<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Belgeler</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/belgeler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>ONUR ÖYMEN’İN FÜZE KALKANI VE TÜRKİYE’NİN DOĞU İLE BATI  ARASINDAKİ ROLÜ KONUSUNDAKİ KONFERANSI  Ankara Üniversitesi 6 Nisan 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 16:43:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2899</guid>
		<description><![CDATA[Sayın Yakış’ın bıraktığı yerden başlayayım. Çünkü bizim konumuzda Sayın Yakış’ın bahsettiği konu ile yakından ilgilidir. Aslında biz diplomatik yazışmaların bu şekilde sızmasından rahatsızlık duyarız. Mesleki olarak gerçekten bunu uygun görmeyiz. Ama yayınlandıktan sonra da tabii bunları görmemezlikten gelmek, incelememek mümkün değil. Şimdi Wikileaks belgeleri, Sayın Yakış sayılarını da verdi, son derece ilginç bilgiler içeriyor. Bunların [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Sayın Yakış’ın bıraktığı yerden başlayayım. Çünkü bizim konumuzda Sayın Yakış’ın bahsettiği konu ile yakından ilgilidir. Aslında biz diplomatik yazışmaların bu şekilde sızmasından rahatsızlık duyarız. Mesleki olarak gerçekten bunu uygun görmeyiz. Ama yayınlandıktan sonra da tabii bunları görmemezlikten gelmek, incelememek mümkün değil. Şimdi Wikileaks belgeleri, Sayın Yakış sayılarını da verdi, son derece ilginç bilgiler içeriyor. Bunların böyle diplomatik dedikodu falan diye geçiştirilmesi söz konusu olamaz. Beş ayrı kategoriden oluşuyor. Birincisi Amerikalı bakanların ziyaret ettikleri ülkelerde yaptıkları resmi görüşmelerin zabıtları, şimdi burada büyükelçilerin hiçbir rolü yok. O zabıtlar yapılan konuşmaları anlatıyor, birazdan oraya değineceğim en önemlisi budur çünkü. İkincisi büyükelçinin ziyaret ettiği o ülkenin üst düzey yetkilisi ile yaptığı görüşmelerin zabıtları, orada da büyükelçinin rolü yok. Üçüncüsü büyükelçiliğe gelen bilgiler, onları çeşitli kaynaklardan doğrulatıp kendi hükümetine ulaştırıyor. O da o kadar büyükelçinin katkısı olan bir konu değil. Bir başka konu da bir başka boyut da Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın gönderdiği talimatlar, telgraflara, belgeler ……. Bu dört kategorinin hiçbirinin büyükelçinin kişisel değerlendirmeleri ile ilgisi yok. Beşinci kategori de büyükelçinin değerlendirmeleri . Onları beğenirsiniz beğenmezsiniz ama bütün bu belgelerin tamamını böyle bir dedikodu manzumesi gibi değerlendirmek yanlış. Şunun için yanlış, bunların içinde gerçekten çok önemli belgeler var. Biz bütün dünyadan gönderilen belgeleri değerli arkadaşlarımla araştırdık, bunların özellikle Türkiye ile ilgili olan bölümlerini taradık,. Size şunu söyleyebilirim ki şimdiye kadar gördüğümüz belgelerin en önemlisi bizim açımızdan bir tanedir. O da 26 Ocak 2010 tarihinde Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates’in Sayın Milli Savunma Bakanımızla yaptığı konuşmanın zaptıdır. Şimdi o zabıtta Türkiye açısından iki tane önemli unsur var. Birincisi füze kalkanı ile ilgili. Bakın diyor ki, “Füze kalkanı radarlarının Türkiye’ye yerleştirilmesi gerekmektedir.” Amerikalı Bakan bunu söylüyor. Bu sistemin geri kalan kısmının nerelerde yerleştirileceğini, gemilerde v.s. bunları anlatıyor. “Eğer” diyor, “Bu radar sistemlerini Türkiye’ye yerleştirmezseniz, Türkiye’nin güneydoğusunu biz bu füze kalkanı sisteminin korumasının içine alamayız.”. Son derece ilginçtir, şimdi buradan hareket ederek çok şey söylenebilir. Fakat oraya gelmeden bir şey daha söyleyeyim, aynı telgrafta ikinci bir unsur var ki o daha önemli. İkinci unsur şu: diyor ki “İran bu nükleer silah üretme projesine devam ettiği takdirde, İsrail İran’a bir askeri müdahalede bulunma noktasına gelebilir.” Aynen bu kelimelerle, ikinci cümlesi daha da ciddi bizim için. Böyle bir çatışma olursa Ortadoğu’da Türkiye bunun dışında kalamaz. Biz 1922’den beri tüm bu Ortadoğu’daki çatışmaların dışında kalmışız, İran-Irak savaşının dışında kalmışız, başka savaşların dışında kalmışız. Şimdi “Dışında kalamazsınız” diyor. Madde üç: diyor ki “Bunun için silahlanın, askeri açıdan hazırlanın”. Son derece önemlidir bu belge. Bence diğer bütün belgelerden daha önemlidir. Ülkemizin güvenliği açısından işin füze kalkanı boyutuna gelince, niçin Türkiye’ye bu radarların yerleştirilmesi gerekiyor? Bunu bizim incelememiz lazım. Yani radarların Türkiye’ye yerleştirilmesi kaçınılmaz mı? Hükümetimiz dedi ki “Hedefin İran değildir. İran olduğuna dair bir işarete biz NATO belegelerinde yer verdirmedik.” NATO belgelerinde bu fazla bir anlam taşımıyor. Şu açıdan: daha sonra yayınlanan Wikileaks belgelerinde de hedefin doğrudan doğruya İran olduğu söyleniyor. Ayrıca Başkan Obama’nın çeşitli konuşmalarında hedefin İran olduğu söyleniyor. NATO Genel Sekreteri’nin geçen Eylül ayına kadar yaptığı konuşmalarında da hedefin İran olduğu belirtiliyor. Bir de son NATO zirvesinin hazırlığı kapsamında eski Amerikan Dışişleri Bakanı Madeleine Albright başkanlığındaki komitenin zirveye sunmak üzere hazırladığı raporda da açık bir şekilde hedefin İran’daki füze sistemi olduğu yazılıdır. O bakımdan burada bir kuşku olmaması lazım. Peki o zaman niçin bu radarlar Türkiye’de konuşlandırılacak? Sistem şöyle çalışacak: Biliyorsunuz bir ülkede radarlar konuşlandırılacak başka bir yerde füzeler olacak. Bunlar ya bir ülkede ya da en son bilgilere göre denizde olacak. Aegis denilen bir proje var. Bazı Amerikan savaş gemileri Akdeniz’de olacak.  Füzeler bu gemilerden veya platformlardan fırlatılacak ve karşı tarafın saldırı füzelerini vuracak: Şimdi burada bir konuya dikkatinizi çekmek istiyorum. Radarlar nerede ise (eğer İran kastediliyor ise -öyle olduğu anlaşılıyor) İran’ın birinci hedefi bu radarları söndürmek olacak. Bir çatışma çıktığı zaman ilk önce bu radarları vuracaksınız ki, siz karşı tarafın taarruz sistemlerini köreltesiniz. Nitekim bu rivayetler çıktığı andan itibaren İran yetkilileri açıklama yaptılar. “Bizim ilk hedefimiz bu radarlar olacak.” dediler. Niçin bu radarlar Türkiye’de konuşlandırılacak?  “Mesafe o kadar kısa ki Türkiye’nin daha dışında bir yerde olursa İran’daki sistemleri göremez” diyorlar. Acaba öyle mi? Daha önce bu sistem biliyorsunuz Amerika tarafından ilk düşünüldüğünde, geliştirildiğinde öngörülen şuydu: Çek Cumhuriyeti’nde radarlar olacak, Polonya’da füzeler olacaktı. Buna bir taraftan Rusya tepki gösterdi “ Bu sistem Rusya’yı hedefliyor” dediler. Bir taraftan da Polonya halkı çok ciddi tepki gösterdi. Çek Cumhuriyetinden de tepkiler oldu. O sırada Amerikalılar dediler ki, “Ruslar boşuna üstlerine alınıyor, bu sistemin hedefi Rusya değildir, İran’dır.” Bundan ne sonuç çıkıyor? Şu sonuç çıkıyor: demek ki Çek Cumhuriyeti’nde konuşlandırılacak bir radar sistemiylele siz İran’daki füze faaliyetlerini izleyebilirsiniz. Bu sistemlere sınır ötesi sistem diyorlar. “ Over the horizon” radarlar ufuk çizgisine kadar görmüyor, onun ötesini de görüyor. Uzay bağlantılı olarak çeşitli elektronik, teknolojik sistemler var. Mesela evvelce de Kıbrıs’taki radar sistemiyle İngilizler Rusya’nın Urallar’ın güneyindeki Krasnodarsk Bölgesi’ndeki füze faaliyetlerini izleyebiliyorlardı. Şimdi Amerika’nın açıklamalarından anlaşılıyor ki Çek Cumhuriyetine bunu konuşlandırabilirsiniz ve oradan İran’ı gözleyebilirsiniz. Bunun ne önemi var? Bunun şu önemi var: Çek Cumhuriyeti veya o uzaklıktaki bir ülke İran’ın bugünkü füze sistemlerinin menzili dışında. Yani eğer sizin için bu radarlar çok önemliyse İran füzelerinin ulaşamayacağı bir yere koyacaksınız. Teknik açıdan söylüyorum tabii. Meselenin siyasi boyutu ayrı, ama teknik açıdan bu radarları İran füzelerinin ulaşamayacağı bir yere yerleştirdiğiniz zaman o zaman sisteminizi etkili olarak çalıştırabilirsiniz. “Efendim bu radarların menzili ne kadar?” Çeşitli radar sistemleri var, çeşitli füze sistemlerine karşılık vermek üzere Amerikalıların hazırladığı çeşitli füze sistemleri var. Mesela bunlardan biri Alaska’daki radarlardır. Onlar da füzesavar füze sistemleri çerçevesinde kullanılabiliyor. Bunların menzili 3500 mildir yani yaklaşık beş bin  kilometre mesafeden hedefleri algılamak kabildir. Şimdi işin bir bu boyutu var. İkinci boyutu şu: bu sistem Türkiye’yi kime karşı koruyacak? İşte açıklamaları görüyoruz. Açıklamalardan çıkarıyoruz ki, İran için düşünülmüş. Peki ya başka bir yerden füze saldırısı gelirse ona karşı da koruyacak mı Türkiye’yi? Bu bir NATO sistemi olduğuna göre Türkiye’de bir NATO ülkesi olduğuna göre, nereden gelirse gelsin bir füze saldırısına karşı Türkiye’yi korunması lazım. Hedef bu, sistem böyle çalışıyor. Peki Türkiye’nin civarında, haydi Rusya’yı bir kenara bıraktık bir an için, başka hangi ülkelerin füze sistemleri var, saldırı amaçlı kullanılabilecek füze sistemleri var? Bunlardan biri Suriye. Peki başka nerede var? Yunanistan’da var, S300 füzeleri var Yunanistan’da. Niye Yunanistan’da var? Çünkü vaktiyle Kıbrıslı Rumlar bunları Rusya’dan almaya çalıştıkları zaman Türkiye o kadar güçlü bir diplomatik tepki gösterdi ki, Kıbrıslı Rumlar alamadı bu füzeleri. O füzeler Girit’e taşındı, şu anda Girit’te ve çalışır vaziyette, o kadar çalışır vaziyette ki, belki birazdan ona da değiniriz, Girit üzerinde uçan İsrail savaş uçaklarının o füzelerle ortak tatbikatı yapıldı geçenlerde. Peki bu füzeleri Yunanistan kime karşı kullanmak üzere aldı, yani tehdit unsuru Yunanistan için hangi ülke? Daha soğuk savaş bitmeden önce bile Yunanistan strateji belgelerinde Yunanistan’a tehdit doğudan gelir diye yazılıyordu. Yani bizim  ülkemizi tehdit unsuru olarak görüyorlar ve elinde füzeler var. Şimdi siyaseten şu sorulabilir:  “Canım bir NATO ülkesi başka bir NATO ülkesine saldırır mı?” NATO ülkeleri arasında bir çatışma olur mu? Bunlar böyle gerçekleşmeyecek hayali laflardır, denilebilir doğru. Fakat stratejik değerlendirme yaptığınız zaman o anda bulunduğunuz siyasi koşulları düşünmeyeceksiniz, ülkelerin o andaki niyetlerini düşünmeyeceksiniz, elerindeki imkan ve kabiliyetlerini düşüneceksiniz, ellerindeki potansiyeli düşüneceksiniz. Bugün o ülkenin hükümetinden hiçbir kötülük gelmez, İran’dan da gelmez, Yunanistan’dan da gelmez, Suriye’den de gelmez. İlişkileriniz o düzeyde, fakat yarın başka bir hükümet gelebilir, koşullar değişebilir. Elinde bu silahlar oldukça sizin kendinizi onlara karşı koruma sistemlerine sahip olmanız lazım. Yani ben kendimi kurumak zorunda değilim, korunmaya ihtiyacım yok, başka bir ülkeden bir saldırı zaten beklemiyorum, diye huzur içinde oturamazsınız. Aksi takdirde hiçbir ülkenin silahlı kuvvetler bulundurmasının anlamı olmaz. Şimdi biz bunu Milli Savunma Bakanı’na Meclis Plan Bütçe Komisyonu’nda defalarca sorduk. Dedik ki, “Türkiye’nin niçin bir milli füzesavar füze sistemi yoktur? “ Açıkçasını söyleyeyim çok tatminkar bir cevap alamadık. Anlaşılan birkaç sene önce böyle bir milli proje başlatılmış, fakat sonra fazla ilerletilememiş, askıya alınmış biraz. Milli projenin faydası şu, nereden gelirse gelsin bütün saldırılara karşı ülkenizi korur. Bu bir. İkincisi düğmeye siz basarsınız. Komuta sizde olur. Başka ülkelerin milli sistemleri var mı var. Yani yalnız Amerika’da Rusya’da değil, mesela İsrail’in var, Arrow 3 denilen bir milli sistemi var. Hindistan’ın var, başka ülkelerin de var . Yani bu olmayacak bir şey değil. “Efendim çok pahalı yapamayız.” denilemez. İsrail’in milli sistemi, hiç değilse başlangıç aşamasında, 1,6 milyar dolarlık bir projeydi. Türkiye için de başlangıçta düşünülen rakam bir milyar dolar civarındaydı. Hadi bütün komşularımızı da kapsayacak bir sistem düşünseniz bu üç ila dört milyar dolar yapıyor ki, bir ölçek olarak söylemek gerekirse bu bizim bir aylık ihracatımızın üçte biridir. O bakımdan bizim öteden beri savunduğumuz bir milli sisteme sahip olmaktır. Deminki örneği hatırlatacak olursak, örneğin Yunanistan’dan kaynaklanabilecek bir füze saldırısını NATO’nun engellemesi mümkün müdür? NATO kararları oy birliği ile alınıyor. Yunanistan’ın oyu var, yane herhangi bir NATO ülkesinin hayır dediği bir karar alınamaz. Şimdi işim bu boyutunu bir tarafa koyalım. Başka bir boyutu da var. Milli sistem niçin gerekli? Biz NATO’ya tam anlamıyla güvenebilir miyiz? Türkiye’nin füze koruması için ben NATO’da büyükelçilik yaptığım için size iç huzuruyla söyleyebilirim ki, gerçekten NATO Türkiye’nin güvenliğine çok büyük hizmetler yapmış bir kuruluştur. Türkiye de NATO’ya büyük katkılarda bulunmuştur. İşin bu tarafını göz ardı edemeyiz. Ama bir de yaşadığımız iki önemli tecrübe var. Biri şu: birinci körfez harekatı sırasında Irak’ın elinde füzeler var, Biz de Türkiye’yi muhtemel bir füze saldırısından korumak için NATO’dan füzesavar füzeler istedik, Patriot füzelerini geçici olarak, çatışma ihtimali bitince iade etmek üzere istedik ve aldık. Bazı NATO ülkelerinin elindeki Patriot füzelerini aldık Irak’tan bir saldırı olmadığı için bunları kullanma ihtiyacımız da olmadı ama bir caydırıcı gücü oluşturdu bizim için ve bu operasyonu başarıyla tamamladık. İkinci Körfez Savaşı’nda yine istedik, baktık ki, üç NATO ülkesi itiraz ediyor. Yani bir NATO ülkesinin kendisini bir komşu ülkeden gelecek füze saldırısına karşı korumak için NATO’dan geçici olarak füzesavar füze sistemi almasına üç NATO ülkesi itiraz ediyor. Sonunda uzun çabalarla ikisinin itirazını giderdik, birini gideremedik ve NATO Konseyi’nden Türkiye’ye Patriot füzesi verilmesi için karar çıkartamadık. Ne oldu, en sonunda o ülke o tarihte NATO’nun askeri kanadına üye değildi, onun üye olmadığı NATO Savunma Planlama Komitesi’nden karar çıkartarak biz bu füzeleri alabildik ve o zaman anladık ki, orada bir garantimiz yoktur. Bugün aynı ülke şimdi NATO’nun Savunma Planlama Komitesi’ne de üye. Yarın benzeri bir kriz olsa ve aynı hükümet aynı politikayı izlese siz hiç alamayacaksınız NATO’dan bu sistemleri, geçici olarak da alamayacaksınız. İşte bizim bütün bunları düşünerek stratejik değerlendirmeler yapmamız lazım, çalışmalarımızı bu çerçevede yönlendirmemiz lazım. Bizim önerimiz şudur: “Hangi ülkeden gelirse gelsin eğer komşularımızda saldırı nitelikli füze sistemleri varsa bizde de kendimizi savunacak milli sistemlerimizin olması lazımdır.” </p>
<p>Şimdi işin bir de başka boyutu var. İsrail boyutu var dedim, İsrail’in milli sistemleri var, Arrow3 sistemleri var, ama bu sistemler şu anda İsrail’e tek bir yabancı saldırı füzesinin bile gelmesini engelleyecek kadar etkinleşmemiş. O bakımdan İsrail’in desteğe ihtiyacı var. İsrail bu amaçla füzesavar füze sistemleri yani füze kalkanı konusunda NATO ile çeşitli NATO ülkeleri ile çeşitli temaslar yapıyor.   İnterneti açarsanız bu temaslar ile ilgili bilgi bulursunuz. Amerika ile İsrail füzesavar füze sistemi konusunda ortak tatbikat yaptılar 1500 uzmanın katılımıyla Amerikan füzeleri atıldı İsrail füzeleri onlar vuruldu. Şimdi Türkiye açısından işin ince tarafı şurası ki, Başbakan’ın bu konuda haklı bir duyarlılık gösterdiği -Wikileaks belgelerinde de yazılı- “Başbakan dedi ki” diyorlar “Acaba bu sistemler İsrail’in korunması için mi düşünülüyor?” Şimdi böyle bir ihtimal yoktur diyebilir miyiz? Çünkü İran’ın elindeki füzeler Türkiye’nin dışında hemen hemen hiçbir NATO ülkesine etkili bir biçimde ulaşacak menzile sahip değil. İran’ın füzeleri iki bin kilometre, en çok iki bin beş yüz kilometre menzilli ve bu da füzelerin olduğu yerden Türkiye’nin, Bulgaristan, Yunanistan sınırını kapsıyor. Belki de otuz kilometre kadar içeri giriyor ama diğer NATO ülkelerini vuracak kabiliyeti yok. İran’ın şu anda kimi vuracak kabiliyeti var? Türkiye’yi vuracak kabiliyeti var, İsrail’i, Ortadoğu ülkelerini ve bazı Ortaasya ülkelerini Kafkas ülkelerini menzil olarak vuracak kabiliyeti var. Şimdi İsrail’den bir saldırı, ki, demin bahsettiğim Wikileaks belgesinde Amerikan Savunma Bakanı diyor ki “İsrail İran’a bir füze saldırısında bulunabilir veya bir askeri müdahalede bulunabilir.” Diyor. O zaman ne olacak, o zaman İran’da İsrail’e karşı mukabil bir saldırıda bulunacak. Peki İsrail’in böyle bir saldırıda bulunması muhtemel mi yani gerçek bir değerlendirme midir yoksa hayali midir? Hayali değil çünkü İsrail daha evvel bunu üç defa yaptı. Bir kere Irak’a karşı yaptı 1981’de, bir kere uzun menzilli uçaklarla gidip Irak’taki bir nükleer santral inşaatını tahrip ettiler. Bir kere Tunus’ta Arafat’ın karargahını yine uzun menzilli havadan ikmal yapabilen uçaklarla gidip tahrip ettiler. Son olarak da 2007 yılında Suriye’deki bir nükleer santral inşaatını tahrip ettiler. Yani böyle bir geçmişi de var bu işin. Peki İsrail böyle bir saldırıda bulunsa İran’a, muhtemelen İran’da İsrail’e karşı saldırıda bulunacak ve bu saldırıda İsrail şu anda kendi sistemleriyle –ilerde yapabilir ama şu an için kendi sistemleriyle- tam olarak önleyemeyeceği için kimden destek isteyecek? Yani şimdi konuştuğumuz füze kalkanı sisteminden destek isteyecek olması ihtimal dışı mıdır? Bizim bunları iyi düşünmemiz lazım. Peki o zaman buna izin vermeyiz diyebilir miyiz?. Yani İran’dan kalkıp İsrail’i vuracak bir füzenin havada durdurulması için Türkiye NATO’da onay vermez. O kadar basit değil çünkü NATO’da bunun kararı füzeler ateşlendikten sonra alınmayacak. NATO’da bu işin kararı daha önceden alınacak. Hangi hallerde NATO bu füzesavar füze sistemlerini, Patriot veya başka sistemleri ateşleyecektir, bu, önceden angajman kuralları dedikleri kurallarla tespit edilecek ve NATO komutanlarına yetki verilecek. Aksi takdirde füze ateşlendikten sonra NATO Konseyi’nin toplanıp, tartışma yapıp, karar alması, zaman olarak mümkün değil. Hemen birkaç dakika içinde siz ateşleme kararını alacaksınız. Bu kararı da NATO önceden komutanlarına yetki verdiği için komutanlar alacak. Belki de komutanların alt komutanları alacak. Yani bu sistem böyle çalışıyor. Ne zaman ateşleyeceksiniz, bu angajman kurallarında ne yazacak? Muhtemelen şu yazacak ki NATO stratejileri daha çok bu esasa dayalıdır.”Boosting Fase” diyorlar yani karşı tarafın füzesinin altında ateşi gördüğünüz anda düğmeye basacaksınız,i aksi takdirde füzeyi uygun bir yerde yakalama şansınız çok azdır ve füzenin sizin kalkanınızı delme şansı çok yüksektir. Hatta bazen ateşlemeyi bile beklemeden, füzenin ateşleneceğini bütün göstergelerden anlayıp siz önce hareket edebilirsiniz. Buna da önleyici müdahale diyorlar “Preventive  Strike”. Hadi onu bir tarafa bırakalım ,ateşlendiği anda vuracaksınız. Peki, ateşlendiği anda füzenin üzerinde adres yazılı mı? Füze nereye gidiyor? Diyelim ki Türkiye’ye mi gidiyor, İsrail’e mi gidiyor, söz gelimi Bulgaristan’a mı gidiyor, nereye gidiyor? Onun için ateşleme anında sizin bunu tahlil etmeniz imkansız denecek kadar zordur. Yani bu işin bir teknik tarafı var, bir stratejik tarafı var, bir siyasi tarafı var, çeşitli boyutları var. Biz onun için başından beri diyoruz ki, bir milli sistem kurduğunuz takdirde Türkiye’de bu sorunların pek çoğuna bir çözüm bulabilirsiniz. Zaten Türkiye bunun maliyetini de bir günde peşin olarak ödemek söz konusu değildir. Bu gibi büyük alımlar çok uzun yıllara yayılır. Bunun ofseti var, çeşitli mukabil avantajları var v.s. </p>
<p>Füze kalkanı konusunda söyleyeceklerim aşağı yukarı bunlar. Eğer soru olursa cevap verebilirim fakat bununla bağlantılı olarak Türkiye’nin bölgeye yönelik ve Avrupa’ya yönelik politikalarına da kısaca bakmakta yarar var. Şimdi Türkiye’nin özelliği şu, Türkiye aynı zamanda NATO üyesi olup da bölgeye komşu olan tek ülkedir.  Türkiye’den başka Ortadoğu’ya komşu NATO ülkesi yok. Türkiye hem NATO’ya hem başka Batılı kuruluşlara üye olup da İslam Konferansı’na da üye olan tek ülkedir. Halkı Müslüman olup da gerçek bir demokrasiyi kurmuş olan tek ülkedir. Şimdi bütün bu özellikler Türkiye’nin hem Ortadoğu’ya yönelik politikalarda hem de Batıya yönelik politikalarda değerlendirmesi gereken özelliklerdir ve siz bazı kurallara, bazı temel ilkelerinize, bazı politikalarınıza sadık kalırsanız Ortadoğu’da, Kafkaslar’da, Balkanlar’da, Uzakdoğu’da gerçekten çok etkin bir rol oynayabilirsiniz. Nedir bu temel politikalar? Burada bilhassa iki temel politikamız var bizim, öteden beri Türkiye’nin titizlikle savunduğu. İsrail unsurunu bir an için bir tarafa bırakırsak o da şudur: Bütün bölge ülkeleri ile tek tek iyi ilişkiler kurmak, fakat aralarındaki ihtilaflarda taraf olmamak. Çünkü bakıyorsunuz bugün uzlaşan ülkeler yarın düşman oluyor, bugün düşman olanlar yarın dost oluyor. Ortadoğu’da Sayın Yakış benden daha iyi bilir, bölgede çok uzun tecrübeleri var, bizim Hariciyede büyüklerimiz bize derlerdi ki Ortadoğu ülkesinde görev yapıyorsanız, bir Ortadoğu ülkesinde hiçbir zaman “Yarın şu olacak” diye bir tahminde bulunmayın. Çünkü yarın ne olacağını kimse bilemez. Bölge çok karmaşıktır, bölgede Türkiye’deki gibi, Avrupa ülkelerindeki gibi demokratik mekanizmalar yoktur, özgür basın yoktur. Karar verme mekanizmaları kendine özgüdür. O nedenle Ortadoğu çok karmaşık bir bölge olduğu için biz çok uzun yıllardan beri bu politikayı izledik. İkinci politikamızda şudur: “nereden gelirse gelsin, kime yönelik olursa olsun, sebebi ne olursa olsun hiç bir zaman şiddet hareketlerinin yanında yer almayacaksınız, terör faaliyetlerinde bulunan ülkelerin, grupların yanında yer almayacaksınız. Türkiye’nin temel politikaları bunlar Ortadoğu’ya yönelik olarak. Şimdi belki son zamanlarda Ortadoğu’daki gelişmelerinde etkisiyle, belki başka etkilerle bu politikalarda sapma görüyoruz. Nasıl görüyoruz bu sapmayı? Mesela Filistin’de işte Filistin Kurtuluş Örgütü ile Mahmut Abbas Başbakanlığındaki Filistin Devleti’ni biz kabul ediyoruz. Hamas Örgütü ile arasında çok ciddi bir ihtilaf var. Hamas ülkenin bir bölümüne fiilen el koymuş, Gazze bölgesine. Efendim seçimlere katıldı onlar da fiilen seçim kazandı. Bunlar doğru ama bir taraftan da Hamas’ın şiddete başvuran bir örgüt olduğu da doğru. Statüsünde bunu yazıyor, statüsünde Ortadoğu sorununu müzakere ile değil şiddet yoluyla çözeceğini yazıyor. Kendi statülerinde Mısır’daki Müslüman Kardeşler’in uzantıları olduklarını yazıyorlar ve çeşitli uluslararası kaynaklar Hamas’ın bugüne kadar 785 sivilin ölümünden sorumlu olduğunu söylüyorlar. Şimdi siz böyle bir ortamda Hamas’ın BM’de sözcülüğünü yapacağız derseniz, bu anlama gelecek sözler söylerseniz, çok özel ilişkiler kurarsanız yalnız İsrail’le ilişkileriniz açısından değil Filistin Kurtuluş Örgütü’yle olan ilişkileriniz ile de sorun yaratırsınız. Ne gibi sorunlar? Mesela şöyle sorunlar, biz bunlara söyledik, Hamas’ın sözcüsü olacağımızı söyledik, BM’de onların görüşlerini temsil edeceğiz dedik kısa bir süre sonra Filistin Kurtuluş Örgütü Başkanı Mahmut Abbas gitti Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti, hemen sonra. Ama Güney Kıbrıs’tan Kuzey Kıbrıs’a geçmedi. Sadece Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti ve orada basın toplantısı yaptı Rum Cumhurbaşkanı’yla. Hristofyas dedi ki “Rum tezlerine verdiği destek için Sayın Mahmut Abbas’a teşekkür ediyoruz.” Tekzip etmedi. Sonra Türkiye’ye geldi “İşte öyle dememişti de böyle demişti de, yanlış anlaşıldı.” Gibi çeşitli tekzip yollarına gidildi ama gerçekte sizin politikalarınızın karşılığı bu oluyor. Şimdi diplomaside şöyle bir söz vardır, genellikle bazıları der ki efendim “Kazan kazan politikası”, herkes kazanacak” filan, ama “kazan kazan” diplomasi de çok nadir görülen bir şeydir. Diplomasi için daha çok söylenen “Sonucu sıfır olan bir oyundur.” Yani bir yerde kazanırsanız bir yerde kaybedersiniz, çoğu zaman böyledir. Şimdi bizim bu İsrail politikamızı biliyorsunuz size uzun uzun anlatmama gerek yok ama İsrail’le ilişkilerimiz geçmişte de çok kötü dönemlerden geçti. O kadar ki, biz bazen bir aşamada temsil düzeyimizi büyükelçilikten ikinci katipliğe indirmiştik, İsrail’le ilişkilerimizde öyle sıkıntılar yaşadık geçmişte. Ama şimdi bu karşılıklı hakaretler boyutuna kadar ulaşan, diplomaside örneğini pek sık görmediğimiz bir duruma geldi. Sonucu ne oldu? Sonucu şu oldu bunu hemen parantez içinde söyleyeyim, yani İsrail’in Gazze’ye saldırması, sivilleri öldürmesi hiçbir şekilde mazur görülemez, Mavi Marmara’da ki vatandaşlarımız öldürülmesi hiçbir zaman mazur görülemez, biz bu konuda iktidarla beraber ortak karar aldık. Yani bu konular tartışma dışı ama bunu yaparken ölçünüzü kaçırırsanız sonuçlarına da katlanacaksınız. Ne oldu biz bu çıkışları yaptık, bir ay içinde İsrail’le Yunanistan arasında iki defa Başbakan düzeyinde ziyaret oldu. Stratejik işbirliği yapacaklarını ilan ettiler, hemen ortak tatbikat yaptılar, demin sözünü ettiğim gibi İsrail uçakları Girit üzerinde uçtu, altında S300 füzeleri var, Türkiye açısından son derece dikkat çekici bir nokta. Başka ne oldu? İsrail’le Güney Kıbrıs, Doğu Akdeniz’in ekonomik bölgesini paylaştıracak anlaşma yaptılar. Türkiye buna tepki gösterecek oldu, karşı taraftan İsrail’den hakaretamiz bir tepki geldi, hiçbir şekilde kabul edilemeyecek bir tepki geldi , özetle bölgeyle ilişkilerimiz bozuldu. Ekonomik bölgelerin paylaşılması anlaşması Türkiye için bölge için ciddi sıkıntı verecek sonuçlar doğurabilecek bir anlaşmadır. Daha önce de Mısır’la yapmışlardı ve böylece Doğu Ege’yi paylaşıyorlar. Buna hakkı var mı? Kıbrıs herhangi bir devlet gibi böyle anlaşmalar yapabilir mi? Yapamaz. Çünkü Kıbrıs Devlet’ini kuran Londra ve Zürih anlaşmaları Kıbrıslı Türkleri Kıbrıs’ın yapacağı anlaşmalarda veto hakkına sahip kılıyor, yani Rumlar Türklerin onaylamadığı hiçbir anlaşma yapamaz. Kurucu anlaşmalara göre kanun da çıkaramazlar. Bütün kararlar ve bütün anlaşmalar 1960 anltaşmalarına göre Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısı’nın vetosuna tabidir. Bütün bunlar silindi, unutuldu, yok farz edildi ve Rumlar orada Devleti ele geçirdiler. Başka ülkelerinde göz yummasıyla, himayesiyle bunlar oldu ve neticede Ortadoğu’da da Kıbrıs bölgesinde de hiç arzu etmediğimiz bir tablo ortaya çıktı. Şimdi bunlar Türkiye açısından çok düşündürücü gelişmelerdir ve bizim de bunlara karşı bir tavır koymamız gerekiyor. Aynı şekilde Kıbrıs konusunda biliyorsunuz neler olduğunu, şimdi burada şimdiye kadar pek üzerinde durulmayan bir şeyi söylemek istiyorum.  Kıbrıs konusu olsun, Ermeni konusu olsun, Kuzey Irak’taki terörist faaliyetler olsun, Patrikhane’nin Türkiye’den talepleri olsun bütün bu konularda uluslararası ilişkilerde gördüğümüz tablo şu: Başka konularda aralarında sık sık tartışan, farklı görüşler, farklı politikalar savunan Amerika, Avrupa ülkeleri, Avrupa’daki çeşitli ülkeler, Avrupa ülkelerindeki çeşitli siyasi partiler, bunların hepsi aynı görüşte. Siz bir devletin çıkıp da Kıbrıs’ta Türklere haksızlık yapıldığını, Türklere eşit haklar vermemiz lazım dediğini hiç duydunuz mu? Kofi Annan Planı’nda Türklere haksızlık yapılıyor diyen çıktı mı? Ermeni konusunda efendim “Türkiye izlediği politikada haklıdır, Ermenistan Azeri topraklarından çekilmeden sınırın açılması doğru değildir.” diyen tek bir ülke, bir tek lider, hangi eğilimden olursa olsun bir tek siyasi parti, duydunuz mu, gördünüz mü? Görmediniz. O zaman aynı şekilde Patrikhane’nin talepleri konusunda mesela bir kişi kalkıp da “Patrikhane’nin bu talepleri Lozan’a aykırıdır, Türkiye’nin bu konuda tavrı doğrudur” dedi mi? Bu şimdi neyi ortaya koyuyor, demek ki bu konularda karşımızda bir tek devlet yok, bir uzlaşma var adeta bloklaşmış bir yaklaşım var. Bizim bunun sebeplerini çok iyi anlamamız lazım. Buna benzer başka konular arasında bir ölçüde İsrail konusu var. Bakıyorsunuz Amerika İsrail’le ilgili bir politika izleyince hemen hemen bütün Avrupa ülkeleri arkasında duruyor. İstisnaları var yani onun istisnaları var ama Türkiye’ye ilgili olarak bu söylediğim konularda istisna bulmak son derece zor. Bir kişi bize dedi mi şimdiye kadar bir devlet, bir siyasi parti “Türkiye’nin Kuzey Irak’taki terörü tasfiye etmek için askeri bir harekat yapmak hakkı vardır.” diyen oldu mu? Hiç biri olmadı. O bakımdan bizim bu konuları çok ciddi olarak değerlendirmemiz lazım. Bunların hepsi milli politikalardır, milli anlayışla, yaklaşımla iktidar-muhalefet tartışmasına konuyu götürmeden konuyu değerlendirmemiz lazım ve birlikte çözüm yollarını aramamız lazım. Son olarak şunu söyleyeceğim, şimdi Türkiye aslında bölgenin en önemli ülkelerinden biridir. Siyasi açıdan bakarsanız 1922 yılından beri gerçek anlamda bir savaşa girmemiş tek ülkedir bölgesinde. Bütün Avrupa’da da üç ülkeden birisidir. O bakımdan bu barışı, istikrarı, toprak bütünlüğünü korumak bizim en önemli hedefimizdir. Şimdi bunun tahrip edilmesi için bazı girişimler olduğunu görüyoruz, yurt içinde veya yurt dışında. Bizim bunlara karşı çok duyarlı olmamız lazım. </p>
<p>Batı ile ilişkilere gelince bir kaç cümlede onu söyleyeyim müsaadenizle., Türkiye’nin öteden beri tek hedefi Avrupa Birliği’ne tam üye olmaktır. Bunun için 1963 yılından beri işbaşına gelen bütün hükümetler istisnasız aynı politikayı izlemişlerdir, aynı politika doğrultusunda çalışmışlardır. Ama şimdi bir tıkanma noktasına geldiğimizi görüyoruz. Üyelik sürecini başlattık, Türkiye hesabına büyük bir başarıdır. Otuz beş başlığı müzakere edeceğiz, açacağız, müzakere edeceğiz, kapatacağız. Bizimle aynı gün 3 Ekim 2005’te müzakereye başlanan Hırvatistan bütün bu süreci bitirdi. Bir iki başlığın kapatması kaldı, onları da bitirecek gelecek yılın sonunda AB’ye üye olacak. Biz neredeyiz, biz daha üçte birini açabildik. , Otuz beş başlıktan sadece on üç başlık açabildik. Niçin? Çünkü on sekiz başlık veto edildi. Bir bölümü Kıbrıs’la ilgili olarak bir bölümü de Fransa ve Güney Kıbrıs yönetimi tarafından veto edildi. Açamıyoruz başlıkları. Şu anda açtığımız on üç başlığa ilaveten on sekiz başlığı eklerseniz üç başlık kaldı açabileceğimiz, bunları da açtırmıyorlar. Bakın daha önce bir hükümetin bir devletin AB dönem başkanlığında üç başlık açabiliyorduk sonra iki başlık açabildik, sonra bir başlık açabildik. En son Belçika’nın Başkanlığı’nda sıfır başlık açabildik. Bir tane açamadık yani fiilen ilişkilerimiz, üyelik sürecimiz askıya alınmış gibi bir tablo vardır, bu da ciddi bir durumdur. Mutlaka bunu aşmak zorundayız, çünkü Türkiye’nin AB üyeliği bizim için milli bir politikadır. Biz bunu niçin istiyoruz? Sadece ekonomik menfaatler mi? Niçin istiyoruz? Çünkü bizim için AB Türkiye’nin geçen yüzyılda başladığı reform sürecinin, devletin yeniden yapılandırma sürecinin, demokrasi sürecinin taçlandırılması olacak. Çünkü AB ile biz aynı değerler sistemini paylaşıyoruz. Şimdi bizim açımızdan AB üyeliğinin en önemli boyutu budur. Demokrasi, insan hakları, kadın-erkek eşitliği, ondan sonra yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü gibi ortak değer yargılarımız var ve bu sistemin içinde yer aldığı zaman Türkiye bütün bu değer sistemlerini güvence altına almış olacak, AB içindeki  mekanizmalardan da yararlanarak. </p>
<p>Bitirirken şunu söyleyeyim bütün bunları yapabilmenin yollarından biri de demokrasiyi bizim kendimizin gerçek anlamda güçlendirmesidir yani her şeyi Avrupa’dan bekleyemeyeceğimize göre demokrasiyi güçlendireceğiz. Neredeyiz? Şuradayız, uluslararası değerlendirme kuruluşlarına göre Türkiye demokratik ülkeler arasında sayılmıyor maalesef, şu anda yirmi iki ülke var gerçek demokrasi sayılan, onlardan biri değil Türkiye. Kısmen arızalı ülkeler var elli civarında, onlardan biri de değil Türkiye. Türkiye demokratik-otoriter rejimler arasında hibrit dedikleri karma statüye sahip ülkelerden,. Bizden sonra Kuzey Kore, Küba filan gibi totaliter ülkeler geliyor. Kaçıncıyız dünyada demokraside? Seksen dokuzuncu sıradayız. İşte Türkiye’nin sorunu bu. Basın özgürlüğü Freedom House’a göre yüz altıncı sıradayız, sınır Tanımayan Gazeteciler’e göre yüz otuz ikinci sıradayız. Kadın-erkek eşitliğinde 105. sıradaydık bundan üç yıl önce düştük düştük şimdi yüz yirmi ikinci sıradayız. </p>
<p>Şimdi değerli arkadaşlar biz bu demokrasi değerlerini, tam anlamıyla özümseyemezsek yargı bağımsızlığında, basın özgürlüğünde, kadın-erkek eşitliğinde demokrasinin gereklerini yerine getiremezsek demokratik ülke olma özelliğimizi şimdi kaybetmeye başladığımız gibi daha da kaybederiz. Demokrasi olursak ne olur? İşte bu hem Türkiye için hem bölge için bir çıkış yolu olur. Çünkü o zaman Türkiye tüm bölge için bir model olur. Bir demokrasi modeli olur, bakın geçtiğimiz bir yirmi yılda demokrasi dünyanın her tarafında gelişti, Latin Amerika’da gelişti, Doğu Avrupa’da gelişti, Afrika’da gelişti. Bugün darbe yapan ülkeyi Afrika Birliği’nden çıkarıyorlar, Uzakdoğu’da gelişti, gelişmediği bir tek yer var Ortadoğu. Gelişirse ne olur? Şu olur, demokrasi Ortadoğu’da barışın sigortası olur.. Niçin? Çünkü tarih boyunca demokrasiler arasında bir savaş çıkmamıştır. Hiçbir savaş çıkmamıştır. Siz bölgeye Türkiye’yi model alan bir demokratik sistemi telkin edebilirseniz onların tercihiyle bunları yaptırabilirsiniz, bu barış ve istikrara da büyük hizmet demektir. Ne yapmamalısınız? Yapmamanız gereken şey Ortadoğu ülkeleri ile iyi ilişkiler kuracağız derken onların işlerine karıştığınız izlenimi vermemek yani Türkiye başka ülkelerde hükümet kuran hükümet bozan bir devlet olamaz. Bunun adı bölgesel emperyalizmdir. Hiç hayal kurmayalım nasıl başka bir ülke Türkiye’de hükümet kurulması için siyasi aktörlerle gizli gizli görüşmeler yapsa biz rahatsız olursak Türkiye’nin de nu yöntemlere başvurması ciddi rahatsızlık yaratır. Bugün yaratmazsa yarın yaratır. Bir grubu sevindirirsiniz başka grubu karşınsıza alırsınız. O bakımdan Ortadoğu’daki bu oyunlara küçük iç politika oyunlarına Türkiye hiçbir zaman girmemelidir. Oyun kurucu politikaları devletler arasındaki ihtilaflar açısından yaparsanız faydası olur. Bölgeye barışı istikrarı getirmek için yaparsanız faydası olur. Ama ülkelerin iç politikalarına açıkça müdahale ettiğiniz zaman bunun çok ciddi sakıncaları olur. Bizim söyleyeceklerimiz, benim söyleyeceklerim bu aşamada bunlardır Ben diliyorum ki bu tablo bizi hiçbir zaman kötümserliğe sevk etmesin. Çünkü Türkiye’nin birikimi, gerek siyasi birikimi, tecrübesi ,gerek ekonomik birikimi, bölgedeki stratejik konumu, askeri gücü çok etkili rol oynamaya müsaittir. Türkiye’nin kabuğunun içine çekilmesi hiç yapamamamız gereken bir politikadır. Atatürk’ten beri de yapmadık bunu. Balkan Antlaşmasını, Sadaabat Paktı’nı Atatürk devrinde yaptık, kimse unutmasın. O bakımdan Türkiye’nin bu söylediğim dikkatli politikaları hiçbir zaman içine kapanması, dünyayla ilişkilerini kesmesi anlamına gelmiyor. İşte çok değerli konuklar bu çerçevede size anlatmak istediklerim bunlardır. Bütün bu konulara bu gibi değerli izleyicilerinde katılımıyla seminerlerde, toplantılarda ele almak, ortak görüşler oluşturmak, tartışmak, son derece yararlıdır. Bu konular sadece hiçbir demokratik ülkede sadece iktidar tarafından bilinen, konuşulan, tartışılan ve kararlaştırılan konular değildir ve size şunu söyleyeyim ki bu konuştuğumuz konuların hiç birinde maalesef özellikle füze kalkanında mecliste tek bir konuşma yapılmış değil, tek bir bilgi verilmiş değildir. Ne Dışişleri Komisyonu’nda ne meclis genel kurulunda&#8230; Hiçbir demokratik ülkede bu kadar önemli bir konu meclisin bilgisi ve onayı dışında tutulamaz. O bakımdan bizim hükümete önerimiz bu konuyu en kısa zamanda meclisin bilgisine getirmesidir. Çok teşekkür ederim ilginiz için</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2899/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 Tarihinde Verdiği Soru Önergesinin Cevabı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 15:07:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2898</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 tarihli soru önergesine dair aşağıdaki cevap verilmiştir.
&#8220;1-2-3) Olay Radyo ve Televizyonculuk AŞ ile Olay Basın ve Yayıncılık AŞ firmalarının yönetim ve denetimi Kurumumuzda olmakla birlikte bahse konu şirketler Fondan bağımsız tüzel kişiliğe ve karar organlarına sahiptir. Olay Radyo ve Televizyon Yayıncılık AŞ ile Olay Basın ve yayıncılık AŞ’nin günlük yönetimleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onur Öymen&#8217;in 11 Eylül 2009 tarihli soru önergesine dair aşağıdaki cevap verilmiştir.</p>
<p>&#8220;1-2-3) Olay Radyo ve Televizyonculuk AŞ ile Olay Basın ve Yayıncılık AŞ firmalarının yönetim ve denetimi Kurumumuzda olmakla birlikte bahse konu şirketler Fondan bağımsız tüzel kişiliğe ve karar organlarına sahiptir. Olay Radyo ve Televizyon Yayıncılık AŞ ile Olay Basın ve yayıncılık AŞ’nin günlük yönetimleri ile yayın politikaları konusunda Kurumumuzun herhangi bir müdahalesi bulunmamaktadır.&#8221;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2898/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Olay Gazetesinde Yayınlanan Haber&#8217;e Ait 11 Eylül 2009&#8242;da Verdiği Soru Önergesi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 08 Dec 2011 15:05:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2897</guid>
		<description><![CDATA[11 Eylül 2009
TBMM Başkanlığına
Aşağıdaki soru önergemin Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygıyla arz ederim.
Onur ÖYMEN
Bursa Milletvekili
1-    Uzunca bir zamandan beri TMSF’nin denetiminde olan Bursa’daki Olay gazetesiyle televizyonunun yayınlarının tarafsız ve objektif biçimde gerçekleştirilmesi için ne gibi önlemler alınmıştır? Ve bu yayın organlarının tarafsızlığı ne şekilde denetlenmektedir?
2- [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>11 Eylül 2009</p>
<p>TBMM Başkanlığına</p>
<p>Aşağıdaki soru önergemin Devlet Bakanı Sayın Ali Babacan tarafından yazılı olarak cevaplandırılması için gereğini saygıyla arz ederim.</p>
<p>Onur ÖYMEN<br />
Bursa Milletvekili</p>
<p>1-    Uzunca bir zamandan beri TMSF’nin denetiminde olan Bursa’daki Olay gazetesiyle televizyonunun yayınlarının tarafsız ve objektif biçimde gerçekleştirilmesi için ne gibi önlemler alınmıştır? Ve bu yayın organlarının tarafsızlığı ne şekilde denetlenmektedir?<br />
2-    Bir devlet kurumunun sahip olduğu yayın organlarında dile getirilen görüşlerin hükümetin tutumunu yansıttığı izlenimi kuvvetlidir. Bu çerçevede Olay gazetesinin 13 Ağustos 2009 tarihli nüshasında “Kürt açılımı” başlığı ve M. Zekioğlu imzasıyla yayınlanan makalede, “Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül’ün ‘Memo-Zin’e sahip çıkması ne kadar doğru ise yıllardan beri Sünni ve Alevi Kürtler için sembol olan Şeyh Said ve Seyid Rıza’yı hatırlatmak da bir o kadar doğrudur” denilmektedir. Cumhuriyete karşı silahlı ayaklanma düzenleyen ve daha sonra yakalanıp idam edilen bu şahısların Kürt asılı vatandaşlarımız için bir sembol olduğu görüşünü hükümet de paylaşmakta mıdır?<br />
3-    Hükümetin sürdürdüğü Kürt açılımı çalışmaları arasında bu gibi şahısların itibarını iade etmek de bulunmakta mıdır? Bulunmuyorsa bu gibi görüşlerin devletin denetimindeki bir yayın organında yayınlanması nasıl izah edilecektir? Olay gazetesinde yayınlanan bu görüşlerin hükümetin yaklaşımını yansıtmadığı yolunda herhangi bir açılama yapılmış mıdır?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2897/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Kanal A Haber Bültenindeki Konuşması  &#8211;  25 Kasım 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2894</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2894#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 01 Dec 2011 12:59:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2894</guid>
		<description><![CDATA[Hüküm vermek vatandaşlarımızın işidir, bunları okumak bizim görevimiz. Bu belgeleri gördükten sonra, onlarda ne yazıyor bunu anlatmak lazım, daha sonra vatandaş kendi hükmünü verir. 2009 yılının başlarında İsveç Silkroad Enstitüsü’nün bir yetkilisi beni ziyaret etti ben genel başkan yardımcısı iken. Dedi ki bizim enstitümüz Türkiye ve Orta Asya ülkeleri hakkında raporlar yazar. Son yazdığımızı da [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Hüküm vermek vatandaşlarımızın işidir, bunları okumak bizim görevimiz. Bu belgeleri gördükten sonra, onlarda ne yazıyor bunu anlatmak lazım, daha sonra vatandaş kendi hükmünü verir. 2009 yılının başlarında İsveç Silkroad Enstitüsü’nün bir yetkilisi beni ziyaret etti ben genel başkan yardımcısı iken. Dedi ki bizim enstitümüz Türkiye ve Orta Asya ülkeleri hakkında raporlar yazar. Son yazdığımızı da size getirdik dedi. Rapor, 60-70 sayfalık ve orada diyor ki Türkyie’de şunlar oluyor ve seneryolar var. Türkiye ile ilgili. Seneryolar üretmişler Türkyie’nin nereye doğru gidebileceğine dair. Bu seneryoların bir tanesinde de iç politikada önemli değişiklikler olur, Deniz Baykal istifaya zorlanır, onun yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelir, Kemal Kılıçdaroğlu geldikten sonra partinin politikaları değişir. Avrupalı sosyalist partiler daha fazla destek sağlarlar CHP’ye. Yani aşağı yukarı önceden olacakları keşfemiş gibilerdi. 2008 Ekim’de hazırlanmış bize 2009’un başında getirdiler. Baykal’ın istifasından, 1 yıldan daha fazla zaman öncesinde bu rapor yayınlanıyor. O zaman bu raporu sayın Baykal’a gösterdim. Çok ilginç  iddialar var dedim ama Türkiye’de Baykal’ın görevden ayrılacağına ilişkin bir emare yoktu. Kendisi de hissetmemişti. Kılıçdaroğlu’na bahsettim, dinledi bir şey demedi. Sonra neler olduğunu biliyorsunuz. Geçen Ağustos ayında wikileaks 250.000 sayfa belgeyi dünyaya açıkladı. En çok belge yayınlanan ülkelerden biri de Türkiye. Bu telgraflarda genel olarak Baykal hakkında olumsuz bir tablo çiziliyor. CHP’ye karşı çok olumsuz bir tavır içinde olduklarını görüyoruz, özellikle Baykal’a karşı. Telgraflardan bir tanesinde açık bir şekilde, Baykal CHP liderliğinden defedilmelidir, yazıyor. Demek ki Baykal’ın izlediği politikalar birilerini çok rahatsız etmiş. Ondan birkaç ay sonra bayan Clinton, dışişleri bakanı, Ankara’daki büyükelçiye bir talimantveriyor. Orada diyor ki CHP’nin içindeki gelişmeler nedir diye soruyor ve Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu lider olabilir mi anlamı taşıyan sorular var, dostları, rakipleri kimdir? Baykal Kılıçdaroğlu ile başedebilir mi? Yani neredeyse CHP’ye lider arıyor. Bu da Baykal’ın istifasından 1 yıl önce. Böyle bir arayış içinde ABD. 2007 seçimlerinden önce ABD’liler bize dediler ki sizinle bir yemek yiyebilir miyiz? Olur dedik. Orada konuştuk, bizden dediler ne bekliyorsunuz? Dedik ki tek şey bekliyoruz iç politikaya karışmayın. Biz dediler zaten başka ülkelerin iç politikasına karışmayız. Türkiye iç politikasına karışmayız, bizi ilgilendirmez, didiklemeye çalışmayız falan dedi. Bu wikileaks belgeleri bunun böyle olmadığını gösteriyor. Bir ülkeyi izlerken diyebilirsiniz ki şu başarılıdır, bu başarısızdır, onun kazanma ihtimali vardır, bunun yoktur gibi değerlendirmelerde bulunabilirsiniz. Bunu hepimiz yaptık, büyükelçi olduğumuz zaman liderleri değerlendirdik. Ama defedilmelidir diye bir laf söylediğiniz zaman açıkça taraf olursunuz. </p>
<p>Bunu söylemiyoruz. Yani bütün bu olup bitenler ABD operasyonudur demiyoruz. Bunu düşünecek insanlar var mıdır yok mudur bilmem. Bizim söylediğimiz belgelerde bu yazıyor diyoruz. Bu yazılar ne anlama geliyor? Baykal’a komployu da bunlar hazırladı falan diyecek belge yok elimizde. Ama onların tercihlerinin de aynı doğrultuda olduğunu biliyoruz, tercihleri de Baykal’In gitmesinden ibaret değil. Baykal gitsin, bir başkası gelsin parti aynı politikayı sürdürsün. Öbür telgraflarla birlikte okuduğunuz zaman Baykal’dan niçin rahatsız olduklarını anlıyorsunuz. Bir kere 1 Mart tezkeresinin reddedilmesine CHP öncülük yapmış, bundan rahatsızlar. İkincisi Dubai Antlaşması, belli ki ABD çok istemiş, 1 milyar dolar karşılığında Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahale etmeme taahhütü, bunu da CHP engellemiş. Efendim Ermeni protokollerini ABD çok istemiş, bunu da CHP engellemiş, Kıbrıs ile ilgili ek protokol getirmek istemişler CHP engellemiş. Açılım demişler David Philips raporunu yazmışlar, CHP bunun iç yüzünü ortaya koymuş. Deniz Baykal tabi başta olmak üzere. Şimdi bütün bunları telgraflarında yazdıkları zaman şunu söylüyorlar, bizim politikalarımıza bunlar engel oluyorlar. Yani bir insana düşmen oldukları için değil ama partinin izlediği politikalar Baykal döneminde ABD menfaatine zarar vermiş. Türkiye’nin menfaatini düşünüyorsunuz siz bir politikacı olarak, Türkiye’nin çıkarı ne gerektirirse siz onu yapmaya çalışırsınız. Başaklarının menfaatine yardım etmek amacı yoktur politikacıların. Ama sizin kendi lehinize izlediğiniz politikalar başka ülkelerin aleyhine sonuçlar doğuruyorsa o zaman bunlar gitsin, bizim menfaatimize zarar vermeyecek politikacılar gelsin iş başına diye düşünüyorlar. Bu CHP için olduğu gibi başka partiler için de olabilir, yani zannetmeyin CHP için bunları söylüyorlar da başka bütün partileri el üstünde tutuyorlar. Başka partilere yönelik de yer yer eleştiriler var ama hiçbirinde Sayın Baykal için söyledikleri defedilmelidir lafı yok. Ben görmedim en azından. Bu belgeler üzerinde düşünülmesi gereken konulardır. Türkiye’de bugün CHP’ye yapılanlar yarın başka bir partiye de yapılabilir. Bütün mesele sizin bütün partiler olarak ulusal çıkarlarınızı savunup savunmayacağınızdır. Yani başka ülkelerin gözüne girelim, onları hoş tutalım, onların politikalarına uygun yaklaşımlar benimseyelim, onlar da bizim partimizde, ülkemizde iktidar olmamıza yardımcı olsunlar. Bu yaklaşımla giderseniz ülke menfaatlerine zarar verirsiniz. Biz şimdiye kadar yaptığımız hiçbir işten pişman değiliz CHP olarak sayın Baykal’ın genel başkanlığı döneminde. Çünkü bütün yaptıklarımız ülkenin menfaatine hizmet etmek içindi, öyle oldıuğu da anlaşıldı. Eğer böyle yapmasaydık, Türkiye bugün bir savaş ülkesiydi, bir cephe ülkesiydi Irak müdahalesinde. Irak’ta olup bitenlerden, yüz binlerce insanın öldürülmesinde Türkiye’nin de sorumluluk payı olacaktı. Bunu yapmadığımız için iftihar ediyoruz, doğru iş yaptık diyoruz. Dubai antlaşması, cumhuriyet tarihinde görülmemiş, para karşılığında siyasi taviz vermek. Buna karşı çıktık. Kıbrıs konusu, Kıbrıs devleti olarak tanımaya yönelik bir yaklaşım bize dayatmak istedikleri. İmzalandı bu antlaşma 2005 yılının temmuzunda, onaylanmasına biz karşı çıktık, bakın 6 yıldır hükümet meclise getiremiyor. Açılım politikası şimdi anlaşılıyor gerçek boyutunun ne olduğu, terör örgütü ile müzakereler vs. buna karşı çıkmakta yanlış iş mi yaptık? Ermeni protokolleri işte. Bunların engellenmesi ülkeye yaptığımız en büyük hizmetlerden biri. Neticede görüyorsnuz ki sizin ülke çıkarları için yaptığınız işler başka ülkeleri rahatsız ediyor. Rahatsız olan ülkeler de istiyorlar ki sizin liderleriniz değişsin, politikalarınız, yöneticileriniz değişsin istiyorlar. </p>
<p>Medyanın izlediği politikalar hakkında yorum yapmamayı tercih ediyorum. Eğer wikileaks belgelerini okursanız hangi gazeteciler gidip Amerikalılara ne demişler hepsi var orada. Bunları burada söyleyip kimseyi incitmek istemiyorum. Fakat sayın Kılıçdaroğlu ilk seçildiği Kurultay’da bir konuşma yaptı dedi ki ben Atatürk’ün, İsmet İnönü’nün Ecevit ve Baykal’In koltuğunda oturmanın sorumluluğu ile hareket edeceğim. Hepimiz oy verdik, ben de verdim. Ondan sonraki Kurultay’da da aynı şekilde destek olduk ama o zamanlarda partinin farklı politikalara yöneleceğinin hiçbir işareti yoktu. Şimdi biraz daha farklı bir tablo görüyoruz ama bir CHP milletvekilinin Atatürk’e dil uzatacak noktaya gelmesi bizi son derece düşündürmüştür. Cumhuriyet tarihinde örneği olmayan bir durum bu. Baykal döneminde böyle bir durum tasavvur bile edilemezdi. Ne baykal döneminde ne Ecevit döneminde ne başka dönemlerde.</p>
<p>Bir kere biz parti içi meseleleri medya aracılığı ile tartışmayız derken bunun bir istisnası var. İstisnası da Atatürk ile ilgili konulardır. Atatürk bizim partimizn kurucusudur, o bakımdan bizim Atatürk’e olan saygımızı hiçbir zaman kaybetmememiz lazım. Onun çizgisinde yürümeyi hedef sayan bir partiyiz, onun içinde bir arkadaş kalıp da Atatürk’ü katliamcılıkla, hatta soykırıma göz yummakla, haberdar olmakla suçladığı zaman sessiz kalırsak o zaman görevimizi yapamayız kendimizi inkar etmiş oluruz. bunu söylemek zorundayız. Bazı milletvekili arkadaşlarımız da bunu söyleyip, tepki göstermişler. Bu arkadalşarın tepki göstermesi rahatsızlık demektir. Fakat onlara şunu hatırlatmak istiyorum 1931 yılında yapılan CHP 3. kurultayında Atatürk’ün bir sözü var. Atatürk diyor ki milletvekilleri bir yanlışı görükleri zaman kayıtsız şartsız bunu elştirecekler, diyor. Yapılan herhangi bir yanlışa müsama göstermek son derece yanlıştır, mahsuru faydasından büyük olur diyor. Yani parti disiplinine uyarlarsa konuşacaklar, uymazlarsa konuşmazlar gibi bir laf etmiyor. Atatürk’ün demokrasi anlayışı bu. Parti içinde bir hatayı kabul etmiyor, yapılması halinde bunu mutlaka eleştirmelisiniz diyor. Şimdi biz talimatımızı Atatürk’ten alırız CHP’liler olarak. Atatürk bize demiş ki eleştirin çekinmeyin. Eleştirmeyecek miyiz? Bu arkadaşlar eleştiri yaptıkları zaman bir parti suçu mu işlemiş oluyorlar? Basın önünde söylediniz de kapalı kapılar arkasında söylemediniz diyenler var. O zaman şunu söylemek lazım Atatürk’e dil uzatan arkadaş kapalı kapılar arkasında mı söylemiş bunu, yoksa 10 Kaım tarihinde bir gazetede yayınlanan bir mülakatında mı söylemiş? Atatürk’e basın aracılığı ile dil uzatmak serbest, ama onu basın aracılığı ile kamuyounda eleştirmek yasak gibi bir anlayış umarım ki yoktur partide. Benim bildiğim kadarıyla bütün CHP’lilerde herkes Atatürk’e yürekten bağlıdır ve Atatürk’e dil uzatılmasını içlerine sindiremezler ve buna sessiz kalınlasını da içlerine sindiremezler. </p>
<p>Benim orada söylediğim sözler büyük ölçüde çarpıtılmış. Benim söylemediğim laflar, söylemişim gibi kamuoyuna taktim edilmiştir. Geçen gün sayın başbakan benim adımı vermeden atıfta bulunuyor, hiç söylemediğim lafları bunu kastederek söylemiştir anlamında bir değerlendirme yapmış. O zaman Oktay Ekşi demişti ki meslek hayatımda bir konuşmanın bu kadar çarpıtıldığının örneğine hiç rastlamamıştım, bunu gazetecilik okullarında okutmak lazım demişti. Benim söylediğim şu, AKP’nin açılım politikasını tartışıyoruz mecliste. Hükümet ısrarla bu görüşmenin 10 Kasım’da yapılmasını istiyor. Niçin? Çünkü diyorlar Atatürk olsaydı bizim yaptığımızı yapardı. Ben de dedim ki, Atatürk sizin yaptığınızı yapmazdı, çünkü yapmadı. Atatürk barış adamıydı. Atatürk ülkenin güvenliğinin koruması için yapılmadıkça savaş ıcinayet sayardı. o bakımdan Atatürk’ü böyle hiçbir zaman savaşçı çatışma arayan bir insan diye takdim etmek yanlıştır. Atatürk yurtdışından veya yurtiçinden devlete karşı bir silahlı müdahale olduğu zaman şehit verme pahasına bu mücadeleyi yürütmüştür, AKP’nin yaptığı gibi açılım yapmamıştır. Şehitlerin anası ağlamıştır, Anadolu’da çok ana ağlamıştır, Çanakkale savaşında da çok analar ağlamıştır, ulusal Kurtuluş savaşında da çok analar ağlamıştır ama şehit vermeyelim kimsenin anası ağlamasın diye ne Kurtuluş savaşını durdurmuştur ne Çanakkale savaşından vazgeçmiştir, aynı şekilde iç ayaklanmalar olduğu zaman da Dersim, Şeyh Sait isyanlarını örnek olarak veriyorum, orada da şehitlerin anasının ağlamasını göze alarak, mücadele ederek sonuca gitmiştir. Yani orada masum insanlaron öldürülmesi mazur görülebilir anlamına gelecek bir cümle yok. Alevilerle ilgili bir kelime yok. Bizim işimiz değil o. Tarihi değerlendirmek başbakanın da işi değil. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2894/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Kanal Türk&#8217;e Verdiği, 25 Kasım 2011 Tarihli Mülakat</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2893</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2893#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 15:55:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2893</guid>
		<description><![CDATA[Bize getirdiler bu raporu yazan kişi beni ziyaret etti, 2009 yılının başlarında. Dedi ki biz Türkiye, Orta Asya, Orta Doğu ülkeleri üzerine raporlar yazarız ve son hazırladığımız raporu da getirdik. John Hopkins Üniversitesi ile birlikte çalışırız falan dedi. Uzun bir rapor, 60-70 sayfa. CHP ile ilgili değil aslında rapor Türkiye ile ilgili. Seneryolar üretmişler Türkyie’nin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bize getirdiler bu raporu yazan kişi beni ziyaret etti, 2009 yılının başlarında. Dedi ki biz Türkiye, Orta Asya, Orta Doğu ülkeleri üzerine raporlar yazarız ve son hazırladığımız raporu da getirdik. John Hopkins Üniversitesi ile birlikte çalışırız falan dedi. Uzun bir rapor, 60-70 sayfa. CHP ile ilgili değil aslında rapor Türkiye ile ilgili. Seneryolar üretmişler Türkyie’nin nereye doğru gidebileceğine dair. Bu seneryoların bir tanesinde de iç politikada önemli değişiklikler olur, Deniz Baykal istifaya zorlanır, onun yerine Kemal Kılıçdaroğlu gelir, Kemal Kılıçdaroğlu geldikten sonra partinin politikaları değişir. Avrupalı sosyalist partiler daha fazla destek sağlarlar CHP’ye. Yani aşağı yukarı önceden olacakları keşfemiş gibilerdi. 2008 Ekim’de hazırlanmış bize 2009’un başında getirdiler. Baykal’ın istifasından, 1 yıldan daha fazla zaman öncesinde bu rapor yayınlanıyor. O zaman bu raporu sayın Baykal’a gösterdim. Çok ilginç  iddialar var dedim ama Türkiye’de Baykal’ın görevden ayrılacağına ilişkin bir emare yoktu. Kendisi de hissetmemişti. Daha sonraki gelişmelerle birlikte görünce bu raporu bir kere daha denedim, ne anlama geliyor diye. Derken wikileaks belgeleri çıktı. Bu belgeler 2011 yılının ağustos ayının sonunda, hepsi birden 250.000’i yayınlandı. Baktık bu belgelerin önemli bir bölümü 26.000 sayfa Türkiye ile ilgili. 6.000’e yakın belgede de az veya çok CHP’den bahsediyor. CHP’den bahsederken CHP’nin ilkelerinden rahatsız oldukları dikkatimizi çekiyor. Laik oluşu vs. falan. Bunları olumsuz olarak değerlenditiyor. Bir de özellikle sayın Baykal’a yönelik pek çok eleştiride bulunuyor. Öyl anlaşılıyor ki bu raporu okuduğumuz zaman CHP’nin 1 Mart tezkeresini reddetmesi, Dubai antlaşmasının meclise getirilmesini engellemesi, Kıbrıs ile ilgili protokolün meclise gelmesine rağmen onaylanmasına karşı çıkması, ki bugün bile hükümet 6 sene geçmesine rağmen onaya sunamadı, ondan sonra Ermeni protokollerinin onaylanmasına engel olunması, açılım politikasına engel olması. Tüm bu politikalarda ABD’nin desteği var hükümete. Bu politikaları da engelleyen CHP o nedenle CHP’ye karşı çok olumsuz bir tavır içinde olduklarını görüyoruz, özellikle Baykal’a karşı. Telgraflardan bir tanesinde açık bir şekilde, Baykal CHP liderliğinden defedilmelidir, yazıyor. Demek ki Baykal’ın izlediği politikalar birilerini çok rahatsız etmiş. Ondan birkaç ay sonra bayan Clinton, dışişleri bakanı, geliyor Ankara’ya. Orada diyor ki CHP’nin içindeki gelişmeler nedir diye soruyor ve Baykal’ın yerine Kılıçdaroğlu lider olabilir mi anlamı taşıyan sorular var, dostları, rakipleri kimdir? Baykal Kılıçdaroğlu ile başedebilir mi? Yani neredeyse CHP’ye lider arıyor. Bu da Baykal’ın istifasından 1 yıl önce. Bunlar tabiki dikkat çekici. Bunlardan hareket ederek Baykal’a yönelik komplonun arkasında Amerikalılar vardır diyemeyiz. Çünkü bunu kanıtlayacak belge yok. Bunu arayıp bulmak hükümetin görevidir. </p>
<p>2007 seçimlerinden önce ABD’liler bize dediler ki sizinle bir yemek yiyebilir miyiz? Olur dedik. Orada konuştuk, bizden dediler ne bekliyorsunuz? Dedik ki tek şey bekliyoruz iç politikaya karışmayın. Biz dediler zaten başka ülkelerin iç politikasına karışmayız. Kitapları okumuyor musunuz ABD’nin diğer ülkelerin iç politikalarına nasıl karıştığı belglelerle anlatılıyor dedik. Bu konuda daha da kapsamlı bir kitabım var benim Çıkış Yolu diye, orada sadece ABD değil diğer devletlerin de hangi ülkelere karıştığı görülüyor. Sık sık müdahale var bilhassa ülkeyi kim yönetecek orada etkili rol oynuyorlar. </p>
<p>Japonya’da savaşatan sonra en kuvvetli parti sosyalist parti. 146 milletvekili var falan o partiye çeşitli etkilerde bulunuluyor. Gelin parti adını değiştirin diyorlar. Sosyalist parti demiyorlar ama sosyal demokrat parti diyorlar. Liderinizi değiştirin diyorlar. Politikaları değiştirin, bunlarla seçim kazanamazsınız diyorlar. ABD askerlerinin mevcudiyetine karşı çıkan politikalarınızdan vazgeçin diyorlar. Sonunda bu partiyi biraz istedikleri kıvama getiriyorlar. 146 milletvekili olan partinin bugün mecliste 6 milletvekili var. Bitmiş yani. </p>
<p>Stratejik önemi olan ülkelerde büyük devletler iktidarda kimlerin bulunması gerektiğine çok karışıyorlar. Büyük devletler bundan zarar görürüz diye düşünüyorlar ve müdahale ediyorlar. Clark var, Nato’nun eski  başkomutanı, ben NATO’da görev yaparken Clark da görevdeydi, çok iyi tanışırız, aile dostumuzdur. 2007 yılında Clark bir konuşma yapıyor Kaliforniya’da. Konuşmasının metni internette var, ararsanız bulursunuz. Orada açıkça söylediği ben neoconlarla konuştum bana dediler ki bizim hedefimiz önümüzdeki 5 yıl içinde Orta Doğu’da 7 hükümeti değiştirmektir. Hangisi? İran, Irak, Suriye, Lübnan, Linya, Sudan ve Somali. Bunları değiştireceğiz demişler.  Kendilerinde bu güçü ve hakkı görüyorlar. Orada 7 hükümeti değiştireceğiz damişler. Türkiye ile ilgili tüm bu ifadeler, Baykal’ın görevden alınmasını hedefleyen, düşünüldüğü zaman çok ilginç sonuçlara varıyorsunuz bunlarla beraber. ABD’ye bağlayacak belgelere sahip değiliz ama dikkat edilmesi gereken bir unsur olarak görüyoruz. Bugün bize yapanlar yarın AKP’ye, diğer gün başka bir partiye yaparlar. Yani demek ki böyle bir tercihleri oluyor . Belli ki yıllardan beri BAykal’a karşı bir lider arayışı içindeyöişler. Bunlar bizim açımızdan son derece düşündürücüdür. </p>
<p>Başlangıçta ilk kurultayda sayın Kılıçdaroğlu’nun aday olduğu, hepimiz onu destekledik ve onun için oy verdik. Kılıçdaroğlu çıktı o kurulyatda beni seçerseniz, Atatürk’ün, Bülent Ecevit’in ve Deniz Baykal’In koltuğunda oturduğumun bilinci ile hareket edeceğim dedi. Yani partinin politikalarında bir süreklilik olacağı izlenimini verdi. Hepimiz de gönül huzuru ile oy verdik. Ondan sonra baktık bazı değişiklikler oluyor. Bazı hususlar çıkıyor ortaya. Biz dedik ki bunları kamuoyunda tartışmayız bizim iç medelemizdir. Bunun istisnası Atatürk ile ilgili yakışıksız sözle söylerseniz o zaman ses çıkarırız. Hiçbirimiz sessiz kalamayız. Sonr aanladık ki o tepkiyi gösterenler eleştiriliyor. Oysa Atatürk’ün 3. CHP kurultayındaki konuşma var partililer kayıtsız şartsız eleştirecekler, sessiz kalmak sakıncalıdır demiş. Efendim niye kamuoyu önünde söylediler diyenler var. Olabilir fakar burada da şuna dikkat etmek lazım ki Atatürk ile ilgili olumsuz konuşmayı yapan kapalı toplantıda yapmamış bunu doğrudan doğruya partinin dışında bir gazeteye verdiği mülakatta yapmış. </p>
<p>Parti politikasına ters düşen bir çok konu oldu ama bu Atatürk’e yönelik sözler ölçüyü kaçırdı ve sessiz kalamayacağımız bir durum yarattı.</p>
<p>O belgelerde bakıyoruz sık sık CHP’den bahsederken Kemalist diyor. Yani Kemalist olmak olumsuz bir durum oluşturuyor bu belgelerde. Olumlu bir ifadeye rastlamadım. Bir diğer laiklik. Üçüncüsü milliyetçilik. Bunlar bizim temel ilkelerimiz. Bizim milliyetçiliğimiz ırkçılık değil. Bizim milliyetçiliğimiz milli çıkarları korumaya yönelik bir politika. Irkçılık değil, yayılmacı değil. Türkiye’nin kendi çıkarlarını koruyacağız. ABD kendi çıkarlarını koruyamıyor mu? Bunlar rahatsız ediyor belli. Bu ilkeler. 1 Mart tezkeresi gibi ABD’nin istemediği doğrultuda politikalar izlemiş olmamız, Baykal’ın öncülüğünde onları rahatsız ediyor. Biz de diplomatlık yaptık, pek çok değerlendirme yaptık. Eleştirdik ama hiçbir telgrafımda filanca insan şu partinin liderliğinden gitmesi iyi olur diye bir laf yazmadık. O bizim işimiz değil. O partinni kendi iç meselesi. Ben isterdim ki bu telgraflar hiç sızmasaydı keşke. Bunları okuyunca Türk diplomasisi ile iftihar ettim. Diplomat arkadaşlarımız böyle telgraflar yazmazlar. </p>
<p>Kadroların değişmesi doğal. Bir süre görev yaparsınız sonra başka arkadaşlarınıza devredersiniz. Gönül huzuru ile. Ama önemli olan partinin ilkelerinden sapma olmaması. Ülke güvenliği konusundaki politikalarından sapma olmaması. Terörle müzakere değil, mücadele edilir gibi. Bizim için hayati konular bunlardır. CAn güvenliği ile ilgili olarak partimizin Atatürk zamanından beri izlediği politika, devlet bir silahlı saldırıya uğramışsa bu saldırıda bulununlarla mücadele edilir. Şimdi CHP müzakareyi mi öneriyor, mücadeleyi mi? Partinin temel ilkelerinden saparsanız o zaman parti tabanı da bundan rahatsızlık duyar. 13 milyon insan da rahatsız olur. Bunları biz parti organlarında tartışmayı tercih ederiz. Kurultay ya da il kongreleri gibi. Yeter ki yeni kadrolar da partinin temel çizgisinden sapmasınlar.</p>
<p>Bazıları diyorlar ki tartışmalar Onur öymen’in konuşması ile başladı doğru değil bu. Ondan bir sene önce belli gruplar Paris’te devleti aşırı şekilde suçlayıcı toplantılar yaptılar ve yabancılara Türkyie’yi şikayet ettiler. Benim konuşmamdan aylarca önce Bursa’da TMSF’nin denetiminde olan Olay gazetesinde farklı imza ile bir yazı yayınlandı. Sonra o yazıyı yazanın hükümet yanlısı bir gazetenin köşe yazarlarından biri olduğu anlaşıldı. Orada çaıkça bu Dersim’i ayaklandıran Şeyh Sait ve Seyid Rıza’nın itibarları geri iade eidlsin diyordu. Ben de bir soru önergesi verdim ve hükümet de öyle bir niyetimiz yok diye cevap verdi. Sonra benim konuşmalarım istismar edilmeye çalışıldı. Orada biz açılım politikasını eleştirdik ve Atatürk yaşasaydo o da bizim gibi yapardı sözünün yanlış olduğunu söyledik. Atatürk’ün böyle yapmadığını tüm ayaklanmalarla mücadele ettiğini söyledik. İktidarın terör ile müzakere olayı vardı. Bunu açıkladık ve bu rahatsızlık yaratıı. Son günlerdeki tartışma da Başbakan bazı evrakları okuyarak bir kamuoyu oluşturmaya çalışıyor. Tarihi değerlendirmek ülkelerde tarihçilerin işidir. Hiçbir tarihi olay ebediyen gizli kalmaz bütün olup bitenler tarihçiler tarafından incelenir. Orada sanki hiçbir ayaklanma olmadı devlet kasten bu insanları katletmek için bir hazırlık yapıyordu, Seyid Rıza da hiçbir şey yapmadı diyorsunuz. Acaba öyle mi?</p>
<p>Mesela yabancıların bu olayı nasıl tahrik ettiğini hiç söylemedi. Halbuki pek çok tarihçi Anadolu’daki ayaklanmaların çoğunun arkasında yabancıların olduğunu söylüyor. Abdullar Öcalan bile Dersim olaylarının arkasnda Fransızların olduğunu, Şeyh Siat olayının arkasında ise İngilizlerin olduğunu söylüyor, ifadesinde. Bir çok tarihçi bu  konuda kitaplar yazı. Başbakan bunlardan hiç bahsetmiyor.  ilk nasıl başlamış adamlar? Bir karkolu basıyorlar 33 askerimizi şehit ediyorlar. Öyle başlamış. Bu 33 asker eceli ile mi öldü. ayaklanma yoksa nasıl öldü? 56 askerimizi şehit ediyorlar. Açğlayangil’in anılarından bahsediyor. Çağlayangil’in kendi imzası ile yayınladığı kitapta başka olaylar yazıyor. Okuduğunuz zaman Çağlayangil’in Seyid Rıza hakkında ne düşündüğünü görüyorsunuz. O bakımdan böyle olayları tek taraflı olarak kamuoyuna anlatmaya çalışmayınız. Başbakan öncelikle bir insan bunu yaparsa ve hükme varırsa çok yanıltıcı olur: Bakın size örnek vereyim Ermeniler yıllardan beri Türkler soykırım yaptılar diye iddilarla çıktılar ortaya. ABD’de 73 tane bilimadamı dünyaca saygın ve tarafsız insanlar, ortak bir bildiri yayınladılar ve dedile ki bu olayların soykırım ile alakası yoktur. Buyrun şimdiç yarın birisi kalkıp da bir tarihçiler grubu başbakandan farklı bir değerlendirme yapsa başbakan ne duruma düşecek? Yani sözü tarihçilere bırakmak lazım . Orada bir tane masum bir insan ölse bile bundan üzüntü duyarız. Hiç kimse bundan memnuniyet duymaz. İntikam duygusu içinde değiliz. 24 askerimiz Çukurca’da şehit edildi sayın Cumhurbaşkanımız çıktı bunların intikamını alacağız dedi. Atatürk’ün, Celal Bayar’ın, İnönü’nün böyle bir sözü var mı? Sİz söylüyorsunuz. </p>
<p>Bunun ne olduğunu bırakalım tarihçiler söylesin. Çatışanların yaynındaki insanlar mıydı bunlar yoksa hiç çatışmaların olmadığı yerde insanlar dolaşırken kasıtlı olarak öldürüldüler mİ? Çatışma başka, katliam başka. Sİlahlı kuvvetleri suçlarsınız katliam dediğiniz zaman, başta Fevzi Çakmak olmak üzere. Demek ki burada orduyu suçluyorsunuz. Ordunun verecek cevabı yok mu? Ama Ermeni iddiaları ile ilgili askerler 2 ciltlik kitap yayınladılar, belgeler yayınladılar. Son derece ilginç. Haberleri okuyunca devletin bilinçli olarak bir katletme politikasının olmadığını görüyorsunuz. Sabiha Gökçen diyorlar. Orada bir tek Sabiha Gökçen vardı  ve o öldürdü mü oldu şimdi? Kendisine verielen bir görev var ve tüm subaylarla birlikte bir göreve gitti. Bu tepki onun Atatürk’ün manevi kızı olmasından kaynaklı. Bu sorumluluk ona yüklenemez. Bu iddiaları tarafsız tarihçilerin incelemesi lazım. Bir de meclis zabıtlarına bakacaksınız. Atatürk, İnönü, Bayar ne demiş? Öztrak ne demiş? Biz diyor Öztrak , son model silah ele geçirdik diyor. Nereden gelmiş bu silahlar, kim vermiş, hangi para ile almışlar? O bakımdan benim hkümete tavsiyem bıraksın tarihçiler bunu değerlendirsinler. </p>
<p> Diplomaside her devlet kendi ülkesinin çıkarlarını korur. Türkiye ABD’nin, Fransa’nın, İtalya’nın dostudur ama  önce kendi çıkarlarını korur .ne ABD’ye kızacaksınız ne de başka bir ülkeye. Tüm mesele siz başka ülkelerin politikaları ile karşı karşıya kaldığınız aman kendi çıkarlarınızı mı koruyorsunuz yoksa o ülkelerin dümen suyuna gidecek politikaları mı uygluyorsunuz? Atatürk için hiç kimse başka ülkelrin dümen suyuna göre politika yürüttü diyemez. BUrada mühim olan başka ülkelere kızmak değil, siz kendi politikalarınızı, çıkarlarınızı savunuyor musunuz? Soru bu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2893/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen &#8211; 25 Kasım 2011 &#8211; Dersim Olayları</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2892</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2892#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 29 Nov 2011 15:54:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2892</guid>
		<description><![CDATA[Bu olayları tek taraflı yaklaşımlarla kamoyunda tartışmak son derece yanlıştır. Bu hükümetin de işi değildir, başbakanın da değildir bizim de. Bu doğrudan doğruya tarihçilerin işidir. Başbakanın yaptığına bakın Dersim dosyasından iki-üç tane kağıt çıkarıyor, onlara bakarak hüküm veriyor, bu bir katliamdır diyor falan. Çağlayangil’in sözlerinden bahsediyor. Çağlayangil’in anılarını okudunuz mu? Seyid Rıza için ne demiş [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bu olayları tek taraflı yaklaşımlarla kamoyunda tartışmak son derece yanlıştır. Bu hükümetin de işi değildir, başbakanın da değildir bizim de. Bu doğrudan doğruya tarihçilerin işidir. Başbakanın yaptığına bakın Dersim dosyasından iki-üç tane kağıt çıkarıyor, onlara bakarak hüküm veriyor, bu bir katliamdır diyor falan. Çağlayangil’in sözlerinden bahsediyor. Çağlayangil’in anılarını okudunuz mu? Seyid Rıza için ne demiş biliyor musunuz? Bilmeden neden konuşuyorsunuz? Bu şekilde bir tarihçi gibi bir hükme varıp Türk milleti adına özür dilerseniz o zaman millet düşünecektir. kimin namına özür diliyorsunuz Atatürk namına mı? Yoksa İsmet Paşa mı, Celal Bayar mI? Kimin adına? Bu yetkiyi kimden aldınız? Bir tarihçiler raporu mu var elinizde. Yani şimdi kalkıp da Ermeniler Türkler soykırım yapmıştır özür dilesinler deyince özür diliyor musunuz? Diyemezsiniz çünkü bu konuda tarihçilerin raporları var. Amerika’da 73 tane tarihçi rapor yazdı, Ermeni olayları hiçbir zaman soykırım sayılamaz. işte buyrun. Türkiye ‘de Dersim olayları sırasında kuşkusuz çok sayıda insan hayatını kaybetmiştir, son derece üzücüdür. Ne kadar üzülsek hakkımızdır, o insanların acısını mutlaka paylaşıyoruz. Ama Dersim’de bir ayaklanma yoktu, devlet önceden planlı bir şekilde katliam yapmak için oraya gitti ve bunun adı katliamdır derseniz, tarihçiler rahatsız olur. Çünkü benim okuduğum ciddi tarih kitaplarının hiçbirinde bu yazmıyor. Bırakın tarihçileri Abdulah Öcalan bile Dersim olaylarını Fransızlar kışkırtmıştır diyor ifadesinde. Geçenlerde Çukurca’da 24 tane şehit verdik Sayın Cumhurbaşkanı ne dedi? Biz onların intikamını alacağız. Peki Dersim’de ilk karakol baskınında 33 kişi, sonrakinde 56 kişi şehit edildi. Yani bu askerlimiz eceli ile mi öldü orada? Bir tek sivilin bile öldürülmesi mazur görülemez. Kimse bunu mazur göremez. Bu öldürülen insanların kaçı çatışmalarda öldürülmüş, kaçı silahlı, kaçı silahsız? Bunları tespit edecek olan tarihçiler. Genel Kurmay’a da bir görev düşüyor. Çünkü bu katliam denildiği zaman hele başbakanın ağzından sorumluluğu o zaman Genel Kurmay Başkanı olan Fevzi Çakmak komutasındaki Türk Silahlı kuvvetlerine atmış oluyorsunuz. Genel kurmay’ın söyleyeceği hiç lafı yok mu? ? Ama Ermeni iddiaları ile ilgili askerler 2 ciltlik kitap yayınladılar, belgeler yayınladılar. Ama Ermeni iddiaları ile ilgili askerler 2 ciltlik kitap yayınladılar, belgeler yayınladılar. Peki Genel Kurmay susarak bu katliam idiasına sessiz mi kalacak? Bu işi mutlaka tarihçilere bırakacaksınız. Siyasetçiler bugünün politikası için böyle tarihten destek almaya çalışırlarda tarihe de zarar verirler. Bırakın başbakan da sussun, diğer politikacılar da hüküm vermekten geri dursunlar. Bu işi tarihçilere bırakalım. ne yaşandığını çok iyi bileceğiz, özür dilenecek bir durum var mıdır, yok mudur bunu tarihçiler ortaya koyacaklar. Ondan sonra kim özür dileyecek, cumhurbaşkanı mı, meclis mi? Ama başbakan tarihçi değil, dosyayı bilmediği anlaşılıyor. Dış boyutundan yabancıların tarihlerinden hiç bahsetmedi. Seyid Rıza’nın İngiliz dışişleribakanına mektup yazarak, 3 milyon kürdün Türk hükümetine karşı ayaklandığını ve İngiltere’den destek istediğini söylemiyor. Şimdi siz gerçeklerin bir kısmını çıkıp söylerseniz başkaları, başka kısmını söyler. Efendim öyle bir mektup yoktu. İşte Yılmaz Özdil açıkladı, arşiv numarası ile birlikte İngiliz arşivlerinden. O bakımdan kimse tarihi tek taraflı yaklaşımlarla çarpıtmaya kalkışmasın. Bu acıları hepimiz içimizde hissediyoruz bunu hafife alan bir sözü Türkiye’de kimse söylememiştir, bunu söyleyecek son insan da benim. O bakımdan kimse bize söylemediğimiz sözleri atfederek niyet yargılamasına kalkışmasın. Başta sayın başbakan. Başbakan ne dediğimi merak ediyorsa açsın konuşmamı teker teker okusun ve o konuşmada onun söylediği anlama gelecek bir kelime olmadığını görsün. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2892/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>18 Kasım 2011- Onur Öymen’in Dersim Konusu ile İlgili Açıklamaları</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2891</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2891#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 23 Nov 2011 15:46:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2891</guid>
		<description><![CDATA[Bunları çok yadırgıyorum doğrusunu isterseniz. Öncelikle şunun için, tarihi olaylar hakkında hüküm vermek meclislerin görevi değildir. Bakın Fransa’da buna benze bir durum oldu, bazı milletvekilleri bir önerge verdiler. Fransa’nın geçmişinin bazı dönemleri ile ilgili olarak tartışma yaplması konusunda. Fransız meclisi bir karar aldı, tarihi olayları tartışmak meclisin görevi değil, tarihçilerin görevidir dedi. Şimdi Türkiye’de meclisin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bunları çok yadırgıyorum doğrusunu isterseniz. Öncelikle şunun için, tarihi olaylar hakkında hüküm vermek meclislerin görevi değildir. Bakın Fransa’da buna benze bir durum oldu, bazı milletvekilleri bir önerge verdiler. Fransa’nın geçmişinin bazı dönemleri ile ilgili olarak tartışma yaplması konusunda. Fransız meclisi bir karar aldı, tarihi olayları tartışmak meclisin görevi değil, tarihçilerin görevidir dedi. Şimdi Türkiye’de meclisin tarihi olaylar hakkında tartışma açması ve hüküm vermesi son derece yanlıştır. İkincisi, olaylar hakkında gerçek bilgiye sahip olmayanların hüküm vermesini de doğru bulmuyorum. Bu konuda yapılmış pek çok araştırma var. Merak edenler varsa 1937-38 yıllarındaki meclis zabıtlarını okuyabilirler. Atatürk ne demiş Dersim konusunda. Benim son kitabımda da var, Demokrasiden Diktatörlüğe kitabını açanlar orada meclis zabıtlarında ne dendiğini görürler. Atatürk ne demiş, İsmet İnönü ne demiş, Celal Bayar ne demiş, Faik Öztrak ne demiş, Kazım Karabekir ne demiş, devlet adamlarının o sırada yaptıkları beyanlar var. Bu konuda çok ciddi yazılar var, araştırmalar var. Mesela çok ciddi saygın tarihçi diplomat Bilal Şimşir’in Kürtçülük kitabının ikinci cildini açın, size bu olayı bütün ayrıntıları ile anlatıyor. Alevi kökenli çok değerli araştırmacı yazar Rıza Zelyurt var, onun kitabına bakın. Uğur Mumcu bunları çok ayrıntılı olarak araştırmış yazmış. Şimdi bu tarihi gerçekleri bırakalım da tarihçiler tartışsın. CHP tarihinde ben Atatürk’ü bu şekilde suçlayan başka bir milletvekili olduğunu hiç duymadım. Olayın ne olduğunu orada anlatıyor ve bu olay tarihe mal edilmiştir diyor, tarihe havale ediyor. Orada devlete karşı yapılan bir ayaklanmayı, Atatürk, Türkiye  Cumhuriyet ibastırmıştır. İşin özeti bu. Daha cumhuriyet ilan edilmeden 1920 yılından itibaren, devlete karşı 18 ayaklanma olmuştur. Bunların büyük bir çoğunluğu yabancıların tahriki ile oluyor. bir kısmı o zamanki Osmanlı hükümeti tarafından teşvik ediliyor. Ama benim mecliste söylediklerim Dersim tartışması ile ilgili değildi. Benim söylediğim iktidar partisinin iddia ettiği gibi Atatürk de yaşasaydı bizim ayptığımız gibi açılım yapardı sözüne cevaben, hayır Atatürk açılım yapmadı, Atatürk barış adamıydı, ülkenin savunması için yapılmadıkça savaş bir cinayettir diyordu ama ülkeye yurtiçinden veya yurtdışından yönelik bir müdahale olduğu zaman da bununla sonuna kadar mücadele ediyordu. benim anlattığım bundan ibaret. Ne orada masum insanların öldürülmesini savunan bir cümlem var, ne Alevilerle ilgili bir kelimem var, ama bunu aşırı derecede istismar ettiler bazı çevreler. Çünkü benim bu konuşmamda bu açılım politikasının yanlışlarını, eksiklerini dile getirmem bazı çevreleri rahatsız etti. Bence Dersim’i bahane ederek böyle bir suçlama kampanyasına giriştiler. Sonunda onlar mahçup oldu, ben sözlerimin arkasındayım, ayakta duruyorum. Dersim’de analar ağlamasın lafını söyleyen ben değilim. Bunu söyleyen hükümet, analar ağlamasın da açılım yapalım diyen hükümet. Benim söylediğim laf, maalesef bu iç ve dış askeri müdahalelere karşı yaptığımız mücadelede çok şehit verdik, bu şehilerin anası çok ağladı. Söylediğim bundan ibaret. Orada masum insanların analarının ağlamasını savunan bir cümlem bile yok. Niye bunu böyle istismar ettiler, dediğim gibi bazı belgeleri orada okuyarak devletin politikasını çürüttüm, çok mahçup oldular cevap bile veremediler. Hatta benim konuşmamdan sonra bazı AKP’liler geldiler altına biz de imza atarız dediler bu konuşmanızın. Yani CHP’nin yapacağı şu, tarihi olayları tarihçilere havale edeceğiz diyeceksiniz, Atatürk’e kesinlikle dil uzatmayacaksınız. Atatürk bu partinin de bu cumhuriyetin de kurucusudur. O Atatürk hakkında Milletler Cemiyeti ne demiş, BM genel sekreteri ne demiş, UNESCO Atatrük yılı ilan etmiş bir yılı. Dünyanın en saygın devlet adamlarından birini siz bir CHP’li olarak kalkıp da bir gazeteye verdiğiniz demeçte soykırım ve katliam sorumlusu gibi takdim edemezsiniz. Yani tüm dünya bir barış adamı gibi saygı ile karşılayacak, Yunanistan başbakanı Venizelos Atatürk’ü Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterecek, siz ona katliamcı veya soykırım sorumlusu sıfatı yakıştıracaksınız. Bu bize yakışmıyor. CHP’de böyle sözler biz duymadık şimdiye kadar. Sadece CHP’den değil başka partilerden de hiç duymadık. Şimdiye kadar Atatürk dönemine yönelik eleştiride bulunan çok insan oldu, hiçbir partiden böyle şeyler duymadık. AKP’den de böyle bir laf hiç duymadık şimdiye kadar. Yani bunlar yadırganacak şeyler. Dediğim gibi Fransa’da meclis karar aldı, tarihi olayların değerlendirilmesi tarihçilerin işidir dedi, bırakın tarihçiler değerlendirsin. Mecliste bunu siyaset malzemesi yapmak son derece yanlıştır. </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2891/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>25 Ekim 2011 Akşamı İzmir&#8217;de Ege TV Ana Haber Programına Onur Öymen&#8217;in Verdiği Mülakat</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2888</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2888#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 26 Oct 2011 13:29:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2888</guid>
		<description><![CDATA[Soru: İç ve dış poliitikada önemli gelişmeler oluyor. Ana Muhalefet Partisi yeterli muhalefet yapabiliyor muö?
Öymen: İlke olarak hiçbir zaman yaptığınız işten tam tatmin olmayacaksınız, Acaba daha iyisini yapabilir miyim diye düşüneceksiniz. Başarılı olduğunuz konularda bile acaba daha başarılı olabilir miyim diye kendinizi sorgulayacaksınız. Siyasetin temel ilkesi budur. O bakımdan CHP’nin de kendi kendine daima bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Soru: İç ve dış poliitikada önemli gelişmeler oluyor. Ana Muhalefet Partisi yeterli muhalefet yapabiliyor muö?<br />
Öymen: İlke olarak hiçbir zaman yaptığınız işten tam tatmin olmayacaksınız, Acaba daha iyisini yapabilir miyim diye düşüneceksiniz. Başarılı olduğunuz konularda bile acaba daha başarılı olabilir miyim diye kendinizi sorgulayacaksınız. Siyasetin temel ilkesi budur. O bakımdan CHP’nin de kendi kendine daima bu soruyu sorması lazım. Daha başarılı olabilir miyiz? Biz geçmişte pek çok başarılı işler yaptık. Mesela Mecliste 1 Mart tezkeresnin reddedilmesini sağlamamız, Dubai Antlaşmasının Meclise getirilmesine bile engel olmamız. Kıbrıs ile ilgili ek protokolün mecliste onaylanmasına engel olmamız. Ermeni protokollerinin onaylamasını engellememiz. Bunlar, sayıca yeterli olmayan bi muhalefet partisinin bile mecliste neler yapabileceğini, ne sonuçlar alabileceğini gösteriyor. Aslında muhalefetin güçlü olması iktidarın da işine yarar. Diğer ülkeler, yabancı bir devlet gerçekleştirilmesi zor bir talepte bulunduğu zaman daima şunu söylerler: sizin bu talebinizi yerine getirirsek muhalefet bize çok büyük bir tepki gösterir, bunun altından kalkamayız, o nedenle bu talebinizi Meclise getiremeyiz. O bakımdan muhalefetin güçlü bir şekilde varlığını göstermesi ülke çıkarları açısından da önemlidir.<br />
Geçmişte biz ne yaptık? Somut somut bir örnek vereyim: Hükümet meclisten defalarca yetki almasına ragmen Kuzey Irak’a operasyon yapamıyordu. Biz öteden beri diyorduk ki, eğer sınır ötesi operasyon yapamazsanız PKK’yı orada tasfiye edemezseniz Türkiye’de terörü bitiremezsiniz. Meclisten aldığınız yetkiyi niçin kullanmıyorsunuz? Başka ülkeler mi sizi engelliyor? Böyle diyorduk. Sonunda kısa sürelI bir harekat yapıldı, ABD savunma bakanı Robert Gates harekatı hemen bitirin dedi. Bizimkiler de bir hafta içinde döndüler. Biz dedik ki, kesin sonuç almadan niçin geri geldiniz, Kuzey Irak’ta terörü bitirecek gücünüz mü yok, kim size engel olabilir? Şimdi de aynı şeyi söyleyeceksiniz. Irak’ın kuzeyine madem ki, bir operasyon yapıyorsunuz, bu operasyonu sonuna kadar sürdüreceksiniz. Türk devletlerinin Kuzey Irak’tan terörü tasfiye edecek gücü yok mu? Bu işi bitirmeden dönmeyin. İşte bence şimdi de ana muhalefet partisinin söylemesi gereken söz bu.<br />
Soru: Bugün Patrikhane ilgili gündemde olan bir konu var. Sizce ne yapılabilir?<br />
Tarihimizde Patrikhane’nin iç politikaya karışmasının çok olumsuz sonuçları olmuş. O nedenle Lozan’da Atatürk demiş ki Patrikhane’yi Türkyie’nin dışına çıkarın. İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un Patrikhane’nin bundan sonra sadece İstanbul’daki Rumların dini işleri ile uğraşacağı, siyasete hiç karışmayacağı yolunda verdiği teminat üzerine Patrikhane’nin İstanbul’da kalmasına izin verilmiş. Şimdi wikileaks belgelerinde ne görüyoruz? Patrik açıkça kalkıyor ABD büyükelçisine Türk iç politikası ile ilgili tercihlerini söylüyor. Hangi siyasi lideri tercih edermiş, hangi siyasi partiyi benimsermiş, hangi parti içinde kim lider olmalıymış gibi sözler söylüyor. Bu açıkça Lozan’da varılan mutabakata aykırıdır. Ne yapmak lazım? Buna yalnız muhalefetin değil iktidarın da tepki göstermesi lazım. Yani siz göreviniz gereği iç politikada taraf olamazsınız, iç politikada tartışmalar yapamazsınız. Bu sizin oradaki mevcudiyetinize aykırıdır demek lazım. Bunun mücadelesini vermek lazım. Aynı şekilde Anayasa Mahkemesi Başkanı çıkıyor, ABD büyükelçisine iç politikayla ilgili görüş bildiriyor. Bazı partileri eleştiriyor. Muhalefet tabii bazı tepkiler gösteriyor ama ne kadar yapsanız azdır. Bazı konular vardır ki ne deseniz azdır, yetmez. Daha fazlasını yapmak lazımdır. Başka bir konu. Biz yıllarca şunu savunduk: elinden silahı bırakmayan, silah zoru ile devlete siyasi çözüm dayatmaya çalışan bir terör örgütü ile müzakere edilmez, mücadele edilir. Partinin politikası bu. hep bunu söyledik, programımızın da özü budur. Şimdi kalkıp da biz dersek ki, terör ile müzakere uygun bir yöntemdir, o zaman politikamızdan sapmış oluruz. Siyasi partilerin temel politikalarında süreklilik esastır. Ben inanıyorum ki, partimizin de büyük çoğunluğu bu görüşte. Bir &#8211; iki arkadaş çıkıp farklı bir şey söylediği zaman o partinin görüşünü anlatıyor demek değildir.<br />
Muhalefet demek yarının iktidarı demek. Yarının iktidarı olduğunuz zaman yapamayacağınız işi yapacakmışsınız gibi söylememek lazım. Yani biz CHP olarak iktidar olsak terör ile masaya mı oturacağız? Oturabilir miyiz? Otursak tabanımız buna müsade eder mi ? Etmez. Laiklik ve diğer konularda da partinin temel çizgisini savunmak önemlidir. Tabii değişen şartlara göre ifade tarzı değişir ama özü değişmez. Atatürk’ün kurduğu partinin özünden uzaklaşılması düşünülemez, bugünkü parti yönetimi de uzaklaşmaz. Bazı arkadaşların demeçleri, tereddütler uyandırabiliyor. Partiye yeni girmiş, politikaların esasını yeterince özümsememiş bazı arkadaşların konuşmalarının rahatsızlık yarattığını biliyoruz Ama biz inanıyoruz ki, parti yönetimi bu arkadaşlara gerekli uyarılarda bulunacaktır ve parti ana çizgisinden sapmayacaktır. CHP Türkiye’nin teminatıdır. Türkiye’de iktidara karşı en etkili, hatta tek güç CHP’dir. Hiçbirimizin bu gücü zayıflatmaya hakkımız yoktur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2888/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen Ulusal Kanal’da yaptığı konuşmanının anayasa değişikliği ile ilgili bölümü  23 Ekim 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2879</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2879#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 24 Oct 2011 15:33:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2879</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye’de çok yoğun biçimde toplum mühendisliği uygulanıyor. Yani toplumu belli bir yöne yönlendirmek için zaten baskı altına aldıkları medyalar aracılığıyla öyle bir izlenim yarattılar ki yepyeni bir anayasa şarttır, yeni anayasa Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi, daha liberal bir düzene oluşması için gereklidir. Öyle midir? Bundan şu anlam mı çıkıyor? Bu iktidar özgürlükçü, demokrasiden yana, insan haklarının [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye’de çok yoğun biçimde toplum mühendisliği uygulanıyor. Yani toplumu belli bir yöne yönlendirmek için zaten baskı altına aldıkları medyalar aracılığıyla öyle bir izlenim yarattılar ki yepyeni bir anayasa şarttır, yeni anayasa Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürleşmesi, daha liberal bir düzene oluşması için gereklidir. Öyle midir? Bundan şu anlam mı çıkıyor? Bu iktidar özgürlükçü, demokrasiden yana, insan haklarının gelişmesinden yana ama anayasa bu iktidara engel oluyor. Öyle mi? Yani anayasa olmasaydı bu iktidar çok daha özgürlükçü, çok daha liberal bir rejim yönetecekti öyle mi? 63  gazeteci anayasa olmasaydı bugün hapiste olmayacaktı öyle mi? Türkiye kadın-erkek eşitliğinde dünyada 132.sıraya düşmüş, halbuki anayasa olmasaydı çok daha yüksek bir yerde olacaktı öyle mi? Basın özgürlüğünde 122.sıradayız, bu anayasa olmasaydı biz basını özgürleştirecektik. Hükümet ne yapsın? Anayasa mani oluyor. Bu mu? Yoksa anayasa değişikliği başka amaçlarla mı isteniyor? Burada soracağımız soru şu: Kendi kendimize, açık yüreklilikle konuşalım, kim istiyor anayasa değişikliğini? 1.Hükümet istiyor, başbakan istiyor. Niçin? Başbakan diyor ki,  &#8221; Biz Türkiye’ye başkanlık rejimini getireceğiz&#8221; . Başkanlık rejimini getirmek için istiyor. Daha demokratik ve daha liberal olması için değil Başkanlık rejimi için istiyor yeni anayasayı. Eğer demokrasiyi ve özgürlükleri geliştirmek isteseydi bu hükümet, anayasa ona engel değildi. Siz iktidara geldiğinizde bu anayasa yürürlükteydi ve Türkiye bundan çok daha ileriydi. Siz Türkiye’yi geri götürdünüz. Sizin Türkiye’yi daha demokratik, daha liberal bir ülke yapma iradeniz olmadığı için bu kadar sıkıntıyı çekiyoruz. Şimdi size güvenerek bu anayasa çıkarsa Türkiye daha demokratik ve liberal bir ülke olacaktır görüşünü nasıl benimseyeceğiz? Bir kere bunu sormak lazım. Yani biz onların peşine takılarak, onların istediği bir sürece ortak olarak, destek vererek Türkiye’yi daha mı demokratik yapacağız yoksa daha otoriter bir rejime mi sürükleyeceğiz? CHP cumhuriyetten 2 ay önce kuruldu. Cumhuriyeti kuran parti CHP. O sırada Atatürk ve CHP, dünyada başkanlık rejimi diye bir rejim olduğunu bilmiyor muydu? ABD’nin başkanlık rejimi ile idare edildiğini bilmiyor muydu? Niçin Atatük o zaman başkanlık rejimini seçmemiş de parlamenter demokrasiyi seçmiş? Çünkü diyor ki başkanlık rejimi başkanlık diktatörlüğüne götürür. Türkyie’yi demokrasi yoluna sokmak için başkanlık rejimini reddetmiş. Peki şimdi CHP olarak başkanlık rejimini destekleyebilir miyiz? Atatürk’ün kurduğu bir parti olarak? Destekleyemeyiz. 2. Terör. Terör silahla anayasa değişikliği dayatıyor. Bunu görmemek için insanın cahil olması lazım. İnterneti olan herkes açsın yazsın, PKK, Anayasa, Öcalan, üç kelime yazın bakın ne çok girdi çıkacak ortaya. Düpe düz PKK lideri rejimi değiştirmek istiyor. O bölgede özerk bir rejim olacak, o bölgenin yönetiminde etkili olacaklar, bu anayasa ile olur mu? Olmaz. O nedenle değiştirecekler. Anayasadan Türk kelimesini çıkaracaksınız. Türk milletinden bahsetmeyeceğiz artık. Dikkat ederseniz son zamanlarda belli başlı siyasi liderlerin ağzından Türk milleti kelimesini pek duyamıyoruz. Başta sayın başbakan olmak üzere. Türk milleti lafı unutturulmaya çalışılıyor. Atatürk devrimlerinin özünde uluş-devlet anlayışı var. Atatürk ulus-devleti kurmuş, Türklükten defalarca bahsetmiş, Türk milletini her vesile ile vurgulamış. Terör bunun değiştirilmesini silah ile dayatıyor. Oslo görüşmelerini okuyun, anayasa ile ilgili pek çok içerik o görüşmelerde var. Öcalan’ın mesajlarını okuyun avukatları vasıtasıyla, anayasayı nasıl değiştirmek istediğini söylüyor. 3. Yabancılar dayatıyor. Bizim bunu görmememiz mümkün mü? Açın wikileaks belgelerini, orada yeni anayasa ihtiyacından defalarca bahsediliyor, Bayan Clinton’ın verdiği demeç var. David Philips raporu var. Norveç hükümeti finanse etmiş, anayasa değiştirilmelidir, Türklük kavramı çıkarılmalıdır diyor. Şimdi biz Atatürk’ün partisi olarak böyle bir sürece destek mi vereceğiz? Efendim biz durdururuz. Nasıl? Bütün mesele başlatmamak. Bu süreci başlatmamak. Efendim Hazırlık Komisyonu, Uzlaştırma Komisyonunda oturduk masaya anlaşamadık. İktidar size diyor mu anlaşamazsak ben bu anayasa sürecini durduracağım, böyle bir lafı var mı? Yok. Ne yapacak? Götürecek anayasa komisyonuna, ondan sonra Genel Kurula, birkaç eksiği varsa onu da telafi edecekler geçmişteki yöntemleri ile. Halk oyuna götürecekler referandum ile nasıl kazandıklarını biliyoruz ve gelecek yıl bu vakiitler burada böyle bir toplantı yaparasak Türkiye başkanlık rejimi ile idare edilen bir ülke olacak. Özerklik unsuru olacak. İlk üç maddeye biz dokundurmayız diyorlar. 4.maddedir onların dokunulmaz olduğunu söyleyen. İlk üç maddenin değiştirilmez olduğunu söyleyen 4. maddedir. Başka? Türk milleti kavramı var onu değiştirecek misiniz? Sayın Bülent Arınç ne diyor? Bir tek cumhuriyet kavramını değiştirmeyeceğiz diyor, gerisi değiştirilebilir. Bunu bile bile siz bu sürece dahil mi olacaksınız? Hukuk bağıdır vatandaşlık bağı, millet bağına değinmeye gerek yoktur diyenler var. Mesela Almanlar da böyle mi düşünüyorlar? Niçin Alman anayasasında Alman milletinden bahsediyor ya da Fransız anayasası Fransızlardan defalarca bahsediyor? Biz bahsedemeyeceğiz, niye? Çünkü biz daha demokratiğiz! Burada beli ki Türkiye’yi böyle bir sürece sokmak istiyorlar. Wİkileaks 250.000 sayfadır, 26.000 sayfası Türkiye ile ilgilidir. 26.000 sayfanın 6.000 sayfasında Türkiye’deki muhalefetten bahsediyor. Bazılarında kısaca değiniyor, bazılarında kapsamlıca. Orada şunu görüyorsunuz, hükümeti yönlendirmek yetmiyor. Muhalefeti de yönlendireceksiniz. Türkiye’de muhalefetin nasıl oluşması gerektiğini ABD belirleyecek. Mevcut liderden memnun değil o tarihte ABD, çünkü onun istemediği işleri yapıyor. 1 Mart tezkeresini reddettiriyor, Dubai antlaşmasını onaylatmıyor, Ermeni politikalarını onaylatmıyor, daha mülayim bir insan gelsin istiyorlarmış. Bunu açıkça yazmışlar. ABD dışişleri bakanı Ankara’ya telgraf çekiyor, filanca zat CHP’nin Genel Başkanı olursa bu ABD’nin menfaati açısından iyi mi olur kötü mü olur değerlendirin diyor. Ondan sonra gidiyor Türkiye’de en tarafsız olması gereken kurululşar ABD ile iç politika, parti tartışması konuşması yapıyorlar. Anayasa Mahkemesi Başkanı gidiyor Türkiye’deki siyasi partiler hakkında görüşlerini anlatıyor ABD Büyükelçisine. Demokraside var mı böyle bir şey? Bu basında çıktı yazıldı. Peki siz kaç yazı okudunuz bunu eleştiren? daha acısını söyleyim size İstanbul Patrikanesi Lozan’da sadece İstanbul’daki Rum azınlığının dini görevlerini yerine getirmek için korunmuştur. Okuyoruz Wikileaks&#8217;ten, Patrik gidiyor ABD büyükelçisine Türkiye’deki iç politika ve CHP hakkındaki görüşlerini bildiriyor. CHP lideri kim olmalıymış Partik söylüyor. Düşünebiliyor musunuz? Ergenekon davasında da. Emniyet Genel Müdürlüğü yetkilileri gidiyor ABD büyükelçisine brifing veriyor. Orada ayrıca Alman vakıflarından bahsediyor. ABD’ye şikayet ediyor. Deniz Baykal rüşvet almıştır diyor. ABD’ye söylüyor. Amerikalılar da not düşmüşler bunlar herhalde bizim siyasi desteğimizi sağlamak için bunları bize anlattılar diye.</p>
<p>Bunları siz alt alta yazdığınız zaman nasıl bir Türkiye çıkıyor karşınıza? Türkiye iktidarıyla, muhalefetiyle ile yabancılar tarafından şekillendirilmek istenen bir ülkedir. Bu ülkenin nereye gideceğini yabancılar tayin etmeye çalışırlar. Her türlü yöntemi uygularlar basını etkilerler. Edinilen izlenim bu, Ne yazık ki o wikileaks belgelerinde bunlardan daha üzücü şeyler var. Bu söylediklerimin daha ağırı var. Bazı Türkler gidip Türk iç politikasını, siyasi partileri, ABD’ye şikayet ediyorlar. İşte Türkiye’deki görünüm bu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2879/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Birinci Cumhuriyet&#8217;in Bittiği Söylenenlere Cevaben Yazdığım Not-7 Ağustos 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2864</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2864#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 07 Aug 2011 13:00:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Belgeler]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2864</guid>
		<description><![CDATA[Onur Öymen
Birinci Cumhuriyetin bitiğini söyleyenlere kısa bir hatırlatma
Son günlerde Birinci Cumhuriyetin bittiğini, şimdi daha özgürlükçü,, daha demokratik bir ikinci cumhuriyete geçileceğini yazanlara rastlanıyor. Onlar için kısa bir tarih notu:
Roma Cumhuriyeti M.Ö. 27 yılında sona erdi. Onun yerini daha liberal bir Cumhuriyet değil, otokratik bir İmpartatorluk aldı. İtalya’nın gereçek bir cumhuriytete yeniden kavuşması yaklaşık iki bin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Onur Öymen</p>
<p>Birinci Cumhuriyetin bitiğini söyleyenlere kısa bir hatırlatma</p>
<p>Son günlerde Birinci Cumhuriyetin bittiğini, şimdi daha özgürlükçü,, daha demokratik bir ikinci cumhuriyete geçileceğini yazanlara rastlanıyor. Onlar için kısa bir tarih notu:</p>
<p>Roma Cumhuriyeti M.Ö. 27 yılında sona erdi. Onun yerini daha liberal bir Cumhuriyet değil, otokratik bir İmpartatorluk aldı. İtalya’nın gereçek bir cumhuriytete yeniden kavuşması yaklaşık iki bin yıl sonra mümkün olabildi.</p>
<p>İngiltere’de Cumhuyriyet1649 yılında ilan edildi. Yaklaşık 10yıl sonra Kral İkinci Charles’ın tahta geçmesiyle sona erdi. Cumhuriyetin öncüsü Cromwell’in mezarı açıldı. Cesedi idam edildi. İngiltere bir daha Cumhuriyet rejimine kavuşamadı.</p>
<p>Fransa’da Cumhuriyet 1792 yılında kuruldu, 1799 yılında Napolyon’un darbesiyle yıkıldı. Fransa’da daha liberal bir cumhuriyet değil, otoriter bir imparatorluk kuruldu.</p>
<p>İikinci Cumhuriyet 1848’de kuruldu. Napolyon’un yeğeni Louis Napolyon halk tarafından Cumhurbaşkanlığına seçildi. Bu Cumhuriyetin ömrü de dört yıl sürdü. Louis Napolyon İmparatorluğunu ilan etti. Halk da 250.000 kişinin hayır oyuna karşılık 7.800.000 kişinin oyuyla Louis Napolyon’un imparatorluğunu onayladı.</p>
<p>Ücüncü Fransız Cumhuriyeti Prusya savaşının kaybedilmesinden sonra 1879 yılında kuruldu. Hükümetin başına Paris Garnizon komutanı General Trochu getirildi.</p>
<p>Fransızların İkinci Dünya Savaşında Almanlara yenilmesinden sonra Üçüncü Cumhuriyet sona erdi. Nazi Almanya’sının denetimindeki totaliter Vichy Hükümeti kuruldu.</p>
<p>Savaştan sonra bir süre devam eden Dördüncü Cumhuriyet sona erdi. De Gaulle’ün dayatmasıyla, 1958 yılında Cumhurbaşkanına geniş yetkiler veren Beşinci Cumhuriyet kuruldu.</p>
<p>Almanya’da 1919’da kurulan Weimar Cumhuriyeti 14 yıl yaşayabildi. Ve 1933 yılında Hitler’in iktidara geçip bir diktatörlük kurmasıyla sona erdi.</p>
<p>İspanya’da 1873 yılında kurulan birinci cumhuriyet iki yıl bile yaşamadı. 1875 yılında otoriter krallık rejimine dönüldü.</p>
<p>1931 yılında kurulan İkinci İspanyol Cumhuriyeti iç harp sonunda 1939 yılında yıkıldı. 800.000 kişi öldü. İspanya 1975 yılına kadar Franko’nun koyu diktatörlüğü altında yaşadı.</p>
<p>Bu gelişmeleri merak edenler kısa bir süre önce yayınlanan Demokrasiden Diktatörlüğe adlı kitabımda daha ayrıntılşı bilgi bulabilirler.</p>
<p>Dünya’dan bazı örnekler bunlar. Şimdi Türkiye’de Atatürk’ün kurduğu ve Türk milletinin 88 yıldan beri yaşattığı Cumhuriyeti yıkmaya çalışanlar tarihin bu örneklerini unutmamalıdırlar. Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyetin adı 1. Cumhuriyet değil, “Türkiye Cumhuriyeti”dir ve onun gösterdiği hedefe uygun olarak ebediyen yaşayacaktır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2864/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

