<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Belgeler</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/belgeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 Apr 2025 07:16:43 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler &#8211; Onur Öymen &#8211; Cumhuriyet Gazetesi &#8211; 18 Nisan 2025</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3270</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3270#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Apr 2025 07:16:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3270</guid>
		<description><![CDATA[Son günlerde Kıbrıs konusunda yaşanan bazı beklenmedik gelişmeler, Türkiye’de ve KKTC’de üzüntüyle karşılandı. 4 Nisan 2025’te Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan ile Avrupa Birliği arasında Semerkant’ta düzenlenen zirve toplantısında AB, Orta Asya Ülkelerine 12 Milyar Avroluk bir yatırım taahhüdünde bulundu. Ancak bunun bir siyasi koşulu olduğu da anlaşılıyor.
Zirve ortak bildirisinde bu beş devletin Birleşmiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Son günlerde Kıbrıs konusunda yaşanan bazı beklenmedik gelişmeler, Türkiye’de ve KKTC’de üzüntüyle karşılandı. 4 Nisan 2025’te Kazakistan, Türkmenistan, Tacikistan, Kırgızistan ve Özbekistan ile Avrupa Birliği arasında Semerkant’ta düzenlenen zirve toplantısında AB, Orta Asya Ülkelerine 12 Milyar Avroluk bir yatırım taahhüdünde bulundu. Ancak bunun bir siyasi koşulu olduğu da anlaşılıyor.</p>
<p>Zirve ortak bildirisinde bu beş devletin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1983 ve 1984 tarihlerinde kabul ettiği ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin (KKTC) kuruluşunu kınayan ve bu kararın geri alınmasını isteyen 541 ve 550 sayılı kararlarına güçlü biçimde bağlı olduklarını vurgulayan bir hüküm yer almaktadır. Türkiye, BM Güvenlik Konseyi’nin bu kararlarına o günden beri karşı çıkmaktaydı. Orta Asya’daki Türk cumhuriyetleri de KKTC’ye desteklerini ortaya koymuşlar ve KKTC Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ı 6 Kasım 2024’te Bişkek’te toplanan Türk Devletleri Teşkilatı zirvesine KKTC cumhurbaşkanı sıfatıyla davet etmişlerdi.</p>
<p>Öte yandan Kıbrıs Rum Yönetimi’nin izlediği katı ve uzlaşmaz tutuma bazı yabancı şahsiyetlerin de tepki göstermeye başladıkları görülmektedir. 28 Haziran-7 Temmuz 2017 tarihlerinde Crans Montana’da yapılan görüşmeler, Rum tarafının Türkiye’nin garantörlük hakkının sona erdirilmesini ve Ada’daki bütün Türk askerlerinin geri çekilmesini istemesi üzerine sonuçsuz kalmıştı.</p>
<p>RUMLARIN ADADAKİ TUTUMU<br />
Altı yıl İngiltere’nin dışişleri bakanlığını yapan Jack Straw 1 Ekim 2017’de The Independent gazetesinde yayımlanan makalesinde özetle şöyle diyordu:</p>
<p>“Kıbrıslı Türklerle Rumlar arasında bir antlaşmaya varılması amacıyla sarf edilen çabalar, daha önceki girişimlerde olduğu gibi, Kıbrıslı Rumlar tarafından reddedildi. İçerikleri ne olursa olsun bundan sonraki ve ondan sonrakiler de böyle olacak. Artık müzakerelerle ileride iki bölgeli ve iki toplumlu bir hükümetin kurulmasıyla adanın birleştirileceği yolundaki maskaralığa son verilmelidir. Çözüm, kuzeydeki Kıbrıs Türk Devletinin uluslararası alanda tanınmasıyla adanın taksimidir.”</p>
<p>Rumların yıllardan beri sürdürdükleri uzlaşmaz tutum nedeniyle Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kıbrıs’ta iki egemen devletin var olduğu görüşünü savunmaktadır.</p>
<p>17-18 Mart 2025 tarihlerinde Cenevre’de, Türkiye, Yunanistan, İngiltere ile KKTC, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin (GKRY) ve Birleşmiş Milletler temsilcisinin katılımıyla yapılan görüşmelerde sadece ayrıntı sayılabilecek bazı konularda çalışmalar yapılması kararlaştırılmış, Jack Straw’un tahmin ettiği gibi, öze ilişkin herhangi bir ilerleme sağlanamamıştır.</p>
<p>Uluslararası antlaşmalara aykırı olarak ve ünlü hukukçuların karşı yöndeki görüşleri hiçe sayılarak Yunanistan’ın, Kıbrıs Rum kesimi üye yapılmadığı takdirde, AB’ye üye olmak isteyen Orta ve Doğu Avrupa ülkelerini boykot edeceği yolundaki tehdidine boyun eğilmesi sonucunda GKRY, topluluğa kabul edilmişti.</p>
<p>17 Aralık 2004’te, Türkiye ile AB arasında müzakerelere 3 Ekim 2005’te başlanmasına karar verilmiş ancak Türkiye’nin üyelik süreci ile Kıbrıs sorunu arasında bir bağ kurulması AB tarafından ısrarla istenmişti. Bu amaçla hazırlanan ek protokol 3 Ekim 2005’te imzalanmış ancak ve bu protokol, GKRY Kıbrıs devleti olarak kabulüne yol açacağı anlaşılarak Türkiye tarafından onaylanmamıştı. Bunun üzerine, Türkiye’yi tam üyeliğe götürecek 36 müzakere başlığından 19’u, bir kısmı AB Konseyi, diğerleri ise Fransa ve GKRY tarafından engellenmiştir.</p>
<p>KIBRIS’TA GERİ ADIM ATILMAMALI<br />
Kıbrıs’la ilgili kaygı verici gelişmeler bunlardan ibaret de değildir. 1-12 Nisan tarihlerinde Yunanistan’da Amerika, İngiltere, İsrail, Fransa, İtalya, İspanya, Hindistan ve İngiltere ile Kıbrıs Rum Kesimi’nin katılımıyla gerçekleştirilen hava tatbikatına Birleşik Arap Emirliği’nin yanı sıra Türkiye’nin bölgedeki en yakın dostlarından biri olarak kabul edilen Katar’ın da katılması şaşırtıcı olmuştur.</p>
<p>Bu arada, Türkiye’ye sıcak dostluk mesajları veren Amerika’nın önce Kıbrıs Rum Yönetimi’ne koyduğu silah ambargosunu kaldırması, daha sonra GKRY ile askeri işbirliği antlaşması yapması, şimdi de Güney Kıbrıs’ta bir askeri helikopter üssü kurma çalışmalarına başlaması Amerika’nın Kıbrıs’taki geleceğe yönelik hedefleri hakkında soru işaretleri uyandırmıştır.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler İngiltere’nin Başbakanlarından Lord Palmerston’un 1848’de Avam Kamarasında söylediği “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez menfaatleri vardır” sözünü hatırlatmakta ve bu sözün hâlâ uluslararası ilişkilerde geçer akçe olduğu görüşünü kuvvetlendirmektedir.</p>
<p>Ancak bütün bu olumsuz gelişmeler şimdiye kadar Türkiye’nin Kıbrıs konusunda izlediği tutumdan geri adım atmasına yol açmamalıdır. Türkiye’nin KKTC’nin egemenliğine ve bağımsızlığına verdiği desteği sürdürmek, hatta daha da güçlendirmek atılacak en doğru adım olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3270/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3269</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3269#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:59:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3269</guid>
		<description><![CDATA[Sputnik&#8217;e konuşan Emekli Büyükelçi Onur Öymen&#8217; göre, Adana Mutabakatı&#8217;nın özü &#8220;Türkiye ve Suriye arasında terörle mücadele konusunda kapsamlı bir iş birliği&#8221; ve Adana Mutabakatı&#8217;nın ve sonrasında imzalanan anlaşmanın bir anlam ifade edebilmesi için de Türkiye ve Suriye arasında bir mekanizmanın çalıştırılması gerekiyor.
Putin&#8217;in mutabakatı hatırlatırken, Türkiye&#8217;nin Suriye ile temaslarda bulunarak iş birliği yapmasına yönelik bir mesaj [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sputnik&#8217;e konuşan Emekli Büyükelçi Onur Öymen&#8217; göre, Adana Mutabakatı&#8217;nın özü &#8220;Türkiye ve Suriye arasında terörle mücadele konusunda kapsamlı bir iş birliği&#8221; ve Adana Mutabakatı&#8217;nın ve sonrasında imzalanan anlaşmanın bir anlam ifade edebilmesi için de Türkiye ve Suriye arasında bir mekanizmanın çalıştırılması gerekiyor.<br />
Putin&#8217;in mutabakatı hatırlatırken, Türkiye&#8217;nin Suriye ile temaslarda bulunarak iş birliği yapmasına yönelik bir mesaj verdiğini belirten Öymen, şunları dedi:<br />
&#8220;TERÖRİSTLERİN BERTARAF EDİLMESİ ÖNCELİKLE O ÜLKENİN HÜKÜMETİNİN GÖREVİ&#8221;<br />
&#8220;Türkiye ile Suriye arasında mutlaka terörle mücadele konusunda bir iş birliği yapmasının çalıştırılması lazım. Çünkü bir ülkenin topraklarını teröristlerin bertaraf edilmesi öncelikle o ülkenin hükümetinin görevidir. Suriye&#8217;de terör faaliyeti varsa IŞİD, PYD, PKK, Nusra kim olursa olsun, bunlarla mücadele etmek birincil olarak Suriye&#8217;nin görevidir. Suriye gerekirse başka ülkelerden de bunun için destek isteyebilir.<br />
BM yasasının ikinci maddesinin en önemli hükmü; devletlerin egemenliğinin, bağımsızlığının ve toprak bütünlüğünün korunması ve buna saygı gösterilmesi. ‘Efendim, Suriye&#8217;de yanlış işler yapılmıştır, o zaman topraklarının bir kısmına el koyarız&#8217;, demek BM yasasına uygun bir yaklaşım değildir.<br />
&#8220;TÜRKİYE İLE SURİYE ARASINDAKİ MEKANİZMALAR FAALİYETE GEÇMELİ&#8221;<br />
&#8220;Şu anda Suriye topraklarının yüzde 33&#8242;ü PYD ve onun yönetimindeki gruplar tarafından işgal edilmiş vaziyette. Bu uluslararası hukuka açıkça aykırı, bunu hiç kimse savunamaz. Suriye&#8217;nin başka bazı bölümleri başkalarının kontrolü altında, İdlib gibi… Bu bakımdan öncelikle üzerinde durulması gereken bu ilkelerdir. Bu çerçevede yapılmış bir mutabakat var. Bu anlaşmayı yürürlüğe koyacaksınız, bu anlaşmanın yürütülmesi için de Türkiye ile Suriye arasındaki mekanizmaları faaliyete geçireceksiniz.&#8221;<br />
&#8216;ÜÇ YÖNTEMLİ TEMAS&#8217;<br />
Öymen, mutabakatın nasıl faaliyete geçebileceği sorusuna da yanıt verirken, &#8220;Bir, doğrudan doğruya temas etme yolu var, bu sağlanamıyorsa bugünkü ortamda, bir ülkenin aracılığıyla bu temasları sağlama yöntemi var. Üçüncü bir ülkede temas imkanı var, Bir uluslararası kuruluşta, diyelim ki BM&#8217;deki Türk-Suriye temsilcileri arasında görüşme yöntemi var. Uluslararası alanda buna benzer yöntemlerin hepsi uygulanmıştır&#8221; diye konuştu.<br />
&#8220;HİÇBİR ASKERİ GÜÇ KULLANMADAN TERÖRLE MÜCADELEDE SONUÇ ALINABİLİR&#8221;<br />
Hangi yöntemle olursa olsun temasın sağlanması durumunda ise Öymen, &#8220;Terörle mücadele Türkiye&#8217;nin lehine olduğuna göre ve terörle mücadelede Suriye&#8217;ye çok önemli bir görev düştüğüne göre, böyle bir temas mekanizması ayrıca siyasi çözüm bulunması konusunda da katkıda bulunur ve terörle mücadelede de daha etkili sonuç alınır&#8221; dedi.<br />
Öymen, &#8220;Terörle mücadelenin hep askeri boyutu düşünülüyor, diplomatik boyutu hemen hemen hiç düşünülmüyor . Oysa Adana Mutabakatı gösterdi ki; Öcalan&#8217;ın Suriye&#8217;den çıkarılması, kampların kapatılması, hiçbir askeri güç kullanmadan dahi diplomasiyi etkili bir şekilde kullanarak sonuç alınabilir&#8221; diye konuştu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3269/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3268</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3268#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:58:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3268</guid>
		<description><![CDATA[Nurzen Amuran: Barış Pınarı harekatı sırasında gerekçesini açıklamamıza rağmen hemen hemen bütün dünyadan tepki aldık. Oysa PKK terörüyle ilgili mücadelemizi destekleyen ülkeler vardı. Siz bir sohbet sırasında 2011-2017 tarihleri arasında Amerika’nın Şam Büyükelçiliğini yapmış Robert Ford’un bir makalesinden söz etmiştiniz. Ford 11 Mayıs 2017 tarihinde the Atlantic Dergisinde yayınlanan bu makalesinde PYD’nin nasıl kurulduğunu açıkça [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Nurzen Amuran: Barış Pınarı harekatı sırasında gerekçesini açıklamamıza rağmen hemen hemen bütün dünyadan tepki aldık. Oysa PKK terörüyle ilgili mücadelemizi destekleyen ülkeler vardı. Siz bir sohbet sırasında 2011-2017 tarihleri arasında Amerika’nın Şam Büyükelçiliğini yapmış Robert Ford’un bir makalesinden söz etmiştiniz. Ford 11 Mayıs 2017 tarihinde the Atlantic Dergisinde yayınlanan bu makalesinde PYD’nin nasıl kurulduğunu açıkça anlatmış. Makalede neler yazıyordu?<br />
Onur Öymen: Amerika’nın Şam eski Büyükelçisi Robert Ford’un 11 Mayıs 2017 tarihli makalesinde Osman Öcalan’ın 2013 yılında verdiği bir mülakatta PYD’nin o yıl Kandil dağında PKK merkezinde kurulduğu ve KCK’nın da bir üyesi olduğu bildirilmektedir.<br />
Makalede, PKK teröristlerinin PYD ve YPG’de savaşçı ve komutan olarak da görev aldıkları ifade edilmektedir. Bu terörist unsurların, PKK ve PYD arasında dönüşümlü olarak görev yaptıkları belirtilmekte ve Barzani’nin 2016 yılının Mart ayında PKK ve PYD’nın esas itibarı ile aynı kuruluş olduğunu söylediği ifade edilmektedir.<br />
Trump’ın ve daha önce Obama’nın PYD/YPG ile PKK’nın farklı kuruluşlar olduğu yolundaki görüşlerinin gerçeklerle bağdaşmadığı, PYD/YPG’nin Suriye’nin kuzeyinde PKK’ya stratejik derinlik kazandırdığı da ifade edilmektedir.<br />
İstanbul, Ankara ve Bursa’daki saldırıları gerçekleştiren teröristlerin Suriye’nin kuzeyinde YPG’nin kontrolünde eğitildikleri kaydedilmektedir.<br />
Amerika’nın YPG’ye dayanarak bir terör örgütünü başka bir terör örgütüne karşı yardımcı olduğu belirtilmektedir.<br />
Amuran: Ayrıca Uluslararası Af örgütünün de 2016 yılında bu durumu belgeleyen bir raporu var değil mi?<br />
Öymen: 2016 yılında Uluslararası Af örgütünün bölgeye gönderdiği gözlemcilerin hazırladığı sözünü ettiğiniz raporda, PYD’nin işgal ettiği köylerdeki evleri yıkarak orada yaşayan halkın bir daha geri dönmesine engel olduğu, bunun bir savaş suçu olduğu ve dolayısıyla PYD’nin de bir savaş suçlusu olduğu kaydedilmektedir.<br />
Amuran: Bu yıl, Suriye Dışişleri Bakanlığının BM Genel Sekreterliği ve Güvenlik Konseyine yazdığı bir mektup var. Mektupta, ABD’nin desteklediği Suriye demokratik güçlerini (SDG)’yi Şam Hükümetinin net bir şekilde eleştirdiği bildirilmişti. Suriye Dışişleri Bakanlığı ne diyordu o mektupta?<br />
Öymen: 16 Eylül tarihinde Suriye hükümetinin BM Genel Sekreterliğine ve BM Güvenlik Konseyine gönderdiği o mektupta PYD’nin bölücü bir terör örgütü olduğu ifade edilmektedir. Resmi haber ajansı SANA’da yayınlanan mektupda SDG’yi suçlamıştır. “kriminal ve baskıcı uygulamalarını” anımsatmıştır. Ayrıca ABD önderliğindeki koalisyonun yanı sıra SDG’nin de Haseke Rakka ve Halep’te yaşayan insanlara karşı mezalimde bulundukları bildirilmiştir. Mektubun son bölümünde ise Suriye Hükümetinin “dost ve müttefik ülkelerin yardımıyla Suriye topraklarının her bir karışını geri alma ve buraları terörden kurtarma ve teröristlerin ve destekçilerinin yıktığını yeniden inşa etme kararlılığı” yinelenerek SDG olarak bilinen bölücü terörist milislerin kontrolü altındaki topraklar için aynı şeyin geçerli olduğu ifade edilmektedir. Bu mektup dışında Türkiye’yi haksız ve ölçüsüz şekilde eleştirenler hatta ülkemize karşı yaptırım uygulamayı düşünen ülkelerin gerçekleri görmezden gelmesi hazindir<br />
BAŞKAN BUSH “YA BİZİMLE BERABERSİNİZ YA DA TERÖRİSTLERLE BERABERSİNİZ. GRİ SAHAMIZ YOKTUR” DEMİŞTİ<br />
Amuran: ABD’yi ayrıca değerlendirmek lazım. ABD hiçbir zaman teröre karşı tutumuyla tutarlı güvenli bir politika yürütmedi, değil mi?<br />
Öymen: ABD’nin terörle mücadele politikasında Başkan Bush döneminden sonra bariz bir değişiklik görülmektedir. Bush 9/11’den sonra bütün ülkelere bir çağrıda bulunarak dünyadaki bütün terör örgütleri ile mücadele edeceğini söyleyerek “Ya bizimle berabersiniz ya da teröristlerle berabersiniz. Gri sahamız yoktur” demişti.<br />
Buna karşılık, Başkan Trump geçenlerde yaptığı açıklamada Başkan Obama’nın PKK ile işbirliği yaptığını söylemiştir. Ayrıca, Obama, Ankara’da TBMM’de yaptığı konuşmada “İki tehlikeli terör örgütü vardır: biri el-Kaide, diğeri PKK’dır. Biz el-Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz ve yeneceğiz. Siz ise PKK sorununu çözmek için Bağdat hükümeti ile görüşün, Barzani ile görüşün ve gerekli yasaları çıkarın” diyerek bütün terör örgütlerine karşı kararlı bir tutum içinde olmadığını kanıtlamıştır.<br />
Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates 2008 yılının Şubat ayında Türkiye’ye yaptığı resmi bir ziyaret öncesinde, ülkemizin Kuzey Irak’a yönelik olarak başlattığı operasyonunun derhal durdurulmasını ve askerlerin geri çekilmesini istemiştir. Harekât bir hafta içinde sona erdirilmiştir.<br />
Amuran: Bütün bu dediğiniz belgelere dayanan bilgilere rağmen, bugün bizi eleştiren ülkelerin, PYD/PKK’yı, IŞİD’le mücadele eden güç olarak göstermelerinin perde arkasında sizce neler var?<br />
Öymen: PYD/PKK’terör örgütünün “IŞİD ile mücadele eden bir güç olarak” gösterilmesi, bence madalyonun sadece bir yüzüdür. Esas amaç, Kuzey Irak’ta Amerika’nın himayesinde oluşturulmaya çalışılan ve ileride kurulabilecek bir Kürt devletinin nüvesini oluşturması hedeflenen otonom yapıya bir güvenlik gücü sağlamaktır.<br />
Ayrıca, Suriye’nin petrol ve doğalgaz yataklarını kontrol etmek için PYD’den yararlanılmaya çalışıldığı görülmektedir.<br />
Amuran: Bütün Kürtlere karşı bir tutum içinde gösteriliyoruz. Oysa teröristlere karşıdır tavrımız. Bu süreçte neler yapılmalı, etkin lobi kuruluşlarına kamu diplomasisine düşen sorumluluk ne olmalı?<br />
Öymen: Bölgedeki terör unsurlarının Batı medyasında ve siyasi çevrelerinde “Kürtler” olarak nitelendirilmesi bilinçli bir tercihtir ve bu teröristlerin bütün Kürtleri temsil ettiği algısı yaratılmaya çalışılmaktadır.<br />
Türkiye’nin yıllardan beri, aksi yönde sarf ettiği bütün çabalarının sonuç vermemesi karşı tarafın bilgi eksikliğinden değil, siyasi tercihinden kaynaklanmaktadır. Fransızların dediği gibi, “En sağır insan bir şeyi duymak istemeyen insandır”.<br />
Amuran: ABD, her ne kadar bölgeden çekiliyorum dese de Trump’ın kendi iç politikasında başkanlık seçim sürecinde Suriye sorununu sonuna kadar kullanacağı açık değil mi? Sizce ABD Ortadoğu’da başarılı oldu diyebilir miyiz?<br />
Öymen: Trump’ın Suriye meselesini iç politika amacıyla kullanmak istediği doğrudur. Ancak, çelişkili politikalar ve uygulamalar nedeniyle ülke içinde şiddetli eleştirilere maruz kalan Trump’ın bu amaca ulaştığı kuşkuludur.<br />
Amuran: Zamanında Şam hükümetiyle yapılacak işbirliği ABD ve Rusya’yı arabulucu hale getirmezdi. Zaten uluslararası hukuktan kaynaklanan haklarımızla ve terörle mücadelede Adana mutabakatı yeterli değil miydi?<br />
Öymen: Suriye ile ilişkilerin kesilmesi kuşkusuz teröre karşı Adana Protokolü’nde öngörülen işbirliği mekanizmalarının da işletilmesini engellemiştir.<br />
Amuran: Bu süreçte de Avrupa Birliğinden destek görmedik. Hatırlayacaksınız, harekatın ilk günlerinde Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, “Türkiye’nin askeri harekatının meşru olmadığını ve asıl düşman olan IŞİD’i güçlendirme riskini artırdığını, bu nedenle AB ülkelerinin Türkiye&#8217;ye yaptıkları silah ihracatlarını durdurmayı sağladıklarını” açıklamıştı. Neler diyeceksiniz?<br />
Öymen: AB ülkelerinin Kürt politikasıyla Türkiye’nin bölgeye yönelik stratejik hedefleri örtüşmemektedir. AB ülkelerinin hedefleri esas itibariyle Amerika’nın beklentilerinden farklı değildir.<br />
SORUNUN ÇÖZÜMÜ PYD’NİN TÜMÜYLE SİLAHSIZLANDIRILIP VARLIĞINA SON VERİLMESİDİR<br />
Amuran: ABD ile yapılan mutabakattan sonra SOÇİ’de Putin’le yapılan görüşme amaca hizmet etti mi? Bu buluşmayı nasıl değerlendirdiniz?<br />
Öymen: Sayın Cumhurbaşkanının Putin ile yaptığı görüşmenin sonuçları, Ankara’da ABD Başkan Yardımcısı ile varılan mutabakat ile birlikte değerlendirilmelidir.<br />
Ankara mutabakatının muğlak bıraktığı bazı unsurlar, özellikle PYD’nin geri çekileceği bölge ve denetim mekanizması, SOÇİ mutabakatında daha açık bir şekilde belirtilmiştir. “Irak sınırına kadar olan tüm bölge” ifadesi kullanılarak Amerikalıların geri çekilme işleminin 120 km’den ibaret olacağı yönündeki açıklamalarının isabetli olmadığını göstermiştir. Ancak, Kamışlı ile ilgili durumun da netleştirilmesi lazımdır.<br />
Bütün bu gelişmelere rağmen, PYD’nin 30 km’nin güneyinde varlığını sürdürmesi ve orada Amerika’nın desteğinden yararlanacağının anlaşılması Türkiye için bir güvenlik riski olmaya devam edecektir.<br />
Sorunun çözümü, PYD’nin tümüyle silahsızlandırılıp varlığına son verilmesidir. Aynı husus, ülkedeki diğer bütün terör örgütleri için de geçerlidir.<br />
Amuran: Bu gelişmelerden sonra dış politikamızda nasıl bir yol çizmeliyiz, rotanın tespitinde kurumsal kimliğimizin korunması açısından kimlere sorumluluk düşmeli sözgelimi sürece TBMM’ni dahil etmenin gereği önemsenmeli mi?<br />
Öymen: Bölgedeki gelişmeler, cumhuriyetimizin kuruluşundan itibaren uygulanan politikaların ne kadar isabetli olduğunu ortaya koymuştur. Bu politikaların özünde bölge ülkelerinin her biriyle iyi ilişkiler kurmak, aralarındaki çatışmalarda taraf olmamak ve iç çatışmalara hiç katılmamaktır.<br />
Cumhuriyetimizin fabrika ayarlarına dönme zamanıdır.<br />
Kuşkusuz dış politikanın oluşturulması sürecinde TBMM’ye de büyük görev düşmektedir.<br />
Amuran: Deneyimli bir büyükelçi olarak terörle mücadelede yaşadığınız pek çok olay var. Uyarılarınız ve önerileriniz ne olacaktır?<br />
Öymen: “Terörle müzakere edilmez, mücadele edilir” sözünün ne kadar isabetli olduğu son gelişmelerle bir kere daha anlaşılmıştır.<br />
Amuran: Dış politikanın geleneksel ve düzeyli bir üslubu vardı. Ülkeleri rencide edici bir tarz bugüne kadar bu denli yaygın görülmemişti. Bu üslup, devletlerarası sorunlarda çözümsüzlükler de getirmez mi?<br />
Öymen: Dış politikada meselelerin özü kadar üslup da önemlidir. Kırıcı olmayan, başka milletleri inciten ifadeler kullanmayan yapıcı bir üslup bazen zor sorunların çözümüne yardımcı olur.<br />
Buna karşılık, kırıcı ve incitici bir üslup bazen uluslararası ilişkilerde meselelerin çözümünü zorlaştırır ve kalıcı hasarlara yol açabilir.<br />
Üslupta yumuşak, özde kararlı olmak sözü diplomasinin temel kurallarından biridir.<br />
Amuran: Şu dönemde deneyime birikime gereksinimiz var. Bu nedenle Emekli büyükelçilerimizin birikiminde yararlanmak iktidarın görevi olmalı. Çok teşekkürler.<br />
Öymen: Ben teşekkür ederim.<br />
Nurzen Amuran</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3268/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında  25 NİSAN 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3267</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3267#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:57:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3267</guid>
		<description><![CDATA[23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde Atatürk’ün egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili sözlerini, milli irade, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin düşüncelerini hatırlamakta yarar var.
Atatürk şöyle diyordu: “Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek manasıyla ulusal egemenliğin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümünü kutladığımız bu günlerde Atatürk’ün egemenlik ve bağımsızlıkla ilgili sözlerini, milli irade, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığına ilişkin düşüncelerini hatırlamakta yarar var.<br />
Atatürk şöyle diyordu: “Toplumda en yüksek özgürlüğün, en yüksek eşitlik ve adaletin devamlı şekilde sağlanması ve korunması ancak ve ancak tam ve gerçek manasıyla ulusal egemenliğin kurulmuş olmasına bağlıdır.”<br />
Şu sözler de Atatürk’e aittir: “&#8230; Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve mevcudiyetidir.”<br />
Atatürk milli iradeye dayalı parlamenter demokrasiyi kuvvetle savunuyordu. Ülkemizde Amerikan tipi bir rejimin benimsenmesine karşıydı.<br />
Şu sözler Atatürk’e aittir: “&#8230;Hep biliyoruz ki, memleketin başına gelen felaketlerin çoğu şahsi idareden gelmiştir. Bu kadar geri kalmamızın başlıca amillerinden biri budur. Biz öteden beri böyle bir idareyi bertaraf etmek için mücadele ettik. Amerikan sistemini memleketimizde tatbik etmeyi hiç hatırıma getirmedim, sistemsiz ve kanunsuz tarzda Reisicumhurluk ile Başvekaleti birleştirmeyi düşünmedim.”<br />
Atatürk milli iradeye dayalı demokrasiyi ancak çağdaş bir hukuk sistemi içinde gerçekleştirebileceğimizi düşünüyordu. 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşma bu konudaki düşüncelerini açık bir dille yansıtıyor.<br />
Atatürk o konuşmasında şöyle diyor: “&#8230;Türklerin 1453 zaferini, yani İstanbul’un fethini gözlerinizin önünde canlandırınız. Bütün bir dünyaya karşı İstanbul’u sonsuzluğa değin Türk topluluğuna kazandıran güç ve kudret , aşağı yukarı aynı yıllarda bulunmuş olan matbaanın Türkiye’ye kabulü için hukukçuların uğursuz direncini kırmayı başaramamıştır. Bunun için üç yüz yıl beklemek gerekmiştir&#8230;Türkiye Büyük Millet Meclisinin kuruluş anlarında onun bugünkü nitelik ve durumunu hukuk esaslarına ve bilim esaslarına aykırı sayanların başında ünlü hukuk bilginleri geliyordu. Mecliste egemenliğin kayıtsız şartsız ulusta olduğunu belirten kanunu önerdiğim zaman bunun Osmanlı Anayasasına aykırı olduğunu iddia ederek karşı çıkanların başında yine eski hünerleri ile ulusu aldatan tanınmış hukuk bilginleri bulunuyordu&#8230;.”<br />
“Yüksek Uzmanlardan kurulu Baro Kurulu açıkça Halifeci olduğunu duyuran birisini seçip kendisine başkan yapmıştı.”<br />
“Büsbütün yeni kanunlar yaparak eski hukuk esaslarını temelinden ortadan kaldırmak girişimindeyiz&#8230;Sizler Cumhuriyet döneminin gerçek hukuk bilginleri, olacaksınız.”<br />
Hukuk, yargı, adalet, seçim hukuku gibi konularda önemli gelişmelerin ve tartışmaların yaşandığı bu günlerde bütün siyasetçilerimizin, hukukçularımızın, gazetecilerimizin ve aydınlarımızın Atatürk’ün Ankara Hukuk Fakültesi’nin açışında yaptığı konuşmanın tamamını okumalarının çok yararlı olacağı düşüncesindeyim.<br />
Son gelişmeler, başta hukuk olmak üzere, Cumhuriyetimizin kuruluşundaki fabrika ayarlarına dönmemizin ne kadar önemli olduğunu bir kere daha göstermektedir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3267/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3266</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3266#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3266</guid>
		<description><![CDATA[- Suriye&#8217;de siyasi çözüm bulunamadı: Gerek İdlib, gerek Suriye&#8217;nin kuzeyinde, konunun özünde siyasi çözümün bulunamaması yatıyor. Bunun da sebebi, pek çok ülkenin Suriye konusunda farklı stratejilerinin ve politikalarının olması&#8230; Her ülke farklı bir amaç, farklı bir politika yürütüyor. Doğrusu ne olmalıydı? BM yasasına ve uluslararası kurallara göre Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı gösterilmesi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>- Suriye&#8217;de siyasi çözüm bulunamadı: Gerek İdlib, gerek Suriye&#8217;nin kuzeyinde, konunun özünde siyasi çözümün bulunamaması yatıyor. Bunun da sebebi, pek çok ülkenin Suriye konusunda farklı stratejilerinin ve politikalarının olması&#8230; Her ülke farklı bir amaç, farklı bir politika yürütüyor. Doğrusu ne olmalıydı? BM yasasına ve uluslararası kurallara göre Suriye’nin egemenliğine, toprak bütünlüğüne ve bağımsızlığına saygı gösterilmesi gerekiyordu. Bir ülkedeki iktidarı eleştirebilirsiniz, suçlayabilirsiniz ancak, &#8216;O ülkedeki iktidar eleştirdiğimiz işler yaparsa, biz de o ülkenin egemenlik hakkına saygı göstermeyiz&#8217; denilemez. Suriye&#8217;nin politikalarını ve bazı eylemlerini eleştirmek başkadır, Suriye’nin hükümetinin ülkesinin bir bölgesinde egemenlik haklarını engellemek başka şeydir.<br />
- ABD Suriye’de ‘devletçikler’ istiyor: Biz Suriye’nin egemenliğine saygı göstereceğiz ama Suriye&#8217;den de , Türkiye’nin toprak bütünlüğüne saygı göstermesini isteyeceğiz. Suriye Dışişleri Bakanı kısa bir süre önce Hatay’ı kastederek, “Burası bizim toprağımız, onlara rağmen oraya geri döneceğiz” dedi. Hatay, Türkiye’nin toprağıdır ama Suriye’nin hâlâ Hatay’da gözü olduğu anlaşılıyor. Bizim bu bu gibi söylemleri kabul etmemiz, gözardı etmemiz mümkün değildir.<br />
ABD, bölgede daha çok İsrail’in menfaatlerini gözetiyor. Hem kuzey Irak’ta, hem de Suriye’de “adı konulmamış devletçikler” oluşturmak niyetinde görünüyor. Terörle mücadele konusunda Türkiye ile “güvenli bölge” kurma amacıyla bir araya gelip, uzlaşmaya çalıştığı izlenimi verirken bir yandan da bölgedeki PYD gibi örgütleriyle işbirliği yapıyor.<br />
YPG ve PYD’nin PKK tarafından kurulan terör örgütleri olduğu ABD&#8217;nin eski Şam Büyükelçisi tarafından bile kabul edildi. Uluslararası Af Örgütü PYD&#8217;yi, işgal ettiği köylerdeki evleri yıkarak orada oturanların geri dönmesini engellediği için savaş suçlusu sayıyor. Bunlar bizim elimizde önemli kozlar. Bütün bunlar ortadayken Suriye’nin kuzeyinde terörle mücadale hangi esaslara göre yürütülecek?<br />
- Diyalog kanalları açılmalı: Bu durumda Türkiye, öncelikle bütün bölge ülkeleriyle ilişkilerini normalleştirip, diyalog kanallarını açmalıdır. İkinci olarak da Suriye ile arasında 21 sene önce imzalanan ve terörle ortak mücadeleyi amaçlayan Adana Mutabakatı’nı uygulamaya geçirmelidir. Ancak bunun için Türkiye’nin Suriye ile birlikte çalışması lazım. Adana mutabakatı bunu öngörüyor. Aslında bir ülkenin topraklarındaki terörle mücadele, o ülkenin sorumluluğu altındadır. Dolayısıyla Suriye&#8217;de de terörle mücadele görevi esas olarak Suriye’ye aittir.<br />
- 2.5 milyondan fazla insan var: İdlib, Türkiye açısından stratejik bir bölgedir. Türkiye&#8217;nin Güneyinden Ortadoğu’ya giden yolların geçiş noktasıdır&#8230; İdlib’de 2.5 milyondan fazla nüfus var ve daha şimdiden buradan Türkiye sınırına doğru gelenlerin olduğu yönünde bilgiler alınıyor. Bu durum Türkiye açısından büyük yük oluşturacak ve doğrudan doğruya göç politikamızı da etkileyecektir.<br />
- Suriye’ye demokrasi gelmeli: Barışın bölgeye yerleşmesi lazım. Bölgenin en çok ihtiyaç duyduğu şey demokrasi. Bütün ülkeler, Orta Doğu&#8217;ya demokrasinin yerleşmesini amaçlamalı. Ama gerçekte 1906 yılından beri bölgeye demokrasinin gelmesi engellenmeye çalışılıyor. Türkiye bölgeye demokrasinin gelmesine katkı sağlamalı. Ancak bunun. için öncelikle kendisinin de demokrasiye alanındaki eksiklerini gidermesi gerekiyor. İnsan hakları, basın özgürlüğü, kadın erkek eşitliği gibi alanlarda çağdaş demokrasilerin düzeyine yükselmeliyiz. Bunu sağladıktan sonra demokrasinin yerleşmesi için Suriye’ye ve diğer bölge ülkelerine katkıda bulunabiliriz. Bu Orta Doğa&#8217;da barışa da katkıda bulunacaktır. Zira dünya tarihine bakıldığında şimdiye kadar demokrasiler arasında hiç savaş olmamıştır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3266/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3265</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3265#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:55:43 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3265</guid>
		<description><![CDATA[İsveç ve Finlandiya&#8217;nın NATO üyeliğinden başlarsak, önce iki tarafa diyoruz ki, &#8220;Biz sizin NATO üyeliğine karşı değiliz&#8221;, sonra en yüksek perdeden karşı çıkıyoruz. Meseleye siz nasıl bakıyorsunuz?
Bence meseleyi İsveç ve Finlandiya boyutunun dışında düşünmek lazım. Hem NATO hem Avrupa Birliği’yle bu iktidardan önceki dönemlerden beri sıkıntılarımız var. Bunları masaya yatırmak lazım. Normal zamanlarda bazen ülkemize [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İsveç ve Finlandiya&#8217;nın NATO üyeliğinden başlarsak, önce iki tarafa diyoruz ki, &#8220;Biz sizin NATO üyeliğine karşı değiliz&#8221;, sonra en yüksek perdeden karşı çıkıyoruz. Meseleye siz nasıl bakıyorsunuz?<br />
Bence meseleyi İsveç ve Finlandiya boyutunun dışında düşünmek lazım. Hem NATO hem Avrupa Birliği’yle bu iktidardan önceki dönemlerden beri sıkıntılarımız var. Bunları masaya yatırmak lazım. Normal zamanlarda bazen ülkemize yönelik haksızlıklara karşı tepki göstermekte güçlük çekildiğini görüyoruz. Bunlara her zaman tepki gösterilememesinin sebeplerinden biri elimizde çok fazla kartımızın olmaması. Hiç değilse kartımızın olduğu zamanlarda bu kartları kullanmamız gerekiyor.<br />
Ayrıntı verebilir misiniz?<br />
Sorunlar nelerdir, niçin Türkiye&#8217;yi özellikle hedef alıyor bazı ülkeler? Niçin bu gibi durumlar Türkiye ile ilgili konularda ortaya çıkıyor? Bizim bir eksiğimiz mi var? Her defasında biz mi kusurluyuz? Bunları oturup açıkça konuşmak lazım. Size bir örnek vereyim, NATO’yla ilgili. Biliyorsunuz Avrupa Birliği çerçevesinde bir Avrupa ordusu kuruldu. Fakat bir süre sonra anladılar ki kendi başlarına bunu yürütemeyecekler. Çünkü lojistik, komuta kontrol sistemleri ve istihbarat gibi konularda kaynakları yeterli değil. Bu ve benzeri alanlarda NATO’nun desteğine ihtiyaçları var. AB’nin bu konudaki talebi NATO’nun gündemine geldiğinde, NATO üyesi olup da AB üyesi olmayan altı ülke vardı. Bütün bu ülkeler dediler ki “Bu konu, Avrupa güvenliğini ilgilendiriyor. Bizim onayımızla NATO’nun sağlayacağı katkılardan da yararlanılarak gerçekleştirilecek görevlerde bizim hiçbir rolümüz olmayacak mı?”<br />
Sonra ne oldu?<br />
NATO kurulmadan önce Batı Avrupa Birliği (BAB) Örgütü vardı. Türkiye NATO’ya üye olduktan sonra BAB’ın üyesi olmamakla birlikte o örgütün tam üyelerinin sahip olduğu hemen hemen bütün haklara sahiptik. Avrupa ordusu konusunda da aynı sistem geçerli olmalıdır dedik. Başlangıçta kabul etmediler, binbir güçlük çıkarttılar. İki sene mücadele ettik. Ondan sonra birer birer diğer ülkeleri ikna ettiler. Bir kısmını Avrupa Birliği üyesi yaptılar. Bir tek Türkiye kaldı. Bize dediler ki, &#8220;Bakın NATO’nun 19 ülkesi var. 18 ülke kabul etti. Bir tek siz kaldınız siz de kabul edin, bu işi bitirelim.&#8221; Ben o zaman Türkiye’nin NATO’daki Daimî Temsilcisi&#8217;ydim. Dedim ki, &#8220;NATO’da 18 (ülke) 1’den büyük değildir&#8221; ve Türkiye olarak bu konuda mücadele ettik.<br />
Daha sonra bu sıkıntı devam etti. 1999 yılında Washington Zirvesi’ne gittik. Orada yine bu konuda bize baskı yapmaya kalkıştılar. Biz direndik. Cumhurbaşkanı Demirel İngiltere Başbakanı Tony Blair’a &#8220;Türkiye’ye bu kadar haksızlık yapılmasını ben Türk halkına anlatamam&#8221; dedi. Sonra Blair yardımcılarına “Cumhurbaşkanının hakkı var, Türkiye’yi tatmin edecek bir çözüm bulun” dedi.<br />
Bundan sonra Türkiye’nin de taleplerini bir ölçüde de olsa yerine getirecek bir çözüm ortaya çıktı. Başka ülkelerin de kendi beklentilerini kabul ettirmek için direndiklerinin örnekleri var. Yunanistan Makedonya’nın adına itiraz etti ve bu ismi değiştirmeden NATO’ya girmesine engel oldu. Ancak, Makedonya, Kuzey Makedonya ismini benimsedikten sonra vetosunu kaldırdı.<br />
Aynı şekilde, Yunanistan AB’deki veto hakkını kullanarak Kıbrıs Rum kesiminin uluslararası hukuka aykırı biçimde AB’ye üye olmasını sağladı. Başbakan Simitis’in döneminde Polonya ve Çek Cumhuriyeti gibi doğu Avrupa ülkelerinin AB’ye üyeliği gündeme geldi. Simitis &#8220;Bunlarla beraber Kıbrıs Rum kesimini AB’ye üye yapmazsanız hepsini veto edeceğiz&#8221; dedi.<br />
Kıbrıs Devletini kuran anlaşmalara göre, Kıbrıs sadece Türkiye’nin ve Yunanistan’ın birlikte üye olduğu örneğin Dünya Posta Birliği gibi kuruluşlara üye olabiliyordu. AB, Yunanistan üye olup Türkiye olmadığı için AB’ye girmesi anlaşmaya açıkça aykırıydı. O nedenle birçok Avrupa ülkesi Kıbrıs’ın üyeliğine karşı çıkıyordu. Fakat Simitis’in şantajı üzerine hepsi boyun eğdiler ve Güney Kıbrıs’ı üye yaptılar. Ondan sonra, Güney Kıbrıs Türkiye’nin başına çok büyük sorunlar yarattı. Türkiye’nin üyelik süreci başladığında altı müzakere başlığına tek başına veto koydu.<br />
Biz bunu NATO’da yapabilir miyiz, ne pazarlığı yapabiliriz?<br />
Basından izlediğimize göre, orada iki konu var. Türkiye’nin İsveç ve Finlandiya’nın üyeliğine karşı çıkmasının sebeplerinden biri bu iki ülkenin bir süreden beri Türkiye’ye askeri ambargo uygulaması. Bunu Türkiye’de hiçbir hükümet kabul edemez. Bu konunun, iktidarın dışında düşünülmesi lazım.<br />
Ambargodan yani F35’lerle F16’lardan mı bahsediyorsunuz?<br />
Hayır, bu Amerika ile ilişkilerimizde ortaya çıkan bir meseledir. Benim bildiğime göre İsveç ve Finlandiya’nın ambargoları Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyinde terörle mücadele için yaptığı müdahaleye tepki olarak koyulmuş ambargolardır.<br />
Buna benzer başka örnekler de yaşadık. Ben Bonn’da Büyükelçi&#8217;yken 1993 yılında Almanya Türkiye’ye verdiği zırhlı personel taşıyıcılarını güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı kullandığı gerekçesiyle Türkiye’ye askeri ambargo uyguladı. Buna o zaman Türkiye ve Türk halkı çok sert tepki gösterdi. Birkaç hafta sonra bir formül bulunup ambargo kaldırıldı.<br />
Finlandiya ve İsveç’in üyeliğine karşı çıkmamızın ikinci sebebi de o ülkelerde Türkiye’ye yönelik faaliyet gösteren teröristlere müsamaha gösterilmesidir.<br />
Bu ciddi bir soruna işaret etmiyor mu?<br />
Bir ülkeye karşı bu kadar haksızlık yapılamaz. Örneğin Almanya’da çeşitli baskı gruplarının etkisi altında kalarak Türkiye’de insanları öldüren teröristleri bize iade etmiyorlardı. Bir defasında artık sonunda hiçbir gerekçe bulamadılar ve bir teröristi bize iade etmeye karar verdiler. Adamı uçağa da bindirdiler, özel uçakla yollanacak Türkiye’ye. Sonra uçaktan indirdiler, büyük bir baskılar olduğu anlaşıldı.<br />
Başka bir konuda İsveç&#8217;ten bir örnek vereyim. 12 Eylül&#8217;den birkaç yıl sonra Türkiye’de bazı değişiklikler oldu. Özal Cumhurbaşkanlığına seçildi, Vahit Halefoğlu Dışişleri Bakanı oldu. O sırada Avrupa Konseyi&#8217;nde bizim dönem başkanlığı sıramız geldi. Diğer ülkelerden itiraz gelmedi. Fakat İsveç itiraz etti. Türkiye’nin başkanlığına karşı çıkacağını söyledi. Baktık olacak gibi değil. Diplomasi durmuş vaziyette. Onun üzerine Dışişleri Bakanı Halefoğlu Stockholm büyükelçimize İsveç makamlarına eğer bu vetoyu sürdürürseniz biz de sizden alacağımız hızlı tramvay projemizi iptal ediyoruz demesini bildirdi. Sonunda İsveç itirazını yumuşattı ve istemeyerek çekimser oy verdiğini söyledi.<br />
Bunu şimdiki hükümetin ya da Erdoğan&#8217;ın diplomasiyi önceleyerek Türkiye’nin rasyonel çıkarları çerçevesinde yürütmesi olasılığı var mı sizce?<br />
Bilemeyiz. Keşke yapsa. Çünkü bu, Türkiye’nin meselesi. Bugün iktidarda başka hükümet olsa da şimdi size ne söylediysem aynısını söylerdim. Bunu hükümete bağlı bir konu gibi düşünmeyelim.<br />
Türkiye&#8217;ye yapılan başka haksızlıklarla ilgili olarak bizim de muhalefet olarak bazı tepkilerimiz olmuştu. Örneğin, 2004 yılında AB Komisyonu Türkiye’nin üyeliğinin esaslarını belirleyen bir metin hazırladı. Bu metinde hiçbir aday ülkeye konulmamış hususlar yer alıyordu. Örneğin ucu açık müzakereler olacak, yani Türkiye üye olur da olmaz da. Başka kime koydunuz bu kuralı? Kimseye. İnsanların serbest dolaşımına kalıcı kısıtlamalar getirebiliriz. Kime koydunuz, hiç kimseye. Tarım sübvansiyonlarında kısıtlamalar getirilecek. Hiç kimseye koymadılar, bir tek Türkiye’ye koyuyorlar.<br />
O zaman itiraz etmedik mi?<br />
O zaman iktidar &#8220;Biz bu metni, ılımlı ve dengeli buluyoruz&#8221;, dedi. CHP Genel Başkanı Deniz Baykal Kesinlikle bu metni imzalamayın. Müzakere ederiz daha iyi bir sonuç alırız&#8221;. dedi.<br />
Aynı zamanda, Türkiye’den bir yazılı belge aldılar Türkiye’nin üyelik süreci ile Kıbrıs meselesi arasında bağ kurulmasını kabul ediyoruz diye. Ona da itiraz ettik. ISonra bunlar başımıza büyük sıkıntı çıkarttı. Hepsini aleyhimize kullandılar ve sonunda da fiilen müzakere sürecini askıya aldılar. Hiçbir aday ülkeye yapmadıkları kötülüğü bize yaptılar.<br />
Basına da yansıdı aslında, Türkiye’nin pazarlığı Avrupalılarla değil Amerika&#8217;yla. Doğru olabilir mi bu?<br />
Şimdi, özellikle Ukrayna Rusya savaşı çıktıktan sonra Amerika &#8220;NATO’nun tam bir dayanışma içinde olması gerektiğini&#8221; söyledi. İsveç ve Finlandiya’nın üyeliği konusunda tam destek istedi. “Tam bir dayanışma sergileyelim” dedi. Ama aynı NATO içinde bir taraftan NATO kuvvetlensin diyorsun, bir taraftan da bir NATO ülkesinin gücünü kısıtlayacak, dolayısıyla NATO’nun gücünü kısıtlayacak şekilde F-35&#8242;lere ambargo koyuyorsunuz. Bunun bir tutarlılığı var mı?<br />
Yok, doğru…<br />
İsveç, Norveç konusunu bir tarafa bırakalım. Sadece Ukrayna-Rusya savaşını düşünün. Bu savaşta NATO’nun güçlü olması mı gerekir, zayıf olması mı gerekir? Güçlü olması gerekirse, NATO içinde, ülkelerin birbirine silah ambargosu uygulaması, NATO’yu daha mı güçlü yapar, daha mı zayıf yapar? Kimse bunları söylemiyor. Şimdi bunu söylemenin zamanı, yabancı basına demeçler vereceksiniz, basın toplantısı yapacaksınız. Tam bunu anlatacaksınız. Siz NATO’nun en güçlü olması gereken yerde NATO&#8217;nun gücünü kıracak şekilde NATO’nun en önemli ülkelerinden birine askeri ambargo uyguluyorsunuz diyeceksiniz.<br />
Türkiye bu veto kartını sonuna kadar kullanırsa NATO ne yapabilir?<br />
Bence taviz vereceklerdir. NATO’da “Biz, Türkiye’den kaçan teröristlerin İsveç&#8217;te Finlandiya’da himaye edilmesi uğruna Türkiye’yi gözden çıkardık”diyecek aklı başında bir adam çıkar mı? Onun için şimdi yumuşak üslup kullanıyorlar. Türkiye’yi ikna edeceğiz, görüşeceğiz diyorlar.<br />
3, 5 tane terörist yüzünden Türkiye’yi gözden çıkaramaz NATO diyorsunuz<br />
Çıkarmaması lazım, alsi akla aykırı olur.Atatürk&#8217;ün Türkiye&#8217;sini düşünün. O devirde, buna benzer haksızlıklardan bir tanesini yapabilirler miydi? Türkiye o kadar saygın bir devletti ki; güçlü, kararlı ve çıkarlarını korumasını bilen bir devletti ki o zaman Türkiye’ye bunu yapmaya kimse teşebbüs edemezdi.<br />
2. Dünya Savaşı yıllarında da böyleydi. Türkiye, 2. Dünya Savaşı&#8217;na girmesi için Amerika ve İngiltere&#8217;nin yaptığı baskılara nasıl direndi. Sonuçta savaşa girmeyerek varlığımızı koruduk. Ama baskılara dayanamayız diye boyun eğseydik 10 binlerce Türk vatandaşı ölecekti.<br />
Ukrayna-Rusya savaşına gelecek olursak siz nasıl görüyorsunuz savaşın gidişatını?<br />
Şimdi orada benim gördüğüm kadarıyla, Ukrayna’nın boyutunu aşan ciddi bir durum var. O da şu: Uluslararası ilişkilerin temelleri sarsılıyor, çatırdıyor. Nedir bu temel? 2. Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra kurulan sistemde, Birleşmiş Milletler&#8217;de bütün devletlerin egemenliği, bağımsızlığı, toprak bütünlüğü en önemli unsurdur. Buna saygı göstermek uluslararası ilişkinin temelidir.<br />
Ukrayna’nın egemenliği açıkça çiğnenmiştir. Bu, bir tek burada olmadı. Gürcistan&#8217;da da böyle oldu iki bölge bağımsızlığını ilan etti. Ne oldu Gürcistan’ın toprak bütünlüğü? Aynı şeyi Kırım’da yaptılar…Aynı şeyi Moldova’da yapmak istiyorlar. Ülkenin bir bölümde devletin egemenliğini ortadan kaldırdılar. Azerbaycan-Ermenistan itilafında Yukarı Karabağ civarında Azerbaycan topraklarının yüzde 20’sinin 30 yıl boyunca Ermenistan tarafından işgaline göz yumuldu.<br />
Jeopolitik kaygıları öne çıkardılar. O zaman jeopolitik yönden gidersek dünyanın tamamı savaş yerine döner.<br />
Uluslararası ilişkilerin temelleri zedeleniyor.<br />
Tamamen. Libya’da olana bakın. Libya&#8217;nın toprak bütünlüğü var mı şu anda? Suriye&#8217;de olana bakın. Suriye&#8217;nin topraklarının yüzde 30&#8242;u bir terör örgütünün işgali altında. Dünya da bunu içine sindirmiş. İşgal edene de askeri yardım, ekonomik maddi yardım yapıyor. Bunu BM kurallarıyla nasıl izah edeceksiniz? Biz Suriye yönetimini sevmiyoruz diyorlar. Güzel de BM üyesi bir devlet. Yönetime kızıyorsunuz diye o devletin egemenliğini parçalamaya yetkiniz var mı, hakkınız var mı? Irak&#8217;ta da benzeri bir durum söz konusu oldu. Irak’ta öyle bir anayasa dayattılar ki ülkenin kuzeydeki toprakları merkezi hükümetin denetimi dışında kaldı. Kuzey Irak’ta Irak hükümetinin hiçbir etkinliği yok. Bütün bunlar neyi gösteriyor? Uluslararası ilişkilerin temel ilkeleri zedeleniyor fiilen çiğneniyor, ortadan kaldırılıyor. Kimse buna ses çıkaramıyor.<br />
Sığınmacılar konusuna gelirsek buna nasıl bakıyorsunuz?<br />
1951’den beri, BM Türkiye’nin mültecilerle ilgili sözleşmesine rezerv koydu. Yani biz ülkenin doğusundan, güneyinden mülteci kabul etmiyoruz. Yani eğer can güvenliği tehlikedeyse geçici olarak Türkiye’ye sığınmasına razı olabiliyoruz. Hep bunu yaptık ama bunlar da makul bir sürede geri gönderildi. Körfez Harekatı sırasında, Saddam Hüseyin kuzeye doğru askeri operasyon düzenledi ve aşağı yukarı 400 bin insan gece yarısı sınırlarda, yolsuz, gümrüksüz, hiçbir askeri denetim olmayan yerlerden Türkiye’ye girmeye çalıştı. Daha doğrusu, Türkiye bunları sınırda durdurdu. “En azından denetleyelim içinde terörist olabilir” dedi.<br />
O sırada Almanya Çalışma Bakanı, Türkiye’ye gelerek helikopter kiraladı. Mültecilerin veya sığınmacıların dayandığı noktanın üzerinde uçuş yaptı Almanya&#8217;ya döndü, ben de orada Büyükelçiyim o sırada, televizyona çıktı hüngür hüngür ağlıyor: “Bu Türkler kadar gaddar bir millet olamaz, nasıl bunları sokmazsınız ülkenize. Kadınlar, çocuklar, hastalar var. Ne biçim devlet bu Türkiye…” En söylenmeyecek lafları söyledi.<br />
Biz de “400 bin insan herhangi bir nedenle Almanya sınırına dayansa kayıtsız koşulsuz siz içeriye alır mısınız” diye sorduk. Bu sefer başka Almanlar, başka siyasetçiler, Türkiye’nin hakkı var, biz alır mıyız demeye başladılar. Biz baskıya boyun eğip onlar da gelsin deseydik ne olacaktı? Sonra ne yaptık? Kuzey Irak’ta güvenli bölge kurulmasına katkıda bulunduk. Ve tümünü bir yıl içinde Irak’a geri yolladık.<br />
Şimdi nasıl? Türkiye’de yaklaşık 6.5 milyon sığınmacı var, daha da fazla olduğu söyleniyor. Bu tehdit mi sizin açınızdan?<br />
Hiçbir ülke kayıtsız koşulsuz böyle bir şeyi kabul etmez. Ukrayna&#8217;yı bunlar bizdendir deyip AB’ye alacaklarını söylediler.<br />
Biz Davutoğlu zamanında Avrupa Birliği ile mülteciler konusunda bir geri kabul anlaşması yaptık. Ben şimdiye kadar böyle bir anlaşma görmedim. Çünkü bu anlaşma diyor ki, Türkiye üzerinden Yunanistan’a giden, göç eden, sığınan herkesi Türkiye geri almayı kabul ediyor. Sadece Suriyelileri değil, Afgan, Afrikalı kim sığınmışsa hepsini geri alacak. AB bunların içinde kaç Suriyeli varsa bunları AB alacak ancak bunların toplam sayısı 72 bini geçmeyecek.<br />
İkinci madde, Türk vatandaşlarının AB’ye vizesiz girmesini Avrupa Birliği kabul edecek. Ancak bunun gerçekleşmesi için Türkiye bazı koşulları yerine getirecek. Bu koşulları koyan kim? Avrupa Birliği. Bu koşulların yerine getirilip getirilmediğini deneleyecek olan kim? Avrupa Birliği.<br />
Böyle anlaşma olur mu?<br />
Anlaşmayı imzalayınca ertesi gün, biz gelen göçmenleri kabul etmeye başladık. Üzerinden beş sene geçti. AB hala taahhüdünü yerine getirmedi.<br />
Biraz da iç politikaya gelsek erken seçim olur mu?<br />
Benim kanaatim, iktidar herhangi bir seçimde iktidarını muhafaza edenileceğinden emin olmadıkça erken seçime yanaşmaz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3265/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve &#8220;Türkiye Geri Adım Atamaz&#8221; başlığıyla yayınlanan mülakat  22 TEMMUZ 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3264</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3264#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:54:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3264</guid>
		<description><![CDATA[AB’nin Türkiye’ye yaptırım kararının tek nedeni Doğu Akdeniz’deki hak arama mücadelesi değil. S- 400 alımı ve NATO ruhu etkili oldu mu?
AB üyelerinin büyük çoğunluğunun NATO üyesi olduğu ve stratejik konularda aldıkları kararların çoğunda NATO’nun ve özellikle ABD’nin etkisinin bulunduğu bilinmektedir.
Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya gibi hem NATO hem de AB üyesi olan bazı ülkelerin elinde S-400’lerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>AB’nin Türkiye’ye yaptırım kararının tek nedeni Doğu Akdeniz’deki hak arama mücadelesi değil. S- 400 alımı ve NATO ruhu etkili oldu mu?<br />
AB üyelerinin büyük çoğunluğunun NATO üyesi olduğu ve stratejik konularda aldıkları kararların çoğunda NATO’nun ve özellikle ABD’nin etkisinin bulunduğu bilinmektedir.<br />
Yunanistan, Bulgaristan ve Slovakya gibi hem NATO hem de AB üyesi olan bazı ülkelerin elinde S-400’lerin bir önceki modeli olan S-300 savunma füzelerinin olmasından rahatsızlık duymayan ABD’nin ve bazı NATO ülkelerinin Türkiye’nin S-400 füzeleri almasına aşırı ölçüde tepki göstermelerinin, esas olarak Türkiye’yle o ülkeler arasında çıkar farklılıklarından kaynaklandığı anlaşılmaktad<br />
Türkiye’nin Patriot füzeleri alma talebine olumsuz cevap veren Amerika’nın şimdi S-400 füzelerinin alımına karşı çıkması açık bir çelişkidir. ‘&#8221;Türkiye’ye savunma füzesi satamayız, başka bir ülkeden almasına da karşı çıkarız&#8221; demek Türkiye’yi etkili bir savunma sisteminden mahrum bırakmayı amaçlamak anlamına gelir.<br />
S-400 füzelerinin alımı gerekçesiyle Türkiye’nin F-35 uçakları programına katılmasının askıya alınması da büyük bir haksızlıktır. Türkiye’nin envanterine geçecek ve komuta ve kontrolü Türkiye’nin elinde olacak bir sistemin nasıl olup da F-35’lerin bütün sırlarına Rusya’nın ulaşmasını sağlayacağı, Pentagon’un son açıklamasında belirtildiği gibi bir Rus istihbarat platformu olarak kullanılacağı kamuoyunu ikna edecek şekilde açıklanmamıştır. F 35’ler konusunda NATO’nun caydırma gücünü de olumsuz etkileyecek bu yanlışın düzeltilmesi gerekmektedir.<br />
*Türkiye Kıbrıs konusunda yeni bir adım atmalı mı? KKTC’nin Türkiye’ye doğrudan bağlanması gerektiğini öne sürenler var&#8230;<br />
Kıbrıs’ta şimdiye kadar yürütülen müzakere süreci Rumların engellemeleri nedeniyle sonuç vermemiştir. Aynı yolda devam etmenin anlamı kalmamıştır. Türkiye’nin egemen ve bağımsız bir ülke olarak tanıdığı KKTC’nin diğer ülkeler tarafından da tanınması için çaba göstermesinin zamanı gelmiştir. İngiltere’nin eski Dışişleri Bakanı Jack Straw bile 1 Ekim 2017 tarihinde Independent gazetesine yazdığı makalede, mevcut sürecin sürdürülmesinin anlamsızlığına değinerek Kıbrıs’ın taksimini ve Kuzey Kıbrıs’ın ayrı bir devlet olarak tanınması gerektiğini savunmuştur.<br />
*Doğu Akdeniz’de tam olarak paylaşılamayan nedir? Türkiye’nin çok açık haklı ve hukuki gerekçeleri olmasına rağmen tüm BATI ülkeleri neden Türkiye’yi karşısına aldı?<br />
Sorun, Kıbrıs devletini kuran antlaşmaların iki toplumun egemen eşitliği temeline dayandığının Rum Yönetimi tarafından kabul edilmemesinden ve Rum yönetiminin dünya ülkeleri tarafından Kıbrıs’ın meşru devletiymiş gibi tanınmasından kaynaklanıyor. Eğer Rumlar Kıbrıs’ın tek meşru devletiyse niçin bunca yıldan beri yeni bir devlet yapısı kurmak için müzakereler yapılmıştır? Bazı Batı ülkelerinin Doğu Akdeniz’deki doğal kaynaklardan Türkiye’nin ve KKTC’nin pay almasının ekonomik ve stratejik dengeleri Türk tarafının lehine değiştirmesinden kaygı duydukları anlaşılmaktadır.<br />
*KKTC, Rum yönetimine “ bir komisyon kuralım, birlikte çalışalım” önerisinde bulundu&#8230; Rumlar reddetti. Rumlar burada yine çözümsüzlüğü dayatarak bir sonuç elde edebilir mi?<br />
Rumların tek başına Adanın etrafındaki sularda ekonomik bölge ilan ederek Amerikan ve diğer yabancı şirketlere petrol ve doğal gaz araştırma ruhsatı vermesi, bazı bölge ülkeleriyle ekonomik bölge sınırlarıyla ilgili antlaşmalar yapması hukuka aykırıdır O bölgede kendi şirketlerinin hidrokarbon kaynaklarını işleterek bundan kazanç sağlaması Amerika ve diğer bazı ülkelere önemli avantajlar sağlayacaktır. O nedenle bu ülkeler Rumları daha güçlü biçimde desteklemenin kendi çıkarlarına hizmet edeceğine inanmaktadır. Amerika&#8217;nın İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs arasında başlatılan stratejik işbirliğini desteklemesinin esas sebebi de budur. ABD ve diğer büyük devletler tarafından desteklendiğini gören Rumlar Türklerle herhangi bir uzlaşmaya bu nedenle ihtiyaç duymamaktadır. Bu gelişmeler karşısında Türkiye’nin ve KKTC’nin kendi hak ve çıkarlarını korumaktan başka seçeneği kalmamıştır. Türkiye’nin ABD’nin ve AB’nin baskılarına boyun eğmesi milli bir davadan geri adım atılması anlamına gelecektir.<br />
*Türkiye’nin ulusal çıkarları konusunda Batı ile neredeyse her konuda ters düşmesi çok ciddi saflaşmaların zeminini hazırlıyor. Rusya-İran- Çin- Suriye bloku karşısında NATO ülkelerinin bilek güreşini izliyoruz. Türkiye bu kutuplaşmada “ulusal çıkarlarımızın gereği neyse onu yaparız” diyor&#8230; Sizce nasıl bir tutum izlenmeli&#8230;<br />
Rusya ve onunla işbirliği yapan bazı başka ülkelerin NATO ile gerginlik yaşamaları bunların her konuda farklı politikalar izledikleri şeklinde anlaşılmamalıdır. Nitekim Türkiye’nin Kıbrıs civarındaki sularda sondaj faaliyetlerine başlamasına bazı NATO ülkelerinin yanı sıra Rusya da tepki göstermiştir. Ayrıca, Rusya, NATO ülkeleri gibi PYD’yi terör örgütü olarak tanımamakta ve Türkiye’nin tutumuna ters düşmektedir.<br />
Türkiye dış politika alanında Cumhuriyetin kurucu ayarlarına dönmeli, Atatürk’ün Yurtta Sulh, Cihanda Sulh ilkesine sahip çıkarak ulusal bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi kararlılıkla korumayı en önemli hedef saymalıdır.<br />
S- 400 anlaşması için Erdoğan “tarihimizin en önemli anlaşmasıdır” dedi&#8230; NATO’ya rağmen alınmış önemli bir karar ancak “tarihin en önemli anlaşması” denilerek aşırı abartılmasını siz nasıl değerlendiriyorsunuz? AKP’nin neredeyse her konuda “yeni bir tarih” yazma, mevcut tarihimizi tahrip edip dönüştürme çabası sizin de dikkatinizi çekiyor mu?<br />
Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını korumak için yapılan bütün antlaşmalar, atılan bütün adımlar önemlidir. Ancak Büyük Atatürk’ün “Türk milletine karşı, yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını bildirir bir belge, Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasi zafer eseri&#8221; olarak tanımladığı Lozan Antlaşması ortadayken, ve Montreux gibi egemenliğimizi ve güvenliğimizi pekiştiren çok önemli antlaşmalar varken S-400 antlaşmasını “tarihimizin en önemli antlaşması” olarak tanımlamak gerçekçi olmaz.<br />
Tarih yanılmaz. İleride tarihçilerin tarihimizi en doğru ve gerçekçi bir yaklaşımla yazacaklarına inanıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3264/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ  22 ŞUBAT 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3263</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3263#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:53:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3263</guid>
		<description><![CDATA[Geçtiğimiz 20-30 yıl içinde gerek orta menzilli silahlar, gerek stratejik silahlar, gerekse konvansiyonel silahlar konularında çok önemli gelişmeler sağlanmış ve antlaşmalar yapılmıştır. Bu konularda atacağınız her geri adım barış çabalarını da geriye götürür. Orta menzilli nükleer silahlar konusunda anlaşmaya varılması kolay olmamıştı. Bunları askıya almak ve belşki de tamamen vazgeçmek, ayrıca İran’ın nükleer silah üretmesini [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Geçtiğimiz 20-30 yıl içinde gerek orta menzilli silahlar, gerek stratejik silahlar, gerekse konvansiyonel silahlar konularında çok önemli gelişmeler sağlanmış ve antlaşmalar yapılmıştır. Bu konularda atacağınız her geri adım barış çabalarını da geriye götürür. Orta menzilli nükleer silahlar konusunda anlaşmaya varılması kolay olmamıştı. Bunları askıya almak ve belşki de tamamen vazgeçmek, ayrıca İran’ın nükleer silah üretmesini engellemek için yapılan antlaşmadan çekilmek, sağlanan olumlu gelişmelerden vazgeçmek anlamına gelir, barışa ve istikrara hizmet etmez, bunun tam tersi sonuçlar verir.<br />
Bunun yanı sıra NATO ile Sovyetler Birliği arasında varılan ve güven arttırıcı tedbirlerin arttırılmasını sağlayan Avrupa’da Konvansiyonel Silahların Sınırlandırılması (AKKA) Antlaşmasının Rusya tarafından askıya alınması da olumsuz yönde bir gelişme olmuştur. Bu durum özellikle Kafkaslar bölgesinde konvansiyonel silahların sayısında indirim ve karşılıklı denetim olanaklarını sona erdirmiş ve Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını da olumsuz yönde etkilemiştir. Geriye dönük adımlar diplomaside yılların emeğinin de ziyan edilmesi anlamına gelir.<br />
Bunlar diplomasi masasına konuşulması gereken konulardır. Bu konuların zaman zaman görüldüğü gibi, twitter mesajlarıyla çözümlenmeye çalışılması bence doğru bir yaklaşım değildir. Aynı şeyi İran konusunda da söyleyebiliriz; doğrudan doğruya ‘ben İran&#8217;la yapılan anlaşmadan çekiliyorum&#8217; demek yerine, ilgili ülkelerin diplomatlarının masaya oturmaları, o anlaşmayla ilgili ne sorunlar var, bunları nasıl çözeriz? sorularına cevap aramaları daha uygun olur. Diplomasi bunun için vardır. Diplomasi yoluyla çözülebilecek meseleleri, karşılıklı suçlamalar, tek taraflı kararlarla çözmeye kalkarsanız bunca yılın emeğine zarar vermiş olursunuz. Her konu kendi boyutu içinde görüşülmeli ve çözüm yolları aranmalıdır. Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra kurulan NATO-Rusya Konseyi bütün bu konuların görüşülmesi için uygun bir mekanizma olarak değerlendirilebilir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3263/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında  21 KASIM 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3262</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3262#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:51:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3262</guid>
		<description><![CDATA[Ülkemize yönelik olarak demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü alanlarındaki eleştirilerin dozu giderek artıyor. Çeşitli uluslararası kuruluşların yayınladıkları endekslere göre, demokrasi sıralamasında dünyada 110., düşünce özgürlüğünde 142., basın özgürlüğünde 157. sıradayız. Yeni düzenlenen yargı reformunun bu tabloda olumlu yönde bir gelişme sağlayıp sağlamayacağını yakında göreceğiz.
Aslında Cumhuriyetimiz demokrasinin üstünlüğü ilkesine dayalı olarak kurulmuştur. Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ülkemize yönelik olarak demokrasi, insan hakları, basın özgürlüğü ve düşünce özgürlüğü alanlarındaki eleştirilerin dozu giderek artıyor. Çeşitli uluslararası kuruluşların yayınladıkları endekslere göre, demokrasi sıralamasında dünyada 110., düşünce özgürlüğünde 142., basın özgürlüğünde 157. sıradayız. Yeni düzenlenen yargı reformunun bu tabloda olumlu yönde bir gelişme sağlayıp sağlamayacağını yakında göreceğiz.<br />
Aslında Cumhuriyetimiz demokrasinin üstünlüğü ilkesine dayalı olarak kurulmuştur. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda Avrupa&#8217;da demokrasiyle yönetilen ülkelerin sayısı iki elin parmaklarından azdı.<br />
Atatürk&#8217;ün 1925 yılında Ankara Hukuk Fakültesinin açılışında yaptığı konuşma cumhuriyetimizin hukuk üstünlüğüne bağlılığının en önemli belgelerinden biridir. Aynı şekilde, o tarihlerde gene Atatürk&#8217;ün savcılara yaptığı konuşma ve kendini ağır ifadelerle suçlayan bir gazetecinin affedilmesi, ricasıyla ilgili mahkemeye yazdığı mektup devletimizi kuranların dünya görüşü hakkında fikir veriyor.<br />
Atatürk&#8217;ün çok partili demokrasiye geçmek için Serbest Fırka&#8217;nın kurulmasını teşvik etmesi, bu partinin kendini feshetmesinden sonra ikinci seçmenlere çağrıda bulunarak seçimlerde bağımsızlıların seçilmesine imkan verecek şekilde aday göstermelerini istemesi eleştiriye açık bir yaklaşımın işaretleriydi. O&#8217;nın parti içi eleştirileri teşvik edici sözleri CHP&#8217;liler için daima bir esin kaynağı olmuştu.<br />
Daha sonraki yıllarda CHP içinde Mecliste bir Müstakil Grubun kurulması da partinin eleştirilerden yararlanma arzusunun bir işaretiydi. Amcam Hıfzırrahman Raşit Öymen o grubun üyesiydi, ve o yıllarda partili bakanlara yönelik eleştirilerinin dozu bir hayli yüksekti. O grup üyelerinin konuşmalarını merak edenler Meclis zabıtlarını okuyabilirler.<br />
Türkiyenin demokrasi ve özgürlükler alanında yaşadığı sorunların giderilmesinde Partimize büyük görev düşmektedir. Bu görevi yerine getirirken pari içindeki eleştirilere tahammül göstermek etkinliğimizi arttıracaktır. Kuşkusuz parti disiplinini korumak bütün demokratik ülkelerde önemli bir görevdir. Ancak bunu yaparken farklı düşünceleri savunanları suçlamaktan kaçınmak da önem taşımaktadır.<br />
Birkaç gün önce, yıllarca Partimizin her kademesinde başarıyla görev yapmış, İl Başkanlığı, Parti meclisi ve MYK üyeliği, Milletvekilliği, Meclis Başkan. Yardımcılığı gibi önemli görevleri başarıyla yürütmüş arkadaşımız Yılmaz Ateş&#8217;in bir televizyon programında dile getirdiği bazı görüşler nedeniyle ve imzasız bir mektupla partinin il Disiplin kuruluna ihraç talebiyle sevk edildiğini üzüntüyle öğrendim. Birlikte çalıştığımız yıllarda etnik köken, din ve mezhep farklı gözetmeksizin Atatürk&#8217;ün düşünceleri ve partimizin temel ilkeleri doğrultusunda sarf ettiği başarılı çalışmaların tanığı olarak bu değerli arkadaşımıza yöneltilen suçlamaları şaşkınlıkla karşıladım.<br />
Türkiye&#8217;de demokrasinin ve özgürlüklerin teminatı olan Partimizdeki bütün yetkili arkadaşlamızın bu konuyu özenle ve Partimizin ve çağdaş demokrasinin geleneklerine uygun biçimde değerlendireceklerine ve bütün siyasi partilerimiz için güzel bir örnek oluşturacaklarına inanıyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3262/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/3261</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/3261#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 18 Mar 2024 10:49:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>admin</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/3261</guid>
		<description><![CDATA[Dün Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence arasında yapılan görüşmelerden sonra varılan mutabakat hakkında kapsamlı bir değerlendirme yapabilmek için önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeleri beklemek lazımdır. Orta Doğu’da ve özellikle Suriye’nin bugün içinde bulunduğu koşullarda siyasetin kaygan bir zeminde yapıldığı unutulmamalıdır.
Son gelişmeler Başkan Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı ve milletimizi ağır biçimde rencide eden, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Dün Ankara’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence arasında yapılan görüşmelerden sonra varılan mutabakat hakkında kapsamlı bir değerlendirme yapabilmek için önümüzdeki günlerde yaşanacak gelişmeleri beklemek lazımdır. Orta Doğu’da ve özellikle Suriye’nin bugün içinde bulunduğu koşullarda siyasetin kaygan bir zeminde yapıldığı unutulmamalıdır.<br />
Son gelişmeler Başkan Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a yazdığı ve milletimizi ağır biçimde rencide eden, diplomatik alanda örneği hatırlanmayan ifadeler içeren mektubunu unutmamıza vesile olmamalıdır.<br />
Bu çerçeve içinde şimdiden söylenebilecek bazı hususlar şunlardır:<br />
-Öncelikli olarak izlenmesi gereken çatışmaların 120 saat için durdurulması kararına PYD/YPG ‘nin ne ölçüde uyacağıdır. Öngörülen mutabakatın sürdürülmesi büyük ölçüde buna bağlı olacaktır.<br />
-Silahlı kuvvetlerimizin Suriye’nin kuzeyine yaptığı müdahalede elde ettiği başarılar siyasi alanda sonuç vermeye başlamıştır. Ancak, başta Fransa olmak üzere, bazı ülkelerin bu gelişmelerden rahatsızlık duyduğu görülmektedir.<br />
-“Terörle müzakere edilmez, mücadele edilir” görüşünün, sonunda hükümet tarafından da kabul edildiği görülmüştür.<br />
-Silahlı kuvvetlerimizin Suriye’de kanıtlanan gücünün uzun yıllardan beri ülkemiz için ciddi bir güvenlik sorunu olan Irak’ın kuzeyindeki terör faaliyetlerini caydırıcı bir etki yapması beklenmelidir.<br />
-PYD/YPG unsurlarının Türkiye-Suriye sınırından itibaren 30 kilometrelik bir alanı terk ederek bunun güneyine gitmesinin sağlanmasının ABD tarafından taahhüt edilmesi, Türkiye’nin ‘Güvenli bölge’ önerisinin kabul edilmesi önemli gelişmelerdir.<br />
-Bununla birlikte PYD/YPG’nin sınırın 30 kilometre güneyinden daha aşağıda terör faaliyetlerini sürdürmeyeceğinin garantisi yoktur. Ankara’da kabul edilen metinde ABD’nin o bölgede PYD/PKK’ya desteğinin devam etmeyeceğine dair bir işaret de alınmamaktadır. Zira ABD hala PYD/YPG’yi terör örgütü olarak kabul etmemekte, bu örgütten müttefik olarak söz etmektedir.<br />
- Oysa, daha önce de hatırlattığımız gibi, Amerika’nın eski Şam Büyükelçisi Robert Ford, 11 Mayıs 2017 tarihinde The Atlantic dergisine yazdığı bir makalede PYD’nin PKK tarafından Kandil dağında kurulan bir terör örgütü olduğunu açıklamıştı.<br />
- Barzani de 2016 yılında El Monitor’le yaptığı bir söyleşide PYD’nin PKK ile aynı olup olmadığı sorusuna, &#8220;Kesinlikle aynıdır&#8221; yanıtını vermiş ve Amerika’nın, Suriye’deki desteği hatırlatıldığında &#8220;PYD’ye verilen destek PKK’ya verilen destektir&#8221; demişti.<br />
- Türkiye’nin operasyonundan sonra “Amerika bizi arkamızdan hançerledi” yolunda demeçler veren PYD yetkililerinin Şam’a giderek Suriye Hükümetiyle anlaştığı, Moskova’dan da destek istediği basın haberlerinde yer almaktadır.<br />
- Hatta gazetelerde yer alan bir habere göre bir Suriye hükümet yetkilisi ‘PYD bize teslim oldu’ demiştir. Suriye 16 Eylülde Birleşmiş Milletlere gönderdiği bir mektupta PYD’den ‘bölücü terör örgütü’ olarak söz etmişti. Son gelişmelerden sonra bu tutumunu sürdürecek midir, yoksa bu örgütü kendi hedefleri doğrultusunda kullanma yolunu mu seçecektir?<br />
- Başkan yardımcısı Pence PYD/YPG’nin 120 saat içinde bölgeyi terk edeceğini açıklamıştır. Ancak Şam ve Moskova’yla anlaşan PYD/YPG unsurlarının Amerika’nın yönlendirmesiyle Ankara mutabakatına tam olarak uymaları sağlanabilecek midir?<br />
-<br />
Bu soruların bir bölümünün cevabı Sayın Cumhurbaşkanının Sochi’de Putin’le yapacağı görüşmeden sonra ortaya çıkacaktır.<br />
-Başkan Trump ülkemize yeni yaptırım uygulanmayacağını ve Türkiye’nin 120 gün sonra operasyonları tamamen durdurması halinde eski yaptırımların da kaldırılacağını açıklamıştır.<br />
-Oysa bugün Washington’dan gelen haberler Trump’ın yaptığı anlaşmadan memnun olmayan Demokratların Kongre’de Türkiye’ye karşı yeni yaptırım kararları almaya çalıştıklarını göstermektedir. Trump’ın gücü bu gibi olumsuz gelişmeleri engellemeye yetecek midir?<br />
Amerika’da son zamanlarda büyük çalkantılara yol açan iç politika gelişmeleri bütün bu konuları nasıl etkileyecektir?<br />
Önümüzdeki günlerde bütün bu meseleler aydınlığa kavuşursa Güvenli Bölge’nin kurulmasının siyasi, hukuki ve ekonomik boyutları ve sığınmacıların o bölgeye gönderilmesi konuları gündeme gelecektir.<br />
Bu aşamada bütün bu gelişmelere ihtiyatlı bir iyimserlikle bakmak, ülkemizin siyasi, güvenlik ve ekonomik çıkarlarına hizmet edecek çözümleri desteklemek en doğru yol olacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/3261/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
