini ve aklınızdaki ikinci cumhuriyeti nasıl kuracaksınız? Bir binanın yerine başka bir bina yapmak isterseniz  ilk yapacağınız iş eski binayı yıkmak değil midir? Doğal olarak ikinci cumhuriyeti kurmak için Atatürk cumhuriyetini yıkmak lazım. Bunun yolu da Atatürk cumhuriyetini, kendisini, devrimlerini, o devirde büyük siyasi sorumluluk üstlenmiş olanları, o devrin icraatını, halkın gözünde kötüleyeceksiniz, küçük düşürmeye çalışacaksınız, başarısız göstermeye gayret edeceksiniz ki onun yerine yeni bir cumhuriyet, yeni bir rejim kurasınız.  Peki yabancılar onu niçin destekliyor? Sebebi basittir. Atatürk cumhuriyet ve devrimlerinin özünde milli bağımsızlık düşüncesi yatar. Milli bağımsızlığı temel felsefe olarak benimsemiş bir devleti kendinize tabi bir ülke haline nasıl getireceksiniz? Onun için bazıları Kemalizm’den rahatsızlık duyuyorlar ve Kemalizm anlayışını her vesilede kötülemeye çalışıyorlar.</p>
<p>İşte Dersim konusunu ön plana çıkartmalarının amacı da budur. Öyle bir izlenim yaratmaya çalışıyorlar ki ortada hiçbir ayaklanma ve sebep yokken devlet gitti orada katliam yaptı, çok sayıda insan öldürdü.  Yani o devirde devleti yönetenler o kadar gaddar insanlardı ki devlete karşı hiçbir silahlı ayaklanma olmamasına rağmen sırf kendi iradeleriyle yüzyıllardır masum bir şekilde kendi hayatına yaşayan bir bölgeye kabul ettirmek için katliam yaptılar. Kimdi bunu yapan? CHP. Burada bir taşla bir kaç kuş vurmak istiyorlar. Kendilerine gelince bugün PKK iel görüşen AKP değil devlet. Ama geçmişte böyle eylemler yapan CHP. O zaman CHP’nin kurucusu kim? Atatürk. Daha sonra başkanlığı üstlenen kim? İsmet İnönü. Bu yolla onları hedef alacaksınız katliamı kim yapar? Herhalde parti yöneticiler iş değil. Demek ki burada ordu hedef alınıyor. TSK; masum silahsız insanları katledecek kadar gaddar bir kuruluş gibi gösterilmek isteniyor. Ama burada bir şeye dikkat ediliyor herkes ismen suçlanıyor da o zaman ki genel kurmay başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ın adı ağza alınmıyor. Çünkü o muhafazakar çevrelerin sembolü olarak bilinen bir isim.  İşte böylelikle cumhuriyeti, devrimleri Atatürk’ü yıpratacaklar ki kendi akıllarındaki veya kendilerine terör zoru ile dayatılan veya yabancıların baskısı ile kabul ettirilmek istenilen bir rejimi Türk halkına kabul ettirsinler. Peki nasıl oluyor da meclisteki tüm siyasi partiler bu koşullar altında yepyeni bir anayasa değişikliği fikrine sıcak bakıyorlar? İşte benim de cevabını bulamadığım soru budur. Pek çok anayasa hukukçusu ve saygın şahsiyet bu koşullarda yepyeni bir anayasa yapmanın yanlış olacağını söylüyorlar. 1982 anayasasının 116 kere değiştiğini, başka maddelerin de değiştirileceğini ama yepyeni bir anayasanın ancak bir kurucu meclis vasıtası ile yapılabileceğini söylüyorlar  ama onları dinleyen olmuyor. Öyle bir hava yaratılıyor ki Türkiye’de herkes yepyeni bir anayasa fikrini benimsemiş de geriye bazı ayrıntıların tartışılması kalmış gibi.</p>
<p>İşte işin esası bu. Dersim meselesi de bu projenin malzemesi gibi sık sık gündeme getiriliyor ve bazı iyi niyetli vatandaşlarımızın insani duygularına hitap edilerek dolaylı yoldan cumhuriyetin kuruluş yılları kötülenmek isteniyor. İşin aslı nedir? Aslı şudur, Dersim diye anılan ve bugünkü Tunceli ilimizin sınırlarını da aşan bölge Osmanlı İmp. Döneminde de yüzyıllarca kendi başına buyruk bazı ağaların, şeyhlerin keyfi yönetimindeki bir alan olmuş. Devlet gücü oraya giremiyor. Osmanlı imparatorluğu zamanında 1876 yılından itibaren 11 askeri sefer düzenlenmiş, hepsini ağaların silahlı gücü karşısında başarısız kalmış. Devlet o bölgeye girememiş. Kurumlarını oluşturamamış. Alt yapısını kuramamış. Otoritesini kabul ettirememiş. Dersim bir anlamda devlet içinde devlet olarak feodal yapısını sürdürmüş. Ağaların baskısı karşısında o bölgede yaşayan insanlar perişan olmuş, haklarını arayamaz hale gelmiş, bu şeyh ve ağalara tabi olmuşlar. Cumhuriyet hükümetini böyle bir duruma seyirci kalması düşünülebilir miydi? Atatürk ve arkadaşlar devlet içinde bir devletin varlığına tahammül edebilirler miydi? Tatbiki hayır. Onun için İsmet Paşa’nın celal Bayar’ın, valilerin, müfettişlerin raporları çerçevesinde bölgenin Türkiye’nin diğer yöreleri gibi devletin varlığının ve hizmetlerinin tanındığı, kabul edildiği ve gerçekleştirildiği bir yer olması hedefleniyor. 1935’te bir Tunceli kanunu çıkarılarak, kapsamlı bir ıslahat programı hazırlanıyor. Gerekli yasal düzenlemeler yapılıyor. Fiilen alt yapı yatırımlarının inşasına başlanıyor. Öncelikli hedef bölgede sayıları 10.000’i aşan silahları toplamak ve halka zulüm eden ağaları ülkenin başka yerlerine iskan etmek. Bütün raporlarda ortak hedef bu. İşte kişisel otoritelerinin, güçlerinin, etkinliklerinin kaybolacağını gören 6 aşiretin şeyhleri, ağaları bu durumu önlemek için devlete karşı silahlı bir ayaklanma başlatıyorlar. U konuda saygın, ciddi, bilim adamlarının uzmanların yazdıkları kitaplarla ayaklanmanın hangi tarihte nerede, nasıl başlatıldığı, köprülerin nasıl yıkıldığı, askerlerimizin nasıl öldürüldüğü ayrıntılı olarak anlatılıyor. Devlet çetin arazi koşullarına rağmen 1937 yılında bu isyanı bastırıyor, yakalanan elebaşlarından 7’si idam ediliyor, bir bölümü hapis cezasına çarptırılıyor, bir bölümü de beraat ediyor.  Ertesi yıl ayaklanmalar tekrar başlıyor ve devlet  bu defa daha büyük bir kuvvet ile bu ayaklanmaları bastırıyor ve pek çok kaynağa göre de çok sayıda insan o sırada hayatını kaybediyor. Şunu hemen söyleyeyim Türkiye’de veya dünyanın başka bir yerinde tek bir masum insan bile öldürülse biz ondan büyük üzüntü duyarız ve onu mazur görmeyiz. Ancak silahlı ayaklanmaların da devletin güç kullanmadan önlenebildiğinin örneğini de ben bilmiyorum.</p>
<p>Şunu unutmayalım, Atatürk cumhuriyeti büyük bir devrimin sonucunda kurdu. Atatürk’ün reformları gerçek birer devrim  niteliğindeydi. Dünya tarihinde görüyoruz ki nerede bir devrim olmuşsa orada bir karşı devrim hareketi çıkmıştır ve çoğu zaman karşı devrimciler devlete karşı bir silahlı ayaklanma yolu ile devrimi engellemeye çalışmışlardır. Tarihin kaydettiği en büyük devrimlerden biri olan Fransız devriminde de böyle olmuştur. Kralcılar, eski devrimin adamları veya başlangıçta devrimcilerle beraber olup da sonra yolları ayrılanlar şiddet kullanarak Fransız devrimini bertaraf etmeye çalışmışlarıdır. O karşı devrimcilerle mücadele sırasında sadece giyotin ile idam edilenlerin sayısı 16.500’dür. bunlar arasında pier gibi devrimin öncüleri de vardır. 25.000 kişi de yargısız infaz edilmiştir.</p>
<p>Rus devrimin ilk günlerinde 1000 sivil Rus vatandaşı öldürülmüş, daha sonra özellikle Stalin’in tasfiye operasyonu döneminde idam edilenlerin sürgünde ölenlerin, açlığa mahkum edilerek ölenlerin sayısı 1.600.000’i bulmuştur. Osmanlı imp.’nun III. Selim ile başlayan reform hareketlerinde de her defasında gerici güçler silahlı ayaklanama yolu ile reformları engellemeye çalışmışlardır. 31 Mart vakasında olduğu gibi bu silahlı gericiler çok sayıda subayın ve askerin hayatını kaybetmesine yol açan silahlı eylemlerde bulunmuşlardır.</p>
<p>Kurtuluş Savaşı’nın başından itibaren çok sayıda silahlı ayaklanma olmuş, devlet bazen Yunan cephesindeki askerlerin bir bölümünü çekerek bu ayaklanmaları bastırmak zorunda kalmıştır. O tarihten dersim isyanına kadar 18 ayaklanma meydana gelmiştir. Bu ayaklanmaların çoğu yabancıların tahriki, teşviki, desteği ve silahlandırması ile olmuştur. Dersim isyanının Türkiye’nin Hatay meselesi ile uğraştığı bir döneme denk gelmesi tesadüf değildir. Daha önce şeyh Sait isyanının, Musul sorunu ile aynı zamanda ortaya çıkmasının bir tesadüf olmadığı gibi.  Dersim isyanı sırasında isyancıların lideri Seyit Rıza’nın 30 temmuz 1937 tarihinde dışişleri bakanlığı Dersim-Kürdistan başlığını taşıyan bir mektubu, İngiliz dışişleri bakanına yazdığı bilinmektedir. O mektupta “3.000.000 Kürt benim sesimden ekselanslarına sesleniyor ve Kürt halkına yardım etmenizi sizden istirham ediyor” denilmektedir. Bu mektubun altında da dersim generali Seyit Rıza imzası bulunmaktadır. İşte bu ayaklanmaların  dış boyutunu gösteren en önemli belgelerden biri budur ve bazılarının varlığını bile inkar ettikleri bu mektup İngiliz devlet arşivlerinde bulunmaktadır.</p>
<p>İşin özü budur ve Atatürk’ün bu ayaklanmalarla  mücadele ettiğini hatırlatanları boy hedefi haline getirmeye çalışanlar bu gerçeklerin görünmesini istemeyenlerdir.</p>
<p>Cumhuriyet ve devrimler büyük zahmetlerle ve fedakârlıklara gerçekleştirilmiş ve yaşatılmıştır. Başka ülkeler de olduğu gibi bizde de bu devrimlerden rahatsız olanlar her zaman olmuştur bugün de vardır ama bir ulusun kaderini değiştiren Atatürk’ün ve köklü devrimlerle onu çağdaş uygarlık yoluna sokan Atatürk’ün Türk milletinin kalbindeki yerini ve Türk halkının ona güvenini zayıflatmaya çalışanlar dün nasıl başarılı olamadılarsa bugün de olamayacaklardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2903/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(English) Conference on Civilian Control on Military-2004</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2857</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2857#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 02 Aug 2011 16:26:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2857</guid>
		<description><![CDATA[Comments of Dr. Onur Oymen on
First Expert Report on
Governance and the Military:
Perspectives for Change in Turkey
15 September 2004
This morning, I would like to share with you, some ideas and experiences on the report presented to us. But before doing so, I would like to make a brief comment on the title of the conference. In [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Comments of Dr. Onur Oymen on</p>
<p>First Expert Report on</p>
<p>Governance and the Military:</p>
<p>Perspectives for Change in Turkey</p>
<p>15 September 2004</p>
<p>This morning, I would like to share with you, some ideas and experiences on the report presented to us. But before doing so, I would like to make a brief comment on the title of the conference. In the logo, there is a reference to the aspiration of Turkey to be a member to the European Union. It would be better to refer to the EU membership process of Turkey, since we are no more an aspirant, but a formal candidate.</p>
<p>Civilian control of the military was high on the agenda of international relations, particularly since the end of the Second World War. Samuel Huntington, in his book titled the soldier and the State, published in 1957 argued that a balance should be found between the civilian control of the military and the military professionalism. This question is broadly debated in Europe after the end of the Cold War. Organization of European Security and Cooperation (OSCE), referring to Paris Charter of 1990, has adopted a document on this issue in 1994. Some rules are set forth in paragraphs 7 and 8 of this document. Turkey, as other members of the OSCE, is supposed to fulfil these rules, and has made remarkable progress in the way of achieving the actual standards of the Western societies in this area.</p>
<p>The civilian control of the military is not an issue raised in relation with Turkey alone. The international community is expecting civilian control of the military everywhere. During the enlargement processes of NATO and the EU, candidate countries have been persistently asked to put their military under the authority of elected politicians. Therefore, we are not surprised to read in the reports of the EU Commission some comments and expectations about civilian-military relationship in Turkey.</p>
<p>I read the report submitted to the seminer carefully. I took note of the references made in the report to several documents of the EU. Although there are some debatable arguments in the report, my main observation would focus mainly on the missing points. Indeed, while studying the report, I have noticed that some important events or developments in civilian-military relationship in Turkey have not been mentioned or adequately stressed.</p>
<p>I noticed particularly that there is no reference to the origins of civilian-military relationship in Turkey in the Republican era. Indeedi civilian control of the military is not a new issue for us.</p>
<p>I would like to remind you that the backbone of our constitutional system may be summarised by the following words of Kemal Atatürk that have been engraved on the wall behind the rostrum of our Parliament: “Sovereignty belongs to the people without any condition.” This is the civilian control of the military. This was the basic philosophy of the founding fathers of the Turkish Republic. From the beginning the highest decision-making body in Turkey was the Turkish Parliament composed of the Parliamentarians elected by the people. It is the parliament, who can take the most important decisions. For example, according to Article 92 of our Constitution, only the Parliament can decide on sending Turkish troops abroad or receiving foreign troops to Turkey or declaring war.</p>
<p>Constitutional Court has the right to cancel the laws in case of incompatibility with the constitution. But even this highest court is not authorized to cancel the decisions of the Turkish parliament. Obviously there is no organization or mechanism which gives the military the right to check, revise, or block the decisions taken by the Parliament. There is even no mechanism of consultation between the Parliament and the military. Only the committees of the Parliament like the Defence Committee or Foreign Affairs Committee, can invite, if they so wish, the reprersentatives of the military to answer the questions of the Parliamentarians.</p>
<p>The seperation of power between the Parliament and the military was clearly established in Turkey right after the War of Liberation. The law adopted on 19 December 1923, just two months after the proclamation of the Republic, already stipulated that those officers, who are willing to run for elections, should resign from the army, or take their retirement at least two weeks before the elections. Still there were a few officiers who were elected as member of parliament before the adoption of that law.  In 1924, Atatürk said “To keep the army outside the political life is one of the basic objectives that the Republic always cared. And the Republican armies maintained their reputation as the protectors of the security of our motherland as a result of this policy we have followed so far.” He said that political and military functions are not compatible with each other and invited the commanders previously elected to the parliament to choose either politics or military service. As a result of this request a number of commanders have resigned from the Parliament in November 1924. A few commanders, who choose the political career, resigned from the army. This is our background, this is our history.</p>
<p>Having this experience in the past, I wonder whether we need today, in Turkey, a lesson from our foreign friends, on the civilian control of the military.</p>
<p>Today, the members of the Turkish Armed Forces, as followers of Atatürk’s principles, observe carefully this basic rule. For example, before first of March 2003  decision of the parliament on the Government request to invite American troops to Turkey to open a front against Iraq, Turkish armed forces have not made public their views on that matter.   General Hilmi Özkök, the Chief of General Staff said that they do not want to influence the decision to be taken by the Parliament, and he said he would respect any decision of the Parliament. Parliament rejected the motion of the government. I am proud to be a member of this parliament who voted for peace and not war.</p>
<p>In the report submitted to our seminar, a number of references have been made to the National Security Council (NSC). We have made some constitutional and legal amendments last year in the Parliament to clarify further the advisory nature of the NSC and we limited to the absolute minimum, the area of competence of NSC. This year, for the first time, an eminent diplomat and not a military is appointed as the Secretary-General of the NSC.</p>
<p>Does it mean that before the adoption of these amendments, Turkish military were imposing their will on the government? Does it mean that they were governing the country through NSC?</p>
<p>Two important facts should be known. First, NSC is chaired by the President and composed of the Prime Minister and several ministers, Chief of General Staff and four generals. The number of civilian members is higher than the military and all decisions are taken by unanimity. Therefore, NSC cannot adopt any recommandation to the government unless the civilian members give their consent. Second, no recommandation of the NSC is applicable unless formally approved by the government. In practice, it is hard to say that all previous recommandations of the NSC, have been fully implemented. Therefore, it would be wrong to believe that the NSC is above the government and can impose its will on the Council of Ministers as a State within the State.</p>
<p>It is true that Turkish Armed Forces have intervened a few times in our political life. We deplore more than our foreign friends that the military had to intervene in the political system in Turkey and took over the government for a short period. I would like to share with you our sadness, because during interventions a lot of people have suffered, including the politicians, the academicians and the journalists. The chairman of my party was detained as well during a military intervention. Therefore, we wished to continue our political life uninterrupted. But in no case, the purpose of the commanders was to take over the government to establish a military dictatorship, as was the case in recent history of some European countries.</p>
<p>As it is recognised in the reports submitted to this seminer, shortly after the military take-overs, the government was returned to the elected representatives of the Turkish people. We wished that no such interventions had taken place and the Turkish democracy had continued uninterrupted. But unfortunately, some anti-democratic practices, or inadmissably high level of terrorism, prepared the ground or, some would say, forced the military to intervene. But there is no case in our republican history, where military took over the government to establish a dictatorship. In the eighty years of our Republican history, we have no period of military dictatorship. The late Professor, Bülent Tanör, a well-known leftist constitutional expert, wrote in one of his books that the military intervention of 1960 was anti-democratic in its form, but democratic in its substance. Indeed, right after the intervention, the military leaders invited the leading professors of the country to prepare the most liberal constitution we have ever had in our history. Therefore, we should not qualify the military as having intentions to destroy the democracy in Turkey, and an ambition to establish a dictatorship.  But those were things of the past. Today, almost a quarter of century after the latest coup d’état, Turkish democracy continues to progress in the right direction.</p>
<p>It is true that sometimes, we read some comments in Turkish and foreign press about statements of the Turkish commanders. Some people interpret these statements as interference to the political life. We have cases where some Turkish politicians complain, directly or indirectly to the press about such statements. On this particular point, the question to be asked is whether the reason of these complaints is a matter of principle, that is to say you are against any statement of the military or you are dissatisfied with the content of a particular statement.</p>
<p>In my previous functions, I attended at least 30-35 meetings of NSC as a non-voting participant. I will share with you my general impressions. The Turkish military is sensitive mainly on two issues: The security of the country, particularly against the threats of terrorism, and the preservation of the basic pillars of the democratic society, with a special emphasis on secularism. As a matter of fact, not only the military but also the President of the Republic, the great majority of the political parties, the judiciary, and a great number of academicians are also sesitive on these fundamental questions. Those, who try to undermine secularism, those who favor anti-secular movements in Turkey are those who criticize most the armed forces. They try to present the statements of the commanders particularly on secularism as an attempt against the democratic rules.</p>
<p>We observe a similar bias in Europe. We notice, sometimes, that when a statement of a commander is in line with the expectations of foreign countries or organizations from Turkey, there is practically no reaction to such a statement. On the contrary, when the content of the statement is critical to the policy of foreign governments or organizations we hear often claims that the military is violating democratic rules. Therefore, sometimes we came to the conclusion that what disturbs our foreign friends, is not always the fact that the military makes public statements, but the substance of their statement.</p>
<p>Another point mentioned in the report, is the role of the military in the preparation of national defence policies and strategic documents of Turkey. The impression given by the report is that only the military is in charge of strategic matters, and nobody else in the Parliament, or in the government, including the Ministry of Defence has a say on such issues.</p>
<p>I must tell you that this impression is not correct. If you read the minutes of the Turkish Parliament, you will find a number of substantial interventions on strategic matters, particularly, during the discussions on the budget of Ministry of Defense and the Ministry of Foreign Affairs in the General Assembly and the Budget Committee. In the Parliament, we discuss in detail all aspects of our defense policy and matters related to defense procurement. I personally intervened several times on these issues, and made public statements.</p>
<p>You should not believe that nobody in Turkey, except the military, has an idea about strategy. We have a number of strategy experts in our country and academicians who publish their views and participate in public debates on strategic matters. Many scholars published books and articles on strategic issues. As a personal note, I can tell you that my own Ph.D. is on defence policy questions. On the top of that a full department in the Ministry of Foreign Affairs is in charge of national defence and security-related issues, and together with the Policy-Planning Department of the Ministry, their contribution to the preparation of any strategic document adopted by the government is probably above your expectations.</p>
<p>The Minister of Defence is presented in the report as a politician, who has practically no role or influence in strategic matters. The reality is that it is the Minister of Defence, who expresses and defends the views of Turkey in NATO, and other relevant international fora on security and defense related matters. He is supported not only by the Turkish General Staff, but also by the Turkish Ministry of Foreign Affairs.</p>
<p>The question highlighted in the report is why Turkish General Staff is subordinated to the Prime Minister and not to the Minister of Defence. This situation has been interpreted as being not compatible with the democratic rules. This criticism could be plausible, in case the military was not subordinated to the government at all. But since the military is legally and in practice, attached to the Prime Minister, it would be hard to claim that they are out of the control of the civilian authority. The gandarmerie, which is logistically a part of the military, is subordinated to the Minister of Interior. Furthermore, the governors of the provinces have the right to ask the support of the military in case of the security threat exceeds the ability of the local police or gandarmerie.</p>
<p>I wonder whether the rules and practices of all EU countries are identical on this subject. We know that Chiefs of General Staffs have access to presidents and prime ministers in many countries and their advice is duly taken into consideration in the preperation of strategic documents. It is also true that political leaders refrain form engaging themselves in the micro management of military matters. I remember our experience in NATO Council during the Kosovo operation where the political body of the alliance was dealing with major decisions and general orientation of the military leaving day-to-day operational decisions to the military. Even in the initial phase of the general planning we used extensively the knowledge and experience of the military.</p>
<p>When it comes to the public statements of military leaders on politico-military matters, I believe that it would be unfair to single out Turkey. I remember for exemple a number of statements of Greek commanders on Turkish-Greek relations, and on issues related to politics many years after Greece’s membership to the EU.</p>
<p>I also remember how political leaders ask the support of their armed forces in times of crisis. The visit of General de Gaulle to General Massu, the commander of French Forces in Germany in Baden Baden, to ask his advice and eventually support to control the crisis created by student revolts in 1968. I remember as well the President of United States sending troops to California to control the riots.</p>
<p>I would finally refer to the Defence Budget and Procurement Policies of Turkey that has been presented in the report as being conducted in less democratic way compared to other European countries. While preparing their proposals to the government, the military takes as a srarering point a basic document called National Policy Paper, prepared with the participation of all relevant ministries and agencies of Turkey and adopted by the government. The political evaluation of the Ministry of Foreign Affairs is particularly taken into consideration in this policy paper. The procurement programs take also into consideration the force targets discussed in NATO military committees and presented to each allied countries as targets to be reached.</p>
<p>On defense budget planning, the general principles for all ministries are also applicable for the ministry of defense. The Prime Ministry, High Planning Board, and Ministry of Finance prepare the draft budgets. And the budget of the defence ministry is submitted to the government, together with the budgets of other ministries, and after the approval by the government, is sent to the Planning and Budget Committee of the Parliament. It is later submitted to the General Assembly. All spendings of Ministry of Defence is subject to control by the Auditing Court and the Parliament.</p>
<p>The representatives of the Ministry of Finance in the Ministry of Defense are responsible for the control of the accuracy of the spendings ante factum. A recent amendment to the legislation increased the transparency of the control system of the military budget.</p>
<p>I am of the opinion that if the authors of the report are willing to distribute it to relevant bodies of the Union and to the press it would be highly advisable to revise it by taking into consideration these and other informations and comments.</p>
<p>Having said all these, I would like to repeat once more our attachment to the basic rules of democracy, that is to say the supremacy of public will. We believe that today the role of the military in Turkey is compatible with European standards. Some relatively minor differences in practice should not lead us to think that the real political power base in Turkey is the military. The highest political authority in our country is the parliament and the government is responsible to the parliament.</p>
<p>Ladies and gentlemen, we are ready to listen the comments and criticisms of our friends in every field, including this subject. We are willing to improve our standards in every field, but the “civilian control of the military” issue should not be presented in front of Turkey as an argument to delay our full membership process.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2857/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Ankara ADD&#8217;de Yapılan Konuşma-30 Haziran 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2837</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2837#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 12 Jul 2011 16:12:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2837</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen’in ADD Ankara Merkezi’nde Yaptığı Konuşma
30 Haziran 2011
Bu nazik davetiniz için çok teşekkür ediyorum. Aslında bazı konular kamuoyunda, medya vasıtasıyla o şekilde işleniyor ki tartışmaya açık olması gereken şeyler, herkesin kabul ettiği bir veri gibi çıkıyor ortaya. Nedir bunlardan biri seçimler. Seçimler, gayet dürüst ve tarafsız bir şekilde yapılmıştır ve halkın  %50‘sinin oyunu alarak [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onur Öymen’in ADD Ankara Merkezi’nde Yaptığı Konuşma</p>
<p>30 Haziran 2011</p>
<p>Bu nazik davetiniz için çok teşekkür ediyorum. Aslında bazı konular kamuoyunda, medya vasıtasıyla o şekilde işleniyor ki tartışmaya açık olması gereken şeyler, herkesin kabul ettiği bir veri gibi çıkıyor ortaya. Nedir bunlardan biri seçimler. Seçimler, gayet dürüst ve tarafsız bir şekilde yapılmıştır ve halkın  %50‘sinin oyunu alarak bu parti iktidar olmuştur denilebilir mi? Acaba öyle mi? Bazı şeyleri araştırmakta fayda var, birinci soru şu; bu seçimlere kaç kişi katıldı? Seçmen sayısı neydi? 50,410,976.. Peki bundan önceki seçimlerde yani dört sene önceki seçimlerde kaç kişiydi  seçmen sayısı? 42, 799, 303  42 milyon 800 binden dört senede 50 milyon 400 bine nasıl çıktı bu seçmen sayısı? Bilinmez. Peki ondan önceki dört seneye bakalım, 2002 seçimlerinde seçmen sayısı kaçtı? 41,407,015. Şimdi nasıl oluyor da bir seçimden bir seçime seçmen sayısı 1.4 milyon artıyor, ondan sonraki seçimden bir sonraki seçime 8 milyondan fazla artıyor? Bunda bir tuhaflık yok mu? 2007’de 42 milyon 800 bin seçmen ile seçimler yapıldı. Yaklaşık. İki üç ay sonra da nüfus sayımı yapıldı. Ben başbakana bir soru önergesi verdim. Dedim ki nüfus sayımına göre seçmen yaşındaki nüfus kaç kişidir? Resmen bana cevap vediler, 48, 286,261. Peki nasıl oldu, da bu 5,5 milyon insanı sokmadılar seçime? Onun cevabı yok. Sistem değişmiş diyorlar. Böyle gerekçeler ikna edici değil. Bir kere siz seçmen sayıları üzerinde bu kadar büyük oynama yaparsanız, sadece sandıklara sahip çıkmak adil seçimi sağlamaya yetmiyor.. Burada çok ciddi bir konu var ve bunun üstüne gitmek gerekiyor. Biz bunun üzerine bir kaç defa gittik, televizyonlarda söyledik, soru önergeleri verdik fakat hükümetten hiçbir izahat gelmedi.</p>
<p>Yüksek Seçim Kurulu mükerrer oyları önledik diyor ama bu da ikna edici değil. Mükerrer oyları önlediyseniz gerçek seçmen sayısını 42 milyon 800 bin olarak kabul etmek gerekiyor.. Peki o zaman şimdi niye 50 milyon 400 bin? Demek ki mükerrer oylar değilmiş onlar. Ama siz 5,5t milyon insana oy kulandırtmadınız. İşin esası bu. %47 oy aldığınız seçimde 5,5 milyon vatandaş oy kullanma hakkından mahrum kaldı. Kimdi bunlar? Hangi kesimden, hangi bölgeden? Bilinmiyor. Mesela biz. Benimle eşimin adı yoktu listelerde. 20 yıldır oy kullandığımız yerde adımız yok. Bize haber bile vermeden kaydımızı Ankatra’ya taşımışlar. Birçok bölgede binlerce kişi listelere yazılmamış.Toplam 5,5 milyon. Şimdi bir kere bunun üstüne gitmek lazım. Hangi konuların üzerine gideceğimizi bilmemiz lazım. Gerçek bir demokratik yapıya kavuşmak istiyorsek önce bunları tespit etmek lazım. İşin bir tarafı bu. İkincisi, demokratik ülkelerde seçimlerde özellikle üzerinde titizlikle durulan konu seçim harcamaları. AB Komisyonu’nun Türkiye raporuna bakarsanız, en kuvvetli eleştirilerden biri şu: Türkiye’de seçim harcalamaları  denetime tabi değil. istediğiniz kadar para harcayabiliyorsunuz. Bunun sonucu en zengin parti en yüksek şansa sahip parti oluyor. Peki başka ülkelerde seçim harcamalarının denetimi var da bizde niye yok? Bazı ülkelerde tespit edilen limitten daha fazla harcama yapan kişilerin milletvekilliklerine son verildiğinin örnekleri var.  Bizde ise görüyoruz seçim bölgelerinde sınırsız para harcanıyor. Yani daha çok harcayan makbul oluyor.</p>
<p>Üçüncüsü, yasalara uymak için seçimlerde din faktörünü kullanmayacaksınız. Bizim seçim sistemimizde laikliğe aykırı bir şekilde faaliyet gösteremezsiniz. Bunun tam tersi yapılıyor, kimse buna tepki göstermiyor. Herkes alışmış. O bakımdan şimdi ben şahsen bütün bu unsurları alt alta yazdığınız zaman bu seçim sonuçlarını Türkiye’nin siyasi tablosunun yansıması olarak görmekte çok zorlanıyorum. Bunlar bir tartışmaya açılsa Türkiye’de ilgili hukuk çevreleri, aydın kesim, uzmanlar tartışsa o zaman en azından hangi zeminde olduğımuzu göreceğiz.</p>
<p>Şimdi başka bir konu anayasa değişikliği. Anayasa değişikliği konusunu herkes bir veri olarak kabul etti. Efendim anayasa değişikliğini yapmak zorundayız. Niçin? Çünkü askeri anayasa yerine sivil anayasa getireceğiz. 1961 anayasası askeri anayasa mıydı? Darbeden sonra yapıldı. Kimse o anayasadan askeri anayasa diye söz ediyor mu? Etmiyor. Ama 1982 anayasası askeri anayasa. Peki bu anayasa kaç defa değişmiş? 16 kere değiştirildi, toplam 83 madde değişikliğe uğradı. Peki anayasanın başlangıç noktası ile bugünkü şekli bir mi? Anayasanın hangi maddeleri sizi rahatsız ediyor onları tartışalım, onları değiştirelim ve çağdaş bir anayasa haline getirelim. Amerikan anayasası 224 senedir yürürlükte. Dünyada neler değişti 224 senede anayasa değişmedi. Belçika anaysası, Belçika ortasından bölünmek üzere  ama 1831 anayasası değişmedi. Bunların bazı maddeleri zaman içinde değiştirildi ama esası aynı kaldı. Üçüncü nokta, efendim anayasa askeri rejim zamanında hazırlandı. Peki Japon anayasası ne zaman hazırlandı? Japon anayasası 1947’de işgal kuvvetleri Mac Arthur’un hukukçu subayları tarafından hazırlandı. Peki Alman anayasası ne zaman ve nerede hazırlandı? Alman anayasası 1948 yılında Londra’da Müttefik ülkelerin temsilcileri tarafından hazırlandı ve adeta Almanya’ya tebliğ edildi. Peki Bavyera anayasasını kim hazırladı? İşgal kuvvetlerinin subayları hazırladı. Yani şimdi bu açıdan bakacak olursanız dünyada pek çok örnek var. Bir kere bunları tartışmaya açmak lazım. Japon anayasası 1947‘den beri değiştirilmedi.</p>
<p>Şimdi  biz diyeceğiz ki bir başkanlık sistemine geçelim. Evet açıça başbakan söylüyor. Peki bu başkanlık sistemi Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda yok muydu? Vardı. Atatürk niçin başkanlık sistemini seçmedi? Atatürk’ün haberi yok mu bu dünyada bir başkanlık sistemi olduğundan? Kimse önermemiş mi? Önermişler. Ama Atatürk bu sistemden Türkiye’yi uzak tutmak gerektiği düşüncesi ile bugünkü parlamenter, üniter devlet modelini kurmuş, ulus-devlet esasını kurmuş. Şimdi buradan uzaklaşacaksınız. Bir başka nokta: Kim istiyor anayasanın değişmesini? Sadece Türkiye’deki siyasetyçiler mi istiyorlar? Sadece Türkiye’den kaynaklanan bir şey mi bu anayasa değişikliği? Bakıyorsunuz yurtdışından pek çok talep var bu konuda, Türkiye anayasası değişsin diye. En önemli ve ilginç talep şudur, David Philips ismindeki bir zaatın hazırladığı bir rapor var. 2007 ve 2009 yıllarında hazırlanıyor. Bu sıradan bir rapor değil. Bunu hazırlayan 14 kişilik bir heyet. bir kısmı Türkiye’den bir kısmı Kuzey Irak’tan, bir kısmı Kürtlerden, kimin katıldığı belli değil. Ama ktılanlardan biri  Norveç’in Washington Büyükelçisi. Bu projeyi kim finanse ediyor? Norveç Hükümeti. Ne yazıyor bu raporlarda? Madde.1 Türkiye Kuzey Irak’ta askeri mücadele yaparak PKK’yı tasfiye etmemelidir. Bu ABD’nin menfaatine aykırıdır. Birinci madde bu. İkinci madde, bu meseleye müzakere yolu ile çözüm bulunmalıdır, PKK veya onun temsilcileriyl dolaylı müzakereler yapmalıdır. Madde 3, PKK’lılar için bir genel af çıkartmalıdır. Madde 4, anayasa değiştirilmelidir. Orada yazıyor, Türkiye’nin anayasası değiştirilmelidir. Sonuncu madde, bu anayasa değiştirilirken, anayasadan Türk sözü çıkartılmalıdır. Şimdi bunlar ortadayken biz diyebilir miyiz ki, sadece Türkiye’nin içinden kaynaklanan bir girişimdir bu anayasa değişikliği talebi?</p>
<p>Bir başka nokta kim bunu değiştirmeyi öneriyor? Bu anayasa değişikliğini, yani bir anayasa düşünülmesinin öncülüğünü kim yapıyor? AKP. Kimdir bu parti? Anayasa mahkemesi tarafından anayasanın en temel hükmü olan laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu için mahkum edilen bir parti. Dünyada bunun örneği var mı? Yok. Şimdi anayasa mahkemesi tarafından anayasanın temel ilkesini ihlal ettiği için mahkum edilen bir partinin öncülüğünde biz anayasamızı topyekün değiştireceğiz. Böyle bir mantık olur mu? Biz bunu defalarca söyledik. Şimdi anayasa değişikliğinin ana çerçevesi bunlar. Peki bu değişiklikle ne yapmak istiyorsunuz? Daha demokratik bir ülke mi olacağız? Daha demokratik bir ülke yapacaksınız da ne yapacaksınız mesela? Ne gibi hükümler getireceksiniz ki, Türkiye daha demokratik olacak? Demokratik olmak anayasa değişikliği ile olacak olsaydı çok kolay olurdu. Ama  demokratik olmanın koşulları, sadece anayasa değişikliği değil, siz mevcut anayasa ile en demokratik uygulamayı yapıyor musunuz, yapmıyor musunuz? Size örnek vereyim. Uluslararası araştırmalar var, endeksler var. Türkiye bu endekslerde süratle geriye gidiyor. Bugün Türkiye, dünyanın en demokratik sayılan 22 ülkesi arasında yer almıyor. Onun arkasından gelen arızalı demokrasiler var 57 ülke. Onların arasında da yer almıyor. Türkiye, demokratik ülkeler ile totaliter ülkeler arasında, hibrit rejimler arasında yer alıyor ve dünyada da 89. sırada. Düşünebiliyor musunuz? 89. sırada. Demokrasinin en temel unsurlarından biri olan yargı bağımsızlığı, insan hakları vs. Bu konuda Dünya Yargı Projesi deneilen bir proje var. World Justice Project. Onun 2011 raporunu açtığınız zaman görüyorsunuz. 66 ülke inceleniyor. Bunların arasında Türkiye de var. Çeşitli kategoriler var. İnsan Hakları, ceza hukukunun durumu, hükümetin yargı tarafından denetim altına alınması vs. Bu tasniflerin hemen hemen hepsinde 66 ülke arasında Türkiye ya 58.sırada, ya 52.sırada, ya 55. sırada. Bir tek konu hariç o da yargıya başvurma hakkı. Yani insanların özgürce yargıya başvurma hakkında Türkiye iyi kötü ortalarda bir yerde. Onun dışında diğer konularda hep sonlarda. Başka ölçü ne? Başka ölçü basın özgürlüğü. Basın özgürlüğünde dünya sıralamasında Türkyie 112.sırada ve hızla inmiş buraya. Yani daha öneki yıllarda nispeten daha ilerideydi. Biz demokratikleşiyoruz dediğimiz süre içersinde Türkiye hep aşağı iniyor. Kadın-erkek eşitliği. Türkiye 129.sırada. Bundan üç sene önce 95.sırada imiş. Oradan 115’e iniyor, sonra da 129’a. Demek ki siz bu kadar yasa değiştiriyorsunuz, anayasa değişikliği yapıyorsunuz, tüm bu değişikliklere rağmen Türkiye gerçek hayatta demokratik ölçülere göre geriye gidiyor. Şimdi bunları halka anlatmak lazım. Buna benzer bir çok şey var.</p>
<p>Bizim en eksik tarafımız, bunu itiraf edelim, bizim düşüncedeki insanların en eksik tarafı iletişimdir. Yani farklı dünya görüşüne sahip olanların, Türkiye’yi otoriter din devleti haline getirmek isteyenlerin iletişim alanında son derece başarılı olduklarını görüyoruz. Bilgisayarı, interneti en iyi onlar kullanıyor. yani siz açın youtube’u sizin söylediğiniz ve gerçekten bu çerçeveye giren bir cümle bulamazsınız. Ama başkalarının sizin bir sözünüzü haksız yere istismar ettiği bir durum varsa, yirmi made bulursunuz sizin aleyhinize. Leyhinize hiçbir şey bulamazsınız. Niçin? Çünkü bizim böyle bir ekibimiz yok. İletişim. Şimdi onlar arasında muazzam bir iletişim var. İntetrneti en iyi onlar kullanıyor, facebook, twitter gibi. Gerçekten şimdi bir özeleştiri olarak söylemeyim ama bana günde en az 40 mesaj geliyor, muhafazakar çevrelerden. Çağdaş düşüncelilerden daha az geliyor. ADD Antalya şubesinden geliyor, bazen ADD Zonguldak’tan geliyor, ama onun dışında gelenlerin çoğu farklı görüştekilerin mesajları. Biz birbiimize gönderemiyoruz. Onlar hem kendi aralarında gönderiyorlar hem bize gönderiyorlar. Demek ki bu iletişimi daha iyi kullanmak zorundayız. Birbirimizden haberimiz yok. Kendimizi de eleştireyim. Ben yarım saat önce ilginç bir TV programına katıldım. Ama bu pprograma katılacağımı duyuramadık. Onlar böyle bir programa katılacakları zaman hemen twitter üzerinden onbinlerce insana duyuru yapıyor. Bizi kimse duyuramıyor, vakit de bulamıyoruz. Bunları yapmamız lazım. Mesela sayın ADD Başkanı bir yerde bir konuşma yaptı o konuşmanın hemen çözümünü yapacaksınız, herkese dağıtacaksınız. Basına da dağıtacaksınız, Şimdi son örneğini vereyim size. Bugün Mecliste tartıştığımız konu ne? Hapisteki seçilmiş milletvekillerinin serbest bırakılması. Tutukluların durumu falan filan. Şimdi uluslararası bir araştırmaya göre, Türkiye’de hapistekilerin %47.7’si, tutuklu. Hüküm giymemiş mahkum değil, sadece tutuklu. 47.7’si. Bu birkaç yıl önceki rakam. Şimdi daha da yükselmiş. Avrupa ülkelerinde buna yakın bir rakam var mı? Yok. Avrupa ülkelerinde %16, %18, %20‘, en çok % 30’dur. B. Ama bizde böyle. Niye böyle? çünkü mevzuat buna imkan veriyor. Türk mevzuatına göre bir hakim 10 yıla kadar insanı tutuklu tutabiliyor. Peki Alman hakim de tutabiliyor mu? Hayır. Amanya’da çok istisnai durumların dışında en çok 6 ay. Biz parti programına koyduk 2008 yılında, Türkiye’de 4 ay olsun dedik azami. İstisnai durum hariç, bir terör eylemi yaparken, suçüstü yakalanmış adam falan. Bu gibi durumlar hariç, normal şartlarda 4 ay olsun dedik biz. Ama fiiliyatta 10 yıl. Şimdi buna karşı bir hukuk mücadelesi vermek lazım. Yani dünyada nasıl, bizde nasıl? Bizde efendim, ne yapalım hakim takdir etti herkes saygı göstersin. Siz kanununuza bunu sınırlayacak bir süre koymadığınız takdirde, hakim takdir hakkını istediği gibi kullanabilir. Kim mani olacak? Şimdi şu andaki tutukluların durumu. Deseniz ki siz efendim 2 seneden fazla hiçkimse mahkum olmadıkça tutuklu kalamaz. Daha uzun sureli tutukluların hepsi serbest kalacak, Meclise  de girecek. Yani bütün bunları bizim açık yüreklilikle tartışmamız lazım. Buna benzer daha pek çok konu var ama en azından bilgiye dayanan, veriye dayan, uluslararası kıyaslamalara dayanan bilgileri bir araya getirmemiz lazım ve bunları mümkün olduğu kadar yaygın bir şekilde duyurmamız lazım. Nasıl duyuracağız ? Milyonlarca internet adresi var. Bir düğmeye basarak bir konuşmanızı bütün bu  insanlara duyurabiliyorsunuz. Facebook, binlerce, yüzbinlerce insan facebook’a abone olabiliyor. Link vereceksiniz, şu linke bakın diye. Mesela ADD’nin linki olacak düğmeye bastığı an ADD ne demiş bulacak. Bence biraz bunları düşünmemiz lazım. Yoksa hayıflanarak sıkıntılarımızı birbirimize anlatarak ilerleyemeyiz.</p>
<p>Bunun uygulamasını ben biraz yapmaya çalışıyorum hem facebook, hem twitter falan, kendiniz koyuyorsunuz. Zahmete, sekretere falan ihtiyacınız yok. Yaptığınız bir konuşmayı duyurmak istiyorsanız onu facebook’a veya twitter’a koymak 5 dakikanızı almıyor ya da twitter’da bir mesaj göndermek 1 dakika. Bunlar için personel ve paraya ihtiyaç yok. Kendimiz öğreneceğiz. İşte bütün bu konuları kapsamlı olarak düşünüp değerlendirmemiz lazım.</p>
<p>Teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2837/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(English) Turkey-EU Relations, Problems and Prospects-23 June 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2834</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2834#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 01 Jul 2011 10:33:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2834</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen, Turkey-EU Relations, Problems and Prospects, Brussels, 22  June 2011
Dear chairperson,
Dear guests,
I would like to thank you for your kind invitation.
I will try to highlight some main problems that Europe and Turkey are facing today and may face in the near future respectively, then I’ll try to express my views on whether these problems [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Onur Öymen, Turkey-EU Relations, Problems and Prospects, Brussels, 22  June 2011</strong></p>
<p>Dear chairperson,</p>
<p>Dear guests,</p>
<p>I would like to thank you for your kind invitation.</p>
<p>I will try to highlight some main problems that Europe and Turkey are facing today and may face in the near future respectively, then I’ll try to express my views on whether these problems should play a positive or negative role in the membership process of Turkey to EU.</p>
<p>Let’s start with the problems that Europe is facing.</p>
<p>One of the basic problems is the the decline of international competitiveness. Compared to other groups of nations, Europe is losing gradually its competitiveness in the world and its share in the world economy. BRIC<br />
countries are making a tremendous progress in the field of gross national product and some of them have already in a better position than the leading countries of western democracies.  A few years ago UNICE, who is called now “European Business”, an institution who represents the views of European private sector, had made a remarkable comparative study between European Union, US and Japan. The results show that in a number of areas particularly related to high technology, technology based production utilization of Internet and in a number of similar areas Europe is lagging behind US and Japan.</p>
<p>Let me cite a few figures:</p>
<ul>
<li>In the field of standard of living, if US has 100 points, Japan has 90 and EU 70.</li>
<li>In the EU the cost of energy  47% , road transportation is 40%, internet connection 200%, international telephone call are 300% more expensive than the US.</li>
<li>The ratio of R&amp;D expenditures in the GNP is lower in Europe than in the US and Japan.</li>
<li>The number of computers per person is two times higher in the US than in EU.</li>
<li>Public expenditures in a number of EU countries are about the half of GDP whereas this figure is about 1/3 in the US and Japan,</li>
<li>Taxes and social security premiums are much higher in the EU than in Japan.</li>
<li>The proportion of taxes and social security contributions in the salaries of EU citizens is about 57%, whereas in the US this figure is 37% and in Japan 33%.</li>
<li>The share of employment in the public sector is 18% in Europe 8,3% in Japan and 15,7% in Japan.</li>
</ul>
<p>At that time UNİCE was saying that these figures show that even for the big companies of Europe it was becoming more and more difficult to compete with those of the US and Japan. In the meantime there was some improvements in the European standards in these areas. Still EU is not ahead of these two countries in most of the areas.</p>
<p>Let me remind you that the economic growth in 1980-2008 period reached 2.2% in the European Union, 2.3% Japan, 2.9% in the United States. It reached to 6.3% in newly industrialised economies.</p>
<p>Recent prospective studies show a remarkable progress in China and India.  Obviously the centre of gravity of the world economy is shifting from the West towards the East. If you add to that list countries like Korea, Indonesia, Singapore, Malaysia and Indonesia, you will notice that an economic power centre is growing in that part of the world.</p>
<p>In the field of defence and security, despite some promising initiatives and expectations European Union’s defence organisation is far from reaching a level to be compared with the American military power. In the areas of military expenses overall nuclear and conventional capabilities, defence related investments and research America is well ahead of all European countries combined.  European countries profiting from peace dividend that they realized after the end of the Cold War are reluctant to increase the share of military expenditures in their Gross National Product.  Therefore in the foreseeable future nobody expects EU to replace NATO and to compete Americans in the defence related international problems.</p>
<p>In the social area, the burden on the shoulders of the active population of Europe is growing and the governments have an increasingly difficult problem of coping with the necessities of social requirements. In some countries like Germany, the State had to reduce a few years ago its contributions to the social security system. Consequently the financial contributions of individual citizens have increased. The unemployment rate in Europe as of last October reached 10.1% and this figure is the highest level since July 1998. According to Eurostat, the number of European citizens who do not have jobs rose by 80,000 to 15.95 million people. On the other hand, to keep up the actual balance between the workers and retirees Europe needs a large number of migrant workers to maintain the social balance of today.</p>
<p>Europe has also financial problems. The recent economic crisis in Greece has reached alarming dimensions. Leading European personalities like Prime Minister Junkers, referring to the financial crisis in Greece talk about the risks of a fire ball. 10 EU countries are still outside the Eurozone.</p>
<p>The excessive financial contributions required from rich EU countries or banks to compensate the deficit of the ailing European economies create serious financial problems elsewhere. This situation leads to some ideas on possible review of the existing financial system in Europe. Some leaders like Ms Merkel even questioned whether Europe should reconsider some provisions of the Lisbon Treaty.</p>
<p>In the area of foreign policy although some steps have been taken in the Lisbon Summit in the direction of a better institutional framework for the harmonization of foreign policies, it is still too early to speak about a unified European position on various international problems and crises.</p>
<p>This is not a promising prospective picture for Europe. Of course one should not underestimate the achievements of the Union and concrete benefits provided to European citizens. Obviously EU would remain as an irreversible project and will lead the preservation of human rights and encourage democratic aspirations of the peoples of the world. The sense of solidarity and mutual dependence will continue to shape the future of European countries. Despite a re4lative decline compared to other economic power centres, Europe will continue to be one of the most important economic forces of the world. That is why a number of European nations, including Turkey are still aspiring to join the EU.</p>
<p>This much about Europe.</p>
<p>Lets see now the prospects and problems of Turkey. Turkey has made tremendous progress in the fields of economy, education, technology, industry and defence.  But a number of serious problems persist. At the top of that come some shortcomings in the field of democracy. I must confess that in general our democratic standards today are not at the level we deserve and even worsened in some areas like freedom of press and gender equality in the last decade.</p>
<p>Actual performance of Turkey in this regard is behind the levels she had a decade ago. If you look at the findings of reliable International Organizations and reliable think tanks, you will notice that the rank of Turkey is below a great number of Western democracies.  There is a vivid discussion in Turkey on the need for further democratization and for the preparation of a brand-new constitution. There are 57 journalists in jail together with professors, party leaders, officers, majors, lawyers, intellectuals. All are waiting the end of their trials started 4 years ago.</p>
<p>Although the ruling party won a clear majority in the elections of 12 June collecting about half of the votes, many people in Turkey questioned the election system practiced in the country because we still have a 10 per cent threshold.</p>
<p>In the field of economy Turkey has recovered to a large extent the setbacks of the international crisis and has realized continues increase in gross national product in last six quarters. The rate of growth is among the highest of the G-20 countries. Still we continue to suffer from a high level of unemployment which is still above ten per cent. There are some reports of international media about an overheating of the Turkish economy.  In the social field we have the serious problem of bad income distribution among peoples and among regions. There is also a big difference in the life expectancy among different parts of the country. The size of unregistered economy is another problem.</p>
<p>We continue to face terrorist attacks from a terrorist organization based in Northern Iraq.</p>
<p>Turkish people support Arab spring and those who are fighting for freedom and democracy. But obviously the uprising and confrontations in our area create security risks for Turkey.</p>
<p>We have unsolved problems with our neighbours like the Cyprus problem and Armenian Issue. Furthermore we have increased concerns about the security situation in the Caucasus particularly after the suspension CFE Treaty.</p>
<p>Our membership negotiations with EU are stagnating. We have started the negotiating process with the EU six years ago on the same day with Croatia. She has practically finished her negotiations and expecting to join EU family, in 2013. Turkey was able to open so far only 13 chapters out of 35. We were not able to open a single one during the last two presidencies. EU Council and some individual members have blocked 18 chapters. One country, France has blocked alone 5 chapters claiming that these chapters may lead Turkey to full membership.</p>
<p>In short Turkey had a lot of achievements, progress, she has a very big potential but she also faces serious problems.</p>
<p>The question is whether Turkish membership to the EU, would facilitate the solution of European and Turkish problems, or it will make these solutions more difficult. Actual president of EU the Prime Minister Olmert of Hungary has said during the COSAC meeting held in Budapest, at the end of May, that the only way to regain to competitiveness for Europe is to continue the enlargement of the Union. There I asked whether there is no contradiction between saying this and preventing the membership of Turkey that will definitely contribute to the competitiveness of Europe more than other candidates thanks to her large economic power and potential.</p>
<p>Young dynamic and well-educated work force of Turkey may also positively contribute to the solution of some social problems in Europe, like aging.</p>
<p>Furthermore Turkey’s military power will certainly contribute to the building of a robust European army.</p>
<p>In foreign policy Turkey’s special relations with the countries of the Middle East, Caucasus, Balkans and Central Asia may add new dimensions to the European foreign policy.</p>
<p>Turkey is becoming an energy hub, between oil and gas producing countries of the region and Europe where the need for energy is constantly growing.</p>
<p>Having said all these I believe that you will share my conclusion that Turkish membership will bring more good than harm to Europe. If we think jointly on what we can do together, we will have a different picture and a positive perspective for our common future.</p>
<p>Obviously each particular problem like Cyprus Issue and Armenian question requires special attention. Definitely we all have to spent more time and energy for the solution of these problems. But if we turn a blind eye to the bigger picture and overlook our mutual benefits and if we make the prospects of membership hostage to such and similar individual problems, I am afraid that we all will be the losers. If the EU membership is used as leverage against Turkey to get unilateral concessions on some issues, I suspect that the results to be obtained would not be much different from what had been achieved so far because no Turkish government would be ready to make unilateral concessions. But if some countries aim to block Turkish membership for other reasons and if they use these individual problems as an excuse to delay the membership process of Turkey, there will be no winner in this political game either.</p>
<p>My understanding is that there are two main problems that worry some of European friends: First, Turkey will join Europe as a major country affecting the balance of power between big countries. Because of the fact that voting rights in the European Council is determined according to the population of member countries, Turkey will rank right after Germany who’s share is 9,55%. T That is to say Turkey’s share will be around 9 % of total votes, whereas France has 8,11%, UK 8%, Italy 7,95%, Greece 3,49% and Cyprus, 0,98%. In the European Parliament with increased powers Turkish delegation will be second in size right after Germany.</p>
<p>The second point is that EU has to provide a substantial economic contribution to Turkey. According to a report prepared a few years ago, yearly net contribution of EU to Turkey would be around 11 billion Euros. 8,5 billion of that amount would go to agriculture. Where is that money? Since the common understanding is not to allow major budget increase of the Union, you would need to cut the benefits of some member countries to provide Turkey this contribution. I believe that those are the real issues and we should have the courage to speak frankly about that.</p>
<p>But I should tell you that to keep Turkey for a long time at the doorsteps of Europe might also have an important economic and political price to pay.</p>
<p>Therefore the member countries should take a serious and well thought decision bearing in mind their long term interests. My opinion is that if the forefathers of Europe were alive they would probably decide to accelerate Turkish membership process.</p>
<p>The history is full of missed opportunities. I hope that the future historians will not refer to the Turkish membership process as another missed opportunity. And I hope that our European friends will not ask themselves who lost Turkey.</p>
<p>Thank you.</p>
<p><strong>Answers to questions</strong></p>
<p>I have not said that Cyprus problem and other problems are non- issues. But I said that main issues are elsewhere. Some people believe that Cyprus issue or some other issues are just the heart of the problem and once they are solved  everything will be solved. This is the impression that people try to spread in Europe and in Turkey, in the Turkish medias, newspapers etc. It is not true. As I told you, it doesn’t mean that we should minimize Cyprus problem. We have to solve it. But I said that in all problems there are two sides. You cannot expect only Turkey to solve the Cyprus problem.  What is wrong In the EU’s approach? EU asks Turkey to solve the Cyprus problem by making unilateral concessions. What about Cyprus?  Should Cyprus do nothing? What the EU asks from Cyprus?  Practically nothing. Therefore, as I explained you a moment ago, according an informal rule applied in the EU, called “Luxembourg Rule”,  EU cannot support a non-member country against a member country no matter how she is right. And EU cannot force a member country to make unilateral concessions against a non-member country. Therefore EU cannot be impartial in the solution of the Cyprus problem.  Anyway Cyprus problem should be solved by the two sides of the Island. For that matter you need a realistic approach and mutual and balanced concessions from both sides. In the beginning we have started to work with the intention to solve the Cyprus problem with a spirit of compromise. On the contrary, the Greek side of Cyprus started with the concept of “long term struggle”. Not conciliation but long term struggle. This was the motto of Archbishop  Makarios. It means that he suggested a struggle with the Turks and wins the game at the end. if you choose struggle instead of compromise and reconciliation the result you may obtain would be exactly what you have obtained so far. That is to say nothing.  I must tell you that the latest example of this is the Kofi Annan Plan. Although that plan had a lot of inconvenient fort the Turkish side it was accepted by the great majority of the Turkish Cypriots, but rejected by the great Greek majority of the Greek Cypriots. Do you still believe that Turkish Cypriots are not willing to solve the problem? If you had accepted Kofi Annan Plan there would be no Cyprus problem today. We would be discussing here other issues. In the light of this can you accuse Turkey for not willing to solve the Cyprus problem?</p>
<p>Despite the fact that they refused the Kofi Annan Plan, the Greek Cypriots have been rewarded by being accepting as a full member to the EU, Turkish Cypriots who had accepted the Kofi Annan were penalized. EU and the rest of the international community continued to implement   embargoes against the Turkish Cypriots. Such severe embargoes do not exist elsewhere in the world even not against North Korea. Do you know that besides economic, trade and transport embargoes, there are also sport embargoes? You cannot send from Belgium, even from Turkey a team to play a game in Northern Cyprus. It is prohibited. Is there such a prohibition against North Korea? No. You see, even such excessive restrictions of the international community have not helped to solve the Cyprus Problem. If you really want to solve it you need a spirit of reconciliation.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2834/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türk Hukuk Kurumu&#8217;nda Yaptığım Orta Doğu&#8217;daki Gelişmeler Konulu Konferans-4 Mayıs 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2833</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2833#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2011 14:20:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2833</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen Türk Hukuk Kurumunda Ortadoğu’daki Gelişmeler  Hakkında Yaptığı Konuşma
 
4 Mayıs 2011
 
Sayın Başkan,
Değerli katılımcılar,
Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Ortadoğu’daki son gelişmeler çok kapsamlı sonuçlar doğurmaya aday görünüyor. Bu gelişmelerin Türkiye’yi de etkilemesi kuvvetli bir ihtimaldir.
Bu konuya geniş bir pencereden bakmakta yarar var. Soğuk Savaş’ın sona ermekte olduğunun anlaşılmasından sonra, başta Orta [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Onur Öymen Türk Hukuk Kurumunda Ortadoğu’daki Gelişmeler  Hakkında Yaptığı Konuşma</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>4 Mayıs 2011</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Sayın Başkan,</p>
<p>Değerli katılımcılar,</p>
<p>Önce nazik davetiniz için içtenlikle teşekkür ederim. Ortadoğu’daki son gelişmeler çok kapsamlı sonuçlar doğurmaya aday görünüyor. Bu gelişmelerin Türkiye’yi de etkilemesi kuvvetli bir ihtimaldir.</p>
<p>Bu konuya geniş bir pencereden bakmakta yarar var. Soğuk Savaş’ın sona ermekte olduğunun anlaşılmasından sonra, başta Orta ve Doğu Avrupa ülkeleri olmak üzere, dünyada demokrasi, bağımsızlık ve özgürlük akımları güçlendi. Uzun yıllar otoriter yönetimlerin baskıcı rejimleri altında yaşayan halklar daha önce örneği görülmemiş boyutta eylemler ve gösteriler yaparak demir perdenin yıkılmasında birinci derecede rol oynadılar. Batı ülkeleri bu bölgedeki demokratikleşme hareketlerini yıllardan beri destekliyordu. Batılı hükümetler ve İnsan Hakları kuruluşlarının yanı sıra, resmi kuruluşların desteklediği “radio free Europe” ve “Radio Liberty” gibi radyolar da o bölgede yaşayanları sürekli olarak demokrasi ve insan hakları doğrultusunda harekete geçmeye yönlendiriyorlardı. Sonunda demir perde gerçekten yıkıldı, bütün Orta ve Doğu Avrupa  ülkeleri özgürlüklerine ve demokrasiye kavuştular. Hepsi oldukça kısa bir süre içinde AB’ye ve NATO’ya üye oldular ve dünyanın en demokratik ülkeleri arasında yerlerini aldılar.</p>
<p>Benzeri bir gelişme Güney Amerika’da da oldu. 200 yıl yakın süre Amerika Birleşik Devletlerinin arka bahçesi sayılan ve daima ABD’nin güdümündeki otoriter yönetimler tarafından idare edilen bu ülkelerde de kuvvetli bir demokrasi cereyanı Güney Amerika ülkeleri de bağımsızlıklarına ve demokrasiye kavuşturdu. Başlangıçta bu gelişmelere sıcak bakmayan, hatta Şili ve Venezüela’da görüldüğü gibi bu gelişmeleri engellemek isteyen ABD bile bölgenin demokratikleşmesinin önünde duramayacağını anladı.</p>
<p>Uzak Doğu’da da benzeri gelişmeler oldu. Bölgenin tamamı değilse bile Güney Kore, Filipinler, Bangladeş, Vietnam gibi ülklerde demokratik cereyanlar güçlendi.</p>
<p>Afrika’da da benzeri gelişmeler yaşandı. Darbeyle iş başına gelen rejimlerin Afrika Birliği Teşkilatı’ndan uzaklaştırılması kararlaştırıldı. Başta Güney Afrika olmak üzere birçok Afrika ülkesi seçimle gelen yönetimlere kavuştular.</p>
<p>Dünyadaki bu genel gidişin belki de tek istisnası Orta Doğu oldu. Orada hiçbir ülke gerçek bir demokrasiye kavuşamadı. Acaba neden?</p>
<p>Dünyanın başka bölgelerinde demokrasiye geçişi engellemeyen, hatta destekleyen büyük devletler nedense Orta Doğu’daki otoriter rejimlerle yakın ilişkilerini sürdürmeyi tercih ettiler. Çünkü bu rejimlerin çoğu büyük devletlerle dostluk ve işbirliği politikası sürdürüyorlardı. Başta enerji olmak üzere o devletlerin menfaatlerine aykırı politikalar gütmüyorlardı. Bunun istisnaları da oldu. Bu istisnaların başında İran geliyordu. Suriye de, özellikle Hafız Esad döneminde aynı çizgideydi. İşte bu çizgideki ülkeler hasım ilan edildi. Bunlara şeytan ekseni denildi ve bunlarla her vesileyle mücadele edildi.</p>
<p>Aslında Orta Doğu’da demokrasi ve bağımsızlık hareketleri İran’da 1953 yılında başladı. O tarihlerde İran’ın tüm petrolleri Anglo-Iranian isimli bir İngiliz şirketine aitti. Milletvekili Musaddık başbakan seçilirse bu petrollerin millileştirileceğini söyledi ve milletvekillerinin oyunun çoğunluğu ile başbakan seçildi. İlk işi İran petrollerini millileştirmek oldu. Ancak bunu sineye çekemeyen İngilizler, Amerikalılara başvurarak Musaddık’ın devrilmesini sağlamaya çalıştılar.  Sonuçta Amerikalıların düzenlediği bir halk hareketi ile Musaddık devrildi, yerine Zahidi seçildi ve petroller tekrar İngilizlere ve Amerikalılara devredildi. Musaddık da hapse atıldı. O tarihten sonra Orta Doğu’da gerçek bir demokrasi hareketi yaşanmadı. Şimdi ilk defa tabandan gelen bir demokratikleşme eğilimi görülmektedir. Tunus’da başlayan bu eylem, o ülkede başarılı oldu ve cumhurbaşkanı yurtdışına kaçmak zorunda bırakıldı, hükümet de değişti. Ancak Tunus’un gerçek bir demokrasiye geçmesi için atılması gereken daha çok adım var. Daha sonra bu direniş eylemleri Mısır’a sıçradı. Halkın baskısına direnen Mübarek, sonunda ayrılmak zorunda kaldı. Ancak bu süre içinde polisin göstericilere çok sert müdahale ettiği görüldü, 800 kişi hayatını kaybetti. Daha sonra yönetim askerlerin eline geçti ve askerler yeni bir anayasa hazırladılar. Bu anayasanın özelliklerinden biri Mısır’ın bir din devleti olarak kalmasını kararlaştırdılar. Hiçbir yasa dinin kurallarına aykırı olamayacak. Din ve etnik esasa dayalı siyasi partiler kurulamayacak. Anayasadaki bu hükme rağmen dinci Müslüman Kardeşler örgütü, Eylül ayında yapılması ön görülen seçimlerde milletvekilliklerinin yarısını kazanabileceklerini söylemektedir. Anayasada, basın, ifade, din, toplantı ve gösteri yapma hakları güvence altına alınmaktadır. Ancak, kamu güvenliğinin gerektiği hallerde bunlara kısıtlama getirilebileceği belirtilmektedir.  Anayasada Mısır devletinin adı, Mısır Demokratik Sosyalist Cumhuriyeti olarak nitelendirilmektedir ve anayasada silahlı kuvvetlere ülke savunmasının dışında sosyalist devrimin kazanımlarının korunması görevi de verilmektedir.</p>
<p>Geçici askeri yönetim, yurtiçinde henüz halkın beklentilerine cevap verememiştir. Ekonomik ve sosyal haklarda gelişme olmamıştır. Halk zaman zaman Tahrir Meydanı’nda gösteriler yapmakta, taleplerini ve tepkilerini dile getirmektedir.</p>
<p>Dış politikada yeni yönetim, FKÖ ile Hamas arasında arabuluculuk yapmış ve bir mutabakat sağlamıştır. Buna göre gelecek yıl Filistin’de seçimler yapılacaktır. Ancak İsrail,  bu mutabakatı tepki ile karşılamış ve Hamas’ın dahil olacağı bir Filistin yönetimi ile müzakerelere oturmayacağını bildirmiştir. Yeni Mısır yönetimi İsrail’e karşı çok sert bir üslup kullanmakta, İsrail’den Siyonist devlet olarak bahsetmektedir. ABD’ye de  Filistin’de kurulacak devleti tanıması için çağrıda bulunmaktadır.</p>
<p>Suriye’de de gelişmeler kaygı vericidir. Suriye hükümeti direnişçilere karşı aşırı güç kullanmış, Dera kentini askeri birliklerle işgal etmiştir. 500’den fazla Suriyeli hayatını kaybetmiştir. 30 yıldan fazla bir zamandan beri devam eden sıkı yönetimi kaldırmasına rağmen Suriye yönetimi katı politikasını sürdürmektedir. ABD Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’a sınırlı tepki göstermekle birlikte onun kardeşinin mal varlığını dondurmuştur.</p>
<p>Göstericilere en kuvvetli tepki Bahreyn hükümetinden gelmiştir. Aşırı derecede şiddet uygulamanın yanı sıra Suudi Arabistan askeri birliklerini davet ederek direnişçileri güç kullanarak bastırmıştır. Şehrin merkezinde direnişçilerin sembolü olan İnci Anıtı yıkılmıştır.</p>
<p>Yemen’de de direniş güçlü biçimde sürdürülmektedir. Suudi Arabistan’ın Yemen cumhurbaşkanı ile direnişçiler arasında yürüttüğü arabuluculuk faaliyetleri henüz sonuç vermemiştir. Ürdün’de de ciddi protestolar yaşanmaktadır.</p>
<p>Bu direnişlerin yakında diğer Arap ülkelerine de sirayet etmesi ihtimali kuvvetlidir. Büyük devletlerin şimdilik ülkeden ülkeye değişen bir tavır içine girdikleri görülmektedir. Bu devletlerin  politikalarını daha çok petrol ve diğer stratejik çıkarların yönlendirdiği anlaşılmaktadır. Ancak bu ayırımcı politikalar, bölgede batı ülkelerine duyulan güveni büsbütün azaltabilir.</p>
<p>Türkiye, son yıllarda Orta Doğu ülkelerine yakınlaşma politikası izlerken, daha çok otoriter bölge ülkeleri ile ilişkileri güçlendirme yoluna gitmiştir. Bu politikalar, muhalif güçlerin yönetimi devralabilecekleri ülkelerde Türkiye’nin uzun vadeli menfaatleri açısından sıkıntılı sonuçlar doğurabilir. Örneğin Libya’da muhaliflerin elindeki Bingazi’de Türkiye aleyhindeki protestolar dikkat çekici boyuta ulaşmıştır. Türkiye, son günlere kadar Kaddafi ile iyi ilişki içinde olmaya özen göstermiş, diğer batılı ülkeler oradaki büyükelçiliklerini kapatırken, Türkiye 2 Mayıs’a kadar büyükelçiliğini açık tutmuştur. Sonunda Türk hükümeti kurt ile kuzu arasında aarabuluculuk yapamayacağını anlamış ve başbakan Erdoğan, Kaddafi’nin görevini terketmesini istemiştir.</p>
<p>NATO, gecikerek devreye girmiş ve ilk günlerde Fransa’nın İngiltere’nin sivil hedeflere yönelik saldırılarının sorumluluğu da NATO’ya yüklenmiştir. NATO son günlerde BM Güvenlik Konseyi’nin 1973 sayılı kararına aykırı  olarak sivil hedeflere de saldırmaya başlamıştır. Bu saldırıların sonucunda Kaddafi’nin bir oğlu ve üç torunu hayatını kaybetmiştir. Bu Arap dünyasında, NATO’nun ölçüyü kaçırdığı izlenimini uyandırmıştır.</p>
<p>Bütün bu çalkantıların sonunda bölgenin demokrasi yolunda ilerleme kaydedeceği düşünülmektedir. Bununla birlikte gerçek bir demokrasiye varılmasının zaman alacağı kuşkusuzdur. Bölgenin demokratikleşmesi hem bölge ülkelerinde yaşayan insanların, hem de Türkiye’nin yararına olacaktır. Demokratik bir Orta Doğu’da savaş olasılığı azalacaktır. Tarihte şimdiye kadar demokrasiler arasında hiçbir savaş çıkmamıştır. Aynı zamanda demokratikleşmiş bir Orta Doğu’da komşu ülkelere yönelik saldırılarda bulunan terör örgütlerinin barınması zor  olacaktır. İşte bütün bu nedenlerle Türkiye bütün bölge ülkelerinde demokrasinin yerleşmesi için çaba göstermelidir. Ancak bunu yapabilmek için öncelikle kendisinin demokrasi alanındaki eksikliklerini gidermesi gerekmektedir. Bugün Türkiye, dünya  ülkeleri arasında demokrasi ölçüsüne göre 89. sırada,  basın özgürlüğünde 112. sırada, kadın &#8211; erkek eşitliğinde 129. sırada yer almaktadır. İşte bu demokratik eksikliklerini giderebildiği takdirde Türkiye bütün bölge için örnek ülke olma özelliğini kazanabilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2833/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İTÜ&#8217;de Yaptığım Seçimler Öncesi Türkiye Konulu Konuşma-30 Nisan 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2831</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2831#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 26 Jun 2011 14:06:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2831</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen’in İTÜ’de Yaptığı Konuşma – 30 Nisan 2011
Sayın Başkan, değerli konuklar, öncelikle nazik davetiniz için  içtenlikle teşekkürlerimi sunuyorum. Değerli arkadaşım Necla Arat’a da bu vesile ile bu davete aracılık ettiği için bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.
Değerli arkadaşlar, seçimlerden önce Türkiye’nin durumunu değerlendirirken, öncelikle güvenlik konusuna bakmamızda yarar var. Zira bütün dünyadaki hükümetlerin öncelikli [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Onur Öymen’in İTÜ’de Yaptığı Konuşma – 30 Nisan 2011</strong></p>
<p>Sayın Başkan, değerli konuklar, öncelikle nazik davetiniz için  içtenlikle teşekkürlerimi sunuyorum. Değerli arkadaşım Necla Arat’a da bu vesile ile bu davete aracılık ettiği için bir kere daha teşekkür etmek istiyorum.</p>
<p>Değerli arkadaşlar, seçimlerden önce Türkiye’nin durumunu değerlendirirken, öncelikle güvenlik konusuna bakmamızda yarar var. Zira bütün dünyadaki hükümetlerin öncelikli görevi vatandaşlarını huzur ve güvenlik içinde yaşatmaktır. Türkiye, 1922 yılından beri gerçek anlamda bir savaşa katılmamıştır. Orta Doğu’da bu özelliğe sahip tek ülkedir ve bütün AB ülkeleri arasında da 3 ülkeden biridir. Bu bir yandan Türkiye’nin Atatürk’ten beri izlediği barışçı politikanın, bir yandan da sahip olduğu etkili caydırı gücünün eseridir.  Bu durum Türk vatandaşlarının huzur ve güvenlik içinde yaşadığı anlamına geliyor mu? Maalesef gelmiyor. 25 yılı aşkın zamandan beri, bir terör örgütünün saldırıları sonucunda 40 bine yakın vatandaşımız hayatını kaybetmiştir.  Komşumuz Irak’ın kuzeyindeki toprakları üs olarak kullanan bu örgüt, sınırlarımızı aşarak, vatandaşlarımızı ve güvenlik güçlerimizi hedef almakta, çok sayıda insanımızın hayatına mal olan saldırılarda bulunmaktadır.  AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılından önce görev yapan hükümetler, bu saldırıları fiilen bitirme noktasına getirmişlerdi. 2002 yılında, teröre şehit verdiğimiz güvenlik kuvveti mensuplarının sayısı 6’dan ibaret. Bu sayı giderek artmış ve 2002’deki rakamın 20 misline kadar yükselmiştir.  Dünya ülkelerinin iç barış ve güvenlik sıralamasındaki yerini gösteren dünya barış endeksinde Türkiye’nin yeri maalesef 126. sırada bulunmaktadır.</p>
<p>AKP iktidarı, Kuzey Irak’tan terörün tasfiyesi için ABD, Irak hükümeti ve Kuzey Irak’taki yerel yönetim nezdinde yaptığı diplomatik girişimlerden şimdiye kadar sonuç alamamıştır. Bir tek terör örgütü mensubu bile Kuzey Irak’ta yakalanarak Türkiye’ye iade edilmemiştir.  Hükümet, açılım adı altında almaya çalıştığı önlemlerle bu terörü etkisiz kılmaya çalışmaktadır. Bu temasların özünde de terör örgütünü tatmin edecek bazı anayasa ve yasa değişiklikleri yer almaktadır. Daha açık bir ifade ile hükümet, anayasanın ve devletin temel kurallarının teröristlerin beklediği doğrultuda değiştirilerek terörü sona erdirebileceğini düşünmektedir. Bu değişiklikler arasında en çok dikkat çeken nokta, anayasamızdan Türk kelimesinin çıkartılmasıdır. Geçen yıl AKP’nin bir grup başkan vekili verdiği bir mülakatta anayasadan Türk kelimesinin çıkarılmasını destekleyebileceklerini söylemiştir. Bu son derece vahim ve kaygı verici bir gelişme olmuştur. Daha sonra aynı görüşü savunan başka biri de çıkmıştır. Peki bu fikrin kaynağı nereden gelmektedir? ABD’nin dış politika menfaatlerini savunmakla görevli olduğunu ilan eden bir Amerikan düşünce kuruluşunun yetkilisi David Philips 2007 ve 2009 yıllarında yazdığı raporlarda Türkiye’nin Kürt meselesini nasıl çözebileceğine dair önerilerde bulunmaktadır. Bu önerilerin özü şudur, Türkiye kuvvet kullanarak, Kuzey Irak’tan terrorist örgütü bertaraf etmeye teşebbüs etmemelidir zira bu  ABD’nin menfaatlerine zarar verebilir. Raporda aynen böyle söylüyor. Peki soruna nasıl çözüm bulunacak? İşte bunun için anayasada bazı değişiklikler yapılmalı ve bu arada Türklük’e atıfta bulunan cümleler anayasadan çıkartılmalıdır. David Phlips’in 2009’da yazdığı raporun 20.sayfasında aynen bunlar söyleniyor. Hükümetin 2003 yılından beri meclisten yetki almasına ragmen Kuzey Irak’a yönelik kapsamlı  bir kara operasyonunu yapmamasının arkasında bizim kanaatimize gore böyle dış telkinler yatmaktadır. 2008 yılının başında girişilen tek kara operasyonunda ABD Savunma Bakanı Robert Gates’in bu operasyonun derhal durdurulması yolundaki çağrısından hemen sonra, yani toplam 8 gün içerisinde sona erdirilmiştir. Bugün hükümet, İmralı’da, müebbet hapise mahkum olarak bulunan bir terör örgütü lideri ile görüşmelerde bulunarak bu meseleye çözüm aramaktadır. Yani terörü birtirmek için terör örgütü liderinin katkısını beklemektedir.</p>
<p>Özetle, Türkiye’nin iç güvenlik ve huzur alanında başarılı bir sonuç aldığı söylenemez.</p>
<p>Ekonomik alanda durumumuz nedir?</p>
<p>Ekonomiyi sadece toplam GSMH rakamlarına göre değerlendirirsek, bazı olumlu sonuçlara varmak mümkün olabilir. Zira Türkiye, toplam GSMH’da, dünya ülkeleri arasında 16. sırada, Avrupa ülkeleri arasında 6. sırada bulunmaktadır.  Ancak sayın başbakanın söylediği gibi AKP’nin iktidara geldiği 2002 yılında dünyada 26. sırada geldiğimiz yolundaki bilgi doğru değildir. Benim Türkiye’nin Gücü kitabımda yazdığım gibi o tarihteki toplam GSMH’da Türkiye satın alma gücüne göre dünyada 17., piyasa fiyatlarına gore 20. sıradaydı. Avrupa ülkeleri arasında da Almanya, Fransa, İtalya, İngiltere ve İspanya’dan sonra gene 6. sırada geliyordu.</p>
<p>Ancak ülkelerin ekonomik durumunu değerlendirirken sadece toplam GSMH rakamını ve kalkınma hızı artışını belirtmek yeterli değildir. Fertlerin refah durumunu gösteren kişi başına gelir rakamları daha gerçekçi ve önemli bir gösterge oluşturmaktadır. Bu konuda dünya ülkelerinin itibar ettiği Legatum Endeksine göre, Türkiye kişi başına milli gelirde dünyada maalesef 80. sırada gelmektedir. Birkaç yıl önce, 63. sırada olan Türkiye 17 sıra gerilemiştir. Bu bilgiler, Türkiye’de yaşayanların  zengin bir ülkenin fakir çocukları olduğunu göstermektedir. Bunun sebebi,  gelir dağılımındaki bozukluktur. Avrupa ülkeleri, aldıkları sosyal tedbirlerle en alt gelir düzeyindeki vatandaşlarını bile makul bir hayat düzeyine ulaştırabilmişlerdir. Türkiye’de ise nüfusun en zengin %20’si toplam milli gelirin %50’sini almakta, en fakir %20’si ise %5’i ile yetinmektedir. Bu rakamlara gore 15 milyon Türk vatandaşı, İspanya’nın ortalama milli gelir düzeyinde yaşarken, en fakir 15 milyon da Fas’ın ortalama gelir düzeyi ile yetinmek zorunda kalmaktadır. Bu tablonun bir diğer göstergesi de işsizlik rakamlarının yüksekliğidir. Türkiye’de resmi rakamlara gore işsizlik oranı,  %11’in üzerindedir. Gerçek işsizlik rakamı ise bizim yaptığımız hesaplara gore %17’den fazladır. Gençler arasındaki işsizlik, %20’nin üzerindedir.  Bu durumun düzeltilmesi için özellikle işsizliğin yoğun olduğu bölgelerimizde emek yoğun yatırımların gerçekleştirilmesi gerekmektedir. Eğer alınan bütün teşvik tedbirlerine rağmen özel sektör bu bölgelere yatırım yapmayacaksa bu görev devlete düşecektir. Devlet başta Güneydoğu Bölgesi olmak üzere işsizliğin yoğun olduğu ve gelir düzeyinin düşük olduğu bölgelerimizde doğrudan yatırım faaliyetine girişecektir. Ne yazık ki sayın başbakan, devletin Güneydoğu’da fabrika yapmayacağını açıkça ifade etmiştir. CHP ise 2008 yılında yayınladığı programda, devletin o bölgede yatırım yaparak istihdam yaratacağını taahhüt etmiştir. Ekonomik durumun diğer bir göstergesi cari açıktır. Toplam döviz gelirleri ile toplam döviz giderleri arasındaki farkı gösteren cari açıkta Türkiye dünya ülkeleri arasında çok geri kalmaktadır. Bu durumun düzeltilmesi için öncelikle dış ticaret açığının kapatılması gerekmektedir.2010 yılında Türkiye’nin toplam cari açığı çok fazla olmuştur. 2011 yılının ilk aylarında da cari açık yine yüksek olmaya devam etmektedir.</p>
<p>Türkiye’nin AB’ye üye olması halinde ekonomik ve sosyal göstergelerinde ne gibi değişiklikler beklenebilir?</p>
<p>Türkiye’nin AB üyeliği konusu, çeşitli boyutları ile kamuoyunda tartışılmaktadır. Başta Fransa olmak üzere Almanya ve Avusturya gibi ülkelerin Türkiye’nin üyeliğine ülke olarak karşı çıktıkları bilinmektedir. Bu itirazlar neden kaynaklanmaktadır? Kamuoyuna açıklanan sebeplerin başında Kıbrıs meselesi gelmektedir. AB Güney Kıbrıs’ı resmen Kıbrıs devletinin tam temsilcisi olduğunun Türkiye tarafından tanınması için baskı yapmakta ve bu gerçekleşmediği takdirde üyelik sürecini askıya alacağını söylemekte ve bu yolda attığı adımlarla fiilen üyelik sürecini engellemektedir. Türkiye’nin hem sosyo-ekonomik yapısını hem de uluslararası ilişkilerini etkileyen AB süreci bugün fiilen askıya alınmış gibidir. Aslında bazı AB ülkelerinin Türkiye’yi engellemelerinin arkasında yatan en önemli sebeplerden biri, AB’de kararların nüfus ağırlıkları dikkate alınarak alınacak olması ve Türkiye’nin üyeliğinin büyük devletler arasındaki dengeleri değiştirecek olmasıdır. Diğer bir neden de Türkiye’nin AB bütçesinden büyük pay alacak olmasıdır. Elimizdeki son bilgilere gore Türkiye üye olduğu takdirde her bir AB bütçesinden karşılıksız olarak 16,5 milyar euro para alacak, AB bütçesine 5 milyar euro katkıda bulunacak, yani 11,5 milyar euro’luk net avantaj sağlayacaktır. AB bütçesinde bu kaynağı sağlayacak artışa bir çok ülke karşı olduğu için Türkiye’nin 8 milyarı tarım sektörüne ayrılacak olan bu parayı alabilmesi için diğer bazı ülkelerin AB fonlarından aldıkları paylarda önemli kısıntılara gitmek gerekecektir. İşte bu ve buna benzer nedenler yüzünden Türkiye’nin AB üyeliği süreci engellenmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Kıbrıs müzakereleri, Ermenistan ile yanlış bir politika sonucunda imzalanan protokollerin Azerbaycan ve Türkiye’de de muhalefetin tepkisi üzerine onaylanamaması, İsrail ile ilişkilerin olumsuz bir mecraya girmesi, Yunanistan ile köklü ihtilaflarda ilerleme sağlanamaması, Orta Doğu ile ilgili son gelişmelerde Türkiye’nin büyük ölçüde etkisiz kalması, dış politikada seçimler öncesinde hükümetin elde etmek istediği başarıları engellemiştir.</p>
<p>En önemli konulardan biri olan demokratikleşme alanında bazı reform yasalarının çıkartılmasına rağmen, Türkiye demokratik düzeni çok yakından ilgilendiren bir çok alanda gelişme şöyle dursun geriye gitmiştir. BM’nin ve diğer uluslrarası güvenilir kuruluşların değerlendirmelerine gore Türkiye demokrasi, basın özgürlüğü, yargı bağımsızlığı, kadın-erkek eşitliği gibi alanlarda çağdaş ülkelerin pek çoğunun gerisinde bulunmaktadır.</p>
<p>Türkiye’yi bu kötü gidişten kurtaracak olan cumhuriyetin temel değer ve ilkelerine bağlı yeni bir anlayışın, devletin yönetiminde görev almasıdır. Bunu da sağlayacak olan haziran ayında yapılacak olan seçimlerdir. Basının baskı altına alındığı, seçimlerde tarafsızlığın, adaletin ve objektif ölçülerin tam olarak gözetilmediği bir ortamda yapılacak seçimlerin halkın gerçek düşüncelerini ve beklentilerini yansıtacak şekilde sonuçlanması için çağdaş düşünceye sahip insanların her zamankinden daha çok gayret göstermesi gerekecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2831/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(English) Farewell Statement of Mr. Onur Öymen, Deputy Chairman of EU Committee of the Turkish Parliament in COSAC meeting held in Budapest on 31st of May 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2828</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2828#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 08 Jun 2011 17:05:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Konferanslar, Konuşmalar]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2828</guid>
		<description><![CDATA[Farewell Statement of Mr. Onur Öymen, Deputy Chairman of EU Committee of the Turkish Parliament in COSAC meeting held in Budapest on 31st of May 2011
Thank you Mr. Chairman,
We have listened, yesterday, very interesting, very important but not always promising, not always optimistic statements. Mr. Prime Minister Olmert has rightly said that Europe is loosing [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Farewell Statement of Mr. Onur Öymen, Deputy Chairman of EU Committee of the Turkish Parliament in COSAC meeting held in Budapest on 31<sup>st</sup> of May 2011</p>
<p>Thank you Mr. Chairman,</p>
<p>We have listened, yesterday, very interesting, very important but not always promising, not always optimistic statements. Mr. Prime Minister Olmert has rightly said that Europe is loosing its competitiveness in the world and that the enlargement would contribute Europe to re-gain its competitiveness.  I cannot explain than why Europe should deprive itself of the contributions, of the potential of Turkey which is the sixteenth economic power of the world and sixth in Europe by delaying her membership process.  We have started the enlargement negotiations the same day with Croatia. We congratulate our Croatian friends because they are about to finish their membership process. Whereas Turkey was able to open only 13 chapters so far and 18 chapters have been blocked by EU Council or by some countries for various reasons. At least one country blocked 5 chapters, claiming that these chapters may lead Turkey to full membership. Do you want Turkey in your family or not? Let’s be honest. If your intention is to have Turkey, as it was decided before, as member of the European family, we would be glad to come and join you and participate  your work and contribute your competitiveness. But I must tell you that in the last year we were not able to open one single chapter. During the Belgian presidency not a single chapter has been opened. During the first five months of the Hungarian presidency we were not able to open a chapter either. I hope that this situation will change in the coming days.</p>
<p>I am not going to run next elections which will take place on the 12th of June. I would like to extend my heartfelt thanks to all of you for your personal friendship and personal support. I hope that you will bring our message to your governments. We believe that Turkey is the eastern wing of Europe and without Turkey, Europe cannot fly higher with one wing only.  We hope that our European friends will reconsider their policies on Turkish membership process. I am leaving COSAC  leaving my hearth with you and  with Europe. I believe that in the future we will have better times. Thank you very much.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2828/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

