<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Görsel Basın</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/basin/gorsel/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 Apr 2025 07:16:43 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen&#8217;in Ulusal Kanal Konuşması &#8211; 8 Ocak 2013</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2965</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2965#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 22 Jan 2013 14:08:28 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2965</guid>
		<description><![CDATA[Maalesef kamuoyunda terörle mücadele konusunun sadece bir boyutu tartışılıyor. O boyutu da daha çok tek yönlü şekilde kamuoyuna sunuluyor. Bu hükümetin terörle mücadele politikası ne? İşin esası bu. Başbakan her seferinde biz terörle müzakere etmeyiz diyor. Bunu, aynı zamanda devletin en yüksek makamında oturan cumhurbaşkanı de söylüyor. Cumhurbaşkanı 2008 yılında ABD’ye bir ziyarette bulundu ve [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Maalesef kamuoyunda terörle mücadele konusunun sadece bir boyutu tartışılıyor. O boyutu da daha çok tek yönlü şekilde kamuoyuna sunuluyor. Bu hükümetin terörle mücadele politikası ne? İşin esası bu. Başbakan her seferinde biz terörle müzakere etmeyiz diyor. Bunu, aynı zamanda devletin en yüksek makamında oturan cumhurbaşkanı de söylüyor. Cumhurbaşkanı 2008 yılında ABD’ye bir ziyarette bulundu ve orada başkan Bush ile görüştü. ABD sözcüleri bu görüşmede PKK meselesine siyasi çözüm aranması konusunun da ele alındığı yolunda beyanlarda bulundular. Sayın Gül bunu şiddetle reddetti ve aynen şöyle dedi:, “Böyle bir konuda herhangi bir politik çözüm söz konusu olabilir mi? Dışarıdan gelen bir teröre karşı politik çözüm bulalım denilebilir mi? Nasıl El-Kaide’nin dışarıdan saldırılarına karşı politik çözüm bulalım denilemezse bunda da böyle bir şey söz konusu olamaz. Dolayısı ile bunu ne bugün ne burada ne de başka ortamlarda konuşmadık, konuşmayız da”. Değişen ne? Hükümet, cumhurbaşkanı değişti mi, PKK saldırıları durdu mu? Hayır. Deniliyor ki hükümet bu meseleyi çözsün. Nasıl? Bunu kimse söylemiyor. Teröristler silahı bırakmaya zorlanır, İspanya’da, İngiltere’de olduğu gibi ondan sonra da çözüm kendiliğinden gelir. Sİlahı nasıl bıraktıracaksınız?</p>
<p>Eğer PKK’nın merkezi Kuzey Irak’ta olmasa, Kandil Dağında olmasa, Türkiye bu terörü bitirmeyi daha kolaylıkla halledebilirdi. Hangi siyasetçi diyor ki gidin Bağdat hükümetine uluslararası sorumluluklarını anlatın, Irak anayasasının 7.maddesinden doğan sorumluluklarını anlatın, BM Güvenlik Konseyi’nin 1373 sayılı kararını anlatın ve deyin ki siz topraklarınızda bir terör örgütü barındıramazsınız.</p>
<p>Irak hükümeti topraklarından terör örgütünü bertaraf etmek için en küçük bir adım atmamıştır. Türkiye de maalesef Bağdat hükümeti ile bir çok konuda tartışıyor, Şiilerle Sünnilere eşit davranmıyorsunuz falan diyor, ama siz açıkça Başbakanın, Dışişleri Bakanının ağzından Irak hükümetine yönelik olarak Kuzey Irak’tan PKK’yı niçin tasfiye etmiyorsunuz diye bir eleştiri duydunuz mu?</p>
<p>Bizim muhatabımız Bağdat hükümetidir, Bir devlette bir hükümet olur. İki tane hükümet olmaz. Yani o ülkenin bir bölgesi ile ilgili dış politikayı o bölgedeki yerel yönetimin eline verirler mi? Almanya federal devlet. Almanya’nın Bavyera bölgesi ile ilgili dış politikasını Bavyera mı yönetiyor? ABD’de eyaletler sistemi var, böyle mi yapıyorlar? Biz Bağdat ile terör ile mücadele konusunda bu kadar müzakere niye yaptık? Niye konuştuk onlarla bu kadar sene?</p>
<p>Bağdat hükümeti açıkça PKK’nın topraklarından çıkartılması için girişimde bulunacak. Yapamadığı takdirde o zaman Türkiye’nin müdahalesine karşı çıkmayacak. Ya siz yapacaksınız veya Türkiye yapacak. Ne ben yaparım ne de kimseye yaptırırım, bunun bir tek anlamı var ben bu terör örgütünü himaye ederim. Buna karşılık Türkiye’de herhangi bir siyasetçiden bir tepki duydunuz mu? Bizimle işbirliğinde olduğunu söyleyen ülkelerden hangisi bu güne kadar Bağdat’ı bu terör örgütünü barındırdığı için kınamıştır? Bir devlet başkanı, bir Dışişleri Bakanı kınamamıştır.  Bunu kınamayan hükümetleri Türkiye kınamış mıdır? Eğer terör örgütü elinde silahla size siyasi çözüm, anayasa değişikliği, devlet içinde devlet niteliğinde bir bölgesel özerklik gibi konuları dayatmaya çalışırsa ve siz de buna rağmen masaya oturursanız bunun anlamı müzakeredir. İspanya mesela. İspanya’da ETA terör örgütü 1960 yılından beri 11 kere ateşkes ilan etti. Her defasında ümitlendi millet, sonra baktılar ki yeniden başlıyorlar. 2006 yılında bir ateşkes ilan edildi tekrarç. O zamanki başbakan Zapatero, madem öyle biz de temasa geçebiliriz dedi. 2 kişi daha öldürdü ETA terör örgütü, onun üzerine bütün temasları kestiler. 2011 yılının başında ETA dedi ki artık ateşkes de değil, tüm silahlı mücadeleyi bırakıyoruz, buyurun görüşelim ve bu işi bitirelim dediler. İspanyol hükümeti reddetti biliyor musunuz? Biz ise daha silahları bırakmamış bir örgütle masaya oturmayı kabul ediyoruz. Sizin İmralı ile görüşmeniz bizim bugün şehit vermemize mani olabildi mi? Diyorlar ki bazıları “bakın nasıl durdurdular saldırıları, demek ki bu doğru politika” bunların yazılarının mürekkebi kurumadan daha 2 şehit daha verdik. Hakkari Çukurca’da.</p>
<p>Bu kadar yıldır bu hükümet askeri mücadele yapıyor, hala bugün bile hava operasyonları düzenliyor ama bir kara harekatı ile Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmesine maalesef Türkiye’nin müttefikleri razı olmuyor. ABD savunma bakanı Türkyie’ye geldiğinde 2008 yılında açıkça söyledi, başlayan bu kara operasyonunu derhal durdurun ve askerlerinizi geri çekin diye. Sizin PKK’yı kuzey Irak’tan tasfiye etmenizi istemiyorlar. Biz o zaman CHP olarak siyasi tepki gösterdik peki basın gösterdi mi yeterinde tepki? Kamuoyu ya da iktidar? Hatta bizi eleştirenler oldu tepki gösterdik diye. Elinde silah ile siyasi çözüm dayatmaya çalışan bir terör örgütü ile müzakere edilmez, mücadele edilir dedik. Programımızda CHP terörle müzakereyi destekler diye bir cümle var mı? O zaman bu politika değişikliğini sebebi nedir? Terör örgütü koşulsz olarak silahları bırakmayı kabul etii, silahlı mücadeleden vazgeçti, bu silhaların nasıl teslim edileceği konularını konuşuyoruz deseniz, böyle bir durum var mı? Basına sızan bilgilerden anlaşıldığı kadarıyla size şart koşulmuş, anayasa ile ilgili koşullar, yasal düzenlemeler, idari düzenlemeler istiyor. Sİzinle pazarlık ediyor. Biz müzakere etmiyoruz. peki ne yapıyorsunuz görüşmelerde sohbet mi ediyorsunuz?</p>
<p>Bu müzakereler yöntemi uluslararası hukuka uygun mudur? BM’in terör ile mücadelede birçok kararı var. Bunları okuyun. İçinde bir tanesinde bir cümle ile bile terör ile mücadele için terör örgütü ile müzakere uygundur, meşrudur diye bir şey bulamazsınız. Peki siz o zaman terör ile müzakere yoluyla bunu halledebileceğinizi nereden çıkartıyorsunuz?</p>
<p>Dışarıdan telkinler var bunun için. Bakın ABD’li General Odierno, Oramiral Fallon, bunlar çok üst düzeyli subaylar. Dediler ki 2008-2009 yılında, biz PKK’yı Türkiye ile müzakereye zorlamalıyız. Bunun çözümü PKK ile müzakere etmek. Aynı şekilde Atlantic Council denilen bir kuruluş, aklınca Kürt meselesine bir çözüm bulacak, onların raporları var 2007 ve 2009 yılında. Orada da diyor ki ya PKK ile ya da temsilcileri ile Türkiye müzakere etmelidir, genel af çıkartmalıdır, yeni anayasa hazırlamalıdır ve bu yeni anayasada Türk kelimesi yer almamalıdır. Bu telkinler bize dışarıdan geliyor. Bunları görmemiz lazım. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başbakanın defalarca söylediği müzakere etmeyeceğiz, lafları nasıl oluyor da bir tarafa bırakılıyor? Devlet idare etmek çok ciddi bir iştir. Ben bir şey söyleyeyim bir süre sonra tam tersini yapayım. İnandırıcılığı kalmaz. Devlet adamı güvenilir insan olmalı. Bir şey söylediğiniz zaman onun arkasında olacaksınız. Hangi şartlar değişti de siz o politikadan bu politikaya geldiniz? Hükümet mi değişti, PKK insanları öldürmekten vaz mı geçti, bombalamalardan vaz mı geçti? Hayır. O zaman siz niye değiştiriyorsunuz stratejinizi? Bir tek izahı olabilir, dışarıdan büyük baskı geliyor. En son AB ilerleme raporuna bakın. Orada açıkça diyor ki Türkiye’nin yepyeni bir anayasa hazırlaması lazım. Bunun sebeplerinden biri de Kürt meselesinin ancak böyle çözülebilir olmasıdır, demişler. Stefan Füle genişlemeden sormlu komiser, kısa bir süre öncesine kadar diyordu ki biz hiçbir zaman Türkiye’ye terörle müzakere önermedik, önermeyeceğiz. Şimdi ise bu iş ancak diyalog ve müzakere yolu ile çözülür diyor. Demek ki Türkiye dışından kaynaklanan bir boyutu var bu işin. Kan tabi akmasın. İnsan bir insanın ölmesini isteyebilir mi?</p>
<p>Bakın Başkan Obama TBMM’de bir konuşma yaptı, başkan seçildikten kısa bir süre sonra. Açıkça şunu söylüyor, iki önemli terör örgütü var, biri PKK diğeri El Kaide. PKK ile mücadele etmek için Türkiye gidip Bağdat hükümeti ile konuşsun, Kuzey Irak ile konuşssun, içeride de reformlar yapsın, diyor. Biz ise EL Kaide’yi sarsmak, parçalamak ve yenmek için çabalarımızı yoğunlaştıracağız. Kendisi için başka model, Türkiye için başka model. Biz bütün bunlara hiç tepki göstermeyeceğiz, diyeceğiz ki hükümet madem ki böyle karar verdi hepimiz alkışlayalım bunu. Var mı böyle bir siyaset dünyada?</p>
<p>Basında da hiç tahmin etmediğiniz kalemler bile bunu olumlu bir hareket olarak takdir ediyorlar. Askeri yöntemle teröre taviz vermek arasında bir seçim mi  yapacak Türkiye? Esas çözüm, diplomasi yolu ile çözümdür. Daha önce terörün yeri Suriye idi, kampları da oradaydı. Biz Suriye’ye karşı o kadar etkin bir diplomasi uyguladık ki Sayın Baykal’ın dışişleri bakanı olduğu, benim de müsteşar olduğum dönemde, çok ağır bir nota verdik. Dedik ki sizin çok ciddi sorumluluklarınız var, terörü himaye ediyorsunuz. Üst düzey siyasi ilişkileri kestik. Ne onların ziyaretini kabul etiik ne de biz üst düzey ziyaret yaptık. Bir süre sonra sınır bölgelerine asker kaydırdık ve Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş çok sert bir demeç verdi. Ondan sonra Mısır cumhurbaşkanı Mübarek paniğe kapıldı. Ankara’ya geldi, Şam’a gitti. Sonunda Suriye çözüldü ve Öcalan’ı sınır dışı ettiler, kampları kapattılar. Bizimle Adana Antlaşması yaptılar terörle mücadele kapsamında. Suriyeliler yakaladıkları teröristleri Türkiye’te iade etmeyi kabul ettiler ve iade de ettiler. Demek ki, bir mermi atmadan, bir şehit vermeden diplomasi yolu ile de sonuç alınabilirmiş. Biz bunu defalarca mecliste anlattık, dedik ki hükümet olarak siz bunu Irak’ta niçin denemiyorsunuz? ABD faktörü her zaman var. Biz Türkiye olarak cumhuriyetin kurulduğundan beri başka bir ülkenin menfaatine uygun olarak ne yapmalıyız sorusunu sormadık. Cumhuriyet hükümetlerinin hepsi öncelikle Türkiye’nin çıkarı nedir, ona baktılar. Gayet tabi biz ABD ile de tüm ülkelerle de iyi ilişkiler kurmak istedik tarih boyunca. Çıkarlarımızın örtüştüğü konularda işbirliği de yaptık. Türk Dış Politikası hiçbir zaman başka bir devletin menfaatlerine uygun hareket etme zeminine oturtulmadı. Düşmanlık politikası da yürütmedik.</p>
<p>Sİz bana dünyada bir yer söyleyin ki, komşu ülkeden terörist saldırılara maruz kalsın ve müttefik ülkeler de o ülkenin gerçek anlmada bir mücadele yapmasına engel olsun. Bunun bir örneği var mı? Dünyada sadece hava operasyonu ile terörü bitiren bir ülke var mıdır? Yok. O zaman kara operasyonu yapacaksınız. Meclisten hükümet neden defalarca kara operasyonuna izin veren yetkiler aldı? İkna edeceksiniz. Diplomasi bunun için vardır. Dİplomaside başarılı iseniz niçin ABD ve Irak hükümetlerini ikna edemiyorsunuz? Ankara süreci vardı, bu süre içinde hem Barzani hem Talabani PKK ile silahlı mücadele yapıyorlardı. O zamanki hükümet onları ikna etmişti de siz niye edemiyorsunuz? Bu soruyu defalarca sorduk mecliste cevap yok. Kim size engel oluyor? Mecliste bunu açıkça söyleyin. bu konular ne mecliste tartışılıyor ne de diğer televizyon kanallarında. Hükümetin başarı sağlayamadığı konular varsa onları gündemden düşüreceksiniz ve öyle bir hava yaratacaksınız ki tek çare PKK ile masaya oturmaktır, istedikleri tavizleri vermektir… bunlar Türkiye’nin anayasal sistemini zedeleyecek bile olsa. Buna yakın demeçler veren siyasetçiler var. Maalesef yalnız iltidarda değil muhalefette de. Türk demeyelim, yurttaşlık bağı diyelim. Siz 1924 anayasasından beri tüm anayasalarımızda yer alan hangi etnik kökenden, hangi dinden, mezhepten gelirse gelsin bütün Türk vatandaşları Türk milletinin parçasıdır, anlayışını nasıl çıkarısınız anayasadan? Yani terörü bitirmenin bedeli bizim anayasal sistemimizin temelini sarsmak mıdır?</p>
<p>Yerel özerklik çerçevesi içinde bir anlamda Türkiye’nin devlet sistemini değiştiriyorsunuz. Başkanlık rejimi olacak, yarı özerklik olacak, Türk milleti kavramı anayasadan çıkacak, o zaman Türkiye başka bir devlet olacak. DÜnya’da hangi ülke terörü bitirme uğruna anayasal sistemini değiştirmiştir? Vaktiyle İspanya’da ETA bunu teklif etti, bize devlet içinde devlet niteliğinde haklar verin dediler. ispanya hükümeti bunu elinin tersiyle reddetti.</p>
<p>İktidara hiçbir konuda güvenmediklerini söylüyor muhalefet partileri, bir tek konuda güveniyorlar, anayasa konusunda. Bugün Türkiye’de demokrasi, insan hakları, hukuk zedelenmişse bunların hepsinin sorumlusu anayasa. Anayasa olmasaydı bugün yaşadığımız sıkıntıların hiçbirini yaşamayacaktık, o manaya geliyor. Hangi madde peki?</p>
<p>Büyük televizyon kanalları bunları duymak ve duyurmak istemiyorlar. Evvelce bizim görüşümüze sık sık başvuran, bu gibi konularda tartışma programları düzenleyen kanallar birden bıçak gibi kesti bütün bunları. Halkın bunları duymalarını istemiyorlar. Başkan Bush hiçbir zaman terörle müzakere etmeyeceğiz demiş. Oğlu G.W. Bush da aynı şeyi söylüyor. Putin, ABD’lilere diyor ki o zaman Bin ladin öldürülmeden, siz onu Beyaz Saray’a davet eder miydiniz? diyor. İspanyol başbakanı terörle müzakereye oturmak terörün kısmen haklı olduğunu kabul etmektir diyor. Teröristler, bizimle masaya oturursanız sizin devlet sisteminizi etkilemeyecek ufak tefek taleplerle bu işi bitireceğiz, silahları bırakacağız mı dediler? Şimdi siz bunları söylediğiniz zaman kamuoyunda diyorlar ki bunlar barışa karşı, terörün bitmesine karşı, kan dökülmesinden memnuniyet duyan insanlardır. Söylediklerimizden bir tanesine cevap verin. ABD’li generaller bunları söylememişlerdir deyin.</p>
<p>BOP o kadar yanlış bir projeydi ki ölü doğdu. Obama ağzına bile almıyor bu lafı. Hedefi Ortadoğu’yu demokratikleştirmekti. Mevcut otoriter iktidarlarla işbirliği yaparak demokrasi getireceğiz diyorlardı. Bize sordu ABD’liler biz de dedik ki bu başından beri sakat bir projedir. Siz Ortadoğu’ya demokrasi getirmeye çalışıyorsunuz ancak Ortadoğu ülkeleri Müslüman ülkelerdir, Müslüman ülkelerde laiklik yoksa demokrasi de olmaz. Bu projenizde bir kelime ile laiklikten bahsetmiyorsunuz, İslam hukukuna göre eğiteceğinizi söylüyorsunuz. ABD eski orgenarallerinden Westley Clark vardı, NATO başkanlığı yaptı sonra da cumhurbaşkanı aday adayı oldu. O bir konuşma yaptı, videosu var. California, Commonwealth Club’ta. Ben muhafazakar kanatla konuştum ve bana dediler ki diyor, biz 5 sene içinde Ortadoğu’da 7 hükümet değiştireceğiz. Bu komplo teorisi değil. İran, Irak, Suriye, Lübanan, Libya, Sudan ve Somali. Siz başka bir ülkenin hükümetini değiştirme yetkisini kimden alıyorsunuz? Bunlar tartışılmıyor. Benim en son çıkan kitabım Uçurumun Kenarında Dış Politika, açın içinde 10 kasım 2009 tarihinde Mecliste yaptığım konuşma vardır. Bu konuşmada da ABD Word Policy dergisine dayanarak 29 Temmuz 2009 sayılı nüshasında, terör liderlerinin İmrali ve Kandil’in beyanları yayınlanıyor. Bu beyanların özü, biz hiçbir zaman silahı bırakmayacağız, ateşkes yapacağız ama hiçbir zaman silahı bırakmayağız. Kandil diyor ki silahsızlanmadan bahsetmenin hiçbir anlamı yoktur. Kürtler var olmalarını sürdürmek için kendi savunma güçlerine ihtiyaçları olacaktır, 18 Mart 2009. İmralı diyor ki bazıları PKK’ya silah bırakma çağrısında bulunuyor. Bizim en çok yapabileceğimiz şey ateşkesten ibarettir. Öcalan söylüyor. bunu mecliste anlattık biz hükümet çıkıp da cevap veremedi. İspanya’da teröristlerin 1960‘tan beri öldürdükleri insan sayısı 869. Bizde 40.000’e yaklaştı. Biz böyle büyük bir sıkıntı çekeceğiz terörden ve İspanya’nın gösterdiği cesareti gösteremeyeceğiz.</p>
<p>Bunun bitmemesini isteyen irade olsa olsa terör örgütüdür. Oslo görüşmelerinde kim vardı? Türk hükümetinin görevlendirdiği insanlar ve PKK’nın temsilcileri. Başka kim vardı? Üçüncü bir devletin temsilcileri vardı. CHP’den Haluk Koç dedi ki İngilizdi. İngiliz büyükelçisi açıklama yaptı İngiliz değil diye, peki kimdi? Kimse bunu sormuyor. Toplantıya çağıran kimdi? Bu üçüncü devlet kendisi de terörle müzakere politikası mı benimsemiş? EL Kaide ile müzakere mi etmiş? Öyle bir hava yaratıldı ki ‘terörle müzakere edilmesini makul karşılamayanlar barış istemeyenlerdir’. Aynı şeyi Kıbrıs’ta söylediler, çözümsüzlük çözüm değildir diye. Sanki onların dışındaki herkes çözümsüzlük istiyor. Şehit ailelerini de kullanmaya çalışıyor bazıları. Öyle bir yansıtıyorlar ki bunu şehit ailelerinin hepsi İmralı ile müzakereye destek veriyor gibi. Türkiye’de konuşması gereken insanların konuşması lazım ama maalesef derin bir sessizlik var. En büyük görev siyasi partilere düşer.</p>
<p>Suç işleyen biri ile müzakere etmek bizim yasalarımıza göre ne anlama geliyor? Hukukçulara sormak lazım. Suçlularla işbirliği yaparak bir meseleyi çözmek ceza hukukumuza göre meşru mudur? Carlos var terörist, hapiste, onunla görüşerek onun başındaki örgütü ikna etmek yoluna giren oldu mu? Bu yöntemin benimsenmesinin yurtdışından da alkışlanması, basının da böyle bakması son derece şaşırtıcıdır. Şunu itiraf edelim, iktidar algı yönetiminde çok başarılıdır. Vatandaşlarımızın hangi konuyu nasıl algılamaları gerektiği konusunda çok ustaca hareket ediyorlar. Öyle bir hava yaratılıyor ki Türkiye’de, basın, medya yoluyla, en doğru politika iktidarın izlediği politikadır. Buna karşı çıkanlar Türkiye’nin menfaatine zarar veriyorlar. Yeni anayasaya karşı çıkanlar demokrasiye de karşı çıkıyorlar. Öyle mi acaba?</p>
<p>Parti konularını kamuoyu önünde tartışmayı arzu etmem. Bunun görüşüleceği yer parti organlarıdır. Ümit ediyorum ki genel başkan bu politikasını açıklamadan önce genel kurulda görüşmüştür. Genel başkan yıllardan beri süren politikayı kendi başına bir günde değiştirirse bu bizim geleneklerimize de çok uygun olmaz açıkçası. Bu parti şimdiye kadar izlenen politikalardan ayrılıp başka bir çizgiye geliyor. Acaba bu konuda bu güne kadar izlenen politikaların yanlış olduğunu düşündükleri için mi? Siz diyordunuz ki silah zoruyla çözüm dayatmaya çalışan bir terör örgütü ile müzakere yanlıştır, mücadele etmek lazımdır diyordunuz. Bunun yanlış olduğuna inanıyorsanız bunu ifade edeceksiniz. Açın bakın bu kitapta mecliste yaptığımız konuşmalara. Yeni CHP eski CHP olmaz, bir tane parti programı olur. Partinin resmi adı CHP’dir ve programı da 2008 yılında kabul edilen bir programdır. Ne değişti de bu politikaları değiştiriyorsunuz? O zaman siz programda yazılanların yanlış olduğuna inanıyorunuz. O zaman söyleyin. Partimiz büyük bir hata yapmıştır, biz doğrusunu yapıyoruz, terör lideri ile müzakere etmektir bunun yolu, deyin. Yeter ki anayasadan Türk milleti kavramını çıkartmayın, değerlerimizi değiştirmeyin, üniter yapıyı bozmayın gibi kayıtlar yok. Bugün Şahin Mengü arkadaşımız da yazmış, böyle kırmızı çizgileri söylemeden tutum belirlemek doğru değildir. Yeter ki samimi olun diyoruz. Koştuğumuz şart bu ve benzerleri. Bunu halka anlatmak o kadar kolay değil.</p>
<p>CHP’liler düşünen insanlardır. Bizzat sayın Kılıçdaroğlu’nun kandisi söylemiştir, bizim partimizde biat kültürü yoktur diye. Bizim partililerimiz düşünmeden her şeye onay veren insanlar değil. Onlarda tartışma, eleştiri kültürü yok ama bizde var. Atatürk’ün kendisi söylüyor, partide bir yanlışlık gördüğünüz zaman bunu mutlaka söyleyeceksiniz yoksa Partiye kötülük yapmış olursunuz diye. Bazıları diyebilirler ki biz şimdiye kadar yanlış işller yaptık, o zaman söyleyeceksiniz.</p>
<p>CHP’nin geleceğinden endişe duymuyorum çünkü CHP tarih boyunca daima doğruya ulaşmış bir partidir. En sıkıntılı zamanlarında bile ilkelerine sahip çıkmıştır. Her akla gelenin söylendiği bir parti değildir. Atatürk’ün koyduğu ilkeler var. Biz cumhuriyetten 2 ay önce kurulan bir partiyiz. Cumhuriyetin bütün reformlarına emeği olan bir partiyiz. Daha önce partimizin liderlerinden hangisi şiddete başvuranlarla masaya oturalım demiş?</p>
<p>Şimdi görev yapan arkadaşlarımız var, bazı milletvekilleri ile sizin kanal mülakat yapmış sanırım onlar da söylemişler. CHP görüşlerini sakınan, korkanların partisi hiç olmadı. Hem partiye hem ülkeye karşı görev saymışlardır bunu. Türkiye’nin bugünkü koşulları, medyanın beyin yıkama fonksiyonu, bunlar doğru ama CHP’lilerin farkı buradadır zaten. CHP bunun için yaşıyor.</p>
<p>CHP muhalefet sorumluluğunu üstlendiği dönemlerde hiçbir zaman iktidarın payandası olmamıştır. Bugün bu politikaları izliyorlarsa iktidara destek olma amacıyla değil bence bu söylediklerinin doğruluğuna inandıklarından. Bunların tartışılması lazım. CHP’nin bunları tartışmadan uzun yıllardır izlediği politikadan  köklü bir değişiklik yapmasını anlamak kolay değil. Bu görev de bugün mecliste görev yapan arkadaşlarımıza düşüyor. İnsan hayatı ile ilgili bir konudur bu. İnsani, siyasi ve tarihi sorumluluğu çok fazladır. İspanya bir kere bu hatayı yaptı ve özür dilediler.</p>
<p>Terör örgütü silah zoru ile hiçbir siyasi sonuç alamayacağını görmelidir. Dış bağlantılarını keseceksiniz, dış bağlantılardan bir sürü para aldıkları söyleniyor. BM 1373 sayılı kararı açın bütün devletlere terör örgütlerinin mali kaynaklarını kesme görevi veriyor. Bugün bu karar dünyada uygulansa PKK bu parayı bugün nereden bulacak? Demek ki uygulanmıyor. Başka dediğim gibi birinci sorumlu Bağdat hükümeti. Başbakanın  Maliki’yi suçlayan çok ağır sözleri var. Ama terörü topraklarından niçinn tasfiye etmiyorsun sözünü son zamanlarda duyamaz olduk. 11.000 Türk vatandaşı PKK tarafından Türkiye’den kaçırıldı 1990’lı yılların başında. Bunların çocuklarını PKK alıyor terörist yapıyor. Bağdat hükümetinin dağa çıkacak gücü yok peki, ovadaki kampı dağatacak gücü de mi yok? Daha önce bu kamp Atruş’taydı ve o zamanki Türk hükümetleri o kadar etkili girişim yaptılar ki kamp dağıtıldı. Şimdi niye yapamıyorsunuz? Gündemden kaldırılıyor şimdi yapılamayan işler. Her şey konuşuluyor geçmişi suçlamak için ama hükümeti rahatsız  edici bir konu olunca hemen gündemden düşürülüyor. İster yabancıların telkinleriyle olsun, ister başka nedenlerle olsun ama ne olursa olsun terör örgütü ile masaya oturmak çok sakıncalı bir iştir. Bugün bedelini yaşadık. Ailelerde ateş yanıyor, şehit verdik. Hakkari’nin Çukurca ilçesinde teröristler taciz atışı yapıyor orada uzman çavuşumuz öldü. Hani masaya oturunca bıçak gibi kesilecekti terör? Bunlara nasıl inanabilirsiniz? Kendilerine göre güç kaynağı terör. Terörü bıraktıkları anda güçleri yok. mecliste siyasetçiler oturup konuşacak, güneydoğuda eksiklerimiz var mı? onlar konuşulacak. Türkiye’de Bursa’da doğan bir insanın ortalama ömür beklentisi Şırnak’ta doğan bir insandan 16 yıl daha uzundur. Niçin? Devlet oraya hizmet götürememiş. Türkiye’nin en zengin bölgesi orasıdır, su kaynakları, petrol var. Nikel kaynakları Hakkari’de. Terör nedeniyle bu kaynakları değerlendiremiyorsunuz. Örnekleri de ortada kim size mani oluyor, sizden önceki hükümetlerin yaptıklarını yapmanıza? 2002 yılında AKP iktidara geldiğinde 1 yılda verdiğimiz şehit sayısı 6. Şimdi bazen bir günde daha fazla şehit veriyoruz. Şu anda 20 mislinden daha fazla.</p>
<p>Çözüm diplomasi yoluyla terörün kaynağı olan Irak hükümetini ikna edip, zorlayıp veya ona rağmen Kuzey Irak’tan PKK’yı çıkartmaktır. Türkiye’nin askeri gücü ve halkın desteği terörün bitmesini kolaylaştırır. İspanya’da önce terörün dış kaynakları kesildi. Dış kaynaklar İspanya ile işbirliği yapmaya başlayınca ETA çöktü. Bunun yolu budur. İkincisi de teröristlere de silah zoru ile siyasi çözüm elde edemeyeceklerini göstereceksiniz. İngiltere’de, İspanya’da olduğu gibi devletten siyasi taviz almadan bırakacaklar silahları. Bunu yapmadığınız takdirde hangi tavizi verirsek terörü bitiririz diye yola çıkarsanız devletin rejimini bitirisiniz. Anayasamızı, devletin üniter yapısını teröristlerin istediği gibi değiştireceğiz, Türk mileti kavramından vazgeçeceğiz. Bakın bu politikayı, yatıştırma politikasını İngiltere 1938 yılında bir kere uyguladı sırf daha büyük savaş çıkmasın diye Hitler’İn Çekoslovakya’yı işgal etmesine göz yumdu. Sonuç, İkinci Dünya Savaşı çıktı, 60 milyon insan öldü. Yani şiddet yoluyla siyasi çözüm elde etmeye çalışanlara karşı izlenecek en yanlış politika yatıştırma politikasıdır. Tarih bunu gösterdi. Ama o devirde de bunu doğru iş diye sayanlar vardı. Neticede hepimize görev düşüyor. Basına da siyasetçilere de diplomatlara da. Bu dönemde hiçbir parti menfaati gözetmeden çalışma zamanıdır, dayanışma zamanıdır. Ben tekrar teşekkür ediyorum konuşma fırsatı verdiğiniz için. <span style="color: #888888;"></span></p>
<div>
<div id=":y6"><img src="https://mail.google.com/mail/u/0/images/cleardot.gif" alt="" /></div>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2965/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Ulusal Kanal Konuşması &#8211; 26 Ağustos 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2944</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2944#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Aug 2012 07:39:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2944</guid>
		<description><![CDATA[Kimse açıkça konuşmaya cesaret edemiyor. En son örneğini vereyim size. Sayın Başbakan bu son saldırılardan sonra dedi ki, bunun dış boyutu da vardır, bölgede de vardır, batı ülkeleri arasında da vardır ama isim vermeyelim. Adam terörü desteklemeye cesaret edecek ama siz onun ismini söylemeye cesaret edemeyeceksiniz. Elinizde bilgi yoksa bunu söylemeyeceksiniz. Söylüyorsanız bilgi var. Biz [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kimse açıkça konuşmaya cesaret edemiyor. En son örneğini vereyim size. Sayın Başbakan bu son saldırılardan sonra dedi ki, bunun dış boyutu da vardır, bölgede de vardır, batı ülkeleri arasında da vardır ama isim vermeyelim. Adam terörü desteklemeye cesaret edecek ama siz onun ismini söylemeye cesaret edemeyeceksiniz. Elinizde bilgi yoksa bunu söylemeyeceksiniz. Söylüyorsanız bilgi var. Biz terörü sadece iç boyutu ile düşünüp değerlendirirsek fazla bir yere varamayız. İlk gününden itibaren hatta daha önceki ASALA teröründen itibaren daima dış boyutu ağır basan bir operasyon olmuştur. Biz dış boyutunda ne zaman başarılı olduysak terörü sona erdirmişizdir ya da hemen hemen sona erdirmişizdir. ASALA’da tamamen sona erdirdik. PKK’da da 2002 yılında sona erdirme noktasına getirdik. Dış boyutu ile mücadele edecek kararlılığımız, cesaretimiz, gücümüz olmadıysa terör artmıştır. İşin özü budur.</p>
<p>Şu sırada düşünün, dünyada başka örnek varsa bana da söyleyin, komşu ülkeden size terörist saldırılar olacak. Bu terörist saldırıların bulunduğu ülke, bunları önlemeyecek, parmağını dahi oynatmayacak. Türkiye’nin sınırını da Güneyden korumayacak siz Kuzey Irak’ta bunları tasfiye etmek için harekete geçmeye kalktığınızda size engel olacak. Onu destekleyen büyük devlet de, ABD yani açıkça söyleyelim, kara operasyonu ile Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmenize izin vermeyecek. Böyle bir durum olabilir mi? Dünyada örneği var mı bunun? Yani terörün merkezi neyse önce ilk hedefiniz o merkez olmalı. Vaktiyle bu terörün merkezi Suriye idi. Öcalan Suriye’deydi. Bu teröristlerin kampları, karargahları, Lübnan’ın, Suriye’nin kontrolündeki Beka vadisindeydi. Orada eğitiyorlardı ve Türkiye’ye gönderip eylem yaptırıyorlardı. Biz ne yaptık? Bir taraftan çok kuvvetli bir nota verdik Suriye’ye, dedik ki bunun sorumlusu sizsiniz. Bunu mutlaka bertaraf etmeniz lazım, etmezseniz tüm ilişkilerimizi gözden geçiririz. Bütün üst düzey temasları kestik. Ben Dışişleri Müsteşarıydım, davet ettiler, gitmedim. Bakanı davet ettiler gitmedi. biz gelelim dediler, hayır dedik. Türkiye çok ciddi tavır koydu. Sınıra asker kaydırdık ve 1998’de Kara Kuvvetleri Komutanı çok kuvvetli bir demeç verdi sınır bölgesinde. Suriye 2-3 gün içerisinde çözüldü. Vaktiyle Sayın Demirel ile biz Mübarek’i ziyaret etmiştik Mısır’ın Assuan kentinde.  Demirel Mübarek’e anlattığı zaman Suriye’deki PKK mevcudiyetini PKK terörünü, Mübarek canım Suriyeliler inkar ediyorlar, bizde PKK yok diyorlar, demişti. Fakat Türkiye daha sonra bu kararlılığını gösterince Mübarek derhal Ankara’ya geldi, Ankara’dan Şam’a gitti. Mekik diplomasisi yaptı ve o da Hafız Esad’ı etkilemeye çalıştı. Sonunda Suriye çözüldü, Öcalan’ı sınır dışına çıkarttılar, bütün kampları kapattılar, Türkiye ile Adana’da teröre karşı işbirliği anlaşması imzaladılar. Biz bir tek şehit vermeden bu sonucu aldık. Demek ki yapılabiliyormuş.</p>
<p>Şu anda Sayın Başbakan Irak Cumhurbaşkanı ile son derece kötü ilişkiler içerisinde, onu her gün en ağır ifadelerle eleştiriyor. Bu eleştiriler içinde Kuzey Irak’tan niye temizlemiyorsunuz PKK kamplarını diye bir söz söylediğini hiç duyuyor musunuz? Yok. Sünnilere nasıl davranıyorsunuz, Şiilere nasıl davranıyorsunuz, Haşimi’ye niye öyle yaptınız niye böyle yaptınız?  Tamamen Irak’ın iç meseleleri dolayısıyla biz Irak ile kavga ediyoruz. Söylememiz gereken, Kuzey Irak’tan niye bu PKK’yı tasfiye etmiyorsunuz? Niçin sınırda güvenlik sağlayamıyorsunuz? Bu laflar ağzımızdan hiç çıkmıyor. Genel Kurmay Başkanı bile söyledi, biz Kandil’e gider temizleriz orayı ama ABD’nin izin vermesi gerekiyor diye. ABD gitmiş, Irak’ta ABD askeri yok artık, e hani Irak bağımsızdı. Niçin Irak’ta bir operasyon yapacaksak ABD’den izin almak zorundayız? Bir müttefik ülke başka bir müttefik ülkeye saldıran teröristleri bertaraf etmek için o müttefik ülkenin yapacağı operasyona nasıl karşı çıkar? Dünyada örneği var mı?</p>
<p>Bunları kimse konuşmuyor. Gazetelerde bunlar yok. Meclisteki konuşmalara bakıyorsunuz, bunları söyleyenlere pek rastlayamıyorsunuz. Siz diplomasi ile Irak hükümetini zorlayacaksınız ki bu teröristleri yakalayacak, size teslim edecek, yargılayacaksınız bunları. Bütün dünyada böyle olmuş. Fransa ile İspanya arasında da böyle bir sorun vardı. İspanya’da terör eylemi yapıyor ETA, bunların liderleri Fransa’ya kaçıyor. Bir süre Fransa bunlara bir şey yapmadı. İspanyollar GAL adında bir örgüt kurdular, sözde resmi değil ama içindeki bütün görevliler üst düzeydeki. polisler, askerler &#8230; Bunlar Fransa’da 23 ETA liderini öldürdüler. Ondan sonra Fransa politika değiştirdi ve Fransa’ya kaçan bütün ETA liderlerini yakaladı, İspanyollara teslim etti. İspanyollar da GAL örgütü mensuplarını yasadışı eylemleri nedeniyle yargıladılar ve cezalandırdılar. Bazıları kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. Başbakan GAL örgütünden haberdar olmadığını söyledi.</p>
<p>ETA vaktiyle İspanya’da başbakanın otomobilini havaya uçurdu. Bask bölgesi öyle bir bölgeydi ki benim görev yaptığım sırada, İspanya’nın Kralı Bask bölgesine gidecek oldu İspanyol bayraklarını yaktılar. Orada da bu teröristleri destekleyen bir parti vardı Herri Batasuna diye. Bu partinin de Bask bölgesindeki parlamentoda milletvekilleri vardı. Neticede İspanyol Yüksek Mahkemesi Yargıcı Baltazar Garzon bu partiyi kapattı. 23 parti yöneticisini de hapis cezasına mahkum etti kimsenin de gıkı çıkmadı. İspanya’da siyasi partiler Herri Batasuna ile bir masaya otursun, bu terörün siyasi kolu veya sözcüsü konumundakilerle masa etrafında bunu görüşerek çözelim, diyen bir kişi çıkmadı. bizde çıkıyor.</p>
<p>Mesele, bir ülkenin toraklarında bir terör örgütü varsa, masum insanları, askerleri, polisleri öldürüyorsa, ona karşı nasıl davranacaksınız? Yani sayısı kaçtır, halkın desteği var mıdır yok mudur? Bunlar ayrı boyutları. Topraklarınızda bir terör örgütü var, komşu ülkeden kaynaklanan desteği var, merkezi orada, siz ne  yapacaksınız? Bunu kimse konuşmuyor. Herkesin aklına gelen aman cenazede liderle buluştu bunlar bir masada otursunlar çözsünler. İnsan kendi kendine soruyor acaba Türkiye’de bir akıl tutulması mı yaşıyoruz? Yani terörün bu kadar yıldır devam etmesinin, 30.000‘den fazla insanı öldürmesinin sebebi liderlerin bir masaya oturamaması mı?. Böyle düşünülebilir mi? Masaya oturmanın Türkçesi şu: terörü biz mücadele yöntemiyle önleyemeyeceğiz, en iyisi hangi tavizi veririz bunu konuşalım. Bunun başka izahı var mı? Askeri stratejimizi nasıl yapalım, dağdan mı inelim, karakolları mı taşıyalım partiler bunlar mı görüşecek? Bunlar hükümetin görevidir. Yani bunlar partilerin tartışacağı konular değil. Hükümet kararlaştıracak. Ordu hükümetin emrinde, polis hükümetin emrinde, hükümetin işi mücadele etmek. Ama siz dersiniz ki masada çözelim, bunun anlamı siyasi çözümdür .Yabancıların Türkiye’ye dayatmak istediği de bu.</p>
<p>CHP veya kim bunu öneriyorsa, masaya  oturup çözme işini, bunun tek anlamı var, oturup teröre hangi tavizi verirsek terör bu işten vaz geçer onu kararlaştırmak. Bu demek. Yani oturacağız masaya hükümetten hesap soracağız, meclisten yetki aldık, niçin Kuzey Irak’ta kara harekatı yapmıyorsun? Bunu söylemek için masaya oturmak gerekmez ki. Biz nasıl söylüyorsak herkes söyleyebilir bunu. Terörle müzakere edilirken bizler karşı çıktık, pek çok gazetecimiz karşı çıktı ama bazıları da bizim itirazımız yok dediler. Terörle müzakere ne demek? Elinde silahla masaya oturan bir adamla pazarlık yapmak demek. Peki bunu yaptınız ne sonuç verdi? Terör büsbütün arttı. Demek ki doğru yöntem bu değil. Bazıları diyor ki af çıkarsa terör biter. Biz mecliste anlattık Franko’nun ölümünden sonra İspanya’da ETA’ya af çıkarıldı, terör 4 yıl içinde 10 misli arttı. Bu yöntemler sonuç vermez, vermemiştir. Eğer bunun yolu siyasi çözüm ise ABD El-Kaide ile niye siyasi çözüm yoluna girmedi? Biz yapıyoruz. Bu şekilde hareket etmemizin sebebi şu, terörün kaynağı olan yere askeri operasyon yapmak istediğimiz zaman ABD bunu engel oluyor. Irak Hükümeti de size destek vermiyor karşı çıkıyor. Kandil Türk sınırına 60 km mesafede, Türk ordusunun bu mesafeye operasyon yapabilecek gücü yok mu? NATO’nun 2. büyük ordusu. Mayın varmış orada. Türkiye’de de var mayın.</p>
<p>Başkan Obama TBMM’de çıktı, dedi ki bizim 2 terör örgütü var karşımızda ciddi düşmanlarımız, biri El-Kaide, biri PKK. Biz El-Kaide’yi yerinden sökeceğiz, tahrip edeceğiz ve yeneceğiz. Siz PKK ile mücadelede Bağdat hükümeti ile Barzani ile konuşun ve reform yapın. Defalarca ABD yetkilileri. Yazıktır bu insanlara. Bir askerimizi şehit vermeden bunu çözmek mümkündür. Suriye’de yaptığımızı niçin burada yapamıyorsunuz? Irak’ta dünyanın hiçbir yerinde olmayan biçimde, bir merkezi hükümetin ordusu var, bir Barzani’nin ordusu var, bir Talabani’nin ordusu var, bir Şiilerin ordusu var böyle bir ülke. Şimdi böyle bir ülkeye nasıl davranacaksınız? Diyeceksiniz ki eğer siz bu terörü topraklarınızdan bertaraf etmezseniz biz sizinle tüm ilişkilerimizi keseriz. Çok büyük zarar görürsünüz. Suriye’ye bunu yaptık biz. 1990’lı yılların ortalarında bir Ankara süreci başlattık. Barzani ve Talabani’nin temsilcilerini topladık masanın etrafına, ABD ve İngilizler yanımızda, hiç itiraz etmediler. Onlara bu işin ciddiyetini anlattık. Barzani de Talabani de PKK le fiilen savaşmaya başladılar. Şimdi niye yapmıyoruz? Bunları yapmadığınız taktirde istediğimiz kadar hayıflanalım, lanetleyelim her Allah’ın günü bu milletin evlatlarını şehit veriyoruz. Bu işin arkasında siyasi cesaret olmalı. Sİyasi cesarette de hükümetin sorumluluğu var, hükümeti yüreklendirecek olan da  muhalefet. Siz muhalefet liderlerini ağzından duyacaksınız ki efendim bu iş böyle yürümez, Irak hükümetine baskı yapacaksınız, Irak topraklarından bunları temizleyecek, ABD’ye bunu en üst düzeyde anlatacaksınız, ABD bize engel  olmaktan vazgeçecek. Yapmazsa kendimiz bitiririz Kuzey Irak’ta haberiniz olsun. Bunu diyecek cesarete sahip insan var mı Türkiye’de? Efendim okullarda eğitimde Kürtçe okutalım, alfabeye x,q, ekleyelim terör bitsin. Terör bunu istemiyor. Terörün siyasi projesi belli. O bölgede benim parlamentom olacak, benim hükümetim, askeri gücüm, ekonomim, spor teşkilatım, olacak diyor. Yani devlet içinde devlet. Bunu kabul ediyor musunuz? Etmiyoruz. O zaman Ben de senin insanlarını öldürmeye devam ederim, diyor. Bunun karşısında mücadele edilir. Mücadele hükümetin görevi. Muhalefet kalkıp hükümete şu askeri stratejileri uygula deme gücüne sahip mi? Hangi ülkede diyebilir? Muhalefet hükümete yol gösterir, eleştirir, uyarır. Masaya oturalım da gel beraber çözelim dediğin anda, gel hangi tavizleri verelim beraber kararlaştıralım demektir bu. Açık konuşalım çünkü bu o hale geldi ki, artık bir ayda onlarca şehit vermeye başladık. Herkesin yaptığı iş terörü lanetlemek ve partilerin masaya oturmasını teklif etmek. Basın dahil. Herkes açık konuşsun yani bu kadar insanımız canını feda ediyor bu memleket için biz açıkça konuşmaya cesaret edemeyeceğiz.</p>
<p>Masaya çağırdıklarınızdan biri, işte hepimiz gördük televizyonlarda terörle kucak kucağa olan bir parti. Terörün sözcüsü olan bir parti ile yan yana oturacağım ve bu işi çözmeye çalışacağım.  Bu partilerle masaya oturalım ve bu işi çözelim demek benim anlayışıma göre bir tek şekilde yorumlanır, yani hangi siyasi tavizleri verirsek terör tatmin olur ve bu işten vazgeçer. Hükümete soracağız, niçin ABD ve Bağdat hükümetlerini ikna edemedi, diyorsanız bunu kamuoyu önünde sormak gerekir.</p>
<p>Diğer bir konu da şu: İktidar CHP’nin tek partili dönemini, Atatürk ve İsmet İnönü dönemini çok açıkça suçluyor. Diyor ki siz o sırada dindar insanlara baskı yaptınız, eziyet ettiniz. Biz yumruğumuzu sıkıyorduk, dudaklarımızı ısırıyorduk bu baskılar altında falan. Şimdi CHP’nin yapması gereken şey buna tepki göstermektir. CHP hangi dönemde dindarlara baskı yapmış? Türkiye’de dindarım diyen insan ne zaman nerede baskı görmüş? Şimdi bizim kalkıp da kendimizi affettireceğiz dememiz doğru mu? Hangi suçun bedelini ödüyoruz biz? Daha önceki dönemlerde yapılan hangi kusurun kefaretini ödeyeceğiz biz CHP olarak? CHP laik bir partidir bunun anlamı da dine karşı olmak değil din ile devleti birbirinden ayırt etmektir. Atatürk’ün ilke ve devrimleri hiçbir şekilde dine karşı olarak yorumlanamaz. Bu ilkelerin esası dinin siyasi amaçlarla istismar edilmesinin önlenmesidir. Atatürk bunu defalarca söylemiştir. Ama öyle anlaşılıyor ki 1950‘den sonra adım adım gelişen siyaseti din eksenine sokmak veya dini siyasi amaçlarla istismar etme eylemi şimdi artık zirveye çıkmıştır. Dikkat edin iktidar partisi siyasetçilerine, herhangi bir konuda yaptıkları konuşmada dini içerikli cümle söylemediklerinin örneğini hemen hemen hiç bulamazsınız.</p>
<p>Şimdi düşünebiliyor musunuz? Türkiye’de herkes ürkeklik içine girdi acaba laikliği savunursam dine karşı bir tavır mı almış sayılırım diye. Alakası yok, hepimizin büyükleri ne kadar dindar insanlardı. Açıkça söyleyeyim benim babaannem Kuran’ı ezbere bilirdi. Yani hafızdı. bize bir kere Atatürk veya İsmet İnönü aleyhine bir tek kelime söylememiştir. Tam tersine “Allah’ım benim ömrümden al İsmet Paşa’ya ver” derdi, dinine bu kadar bağlı o insan. Hani dindarlara eziyet edilmişti ve dindarlar kümeslerde saklanıyordu? Herhalde kastedilenler dini istismar edenler. CHP bunların oyununa gelmemelidir.</p>
<p>Laiklik tehlikede değildir dediğimiz anda Türkiye’nin gerçeklerini tam görmüyoruz demektir. 4+4+4 yasası laikliği tehlikeye düşürmüyor mu? Okulların büyük bir çoğunluğu bir günde İmam hatip okulu oluyor. Bu nedir? Laik bir eğitim anlayışı mıdır? Milli eğitim bakanının daha önce yaptığı konuşmalar var. Türkiye laiklikten uzaklaşmalıdır ve bir din devletine doğru gitmelidir diyor. Siz bu insanı Milli Eğitim Bakanı yapıyorsunuz ne bekleyeceksiniz ondan? Nasıl bir eylem bekleyeceksiniz? Türkiye öyle bir hale geldi ki cumhuriyet değerlerini, laikliği, çağdaşlığı savunmak sanki tutuculuk, faşistlik, geri kafalılık, dinozorluk haline geldi. İnsanlar artık Atatürk devrimlerini göğsünü gere gere savunmaktan çekiniyor. Bir tanesi kalkıyor, teröristler tarafından kaçırılan CHP milletvekili diyor ki t”ek ulus kavramını tartışmaya açmak lazım”. Atatürk’ün en önemli eseri belki bu. Atatürk devleti kurarken ulus-devlet kurmuş. Aynen ABD anayasasını kuranlar gibi. Thomas Jefferson diyor ki biz ABD anayasasını hazırlarken bir ulus kurduk diyor. Türkiye’de de bir ulus kuruluyor Atatürk bunun başlangıç tarihini 19 Mayıs 1919 olarak belirtiyor. Biz bir ulus-devlet kurmuşuz, tüm etnik kökenlere, mezheplere saygımız var, fakat üst kimlik yani tüm alt kimliklere mensup insanların üst kimliği Türk milletidir. Dikkat edin google’a girin, bizim iktidardan, muhalefetten ünlü siyasetçilerin adını yazın, bakın bakalım hangisi son zamanlarda kaç defa “”Türk milleti” sözünü kullanmıştır? Bu millet bunu kabul edemez, gibi sözler söylüyorlar. Bu milletin adı yok mu kardeşim? Bu millet Türk milleti değil mi? Türk milleti demekten çekinir hale geldik. Atatürk’ün Türk milleti üzerine ne kadar çok konuşması vardır, devrimlerinin özü bu. Siz millet kavramını kaldırırsanız ortada devrimlerden pek bir şey kalmaz. Kalkıyor bizim milletvekilimiz çok ulusluluğu tartışmaya açalım diyor. Bir siyasi parti fikir kulübü değildir. CHP’nin bu olmadığını kim söyleyecek? “Efendim biz parti olarak aynı görüşleri paylaşmıyoruz ama o arkadaşın arkasındayız”. Şimdi bu ne anlama geliyor?</p>
<p>Bunlar izaha muhtaç şeyler. Şimdi bakın böyle durumlarda çok açık konuşmak lazım. Genel Başkan tabi ne söyleyeceğini kendisi daha iyi bilir ama bence böyle bir durumda söylenilecek şudur: “Bu arkadaşımızın söylediği sözler  bizim partimizin en temel görüşlerinden biri olan millet kavramına aykırıdır, ben partinin genel başkanı olarak diyorum ki, CHP her zaman Türkiye’de tek bir ulus olduğunu, onun adı da Türk milleti olduğunu kararlılıkla savunmuştur. Programımızda bu böyle yazıyor, bizim de partimizin görüşü budur, arkadaşımız son derece yanlış bir şey söylemiştir, iktidarın oyununa gelmiştir.”</p>
<p>Aynı lafı iktidar partisinden bir Grup başkan vekili söyledi 2 yıl önce, “Anayasadan Türk kelimesinin çıkarılmasına itirazımız yok” dedi. Peki, bunu başka  kim diyor? Türkiye ile ilgili rapor hazırlayan David Philips diyor. Dış boyutu da var bu işin. Hafife alınacak bir konu değil. Türk ulusundan vaz mı geçeceğiz? Kürdü, Boşnağı, Çerkezi, Arnavutu  ve diğerleri de dahil kalkıp da biz hepimiz Türk’üz diyemeyecek miyiz?</p>
<p>Anayasa çalışmalarında anayasanın 66.maddesi ile ilgili olarak bizim bir arkadaşımız, basının yazdığı doğruysa, demiş ki bunu tartışmaya açacağız. Yani anayasanın başlangıç bölümüyle cumhuriyetin temel ilkelerini de dikkate alarak Anayasada Türk milletine yapılan atfı tartışmaya açacağız. Nasıl olur bu ? Nasıl tartışmaya açarsınız? Diğer arkadaş diyor ki çok milletli, çok uluslu bir rejimi tartışalım. peki anayasamızın değiştirilmesi teklif edilemeyecek maddelerden biri olan 3. Maddesi ne diyor? Devletin ülkesiyle milletiyle bölünmez bütünlüğünden bahsediyor. Milletleriyle demiyor. Anayasanın değişmez maddeleri içinde tek millet kavramı var. Meclise bugün giren tüm milletvekilleri bu anayasaya sadık olacaklarına yemin ediyorlar. Siz yemin ettiğiniz anayasanın en temel maddesini tartışmaya açalım, kaldıralım diyorsunuz. bunlar kabul edilemez.</p>
<p>Din konusu da aynı şekilde. Üniversitede türbanı biz çözeriz dedik, çözdük. Ne oldu? Türkiye şimdi daha mı demokratik oldu, daha mı laik oldu? Bu konuda anayasa mahkemesi kararı yok muydu? Var. Bu kararın alınması için CHP müracaat etmemiş miydi? Etmişti. Anayasa mahkemesi bizim müracaatımıza hak vermemiş miydi? Bu konuda karar almamış mıydı? Almıştı. Anayasa mahkemesinin kararını yok saydık ve YÖK bir karar aldı ve uygulamaya yeşil ışık yaktı. Hukukun temel kurallarından biri olan yargı kararlarına uyulması gerektiği kuralını herkes bir tarafa bıraktı, fiili durum yaratıldı. Şimdi biz buna öncelik yaparak doğru bir iş mi yaptık? “Biz vatandaşın dini duygularına saygı gösteriyoruz sonuna kadar. Ben dindar kesimin beklentilerini yerine getireyim” diye partimizin 90 seneden beri sürdürdüğü laik politikaları bir tarafa mı bırakacağız?</p>
<p>Ecevit oyunu %42’ye yükseltirken dindar vatandaşlardan af dileyeceğiz mi demişti? Öyle mi yükseltti CHP’nin oyunu? Şimdi oyumuzu dini istismar eden çevrelere taviz vererek mi yükselteceğiz? Hepimiz biliyoruz ki, CHP’nin başında olan İsmet Paşa, son derece dindar bir insandı. Ama hiçbir zaman dini siyasete alet etmemiştir.</p>
<p>Türk halkını dindarlık ölçüsü dünya ülkeleri arasında en ön sıralarda geliyor. Bu kadar dindar olan bir ülkede siz mütedeyyin kesim diyorsunuz. Dindarları mı kastediyoruz yoksa dini istismar edenleri mi? Dindarları kastediyorsak onlardan bir “kesim” diye söz etmemiz doğru değil. Kastettiğimiz dini istismar eden kesimse bizim dini istismar eden kesime verecek tavizimiz yok. Biz her zaman vatandaşlarımızın dini duygularına saygı gösterdik. Kimden niçin af dileyecekmişiz? Hangi CHP lideri dini değerlere karşı, bu değerleri küçümseyen, aşağılayan bir söylem kullandı? Hiçbir zaman.</p>
<p>Öte yandan, bir terör örgütü elinde silahla siyasi çözüm dayatıyor, anayasa değiştirtmek istiyor diye cumhuriyetin bütün değerlerini, 90 yıldır savunduğumuz bütün değerleri bir tarafa bırakacak olursak, çocuklarımıza, torunlarımıza bunu anlatamayız, hesap veremeyiz. Eğer bazıları “Benim kanaatimce CHP’nin temel ilkeleri yanlıştır.” Diyorsa buna saygı duyarız. Ama o zaman gidersiniz başka bir parti kurarsınız. Sizin değerlerinizi savunacak parti gider halka derki CHP’nin değerleri yanlıştır, benim değerlerim budur, ben Türkiye’yi çok uluslu yapacağım. Türk milleti demiyorum” Ondan sonra bakalım kaç oy alıyorsunuz? Hem CHP’liyim diyeceksiniz, hem de çok ulusluluğu tartışalım diyen adamın arkasından gideceksiniz. Neticede benim gördüğüm kadarıyla bu böyle gidemez. Bugün yaşadığımız durumun bedelini insanlarımız kanıyla ödüyor. Canıyla ödüyor. Bu cumhuriyeti kuran insanlara karşı çok büyük bir borcumuz var. Biz bunları sineye çekelim, ona ayıp olmasın, insanlar kırılmasın diyemeyiz. Hükümete yetki verdik mecliste, niye PKK’yı Irak’tan tasfiye edemiyorsun diyemeyeceğim ama bunun bedelini benim insanlarım hayatıyla ödeyecek. Bunu diyemezsem ben kendime saygımı kaybederim. Bunu söylemek zorundayız. “Ben dış ülkelerin etkisi altında kalmak zorundayım, onları karşıma alamam” diyorsanız çekileceksiniz, sizin yerinize Türkiye’nin çıkarlarını kimseden korkmadan savunacak ve gereğini yapacak insanlar gelecek.</p>
<p>Her zaman dış etkiler olmuştur Türkiye’de. Biz Kıbrıs harekatını nasıl yaptık? Ecevit nasıl yaptı? Benim gözümün önünde ABD dışişleri bakan yardımcısı Sisco geldi ne kadar büyük baskılar yaptı, hepsine direndik. Demirel nasıl direndi? ABD kongresi Kıbrıs harekatından sonra karar aldı ve Türkiye’ye askeri ambargo uygulamaya başladı. Birkaç gün sonra Dışişleri Bakanımız Ankara’daki ABD büyükelçisini çağırdı ve dedi ki 48 saat sonra Türkiye’deki bütün askeri üslerden yararlanmanızı sona erdiriyoruz. Kelimenin gerçek anlamıyla ABD büyükelçisinin ağzı açık kalmış, hiç böyle bir şey beklemiyor Türkiye’den. ABD tüm dünyadan bilhassa SSCB’deki istihbaratının %60‘ını Türkiye’den sağlıyordu. Demirel yaptı bunu. Bu insanların hakkını vermek lazım.  Hatalar olabilir ama devletin temel çıkarları söz konusu olduğu zaman bu ülkede direnmesini bilen insanlar olmuştur. Şimdi de bu yapılmalı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2944/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>BEA TV &#8211; 23 Ağustos 2012 &#8211; Onur Öymen’le mülakat</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2943</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2943#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 27 Aug 2012 13:32:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2943</guid>
		<description><![CDATA[Terör Türkiye’de can alamaya devam ediyor. Çok sayıda askerimiz şehit oluyor, çok sayıda vatandaşımızı teröre kurban veriyoruz. Bunlar kendi siyasi amaçları için masum insanları, çocukları katletmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.
Teröre doğru teşhis koymalıyız, nereden kaynaklanıyor, niçin oluyor? Bunun çaresini de serin kanlılıkla düşünmek ve bulmak gerekir. Bunu yapmak çok zor değil ama siz sadece güncel olaylara [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Terör Türkiye’de can alamaya devam ediyor. Çok sayıda askerimiz şehit oluyor, çok sayıda vatandaşımızı teröre kurban veriyoruz. Bunlar kendi siyasi amaçları için masum insanları, çocukları katletmekte hiçbir sakınca görmüyorlar.</p>
<p>Teröre doğru teşhis koymalıyız, nereden kaynaklanıyor, niçin oluyor? Bunun çaresini de serin kanlılıkla düşünmek ve bulmak gerekir. Bunu yapmak çok zor değil ama siz sadece güncel olaylara endekslenirseniz, sadece terörü lanetler, sadece terör cenazelerine katılarak tepkinizi gösterirseniz bunlar terörü önlemeye yetmez.</p>
<p>Gaziantep’teki terörist saldırının mesajı şu: şimdiye kadar terör olmayan yere de terörü yayabiliriz, sadece askerleri değil, sivil hedefleri de vurabiliriz, her yerde bizim toplumu sarsacak bir eylem yapma gücümüz, imkanımız vardır . Devletin olanakları, istihbaratı, gücü, bizim Türkiye’nin herhangi bir yerinde eylem yapmamamızı engelleyemez. Siz bizim taleplerimizi yerine getirmezseniz biz bu eylemleri sürdürürüz.</p>
<p>Bazen bir eylem oluyor halk tepki gösteriyor, birkaç gün sonra unutuluyor. Yeni bir eylem olana kadar, nasıl uzlaşırız, dağdakiler kardeşlerimizdir, yok efendim barışçı bir çözümü nasıl buluruz diye düşünülüyor. Yeni bir eylem olunca yine teröre tepki doğuyor. Birkaç gün sonra unutulunca yine bir yumuşama dönemi başlıyor. Bu sarmaldan kurtulmak lazım.</p>
<p>Türkiye’de gündem çok çabuk değişiyor. Birkaç gün önce olan olayları unutuyoruz. Şemdinli’de olan olayları unuttuk. Çukurca’da olan olayları unuttuk, oradaki karakolumuzun basılmasını unuttuk. Bunlar yanlış şeyler. Terörü daima bir bütünlük içinde göreceksiniz. Bir olayın etkisiyle düşünmeyeceksiniz, sürekli olarak nasıl çare buluruz diye düşüneceksiniz. Bu bir kriz yönetimi gerektiriyor. Maalesef hükümet uzunca bir zamandan beri kriz yönetimi konusunda yeterince başarılı olamadı. Kriz nasıl yönetilir bunu tam kestiremiyorlar ve bu krize yol açan aktörleri, özellikle sayın başbakanın da dediği gibi bu krizi körükleyen, destekleyen dış çevreleri, ülkeleri açıkça karşılarına almaktan çekiniyorlar. Bunu yapamadığınız sürece terörle mücadelede başarılı olmak zordur.</p>
<p>Basın da bu havayı yaratıyor. Bak işte cenazede bir araya geldiler, ne iyi oldu, bir araya gelseler bunu çözerler falan. Bence bunlar son derece yanlış izlenimler ve değerlendirmeler. Terörle mücadele hükümetin görevi. Siyasi partilerin görevi değil. Siyasi partilerin emrinde istihbarat gücü yok, polis gücü yok, asker gücü yok.  Siyasi partiler ancak fikir verebilirler, uyarırlar, denetlerler, eleştirirler. Bir araya gelseler ne konuşacaklar? Şu dağda şöyle bir tedbir alın mı diyecekler? Bir tek şey olabilir ki, esas kaygı verici olan şey de odur: siyasi partiler  bir araya gelsin görüşelim denmesinin bir tek anlamı var: biz teröre mücadele ile değil de müzakere ile çare arayalım, siyasi çözüm bulalım. Aynen bazı yabancı ülkelerin Türkiye’ye dayatmaya çalıştığı gibi&#8230; Terörün hangi talepleri yerine getirirsek, hangi siyasi tedbirleri alırsak, hangi tavizleri verirsek, anayasada hangi değişiklikleri yaparsak bunları tatmin ederiz ve terörden vazgeçirebiliriz. Bu bence son derece yanlış bir yaklaşım. Dünyada bunu böyle yapan yok. Dünyada hangi ülke terörü müzakere yöntemiyle bitirmiş? Terör mücadele yöntemiyle bitirilir ancak. Terör bittikten sonra alınacak tedbirler vardır, gerekirse af düşünülür, başka şeyler düşünülür ama terör bitmeden, teröristler silahla size siyasi çözüm dayatma ısrarından vazgeçmeden çözüm bulunamaz. Türkiye’ye bunu dayatmak isteyenler Türkiye’nin temel çıkarlarından teröristlerin istediği doğrultuda vazgeçmesini isteyenlerdir. Diyorlar ki siyasi çözüm bulun. Ne demek bu? Ne istiyor teröristler? Efendim kendi parlamentomuz olacak, kendi hükümetimiz olacak, kendi askeri gücümüz olacak, ekonomimiz olacak, spor teşkilatımız olacak, yani devlet içinde devlet olacağız, bunu kabul edin diyorlar, ki terör bitsin. Bunu kabul etmeyeceksek bunlarla nasıl, niçin masaya oturacaksınız? Masaya oturalım dediğiniz siyasi partilerden bir tanesi geçen gün televizyonlarda da gördük, terörle kucak kucağa. Bir yerde mecliste terörün sözcüsü gibi. Onlarla masaya oturarak ne yapmayı amaçlıyorsunuz? Olsa olsa onların dile getireceği teröristlerin taleplerini müzakere edelim demektir bu. Başka ne anlama gelir? Örneğin, nedir BDP ile MHP’nin ortak noktası? Mecliste bir araya geldiler diyelim bunlar neyi konuşacaklar? CHP ile BDP’nin ortak noktası var mıdır? Bence olmamalıdır. AKP ile nedir ortak nokta? Bir araya gelme fikri öyle bir mucizevi çözüm getiriyor ki, insanın aklına, bu siyasi liderler bir araya gelseler bu iş çözülecek. Nasıl çözülecek acaba?</p>
<p>Oysa söylenmesi gereken şudur: Siz Kuzey Irak’a harekât yapmak için Meclisten yetki aldınız neden hala yapmıyorsunuz? Neden kara harekatı yapmıyorsunuz, Kandil’i temizleyemiyorsunuz? Bunu demek için partilerin toplanması mı gerekiyor? Bunu herkesin yaptığı gibi, medyalar önünde de söyleyebilirsiniz. Muhalefet bunu yapar. Muhalefetin siyasi partiler bir araya gelsin demesinin bir tek anlamı olabilir benim anlayışına göre, gelin bir siyasi çözüm üzerine anlaşalım. öyle talepleri var ki PKK’lıların, onları yerine getirirsek bakarsınız ateş keserler, terörden vazgeçerler. Bunu mu demek istiyorsunuz? Muhalefet partisine düşen görev bu mudur? Üstelik terörü destekleyen bir siyasi parti ile masaya oturmayı nasıl önerirsiniz? İspanya’da terörü destekleyen parti vardı Herri Batasuna, İspanya’da hangi siyasi parti bunlarla masaya oturdu, kim bunlarla çözüm aradı? Tam tersine İspanyol Yüksek Mahkeme hakimi Baltazar Garzon, bu partiyi kapattı ve sorumlularını mahkum etti. Siz nasıl terörü bu kadar açıkça destekleyen bir parti ile çözüm arayalım dersiniz?</p>
<p>Şu anda Türkiye’deki durumun dünyada hiçbir benzeri yoktur. Bir komşu ülkeden terörist saldırı olacak, terörist saldırıya uğrayan ülke, oradaki terör üslerini bertaraf etmek için harekete geçmeye kalkıştığında bir büyük devlet diyecek ki yapamazsınız. Böyle bir şeyin dünyada örneği var mı? Bunu kimse söyleyemiyor. Çünkü bunu söylediğiniz zaman yapılan bu haksızlığa direnmeniz lazım. Diyeceksiniz ki, komşu ülkeden benim ülkeme terörist saldırı oluyor ben onu bertaraf etmek için hukuki gerekçem var, meclisten yetki almışım ama bir kara harekatı yapamıyoruz.  Yapamıyoruz çünkü ABD sizin bir kara harekatı yapmanızı engelliyor ve siz de ABD’ye hayır diyemiyorsunuz, cesaretiniz yok. ABD’ye başka sebeplerden ihtiyacınız var. ABD kara harekatı yapmayın, size hava istihbarat yardımı veriyoruz diyor. Dünyada hangi terör eylemi sadece hava harekatı ile bitirilmiştir? Bir tane örnek var mı? Yani 2007- 2008 yılından beri hava harekatı yapıyorsunuz, terörün karargahını vurabildiniz mi? Belli ki,  aldığınız istihbarat sizin can alıcı hedefi vurmanızı sağlayacak nitelikte değil. Sizin elinizde yetki var, imkan var, askeri gücünüz var, bundan önceki hükümetler  döneminde Irak’a 32 kere kara operasyonu yapıldı  ve PKK bitme noktasına getirildi. 2002 yılında bizim 1 yılda verdiğimiz şehit sayısı altıydı.  Şimdi ayda verdiğimiz şehit sayısı bunun birkaç misli. Niye o zaman o noktaya gelmiştik de şimdi yapamıyoruz bunu? Çünkü o zaman biz kara operasyonu yapıyorduk. itiraz eden devletler çıkıyordu, tepki gösterenler oluyordu, basında eleştiride bulunanlar oluyordu ama Türk hükümeti hiç bunlara kulak asmadan operasyonu yapabiliyordu. Şimdi niye yapamıyoruz? Bir kere yapmaya kalktı Türkiye, 2008 yılında ve hemen ABD müdahale etti. ABD savunma bakanı demeç verdi, derhal askerlerinizi geri çekin, yoksa hava istihbaratını da keseriz dedi. Düşünebiliyor musunuz? Buna hayır diyecek kimse yok. Muhalefet, biz size Mecliste bu yetkiyi verdik niye kullanmıyorsunuz, diyecek. Bunu diyeceğimize biz diyoruz ki gelin siyasi partileri masanın etrafını oturtalım ve bu işi çözelim. Yani hangi tavizleri istiyorlar bakalım, anayasada yasalarda ne yaparsak bunlar tatmin olur, bunu araştıracağız.</p>
<p>Eğer sayı başbakan yabancı ülkelerin engellemesine göğüs gererek, Kuzey Irak’ terörün kökünü kazıyacak, merkezini bertaraf edecek bir harekata karar verirse, onu eyleme geçirirse o zaman bütün vatandaşlar başbakana destek olur. Kim der  ona efendim sakın yapmayın bırakın terör orada yaşamaya devam etsin. Burada konuştuğumuz sonunun bir adım ötesi de var. ABD niçin hayır diyor? Türkiye’ye kötülük yapmak için mi, yoksa orada başka menfaatler mi var? Bunu bizim doğru anlamamız lazım. ABD orada terörün varlığını sürdürmesini nasıl göze alabiliyor? Belli ki Türkiye bir harekat yaparsa Kuzey Irak’taki dengelerin değişeceğini düşünüyor. Barzani’nin etkinliğinin azalacağını, Barzani’nin Kerkük üzerindeki projelerini hayata geçirmeyeceğini düşünüyor. ABD’nin Kuzey Irak üzerinden bütün bölgeye, özellikle İran’a yönelik stratejik hedeflerine zarar vereceğini düşünüyor. ABD niçin Türkiye’nin  Kıbrıs’a çıkmasını istemiyordu? Oradaki Türklerin ölmesini mi istiyordu ABD?  Hayır. Kıbrıs’ta başka stratejik menfaatleri var. Kıbrıs bütün Orta Doğu için stratejik bir ada. Türkiye’nin o stratejik adada etki sahibi olmasını istemiyordu. ABD ve İngiltere’nin bölgeye yönelik faaliyetlerini kısıtlayıcı bir rol oynamasını istemiyordu. Aynı şekilde Kuzey Irak’ta Türkiye’nin ABD’nin uzun vadeli, stratejik menfaatlerini bozucu bir rol oynamasını istemiyor. Onun için terörün orada varlığını sürdürmesini göze alıyor. Dünya’nın neresinde var böyle bir şey? Stratejik menfaatleriniz gerektiriyor diye siz bir ülkenin bir bölgesinde terörün varlığını sürdürmesine karşı çıkmayacaksınız ve Türkiye de buna bir şey demeyecek.</p>
<p>Obama ile görüştüğünüz zaman başbakan bunu anlatacak, diyecek ki bu çok ciddi bir iş, ben artık halkıma anlatamıyorum, sizin bizim oradaki terör örgütünü bertaraf etmemizi engellemenizi halka anlatamıyorum. Bakı vaktiyle %53 olan Türk halkının ABD’ye desteği, bugün %9’a düştü, desteği kaybediyorsunuz. Türkiye’nin dostluğunu kaybediyorsunuz. Ben ne dersem diyeyim Türk halkı sizi destekleyemez. Siz neden bizim terörle mücadelemize engel oluyorsunuz? Bunu soracaksınız. Bazıları diyor ki 1 Mart tezkeresini kabul etseydik, 10-15 km girecektik Irak’ın Kuzeyine, terörle mücadelede başarılı olacaktık. O müzakereler sırasında bile ABD hiçbir aşamada Türkiye’nin Kandil’e kadar gidip de PKK’yı tamamen tasfiye etmesine razı olmamıştı. Tek razı olduğu şey sınırın birkaç kilometre içerisine girmemiz yani terörle yan yana yaşamamız. 300 km’lik bir sınırda terörle yan yana yaşarsanız nasıl o 300 km’yi tutacaksınız? Niye oradaki terörü tamamen bertaraf etmeyelim? Bunu söyleyecek cesarete sahip insan  çıkmıyor ortaya. Muhalefet, basın bunu söyleyecek. Bugün bir ABD heyeti Türkiye’deydi. Bu konuyu görüşüyorlar, Bunu niye soramıyorsunuz? En üst düzeyde konuşulacak konu budur.</p>
<p>Vaktiyle, bizim zamanımızda muhalefet soruyordu bunları. Biz bunu kaç defa mecliste dile getirdik. CHP olarak yılarca dedik ki elinden silahı bırakmayan, silah zoruyla siyasi çözüm dayatmaya çalışan, hatta anayasayı değiştirmeye çalışan bir örgütle müzakere edilmez mücadele edilir dedik. Yani hiçbir aşamada bizim dönemimizde, Sayın Baykal’ın genel başkan olduğu dönemde, biz terörle müzakereye razı olmadık. Ama şimdi bakıyoruz terörle müzakereye razı olunabileceği mesajları veriliyor. Bunlar bizi rahatsız ediyor. Terör tamamen bitmeden sanki bir genel af çıkarılabilirmiş izlenimi yaratılıyor,  öze ilişkin taviz verilebileceği izlenimi yaratılıyor. Verilecek bazı tavizlerle terörün yatıştırılabileceği, teskin edilebileceği düşünülüyor. Siz her taviz verdiğinizde terör daha da artıyor. Dediler ki Kürtçe televizyon olsun bakın terör nasıl bitiyor, oldu işte bitti mi? Buna benzer kaç tane taviz verildi ve terör bitmedi daha da arttı. Af çıkartsanız daha da artacak. Ben örnek verdim mecliste, dedim ki, Franko’nun ölümünden sonra İspanya’da teröristlere af çıkarıldı. Bundan 4 yıl sonra terör 10 misli arttı.</p>
<p>Hükümetin izlediği politika şu: terörle Türkiye’de mücadele edelim, Kuzey Irak’ta da hava operasyonları ile ne yapabileceksek yapalım, ABD istihbaratından yararlanalım, ama ABD engellediği sürece bir kara operasyonu yapmayalım. Irak’ı da fazla zorlamayalım. Aslında Kuzey Irak’tan terörü bertaraf etmek Irak Hükümetinin görevi. Şimdi siz bana bir ülke gösterin, desin ki Irak’ın Kuzey Irak’ta PKK’yı tasfiye etmemesi son derece yanlıştır, uluslararası hukuka aykırıdır, BM kararanlarına, Irak anayasasına aykırıdır, Irak hükümetini kınıyoruz, diyen bir ülke çıkıyor mu? ABD, İngiltere, herhangi bir Avrupa ülkesi çıkıyor mu? Türkiye Nuri Bilge Ceylan’ın söylediği gibi güzel ve yalnız bir ülkedir. Biz Kurtuluş Savaşında da yalnızdık. Kim bize destek oldu ki? Türkiye’nin coğrafyası bizi yalnızlığa yönlendiriyor çünkü her devletin bölge ile ilgili başka menfaatleri var. Bölgemizde petrol var, değerli su kaynakları var. Rusya hariç, Avrupa’da toprakları en büyük ülke Türkiye. Ülkemiz nüfus açısından Almanya’dan hemen sonra geliyor. Böyle bir ülkenin tam bağımsız ve egemen olması kimsenin tatlı rüyası değil.. Daima bir sorunu, bir gailesi olmalı Türkiye’nin. Kıbrıs, Ermeni Meselesi, Kürt Meselesi, Patrikhane Meselesi. Her gün bir sorunu olacak ki Türkiye’yi sıkıştırmak istediğiniz zaman bunu kullanacaksınız.</p>
<p>Kimse Türkiye’nin tam anlamıyla egemen, bağımsız, meselelerini kendi çözen, barışçı, kimsenin topraklarına gözü olmayan ama kimsenin de kendi topraklarına yönelik saldırıda bulunmasına göz yummayan bir ülke olmasını istemiyorlar. Sayın Başbakan Irak Başbakanı Maliki’yi sürekli olarak suçluyor ama dikkat edin bu suçlamalardan hiçbirinde niçin Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmiyorsunuz yolunda bir eleştiri yok. Niçin Şiilerle Sunniler arasında eşit davranmıyorsunuz? Haşimi’yi niçin cezalandırmak istiyorsunuz? Tamamen Irak’ın iç politikasıyla ilgili laflar. Orada Barzani’yi el üstünde tutuyoruz. Barzani’nin elinde askeri güç var. Dünyada hangi ülkede birden fazla ordu var? Orada Irak ordusu var, Barzani ordusu var, Talabani ordusu var, Şiilerin ordusu var. Almanya da federal devlet, Bavyera ordusu var mı? ABD de federal devlet, Kaliforniya ordusu var mı? Herkes Irak’ta bunca orduyu meşru görüyor. Bir tek Lübnan’da var, bir Lübnan ordusu var, bir de Hizbullah’ın ordusu var Şii. Hizbullah’ın hem mecliste milletvekilleri var hem de arazide ordusu var. İşte bu bölgenin gariplikleri bunlar. Suriye’de de aynı şey oluyor. Suriye’de bir Suriye ordusu var bir de oradaki Kürtlerin PKK yanlısı, silahlı gücü var. Böyle bir devlet olur mu?</p>
<p>Bunları konuşmak lazım. Ama biz sadece hangi tavizi verirsek Kürt militanları, PKK’yı tatmin ederiz, bunu tartışıyoruz. Aynen Kıbrıs’ta neyi verirsek Kıbrıs meselesini çözeriz bunu tartıştığımız gibi. Ver ve kurtul politikası budur. Kıbrıs’ta ver ve kurtul lobisi vardı. Bu Kürt konusunda da ne isterlerse verelim de bu işten kurtulalım. Ermeni konusunda, Patrikhane konusunda ne isterlerse yapalım kurtulalım. Şunu bileceksiniz siz verdikçe karşınızdakiler daha fazlasını isterler. Sizin vereceğiniz tavizler bitmez. Bunu anlamak için biraz tecrübe lazım. Ama bazı insanlarımız da düzenimiz bozulmasın, varsın ülke temel konularda taviz versin diyor, işte bu yanlıştır. Milli çıkarlara sahip çıkmak hepimizin görevidir. Kim engel oluyorsa Türkiye’nin Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmesine ona kulak asmayın ülkenin çıkarının gereğini yapın. Yapamayacaksanız meclisten niye yetki aldınız? Bunu yapacak gücünüz yok idiyse, cesaretiniz yok idiyse niçin meclisten yetki aldınız? Şehit haberleriyle sarsılıyoruz kaç ocağa ateş düşüyor Türkiye’de bunu görmek lazım.</p>
<p>Sinekleri tek tek öldürerek bataklığı kurutamazsınız. bataklığın kendisini kurutmanız lazım. Dünyada bana bir tane örnek gösteriniz efendim şu ülkede de bu işler böyle oldu diye. Bir ülke komşusundan gelen terörle mücadele etmek istiyordu büyük devletler engel oldular, var mı böyle? Geçmişte örneği var, Girit’de böyle olmuştu. Osmanlılar 1897 savaşını kazanıyorlar, savaşın galibi Osmanlılar ama sonra  Girit’de siyasi ayaklanmalar oluyor, köyleri basıyorlar, Türkleri öldürüyorlar, Türk ordusu bunlarla mücadele etmeye kalkışınca büyük devletler engel oluyor. İstanbul hükümetine büyük baskı yapıyorlar ve tavize zorluyorlar. En sonunda orada Türkyie’nin sadece bayrağı kalıyor, ondan sonra o bayrak da kalkıyor. Girit elimizden böyle çıkıyor. Girit’in kaybı büyük devletlerin silahlı ayaklanmalara karşı Türkiye’nin kendini korumasına engel olmalarının sonucudur. Yoksa bizim kaybettiğimiz bir savaşın sonucu değil. Asilerle, silahlı ayaklanmacılarla Türkiye’nin mücadele etmesini istemiyorlar.</p>
<p>Şimdi PKK’yla masaya oturalım da terörü çözelim diyenler var. Böyle bir şey olabilir mi? İnsanın aklına saygılı bir davranış mı bu? Bir parti terörle içli dışlı olmakta hiçbir mahsur görmüyor, onların bütün görüşlerini paylaştıkları belli. Bu olacak iş mi ? İspanya’da ETA terörünü desteklediği için kapatılan Herri Batasuna partisinin mensupları bile teröristlerle böyle sarmaş dolaş olmadılar. Siz ne yapmak istiyorsunuz? Dediğim gibi işin esasına bakmak lazım. Türkiye’nin kendini terörden korumasını engelleyen kimse esas onunla konuşmak lazım. ABD Kuzey’den Irak’a bir cephe açmasına izin vermediğimiz için bizi terörle terbiye ediyor, cezalandırıyor mu diyeceğiz? ABD terörün bize saldırmasına göz yumuyor çünkü biz onun istediğini yapmadık. bu ne demek? ABD’nin hakkı mı vardır bunu yapmaya? 1 Mart Tezkeresini kabul etmeliydik diyenler ABD’nin bu konuda hakkı olduğunu mu düşünüyor? Yani biz 1 Mart tezkeresini reddettiğimiz için Amerika bizim Kuzey Irak’ta terörle mücadelemizi engelleme hakkı mı kazanıyor? Bir müttefik ülke başka bir müttefik ülkenin terörle mücadelesini engelleyecek, bu akla aykırı. Nasıl bunu düşünebilirsiniz? Bu meclisin bileceği bir iş.</p>
<p>Hava istihbaratıyla bir sonuç alınabilseydi terör artacağına azalırdı, biterdi. Demek ki hava operasyonu yetmiyor. Peki bizim niye milli istihbarattan aldığımız hedefler yok? Niye biz kendi istihbaratımızla yapamıyoruz Kuzey Irak’taki operasyonlarımızı? Biz hiçbir ülkeye bilgi vermese bile kendi tespit ettiğimiz hedefleri havadan da olsa vurma hakkına sahip miyiz değil miyiz? Şimdi Irak’ta ABD yok. Genel Kurmay başkanı diyor ki Kandil’e operasyon için hükümet karar verecek, ABD izin verecek, halkımız da oradaki olacak kayıpları göze alacak. Peki ABD’nin izin vermesi ihtiyacı nereden çıkıyor? Irak’ta şu anda ABD askeri de yok. Hani Irak demokratik olmuştu? Demek ki Irak’ta söz sahibi olan Irak hükümeti değil,  ABD. O zaman Irak hükümetinin bağımsız bir devlet olduğu iddiası nereden kaynaklanıyor? Demek ki Irak bağımsız değil. Yani diyeceğim bu konuda tartışılması gereken çok şey var ama insanların bunları tartışacak cesareti yok.</p>
<p>Cinayet işleyen insanları desteklemek, onların sözcülüğünü yapak bir suç değil mi? Böyle bir şey olabilir mi? Bunu nasıl sineye çekiyorsunuz? Bunlarla  hükümetin temsilcilerinin Oslo’da masaya oturmaları normal mı? Bu yapılacak iş midir? Karşınızdaki binlerce insanın ölümünden sorumlu. Siz bunlarla masaya oturarak neyi amaçladınız? Biz bunları nasıl tatmin edersek terör meselesi çözülebilir, bu mu sizin politikanız? Büyük devletlere söz geçiremiyorsunuz, bunu yapacak gücünüz olduğu halde bunu kullanamıyorsunuz, bulduğunuz çareler siyasi çözüm yani terörü tatmin etmek. Teröristlerin bazı taleplerini yerine getirerek terörü bitirmek, işte bitiremediniz. Demek ki doğru yöntem değilmiş. Hatayı da kabul etmek lazım.</p>
<p>Vatandaşların da duruşunu ortaya koymaları lazım, Türkiye ne kadar demokratik bir ülkeyse, ne kadar demokrasi kaldıysa, herkes tavrını ortaya koymalı. Bu konuştuklarımızı niçin diğerleri söyleyemiyor, niçin gazeteciler yazamıyor, niçin televizyon programları, sizin gibi birkaç kanal hariç, bunları söyleyebilecek insanları ekrana çıkartmıyorlar? Niçin ekrana çıkanlar hükümeti üzmeyecek laflar söylemek zorunda hissediyorlar kendilerini?</p>
<p>İki ay oldu uçağımız düşeli ve iki aydan beri bunu kimse açıklamıyor. unutuldu ve şehit olan pilotlarımız maalesef şehit olduklarıyla kaldılar. Bunun sebebini bile anlayamadık. Füzenin izine veya uçaksavarın izine rastlayamadık. Teknik arıza mı, pilot hatası mı? Suriye vurduysa onun iddiası bu, biz kanıtlayamıyoruz. Mermi deliği olur parçalarda. Bizim kendi tespitlerimiz yok mu? Bu kadar parça bulundu, pilotlarımızın cesetlerini bulduk, hiçbirinde bir iz yok mu? Unutuldu.</p>
<p>Türkiye’nin Suriye’deki çatışmalara taraf olması  son derece yanlıştır. BM kararı yok elimizde. Sizden daha fazla orada taraf haline gelen ülke yok. Niçin Mısır ya da başka bir ülke devreye sizin kadar girmiyor? Sizin hedefiniz Orta Doğu’ya nizam vermek. Osmanlı etkisi yaratacağız bölgede, Sünnileri iktidar yapacağız Şiiler yerine, ABD kongresine sunulan raporlarda var. Türkiye’nin hedefi orada Müslüman Kardeşleri iktidar yapmak. Bizim görevimiz mi bu? Kısa bir sürede Esad gidecek, Müslüman Kardeşler iktidar olacak, Türkiye’yle içlidışlı ilişkiler kuracaklar falan. Bir de baktı ki öyle değil durum. Birçok muhalif grup çıktı ortaya. Cihatçılar, Al Kaide, Kürtler, PYD, vs. Bu çatışmalar yarın bitse kimin iktidar olacağını kestiremezsiniz. Muhalefet tek bir vücut halinde değil. Devrimci Suriye Ordusu diyorsunuz, bir de bakıyoruz ki orada paralı askerler var. El-Kaide var. El-Kaide terör örgütü orada silahlı mücadele yapanların içinde. Biz muhalefeti destekliyoruz derken El-Kaide’yi de mi destekliyoruz?</p>
<p>Suriye’de kimyasal silahlar var. Yetkililer dediler ki biz bu silahları muhaliflere karşı kullanmayacağız ama bir ülke bize karşı saldırıya girişirse ona karşı kimyasal silah kullanacağız. Açık bir tehdit. ABD diyor ki kimyasal silah kullanacağını görürsek müdahale ederiz. Kimyasal silah faktörü var. Bu işten en çok etkilenmesi gereken ülke İsrail. İsrail hiç parmağını oynatmadan bütün bu gelişmelerden menfaat sağlıyor. Ezeli rakibi olan Suriye perişan oldukça bundan İsrail kazançlı çıkıyor.</p>
<p>Dünyada BM’in Kimyasal Silahları Yasaklama Sözleşmesi var. Kimyasal Silahları yasaklama sözleşmesini imzalamayan ve onaylamayan ülkelerden biri Suriye’dir. İmzalamayan ve onaylamayan 7 ülke var. 3’ü bölgemizde. Biri Suriye, biri Mısır biri de İsrail. Niye imzalamamışlar? Kimyasal silahların gerektiğinde kullanılabileceği düşünülüyor çünkü. Bu kadar tehlikeli bir durum var Suriye’de. İran ve Irak’ta durum böyle değil. Tüm bunları düşünerek Türkiye mesafe koyacak, geri adım atacak. Bu kadar bu işlerin içine girmeyecek. Kamplara gelen mülteciler 100 bini bulursa Türkiye müdahale eder diyor Dışişleri Bakanı. 70 bini bulmuş zaten.</p>
<p>Daha fazla veya daha az. bakın I. Irak Savaşı sonrasından Saddam Hüseyin Kuzey’e doğru harekat yaptı. 14 gün içinde Türkiye’ye 460 bin Iraklı mülteci geldi ve 1 yıl Türkiye’de kaldılar. Kimse o zaman Irak’ı dümdüz ederiz demedi. Diyeceksiniz ki bu mülteciler yalnız Türkiye’nin meselesi değil. Diğer devletlere diyeceksiniz ki, madem ki siz orada Esad’a karşı ayaklanmacıları destekliyorsunuz  o zaman bu mültecilerin de sorumluluklarını paylaşın, alın bir kısmını kendi ülkenize götürün. Katar, Suudi Arabistan, ABD, Avrupa ülkeleri kabul ediyor mu bu mültecileri? Bakın Birinci Körfez Savaşından sonra Irak’tan 460 bin mülteci geldi. Bir çoğu Bati ülkelerine gitmek istediler. Tüm Batı ülkelerinin kabul ettiği toplam mülteci sayısı 1.000‘dir. onu da seçerek aldılar. Doktor, mühendis, kimyager, dişçi falan. 459 bini Türkiye’de kaldı. Siz şimdi niye diyemiyorsunuz ki alın mültecileri, yükü paylaşın diye? Neden? Bunlar tecrübesizliktir. Dış politikada tecrübe lazım. ABD 5 milyon dolar vermiş, bununla barındıracaksınız 100 bin kişiyi. Kamu düzenini bozuyorlar, bütün cankurtaranlar bunlara tahsis edilmiş, bir vatandaş yaralanmış cankurtaran yok. Taksiye biniyor, parasını ödemeden iniyor, Erdoğan’a gidin o ödesin diyor. Polisle orada çatışmaya giriyor. Türk bayrağını indiriyor, kendi bayrağını çekiyor. Bunları zaptı rapta almak lazım.</p>
<p>Türkiye ne yapmalı? Bir, bu çatışmalara Türkiye taraf olmaktan vaz geçecek. İki, kampları kontrol altına alacak. Üç, uluslararası hukuka uygun olarak diğer ülkelerle birlikte hareket edecek. Dört, kendine yönelik teröre öncelik verecek ve bunun kaynağı olan Kuzey Irak’taki terörü tasfiye edecek. bunun için ilgili ülkelerle, ABD ve Bağdat hükümeti ile çok ciddi müzakere yapacak, ya siz yapın bunu ya da ben yapacağım diyecek ve yapacak. Muhalefet partileri de bunu destekleyecekler. Kalkıp da Meclisteki partilerle masaya oturalım derseniz o zaman inandırıcı olamazsınız. O masaya oturdunuz ve terör çözülmedi o zaman siz de sorumluluk taşımayacak mısınız?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2943/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen Ulusal Kanal&#8217;daki Konuşması &#8211; 26 Şubat 2012</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 02 Mar 2012 11:54:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2921</guid>
		<description><![CDATA[Türkiye dünyadan tecrit edilmiş, ayrılmış, kopartılmış bir adada yaşamıyor. Dünya ile birlikte Türkiye’yi düşünürsek bugün karşılaştığımız sorunları daha iyi anlarız. Türkiye bugün dünya hukuk sisteminin bir parçasıdır. nasıl parçasıdır? Mesela insan hakları alanında daha 1949 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlayanlardan biri Türkiye ve buna taraf. Yani yarım yüzyılı aşkın zamandan beri biz Avrupa [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Türkiye dünyadan tecrit edilmiş, ayrılmış, kopartılmış bir adada yaşamıyor. Dünya ile birlikte Türkiye’yi düşünürsek bugün karşılaştığımız sorunları daha iyi anlarız. Türkiye bugün dünya hukuk sisteminin bir parçasıdır. nasıl parçasıdır? Mesela insan hakları alanında daha 1949 yılında imzalanan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni hazırlayanlardan biri Türkiye ve buna taraf. Yani yarım yüzyılı aşkın zamandan beri biz Avrupa insan Hakları Sözleşmesini imzalamış bir ülkeyiz. Artı, Avrupa İnsan Hakları Divanı’nın zorunlu yargısını kabul etmiş bir ülkeyiz. Artı, bireylerin Avrupa İnsan Hakları Divanı’na başvuru hakkını kabul etmiş bir ülkeyiz. O kadar ki bizim anayasamızda yapılan son değişikliklerden birinde diyor ki, insan hakları ile ilgili uluslararası yükümlülükleri Türkiye’nin milli hukukunun üzerindedir. Yani milli hukukta yer alan hükümlerden daha fazla geçerliliği vardır. Bu genel çerçeveye baktığınız zaman dünya nerede biz neredeyiz? Şimdi dünyada bugünkü hukuk sistemine geçmek kolay olmamış. O kadar ki bildiğiniz gibi Fransa’da Krallık zamanında Vatikan’ın Fransız Kralı’na hükmetmesine karşı çıkan Başbakan Richelieu son derece otoriter eğilimleri olan biri. “Bana herhangi bir adamın yazdığı 6 satırlık bir yazı getirin diyor ben bu adamı idama götürmenin yolunu bulurum” diyor. O ülkelerde de işler böyle başlamış. Sonraki dönemlerde de bazı Avrupa ülkelerinde neler olduğunu biliyoruz. Hitler devrinde bir adalet bakanı var. Orada hakimlere diyor ki sizin göreviniz hukukun gereğini yapmak değildir, Hitler’in beklentilerine uygun karar vermektir, sakın hukuk bu işe ne der diye araştırmayın diyor. İki hakimli mahkemeler var, ona üç tane daha hakim koyuyorlar. Biri SA’lardan, faşist Nazi örgütünden, biri SS’lerden, biri de doğrudan doğruya partiden. Oluyor size beş hakimli mahkeme, üç tanesi Hitlerin adamı. Orada ne hukuk kalıyor ne bir şey. Bunlar aşırı örnekler ama, siyasi amaçlarla yönlendirirseniz çıkacak sonuç da hukukun gerektirdiği bir sonuç olmuyor.</p>
<p>Bugün ise dünyada öyle bir hukuk düzeni oluşmuş ki, eski cumhurbaşkanı Chirac yargılanabiliyor. İtalya’nın eski başbakanı Berlusconi yargılanabiliyor. Usule aykırı bir iş yapmış hakimler yargılanabiliyor. İspanya’nın en meşhur hakimi Baltazar Garzon birkaç hafta önce Madrid’de ağır ceza mahkemesi tarafından 11 yıl meslekten men cezasına çarptırıldı. Niye biliyor musunuz? Avukatlarla müvekkillerinin görüşmelerini yasa dışı yollardan dinletmek. İki, yasa dışı yollardan delil toplamak. Bunları yaptığı için İspanya’nın en meşhur hakimi 11 yıl meslekten men ediliyor. Artık bugün ulaştığımız düzen bu dünyada. Türkiye’nin durumu ne? Türkiye bir taraftan AB sürecinin içinde, orada da tökezleyerek gidiyor ama en azından kendini yükümlü saymış ve taahhütlerde bulunmuş. AB usullerine, kurallarına uyacağım, bir kural da hukukun üstünlüğü kuralı. Bunun için mecliste bir Avrupa Uyum Komisyonu  kuruldu. Ben de üyesi ve başkan yardımcısıydım Herhangi bir yasa geldiği zaman komisyonun önüne, AB normları ile karşılaştırılıyor ve uyum sağlanıyor. Komisyonda ortaya çıkacak görüşe göre başka komisyonlarda kara varılıyor, sonra genel kurula geliyor. Şimdi bu açıdan baktığımız zaman AB ülkelerindeki  hukuk ve normlar nedir, uygulama nedir, buna bakmak lazım. Biz kendi kendimize tartışırsak bu iş doğrudur, yanlıştır diye bu yeterli olmaz. Türkiye’nin taraf olmayı kabul ettiği bir uluslararası kuruluşun normlarına uygun mu değil mi ona bakmak gerekli. Baktığınız zaman görüyorsunuz ki bu söylenenlerin pek çoğu başka ülkelerde olmuyor. Şimdi bir mukayeseli hukuk çalışması yapmak lazım, başka ülkelerde yasalar ne diyor, uygulama nasıl? Türkiye’de nasıl? Bizde yargı bağımsızlığından bahsediliyor, siz hiç savcı bağımsızlığından bahsedildiğini duydunuz mu? Avrupa’da en çok tartışılan konulardan biri savcı bağımsızlığı. Ülkeden ülkeye değişiyor ama ortak kuralları var. Bazı ülkelerde savcılar hükümetten tamamen bağımsız. Hatta savcı başsavcıdan da bağımsız. Daha alt düzeydeki bir savcı kendi üstündeki bir başsavcıdan talimat almadan  faaliyet gösterebiliyor, tamamen bağımsız. Bazı ülkelerde iktidarla bir bağlantısı olabiliyor ama o takdirde dahi iktidarla bağlantısının tamamen şeffaf olması  ve yasalara dayanması lazım.</p>
<p>Şimdi sayın Ülsever biraz önce bir wikileaks telgrafından bahsetti. Ben mesleki olarak bu telgrafları okurken çok büyük üzüntü duyuyorum. yani başka bir ülkenin iç yazışmalar hakkında ister istemez siz bilgi sahibi oluyorsunuz veya bunları okumak zorunda kalıyorsunuz bu üzücü. Wikileaks diye bir STK var diyelim. Bunların amacı, dünyada hiçbir şey gizli kapaklı kalmasın sır denilen şeyleri halk bilsin, gerçekleri görsün, demokrasinin gereği budur, diyorlar. Bu düşünce ile yola çıkıyorlar, yalnız bu ABD  Dışişleri belgeleri değil çok sayıda belge var. Bankaların iç yüzü, uluslararası ekonomik ilişkilerin iç yüzü, yolsuzluklar falan. Bu belgeler Bağdat’taki bir ABD askeri tarafından sızdırıldı deniliyor. Adam yargılanıyor ama ben bir kişinin devletin bütün dünyadaki yazışmalarını bulup sızdıracak kodları bilebileceğine pek fazla ihtimal vermiyorum. Belgeler üzerinde gizlilik kalkmadı diyorlar, ne demek bu? Bazı belgelerde yazıyor, aşağıdaki metin belgenin tamamı değil diyor. Yani tamamını yayınlanmıyor, bir kısmını gizli tutmaya devam ediyor. Niçin? Çünkü bazıları, bazı insanların hayatına mal olabilir, hedef haline getirilebilir. Yani belgelerin hala bir gizli tarafları var. Sayın Ülsever’in bahsettiği belge çok önemli ama konuya ilişkin kitapta bunun da tamamına rastlamadım, o kitapta hiçbir belge tam olarak vermediği için. İçinden alıntı yapılıyor. O belgede mesela çok ilginç şeyler var. Anlatıyorlar, şu suçludur, bu bunu yapmıştır falan dedikten sonra başka suçlamalar var. Meşhur Alman vakıflarını suçluyor aynı telgraf. Deniz Baykal’ı suçluyor, rüşvet almıştır diyor. Ondan sonra bunlar ABD düşmanıdır diyor. En sonunda da davanın savcıları başbakanla düzenli olarak görüşürler diyor. Bir de not var, notta bu brifingi bize verenler herhalde Ergenekon davasında bizi kendi yanlarına çekmeye çalışıyorlar diyor. Başka belgelerde yine böyle şeyler var ve brifingi verenlerin isimi de var. Bu son derece ciddi. Bakıyoruz basına bir bölümü bunu hiç görmüyor, görenler de bir bölümüne dikkat çekiyor. şunu düşünün, spesifik bir konu olduğu için söyleyeyim size, şimdi bir ülkenin güvenlik gücü o ülkenin o sırada görevde olan muhalefet liderini rüşvet almakla suçluyor. Başka bir ülkede olsa bu ülkenin gündeminin bir numaralı maddesi olur. Niye dava açmadınız, kanıtı var mı, mahkemeye niye suç duyurusunda bulunmadınız diye sorulur.. Bütün dünya ayağa kalkar. Başka bir ülke olsa. Bizde ise Baykal suç duyurusunda bulundu, dava açtı vs. ama kamuoyu bu konuyu sıradan bir olaymış gibi gördü. Sonra Alman vakıfları ile ilgili bu şekilde suçlayıcı laflar var. Peki Alman vakıfları yasa dışı bir iş yapıyorlarsa niye hala çalışıyorlar Türkiye’de? Niye hala suç duyurusunda bulunmuyorsunuz? Kim bunun sorumlusu? Baykal’ın istifasından birkaç ay önce bir şey çıktı, bu Alman vakıfları CHP’ye para yardımında bulunuyor diye bir iddia. Sonra Alman büyükelçisi çıktı bu belge sahtedir dedi. Bunun üzerine giden yok.,Sahte belge hazırlayan kimdir? Daha önce Baykal’ın kızının İsviçre’de 1 milyon dolarlık hesabı olduğuna dair sahte belgeyi kim hazırladı? Yani bir sürü etrafta hukuk dışı olay oluyor ama hepimiz bir ucundan değerlendirebiliyoruz. Bütün olarak baktığımız zaman hukuk devleti ile bağdaşmayacak şeyler oluyor. daha önce söylemiştim ama bir kere daha söyleyeyim hukukçuların yanında söylemek bana düşmez ama hikaye şu: bir tarihte bir ülkede bir adet varmış, bir vatandaş ölünce çan bir kere çalarmış, bir devlet büyüğü ölünce çan iki kere çalarmış, kral ölünce üç kere. Bir gün çan dört kere çalmış ve kim öldü demişler? Kral’dan büyük kim var? Efendim demişler bugün hukuk öldü. Hukuk devlet başkanının da üzerinde bağımsızlığı, cumhuriyetin de demokrasinin de devletin de teminatı olan bir kurum. Yargı bağımsızlığını, savcı bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü biz yaşatamazsakbiz demokratik bir ülke olduğumuzu söyleyemeyiz. Demokrasiden Diktatörlüğe kitabımda bunun örnekleri var. Efendim biz seçim yapıyoruz, diyorlar. Yeter mi? Seçimle gelip de diktatörlüğe yönelen kaç ülke var dünyada. Eski Yunandan itibaren.</p>
<p>Bütün mesele hukukun üstünlüğünü korumak, sistemler farklı olabilir ama hukukun üstünlüğü her sistemde korunmalı. Bazı ülkelerde jüri sistemi var, bazılarında yok. Ama her yerde ortak kavram hukukun üstünlüğü. Savunma hakkının kutsallığı, Masumiyet karinesi. Bunlar her çağdaş sistemde var. Biz çağdaş uygarlık sistemine ulaşacağız derken sadece büyük binaları, köprülerü, demir yollarını mı kastettik? Gidin Suudi Arabistan’da da en büyük mimari eserleri var. Hukukun üstünlüğü, kadın erkek eşitliği yoksa duble yol yaparak çağdaş bir ülke olmuyorsunuz ki. Hitler de otoban yapmıştı. Çağdaş bir ülke mi oldu?</p>
<p>Geçmişi suçlamak biraz moda oldu. Belli ki yeni bir rejim kurmak için eskiyi o kadar kötüleyeceksiniz ki artık bu rejimden kurtulalım yenisini kuralım diyecekler. Bu binanın yerine yeni bir bina dikmek isterseniz ne yaparsınız? İlk iş bu binayı yıkmak olur. Onlar da Atatürk cumhuriyetini yıkacaklar ki kendi rejimlerini kursunlar. Başbakan 31 Mart Vakasından bahsediyor. 31 Mart Vakasını yapanları savunan tarzda, bastıranları eleştiren tarzda. Tepki var mı? Buna çok büyük tepki gerekmiyor mu? Menemen olayından bahsediyor, o olayda da yani silahlı yobazların yaptığı katliam açısından değil de oradaki Müslümanlara yapılan baskı tarzında anladım ben. bunlara kim tepki gösterecek? Savaş yılların bi gemi batırılmış, CHP sorumlu. Peki aynı tarihlerde Fransa’dan Almanya’ya Yahudileri taşıyan trenleri durduran, ölüme götürülenleri kurtaran Türk diplomatları, hangi siyasi parti iktidardayken yaptı bu işi? O sırada AKP miydi iktidarda yoksa DP miydi? O zaman yapılan iyi işleri, doğru, cesaretli işleri söylemeyeceksiniz. Hangi parti Türkiye’yi savaşa sokmadı ve milyonlarca insanın hayatını kurtardı? CHP değil mi?</p>
<p>Rejim değişikliği derken biz hepsini birden kastediyoruz. Rejim değişikliği demek Türkiye’de eğitim sistemini de insanların çağdaş kafalı, uygar, Atatürk’ün gösterdiği doğrultuda eğitilen insanlar olmaktan çıkarılıp içine kapanık, bağnaz, düşünmeyen ve itaat eden insanlar haline getirilmesi demek. Çocukları tartışan insanlar değil de biat eden insanlar haline getireceksiniz. Şimdi eğitim sisteminde yapılan değişiklik bu. Bunu anayasa mahkemesine götürmek gerekmiyor muydu? Geçen gün burada arkadaşlarımız söyledi, niçin götürmedik acaba? Biz hala Türkiye’de laikliğin tehlikede olmadığına mı inanıyoruz? Bütün bu gelişmelerden sonra laiklik tehlikede değildir sözünün doğru olduğuna mı inanıyoruz? Değilse bunları biz düzeleceğiz. Yani bu anayasa değişikliği sürecinden benim kanaatimce CHP bir an önce çekilmelidir. Benim kanaatim budur, aksi halde size rağmen yapılacak bir rejim değişikliğinin yola çıkarılmasına katkı sağlamış olursunuz. Dayanak olmuş olursunuz. Bence bu süreç Türkiye’yi çok tehlikeli bir mecraya götürecek. Hem eğitim, hem dış politika, hem yargı, hem demokrasi her alanda. Onun için bu anayasanın Türkiye’yi daha demokratikleştirmek için yapılmakta olduğuna ben şahsen inanmıyorum. Yani Türkiye’de sayın Kocasakal biraz önce söyledi, bu kadar hukuksuzluklar varsa bunun sebebi anayasa mıdır? O zaman demek ki siz anayasa değişikliği ile bunları düzeltemezsiniz. Zihniyet değişikliği lazımdır. Bu zihniyet değişikliği de herhalde bu iktidardan beklenemez. Bunu yapacak olan CHP’dir. Onun için başından beri söylüyoruz bizim CHP için söylediğimiz sözleri hiç kimse partiyi zayıflatmak için söylenmiş laflar gibi düşünmemeli, birlik olalım diyoruz. Siz çekilin başkaları gelsin diyen yok, birlik olalım el birliği ile omuz omuza bilgimizi , deneyimlerimizi birleştirelim ve partiyi esas çizgisine oturtalım, diyoruz. Bunu söylediğimiz için partiye kötülük mü yaptık biz?</p>
<p>Bence Türkiye bir dönüm noktasındadır. Yarın karşımıza çıkabilecek sıkıntıları bugünden görmek lazım çaresini  de ortay koymak lazım. CHP başından beri Türk siyasi hayatına meclisteki sayısından çok daha fazla etkide bulunmuş bir partidir. Geçen gün söyledim, 1 Mart tezkeresini reddederken bizim mecliste çoğunluğumuz var mıydı? Ermeni protokollerini reddederken, açılım politikasını geçersiz kılarken, Kıbrıs ile ilgili protokolleri geçersiz kılarken çoğunluğumuz var mıydı? Nasıl yaptık? Siyasi ağırlığımız ile. Efendim sayımız bu kadar, ne yapalım denmez. İsmet Paşa’nın çoğunluğu mu vardı?</p>
<p>Esas mesele bu terör örgütü ile müzakere talimatını veren hükümet doğru iş mi yaptı yanlış iş mi? Bu hukuka uygun mudur? Anayasamıza uygun mudur? Burada hükümetin sorumluluğu yok da sadece müzakere yapanların sorumluluğu nedir bunu mu tartışacağız yoksa arkasındaki siyasi sorumluluk nedir? Bunun sorulacağı yer meclis. Birkaç sene önce İspanya’nın BM temsilcisi Büyükelçi Arias, aynı zamanda BM terörle mücadele komitesi başkanı. Diyor ki ‘her hâlükârda terör ile müzakere son derece yanlıştır. Hiçbir şekilde terör ile müzakere etmemelidir. Terör ile müzakere ettiğiniz zaman teröristlere teslim olursunuz. Bu söylediklerim ETA için de geçerlidir, IRA için de geçerlidir, PKK için de geçerlidir.’ Adam yıllarca önce diyor ki PKK ile müzakere masasına oturursanız siyaseten teslim olursunuz,. Biz de CHP olarak bunu savunmuştuk daha önceki dönemde. Yani elinden silahı bırakmayan silah zoru ile siyasi çözüm dayatmaya çalışan bir terör örgütü ile müzakere edilmez mücadele edilir demiştik. Şimdi müzakere ediliyor maalesef CHP de üzülerek söylüyorum ama bu kadar hayati konuda bir şey söylemezsek halk bizim bunları düşünmediğimizi zanneder, terör ile müzakere olabilir diyoruz. Siz partinin politikasına bu denli köklü bir değişiklik getiriyorsunuz. Arkanızda Kurultay’ın bu doğrultuda desteği var mı? Size diyor mu, ‘biz de parti olarak partinin en yüksek organı olarak terör ile müzakereyi uygun görüyoruz’?. Benim bu meşhur 10 Kasım 2009 tarihli konuşmamın özü buydu. O zaman hükümetin teröristlerle konuştuğu daha bilinmiyordu ama uluslararası belgelerde bu konuşmalar vardı. ben bunu açıkladığım için dünyayı ayağa kaldırmaya çalıştılar. İşin esası buydu.</p>
<p>Wikileaks’te bu da var. Diyor ki, PKK’yı bir çözüme razı etmek için onlara baskı yapmak lazım diyor. Yani bu telkinlerin dış boyutu da var. Bir kumaşı yanlış biçmişseniz sorumlu olan makas mıdır makası kullanan mıdır?</p>
<p>Önce soru soran arkadaşlarımızın birine cevap vereyim, neden kurultayda olmadığımı soruyor? Ben delege değilim. Onur üyesi diyorlar eski genel başkan yardımcılarına, onur üyesi olarak da şu ana kadar kurultaya katılmak için henüz bir davetiye almadım.</p>
<p>CHP’nin bugünkü tablosu maalesef hepimizi üzüyor açıkça söylemek gerekirse. Partide hepimizin öteden beri özlediği birlik ve bütünlüktür. Eskiler ve yeniler diye ayrım yanlıştır. Duvara dayanma yıkılır adama dayanma ölür derler. Hiç kimseye dayanmadan kendi ilkelerinize dayanarak politika yapacaksınız. CHP ilkeleri belli. Bunun etrafında toplanıldığı takdirde bugün yaşanan sorunlardan hiçbiri yaşanmazdı. Çare? Eleştirmek kolaydır, biz hiçbir zaman.eleştirerek kendi partimizi kamuoyu önünde zayıflatmak istemdik Bunu yolu basit ve kolaydı. Tüzük kamuoyunun büyük bir bölümünü belki çok fazla ilgilendirmiyor ama partimizi ilgilendiriyor çünkü burada partiye daha büyük bir demokratik içerik kazandırmak lazım. Daha özgürlükçü bir tüzük yapalım, tamam. Önümüzde belediye seçimleri var ve bunda ön seçim yapacak mısınız? İşte bu imzacı arkadaşların tüzük tasarısında bildiğim kadarıyla bu var. Genel merkezde ise bu yok. İkincisi, bir seçimli kurultay için çağrı yapmak. Şimdiki tüzüğe göre delegelerin %51 oyu olmadan çağıramıyorsunuz. İşte bu imzacıların hazırladığı tasarıda bunu %20’ye indirmeyi öngörüyorlar. Bunlar anlaşılabilir şeylerdir ve olması da demokratikleşme açısından son derece yararlıdır. Burada bir şeye dikkat etmek lazım, insanlar birbirini suçlayarak ve baskı yaparak partiyi yükseltemezler. Yani kurultaya katılmayanlar tarihi sorumluluk altındadır dediğiniz zaman katılmayan insanları zan altında bırakıyorsunuz. Mesela sayın Baykal katılmamış ve bunun için tarihi bir sorumluluk içinde mi şimdi? Baskı ile partiyi yola getirmeye çalışmak hem demokrasiye uygun değil, hem de mümkün değil. Benim babam eğitimciydi ve Atatürk zamanında Avrupa’ya eğitim için ilk gönderilenlerdendi ve o baskı ile insanları yola getirmenin doğru olmadığını anlatmak için, ‘keman çekiçle akort edilmez’ derdi. İnsanların ruhunu baskı altına alarak yönlendiremezsiniz. Onun için herkes biraz ölçülü hareket edecek ve birbirine saygı gösterecek. Bir de işin esası var. Maalesef bir süreden beri partinin temel ilkeleri tartışılır oldu. Daha önce de çeşitli vesilelerle söyledik, ‘Atatürk’ü koruma kanununun kaldırılmasının sakıncası yoktur, Tekke ve Zaviyelerin kapatılması yanlış oldu, tekrar açılması uygun olur’ falan. Bunun gibi partimizin temel ilkeleri ile bağdaşmayan bazı söylemler söylenince o zaman herkesin kafasından şu soru çıktı ortaya. Bunlar programda yok, o zaman patinin tabanı bunu benimsiyor mu? Bunun tartışılma yeri kurultay. Ama tüzük kurultayında tartışılması uygun değil. Tüzüğün teknik yönleri tartışılır. Kalkıp da temel  konular tartışılmaz. Ya genel kurultayda ya da program kurultayında olur. O bakımdan yapılması gereken şey seçimli kurultaydı ve genel başkanın bu konuda yetkisi vardı. Yeterli sayıda imza ile tüzük kurultayı çağırıldığı takdirde genel başkan istediği takdirde, buna bir seçim maddesi koydurabilir. Böylelikle güven tazelenirdi ve o zaman herkes anlardı ki, partinin politikası buymuş. Demokratik bir seçim olurdu. Bu kurultayda bu tartışmalar yapılamadığından Kurultayın temel politika değişiklikleri konusundaki görüşleri bilinemedi.</p>
<p>Bir arkadaşımızın tartaklandığı yolunda bilgiler geliyor, inşallah doğru değildir. Bunlar bize yakışmayan şeyledir. CHP kurultayı demokrasi içinde olacak yeterince katılımcı sayısı varsa imzalar atılır ve kimse de tartışmaz bunu. Bazıları da derse ki yeterince imza yoktu ona rağmen cetvel ortadan kaldırıldı, o başka. Aslında tartışmanın özü şu, sayın Baykal’a düzenlenen komplodan sonra sayın Kılıçdaroğlu’nun genel başkan olduğu sırada hem ona oy verdik hem de seçtiği parti üyesi arkadaşlarımıza. Ben de verdim. Çünkü partinin birlik bütünlük içinde olması gerekliydi. Ama şimdi bir kaç yüz arkadaş katılmıyorsa kurultaya, bu bir tavır almaktır. Bir anlamda bu bir sarı kart, bu bir uyarıdır. Yapılması gereken şey seçimli kurultaydır., Bu kurultaydan hemen sonra. Parti meclisi üyelerinin de sayısı değiştikten sonra, sanırım 80‘den 60’a inecek, o zaman 80 kişilik bir Parti Meclisi tüzüğe aykırı olacak. Seçimli kurultaya gideceksiniz en kısa zamanda. Bunu ilerde yaparız falan derseniz bunların hepsi partiye zarar verir ve hukuk yolunu açar. Partinin meselelerinin hukuk yoluyla halledilmesini hiç istemeyiz. yani partini sorunları uzlaşma ile halledilir ve Türkiye’nin bu kadar ciddi meseleleri varken ve iktidarın yanlışlarını engelleyebilecek tek parti CHP iken partinin bu günkü manzarası gerçekten bize çok fazla gurur vermiyor. Biz isteriz ki bunları değil de Türkiye’nin mesleklerini tartışalım.</p>
<p>Burada önemli olan şudur: Tüzük meseleleri, partinin demokratik yapısı usulleri açısından son derece önemlidir ama politikaları da son derece önemlidir. Yani tartıştığımız konular partinin temel politikaları .Şimdi bunları gündemden çıkaramazsınız. Partiye güç vermez bu. Bu parti iktidarı dengeleyebilecek tek parti ise güçlü olmalı. Bu da sen, ben, eski, yeni ayrımı olmadan, Atatürk’e dil uzatmamakla olur. Şu andaki tablo ümit verici değil. Baykal bu kurultaya katılmıyor bunun bir anlamı yok mu? Parti eski genel sekreteri Önder Sav katılmıyor, bunun bir anlamı yok mu? Yüzlerce delege katılmıyor. Giden gider, kalan sağlar bizimdir diyebilirsiniz ama parti böyle görevini yapamaz. Siz oy alayım diye ilkelerinizden saparsanız yanlıştır. 2010 yılı başındaki kamuoyu yoklamalarına göre CHP’nin oy oranı % 28.7’ye çıkm ıştı. AKP % 32’ye düşmüştü. Fark 3 puana inmişti.  Bugün iktidarla ana muhalefet partisi arasındaki oy makası 35 puana çıkmış. Bunu bir başarı olarak nitelemek kolay değildir. Nasıl oldu? Benim gördüğüm kadarıyla şimdi böyle heyecanlara kapılmadan, insanların salim kafayla düşünmesi lazım. Siz kalkıp da Atatürk’ün bilgisi dahilinde Türkiye soykırım yaptı derseniz ve ona da hiçbir şey olmazsa o partinin tabanı acaba bu partinin görüşü müdür diye sormayacak mı?</p>
<p>Bu kurultay bunların tartışıldığı kurultaya değil. Olağan kurultaylarda İki  komisyon olur, tüzük komisyonu ve temel meseleler komisyonu. Temel meseleleri biz orada tartışırız.</p>
<p>Civarımızda ne olduğunun farkında mıyız? Afganistan İran sınırından Atlantik okyanusuna kadar son derece tehlikeli bir siyasi gelişme var. Aşırı dinciler her ülkede iktidarı birer birer ele geçiriyorlar. bir taraftan İran’dan Akdeniz’e kadar olan bölgede İran’ın etkisindeki bir Şii siyasi ağırlık hüküm sürüyor, oradan Atlantik okyanusuna kadar da Müslüman Kardeşlerin öncülüğünde, Sünni, aşırı dinci, kökten dinci iktidarlar iş başına geliyor. Fas’taki ve Tunus’taki seçimleri Müslüman Kardeşlerin partisi kazandı. Mısır’da da öyle ve orada Selefiler de %26 oy aldılar. Suriye’de rejim değişirse yüksek ihtimalle orada da Müslüman Kardeşlerin ağırlıkta olduğu bir yapılanma olacak. Tehlikeye bakın. Türkiye’de  kendi partisi laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğu için cezalandırılan partinin lideri olan bir başbakan gidip de Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a laikliği öneriyorsa bu çok ciddi bir iş. Anlıyor ki onun da  etkisi kalmayacak? Kim para veriyor buna? Kim destekliyor Müslüman kardeşleri? Bakın 1926’da kurulmuş ve bütün Arap dünyasında en etkili siyasi güç budur. Ama bir çok ülkede yasaklanmış bugüne kadar. Şimdi niye serbest bırakıldı bunlar? Kim serbest bıraktı Mısır’da Askerler sürgündeki liderlerini çağırdılar, meşrulaştırdılar. Müslüman kardeşler iktidara geçene kadar şimdilik yumuşak görünüyorlar etrafa karşı. ABD Senatosunun dış ilişkiler Başkanı gidiyor Mısır’da Müslüman kardeşlerin temsilcisi le görüşüyor. Bunlar daha önceki yönetim zamanında resmen terör örgütü ilan edilmişti. AB terör örgütleri listesine bakın. 17.sırada Müslüman kardeşlerin uzantısı olan HAMAS var. Güneyimiz böyle. AB ise Türkiye’yi resmen dışlıyor. Basın yazmadı ama Bayan Clinton, bizim dışişleri bakanımızla yaptığı görüşmede, Türkiye’nin AB üyeliğini siz buz dolabına kaldırın artık diyor. Güneyimizde  bizim için son derece tehlikeli olacak bir dinci kuşak oluşacak, batı ile ilişkilerimiz buz dolabına konacak, Rusya zaten kendi politikasını izliyor, peki Türkiye? Yapayalnız kalıyor. Bu gerçeklerini ortaya çıkaracak, sağlıklı politikalar izlemesini sağlayacak, sıcak çatışmalara girmesini engelleyecek, İran’ın füze kalkanı nedeniyle Türkiye’ye karşı tehdit unsuru olmasını engelleyecek kim var ülkede? Hangi güç var? Kim yapacak bunu? Yargının, sendikaların, üniversitelerin halini görüyoruz. Kim var? CHP. O da içinden bölünürse kim yapacak? Daha önceki dönemde niye katılmadık anayasa çalışmalarına? O zaman yok muydu bunlar? Biz katılmadık. çünkü gördük ki amaçları rejimi değiştirmek. Başkanlık rejimi getirecek. Özerlik sistemi getirecek, devlet içinde devletler kurulacak. Önerenlerin yazılı metinlerinde var. Terör örgütünün silahlı dayatılması ile gelecek, siz terörle müzakerelerde neyi konuşuyorsunuz? Silahları tamamen bırakmayı mı kararlaştırdılar? Adam size silahla siyasi çözüm dayatıyor. Anayasanın özerklik maddelerini dayatıyor. Türk kelimesini çıkarın diyor. Bu sürece dayanak olabilir misiniz? Buna partinin tabanının söyleyecek sözü olmaz mı? Programın herhangi bir satırında terör örgütü ile müzakere etmek var mıdır? Yok. Demek ki programdan sapıyorsunuz. Kim düzeltecek bunu? Çözüm için benim kanaatim seçimli kurultaydır.</p>
<p>AKP iktidar partisidir, biat partisidir. Genel başkana rağmen orada politika yapmak kimsenin haddine düşmemiştir. CHP öyle değil. Bizim partimiz insanların özgür iradeleriyle düşündükleri, tartıştıkları bir partidir. Ama bizim temel çizgilerimiz var ve vazgeçemeyiz bunlardan. Atatürk’ten yana bu parti elinde silahla devlete bazı şeyleri dayatmaya çalışan herkes ile mücadele etmiştir. Partinin ortak aklı vardır. 12 milyon civarında bu partiye oy veren vatandaşın ortak aklı ve beklentisi vardır. Bunun harekete geçirilmesinin yolu yine parti içinde bulunacaktır. Bunun yolu da parti içinde seçimdir. Seçimsiz bir yönetim ile yanlış bir çizgiye yönelenleri doğru yola getiremezsiniz. Demokrasinin özünde seçim var korkmamak lazım. Lider değişirse dünyanın sonu gelmez. zaten lider doğru çizgide ise kimse değiştirmeyi düşünmez. Ama liderin temel ilkelerden farklı görüşleri varsa değişir. Bakın ben Almanya’da 5 yıl görev yaptın ve sosyal demokrat partinin lideri 4 kere değişti. Almanya’da kıyamet kopmadı. Genel başkanın lider olması beklenir ama lider olmak için de partinin temel eksenine herkesten çok sahip çıkması beklenir. Türkiye’nin 1 numaralı meselesi vatandaşımızın can güvenliğidir değil mi? Bunu tehdit eden bir terör örgütü var. Demek ki ilk işi Türkiye’nin komşu ülkedeki terörü bertaraf etmektir. Böyle bir politikanız var mı sizin? Bizim vardı. Biz yıllarca bunu savunduk. Hükümetin başının etini yedik, neden PKK’yı Kuzey Irak’tan tasfiye edemiyorsunuz diye..Ama kötümser olmamak lazım. CHP’nin içindeki ana damara itimat etmek lazım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2921/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Lübnan Televizyonuna Verdiği Mülakat (Aralık 2011)</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 12:56:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2908</guid>
		<description><![CDATA[

Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.
Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.</p>
<p>Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı Müslüman olan ülkelerde de demokrasi olabilir. Nitekim daha 20.yy’ın başlarında İran’da çok önemli bir demokrasi tecrübesi yaşanmıştı. O bakımdan biz halkı Müslüman olan ülkelerin demokratik hayata geçmeye hakları olduğunu düşünüyoruz ve bunu yapabilecek güçte olduklarını görüyoruz. Ancak eski otoriter rejimlerin sona erdirilip demokratikleşmeye doğru adımlar atıldığı sırada bölgede bazı İslami akımlar, kökten dinci akımlar devlet yönetiminde etkili olma yolunda büyük çaba göstermeye başladılar. Bizim kanaatimize göre ve Türkiye’deki tecrübemize göre halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa gerçek bir demokrasi olamaz. Laiklikle bağdaşmayan bir devlet düzeninin demokrasiye dönüşmesi son derece zordur. O bakımdan biz öteden beri bunu savunuyoruz. Sayın Başbakanımız da Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a gittiğinde bunu söyledi, o ülkelere laikliği önerdi. Türkiye’de kendi partisinin laiklik duruşu hakkında bizim bazı itirazlarımız olmaklar birlikte, Başbakanın Ortadoğu ilkelerine laikliği önermesi dikkat çekici oldu. Ortadoğu ülkelerinin şimdiye kadar hiçbiri laik bir devlete doğru yönelmedi. Mısır’da yapılan seçimlerin ilk turu bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Oyların %60‘ından fazlasını Müslüman Kardeşler veya Selefiler aldı. Bunların ikisinin toplamı %65 yapıyor. Bu da gösteriyor ki Ortadoğu’nun gerçek ve laik bir demokrasiye ulaşması için uzun bir yolu var. Libya’da daha anayasa hazırlanmadan, seçim yapılmadan, halkın iradesine başvurulmadan geçici yönetim, ülkede şeriat düzeni olacağını ilan etti. Tunus’ta seçimleri  dinci bir parti kazandı. Fas’ta muhafazakar bir parti kazandı. Suriye’deki gelişmelerin arkasında da Müslüman Kardeşler’ in olduğu yolunda bazı işaretler var. Bu gelişmeler bölgede demokrasiyi geciktirebilir. Biz her ülkenin iradesine saygılıyız, bütün bölge ülkelerinin gerçek bir demokrasiye geçmesini isteriz ama bunun kısa zamanda ve çok kolay olmayacağı izlenimini de alıyoruz. Bu konuda bunu söylemek zorundayım.</p>
<p>Amerikalıların bölgeye yönelik tutumunda öyle anlaşılıyor ki, öncelikli hedefleri bölgedeki enerji kaynaklarını güvence altına almaktır. Petrol, doğal gaz kaynakları, bunların ulaşım yolları, Süveyş Kanalı bu bölgenin enerji boyutunun önemli unsurlarıdır. ABD bunları öncelikli bir hedef olarak dikkate alıyor. Bölgedeki halkların demokrasiye ulaşmalarından daha çok bölgenin istikrarını koruyan ve kendileri ile iyi ilişkiler içerisinde olan ülkelerin varlığına önem veriyorlar. Bunun için de aksi yönde politika üretebilecek ülkelerin ABD açısından sıkıntı yaratabileceklerini düşünüyorlar. Mesela Bush döneminde ABD’nin eski NATO başkomutanı ve ABD cumhurbaşkanı adaylarından Wesley Clark, 2007 yılında, California’da bir konuşma yaptı. Orada şunu söylüyor: yeni muhafazakarların, (neoconların), amacı önümüzdeki beş yıl içinde bölgedeki yedi hükümeti değiştirmektir. Kim bunlar? İran, Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Sudan ve Somali. Belli ki neoconlar bölge ülkelerini nasıl demokrasiye kavuştururuz düşüncesinden çok o bölgede bize yakın, istikrarlı, bizimle iyi ilişkiler kurabilecek hükümetleri nasıl iş başına getirebiliriz düşüncesindelermiş. Bunu kendileri söylüyorlar biz söylemiyoruz. Bölgeye bir bütünlük içinde bakmamız lazım. Eğer ilkeli bir yaklaşım sergileyeceksek bizim bütün bölge ülkelerinde demokrasinin oluşmasını desteklememiz lazım. Bazı ülkelerde demokrasi olsun, bazılarında olmasın. Bu doğru değil. Halkının demokratik bilinç gösterdiği ülkelerin bir kısmına bir türlü bakalım, bir kısmına başka türlü bakalım, bu da doğru değil. Büyük devletlerin Mısır, Libya, Suriye’deki gelişmelere bakışıyla mesela Bahreyn’deki gelişmelere bakışı bir mi? Henüz bir halk hareketini başlamadığı, halkın sokağa dökülmediği ülkeleri bu büyük devletler demokratik devletler olarak mı sayıyorlar? Bütün mesele bizim ilke olarak demokrasinin bu bölgeye yerleşmesini isteyip istememizle ilgili. Biz Türkiye olarak istiyoruz, istiyoruz ki bölgede  yaşayan insanlar demokrasi ile yönetilsinler. Ama bakıyoruz uzun zamandan beri kendilerini demokrasi ve laikliğin beşiği olarak kabul edilen ülkeler, ABD gibi, Fransa gibi laikliği kendi ülkelerinde uygulayan ülkeler, Ortadoğu’ya gelince laikliği ağızlarına bile almıyorlar. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir kelimeyle bile laiklik geçmiyor. Bizim görüşümüzü sordular o zaman, dedik ki  sizin bu projenizde laiklikten bahis yok, hep din esasına göre bölgenin demokratikleşmesini öngörüyorsunuz. Oysa halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa demokrasi olmaz. Mesela laiklik olmazsa kadın-erkek eşitliği olabilir mi? Kadın-erkek eşitliği olmazsa demokrasi olabilir mi? Bunları anlattık. Ama belli ki bazı ülkeler için bölgenin yerinin altındaki kaynaklar yerin üstündeki insanlardan daha önemli. Biz ise bölge ülkelerinde yaşayan insanları kardeş halklar olarak görüyoruz ve bizde nasıl demokrasi geliştiyse onlarda da gelişmesini istiyoruz.</p>
<p>Bizce İsraillilerin bazı Arap ülkelerinin geçmiş yönetimlerle sağladıkları bir düzen vardı. Mesela Mısır ile Hüsnü Mübarek zamanında sağladığı bir düzen vardı Camp David’den beri devam eden. Bu düzenin devamı İsraillilerin işine geliyor. Şimdi yeni faktörler, yeni oyuncular ortaya çıkınca öyle anlaşılıyor ki İsrail de gelecekteki ilişkilerin nasıl şekilleneceği konusunda kuşku duyuyor. Özellikle Mısır’da seçimlerden sonra kazanan Müslüman Kardeşler ve Selefiler konusunda İsrail’in hiç de olumlu düşünce sahibi olmadığı biliniyor. Evvelce Mısır’da yasa dışı sayılan bazı güçlerin şimdi iktidarı ele geçirmeleri İsrailliler için ciddi bir kaygı konusudur. Suriye’de ne olacağı belli değil. Suriye’de de aynı şekilde bir yönetim değişikliği olursa ve orada da Müslüman Kardeşler etkili olurlarsa, İsrail iki taraftan da İslamcı güçlerin kıskacı altında kendini hissedecektir. Ama burada İsrail’den daha önemli olan bölge halklarının ne istediğidir. Bölge halkları gerçekten çağdaş bir demokrasi istiyorlarsa biraz gecikerek de olsa zahmetli de olsa buna ulaşırlar. Ama bölgeye hakim olan kanaat demokrasi yerine İslami rejimlere sahip olmaksa o zaman bu biraz daha vakit alır.</p>
<p>Bölgede aşırı İslami güçlerin iktidarda olduğu ancak ABD ile iyi ilişkiler sürdüren devletler vardır. Onun için ABD bölgede İslami rejimin bulunmasından şimdiye kadar rahatsızlık duymamıştır. Bu halk hareketleri olmasaydı ABD’nin bu ülkeleri demokrasiye geçmek için zorlayacağını tahmin etmiyoruz. Ortadoğu Projesi’ni ortaya attılar fakat bunun da bir sonuç veremeyeceğini gördüler. Şu anda katı İslami kurallarla yönetilen Orta Doğu ülkelerinin ABD için bir rahatsızlık konusu olmadığını biliyoruz; yeter ki onlarla hem petrol konusunda hem güvenlik konusunda yakın işbirliği yapsınlar. Bu gelenek 1950’li yılların başında Musaddık’ın İran’da iktidardan devrilmesi dönemlerine kadar uzanıyor. O devirde de İran’da halkın demokratik tercihiyle başbakanlığa gelmiş bir liderin sırf petrolleri millîleştirdiği için görevinden uzaklaştırılmasında yabancı ülkelerin rolünü biliyoruz. Bu konuda ayrıntılı bilgiler kitaplarda yayınlandı. Şimdi biz zannediyoruz ki ABD için gene birinci öncelik  bölgedeki siyasi menfaatleridir, enerji menfaatleridir ama bölge halkının demokrasiye geçmesinin ABD’nin stratejim menfaatlerine zarar vereceğine ben şahsen inanmıyorum. İsrail’e gelince, İsrail’in daima ABD politikasını yönlendirdiği söylenir ama aksi yönde örnekler var. Mesela 1956 yılında İsrail’in İngiltere ve Fransa ile birlikte Süveyş’e yaptığı çıkartmayı ABD durdurmuştur. Bu ülkelerin geri çekilmesini sağlamıştır. O bakımdan ABD önce kendi menfaatini düşünür. ABD bizim dostumuzdur, müttefikimizdir ama biz her şeyden önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünürüz. Biz nasıl önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünüyorsak, başka ülkeler nasıl önce kendi çıkarlarını düşünüyorlarsa ABD de kendi çıkarlarını düşünüyor. Yeter ki ABD’nin çıkarları bölge halklarının demokrasiye geçmesine engel olmasın.</p>
<p>Biraz zor da olsa sonunda bölgede demokrasi galip gelecektir. Türkiye tüm NATO ülkeleri içinde komşuları arasında demokratik hükümetlerin bulunmadığı tek ülkedir. Bölgeye demokrasinin tarih Çünkü tarih boyunca demokratik ülkeler arasında hiçbir savaş yaşanmamıştır. Eğer bölgeye gerçek bir demokrasi gelirse barış da gelecektir, huzur da gelecektir, istikrar da gelecektir. Bölgedeki sıkıntıların önemli bir nedeni bölgede demokratik devletlerin olmayışıdır. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra 1990’lı yılların başlarından itibaren bütün dünyada bir demokrasi cereyanı yayıldı. Orta Avrupa’da başladı, Latin Amerika’da evvelce askeri idarelerle yönetilen devletler demokrasiye geçtiler. Uzak Doğu’da oldu, bazı Afrika ülkelerinde oldu. Bir tek Ortadoğu’da olmadı. Bu ülkeler demokrasiyi istemedikleri için mi? Niçin? Bölgenin gerçek anlamda tek demokratik laik ülkesi Türkiyedir?  Bölgede barış ve istikrar içinde, gerçek bir demokrasinin gerçekleşmesini bekliyoruz. Gerçek bir demokrasi nasıl olur? Mesela demokratik ülkelerde bir ülkede bir ordu olur, iki ordu olmaz. Federal devletler dünyada var, ABD’de de var, Almanya’da da var. Kaç tane ordu var burada? Bir tane. Niçin bazı Ortadoğu ülkelerinde birden çok ordu niteliğinde silahlı kuvvet var ve bu meşru kabul ediliyor? Çok sayıda silahlı kuvvetlerin olduğu bir ülke gerçek bir demokrasi olabilir mi? Orada demek ki bazı etnik gruplar veya dini gruplar  silah zoru ile kendi iradelerini kabul ettirmeye çalışıyorlar bu da demokrasi ile bağdaşmıyor. Aynı şekilde laiklikten bahsettik, ABD kurulurken Amerikan devletinin kurucularından ve kendisi de bir din adamı olan Thomas Jefferson, , demiş ki, Amerikan anayasasını yaparken din ile devlet işleri arasına bir duvar ördük. Din ile devler işi birbirine karışmayacak diyor. Ama bakıyoruz Afganistan’ın Sovyet işgali altında olduğu dönemde Amerikalılar mücahitleri desteklerken din faktörünü kullandılar. Eski ABD dışişleri bakanlarından Madeleine Albright kitabında ABD’nin dış politikada evvelce din faktörünü kullanmamasının bir  hata olduğunu yazıyor. Yabancı ülkeler din faktörünü dış politikada kullandıkları zaman, bu demokrasiye de dine de zarar verir. Müslümanlar dini ne şekilde yorumlayacaklarını Müslüman olmayan ülkelerden öğrenmemeliler. Biz dini Allah ile kul arasında kutsal bir bağ olarak görürüz. Ama devlet işlerinin dini esaslara göre yönetilmesini kabul etmeyiz. Bizim Türkiye olarak cumhuriyetten itibaren benimsediğimiz devlet anlayışı budur ve temenni ederiz ki, bu anlayış tüm bölgede egemen olsun, bölgede laik, demokratik devletler güçlensin, böylelikle gerçek bir barış ve istikrar ortamı sağlansın.</p>
<p>Bir süre için belki İslami güçler Ortadoğu’da siyasete hakim olabilirler ama sonunda benim kanaatim o ki, İslam’ı kendi boyutu içinde Allah ile kul arasında güçlü bir bağ olarak kabul eden ve devlet işlerini din işlerinin dışında düşünen bir devlet anlayışı bölgede yerleşecektir. Türkiye’de de bizim buna geçmemiz çok kolay olmadı. Biz de Türkiye’de zamanında biraz güçlüklerle karşılaştık ama sonunda başardık. Türkiye başardığına göre bütün bölge ülkeleri başaracaktır. Atatürk demişti ki, eğer sadece kendimizi düşünseydik kurtuluş savaşımız bu kadar zor ve kanlı  olmazdı, ama biz bütün şark ülkelerini düşündüğümüz için bu mücadelemiz bu kadar zor olmuştur. Ben inanıyorum ki Türkiye emperyalizmin baskısından kurtulduğu gibi diğer şark devletleri de aynı şekilde kurtulacak ve kurtarılacaktır. Bizim dileğimiz bölge ülkelerinin gerçek anlamda tam bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmalarıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Ulusal Kanal’daki Konuşması &#8211; 25.12.2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 18:25:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</guid>
		<description><![CDATA[

Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani iç politikada etkili. Fakat mesele bundan ibaret değil. Sarkozy gerçekten göreve geldiğinden beri açık bir şekilde Türkiye aleyhtarı bir politika izliyor. Sadece Ermeni konusunda değil. İlk yaptığı ve bize en çok zarar veren adımı 2008 yılında Türkiye &amp; AB müzakereleri sırasında 5 müzakere başlığının Fransa tarafından veto edilmesi olmuştur. Tek başına Fransa 5 konunun müzakeresini engelledi. Niçin? “Bu 5 konuyu açarsak, bu Türkiye’yi tam üyeliğe götürür. Biz Türkiye’nin tam üyeliğini istemiyoruz onun için bu 5 başlığı veto ediyoruz”. Peki 1999 yılında Türkiye’yi üyelik sürecine sokan Helsinki Zirvesi’nde Fransa itiraz etmiş miydi? Etmemişti. Şimdi neden? Burada  bir Sarkozy faktörü var. Peki Fransa daima Türkiye’ye karşı bir politika mı izlemişti AB üyeliğinde? Hayır. Bundan önceki başkan Chirac’ın ilk dönemlerinde Fransa Türkiye’nin üyeliğini en çok destekleyen iki ülkeden biriydi. Fakat görüyoruz ki Chirac’ın son dönemlerinde Fransa tutum değiştirdi. Sayın başbakan Erdoğan, o zamanki Almanya Şansölye ‘si Schröder ve Chirac, toplantısı var. O sırada anlaşıldı ki o tarihte muhalefet lideri olan Angela Merkel  karşıtlık yapıyor yine. Schröder’in desteğine rağmen Almanya’daki dengeler dikkate alındığında, Fransızlar da hissettiler ki uzun vadede Almanya bu konuda yanlarında olmayacak. Neticede oradan döndü Chirac, kendi bakanlar kuruluna dedi ki üç ihtimal var. 1. Türkiye kendiliğinden bu işten vazgeçer. 2. Üyelik müzakereleri çıkmaza girer. 3. Üyelik  müzakerelerinden başarılı sonuç alınır o zaman biz de Fransız halkına sorarız referanduma götürürüz. Yani bir tanesinde bile böyle olumlu bir çıkış yolu göstermiyor, Nasıl Türkiye’nin üyeliği engellenir? Sarkozy değil, Chirac’ın son zamanlarında başlamış. Bunda da en önemli etkenlerden biri Almanya. Özellikle Merkel’in Almanya’da başbakanlığa gelmesinden sonra Fransa’yı sürekli olarak baskı altında tuttuğunu biliyoruz. Çünkü Alman Hristiyan demokratları öteden beri Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Başbakan Kohl 16 sene üst üste başbakanlık yapmıştır, bir tek gün “şu şartlar yerine gelirse biz de Türkiye’nin AB üyeliğini destekleriz” dememiştir. Ondan sonra Hristiyan demokrat partinin başına gelen  Schauble açıkça basına demeç verdi, “Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağımızı söyleyecek cesarete sahip olmalıyız”, dedi. Ben  o zaman Almanya’da büyükelçi idim,  “siz bunu söylediniz mi?” dedim, kendisini ziyaret ettim. “Evet, söyledim” dedi. Peki dedim “sizin politikanız bu mu?”. “Bu benim görüşüm” dedi. “Niye böyle?”. “Çünkü arada büyük kültür farkı var” dedi. Peki dedim, “İspanyol kültürü ile İsveç kültürü bir mi Avrupa’da?”.  Biz dedi “kültür deyince dini anlarız.” Din faktörü vardır Almanya’da, her zaman ön plana çıkmaz ama başka faktörler de var. Neticede Fransa’yı etkileyen büyük ölçüde Almanya’nın özellikle Merkel dönemindeki katı tutumu olmuştur. Merkel kendi partisinin kongresinde karar almıştır, Türkiye’ye tam üyelik değil özel statü verilmelidir diye.  Şimdi Fransa’ya dönecek olursak Sarkozy döneminde artık açık bir şekilde anlaşılmıştır ki Fransa Türkiye’nin üyeliğine karşıdır ve Türkiye’ye karşı bir politika izlemektedir.</p>
<p>Buna karşı biz ne yaptık? 2006 yılında aynen bu yasa, aşağı yukarı birkaç kelimesi değişik, Fransız meclisinden geçti, biz de oradaydık. Gittik tek tek milletvekilleri ile konuştuk her partiden. Bize çoğunun söylediği şu, “boşuna tezlerinizi anlatmayın biz sizin haklı olduğunuzu biliyoruz ama bizim seçim bölgemizde Ermeniler çok etkilidir, eğer biz bu tasarıya ret oyu verirsek bir daha seçilemeyiz. Kusura bakmayın” dedi bir çoğu. Demek ki bu işin bir iç politika boyutu olduğu doğru. Ama biraz önce de söylediğimiz gibi bundan ibaret değil. Türkiye ne yapmalıydı? Türkiye daha başından itibaren Fransa’nın bu olumsuz tutumu ortaya çıktığında daha çok kuvvetli tepki göstermeliydi, bunu yapmadı. Yani bugüne kadar gösterdiği tepkiler çok sınırlı kaldı. Hatta daha 2001 yılında Fransa parlamentosu soykırım kararını kabul ettiği zaman gene gösterdiğimiz tepkiler çok sınırlı kaldı, AKP’den önce de maalesef. Peki etkili tedbir nasıl gösterilebilir Fransa’ya? Biz geçmişte tepki gösterdik mi, sonuç aldık mı? Gösterdik ve sonuç aldık. 1984 yılında Fransızlar Türkiye’ye çok kapsamlı bir proje sundular, nükleer santral projesi. O zaman büyük para, 1 milyar dolarlık bir proje. Çok uygun şartlarda, aklınıza ne gelirse, bundan iyisi belki olamaz. O zamanki dışişleri bakanımız Vahit Halefoğlu’na sundular. Halefoğlu onlara şunu söyledi, “çok güzel bir proje, teşekkür ederiz buraya kadar zahmet etmişsiniz ama siz bu kapıdan çıktığınız anda ben bu projeyi çöp sepetine atacağım, bunu bakanlar kuruluna teklif bile edemem” dedi. Niye? “Çünkü siz bizim  diplomatlarımızı öldüren Ermeni teröristlerine müsamaha gösteriyorsunuz, ASALA teröristlerine. Fransa bunu yaparken biz hiçbir proje falan vermeyiz” dedi. Şimdi ondan iki hafta sonra cumhurbaşkanı Mitterrand özel temsilci gönderdi Türkiye’ye Etyan Manak. Galatasaray’ın eski hocası. O şu mesajı getirdi Mitterrand’tan, “biz Türkiye’ye karşı yanlış bir politika izlediğimizi kabul ediyoruz, özür diliyoruz, geri adım atıyoruz, bundan sonra hiçbir terörist örgüt Fransa’da himaye görmeyecektir, hiçbir saldırı olmayacaktır Türk diplomatlarına” ve olmadı da. Şimdi devlet adamı bunu yapar. Yoksa gemilerin ziyaretine engel olacağız, hiç etkilemez Fransa’yı. Fransız uçakları Türkiye’nin hava sahasından geçerken topluca izin vermeyeceğiz, teker teker vereceğiz. Siyasi istişare toplantısını iptal ettik, Bunların hiçbiri Fransa’nın canını acıtmaz. Böyle kocaman bir projeyi reddederseniz o zaman düşünürler. Bu Türkler bugün bunu yapıyor, yarın daha hangi menfaatlerimizi engelleyebilirler diye. Diplomaside usul bu. Karşı taraf sizin menfaatinize, haysiyetinize zarar verecek bir  adım atarsa siz de ona kabul edemeyeceği bir zarar vereceksiniz. Bunu yapamadığınız takdirde gerisi havada kalır. Üç gün sonra işler normale döner sanki hiçbir şey olmamış gibi gündem değişir, siz gene Fransa ile can ciğer kuzu sarması politikanızı izlersiniz. Bu Fransız tasarısından daha kötüsü İsviçre’de geçti. Fransa’da daha senato onaylamadı, resmiyet kazanmadı henüz ama İsviçre’de onaylandı resmiyet kazandı. Doğu Perinçek’in yaptığı mücadeleyi biliyoruz, başına gelenleri de biliyoruz. Bugün İsviçre’ye gitseniz ve Ermeni soykırım olmamıştır deseniz sizi mahkum ederler. İsviçre mahkemesi Perinçek aleyhine karar aldı, İsviçre temyiz mahkemesi bunu onayladı ve şimdi AİHM’de olay. Biz ne yaptık? Pazartesi günü (26.12.2011), tüm büyükelçileri çağırdık bir toplantı yapıyoruz. Konuşmacı kim? İsviçre dışişleri bakanı. Bu kadar olur mu? Bu kadar olur mu? Sizin aleyhinize bu kadar rencide edici, hasmane bir karar almış bir ülkenin dışişleri bakanını tek konuşmacı olarak çağıracağız kendi diplomatlarımızın toplantısına. Adam mı kalmadı dünyada? Çağıracak insan mı bulamadınız? Onlar diplomat toplantılarına sizi çağırıyorlar mı? Nereden icap etti bu? Ondan sonra Ermeni protokolleri hazırlanırken kimin  aracılığıyla biz bu işi yaptık? İsviçre’nin. Yani bir aracı mı lazımdı? Bu aracı İsviçre mi olmalıydı? Hepsi yanlış işte, baştan aşağı.</p>
<p>Şunu anlamamız gerekir ki yalnız Fransa değil, başka Avrupa ülkeleri de başta Almanya olmak üzere, Türkiye’nin AB ilişkileri konusunda son derece olumsuz bir tavır içindeler. Bunlarla nasıl mücadele edeceğiz? Bunlar kamuoyunu da etkiliyor. Son kamuoyu yoklamalarına göre Avrupa’da %60‘tan fazla halkın Türkiye’nin üyeliğine karşı. Fransa’da %70’e kadar çıkıyor. Fransa’da mesela eski cumhurbaşkanlarından Valéry Giscard d’Estaing var.  Bu kişi 1962 yılında diyor ki AB’yi oluşturuyoruz ama kesinlikle Türkiye’yi almamalıyız diyor. En son Avrupa’nın anayasasının hazırlanması için konvansiyon vardı ona başkan seçtiler bu kişiyi. Türkiye açısından en kötü insan kim olur buna başkanlık edecek deseler, bunu derdik. Onu yaptılar. Ne dedi adam? Türkiye’nin AB üyeliğine üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır. Bu kadar açık. Böyle hasmane tutum izleyen Almanya’da yok mu? Yalnız Merkel değil. Eski başbakanlardan sosyalist parti eski başkanı, Helmut Schmidt var. Diyor ki eğer Türkiye AB’ye üye olursa biz Almanya’yı idare edemeyiz diyor. Anılarını yazdığı bir kitap var, orada da açıkça söylüyor. Bizim yanımızda kim var, karşımızda kim var bunu iyi bilmemiz lazım.</p>
<p>Tepkilerimizi oluştururken akılcı bir tavır sergilenmesi lazım. Bizim aleyhimize soykırım iddiaları ile ilgili kimin ne söylediğini biliyoruz. Lehimize kim konuşuyor peki? O yıllarda, Birinci Dünya Savaş ve hemen sonrasında, bu işleri en iyi bilecek durumda olan İngiltere var. O zaman İngiltere’nin işgal gücü olarak İstanbul’daki varlığını ve neler yaptığını, marifetlerini biliyoruz. Ama ne demiş İngiltere devlet bakanı 14 Nisan 1999’da Avam Kamarası’na çıkıyor ve diyor ki resmen, Osmanlı idaresinde Ermenilerin yok edilmesinin kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz hükümetleri 1915-16 olaylarını soykırım olarak tanımamaktadır. Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir,  zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır .Siz bu sözü isterseniz Ermeni soykırımı için, isterseniz Dersim tartışmaları için uygulayabilirsiniz, yani tarihin olaylarını bugünün siyaseti içinde tartışmak doğru değildir ve bu soykırım değildir diyor. Başka bir İngiliz bakanı 24 Ocak 2001’de diyor ki bir süre önce İngiltere hükümeti Ermeni sorunu için sunulmuş delilleri gözden geçirdi, 1915-16’da meydana gelmiş olayların belgelerini inceledi ve bu olayların BM tarafından tanımlanış olan soykırım tanımına uymayacağına karar verdi, bunlar İngiliz tutumudur ve değişmeyecektir dedi. Siz bu sözleri herhangi bir yerde duydunuz mu? Hükümetin açıklamalarında var mı? Bizim aleyhimizde kim ne derse haberdir fakat bizim lehimizde birisi bir şey söylemişse haber değildir. İngiliz Yüksek Komiseri 1920’li yıllarda diyor ki götürmüşler Nemrut Mustafa divanından aldıkları 67 kişiyi, sonra 140’a çıkmış bunların sayısı. Bunları yargılayacaklar Ermeni soykırımı suçlusu olarak falan hiçbir delil yok. Tutukluları mahkeme önünde itham edecek hukuki delillerimiz yoktur diyor komiser büyükelçi, İngiliz dışişleri bakanına yazıyor. Ancak siyasi şartlar onların geri gönderilmesini de uygun kılmamaktadır diyor, büyükelçinin görüşü bu. Churchill diyor ki böyle şey olmaz madem ki suçlu değiller hepsini bırakın. Yani tarihimizde böyle belge ve deliller var. Amerikan gazetesi 2 Ocak 1920 tarihinde diyor ki, “Türkiye’deki Ermenileri bugün yeni bir tehlike tehdit ediyor, bu tehlike ABD’de yaşayan Ermenilerden geliyor. Ermeniler tarafından icra edilen propagandalar kamuoyu üzerinde çok kötü bir tesir yapıyor. ABD’yi Kafkasya’da askeri bir serüvene sürüklemeye çalışanlara gazetemiz muhalefet etmektedir. Doğu Anadolu’daki vaziyete tamamen vakıf olan hiçbir ABD’li Ermeni taleplerini onaylayıp buna yardım etmez”. Buna benzer neler var.</p>
<p>Ayrıca bizde bir suçluluk ruh hali hakim oldu. Ne zaman böyle bir konu tartışılacak olsa Türkiye, geçmişimiz, atalarımız ne kadar gaddardı, diye bunları anlatan programlar izliyoruz televizyonlarda. Bir kişiyi çağırsalar cumhuriyeti, Atatürk’ü, devrimleri savunan, karşısına 5 tane adam diziyorlar ki Atatürk’e, cumhuriyete karşıt olanları. Hep suçlama. Şu Ermeni tasarısı görüşülürken hiç değilse tatil yapın değil mi? Hayır. Fransa’da Ermeni tasarısının görüşüldüğü gün çıkarıyorlar televizyonlara ne kadar zulüm yapmışız Ermenilere. Bir kişi çıkarıyorlar mı gören var mı, Ermenilerin yaptığı zulmü anlatacak? Bir kişi var mı? Neler yaptıklarını biliyor musunuz? Justin McCarty’nin Van’daki ayaklanma kitabını okuyun. Orada şehirde yaşayanların %62‘sini Ermenilerin ne kadar feci şekilde katlettikleri yazıyor. Bunları söylüyor musunuz? Girit’te 80 köyün ahalisini Rum çetecilerin nasıl imha ettiğini söylüyor musunuz? Bir tane Giritli çıktı mı? Yok. Peki kurtuluş savaşında 830 Türk köyünün yakıldığını, 114.000 Türk evinin tahrip edildiğini, 1.000.000 Türk’ün evsiz barksız kaldığını anlatan bir kişi çıkıyor mu? Hep biz suçluyuz. Başkalarının bize yaptığı zulümden hiç bahsetmeyelim. İngilizler de söylüyor, şu tarihi tarihçilere bırakmayı bir öğrensek&#8230; Hüküm veriyoruz. Başbakan diyor ki Dersim’de katliam yaptık özür dilerim diyor. Onun üzerine Le Monde dışişleri bakanı Davutoğlu’na soruyor, diyor ki sayın başbakanınız Dersim için özür diliyor, aynı şeyi siz Ermeniler için niye söylemiyorsunuz diyor. Yani bir laf söylediğiniz zaman o laf nereye gidecek göreceksiniz. Niçin Fransızlar kalkıp da Cezayir’de katliam yaptık özür dileriz demiyorlar? Sarkozy de demedi önceleri de demedi. 1.000.000 insan öldürmüşler. Sadece 8 Mayıs 1945 günü öldürülenlerin sayısı, en mütevazı rakam, 16.000, daha ileri rakamlara göre 45.000. Gidin Cezayir’e ben daha geçenlerde gittim,  görün müzeleri, içiniz sızlar. Peki bunun için niye özür dilemiyor Fransızlar? Geçmişim le ilgili bizim o zaman böyle bir devlet politikamız yoktu, bazı subaylar, yerel düzeyde yanlış bir şey yapmışlarsa bu onların sorumluluğudur biz tarihi tarihçilere bırakırız diyor eski Fransız başbakan. Siz niye kendi devletiniz için bunu demiyorsunuz? Tarihten bahsederken bazı şeyleri cımbızla çekeceksiniz, siz devlet de demeyeceksiniz CHP yaptı bunları diyeceksiniz. Peki Menemen’deki katliamı da CHP mi yaptı? Orada silahlı, örgütlü, aşırı dinci insanların teğmenimizi öldürüp kafasını kesmesi CHP sorumluluğunda olan bir iş midir? 23 Aralık’ta yapıldı daha anma töreni, niçin iktidardan bir kişi yok? Orada öldürülen, vahşice katledilen bu devletin bir subayı değil mi? Onun anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil mi ? Yok, ben de katıldım o zaman da yoktu, sordum ilgili arkadaşlara, efendim hiç katılmazlar dediler. Bu yıl? Bu yıl da katılmadılar. Tarihi böyle seçerek  o zamanki siyasi hasımlarınızı suçlamak için değerlendireceksiniz tarihi&#8230; Yani hem iç boyutu hem dış boyutu ile bu işlerin savunulacak bir tarafı yoktur. Siz bir kere Yunan televizyonunda mesela Girit’te Türklere ne kadar zulüm yaptık konulu bir program olduğunu işittiniz mi? Hiç böyle bir bilgi geldi mi? Orada Yunanlıların zulmüne uğrayan Türklerin ailelerinden bir kişi çıkarıp da efendim bize ne zulümler yaptılar dediklerini işittiniz mi? Şimdi her akşam açıyoruz televizyonları Ermeniler çıkıyor, kendisine Türk diyemeyen bazı vatandaşlar çıkıyor biz “Türkiyeliler” Ermenilere zulüm yaptık diyor. Ermeniler deyince Ermeni millet, Ermenistanlılar demiyor. Ama kendinden bahsederken Türk’üm diyemiyor ve Türkiyeliyim diyor. Bunlar profesör. Bunları utanarak söylüyorum. Türkiye bu duruma gelmemeliydi. Bizim hayatımızın büyük bir bölümü yurtdışında geçti oradaki basını da izledik, kendi geçmişini yerden yere vuran bir ülke medyası hiç görmedim. Yani bir tarihi tartışma yapacaksanız birkaç tarihçi getirirsiniz günlük politika ile bağlantısı olmayan bir şekilde tartışırlar ama böyle kampanya şekline sokmazsınız.</p>
<p>Siz biliyor musunuz maalesef bir CHP milletvekilinin Dersim ile ilgili ve Atatürk’e de dil uzatan bazı ithamlarda bulunan konuşmalarından sonra, hatta soykırım ve katliam ithamları olan bir konuşmasından sonra, yalnız bu konuda düzenlenen televizyon programları 204 saat Türkiye’de. Yayınlanan makale ve yazı sayısı 2.000. Düşünebiliyor musunuz? Bir fırsat bulduk kendi tarihimize vurmak için hem sağdan hem soldan vuracağız. Bu kadar olabilir mi? Siz Dersim’de hayatını kaybeden bir subayın, askerin ailesi ile yapılmış bir röportaj izlediniz mi, işittiniz mi ?Yok. O bakımdan diyorum ki bu suçluluk psikolojisinden kurtarmamız gerekir kendimiz. İçerde kendi kendimize bu kadar haksızca saldırırsak, yabancılar de bunu fırsat bilirler ve niye Ermeni konusunda bunları söylemiyorsunuz derler.</p>
<p>Bu konuda Atatürk 1920 yılında İstanbul’daki ABD büyükelçisine, yüksek komiserine, mektup yazıyor ve aynen şöyle diyor, “Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için itilaf devletleri ve Amerikan hükümetinin adalet severlik duygularına müracaat ediyoruz”. Demek ki bu iğrenç ve adi bir propagandadır, kin ve hırs ürünüdür. Bunu hatırlayan var mı? Türkiye’de televizyonlara çıkıp da her gece soykırım yaptık, katliam yaptık, mahvettik insanları&#8230; Orada ölenler olmadı mı? Oldu. Üzülmüyor muyuz? Üzülüyoruz. haksızlık yapılması mı? Yapıldı. Ama bunu Türkiye’nin geçmişini suçlamak için her gün günlük siyaset malzemesi yapmayı da ben şahsen doğru bulmuyorum. Bırakın tarihçiler konuşsun. Ermenilerin öldürdükleri Türklerin sayısını biliyor musunuz? Devletin rakamlarına göre 506.000. Ama o devirde yayınlanan propaganda kitaplarında, Mavi Kitap’ta mesela, bir tek Türk’ün Ermeniler tarafından öldürüldükleri yazılmıyor sadece Türklerin öldürdükleri Ermeniler yazılıyor. Yani tarihi tartışacaksanız en azından tarafsız olun. Efendim Rusları destekliyordu Ermeniler. Diyorlar ki efendim birkaç tane çete. Türkiye’nin doğusunu işgal eden Rus ordusunu fiilen destekleyen Ermeni birliklerin, silahlı kuvvetlerin sayısı kaç dersiniz? Benim okuduğum yabancı kaynaklara göre 150.000. 150.000 Ermeni Rus ordusu ile birlikte Türkiye’ye saldırıyor, TSK’yı arkadan vuruyor, cephaneliklerini, gıda ve yakıt depolarını imha ediyor, köyleri basıyor, insanları öldürüyor, tahrip ediyor, bunlardan bahsedenler yok. Yani televizyona çıkan bazı Ermeni vatandaşlarımız var, biz onların yasına saygı gösteririz, ama olayları böyle tek taraflı anlatırsanız o zaman Türk halkı rencide olur. Biz tabi ki bir tane Ermeni bile öldürülmüşse bunun acısını paylaşırız. Hrant Dink öldürüldüğünde ilk demeci, tepkiyi ben verdim. Bu işin başka tarafı. Ama siz sadece bunu anlatırsanız Ermenilerin canlı canlı Türkleri nasıl camilere doldurup yaktıklarını söylemezseniz, o zaman tarafsız bir izlenim uyandırmazsınız halkta. tarihi tartışacaksak, bunu da söyleyin. Ben Fransa’da bir televizyona katıldım canlı yayına, bana dediler ki niye tarihinizle yüzleşmiyorsunuz? Yüzleşelim mi dedim. Evet dediler. İşte bir iki şey anlattım, böyle camilere nasıl doldurulup yaktıklarını, Kurtuluş savaşında nasıl köyleri yaktıklarını, hamile kadınların karnını nasıl süngü ile deştiğini Yunanlıların falan. Şimdi dedim biz bunları anlatalım mı halka? Çocuklarımızı düşman mı edelim Ermenilere ve Rumlara? Onun için kitaplarımıza bu vahşet sahnelerini koymamaya gayret gösteriyoruz. Yapalım mı dedim? Haklısınız dediler. Onların tarihle yüzleşmekten kasıtları başkalarının size yaptıkları kötülükleri kapsamıyor&#8230;Siz kötülük yaptıysanız sadece onu söyleyin, anladıkları bu. Peki bizim söylediklerimizi hükümet üyeleri söyleyemez mi, onlar bilmiyor mu? Devletin bütün arşivleri ellerinde değil mi, bilmeyenler bile öğrenemezler mi? Niçin bunu yapmıyorlar? Ya hariciyeye kulak asmıyorlar, belgeleri istemiyorlar veya şu veya bu sebepten böyle bir halkımıza geçmişle ilgili bir suçluluk duygusu vermeyi uygun görüyorlar ki yani o cumhuriyetin ilk yılları çok kötüydü, bu cumhuriyet rejimini ,Atatürk’ün cumhuriyet rejimini yıkıp yerine başkanlık rejimi, kendi rejimimizi, özerklik için haklı görsün vatandaş bizi. Yaptıkları bu. 1.Avrupa’da Türkyie’ye büyük bir haksızlık yapılıyor, Sarkozy bu işte son derece yanlış bir politka izliyor, sorumludur ama sadece Sarkozy’den ibaret değil, Fransa’da sorumludur. Bizim Avrupa’ya yönelik politikalarımızı masaya yatırmamız lazım. Kim niçin Türkiye’ye karışı husumet politikası izliyor, bunları masaya yatırmamamız lazım. Bunun gerektirdiği karşı tedbirleri almamız lazım. Ama kendi kendimizi suçlamaktan buna fırsat bulamıyoruz. Basınımız da burada iyi bir sınav veremiyor.</p>
<p>Milletvekilleri maaşına yapılan zam konusu Türk kamuoyunda haklıdır, hassasiyet uyandırıyor. Öteden beri böyledir. Bunlar kendilerini düşünüyorlar, halkın perişan haline bakmıyorlar diye tepki gösteriyor vatandaşlar. Onun için bu konu ne zaman meclise gelse biz geçmişte çok duyarlı davranırdık. Mesela sayın Baykal’ın genel başkanlığı döneminde de AKP’liler böyle bir yasayı meclise sunmak istediler ama kendileri de sunamıyorlar. Dediler ki siz de destek verin de birlikte sunalım. Sayın Baykal’ın talimatıyla biz bunu kabul etmedik. Dedik ki anayasa değişikliği gibi önemli bir konuda bizim mutabakatımızı aramıyorsunuz da bu maaş konusu gelince mi hatırlıyorsunuz muhalefet ile işbirliği yapmayı, biz dedik destek vermiyoruz, gücünüz yetiyorsa kendiniz getirin meclise. Getiremediler. Buna dikkat etmek lazım. Kimisinin zarara uğraması, sıkıntıya düşmesi gerekmez. Diğer memurlara ve emeklilere yapılan zam oranında zam yapılırsa vatandaşlardan bunu belki bir tepki gelmez ama aşırı bir zam yaptığınız zaman haklı olarak vatandaşlar Ermeni sorunu konusunda Fransızlara göstereceğimiz tepki ile meşgulken siz orada bütün partiler bir olmuşsunuz, karar çıkarıyorsunuz. Nasıl da çıkartmışlar bilmiyoruz ama. Geçmişte biz bu konulara çok duyarlı davranıyorduk. bana da internetten geliyor, köşe yazarları yazıyorlar. Facebook’ta okuyoruz ve çok haklı buluyorum bu tepkileri kendi hesabıma. Vatandaş bu kadar ıstırap çekerken milletvekillerinin kendilerini düşünerek böyle bir yola gitmeleri bence kamuoyunda meclisin itibarını artıracak bir durum olmamıştır.</p>
<p>Bütün partilerin ilkeler ve program çerçevesinde hareket etmeleri uygundur. Siyasetin esası da budur. ASALA ne zaman başladı bizim diplomatlarımızı öldürmeye buna dikkat etmek lazım. Bir münferit olay var 1973’te Los Angeles başkonsolosumuzu ve yardımcısını yaşlı bir Ermeni biraz da meczup bir adam öldürüyor fakat onun dışında sistemli olarak Türk diplomatlarına yönelik ASALA terör eylemleri 1975 yılının başında başlıyor. Niçin 1975? Çünkü Kıbrıs harekatından sonra Kıbrıs terör örgütü EOKA’nın bir kolu EKAS bildiri yayınlıyor. Şu anda biz Kıbrıs’ta Türk ordusu ile mücadele edecek durumda değiliz ama dünyanın her yerinde Türk menfaatlerini vuracağız diyor. Arkasından bizim Viyana büyükelçimiz, arkadan Paris büyükelçimiz İsmail Eres öldürülüyor ve pek çok diplomat ve büyükelçimiz öldürüldü. Bu olaylardan sonra bizim dikkatimizi çeken bir iki nokta var, bunların çoğu faili meçhul cinayet olarak kalıyor. Türkiye’de faili meçhul cinayetlere haklı olarak duyarlılık gösteren basınımız, bu öldürülen diplomatların cinayetlerinin da faili meçhul olduğunu hatırlıyorlar mı, hatırlatan var mı? Şimdi bunların bir kısmının gidip Ermenistan’a yerleştiklerini biliyoruz. Bunlardan bir tanesi yakalandı mı, yargılandı mı, mahkum edildi mi Ermenistan’da? Dedim ki Sayın cumhurbaşkanımız Erivan’a gittiğinde futbol maçı seyretmeye herhalde bu konuyu da gündeme getirmiştir, diye ümit ediyoruz. Oradaki meslektaşlarımızın kanına giren bu insanların yakalanıp yargılanmalarını istemiştir diye ümit ediyoruz her ne kadar bu konuda bir bilgi almadıysak da yapmıştı bu ülkenin cumhurbaşkanı olarak diye düşünüyorum. Bereket maçı biz kazandık orada ama onun ötesindeki  konuları da unutmuş değiliz. Şimdi yalnız bu değil yani Türkiye’ye yapılan zulüm bundan ibaret değil. Gene 1974 yılında Kıbrıs harekatında, Türk birlikleri Girne’deyken, Rumlar Magosa civarında 3 Türk köyüne saldırdılar. BU köylerdeki bütün halkı katlettiler. Bunu yapanlardan bir tanesi yakalandı mı, bir tanesi mahkum edildi mi? Türkiye Kıbrıs ile ilgili bu kadar demeç verdi yıllardan beri, bu demeçlerden bir tanesinde buna değinildi mi? Biz çok söyledik de ben bu iktidar dönemini kastediyorum. Kıbrıs ile ilgili müzakereler yapılırken Rumların talebi olan kayıp Rumlar meselesi hep masaya getirildi, komiteler kuruldu, bu Magosa civarındaki köylerde katledilenler ile ilgili bir komite kuruldu mu? Biz bunu dile getirdik mi? Biz hep savunmadayız, biraz da sesimizi çıkaralım. Bunlar da yapıldı. Şimdi Ermeni Soykırımını tartışıyoruz peki Yunanistan’ın Pontus Soykırımı konusunda ne yaptığını biliyor musunuz? Yunan parlamentosu Ponrus Soykırımı iddiası ile yani Türklerin Trabzon civarındaki Rumları öldürdüğü iddiası ile meclisin denetiminde ve desteği ile 13 ciltlik ansiklopedi yayınladılar. Selanik’te Pontus Soykırımı anıtı diktiler. Ne tepki gösterdi hükümet? Hiçbir şey olmamış gibi Yunanistan’ı ziyaret ediyoruz, dostluk mesajları veriyoruz. Şu kadar antlaşma yaptık falan. Bir kere bu haksız suçlamaya karşı bir tepki gösterin. Bu yok, hep biz suçluyuz. Şehit edilen diplomatların anısına bir anıt dikilecek. Biz bunun için çok uğraştık sayın Şükrü Elekdağ ile birlikte. Önce dediler Anayasa Mahkemesi binasının karşısındaki parka dikeceğiz falan. Biz destek oluruz dedik. Sonra dışişleri binasının karşısındaki parka dikeceğiz dediler. Kaç sene geçti dikildi mi? Ben duymadım. Düşünebiliyor musunuz? Türk askerini şehit eden silahlı ayaklanmanın liderinin anıtı var Türkiye’de, Ermeni teröristleri ASALA’nın katlettiği Türk diplomatların anıtı yok. Yani Cebeci şehitliğinde mezarlığın bir bölümü de olmasa bunları göremeyeceğiz veya Karşıyaka Belediyesi’nin İzmir’de yaptığı bir anıt olmasa. Hem eski bir dışişleri mensubu olarak hem de vatandaş olarak söyleyeyim bunlar bizim içimizi acıtıyor. Yani bir ülke kendi geçmişine, bu ülke uğruna şehit olan insanlarına sahip çıkmazsa bu ülkenin geleceği için iyimser olamayız. Şimdi Kubilay’ın anıtı var değil mi? Dersim’de şehit edilen Teğmen İsmail Hakkı’nın anıtı var mı? Nerede? Yüzlerce askerimiz var, kaç tane subayımız var. Bunlar için bir anıtımız var mı? Varsa ben bilmiyorum.</p>
<p>Basına da görev düşüyor. Kubilay’ın anma töreni bizim için son derece önemli bir gündür. Bu anma törenine iktidara mensup hiç kimsenin katılmadığı konusunda basında bir kelime okudunuz mu? Her şeyin sebebi var ama bunlar vatandaşın dikkatinden kaçmıyor. Bize de söylüyor vatandaş, bizi de arıyor ve duyarlılığını yerine getiriyor. Siz bu devletin başındasınız, bu devlete karşı sorumluluğu yerine getiriyorsunuz. Cumhuriyet’e karşı devrim yapmış, askerlerimizi, subaylarımızı öldürmüş, kafasını kesmiş insanlara karşı bir tepki göstermeniz gerekmiyor mu? Onların öldürdüğü, şehit ettiği bir subayımızın anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil midir? Sizin göreviniz sadece devletin yaptığını iddia ettiğiniz kötülükleri suçlamak mıdır? Ciddi bir devlet isek geçmişimize sahip çıkacağız ve geçmişimizde bu devleti korumak için canını veren insanlara saygı göstereceğiz.</p>
<p>Şimdi gerek bu son seçimlerde gerek daha önceki araştırmalarda güvenilir bir şirket olduğunu kanıtlıyor. O bakımdan biz bu bulguları da doğru kabul etmek zorundayız. 2010 yılının Şubat ayında yapılan araştırmalara göre  araştırmalarda aşağı yukarı 3 &#8211; 3,5 puan fark kalmıştı CHP ile AKP arasında. AKP düşüşteydi %32’ye kadar. CHP %28,7’ye kadar çıkmıştı 3,5 puanlık bir fark vardı. Şimdi 35 puana çıkmış. Şimdi bunun sebeplerini mutlaka arayıp bulmamız lazım bizim. Nereden kaynaklanıyor? O zamana nazaran Türkiye’de değişen ne oldu? Türk siyasetinde, ekonomisinde değişen ne oldu bakmak lazım. Burada biz kendi hesabımıza CHP olarak değerlendirdiğimiz zaman şunu görüyoruz demek ki bu dönemde bize olan destekte biz artış beklerken eksilme olmuştur. Niçin olmuş olabilir? CHP ne yaptı da halkın desteği azaldı? Şimdi bizim partiye öteden beri oy veren, gönül veren insanlar çoğunlukla partinin temel ilkelerine, temel doğrultusuna gönül veren insanlardır. Bu insanlar partinin bu çizgisinin sürdürülmesini isterler. Eğer partinin çizgisinde bir gerileme olduğu izlenimi verilirse, başka bir yöne doğru partinin gittiği izlenimi verilirse  o zaman  bu desteği sürdürmemiz zorlaşır. Benim  gördüğüm tabloda biraz bu var. İktidar partisi olağanüstü bir başarı sağladı da o yüzden herkes iktidara yöneldi dersek bu diğer göstergelerin de ortaya koyduğu gibi pek gerçekçi değildir. Sıfır sorun politikası Türkiye’yi nereye getirdi? Herhalde halkımız dış politikada çok başarılı olduk, zaferden zafere koştuk, oy verelim demiş olamaz. Ekonomide görüyoruz halkın büyük bir bölümü %70 civarında insan pahalılıktan şikâyetçidir. Demek ki geçim sıkıntısı var. Burada genç işsizler ayrı bir tabloda gösterilememiş ama genç işsizlerin oranı normal işsizlikten çok daha fazladır. Yani geleceğe güveni az insanları. Daha kötü olacağını düşünüyorum diyor gençler. Yani iktidara güveni artan bir halk geleceğe karamsar bakar mı? Geleceğe güvenmiyor, ekonomiden sıkıntılı, işsizlikten dertli, buna rağmen muhalefete bir alternatif olarak desteğini artırmıyor. Şimdi bu tablodan bu çıkıyor. Bizim bunu çok iyi değerlendirmemiz lazım. Buna bakarak bizim parti olarak övünülecek bir görünümde olduğumuzu söylersen aşırı iyimser olur. O zaman yapılması gereken şey partinin bir değerlendirme yapması. Bu da Kurultay’da olur. O zaman  eğer bazı arkadaşlarımızın önerdiği gibi bir tüzük kurultayı yapılırsa mesela veya olağanüstü seçim kurultayı, o zaman tüm bu konuları açıkça tartışmak, değerlendirmek imkanı olur. Çünkü kurultay partinin tabanının sesidir. Böyle durumlarda yapılacak iş tabanın sesini dinlemektir. Bu iniş fren tutmayan bir iniş sayılabilir mi? Bence sayılamaz. Yani partiler zaman içinde inişler çıkışlar yaşarlar. Başka ülkelerde öyledir, bizde de böyle olmuştur. Bazı eşikler vardır ki o eşiğin altına indiğiniz zaman toparlanmak zor olur. Bu hükümetten önceki iktidarı düşününüz, oradaki üç partiden ikisi şu anda artık toparlanması çok zor düzeye inmişlerdir. Bir zamanlar Türkiye’yi açık farkla tek başına idare eden bir parti %3‘lerde, %4‘lerde bir konumdadır. Demek ki partinin eşiği %4‘lerde bir konuma inerse o zaman çok ciddi sıkıntı var demektir. Bunun çaresi o noktaya gelmeden partilerin tüm bu verileri masaya yatırması nerede sorun yaşanmıştır, bir eksiklik var mıdır, varsa nedir, nasıl düzeltilir, kim düzeltir? Bu soruyu da partiler soracaktır, hatayı kim düzeltebilir? Daha sonra da ona göre parti tedbirlerini alacaktır ve yükselişe geçecektir. Ben inanıyorum ki AKP’ye dur diyebilecek tek siyasi güç CHP’dir. O bakımdan CHP’nin güçlenmesi sadece partinin çıkarları açısından değil, ülkenin çıkarları açısından da son derece önemlidir. Yani biz CHP’yi güçlendirmek için çalışmalıyız ve vatandaşlarımızın da bize destek olması, yol göstermesi çok yararlı olur. Yani parti içi çekişme, çatışma gibi görmemek lazım. Parti yükselişte, parti çok iyi bir konuma gelmiş ama bazı insanlar bundan rahatsızlık duyuyor. O zaman diyebiliriz bu bir kişisel çekişme konusudur. Ama parti aşağı doğru iniyorsa bunu toparlayalım, yukarı çıkaralım, birlikte hareket edelim, omuz omuza verelim diyorsak bu kişisel bir çekişme değil partinin iyiliğini isteyen insanların samimi bir gayreti gibi değerlendirilmelidir. Bu konuda partimizin şimdiye kadar alışık olmadığı bazı söylemler anlaşılıyor ki bize gönül veren insanların desteğinde bir azalmaya yol açmıştır. Yani demin söylediğim gibi iktidarın olağanüstü bir yükselişe geçmesi için objektif bir sebep yoksa o zaman kendi kendimize şu soruyu sormamız lazım, koşulların iktidarın oy kaybetmesini gerektirdiği halde iktidar oy kaybetmiyorsa biz düşüyorsak bunun bizim tespit etmemiz gereken bir sebebi olması lazım. Bunun görüşüleceği yer benim kanaatimce partinin kurultayıdır. Ama ben kötümser değilim, iyimserim, mutlaka buna bir çare bulunur. Çünkü CHP yükselmezse o zaman kötümser olmak için sebepler olur. Dünya tarihine bakacak olursak iktidarda uzunca süre kalan partiler daima oy kaybederler. Demokrat Parti için de böyle olmuştur, ilk iki seçimde yüksek oy almıştır, sonra düşmüştür. İngiltere’de muhafazakar parti böyle olmuştur. İspanya’da Gonzalez’in İşçi Partisi iki seçimde başarılı olmuştur, sonra kaybetmiştir. Almanya’da da. Yani genel eğilim bu iken Türkiye’de farklı bir eğilim ortaya çıkıyorsa bunun çok ciddi sebepleri olması lazım. Mutlaka bu inişi durdurmamız ve yükselişe geçirmemiz lazım. Bunu da partiden başka kimse yapamaz, örgütün sesine kulak vermemiz lazım. Örgüt bizim sağ duyumuzdur, pusulamızdır. Kimseyi kötülemek istemem. Parti içinde çekişmenin zamanı değildir. İnişte olan bir  parti çekişmeye girerse bundan herkes kaybeder. Şimdi birlik olma zamanıdır. Birbirimizi dışlayarak sonuç alamayacağımızı insanlar görmüştür. Bu gerçekler CHP’lileri birbirini dışlayarak yükselebileceği ihtimalin mevcut olmadığını gösteriyor. Birbirimizin sırtına basarak yükselmek siyasette mümkün değildir. Omuz omuza vererek yükselmek doğru yoldur. O bakımdan şimdi birlik zamanıdır.</p>
<p>Eğer şu sırada parti yönetiminde sorumluluk taşısaydım bugünkünden daha da fazla üzülürdüm çünkü bu işte kendimi sorumlu hissederdim.</p>
<p>Bu konuda küçük bir saptama yapayım müsaade ederseniz şimdi bir partiyi bütün olarak eleştirmek o kadar doğru değil. Bazen bir milletvekilinin bir sözü bir çok insanın partiye desteğinin azalmasına yol açabilir. Herhalde bunu söylemiyorsunuz.</p>
<p>Ben küçük bir hesaplama yapayım Atatürkçülükten uzaklaşma deyince arkadaşımız herhalde bir milletvekilini kastediyor. Ama ben inanıyorum ki partinin ezici çoğunluğu Atatürk’e yürekten bağlı olmaya devam ediyor. Yani burada şu ayrımı yapmak lazım. Atatürk’ten uzaklaşmak deyince kastettiği bir milletvekilidir. O zaman açık konuşmak lazım. Çünkü parti örgütünün bu gibi genel suçlamalardan çok haklı olarak rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Yani bir arkadaşımızın ölçüsüz bir beyanı bütün partiye mal edilemez. Atatürkçülük ‘ten uzaklaşmak deyince partinin bütünü rencide oluyor.</p>
<p>Söylemek istediğimi anlıyorsunuz tabi. Partinin tabanının, örgütünün, bizim kadar bu konularda duyarlı olduğuna inanıyorum. Bunu söylemek istiyorum.</p>
<p>CHP’den bahsedildiği için şimdi şöyle, kusura bakmayın. Şimdi CHP’liler bağlayan genel başkanından sonuncu üyeye kadar partinin temel ilkeleridir ve partinin programıdır. Bu gibi temel konularda karar mercii kurultaydır. Sayın Ülsever’in bahsettiği metin CHP kurultayından geçmemiştir. Kurultay toplanmadığı zaman en güçlü makam parti meclisidir. Benim bildiğim kadarıyla bu metin parti meclisinden de geçmemiştir. Mecliste CHP’yi temsil eden parti grubudur. Bu parti grubundan da geçmemiştir. Bu metin daha önce çeşitli vesilelerle önümüze çıkarıldığı zaman ben şunu söyledim, bu metin içinde benim de şahsen hiçbir şekilde kabul edemeyeceğim unsurlar var. Partinin görüşü böyle hazırlanan belgelerle ortaya konursa o partide dağınıklık olur. Çünkü partinin yetkili kurumlarına siz yetki vermişsiniz, kurultaya geldiği zaman Atatürk’ün millet tabirini benimsemeyen bir görüşün CHP kurultayında benimsenebileceği tahmin edilebilir mi? Yani millet kavramını kabul etmeyeni vatandaşlarımız arasında sadece hukuki bağdan bahseden bir görüş CHP görüşü olabilir mi? Biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü bizim temel görüşümüz hangi dinden, hangi mezhepten, etnik yapıdan gelirse gelsin Türk vatandaşlarına Türk milleti denir görüşüdür. Bizim bu görüşten sapacak bir anayasa değişikliğini kabul etmemiz CHP olarak mümkün değil.</p>
<p>CHP mensupları Türk’tür, Türkiyeli değildir, nokta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in Kanal 78&#8242;e Verdiği Mülakat-3 Şubat 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Feb 2011 21:04:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2796</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal 78’e Verdiği Mülakat
3 Şubat 2011
Büyük resmi görmek lazım. Dikkat ederseniz Soğuk Savaşın bitmesinden bu yana, 1990’dan sonra dünyada demokratikleşmenin hızlandığını görüyorsunuz. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri eskiden otoriter yönetimler altındayken, Sovyet nüfuzu altındayken, Soğuk Savaş bittikten sonra bunlar birer birer demokrasiye dönüştüler. Şimdi hepsi birer demokratik ülke oldu. Latin Amerika [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal 78’e Verdiği Mülakat</strong></p>
<p><strong>3 Şubat 2011</strong></p>
<p>Büyük resmi görmek lazım. Dikkat ederseniz Soğuk Savaşın bitmesinden bu yana, 1990’dan sonra dünyada demokratikleşmenin hızlandığını görüyorsunuz. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri eskiden otoriter yönetimler altındayken, Sovyet nüfuzu altındayken, Soğuk Savaş bittikten sonra bunlar birer birer demokrasiye dönüştüler. Şimdi hepsi birer demokratik ülke oldu. Latin Amerika evvelce askeri diktatörlükler altındaydı. Sabah erken kalkan orada darbe yapıyordu. Bu bölgeler demokrasiye geçtiler. Brezilya, Arjantin, Şili. Uzakdoğu, Afrika de bile demokratikleşme var. Afrika’da bir ülkede darbe oluyorsa o ülkeyi Afrika Birliği teşkilatından çıkarıyorlar. Tek istisnası Orta Doğu. Bunun sebebi o bölgenin petrol, doğal gaz kaynakları, stratejik önemi, Süveyş Kanalı, büyük devletler için o kadar önemli ki, onlar o ülkenin halklarının özgür, demokratik bir ortamda yaşamasındansa; bölgedeki kendi çıkarlarının korunması için otoriter rejimleri tercih ediyorlar. 30 yıl 40 yıl aynı yönetim iş başında olacak yeter ki bunların menfaatine zarar vermesin. Hatta  o kadar ki demokratikleşme hareketleri bazen batılı devletlerin baskısı ile engellenmiştir. Mesela İran’da. İran’da evvelce İran petrolleri bir yabancı şirketin denetimindeydi. Tüm gelir o yabancı şirkete gidiyordu. Çok az kısmı İran’a kalıyordu. O zaman milletvekili olan Musaddık beni başbakan seçerseniz bu petrolleri millileştireceğim dedi. İran meclisi Musaddık’ı başbakan seçti, Musaddık da petrolleri millileştirdi. 1953 yılında. Denetleyen devlet İngiltere gitti Amerika’ya,  bu yönetimi devirmek lazım dedi. Bir işbirliği yaptılar. Kitapları yayınlanıyor, belgeleri de ortada kimse aksini söylemiyor. Bu devletler orada çok büyük bir operasyon ile halkı Musaddık’a karşı kışkırtarak Musaddık’ı devirdiler. Adamı hapse attılar. Onun yerine gelen Zahidi, İran petrolerini yabancılara devretti. Şah Tahran’a kaçmıştı. Eğer bunu yapmasalardı o zaman İran belki demokrasi içinde, cumhuriyet rejimi içinde gelişecekti. Bunu yaptınız ne sonuç oldu? Bir süre o petrolün gelirini aldınız sonra Humeyni dönemi başladı. Siz de büsbütün petrol üzerindeki haklarınızı kaybettiniz. Siz de bir şey kazanamadınız, İran halkı da. İran’da bugünkü rejim iş başına geldi. O bakımdan bölgenin demokrasi ile yönetilmemesinin sorumluluğu bir yerde büyük devletlerin elindedir.  Bütün bu bölgede tek gerçek demokrasi Türkiye’dir. Çünkü Türkiye halkı müslüman olan 54 ülke arasında laikliği kabul etmiş tek ülkedir. Halkı müslüman olmayan ülkelerde laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Demokrasiyi zorla teşvik etmek değil örnek olmak mümkündür.  Amerikalılar da Avrupa’ya örnek oldular. Demokrasi için çalışanlara destek oldular. Ben o dönemde Çek Cumhuriyeti’nde diplomat olarak görevliydim. Nasıl geliştiğini biliyorum. Doğu Avrupa’da demokrasinin gelişimi için yardımcı olanlar Orta Doğu’da hiçbir şey yapmadılar. Tam tersine otoriter rejimlerle yakın ilişki kurdular. Yeter ki kendi petrol, doğal gaz çıkarları, Süveyş çıkarları kontrol altında olsun. Şimdi bugün gördüğümüz olaylar  buna karşı bir patlama. Halk bir taraftan işsizlik ve açlıkla savaşıyor bir taraftan rejim ile. Mübarek gelecek seçimlere aday olmayacağım diyor. Ya sizin gibi bir lider gelirse ne olacak? Gerçek bir demokrasiye geçemezse Mısır ne olacak?</p>
<p>Halkın sesine kulak verin demesi bir karamizah örneği oluşturuyor. Çünkü kendisi GS Stadyumunun açılışında Arena’da, protestoya, ıslıklayan insanlara tepki gösterdi, soruşturma başladı. Dünyada bir ıslıklayan kitle aleyhinde ilk soruşturma Türkiye’de oluyor demokratik ülkeler arasında. Halkın, hükümeti ve başbakanı ıslıkla protesto etme hakkına sahip olmadıkları ülkelere demokrasi demiyorlar. Onun için Türkiye uluslararası kuruluşlar tarafından demokratik rejimler arasında yer almıyor. Uluslaslararası kuruluşların ölçülerine göre dünyada 28 tane gerçek demokrasi var. Bunlar içinde Türkiye yok. 57 tane kusurlu demokrasi var, bunların içinde de yok Türkiye. Türkiye totaliter rejimler ile demokratik rejimlerin karması olan ülkeler içine giriyor. Hibrit diyorlar bunlara. Bu sistemde, demokraside Türkiye 89.sırada geliyor. Özgürlükler sıralaması listesi var orada da Türkiye 4 kategoriden 3. grupta yer alıyor. Ekonomik özgürlüklerde gene gerilerde yer alıyor. Basın özgürlüğünde gene 106.sırada yer alıyoruz. Kadın-erkek eşitliğinde dünyada 129. sırada yer alıyoruz. Türkiye için utanç meselesi. Diyebilirsiniz ki bu  değerlendirmeler yanlış. İtiraz edin o zaman, yanlış söylüyorsunuz deyin. Medeni yasayı almak ile bitse çok kolay. Geriye gidiyoruz. Türkiye kuruluşu itibariyle milli iradaye dayanan bir devlet. Bizden önce cumhuriyeti deneyen çok ülke olmuş ama biz hepsinden daha uzun yaşatmışız. Fransız İhtilali’nden 3 sene sonra cumhuriyete geçiliyor 1792, 7 sene sonra Napolyon darbesi ile cumhuriyet bitiyor, imparatorluk kuruluyor Fransa’da. 49 sene imparatorluk. Sonra bir daha cumhuriyet kuruluyor, Napolyon’un yeğeni seçim yoluyla başa geliyor ama o da bir darbe yaparak imparatorluk kuruyor. Sonra bir daha 27 sene bekliyor Fransızlar cumhuriyte bir daha kavuşacağız diye.  İspanya’da 8 sene yaşatabiliyorlar. 1873’te 1 senelik bir deneyimleri var. İspanya o gün bugün bir daha cumhuriyet görmedi. İngiltere’de 6 sene.  Almanya’da 14 sene. Biz 88 senedir yürütüyoruz. Onun için bunun kıymetini bilmemiz lazım. Cumhuriyet’i tahrip edecek girişimlerden demokrasiyi ve insan haklarını zarara uğratacak durumlardan kaçınmak lazım. Derler ki dünyanın en modern, demokratik kanunları kağıt üzerinde SSCB anayasasında yazılıydı. Ama SSCB totoliter bir rejimdi. Doğu Almanya’nın adı Demokratik Alman Cumhuriyeti idi ama demokratik değildi. Bu kadar çok gazeteciniz hapisteyse, 100.000‘den fazla insanınızın telefonu dinleniyorsa, siz dünyada kalkıp da ben demokrasiyim diyemezsiniz. Biz demokrasinin çizgisini sürdürebilirsek, ümit ediyorum ki seçimlerden sonra gerçek bir demokrasiye döneceğiz. O zaman bölge ülkeleri için örnek olabilirsiniz. Çoğu ülke bize dedi ki Mısır mesela, bizde de keşke bir Atatürk çıksa. 15 sene önce falan, keşke biz de Türkiye gibi olabilseydik diyorlardı. Biz bunun kıymetini bileceğimize Atatük döneminde yapılan reformları nasıl ortadan kaldırırız ona bakıyoruz. Orta Doğu ülkelerine benzemeye çalışıyoruz. Oysa onların bizi örnek alarak çağdaş bir ülke olma özlemi var. Siz bizim ülke başbakanının, dışişleri bakanının, herhangi bir vesile ile bir kere Orta Doğu’ya demokrasinin gelmesi gerektiğini söylediğini duydunuz mu Mısır olaylarından önce? Sıkıntılar buradan kaynaklanıyor.</p>
<p>Orta Doğu’da petrol bulunduğundan bu yana, büyük devletlerin bu bölgeye çok büyük ilgisi olmuştur. I. Dünya Savaşı’nda mesela bu Musul bölgesinde mütareke şartlarına aykırı olarak Türkiye’den almaları, mücadele etmeleri, Lozan’da her konuda anlaşmamıza rağmen Musul ve Kerkük bölgelerinin Türkiye’ye bırakılmaması için sınır boyunun açık kalması vs. gösteriyor ki o bölgedeki petrol büyük devletler için çok önemli stratejk bir hedefti. ABD de devreye girdi. Büyük devletler açısından kendileri için hayati önem taşıyan imkanları ellerinde tutmaktır. Onun için o bölgelerin de kendi etki alanları altında olacak yönetimlere sahip olmasını isterler. O bölgede kendi milli menfaatlerini savunan iktidarların olması büyük devletleri rahatsız eder. İşte İran’daki durum ortaya çıkıyor. İran rejimine karşı olmalarının en önemli sebeplerinden biri de İran’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olması. ABD’nin de İran yönetimi üzerinde hiçbir etkiye sahip olmamasıdır.</p>
<p>Kırmızı çizgiler antlaşması vardır. I. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye dahil, petrol çıkan bölgelerinin çoğunluğunu bir kırmızı çizgi ile çizmişler. Demişler ki 7 tane petrol şirketi var dünyada her şeye hakim, bu şirketlerin mutabık olmadıkları yerde petrol çıkartmayacağız. Türkiye de bu çizgilerin içinde kalıyor. Söz gelimi Türkiye’de büyük miktarda petrol varsa, o şirketlerin hepsinin mütabakata varması lazım. Zonguldak civarında, Ereğli’de doğal gaz kaynakları var mesela. Yabancı şirket bunu bulduğunda vaktiyle Türk hükümetine mektuplar yazıyor. Bizde bu mektuplar var. Şu miktarda petrol ve doğal gaz çıkarmak için petrol kanununuzu değiştireceksiniz. Altında not düşmüş, şu maddesini şöyle değiştirin, bu maddesini böyle değiştirin. Bu kadar yabancı şirkete imtiyaz tanıyın falan. Yapmazsan çıkartmam petrolü diyor. Sen yapmazsan başkasına yaptırırım deyip güçlü olacaksınız. Bu son olaylar da petrolle ilgili. Kimse Afganistan’ın doğal gaz, petrol boyutunu tam bilemiyor. Ama Afganistan nedeniyle, Türkmenistan ile Pakistan arasında, Hint denizi arasındaki en önemli doğal gaz boru hattının inşa edilmesi planlanamıyor. ABD’li Caloil şirketi bu son çatışmalar olmadan önce, Afganistan ile antlaşma imzalamıştı bunun için. Türkmenistan’da çıkan doğal gaz Rusya topraklarından geçmeden doğrudan doğruya Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na açılacaktı. Karzai bunun müzakeresini yaptı. Bugünkü Afganistan cumhurbaşkanı o zaman Caloil şirketinin temsilcisiydi, Karzai. Biz ne kadar çok bilgiye sahip olursak o kadar daha iyi değerlendirmeye imkanımız olur.</p>
<p>Bizim ilke olarak, CHP olarak söyledik her zaman, söylememiz gereken şudur; bu bölgedeki sorunların çözümü demokrasidedir. Yalnız İran&amp;Irak savaşında 1 milyon insan öldü. Bu savaşları önlemenin yolu bölgeye demokrasi getirmektir. Çünkü dünya tarihinde demokrasiler arasında hiç savaş olmamıştır. Onun için demokrasi bölgede yalnız halkların refahı için değil, barış için de gereklidir. Ben Hakkari’ye gittim. Sıkıntılarınızı görüyoruz dedim. Ama şunu unutmayın bu dağların ötesine geçtiğiniz zaman ikinci bir demokrasi bulmanız için Japonya’ya kadar gitmeniz lazım. Bizim doğudaki demokratik komşumuz Japonya. Arada isterseniz Hindistan’a da uğrayın ama Hindistan’da hala Kast sistemi var. Yani Türkiye’de bizim de eleştirdiğimiz demokrasimizin bir benzeri için tüm Asya kıtasını katetmemiz lazım. Bölgede ne kadar çok demokrasi olursa biz de o kadar güvenlik içinde olacağız. NATO ülkeleri arasında demokratik olmayan komşulara sahip tek ülke Türkiye’dir. Terör vb. başka sıkıntılar geliyor o ülkelerden. Irak olayları sırasında, biz mecliste Irak ile ilgili ortak açıklama metni hazırladık.  CHP ve AKP olarak. O sırada Sayın Gül, Dışişleri Bakanı. Dediler ki dışişleri bakanına soralım. Orada da diyoruz ki bizim amacımız Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasıdır. Laik ve demokratik bir ülke olarak gelişmesidir. Sayın Gül bunu kabul edemem dedi. İçinde laiklik kelimesi geçtiği için. Çıkaramadık meclisten bu kararı. Her halukarda bizim bu konulara farklı gözle bakmamız lazım.</p>
<p>Afgan Kralı Türkiye’ye geliyor, Atatürk’ü ziyaret ediyor. Çok etkileniyor ve Türkiye’den örnek almak istiyor. Atatürk de ona her türlü desteği sağlayacağını söylüyor. Okullar açıyoruz Afganistan’a, yüksekokul açıyoruz. Profesörler, subaylar gönderiyoruz. Atatürk Afganistan’ın çağdaşlaşması için katkıda bulunuyor. İran Şahı ziyaret ediyor Atatürk’ü, o da çok etkileniyor. Atatürk de diyor ki bunun çaresi milli iradedir. Şah da söz veriyorum bunu yapacağım diyor. Mektup yazıyor bir gün, size verdiğim sözü unutmadım ama buradaki Ayetullahlar vs. engellediler. Ama ben oğlumu eğitime göndereceğim benim yapamadığımı oğlum yapacak. Oğlunun ne yaptığı da ortada. Türkiye daha o zamandan bölge için örnek alınacak bir ülke. Yani Türkiye o ülkelerin küçük iç politika tartışmalarının içine çekilerek katkı sağlayamaz. Ama her şeyi tahrip ederek politika yapamazsınız. One minute çıkışınızdan sonra size en büyük tepkiyi FKÖ başkanı Mahmud Abbas gösterdi. Gitti adam Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti, Kuzey’e geçmedi. Kıbrıs cumhurbaşkanı Hristofyas, “Kıbrıs tezlerini desteklediğiniz için size teşekkür ediyorum” dedi. Sonra İsrail ile Yunanistan stratejik ortaklık başlattılar. 1 ay içinde iki defa başbakan düzeyinde ziyaret oldu. İsrail ve Yunan  uçakları Girit Adası üzerinde ortak tatbikat yaptılar. İsrail ile Güney Kıbrıs Doğu Akdeniz’deki ekonomik bölgeyi paylaşmak için antlaşma yaptılar. Siz ne kazandınız bu işlerden? Türkiye ne kazandı? Mavi Marmara işine bakın. İsrail’in yaptığı insanlık dışı saldırıda vatandaşlarımız öldü. İsrail kendilerini temize çıkaran milli bir rapor hazırlıyorlar. ABD bu raporu desteklediğini açıkladı. Tüm bunlar dış politikada ileriyi görmeyen adımlar atmanın sonucudur. Hükümet etmek ileriyi görmektir. Br anlık öfke ile hareket ederseniz bunun bedelini de ödemek zorunda kalabilirsiniz. Gazze’ye karşı saldırıları kınıyorsunuz tamam, ABD’nin Irak’taki sivilleri öldürmesini kınıyor musunuz? Hata burada. Arkamızda 700 yıllık tarih tecrübesi var. Orta Doğu’daki bu kargaşayı çözerken de Türkiye yine çok dikkatli sözler söyleyecektir. Diyeceği şudur, hiçbir ülke bu bölgenin demokratikleşmesine karışmamalıdır. Söyleyeceğiniz bu. Dünya ülkeleri gölge etmesin başka ihsan istemeyiz diyeceksiniz.</p>
<p>Yargı reformunu, yargı bağımsızlığını zedelemeden yapacaksınız. Bir ülkede yargı bağımsız değil ise o ülkeye demokratik ülke diyemezsiniz. Demokrasilerde yargı bağımsız olacak. Hakimlerin savcıların tayini ve terfisinde tarafsız bir kurum oluşturacaksınız. Siz anayasa değişikliği ile bunun tam tersini yaptınız. Bir takım Adalet Bakanlığı’ndan bürokratik görevlere mensup insanlar, Yargıtay ve Danıştay hakimlerini seçecek. Adım adım yargı hükümetin etkisi altına girecek. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirerek bir üst mahkeme haline getiriyorsunuz. Yargıtay ve Danıştay en üst iken Anayasa Mahkemesi bunun üzerine bir denetim organı gibi geçecek ve bunlar Türkiye’de yargı bağımsızlığını etkileyen gelişmelerdir. Adalet Komisyonu’ndaki tartışmaların bir özü budur. Bunu yapmayın diyorlar. Bir davada tutukluluk kararının kaldırılması konusunda oy veren 4 hakimin 4‘ünü de tayin ediyorsunuz. Nasıl izah edeceksiniz bunu? Bir başka hakim aynı davada ben davadan çekiliyorum üzerimde kurumsal baskı var diyor. Belli ki devlet yapıyor. Zaten demokraside geriledik, bunu büsbütün kaybederiz. Demokrasiye ve hukuka sahip çıkacaksınız. Bunun sonucu iktidardan gitmekse gideceksiniz. CHP 1950 seçimlerinde nasıl iktidardan gitmeyi içine sindirdi, iktidarda kalmak için ayak oyunları yapmadı, siz de yapmayacaksınız. O zaman İsmet Paşa da bilmez miydi? Türkiye’ye demokrasiyi getirdim, bu benim başarımdır demiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1948 seçimlerinde İtalya’da solcular kazanmasın diye yabancıların desteği ile Hristiyan Demokratlara seçimi kazandırttılar. Üst üste 48 yıl aralıksız İtalya’da seçimleri hep onlar kazandı. Bu demokrasi oluyor mu?</p>
<p>Bayanların daha fazla mecliste temsil edilmesini istiyoruz. %25 bayan olması gerekiyor bizim tüzüğe göre. Bu Türkiye için bir kazançtır. Yabancı ülkenin parlamentolarında utanıyoruz. Denge meselesi değil, hanım milletvekilleri bazen daha da başarılı oluyorlar. Disiplinli çalışıyorlar. Türkiye’de bu kadar az olması eksiklik ve utanç meselesidir.</p>
<p>Torba yasasına ilke olarak taraftar değilim. Torba yasası ne demek? Birbiri ile alakası olamayan konuları aynı torba içine koymak. Böyle bir şey olabilir mi? Torba kanun dedikleri şey niçin çıktı? Vergi kolaylığı için. Tamam 21 madde. Biz de destekledik. Şimdi 274 madde oldu. Niçin bunu yaptınız? Bazı alanlarda çalışanların hakkını kısıtlıyorsunuz. Disiplini bozuyorsunuz. Sendikalar bu kadar çok tepki gösteriyorsa zarar veirci bir şey vardır. Dinletemiyorsunuz, bizim mecliste çoğunluğumuz var her istediğimizi yaparız diyorlar. Demokrasiyi seçim kazanmaktan ibaret sayıyorlar. Mademki muhalefetin görüşünü dikkate  almayacaksınız, meclisin ve muhalefetin ne faydası var?</p>
<p>Yolsuzluk iddiasından bahsettiğim zaman ben Bursa’da, Başbakan “buraya bir monşer gelmiş, yolsuzluk iddiasından bahsetmiş, neymiş o” falan demiş.  Ben tebrik  ederim Başbakanı Fransızca öğrenmeye başlamış, monşer, dostum demek, dedim. Daha iyi anlayacağın bir dilden söyleyeyim bunun Arapçası Ya Habibi’dir. Ya Habibi o dosyalar mecliste. Başbakan böyle tabirleri kullanmayı çok seviyor. Monşer dediği insanlar Ermeni terörüne canını veren insanlar, bu ülke için en zor şartlarda çalışan insanlar. Her mesleğe saygı göstereceksiniz. Başbakan olarak bazı meslekleri kçümsemeye hakkınız yok. Biz onu bisküvi ticareti yaptığı için küçümsüyor muyuz? O da şerefli bir iştir. Ama sizin de bizim mesleğimizi küçümsemeye hakkınız yok. Pek diyemiyor son zamanlarda.</p>
<p>Başbakanın çok öfkeli bir uslubu var. Siyaset bu kadar öfkeyi kaldırmıyor. Yabancı devlet adamlarına kullanmadığın üslubu kendi ülkendeki rakiplerine kullanıyorsun, bu doğru bir şey değil. Başbakan denen insan 3 kere düşünecek 1 kere konuşacak. Demokratik ülkelerde görmediğimiz bir uslupla konuşuyor. Ağır lafı nezaket içinde söylemenin yolu vardır. İşte o beğenmediği monşerler bu işi yaparlar. Bunu hakaret boyutuna vardırmadan söyleriz. Başbakanın da diplomat danışmanlara ihtiyacı var belki de.</p>
<p>Okyanus ötesindeki camlar biraz farklı. Bizimki biraz buzlu cama benziyor.</p>
<p>Türkiye’de biraz bu işler ölçüsünden kaçtı. Rusya’da kendi bakanını zor durumda bırakanlara SSCB zamanında adamı buz üzerine pantolonsuz oturttu derlerdi. Bazen bakanlarımızın çok zor durumda kaldığını görüyoruz biz de.</p>
<p>Biz Sayın Kılıçdaroğlu göreve daha gelmeden şunu söylüyorduk, nasıl canlı organizmalarda değişim oluyorsa siyasette de mutlaka değişim gerekir. Yeni insanlar gelecekler, partiyi daha başarılı kılacaklar. Bu doğaldır. Son seçimlerde bizim meclis grubumuz aşağı yukarı %50 civarında değişti. Hiçbir makam hiç kimse için ebedi değil. Benden iyi kimse yapamaz demek yanlış olur. Yeter ki partinin omurgasından sapma olmasın. Bu kolay bir iş değil. Her an sorumluluk içinde olacaksınız. Özel hayatınız hemen hemen hiç kalmayacak. Kolay bir iş değildir partide yönetim görevi yapmak. Ama bu görevi ben gönül huzuru ile benden sonraki arkadaşlara devrettim. Ben inanıyorum ki onlar daha da başarılı olacaktır. Ben öyle Sav’cılar, Baykal’cılar laflarına inanmıyorum. Bir insanın adamı olmayacaksınız, ilkelerinizin adamı olacaksınız. Benim babam derdi ki; duvara dayanma yıkılır, adama dayanma ölür. Sayın Kılıçdaroğlu da aynı ilkeleri benimsiyor. İlkelerde bir ayrışma olmadıkça partinin geleceğine güvenle bakabilirsiniz.</p>
<p>Siyaset bayrak yarışına benzer. Devrederken bir süre beraber koşarsınız. Sizden sonraki arkadaşınızın başarılı olması için dua edersiniz. Er veya geç herkes o bayrağı bir başka arkadaşına devredecek. Yoksa bütün yarışı tek başına ben koşacağım diyebilir mi biri? Partinin ana çizgisinden sapmamak dikkat edilecek ölçüdür.</p>
<p>Değişimlerin tüzüğe uygun olup olmadığı önemlidir. Tüzüğe uygun iseniz kimse size bir şey diyemez. Karabük’te başarılı sonuçlar alan bir heyetimiz var. 130 oyla belediye başkanlığı kaybetmişiz topu topu. Parrtimizin sağladığı başarıları göz ardı edemeyiz.  Daha başarılı olabilir miydik? Seçimler tam demokratik olduysa başka olmadıysa başka. 2007 seçimlerinde 42.500.000 seçmen var 2010 referandumunda 49.400.000 seçmen. Bu nasıl olmuş? Arada 3 senede 7 milyon artmış. Hangi ülkede var bu? Burada demek ki demokrasi ile bağdaşmayan bir durum var. Ya daha önceki seçimde 5 milyon insana oy kullandırtmadınız ya da bu seçimlerde bir kişiye birden fazla oy kullandırttınız. Bir de seçim harcalamarı. Başka ülkelerde bunun sınırı var. Burada siz sınır tanımıyorsunuz. Din faktörünü siyasete alet ediyorsunuz. Bu da yanlış. Bir tarikat &#8211; cemaat lideri okyanusun ötesinden ölüleri de kaldırın evet oyu verin diyor. Sizin böyle bir göreviniz var mı? Biz cumhuriyeti böyle mi kurduk? Biz halkı müslüman olan tek ülkeyiz anayasasına laikliği koyan. Demokrasi zarar görüyorsa, herkes kaybeder, siz de kaybedersiniz.</p>
<p>Siyasette yıpranmamanın yolu kendini yenilemektir. Birlikte yaşlanmaya kalkarsanız herkes yıpranır. Ama kadronuzu yenilerseniz, yeni fikirler, dünyadaki yeni gelişmeleri dikkate alan adımlar atarsanız; o zaman yıpranmazsınız, kendinizi yenilersiniz. Nasıl bir organizma kendini yenileyerek yeni bir hayat kazanırsa, siyasette böyle. Meşhur sözdür, iktidar yıpratır derler. Ama mutlak iktidar mutlaka yıpratır. Onun için sizin böyle iktidarınızı bu kadar süre mutlakiyetçi bir yaklaşımla sürdürmeniz dahilinde mutlaka yıpranırsınız. Bunun bir çıkış yolu yoktur. İktidar hesabına bu yıpranmanın işaretini görüyoruz. Biraz böyle metal yorgunluğu görüyoruz uçaklardaki gibi. Bu iktidar da uçma kabiliyetini kaybediyor biraz.</p>
<p>İktidarı arzulamıyorsanız zaten siyasetle işiniz yok. Arzulayacaksınız. Gençleşmek, yenilenmek, parti içinde sağlığın işaretidir. Onun için biz inanıyoruz ki partinin yeni kadroları eskisinden daha başarılı olacak. Ama eskiye de itibar ederek, eskinin inşa ettiği duvarların üzerine tuğlalar koyarak daha yükseğe çıkarsınız. Yoksa eskiyi yıkarak yapmaya kalkarsanız, herhangi bir parti için söylüyorum, o zaman her şeye sıfırdan başlarsınız.</p>
<p>Bir parti eğer ön seçim yapıyorsa o zaman örgütün sesini dinliyordur. Bazı yerlerde merkez yoklaması ile aday tespit ediliyorsa, onu yaparken de örgütün sesini dinlemezse, keyfi olarak insanları aday gösterirse kendisi kaybeder.  Tabanın desteğini kazanmayacak insanları merkezden de gösterseniz partiye yararı olmaz, zararı olur. Onun için halkın benimsediği, desteklediği, sevdiği, güvendiği insanları aday yapmak istersiniz ki partiniz başarılı olsun.</p>
<p>Bundan önceki dönemde biz şunu önerdik; seçilecek milletvekili adaylarının iki mislini sunalım, vatandaş tercih etsin. Diyelim ki Karabük’ten 2 kişi seçilecek, 4 ismi yazalım. Halk tayin etsin. Ama iktidarın daha otoriter bir yaklaşımı var, istediği insanı seçtirmek için.</p>
<p>Merkez yoklaması yapılacağı zaman örgüte danışılır.</p>
<p>Ben herkesle konuştum. Kimseye sormadım siz küs müsünüz değil misiniz diye ama insan partisine küsmez. Nasıl, ülkesine, devletine küsme hakkı yoksa insanların partisine de küsemez. Yani insanlar bir dönem bir yere gelir, başka dönem o göreve gelmez. Nadasta kalır. Ama bizim her zaman her arkadaşımıza ihtiyacımız var. Benim kanaatime göre bizde en yüksek rütbe sade üyeliktir. Çünkü o insan hiçbir beklentisi olmadan partiye canla başla çalışmaktadır. Yıllardan beri çalışıyor. Bu insanın bu emeğinin karşılığını biz hiçbir zaman ödeyemeyiz. Bir atasözü var diyor ki; bir insanı insan yapan makamı değildir, bir makamı makam yapan oradaki insandır. Siz bir makama ulaşarak adam olmayı hedefliyorsanız hiç kalkışmayın o işe. Ama siz zaten adamsanız ve geldiğiniz makama katkı sağlayacaksanız, bütün yollar açıktır size. Küsmek bence siyasetle bağdaşmayan bir laftır. Hiçbir zaman kimseye küsmeyeceksiniz. Ben şimdiye kadar kimseye küsmedim.</p>
<p>Bizim tüzüğümüze göre partiyi bağlayan kararlar kurultay kararları, parti meclisi kararları, merkez yönetim kurulu kararları ve genel başkanın söylemleridir. Bunun dışındaki düşünceler partiyi bağlamaz. Kim aday gösterilecek, bunu tayin edecek olan parti meclisidir. Parti meclisine bu adaylar sunulur ve parti meclisi karar verir. Ergenekon’dan tutuklu olan insanlar hakikaten Türkiye için ve yabancı ülkeler için bir üzüntü konusu olmaya başladı. Başından beri öyleydi. Tutukluluk bir ceza değil. Ben insanı mahkum etmeden de cezalandırırım, böyle bir sistem yok. Böyle bir sistem nerede vardı tarihte? Nazi Almanyası’nda. Mahkum olmadan cezalandırma yöntemi vardı. adamı yargılıyor mesela mahkeme suç bulamıyor, beraat ettiriyor. Hapisaneden çıkarken Gestapo yakalıyor başka bir hapisaneye koyuyor. Adamın dışarıda kalmasını istemiyorsunuz. Bu, hukukun ihlali, hukukun tahrip edilmesi. Tutukluluk bir önlem kaçmasın diye ama bunun ölçüsü var. Alman ceza yasasında mesela tutukluluk süresi 6 ay, en çok 1 yıla çıkarıyorlar. Ben insanı 10 sene, 15 sene tutuklu tutarım, sonra da beraat ettiririm. Kim ödeyecek ondan sonra bu adamın 15 senesini hayatından? Askeri yönetim zamanlarında bu oldu.  12 Eylül döneminde. Orada çok değerli aydınlar yargılandılar. Mesela Ali Sirmen, 3 sene tutuklu kaldı. 3 sene sonra beraat ettirdiler. Eğer cezaya çarptırılsaydı istenen ceza 3 sene 20 gündü. En ağır ceza verilse 20 gün daha yatıp çıkacaktı. Şimdi bu hukuk mu? O hakimler şimdi gönül huzuru içinde yaşıyor mu acaba? 27 Mayıs’taki yargılamalara bakın. Oradaki cezaları içimize sindirebiliyor muyuz bugün? Şimdi gerçekten o konudaki görüşlerimi defalarca açıkladım mecliste. Bu davaları birkaç kategoride görmek lazım. Bunların bir kısmı adi suç işlemiş insanlar, geçmişte. Bir kısmı meslek hayatlarında görevde iken yasalara aykırı işler yapmış olabilecek insanlar. Bir kısmı askeri darbe hazırlayanlar. Buna pek ihtimal vermiyorum ama. Bu devirde 20. yüzyılda askeri darbe yapmak için insanın aklını kaybetmesi lazım. Geçmiş tecrübelere bakın bu darbelerden Türkiye neler çekti. 12 Eylül’ü herkes konuşuyor ama, 27 Nisan’ı düşünün, 27 Mayıs’ı düşünün. 27 Mayıs’tan 2 gün sonra Cemal Gürsel Amerikan Büyükelçisini çağırıyor. Kriptoları açıklandı. Ay başında maaş ödeyebilecek durumda değiliz insanlara, bize 100 milyon avans verin.  Düşünebiliyor musunuz devlet ne duruma düşüyor? O bakımdan askeri idareyi düşünmek abest. Bunun dışında yanyana oturtamayacağınız insanlar aynı paketin içinde.  Türkan Saylan ile bu söylediğim kategorileri yan yana oturtabiliyor musunuz? Sabih Kanadoğlu, Türkiye’nin en yüksek savcılık makamında bulunmuş bir insan.  Yani herkes terörist diye yola çıkarsanız, o zaman halkın vicdanı bu işten rahatsız olur. Eğer siz halkın hukuka saygı göstermesini bekliyorsanız, yargı da kamu vicdanına saygı gösterecek. Demokrasilerde böyle oluyor.</p>
<p>Avrupalılarla konuştuğunuz zaman, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarını okuduğunuz zaman, Türk halkının haketmediği kadar ağır ifadeler var içinde. Biz böyle bir devlet, böyle bir millet değiliz. Rahatsız edici ifadeler yer alıyor burada. Biz iktidar olsak ne yaparız? 1. Böyle bir ortamın yaratılmasına imkan vermeyiz. 2. Haksız yere bizi suçluyorlarsa kıyameti kopartırız. Tepki göstermeyip, bunlar iyi raporlardır derseniz, o zaman siz de Türkiye’nin bu şekilde kötülenmesine katkıda bulunmuş olursunuz.</p>
<p>Avrupa Parlamentosu üyesi geçen gün demiş ki Türkiye’nin üyeliği artık battı. Bakıyorsunuz şurada 35 tane başlık var üye olmamız için müzakereye açmamız gereken, sizinle aynı gün başlayan Hırvatistan hepsini bitirdi fiilen. Siz 13‘ünü açabildiniz. 18’i veto ediliyor. Kıbrısla ilgili. 6 başlığı Rumlar açtırmıyor. 5 tanesini Fransa engelliyor. Çünkü bu 5 başlık Türkiye’yi tam üyeliğe götürür diyor. Bunlar Türkiye’yi rahatsız edici gelişmeler. En son Belçika’nın dönem başkanlığında 1 başlık bile açamadık. Bu bir başarı mı şimdi?  Hükümetin başarı hanesine yazabilir misiniz? Keşke başarsa biz de alkışlasak.</p>
<p>İnsanlar değişiyor. Dün dündür, bugün bugündür demişler. O zamanki laflarını biz de mecliste bir iki defa söyledik. Onlardan ses çıkmadı. İnsanlar söylediklerinin esiri, söylemediklerinin efendisiymiş. Yarın pişman olacağınız sözleri söylemeyeceksiniz.</p>
<p>Karabüklü hemşehrilerimize saygılarımızı göndermek istiyorum. Karabük Türkiye’nin en önemli illerinden biridir, ilçeleri ile birlikte. Çok uzun tarihi olan bir ilimizdir. Çok iyi yetişmiş insanları var. Bizim dileğimiz önümüzdeki seçimlerde Karabüklü hemşehrilerimizin çok iyi düşünerek her boyutunu meselelerini dikkate alarak ve her şeyden önemlisi takım tutan taraftar gibi değil de ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutan insanlar gibi karar vermelilerdir. Ben böyle yapacaklarına inanıyorum. Karabük de bütün bölge de çok daha iyisini hakediyor. Bize düşen görev de bu bölgeye çok daha büyük hizmetler getirip katkıda bulunmaktır. Tekrar saygılarımı sevgilerimi sunarım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in 67 TV&#8217;ye Verdiği Mülakat-4 Şubat 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 13:26:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2793</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in 67 TV’ye Verdiği Mülakat
4 Şubat 2011
Şimdi uluslararası hukuk, iç hukuka benzemiyor. İç hukukta hakları zarara uğrayan insanlar mahkemelere gidebiliyorlar. Haklarını elde edebiliyorlar. Ama uluslararası hukuk henüz bu düzene geçmiş değil. Uluslararası alanda etkili olan menfaat ilişkileridir. Bütün ülkeler her şeyden çok kendi menfaatlerini düşünüyorlar. 1856 yılından İngiliz Başbakanı Lord Palmerston [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in 67 TV’ye Verdiği Mülakat<br />
4 Şubat 2011</p>
<p>Şimdi uluslararası hukuk, iç hukuka benzemiyor. İç hukukta hakları zarara uğrayan insanlar mahkemelere gidebiliyorlar. Haklarını elde edebiliyorlar. Ama uluslararası hukuk henüz bu düzene geçmiş değil. Uluslararası alanda etkili olan menfaat ilişkileridir. Bütün ülkeler her şeyden çok kendi menfaatlerini düşünüyorlar. 1856 yılından İngiliz Başbakanı Lord Palmerston demiş ki İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur. Değişmez menfaatleri vardır. O bakımdan uluslararası ilişkilerde çıkar çatışmaları vardır, çıkar ilişkileri vardır. Zaman zaman uzlaşmalar ve anlaşmalar olur. Ama hukukun çözdüğü konular çok azdır. Bunun istisnası İnsan Hakları’dır. İnsan Hakları alanında AİHM, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin vatandaşlarının uğradıkları haksızlıklara karşı bir güvence oluşturuyor. Fakat devletlerarasındaki ilişkilerde Lahey Adalet divanı vardır belki ama senede devletlerin adalet divanına müracaat sayısı bir veya ikiyi geçmiyor. Hiçbir ülke hukuk yoluyla meselelerini halledebileceğini düşünmüyor. Öyle olsaydı dünyada çatışmalar çıkmazdı, savaşlar çıkmazdı. Uluslararası ilişkilerin tabiatı çok daha yumuşak olurdu.</p>
<p>Bir kere BM hukuk alanındaki kolu BM Adalet Divanıdır. Ayrıca BM İnsan Hakları Komisyonu var, demin dediğim gibi hukuk maalesef uluslararası ilişkilerin en etkili yolu olma özelliğini henüz kazanmadı. NATO’ya gelince. NATO aslında başlangıçta büyük ülkelerin güvenliğini korumak için, savunmalarını ortak bir şekilde gerçekleştirmek için kurulmuş bir örgüttür. Bir süreden beri üye ülkelerin topraklarının dışında da görev üstlenmektedir. Bunun bir örneği Bosna’da oldu. Türkiye o zaman ısrar etti Sırp saldırıları karşısında.  Sırpların Boşnaklardan çok sayıda insanı öldürmesinin karşısında. NATO’nun etkili bir rol oynamasını önerdi Türkiye. Bu önerimiz kabul edildi ama 2 yıl gecikme ile. Bu süre içinde 200.000 Boşnak hayatını kaybetti. Ondan sonra ikinci defa NATO Kosova’da görev yaptı. Orada da 10.000 Kosovalı hayatını kaybetti. Bosna meselesi uluslararası ilişkilerin tabiatına uygun olmayan bir şekilde çözüldü. Orada iç içe devletçikler yaratıldı. Bir taraftan Boşnaklar, Bir taraftan Bosnalı Sırplar, diğer taraftan da Bosnalı Hırvatlar arasında ortak yönetim biçimi oluşturulmaya çalışıldı. Zor bir antlaşmaydı. Bir yerde barışı sağladı ama gerçek anlamda bir devlet oluşturulmasında sınırlı ölçüde başarılı oldu. Düşünün ki Bosna’da Sırpların saldırıları sonucunda sadece Srebrenka şehrinde 7500 sivil Boşnak hayatını kaybetti ve BM’nin gözünün önünde oldu bu. Orada bu geçmişin acılarını unutabilmek için biraz daha zamanın geçmesi lazım. Sırbistan’ın da geçmişin sorumluluğunu üstlenerek hareket etmesi lazım. Bosna-Hersek’in durumu çağımızda Avrupa’da yaşanmaması gereken bir dramdır. Bu acı yaşanmıştır Türkiye de oraya çok katkıda bulunmuştur. Ama epey zaman geçmesi lazım.</p>
<p>Irak’ta gerekçe olarak ABD’nin müdahalesine, Irak’ın Saddam Hüseyin zamanında nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olması gösteriliyor. Daha sonra anlaşıldı ki bu silahlar Irak’ta yok. Gerekçesiyle daha sonraki gelişmeler birbirini tutmuyor. İngiltere de bu konuda güç durumda kaldı. Çünkü o zamanki İngiliz Başbakanı Tony Blair de bu silahların bulunduğunu halkına açıklamıştı. Böylelikle halk destek sağladı Amerika ve İngiltere’de. Amerika’nın müdahalesinden sonra Irak’ta yeni bir durum ortaya çıktı. Hükümet kurulmasına çalışıldı. Orada da görüyoruz ki bu yeni hükümetin oluşturulmasında ciddi sıkıntılar yaşandı. Bir taraftan Şiiler var. Bunların İran ile özel ilişkileri var. İkincisi, farklı gruplardan oluşan Sünniler var. Arap, Şii ve Kürtler olarak. Türkmenler var. Yani dini ve etnik yapısı çok karmaşık. Normal olarak bir devlette 1 ordu olur. Irak’ta ise 3 ordu var. Hatta daha fazla. Merkez ordu, Barzani ordusu, Talabani ordusu, Şiilerin ordusu. Çok zor bir durum var. Orada bizi ilgilendiren konu Irak fiilen bölünmedi ama bu silahlı grupların merkezi yönetimde baskısı çok fazla. Şimdi bizi ilgilendiren tarafı şu, Irak kuzeyi itibariyle Türkiye’ye yönelik terörist saldırıların merkezidir. bu saldırıları durdurmak lazım. Çünkü bu bölgede bir terör örgütünün cephanesi, eğitim kurumları olduğu sürece Türkiye’nin özellikle Güneydoğusunda yaşayan vatandaşlarımızın huzura kavuşması çok zordur. Ülkemizin barışa ve istikrara kavuşması çok zordur. Oradan bunları tasfiye etmek lazım. BM’nin kararı var Irak Hükümeti’ni zorunlu olarak tedbir almaya itiyor. Irak Anayasası’nın 7.maddesi var. Irak hükümeti topraklarından komşularına saldırı düzenlenmesini engellemekle görevli. Bunu da yapmıyor. Amerikan birlikleri var orada çok sayıda, 130.000 civarında, bir ülkede büyük miktarda silahlı kuvvet bulundurursanız o ülkenin güvenliğinden siz sorumlusunuz. Irak hükümeti, Barzani, Talabani tasfiye etmiyor bu terör örgütünü. ABD de etmiyor. O zaman Türkiye yapacak. Uluslararası hukuka göre komşularınızdan gelen bir saldırıyı defetmek yetkini var. Meclisten hükümet yetki aldı ama 8 senelik iktidarda bazı hava operasyonları hariç, sadece 1 kere 7 günlük kara operasyonu yapabildi. Buna da Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, derhal durdurun bu operasyonu askerlerinizi geri çekin yoksa size verdiğimiz hava istihbaratını da geri çekeriz dedi. Neticede Türkiye’yi zorluyor. Ne Iraklılar yapıyor, ne Amerikalılar, ne de Türkiye’nin yapmasına izin veriyorsunuz. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı açık bir şekilde terörün oradaki varlığını sürdürmesine göz yummak. Bir müttefik ülkeye karşı orada sizin bulundurduğunuz bir ülkeye saldırı yapılması sizi rahatsız etmiyor mu? Bu durumda Türk hükümetine görev düşüyor. Diplomasi yoluyla. Çünkü dünyadaki bütün hükümetlerin birinci hedefi ülkelerinde barış, huzur, istikrar ve güveni sağlamaktır.</p>
<p>Kıbrıs konusunda Türkiye’ye ve Kıbrıslı Türklere çok büyük haksızlık yapılmıştır. Bir kere Kıbrıs Antlaşmaları’nı bozan taraf Türk tarafı değil, Rum tarafıdır. Türklere saldıran, onları öldüren, onların yaşadıkları köylerden uzaklaştırılmasını doğuran saldırılarda bulunanlar Rumlardır. Kıbrıslı Türkleri devlet teşkilatından, meclisten hükümetten, yargıdan uzaklaştıran bunlardır. Türklerin hiçbir sorumluluğu yoktur. O zamanki Cumhurbaşkanı Makarios’un Kıbrıs devletini kuran Zürih ve Londra Antlaşmalarından duyduğu rahatsızlığın sonucudur bu. Önce antlaşmayı imzalıyor, sonra Türkleri devlet ortaklığından uzaklaştırmak için silahlı saldırıda bulunuyor. İşin özü bu. Şimdi işin hazin tarafı ise şu, Türklere karşı yapılan silahlı müdahaleden sonra devletin, iki kanatlı niteliğini tahrip ettikten sonra Rumlar, BM’ye gidiliyor. BM de Rumlara hak veriyor. Yani bütün büyük devletler, batılı devletler özellikle Rumların Kıbrıs devletinin tek temsilcisi olduğunu kabul ediyor. Londra ve Zürih Antlaşmaları’nı yok sayıyor. Bütün sıkıntı o tarihten sonra çıkıyor. Niye böyle yapıyorlar? Çünkü Kıbrıs’ta çok değerli İngiliz egemen güçler var. Bu güçler İngiltere’nin Akdeniz’de sahip olduğu yegane egemen güçtür. Oradaki radarlarda tüm bölgeyi izleyebiliyorlar. Üslerin arazisi üzerinde Rum köyleri var. İngilizler ne zaman tarafsız davranmaya çalışsa üsler ile Rumlar İngilizlere şantaj yaparlar, İngilizler de boyun eğerler. 1974’te o zamanki Yunan cuntası darbe yaparak Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesine çalıştı. Makarios’u da devirerek. Bir terörist başını Nikos Sampson’u cumhurbaşkanı yaptılar ve adanın Yunanistan ile birleşeceğini ilan ettiler. Türkiye de antlaşmalardan doğan haklarını kullanarak askeri müdahalede bulundu, bu saldırıyı durdurdu. Oradaki Türklerin can ve mal güvenliğini sağladı ve Kuzey Kıbrıs’ı Türklerin özgürce ve güvenli şekilde yaşayacakları bir bölge haline getirdi. Barış görüşmeleri oldu. Barış planları her defasında Türkler tarafında kabul edildi, Rumlar tarafından edilmedi. Uzlaşmaya yanaşmayan taraf Rumlar oldu. Fakat her defasında hep Türkler suçlanıyor. İlave tavizler isteniyor Türklerden. Kofi Annan Planı bunun somut örneğidir böyle bir plan dünyada yok. BM Genel Sekreterinden öneri istiyorlar. Halkımıza sunalım referandum ile diyorlar. Eğer böyle bir yöntem varsa niçin İsrail-Filistin ihtilafını böyle çözmüyorsunuz? Keşmir ihtilafı, Azeri-Ermeni ihtilafını böyle çözmüyorsunuz? Çünkü hiçbir ülke müzakerede kendi yetkilerini başka bir ülkeye, makama devretmiyor. Uluslararası ilişkilerde böyle bir şey yok. Tek örnek bu. Öyle bir metin çıktı ki 9000 sayfa. Planı gören yok. Denktaş bile görmemiş. Halk okumadığı, bilmediği, tamamını görmediği bir plana oy verecek. Böyle bir oylama yaptılar. Sonunda Türkler evet dedi, Rumlar hayır. Bizim için çok kötü tarafları olan bir plan. Adada Türk askerlerinin sayısı sembolik hale getiriliyor. Onlar da Türkleri koruyamayacak hale sokuluyor. Hiçbir güvencesi olmayacak Türklerin. Rumlara çok büyük topraklar vereceksiniz, kalan Türk topraklarının içine de 80.000 Rum’u yerleştireceksiniz. Kolay kolay kabul edilmeyecek bir plan. KKTC’ye uluslararası ambargolar var, o kadar çok ki, bugün mesela bir Türk takımı gitse Kıbrıs’a maç yapsa Türkiye’yi FIFA’dan atarlar. Dünyada hiçbir ülkeye KKTC kadar ağır ambargo uygulanmamıştır. Referanduma evet demiş Türkler, hiç değilse bu ambargoları kaldırın. Rumlar mükafatlandırıldı hayır oyu vermelerine rağmen ve AB’ye üye yapıldı. Bu tabloya rağmen bugün bile hala Türk tarafına baskı yapılıyor. Türkler taviz vermezlerse biz Türkiye’nin AB üyeliğini engelleriz. 8 başlılığı AB Konseyi engelledi Kıbrıs dolayısıyla. Bütün başlıkların tamamlanmasını Kıbrıs’ta Türk tarafının taviz vermesine bağladılar. Kıbrıslı Rumlar 6 başlığı, Fransa da 5 başlığı engelledi. Yani Kıbrıs ile ilgili müzakereleri fiilen askıya almış oldular. 18 başlık üzerinde ambargo var. Müzakereye açılan 13 başlık var. Türkiye şu an üstüne düşen her şeyi yapsa açabileceği 3 başlık var onu da açtırmıyorlar. Geçen 6 aylık dönemde Belçika başkanlığında bir tek başlık açılmadı. Kıbrıs ile AB ilişkileri kötü bir mecraya girdi.</p>
<p>Yunanistan bir şantaj politikası izledi. Birçok AB üyesi devlet diyordu ki Kıbrıs meselesi halledilmeden biz Kıbrıs’ı AB’ye üye yapmayız. Fakat Yunanistan’ın o zamanki Başbakanı Simitis dedi ki eğer siz Rumları üye yapmazsanız Doğu Avrupa ülkelerinin üye olmasına izin vermem, bunların hepsini veto ederim. Şantaj yaptı. Bu şantaja boyun eğdi AB ülkeleri. Garanti antlaşmasında bir hüküm var ona göre Kıbrıs, hem Türkiye hem de Yunanistan’ın üye olmadığı milletlerarası bir kuruluşa üye olamaz. Yani Türkiye üye olamadan Kıbrıs’ın üye olması hukuken mümkün değil. Üye oldukları andan beri bu Kıbrıslı Rumlar Türkiye ile AB ilişkilerini tahrip etmek için her şeyi yaptılar. Diğerleri de buna göz yumdular. Bu Türkiye’ye karşı yapılmış en büyük haksızlıklardan biridir. Türkiye bunlarla mücadele edemedi yeterince. Hatalar burada. Halbuki siz Atatürk’ün kurduğu bir cumhuriyet olarak haklarınızı savunmasını bileceksiniz. 700.000 kişilik bir topluluk Türkiye’ye kafa tutacak. Bunu yaptırmayacaksınız. Devletlerin uluslararası ilişkilerde yapacakları çok şey vardır. Ellerinde çok manivela vardır.</p>
<p>Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinin temelinde önce Gümrü Antlaşması var. Sonra Kars ve Moskova Antlaşmaları imzalanıyor koşullara göre. Bu antlaşmalar,  Türkiye’ye çok büyük avantajlar sağlıyor. Uzun yıllar bu çerçevede ilişkiler devam ediyor. Sovyetlerin yıkılmasından sonra, yeni bir durum ortaya çıktı. Ermenistan Azerbaycan ile savaşarak Azeri topraklarının %20‘sini ele geçirmesi oldu. 1 milyon Azeri soydaşımız göçmen durumuna düştü. Türkiye dedi ki bu topraklardan çekilmezseniz biz de Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurmaz ve sınırı açmayız. 17 sene bu politikayı izledik. Bu hükümet zamanında Ermenistan ile İsviçre’de gizli görüşmeler yapıldı, ABD ve İsviçre hükümeti isteğiyle. Bu görüşmelerin sonucunda bize iki tane protokol imzalattılar. Sınırın açılması, diplomatik ilişkilerin kurulması vb. unsurlar var. Ama Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi yok. Niye koydurmadınız bunu? Niye imzaladınız koydurmadıysanız? Biz CHP olarak büyük tepki gösterdik. Azerbaycan ile ilişkilerimiz bozuldu. Başbakan gidiyor, işgal bitmeden bu protokolleri onaylamayacağız diyor, garanti veriyor Azerbaycan’a. Peki o zaman niye imzaladınız? Hükümet imzaladığı bu iki protokolü onaylayamadı. Ermenistan Anayasa Mahkemesi bir karar aldı, bu protokolleri Ermenistan’ın hiç istemediği, hiç beklemediği, tamamen Ermenistan’ın klasik tezlerine uygun bir şekilde yorumladı. Ermenistan Anayasası’nda da bir hüküm var, Türkiye’nin doğu toraklarından Batı Ermenistan olarak bahsediyor. Ayrıca soykırım iddiasını savunuyor. Hiç de dostane değildir. Türkiye bunlarla mücadele edeceğine bazı büyük devletlerin baskısı ile gitti bu protokolleri imzaladı. Bu hükümetin dış politikada yaptığı hatalar saymakla bitmez.</p>
<p>Soykırımı tarif eden ölçüler var. BM’nin Soykırım ile Mücadele Sözleşmesi çerçevesinde bir durum olması lazım. Yetkili milletlerarası mahkeme kararı lazım. Ermeni Sorunu olayında böyle bir karar yok. ABD’nin 1978 yılında ve 85 yılında 70 civarında uzmanın ortaklaşa yayınladıkları bildiri var. Bu olaylar soykırım sayılamaz. Ermenilerin Türklere yaptıkları mezalimden bahseden yok. 500.000 Türk’ü katletmişler. Türkiye aleyhine yayınlanan kitaplarda bunların adı bile geçmiyor. Ermeniler katliam yapacak ordumuzun geri birliklerini kesecekler, insanlarımızı öldürecekler ve bunun üzerine Türkiye Ermenilerin savaş alanından çıkarılıp- o sırada Türkiye Rusya ile savaş halinde güneye yönlendirilmesi kararı ile dünyayı başımıza yıkacaklar. bu kadar haksızlık yapılamaz Türkiye’ye karşı. Atatürk döneminde Ermeni konusunda kimse bir şey diyememiştir. İsmet paşa döneminde de, Celal Bayar döneminde de. Kıbrıs harekatı sonrası gündeme çıkıyor bu durum. Kıbrıslı Rum terör örgütleri bir bildiri yayınladılar. Dediler ki biz Kıbrıs’ta Türk askerleri ile savaşamayız ama dünyanın hey yerinde Türkiye’nin menfaatlerini vuracağız. Birkaç ay sonra Viyana Büyükelçimiz, Paris Büyükelçimizi öldürdüler. Sonra dünyanın her yerinde başladılar. Kim yapıyor bunu? ASALA terör örgütü. Ermenilerin ne alakası var Kıbrıs ile? O sıra anladık ki Kıbrıslı Rumları Ermeniler, Kürt terör örgütleri ortak dernekle kurmuşlar Atina’da. Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği adı altında. Bu dernek vasıtasıyla yönlendiriyorlar bu faaliyetleri. Bu saldırılar, 1984 yılına kadar sürdü. Bu tarihte ASALA terörü bitti, PKK terörü başladı. Bu bir tesadüf mü? İşte Türkiye bu sıkıntılardan geçti. Bu PKK terörünü bugüne kadar bitirmek mümkün olmadı. Devletimizin elinde PKK’nın başından itibaren hangi devletler tarafından nasıl desteklendiğine karşı birçok belge var. Ama devlet cesaret edip de bunları halka açıklayamıyor. PKK’yı nasıl desteklediler, nasıl politikacıları aracılığı ile ziyaret ettiler, silahlandırdılar? Bunları bir türlü anlatmıyorlar.</p>
<p>Dış politikada sıfır sorun diye bir şey yoktur. Bir ülke ile itilaflarınızı çözeceksiniz, nasıl çözeceksiniz? Yani sizin istemeniz yetiyor mu? Yetmiyor. Karşı taraf da çözecek. Bir tek yolu var bunun karşı taraf ne istiyorsa o tavizi vereceksiniz. Bu ancak kaybedilen bir savaştan sonra olur. I. Dünya Savaşı bitti, Almanya kaybetti, her istediklerini Almanya’ya dikte ettirdiler. Türkiye savaş mı kaybetti? Ermenistan ile sıfır sorun. Nasıl yapacaksınız? Ermenistan çekilirse Azeri topraklarından. Çekilmiyor. O zaman nasıl çözeceksiniz? Ermenilerle imzaladıkları protokolleri meclise getiremediler. Kıbrıs meselesi. Kaç yıldır sürüyor ve karşı taraf çözüme yanaşmadığı için çözülemiyor. Nasıl sıfır sorun yapacaksınız? Ege’de Yunanistan’ın 70 yıldır geri adım atmadığı politikaları var. Hukuka aykırı, her şeye aykırı. Yunanistan 6 millik kara sularına rağmen 10 mil hava sahası savunuyor. Kıta sahanlığı, adaların silahsızlandırılması, Ege’de deniz sınırlarının tespiti, sahipsiz adalar, vs. pek çok sorunumuz var. Bunların hiçbirini Türkiye tek başına çözemez. Bu sıkıntılar varken sıfır sorunu nerden çıkartabiliyorsunuz? Dışişleri Bakanı bunu ideal olarak gösterdik hedef olarak diyor. Bunlarla halkın önüne çıkılmaz.</p>
<p>1923 yılında cumhuriyeti kurduğumuz zaman dünyada başkanlık sistemine sahip olan ülkeler vardı. Bunların başında ABD geliyordu. Atatürk başkanlık sistemini bilmediği için mi parlamenter sistemi önerdi? tam tersine parlamenter sistemin halkın iradesinin daha iyi şekilde temsil edileceği bir sistem olduğu için parlamenter rejimi kurdu. Parlamenter sistemde cumhuriyetten beri meclisin ağırlığı var. Cumhurbaşkanının sınırlı yetkileri var. Esas güç mecliste. Meclisin içinden çıkan hükümettedir. Siz bu sistemden rahatsızsınız. İktidar olmak yetmiyor Türkiye’de her şeyi ele geçirmek istiyorlar. Başkanlık sistemi ile daha rahat yapacaklar bunu. Bütün güç başkanın elinde olacak. Adı konmamış padişahlık.  Meclisin, Bakanlar Kurulu’nun, başbakanın etkinliği kalmıyor. Cumhurbaşkanı ne derse o oluyor. Dış politikayı Fransa’da yarı başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı belirliyor. De Gaulle 5. cumhuriyet ile yarı başkanlık sistemine geçildi. Oradaki 16. maddeye göre cumhurbaşkanının istediği zaman meclisi feshetme yetkisi var. Ülkeyi kararnamelerle yönetebilir.  Yani parlamenter sistem sizi neden rahatsız ediyor. Amerikan sistemi diyorlar. Amerikan sisteminde meclisin yetkisi sınırlı. Hükümet başkan tarafından seçiliyor. Onlara sekreter deniyor. Başkan istediği adamı bakan yapıyor. Başkana bağlı hükümet. Bu Türkiye’nin siyasi geleneklerine uymayan bir sistemdir. Bakanları dışarıdan seçiyor. İstediğini bakan yapıyor. Amerika vaktiyle ayrı devletçikler olarak kurulduğu için federal sistem var. Her eyaletin kendi anayasası var. ABD, Türkiye’ye hiçbir şekilde örnek olarak gösterilemez. Amerikan sistemini Türkiye’ye uygulayın dağılma sürecine gider. Başbakan bu konuları kime danışıyor? Mecliste hiç konuşulmadan, barolarda konuşulmadan geliştirilen bir sistem olabilir mi? Gözler Osmanlı sistemine çevrilmiş. Osmanlı son dönem gibi bir akıbete gidilecek. 19.yy başından itibaren reformlar ve bunlara karşı ayaklanmalarla geçiyor dönem. Bunları mı, Kanuni dönemini mi istiyorsunuz?</p>
<p>Resmin bütününü görmek lazım. SSCB yıkılmasından sonra doğu Avrupa ülkeleri birer birer demokrasiye geçtiler. Macaristan ile başladı devam etti. Onlar geçerken batı ülkeleri de onları desteklediler. İki tane radyo vardı Avrupa’da ve ikisi sadece bu demokrasiye geçmeyi destekleyecek yayınlar yaptılar. Ben o yıllarda Çekoslovakya’da görev yaptım ve yakından gördüm. Sonra Latin Amerika demokrasiye geçi. Evvelce koyu diktatörlükler altında yaşıyordu. Derken Uzak Doğu ülkeleri sonra da Afrika ülkeleri. İstisnası Orta Doğu ülkeleri. Fas’tan Afganistan’a kadar olan ülkede demokratikleşme hareketi göremedik. Tek bir devlet gerçek demokrasi haline gelemedi. Acaba neden büyük devletler bu bölgelerdeki petrol ve doğal gaz kaynaklarını ve bölgenin stratejik özellikleri, Süveyş kanalı gibi dikkate alarak bu bölgelerde kendilerine yakın olacak, işbirliği yapacak yönetimleri tercih ettiler. O ülkenin halkına kendi ulusal çıkarlarına hizmet edecek yönetimler olsunlar demediler de, enerji çıkarlarına zarar vermeyecek hükümetler olsun diye düşündüler, onları desteklediler. İşin diğer boyutu, başından itibaren demokratikleşme cereyanı başlamıştı. 1953 yılında Musaddık İran Parlamentosu’nda beni başbakan seçerseniz İran petrollerini millileştireceğim dedi. Seçildi. Şah Tahran’dan kaçtı. Petrol çıkarlarını kaybeden büyük devletler Musaddık’ı devirebilmek için komplo yaptılar. Roosevelt’in torununa verdiler bu görevi. Bu plan için Kıbrıs’a yerleşti, hazırlandı, İran’a geçti ve İran’da Musaddık’ı destekleyen halkı kışkırttı. Sonun da büyük bir halk ayaklanması düzenlediler. Şah geri döndü. Zahidi başbakan oldu ve petrollerin Amerikalılara ve İngilizlere verilmesini kabul etti. Oysa İran o sırada demokrasiye geçebilseydi cumhuriyet gelecekti ve hem İran’ın hem Orta Doğu’nun kaderi değişecekti. Buna izin vermediler. Ondan sonra hiçbir ülkede özgürlükçü akımlara tahammül edemediler. Nasır Mısır menfaatleri için Süveyş Kanalı’nı millileştirdiği zaman muazzam bir tepki gösterdiler, askeri harekat yaptılar İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler. ABD baktı ki fazla ileri gidiliyor, baskı ile onları geri çekti. Yani özgürlükçü akımlara bölgede fırsat verilmedi. Artık bu devletlerin halkları da dünyadaki bu akımları görüyorlar. Tabanda bir patlama yaratıyor. halkın özlemleri. Tunus’ta patladı önce, sonra Mısır’a sıçradı. Arkadan Ürdün, Yemen. yarın nereye gidecek belli değil. Buna domino teorisi diyorlar. Halkı Müslüman olan ülkelerde Türkiye hariç hiçbiri laik değildir. Halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmadan gerçek demokrasi olmuyor. Türkiye’nin demokrasiye geçmesini nedenlerinden biri laikliği kabul etmiş olmasıdır. Din kuralları ile çağdaş demokrasi kuralları bağdaşmaz. Kadın erkek eşitliği mesela. Allah ile kul arasında görecek ama devlet işlerini yürütürken ele almayacaksınız. bu ülkelerde iyi teşkilatlanmış aşırı dinci örgütler var. Mısır’da Müslüman Kardeşler. Filistin’de Gazze bölgesinde bu Müslüman Kardeşlerin uzantısı olan HAMAS var. Sudan’da var. Lübnan’da Hizbullah örgütü var. İran’ın yapısını biliyoruz zaten koyu bir din devleti. Halktan gelen bu akımlar köklü değişikliklere yol açar mı bunu göreceğiz. Tunus’ta büyük ölçüde başarıldı. Mısır’da kısmi bir başarı var. Mübarek’in aday olmayacağım diye şahsi teminatı dışında bir güvence var mı? Halk tatmin oldu mu? Olmadı. Hüsnü Mübarek gibi başka lider gelirse ne olacak? Çoğunluk hemen sonuç almak istiyor. Diğer ülkeler endişeli. Büyük devletler ne yapacak? Şimdiye kadar otoriter rejimlerle işbirliği yapmış devletler ne yapacak? O ülkelerin halklarının aynı Doğu Avrupa ülkelerinin halkları gibi kendi kaderlerine sahip çıkmalarına razı olacak mısınız, olmayacak mısınız? Eğer olmazsanız demek ki siz çeşitli formüler altında gene baskıcı rejimlere, devletlerle birlikte yaşamak isteyeceksiniz. Türkiye laikliği kabul etmiş tek Müslüman devlet olarak bölgede demokrasiye geçmiş ilk ve tek ülke alarak nasıl bir tavır alacak? Ben sayın Başbakanın ve Dışişleri Bakanının da demokrasiden bahsettiklerini hiç duymadım. şimdi şimdi söylüyorlar. Bu hükümetin bölgenin demokratikleşmesi için bir gayret sarf ettiğini ben görmedim. Demokratikleşirse bölgede ne sağlanır? 1. Bölgede yaşayan insanların, özgürlüğü, hakları, çıkarları sağlanır, aynı zamanda demokrasinin bölgeye yayılması barışı getirir. Çünkü dünya tarihinde demokratik ülkeler arasında bir savaş hiç yaşanmamış. Demokrasi barışın sigortasıdır. Demokrasi özgür basının olduğu rejimdir. O bakımdan demokrasi denetim rejimidir, hükümetleri maceralardan alıkoyan bir sistemdir. Şimdiye kadar bu iktidar batının çağdaş değerler sisteminden uzaklaşıp ekseni kaydırarak bir Orta Doğu ülkesi olmaya yöneldi. Demokrasi, İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği, çağdaş yaşam, laiklik, basın özgürlüğü var.  Uluslararası kuruluşların yayınladıkları endekslerde baktığınız zaman dünya içinde 28 demokrasi var diyorlar Türkiye bunların içinde yok. 50 civarında arızalı rejimler var Türkiye bunların içinde de yok. Karma rejimler var, totaliter ülkelerle ile demokratik ülkeler arasında, Türkiye bunların içinde. Dünya ülkeleri arasında Türkiye 8. sıradadır. Üzüntü verici bir şey bu. basın özgürlüğü ile ilgili Freedom House’un değerlendirmeleri var Türkiye 106.sırada. Sınır tanımayan gazeteciler örgütüne göre Türkiye 132. sırada. Kadın-erkek eşitliğinde Türkiye sürekli geriye gidiyor son yıllarda. 3-4 sene önce 95. sıradaydı sonra 115. sıraya düştü. Son olarak ise 129. sırada. İran ile Suudi Arabistan arasında yer alıyor. yargı bağımsızlığında tüm çağdaş ülkelerin arkasında geliyor Türkiye. Bu kadar geriye giden bir ülke demokrasi açısından Orta Doğu ülkelerine örnek olabilir mi? Siz halkın sesine, protestosuna kulak veriyor musunuz? Daha dün torba kanunu protesto eden insanların üstüne biber gazı sıkıyorsunuz, milletvekilleri de onlarla beraber, onlara da sıkıyorsunuz. Stadyumda millet başbakanı ıslıkladı diye soruşturmalar açılıyor. Hangi demokratik ülkede olmuş bu? Var mı? Yok. Birçok gazeteci hapiste. 100.000‘den fazla insanın telefonunu dinliyorsunuz. Herkes darbecidir. Böyle bir ülke sıkıntı içinde iken, bölge ülkelerine nasıl örnek olacak? Atatürk’ü Şah ziyaret ediyor ve yapılanları görüp hayran oluyor. Biz de yapmak istiyoruz nasıl başlayacağız diyor? Halkın iradesi ile başlayacaksınız. Biz ilk önce meclisi kurduk diyor Atatürk. Söz veriyorum buna yapacağım diyor Şah. Bir süre sonra mesaj gönderiyor ben size verdiğim sözü unutmadım ama burada softalar var bana engel oluyorlar. Önce oğlumu eğitime göndereceğim o yapacak bunları diyor. Oğlunun ne yaptığını gördük. Afgan Kralı geliyor çok etkilendim ben de Afganistan’ı çağdaş bir ülke yapmak istiyorum diyor. Atatürk zamanından beri Afganistan’a öğretmenler, uzmanlar gönderiliyor, oralarda çağdaşlık sembolü oluyor. Bir o günkü bir de bugünkü Türkiye’ye bakın. Onun için Türkiye’de başka bir devlet anlayışının egemen olması lazım. O da Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet doğrultusunda olabilir. Halkın çoğunluğunun bu doğrultuda bir tercih yapması lazım. Osmanlının son zamanlarında bir filozof Sakallı Celal demiş ki Türkiye garptan şarka doğru giden bir gemidir. Üzerinde bazıları garba doğru koşarlar. Atatürk bu geminin yönünü değiştirdi. Ama üzerinde daima doğuya doğru koşmak isteyenler oldu. Son 8 yıldır doğuya doğru koşanlar geminin kaptan köşkünü ele geçirdiler. Türk halkının elindeki şans seçimlerdir. 60 yıldan beri bu şansı elimizde tutuyoruz. Halk bu altın anahtarı kullanırsa Türkiye’nin yöne yine çağdaş ülkelerde olacaktır.</p>
<p>Bunun ekonomideki anlamı ne? Türkiye çok büyük ve zengin bir ülkedir başından itibaren, Tesisler, fabrikalar, demiryolları, madenler&#8230; Bu servetin sonucunda Türkiye GSMH ile dünyada 16. sıradayız. Buna karşılık bireysel refahta 63.sıradan 80. sıraya düştük. Niye böyle? Biz zengin bir ülkenin fakir çocukları olduk. Ülkenin kötü yönetilmesi neden oldu. Başka izahı yok. Her şeyimiz var, doğal kaynaklarımız var, tarımımız zengin. Adil bir gelir dağılımı yok. Zenginler daha zengin, fakirler daha fakir hale gelmiş. 15 milyon insanımız İspanya’nın hayat düzeyinde yaşıyor. En fakir 15 milyon insanımız da Fas’ın düzeyinde yaşıyor. Halkın %20’si milli gelirin yarınını alıyor. En fakir %20’si de %5‘ini alıyor. İşte Türkiye bunu düzeltmek zorunda. Normal bir hayat düzeyi için biz aile sigortası diyoruz, çeşitli sosyal projeler geliştiriyoruz. Türkiye zengin bir ülke, demokrasiye herkesten önce geçmiş bir ülke, Fransa’dan 11 sene önce kadınlara seçme-seçilme hakkı vermiş bir ülkenin geldiği duruma bakın.  Demokrasiyi yaşatmak zorundayız. Türk halkı ülkemizi bu selamete ulaştıracaktır. Gerçekten bir demokrasi haline getirecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in ART TV&#8217;ye Verdiği Mülakat-29 Aralık 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 12:17:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2762</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat
29 Aralık 2010
Evet, yabancılar böyle durumlarda, akşam yemeğinden sonra günaydın derler. Günaydın demekte biraz geç kalmış, akşam yemeğine kadar beklemiş sayın başbakan.  Bunu ilk başında söyleyecekti. Açılım fiyaskosunun sonuçlarını gördükten sonra zannediyorum ki yaptığı yanlışları anlamıştır. En azından biz öyle anlamak istiyoruz. Biz öyle değerlendirmek istiyoruz.  Terör [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat<br />
29 Aralık 2010<br />
Evet, yabancılar böyle durumlarda, akşam yemeğinden sonra günaydın derler. Günaydın demekte biraz geç kalmış, akşam yemeğine kadar beklemiş sayın başbakan.  Bunu ilk başında söyleyecekti. Açılım fiyaskosunun sonuçlarını gördükten sonra zannediyorum ki yaptığı yanlışları anlamıştır. En azından biz öyle anlamak istiyoruz. Biz öyle değerlendirmek istiyoruz.  Terör ile pazarlık edilemeyeceğini biz kendilerine söylemiştik. Elinden silah bırakmayan bir terör örgütü ile müzakere edilmez mücadele edilir demiştik. O ise Habur’da örneğini gördüğümüz gibi müzakere yoluyla bu işi çözebileceğini zannetti.  İmralı ile müzakere edecek sonra Kandil ile dolaylı temaslar yapacak ve böylelikle bu meseleyi çözecek zehabına kapıldı. Bunun iki yorumu olabilir. Bir tanesi şudur, bu yöntemle gittiği takdirde karşı taraftan ne kadar büyük bir fatura çıkarılacağını gördü. Silahı bırakmak için kendinden istenilen hususların hükümetin hiçbir zaman gerçekleştirmeye cesaret edemeyeceği, halkın hiçbir zaman kabul edemeyeceği şeyler olduğunu gördü. Açıkça söylediler, kamuoyuna da açıkladılar.  Ayrı bayrak diyor, ayrı silahlı ordu, ayrı ekonomi diyor. Ne kaldı geriye? Yani bağımsız bir devlet kuracağız da diyor adını koymadık. Yani bunun ötesinde ne kalıyor geriye? Osmanlı devrinde bir devlet kurmak için bir hutbe okutmak ve sikke kestirmek vardı. Şimdi bir onlar kaldı. Hükümet şunu anladı ki; yani taviz vererek bu işi çözemezsiniz. Karşınızdaki insanların eli tetikte olacak ve tehdit edecek. Hükümet silah baskısı altında taviz vermeye zorlandı. Başlangıçta bu meseleyi çözebileceklerini düşündüler, fakat öyle anlaşılıyor ki yaşanan gelişmeler bunun kolay olamayacağını da gösterdi. Halkın kabul edemeyeceği unsurlar olduğunu gördüler. Şimdi söylemini başbakan tamamen değiştiriyor. Bizim bir yıl önce, iki yıl önce söylediğimiz sözleri şimdi kendi düşüncesiymiş gibi ifade ediyor.  Biz o zaman söylediğimiz zaman bize karşı çıkıyorlardı. Sizin bu açılım yöntemiyle bir yere gidemez Türkiye dediğimiz zaman tepki gösteriyorlardı. Şimdi gördüler. Bu birinci yorum.<br />
İkinci yorum bu kadar iyimser değil. Gene de aynı yolun yolcusudur, gene de vazgeçecek değildir, gene de teröre taviz vererek gitme politikasından ayrılmayı düşünmüyordur, gene bu açılım politikasını sürdürmeyi tasarlamaktadır, İçişleri Bakanının bazı söylemleri aynı politikanın devam edeceğine işaret veriyor. Fakat yaklaşan seçimler var. Yaklaşan seçimlerde bu söylemi sürdürürse oy kaybına uğrayacağını düşünüyor. Seçim düşüncesi ile gerçek niyetlerini görüşlerini biraz saklayarak, halkın duyarlı olduğu konuları, milli konuları, ulusal çıkarlar konularını,  terörle mücadele temalarını ön plana çıkararak seçimde oy kazanmaya çalışıyor. Bir yorum da budur. Hangisi bunların doğrudur? Bunu göreceğiz, seçimden sonra nasıl bir tablo ortaya çıkacak. Bir de diyoruz ki bir kere daha AKP iktidar olmayacaktır. Fakat es kaza iktidar olursa ve daha önce izlediği açılım politikasını sürdürürse o zaman herkes anlayacak ki şimdi bugün başbakanın söylediği sözler bir seçim manevrasıdır. Şunu iyi görmek lazım, bu konu artık çok ciddi bir boyut kazanmıştır. Türkiye bir yol ayrımındadır ve karar vermek zorundadır. Vereceği karar da bence silahı bırakmayan terör ile müzakere yöntemiyle bir çözüme ulaşılamayacağıdır. Hep demokratikleşmeden bahsediliyor. Değil mi? Bazıları mecliste kürsüye çıkıyorlar, demokratikleşmenin icabıdır, demokrasi için falan, ama niçin bu istediğiniz çözümleri silah zoruyla dayatıyorsunuz? Niçin silahların susmasını önermiyorsunuz? Baltaların gömülmesini istemiyorsunuz?  Başka ülkelerde olduğu gibi yapılmasını niçin istemiyorsunuz? İngiltere’de mesela 2005 yılında IRA örgütü silahları kesinlikle bıraktı, tarafsız bir kuruluşa teslim etti. Ondan sonra çözüm yoluna girdi bu iş. Niçin onu istemiyorsunuz? Sizin istediğiniz model başka. Siz bir taraftan demokratik model gibi ortaya koyuyorsunuz istediklerinizi ama diğer taraftan da silahı elinde tutuyorsunuz. Silahı elinde tutanların gölgesinde konuşuyorsunuz. Yanlış olan budur. Siz silahın ancak kesinlikle bırakılması halinde çözülebilecek olan sorunları, ele alınabilecek sorunları silah eldeyken yaptırmak istiyorsunuz. Yani Türk hükümetini silah zoruyla sizin istediğiniz çizgiye getirmek istiyorsunuz. Şimdi başbakan artık ya bunun sonunun gelmediğini gördü demin dediğimiz gibi, buna bir tepki göstermek ihtiyacını duydu, bir hizaya gelin mesajını verme ihtiyacını duydu veya şimdiye kadar izlediği politikayı gene de sürdürecektir demin dediğimiz gibi. Ama yaklaşan seçimlerde farklı bir üslup,  farklı bir dil kullanarak daha çok oy alacağını düşündüğü için böyle bir yaklaşım sergiliyor. Hangisi doğrudur? Bunu yakında göreceğiz.</p>
<p>Şimdi önce şunu söyleyeyim, CHP öteden beri ayrıştırıcı değil, bütünleştirici politikalar izliyor. Bizim programımızı okursanız; burada bunun işaretlerini çok açık şekilde görebilirsiniz. Yalnız burada şunu söylemek lazım terör olsa da olmasa da bizim burada yapmamız gerekenler var. O bölgeyi ben çok etraflı bir şekilde gördüm, gezdim, sorunları gördüm, insanlarla da konuştum. Yani gerçekten oradaki insanların bugün yaşadığı hayat yaşanır bir hayat değildir. Bunu mutlaka düzeltmemiz lazım. Alt yapı eksiktir, bozuktur, eğitim düzeyi çok düşüktür, sağlık hizmetleri yetersizdir, aylarca kışın kardan yollar kapanıyor falan, kar bir tek Türkiye’ye mi yağıyor? Niçin gerekli tedbirleri alamıyorsunuz? Ortalama hayat ömrü, ortalama yaşam beklentisi güneydoğuda, batı illerimizden 15-16 yıl daha geridedir. Bunlar utanç meselesi. Terör olsa da olmasa da bu konuları mutlaka halledeceksiniz. Yalnız şurasını da görmek lazım. Bu konuda hükümeti eleştirirken insaf ölçüsünü de kaybetmememiz lazım. Terörün hüküm sürdüğü bir bölgede, terörün baskı altına aldığı bir bölgede yapılması zor işler de vardır. O bakımdan önce terör baskısından kurtaracaksınız o bölgeyi. Vatandaşlar gerçek anlamda özgür olacak. Feodal düzenden kurtaracaksınız. Yani ülkenin batısında, İzmir’de, Muğla’da, Kayseri’de Konya’da insanlar ne kadar güvenlik içinde, özgürlük içinde yaşıyorlarsa, özgürlük içinde oy kullanıyorlarsa çalışıyorlarsa, güneydoğuda da öyle olacak. Bunu nasıl yapacaksınız? Terörü bitirerek. Terörü nasıl bitireceksiniz? Kuzey Irak’taki durumu tasfiye ederek. Bunu defalarca söyledik hükümet bunu duymazlıktan geliyor. Niçin? Çünkü bazı büyük devletler sizin bunu yapmanızı istemiyorlar. Bunu mecliste de açıkladık. Ne kendileri orada askerleri olmasına rağmen oradaki terörü bertaraf ediyor, ne Irak hükümetine bunu yaptırıyor, ne Barzani’ye yaptırıyor, ne de Türkiye’nin yapmasına izin veriyor. Ne demek bu? Demek ki oradaki PKK varlığının sürdürülmesini kendi çıkarlarına uygun görüyorlar. Niçin? İran’a karşı kullanırız diye mi, başka sebebi mi var, o yolla Kuzey Irak’taki Kürtleri daha bir etki altına alabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu onların politikası. Ama bizim politikamız değil. Bizim politikamız hemen bu sınırımızın dibindeki, bu terör örgütünün tasfiyesini gerektiriyor. Orada terör örgütü kalmazsa buradaki vatandaş da rahat edecek. Nasıl Suriye’de terör örgütü tasfiye edildikten sonra Suriye sınırına yakın bölgelerimiz bir rahat nefes aldılar? Bu bölgeden terör tasfiye edilirse, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Van’da, Bitlis’te vs. oturan insanlarımız derin bir nefes alacak ve özgürlük hissedecekler.  Yani hükümetin birinci görevi bu. Bundan kaçınıyor hep. Biz bunları söylediğimiz zaman büyük bir rahatsızlık duyuyorlar,  altından kalkamıyorlar, cevap veremiyorlar. Ben bir sene önce mecliste bunun konuşmasını yaptığım zaman 10 Kasım’da çok rahatsız oldular, altından kalkamadılar, cevap veremediler. Sayın Baykal da konuştu, söyledi. Cevap veremediler. Çünkü burada izahı yok. Bunun izahı şu, büyük bir devlet bizim bunu tasfiye etmemizi istemiyor. Bizim de o büyük devlete karşı çıkacak gücümüz yok, bunun Türkçe tercümesi bu. Böyle olmayınca o zaman, o varlıkla yan yana yaşayacaksınız. O varlık da size diyor ki; benim istediğim siyasi koşulları kabul edeceksiniz, elimde silahı tutmaya devam ediyorum, istediğim zaman istediğim şehrinde Türkiye’nin operasyon yapabilirim, eğer yapmamı istemiyorsanız size bir süre veriyorum. Bu süre içinde benim istediğim koşulları yerine getireceksiniz. Bu tavizleri vereceksiniz. Efendim, icabında anayasanızı değiştireceksiniz. Özerklik kabul edeceksiniz bu bölge için. Çifte dili kabul edeceksiniz. Ayrı bir ordu kurmamıza razı olacaksınız. Ayrı bir ekonomi kurmamıza, oranın kaynaklarını kendimiz için işletmemize, iki bayrak olmasına, hepsine razı göstereceksiniz. Şimdi Türkiye böyle bir ikilemle karşı karşıya. Niçin? Çünkü esas atması gereken adımı bu hükümet 8 yıldır atamadığı için. Meclisten aldığı yetkiyi kullanamadığı için. Büyük bir devlete yaptığı işin yanlış olduğunu anlatamadığı için. İktidarda kalmak için o büyük devletin himayesine ihtiyaç duyduğu için. Bütün bunları biz defalarca söylüyoruz. Cevap? Cevap yok. Bir iktidar temsilcisi kalkıp da bize cevap verebiliyor mu? Niçin Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye edemiyorsunuz? Gücünüz mü yok? Hukuk mu sizden yana değil? Millet mi desteklemiyor? Mecliste mi size itiraz ediyoruz? Meclisten yetki de aldınız nedir gerekçeniz? Niçin yapamıyorsunuz bunu? Bir kere yaptılar bunu 8 yılda 7 günlük bir kara operasyonu yaptılar. Ondan sonra Amerikan Savunma Bakanı demeç veriyor, diyor ki; derhal birliklerinizi geri çekin yoksa size hava istihbaratını keseriz. Bu ne demektir? Sizi tehdit ediyor? Sizin buna tepkiniz ne? Tepkiniz yok. Biz zaten dönecektik. Peki, dönecektiniz, gitmeyecek miydiniz bir daha? Bitti mi terör? Onun için mi bir daha gitmiyorsunuz o tarihten beri?  Nedir izahınız? İşte zayıf hükümetlerin ülkeyi getirdikleri nokta bu noktadır.<br />
Şimdi bir kere hükümetin devlet görevlilerini kullanarak İmralı ile görüşmesi bir zaaf alametidir. Yani bunun bir tek izahı var. Siz terörü bitirmek için terör liderinden medet umuyorsunuz. O olmasa, o size katkı sağlamasa, bunu yapamayacağınızı düşünüyorsunuz. Yoksa ne işi var devlet görevlilerinin İmralı’da? Başka ülkeler Carlos ile hapishanede müzakere mi ediyor? Mesela. Baider Mainhoff liderleri ile Almanlar pazarlık mı etti hapishanede? Şimdi burada bir zaafınız var. Niçin siz yapıyorsunuz bunu? Çünkü demin söylediğimiz gibi siz hükümet olarak elinizdeki gücü Kuzey Irak’ta kullanma kabiliyetine sahip değilsiniz. Terörü bitirmek için de terörün liderlerinden medet umuyorsunuz. Terörün lideri de size süre veriyor, bunun adı ultimatomdur. Siz belli bir talepte bulunmuşsanız ve tarih koymuşsanız bunun adı ultimatomdur. İmralı’dan ultimatom veriyor. Efendim seçimlere kadar da müsaade etmem. Mart’a kadar yaptın yaptın, yapmadın karışmam ondan sonra ben de mani olamam. Bunun manası silahlı gücü harekete geçiririm başınızın çaresine bakarsınız. Tehdittir bu. Hükümet bunu içine sindiriyor. Bazıları da bütün bu söylemleri demokratikleşmenin doğal süreci içindeki bir aşama gibi görüp, efendim bizim istediğimiz demokratikleşme, birlikte yaşamak istiyoruz, ayrı devlet istemiyoruz, bütün bu söylediklerimiz bir fikirdir, kâğıda dökülmüştür ama henüz kimseyi bağlamaz diyerek, aba altından sopa gösteriyor. Yani benim taleplerim bunlardır. Ben bunları sana demokrasi içinde sunuyorum ama bilesin ki yapmazsan öbür elimde de silah var. Bu silahı savunanların siyasi temsilcileri de mecliste hükümete bunu demokratikleşme adı altında dayatmaya çalışıyorlar. Bir taraftan İmralı bir taraftan meclis. Peki, hükümet buna karşı kime dayanacak? Halka dayanacak. Bu gerçeği halka anlattığınız zaman halktan her desteği sağlarsınız, muhalefetten de sağlarsınız, meclisin çok büyük çoğunluğundan da sağlarsınız, herkesten sağlarsınız. Sizden milletin istediği ne? Ülkeyi tehdit eden bu terörü bitirin. Dünya barış endeksi var. Çeşitli ülkelerin vatandaşlarının ne kadar barış, huzur içinde yaşadıklarını gösteriyor. Türkiye kaçıncı biliyor musunuz dünyada? Türkiye tam 122.sırada geliyor. Dünya barış endeksinde. Yani siz dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olacaksınız ama bu orduyu da değerlendirerek ülkenin içinde tam barışı sağlayamayacaksınız. Niçin? Çünkü siyasi cesaretiniz yok bir, ikincisi bazı ülkeler size karşı terörün sürdürülmesini menfaatlerine uygun görüyorlar. Bunun başka bir izahı olamaz. Biz bunu mecliste anlattık. Çıkın itiraz edin. Söyleyin aksini hayır öyle değildir deyin. Biz Amerika’yı ikna ettik, Amerika itiraz etmiyor bizim kuzey Irak’a operasyon yapmamıza deyin. Irak hükümetini ikna ettik, bir hafta içinde bir operasyon yapıp temizleyecekler o bölgeyi deyin. Barzani askeri harekât yapacak, deyin. Hiçbirini diyemiyorsunuz çünkü hiçbiri gerçek değil ve siz bunu bir de başarılı politika olarak anlatıyorsunuz. Biz bütün bunları efendim, çok başarılı bir dış politikanın sonucu olarak elde ettik diyorsunuz. Neyi elde ettiniz? Vatandaşın can güvenliği yok. Bölge insanı terörün baskısı altında. Kendiniz diyorsunuz ki güneydoğuda seçimler demokratik olmuyor. Başbakanın sözü bu. Güneydoğuda seçimlerin demokratik olarak yapılamamasının sorumlusu kim? Terörü önleyemeyen hükümettir. Yani muhalefet mi sorumlu güneydoğuda seçimlerin demokratik olmamasından. Ondan sonra çıkıyor, güneydoğuda az oy aldınız, bilmem ne yaptınız? Siz orada özgür ortamda seçim yapılmasını sağlayamayacaksınız. Ondan sonra da yeterince oy almadı diye muhalefeti suçlayacaksınız. Kendi görüşleriniz birbiri ile tutarlı değil.</p>
<p>Bakın somut örnek vereyim. Bu bölgedeki insanların yaşadığı fakirlik, sefalet onların kaderi değil. Ülkenin en zengin kaynakları orada. Siz biliyor musunuz? İran sınırından Şırnak’a kadar olan bölgede,  Hakkâri’de, 16 tane çok değerli nikel maden yatağı var. Bir tanesi çalıştırılabiliyor güç bela. Niye gerisi çalıştırılamıyor? Oradaki insan bundan yararlanacak. Niçin yıllardan beri Yüksekova havaalanını açamıyorsunuz? Niçin Hakkari – Van yolundaki petrol bulunan bölgeyi değerlendiremiyorsunuz? Niçin başka petrol yataklarını kullanamıyorsunuz?  Çünkü terör bakısı var. Hepsi aynı noktaya geliyor. Siz oradaki terörü defedemediğiniz için, terör baskısıyla baş edemediğiniz için memleketi bu hale getirdiniz. Bütün bunların bir tek izahı var, cesaretsizlik. Hükümetin terörle mücadeleye cesareti yok.  Hangi tavizi versek? Hangisi demokratiktir? Bunu yapsak olur mu, şunu yapsak olur mu? Bir de yabancı devletlerin Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların Türkiye’de sözcüleri var. Her akşam tv’lerde görüyorsunuz. Demokratikleşme adı altında orada neredeyse bağımsız bir devlet kurulması tezini savunuyorlar. Efendim ayrılık olur mu? Ayrılsak nasıl olur? Bunu niye tartışacaksınız? Bu devlet ayrılmak üzerine değil, bütünleşmek üzerine kuruldu. Biz Misak-ı Milli sınırlarını bu kadar yıl koruyabildik, şimdi mi koruyamayacağız? O zamanki imkânsızlıklarımız içinde biz ülkemizin bütünlüğünü koruyabildik. 16 ayaklanma oldu devlete karşı, silahlı ayaklanma. Hepsiyle baş ettik. Bu devletin birliğini koruduk o zamanki çok kısıtlı imkânlarımızla.  Bugün mü koruyamayacağız? O zamanla şimdinin farkı ne? O zaman Türkiye’de devlet adamları vardı. Devlet için gözünü kırpmadan mücadele edebilen devlet adamları vardı. Şimdi ise açılım yapan devlet adamları var. Açılım adı altında her türlü tavizi veren insanlar var. Söylem değiştiriyorlar çok güzel. Üç gün sonra gene eski söylemlerine dönerlerse hiç şaşmayın.  O zaman anlayacaksınız ki bu bir seçim politikasıdır.<br />
Şimdi hükümet kendi kendini başarılı göstermek için olağan üstü bir çaba gösteriyor. Bunu alkışlamaya hazır basında ve kamuoyunda belli çevreler var, onların da pohpohlamasıyla desteğiyle kendini çok başarılı gösteriyor ama diplomaside başarı aldığınız sonuca bağlıdır. Türkiye 2010 yılında hangi meselesini halletti? Mesela Ermenistan ile imzaladığınız protokoller. Ne oldu? Onay için meclise bile getiremediniz. Çünkü Ermenistan sizin beklediğiniz adımları atmadı. O adımları atacağına dair bir garanti vermiş miydi size? Vermemişti. Peki, o zaman niçin imzaladınız bu protokolleri? Dış baskıya dayanamadığınız için. Ermenistan politikası başarılı mı? Bakın, İlham Aliyev’in sözlerine bakın. Yani Türkiye hakkında ne kadar eleştirel konuşuyor, Wikileaks’te çıktı işte. Yani siz Ermenistan ile ilişkileri düzeltemediniz, Azerbaycan ile ilişkileri bozdunuz. Değil mi? Şimdi başka tarafa bakın? Kıbrıs’ta bizim görüşlerimiz doğrultusunda bir adım ilerleme oldu mu? Bir tek devlet çıkıp da Türklerin de burada hakkı var dedi mi? Bir kişiyi ikna edebildiniz mi? Edemediniz.  Patrikhanenin talepleri. Şimdi siz gene geri adım atıyorsunuz, siz taviz vereceğinizi söylüyorsunuz. Oysa bu taleplerin çoğu Lozan’a aykırı. Kuzey Irak’taki konumu anlattık. Siz hangi konuda başarılı oldunuz? Ege meseleleri Yunanistan ile hangi sorunu hallettiniz? Ben geçen gün dışişleri bakanına sordum, mecliste büyük başarılar sağlamanızı beklemiyorduk ama küçük işler yapın. Bakın Rodos’ta, İstanköy’de 3000 soydaşımız var. Bunların çocuklarının gittiği 7 tane okul vardı. Yunanistan yedisini birden kapattı. Siz başarılı dış politikanın mimarı olarak bunlardan bir tanesini açtırabildiniz mi?  Açtıramadınız. İsrail politikası övünmekten başka bir şey yok. Bu politikanın sonucu ne oldu, sizin ‘one minute’ politikanızın? İsrail Güney Kıbrıs ile Doğu Akdeniz’in ekonomik bölgesini paylaşma antlaşması yaptı. Bu Kıbrıs devletini kuran antlaşmalara uygun mu? Değil. Antlaşmalara aykırı bir şekilde Akdeniz’i bölüşüyorlar, yer altı servetlerini bölüşüyorlar. Siz buna sözlü bir tepki gösterdiğiniz zaman, nezaket sınırını aşan bir şekilde İsrailliler, siz karışmayın bizim işimize, size ne oluyor? Bu ne ölçüsüzlüktür, bu ne cürettir diye bir de size laf ediyorlar. Ne oldu? Ne sağladınız? İsrail politikanızın bir sonucu ne? Yunanistan ile İsrail arasında stratejik işbirliği başladı. Siz biliyor musunuz? İsrail uçakları Girit’in üzerinde Yunanlılarla ortak koordine uçuş yapıyorlar. Tatbikat yapıyorlar. Geldiği nokta bu. Başka ne oldu? FKÖ başkanı Mahmut Abbas Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti. Kuzeye geçmedi bile. Bunlar şimdi başarımız mı? Bu sene içinde oldu bunlar. AB’de ne oldu? AB’de 18 müzakere başlığına çeşitli ülkeler veya AB konseyi veto kullandı. Şu anda müzakereleri ilerletemiyorsunuz. Üç başlık kaldı görüşeceğimiz, Belçika başkanlığında bir tanesini bile açtıramadınız. Şimdi bunu başarı hanesine mi yazacağız? Ama bakarsanız bizden daha başarılısı yok. Niçin? Çünkü Dışişleri Bakanı çok seyahat ediyor, çok toplantıya gidiyor. Herkesle görüşüyor. Bayan Clinton’a telefon ediyor. Başbakan Obama ile konuşuyor. Peki, bu konuşmalardan sonra ne sonuç alıyorsunuz bir de onu bilelim bakalım. Efendim Ermeni Tasarısını engelledik.  Sizden önce kaç hükümet kaç defa kongreye gelen Ermeni Tasarısını engelledi? Bütün başarınız bundan ibaret mi sizin?<br />
Ama diyelim ki öyle veya böyle. Bunu sizden önceki kaç hükümet yıllardan beri engelliyor. Amerikalılar boyuna demokrasinin kılıcı gibi tepemizde tutuyorlar bu soykırım tasarısını. Bu tasarıyı tamamen gündemden kaldıracak bir girişiminiz var mı sizin? Yok. Bu konuları bizim çok büyük serinkanlılıkla değerlendirmemiz lazım. Bu dış politika propagandaya kurban edilecek bir konu değildir. Propaganda malzemesi yapılmayacak kadar ciddi bir iştir dış politika ve bunun ölçüsü aldığınız sonuçtur. Uçuş milleriniz değil. Her uçuşta mil yazdırıyorsunuz malum, bunları topladığınızda dış politikada başarılısınız değildir. Dış politikada başarı aldığınız sonuçla ölçülür. Efendim ne yaptınız? Mesela Kuzey Irak’taki PKK’yı tasfiye etmek için hangi başarılı sonucu aldınız? Efendim Ermenistan’ın soykırım iddialarından vazgeçilmesi için ne yaptınız? Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından bir köyü, boşaltmasını sağlayabildiniz mi şimdiye kadar? Yapamıyorsunuz. Keşke diyebilseydik ki bugün hükümet dış politikada çok başarılı oldu biz de alkışlıyoruz. Bunlar milli meselelerdir, iç politikaya malzeme yapılmasın biz de yapmıyoruz. Ama en azından bize bir tane başarı örneği gösterin. Bütün AB ile müzakere eden ülkelerin hepsinin vatandaşlarına vizesiz seyahat hakkı tanıdılar. Bir tek Türkiye hariç. 5 senedir müzakere ediyorsunuz, 5 senedir vatandaşlarımızın vizesiz seyahat etmesini sağlayamıyorsunuz. Hala vatandaşlarımız kışın soğuğunda, yazın sıcağında, sabahın altısında konsoloslukların kapısında kuyruk oluyor ve çok kötü muamele görüyor. Bizim vatandaşlarımız bunları hak ediyor mu?<br />
Hükümetin askerlerle ilgili politikası bellidir. Birçok konuda askerleri sorumlu tutuyor. Terörle mücadelede biz askerlere her istediğini verdik diyerek. Yani sonuç alınamadıysa askerler sorumludur. Başka konulardaki beyanlarını, yapılan baskıları, yargı süreçlerinin nasıl işletildiğini biliyoruz. Askeri Şuraya gelince, Askeri Şurada 14 tane asker olması, sayın başbakanın ve milli savunma bakanının, şimdiye kadar Askeri Şura kararıyla, irtica işine karışmış, başka eylemlere karışmış personelin ihracı kararlarına veto koymasını engelledi mi? 14 tane asker var, Başbakan rezerv koyamadı mı? Koydu. Niçin? Çünkü dediler ki bunların yargıya müracaat hakkı yok. Biz bunlar yargıya müracaat edip de haklarını korusunlar diye rezerv koyuyoruz. Peki, ne oldu? Şimdi bu kaldırıldı. Yargıya müracaat edebiliyorlar. Bazıları yargıya müracaat ettiler, Askeri Şura kararlarına karşı ve yargı bunları haklı buldu. O zaman ne dediler? Hükümet ne dedi? Nasıl yaparsınız bunu? Bizim irademizi yargı yoluyla nasıl engellersiniz? Biz de gerekirse ayrı kanun çıkarırız sizi gene Askeri Şurada yaptığımız gibi cezalandıracak yöntemler uygularız. Ne demek oluyor bu? Demek ki sizin amacınız yargıya müracaatı kısıtlayan hükümleri bertaraf etmek değilmiş, değil mi? Şimdi bunları nasıl anlayacaksınız? Demek ki sizin amacınız, istediğiniz gibi hükmetmek. O zaman Askeri Şuraya ne ihtiyaç var? Yani siz hükümet olarak istediğiniz kararı alın, askere tebliğ edin. Askerden de ses çıkmadığı sürece zaten yapacak bir şey yok. Askerden de hükümete bu gibi konulardan itiraz gelmediğine göre o zaman Askeri Şuraya ne ihtiyaç var? Her istediğinizi mademki yaptırabiliyorsunuz, daha ne istiyorsunuz? İstediğinizi açığa alabiliyorsunuz.  Mahkeme kararı alıyor insan sizin açığa alma kararınıza karşı. Vay bu mahkeme kararı geçersizdir.  Ne demek oluyor mahkeme? Biz istediğimiz gibi kanun çıkartırız, istediğimizi yaparız. Bu yani âli kıran baş kesen yaklaşımıdır.  Peki demokrasi ne oluyor? Yargının bağımsızlığı nerede kaldı?  Hukukun üstünlüğü nerde kaldı?  Hukukun üstünlüğü yok, benim üstünlüğüm var. Üstünlerin hukuku diyor, işte üstünlerin hukuku bu. Kendisi seçim kampanyasında hukukun üstünlüğünü sağlayacağız, üstünlerin hukuku olmayacak diyordu. Şimdi olan tam üstünlerin hukukudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in Kanal B&#8217;de Hariciye Kliniği Programında Verdiği Mülakat-8 Aralık 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2010 13:47:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2758</guid>
		<description><![CDATA[Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal B’de Hariciye Kliniği’ne Verdiği Mülakat
8 Aralık 2010
Sunucu: Ortaya çıkan hukuki durum, TSK ile hükümet arasında acaba yeni bir gerilim mi var? sorusunu da birlikte getiren bu gelişmeler, programımızda konuklarımız tarafından yanıtlanacaktır. Konuğumuz Onur Öymen bizlerle beraber ve sorularımızın yanıtlarını kendisinden almaya çalışacağız.  Hoş geldiniz efendim.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: “Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal B’de Hariciye Kliniği’ne Verdiği Mülakat<br />
8 Aralık 2010</p>
<p>Sunucu: Ortaya çıkan hukuki durum, TSK ile hükümet arasında acaba yeni bir gerilim mi var? sorusunu da birlikte getiren bu gelişmeler, programımızda konuklarımız tarafından yanıtlanacaktır. Konuğumuz Onur Öymen bizlerle beraber ve sorularımızın yanıtlarını kendisinden almaya çalışacağız.  Hoş geldiniz efendim.</p>
<p>Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.</p>
<p>Sunucu: “Bu tür adımlar atılırken elbette itirazlar yükselecektir ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bir sivil darbe yapıldığı söylenecektir. Aslında Türkiye’de bir demokratikleşme süreci yaşıyoruz. İki bakan da kendilerine verilen hakkı yerine getirmiştir.” bu şekilde devam ediyor ama Diyarbakır’dan Şehabettin Bey, bunu bir demokratikleşme sürecindeki adım olarak görüyor. Ama Sayın Erdoğan tarafından, az önce dedi ki; referandum süreci vardı, referandum sürecinde Türkiye’de daha çok demokrasi olacak, daha çok yargı, hukuk, adalet ön plana çıkacak. Olaya siyasi olarak baktığınızda yine TSK üzerinden iktidarın bir mağdur rolünü tekrar oynaması ya da TSK ile bir şekilde gündeme gelerek kamuoyunda puan toplamak gibi bir anlayışı var, yorumlarına ne diyorsunuz?</p>
<p>Onur Öymen: Şimdi bence işin esasına bakmak lazım. Türkiye ya hukuk devletidir, ya değildir. Biz Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu savunuyoruz. Eğer Türkiye hukuk devleti ise; herkes, hangi makamda olursa olsun, yargı kararlarına saygı gösterecek. Şimdi bunun başka bir çıkar yolu yok. Anayasamızda bu konuda açık hüküm var. Hükümet dâhil, bakanlar dâhil, meclis dâhil, yargının kendisi dâhil, yargı kararlarına saygı gösterir. Şimdi burada yargının aldığı bir karar var. Hükümet yargının aldığı kararı yok farz ederek; siyasi bir tasarrufla, üç tane yüksek rütbeli, iki generali, bir amirali açığa aldı. Görevinden alındı. Burada demek ki; Askeri İdari Mahkemesinin aldığı kararı yok farz ediyorlar. Şimdi bu ilk defa olmuyor. Hükümet ne zaman bir mahkeme, kendisinin istemediği doğrultuda bir karar alırsa; daima bunu geçersiz kılmak için ya bir kanun çıkartmaya kalkışmıştır, ya bir anayasa çıkartmaya kalkışmıştır, yani hukukun üstünlüğünü içlerine sindiremiyorlar. İşin can alıcı tarafı burasıdır. Hukukun üstünlüğünü içlerine sindiremiyorlar. Mahkeme bir karar almış, birkaç gün sonra da esasa ilişkin bir karar alacak. Yürütmeyi durdurma kararı almış buna bir saygı gösterirsin. Efendim ben mesleki yeteneklerini tartışmaya açıyorum, mesleki açıdan yeterince yeterli bulmuyorum. Bir kere bu incitici, kırıcı bir şey. Şimdi bunun yeri de Askeri Şura. Askeri Şura’da varsa bir bildiğiniz dile getireceksiniz. Diğer katılımcılar, Askeri Şura üyeleri nasıl değerlendiriyor bu subayı? Ona göre orada bir karara varılacak. Şimdi bir de idari karar, efendim kanunen açığa almaya yetkisi var mı, yok mu? Demokrasilerde kanunun verdiği yetkiyi kullanırken; doğru, haklı ve isabetli karar alacaksın. Yani kanun bana bu hakkı verdi, ben bunu keyfi şekilde de kullanırım, dilediğim şekilde de kullanırım, kimse bana bir şey diyemez, bugün bunları görevden alırım, yarın başkasını alırım ve böylelikle demokrasinin temel unsuru olan halka hesap verme zorunluluğundan kaçınmış olursunuz. Yani kim bana karışabilir, yetkileri o veriyor, ben de aldım, kimseye hesap vermek zorunda değilim. Hayır. Halka hesap vermek zorundasınız. Yaptığınız işin doğru olduğunu halka anlatmak, haklı inandırmak zorundasınız. Biz askeri makamlara her türkü baskıyı da yaparız, efendim kozmik odayı da araştırırız, efendim Sayın Başbakan yardımcısına suikast düzenlendiği iddiasıyla ortalığı ayağa da kaldırırız. Sonra hiçbir şey çıkmasa bile ordu töhmet altında bırakılır. Buna benzer kaç tane olay yaşandı. Yani siz ne yapmak istiyorsunuz? Yani siz ordu ile bir iktidar mücadelesi içinde misiniz? Ordu demokrasi çerçevesinde görevini yapacak. Sizde demokrasi çerçevesinde kanunları sayıp, halkı da ikna ederek, makul ölçüde kullanacaksınız. Yani bu böyle olur. Her gün bir makama saldırı, basına saldırı yapacaksınız, basını baskı altına alacaksınız. Bir gün üniversitelere, bir gün yargıya, bir gün muhalefete, bir gün askere. Yani şunu mu kanıtlamak istiyorsunuz? Ben her şeye hâkimim. Ben halktan oy aldığıma göre Türkiye’deki bütün makamlara her şeyi yaparım, kimse de karışamaz, çünkü oy aldım. Bunu söyleyen oldu geçmişte ama demokratik ülkeler değildi onlar. Diktatörlükle yönetilen ama seçimle başa gelen rejimlerde bu oldu. Mademki ben iktidara geldim, oy aldım, her şeyi yaparım. Hitlerin yaptığı bu. Hitler bütün memleketi perişan etti, bütün kurumları perişan etti, yargı dâhil, basın dâhil, bütün yurttaşları, bütün vatandaşları perişan etti, gerekçesi de ben oyla geldim. Yani sizin oyla iktidara gelmeniz yetmiyor. Türkiye bir demokrasi ise; sadece oyla, seçim yaparak yetinemezsiniz. Demokrasinin bütün kurallarını işleteceksiniz. Bunlardan biri kuvvetler ayrımı. Bunlardan biri yargı kararlarına saygı, yargının bağımsızlığı. Türkiye dünyada 54. sırada geliyor yargı bağımsızlığında biliyor musunuz? 53 ülkenin yargısı bizden daha bağımsız. Niçin? Çünkü saygı göstermiyorsunuz. Şimdi bu son olay gerçekten birçok açıdan düşündürücü. Şimdi bunun bir emsal olduğunu düşünün, yarın demek ki bakanlar, herhangi bir kimseye, bir kuruma, halka, kamuoyuna, hesap verme ihtiyacını duymadan benim takdirime göre filanca subay yetersizdir, onu görevden alın diyecek. Her rütbede. Yani bu rütbedekini alan insan, başka rütbedekini alamaz mı? Her rütbede alabilir. Efendim başka ülkelerde olmuyor mu? Yunanistan’da Genel Kurmay Başkanını görevden aldılar. Ama her olayın bir gerekçesi var. O ülkelerde halk, kamuoyu vicdanı, bu olaydan yeterince rahatsız olmadı, pek rahatsız olmadı. Çünkü halkı ikna edecek gerekçeleri vardı. Siz de hangi gerekçeyle bunu yaptınız? Ne anlatacaksınız? Söyleye söyleye üç generalden bir tanesinin yetenekleri hakkında kuşkuları varmış. Askeri Şura’da anlattınız mı bu kuşkularınızı? Ne sonuç çıktı? O zaman niye terfi ettirdiniz? Nasıl oldu da terfi kararı çıktı? O bakımdan hükümetin, bizim grup başkan vekilimiz Kemal Anadol çok haklı olarak buna kuvvetli tepki gösterdi, bu bir sivil darbedir, dedi. Yani biz iktidarın bu gibi keyfi davranışlarını kınıyoruz. Çok yanlış buluyoruz, çok sakıncalı buluyoruz. Türkiye’de demokrasinin işleyişi açısından da çok tehlikeli bir adım olarak görüyoruz.</p>
<p>Evet bence bu son derece rahatsızlık yaratan bir durum. Çünkü silahlı kuvvetlerde esas unsurlardan birisi, paşam daha iyi bilir, disiplindir. Hiyerarşik bir düzen vardır orduda. Her subay üstündeki amirin takdirini kazanmak ister, onun talimatlarını yerine getirmek ister. Şimdi makamlar bireysel olarak bazı subayların mesleki yeteneklerine hüküm verdiklerine göre, yarın acaba başka subaylar da aman bakanlar bizim aleyhimize bir tavır izlemesinler diye yargı içine mi girecekler? Bu ordunun disiplinini bozmaz mı? Silahlı Kuvvetlere hâkim olan üst siyasi makamlardır. Siyasi otoritedir. Hükümettir, cumhurbaşkanıdır. Ama bunun yerleri var. Bunun yerleri Askeri Şura’dır, bunun yerleri MGK’dır, bunun yeri GenelKurmay Başkanı ile Cumhurbaşkanının, Başbakanın yaptığı görüşmelerdir. Pek tabiî ki son söz daima sivil makamın olacaktır, bunda kimse kuşku duymuyor. Ama siz bütün düzeni, hiyerarşiyi, gelenekleri bozarsanız; ordunun yapısına da olumsuz yansımaları olur bunun. Şimdi yine, Paşam da söyledi, kendinden daha kıdemsiz Subaylar bu generalleri yargılıyor. Şimdi bu mantıkla gidersek; Sabih Kanadoğlu hakkında soruşturma açanlar ondan daha kıdemli savcılar mıydı? Türkiye Cumhuriyeti’nin Onursal Başsavcısı, ondan daha yukarı kaç tane makam var? Onun hakkında soruşturmayı açan savcı, onun daha mı üstündeydi, makam olarak, hiyerarşi olarak? Sizin mantığınız sadece askerler için mi geçerli? Siviller için geçerli mi? Kaç tane kıdemli hâkim yargılandı veya hakkında soruşturma açıldı, onlardan daha kıdemsiz savcılar tarafından. O bakımdan bu konularda dikkatli olmak lazım. Devlet geleneklerimizi de tahrip etmeyelim. Hukuk düzenini tahrip etmeyelim, demokrasiyi tahrip etmeyelim ve yargı konusunda vatandaşın kafasında soru işaretleri oluşturmayalım. Siz değil miydiniz, Askeri Şura’nın kararlarının yargıya kapalı olması demokrasiye aykırıdır diye. Bu konuda AİHM’nin kararı var. Bu konu uluslararası hukuka aykırı değildir diye. Buna rağmen anayasa değişikliği yaptırdınız, niçin? Çünkü sizi rahatsız eden bazı görevden almalar olduğu zaman Askeri Şura’da istediniz ki; onlar yargıya gidebilsin. Efendim kim bunlar? Şeriat dolayısıyla, bir takım farklı faaliyetler dolayısıyla, ordudan ihraç edilenler. Onların ihracına hep muhalefet şerhi koymuşlar. Acaba niçin? Yani bunların ihracına karşı olması için mi? Hayır diyorlar, öyle değil. Bunlar yargıya gidemiyorlar diye muhalefet şerhi koyuyor. Şimdi bu yolu açtınız, yargı kararına saygı göstermiyorsunuz. Yani yargı sadece sizin istediğiniz doğrultuda karar verirse makbuldür, yargı sizi rahatsız edecek, sizin istemediğiniz doğrultuda karar verirse ona karşı her türlü idari, siyasi kararı alabilirsiniz. Yargı kararını geçersiz kılabilirsiniz. Şimdi bu anlayış Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştıran anlayıştır. Bütün bu anayasal düzenlemeleri yaparken Avrupa normlarına uyacağız dediniz, fakat siz bu adımlarla Avrupa normlarından kendinizi uzaklaştırıyorsunuz. Hukukun üstünlüğüne önce siz saygı göstereceksiniz. Bence bütün olarak bakarsak yalnız bu olayda değil, pek çok olayda görüyoruz ki; hükümet, mademki ben seçimle geldim, diğer demokrasi kurallarına dikkat etmek gibi bir mecburiyetim yok. Başbakanın 23 Nisan töreninde, birkaç saatliğine kendi makamına oturan çocuğa söylediği gibi artık Başbakan oldun, astığın astık, kestiğin kestik diyor. Yani öyle görüyorlar, bu makamları öyle makamlar olarak görüyorlar. Ben ki Başbakanım, ben ki bakanım her şeyi yaparım. Kimseye hesap vermem, halka da vermem. Basın zaten kim oluyor? Efendim diğer sivil toplum örgütleri neymiş? Üniversiteyi sustururum, muhalefeti perişan ederim, niyetleri bu. Ve istiyorlar ki Türkiye’yi dikensiz bir gül bahçesi haline getirelim. Demokrasiyi çok zayıflatan adımlardır bunlar. Bu gidiş devam ederse Türkiye’de demokrasiyi yaşatamayız, önce bir zihniyet değişikliği gerekiyor hükümette. Önce demokrasiye, hukuka saygı gösterin. Kaç tane örneği var? Size kaç tane örnek verebilirim. Mahkeme karar alıyor, hükümet o karara uymamak için, mahkemenin karar alırken dayandığı kanunu değiştiriyor. Aynı davada aynı konuda, beş defa mahkeme karar aldı, beş defa kanun değiştirdiler. Düşünebiliyor musunuz? Sonunda Anayasa Mahkemesine gidildi. Yani bu kadar, yargı kararlarına saygı göstermeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız.</p>
<p>Sunucu: Askerlerin beş vakit namaz kılmamasına dair haber, psikolojik savaşın bir devamı mıdır?</p>
<p>Onur Öymen: Yani şimdi, TSK’nın hukuka uygun hareket etmesi herkesin beklentisidir. Böyle askeri vesayet falan diyerek kendilerini küçük duruma düşürüyorlar. Yani siz sekiz yıldır iktidardasınız, askerlerin vesayeti altında mı iktidar yapıyorsunuz? Askerler mi sizi iktidara getirdi? Sizin aldığınız kararlar, askerlerin size zorla aldırdıkları kararlar mı? Bizler mecliste görev yapıyoruz milletvekili olarak. Ben bir tek yasa hatırlamıyorum ki; mecliste askerlerin bize dayatmasıyla alınmış olsun. Böyle bir mekanizma bile yok. Hiç böyle bir telkin bile almadık kimseden. Nasıl oluyor da Türkiye’nin en yüksek makamı Büyük Millet Meclisi, biz bütün kararlarımızı özgür irademizle alıyoruz, başta 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi kararı olmak üzere, herkes biliyor ki o sırada askerler farklı bir görüşteydi ama biz meclis olarak başka yönde karar aldık. Bunun çok örneği var. Ama hiç kimse kalkıp da Türkiye’de askeri vesayet var diyemez kolay kolay. Yani o zaman, hem meclisi, hem hükümeti töhmet altında bırakırsınız. Yani askerler istediği için mi biz çeşitli kanunları çıkarıyoruz veya çıkarmıyoruz? Yaptığımız konuşmalar askerler istediği için mi yapılıyor mecliste? Aldığımız kararlar askerler istediği için mi alınıyor mecliste? Eğer öyle değilse; o zaman askeri vesayet lafını nasıl ediyorsunuz? Neye dayanarak söylüyorsunuz? Yani öyle hava yaratılıyor ki; perde arkasında askerler var, ipler askerlerin elinde, asker ne isterse o oluyor Türkiye’de. Ama Türkiye’de demokrasi, sivilleri bu askeri vesayetten kurtaralım, askerlerin siyasi kontrolü olsun, efendim siyasiler üstün olsunlar falan. Böyle tartışma var mı Türkiye’de? Yani ben bilmiyorsam, Sayın Başbakanın kamuoyuna açıklaması lazım. Şimdiye kadar aldığı hangi kararı askerlerin zoruyla aldı, lütfen açıklasın. Yoksa bu askeri vesayet tartışmasını son vermek lazım. Askeri de zor durumda bırakıyor, siyasetçiyi de zor durumda bırakıyor. Yani siyasetçiler vesayet altında hareket eden insan durumuna düşüyor. Bunu ben kendi hesabıma reddediyorum. Ben şimdiye kadar kimseden hiçbir talimat almadım mecliste görevimi yaparken, benim partim de almadı. Başka partilerin de aldığını sanmıyorum. O zaman bize bu vesayet lafını edenler, bize karşı saygılı davranışta bulunmamış oluyorlar. Yani nasıl dersiniz siz, siyasetçiler askeri vesayet altında hareket ediyorlar diye? Efendim biz darbe dönemidir, 12 Mart dönemidir. O gibi dönemlerden bahsetmiyoruz biz. Bugün Türkiye’de vicdan sahibi insan bunu söyleyebilir mi?</p>
<p>Şimdi öyle anlaşılıyor ki; bu hükümetin başarıya çok ihtiyacı var. Zafere çok ihtiyacı var. Ülke de pek çok sıkıntı yaşanıyor, onun için en basit bir olayı bile halka bir zafer olayı gibi anlatmak istiyorlar. Şimdi bu NATO olayında zaferden bahsetmek gayri ciddi bir durumdur. Şunun için; bir kere NATO, Türkiye’nin de üye olduğu ve NATO hakkına sahip bir kuruluştur. Bütün ülkelerin oybirliği ile kararlar alınır. Yalnız Türkiye değil, her ülke istediği her kararı engelleyebilir. Yani bir karar alacakken NATO siz engellemişseniz bu bir zafer değil, bu sizin hakkınızdır. Bunu kaç defa yaptık biz NATO’da. Ben NATO’da daimi temsilci iken; o zaman 19 üye ülkesi vardı NATO’nun. Bundan önceki stratejik konseptte, 1999 Washington Zirvesi’nde bizim sağladığımız bazı haklar vardı. Avantajlar vardı, Avrupa Ordusu ile ilgili olarak, bu hakları Türkiye’nin elinden kısmen almaya çalıştı bazı AB üyesi olan NATO ülkeleri. Onlarla mücadele ettik. İşte bir noktaya geldik, bize akıllarınca bir şeyi kabul ettirmeye çalışacaklar, dediler ki bir tek siz kaldınız burada, bütün ülkeler destekliyor bizi, siz de destekleyin bu işi halledelim. Ben o zaman NATO daimi temsilcisiydim. Dedim ki; NATO’da 18, 1‘den daha büyük değildir. Bütün ilkelerin oyu lazım ve biz onu durdurduk. İstemediğimiz kararın alınmasına mani olduk. Bunu başka ülkeler de yapıyor. Bu bir kahramanlık değil, zafer değil, bir hakkın kullanılması. Kaldı ki bu olayda şöyle bir izlenim elde edilebilir. Daha önce İran’dan ismen tehdit olarak bahsediliyordu, NATO’nun zirve bildirilerinde veya Dışişleri Savunma Bakanları Bildirilerinde, bu defa sokturmadık. Öyle değil, hiçbir kararda füze konusunda bahseden hiçbir kararda İran’dan ismen bahsedilmemiş. Ne 1999 Stratejik Konsept Belgesinde, ne o sıradaki Başkanlık Zirve açıklamasında, ne 2009 yılında füze tehdidinden bahseden paragrafların birinde İran’ın adı geçmiyor. Yani sanki büyük bir kahramanlık yapmışsınız. Şunu deseniz, bunu anlayacağım; yani Türkiye diyor ki efendim İran tehdit değildir. İran’ın tehdit olmadığını kabul ediyor. O zaman NATO’ya bunu kabul ettirebilirseniz, NATO ülkeleri bir karar alır İran’ı tehdit olarak görmüyoruz der. BU o zaman Türkiye’nin NATO ülkelerini ikna ettiği anlamına gelir. Böyle bir durum var mı? Bizden başka bir kişi çıkıp NATO’da biz İran’ı tehdit olarak görmüyoruz diyor mu? Demiyor. Tam tersi bu son zirveye eski Amerikan dışişleri bakanı Albright’ın başkanlığında bir akil adamlar grubu, bizden de bir değerli büyükelçimiz katılmıştı, Ümit Pamir, akil adamlar grubu bu zirveye bir rapor hazırladı bu füze tehdidi konusunda. Orda çok açık bir şekilde yazıyor, diyor ki bu füze tehdidi esas itibariyle İran’dan geliyor. İsmen o raporda. Ortak bildiri değil, karıştırılmasın. O raporda yapılan teknik değerlendirmelerin sonucunda İran bir tehdit unsurudur, diyor, füze konusunda. Şimdi siz kalkıp da kimi ikna edeceksiniz? Amerikan başkanı Obama, defalarca geçen sene İran’ın bu füze tehdidi konusunda, NATO için bir tehdit oluşturduğunu söyledi. NATO gelen sekreteri Rasmussen, bu sene Mart ayında, en son 17 Eylül 2010 tarihinde İran’ın füze tehdidinden bahsetti. İsmen zikrederek. Şimdi bu gerçekler ortadayken siz hangi zaferi kazanmış oldunuz? Eğer başkan Obama’ya, NATO genel sekreterine, diğer NATO ülkelerine İran’ın tehdit olmadığı yolunda bir tez mi kabul ettirdiniz? Değil. Siz kabul ettiniz. Kabul etmek de normaldir, doğruydu. Çünkü NATO ortaklaşa bütün teknik ve askeri araştırmaları yaptıktan sonra bir füze tehdidi vardır ittifaka karşı diye bir ülkeden bahsetmiyoruz, genel olarak bir füze tehdidi vardır diye karar aldıktan sonra, yoktur diyebilir misiniz? Bu kararların alınmasında siz de varsınız, sizin de uzmanlarınız çalışmış. Sizin askeri uzmanlarınız da, siyasi uzmanlarınız da NATO’nun değerlendirmesinde birlikte çalışmışlar. O bakımdan biz NATO’ya bir şeyi zorla kabul ettirdik, zafer kazandık, gibi sözler, bunlar gayriciddî sözler. Bu Türkiye’yi yükseltmiyor. Maalesef Türkiye’nin itibarını azaltıyor. Şimdi burada sorulması gereken başka bir soru var. Can alıcı mesele şu, şimdi bu radarlar bir ülkeye yerleştirilecek, füzeler gemideki bu IAGIS dedikleri sistem çerçevesinde Amerikan gemilerine yerleştirilecek. Bu radarlardan siz karşıdaki füzeleri tespit edeceksiniz, gemilerden ateşlenecek füzelerle de bunları havada vuracaksınız. Sistem bu. Bu sistemin içersinde 26 tane gemi var, amerikan gemsi bu sistemin içinde, 32’ye çıkaracaklar bunu, yeni gemi sipariş edecekler, vs. vs. Şimdi burada bu can alıcı soru şu, bu radarların menzili, füzelerin menzilinden daha uzun. Yani geçen sene Çek Cumhuriyetine bu füze kalkanı projesinde radar bölümü konuşlandırılacağı zaman Ruslar dedi ki; bize karşı bunu konuşlandırıyorsunuz. Amerikalılar dedi ki; hayır size karşı değil, İran’a karşı konuşlandırıyoruz. Demek ki; Çek Cumhuriyetine koyacağınız radarla İran’ı izleyebiliyorsunuz. Peki, o zaman Türkiye’ye bu konuşlandırma ihtiyacı nereden çıkıyor? Yani niçin Türkiye’de bunu konuşlandırıyorsunuz da başka ülkede yapamıyorsunuz? Bakın işin ince tarafı şu, İran ise söz konusu olan açık konuşmak gerekirse; İran’ın elindeki füzelerle sadece Türkiye’yi vurabilirsiniz NATO ülkelerinin sınırına kadar gidiyor. İran’dan Bulgaristan sınırı 2530 km. Bu füzelerin menzili de 2500 km. Yani vursanız vursanız sınırda iki köyü vurursunuz belki o da en iyi ihtimalle. Demek ki Türkiye’yi kapsıyor bu İran füzelerinin menzili. Peki, o zaman siz NATO radarlarını niye Türkiye’ye koyuyorsunuz? İran füzelerinin menzili içinde olan bir ülkeye koyuyorsunuz da menzili dışındaki bir ülkeye niye koymuyorsunuz teknik olarak mümkün olduğu halde?  Bunlara ufuk ötesi radar diyorlar. Yani böyle gözün gördüğü yerin istihbaratını yapmıyor, ufuk ötesi radarlar bunlar. Kıbrıs’a konulan radarlarla mesela Rusya’daki füze denemelerini izleyebiliyorlardı. O bakımdan bizim tartışmamız gereken şey şu, füze kalkanı NATO tarafından kabul edilmiş bir projedir söyleyecek fazla bir laf yok ama radarları niçin siz hedef gördüğünüz İran’ın menzili içindeki bir ülkeye koyacaksınız? Üstelik bu Türkiye’yi hedef haline getirecek, ayrıca Türk &#8211; İran ilişkilerini de bozacak. Niçin bunu başka bir NATO ülkesinden yapamıyorsunuz? Şimdi başbakan doğru bir laf söyledi, iyi bir şey söyledi, şimdi her zaman başbakanın laflarını benimsemeyiz ama bu defa dediği şu, dikkat çeken bir laf söyledi, diyor ki; bu füzelerin Türkiye’ye konuşlandırılması konusunda bir karar alınmadı. Bizim basına bakarsanız sanki karar alındı. Bunu da üstelik bir başarı gibi anlatmaya çalışıyor bazıları. Başbakan karar alınmadı diyor. Karar alınmadı ise bir fırsatımız var. Gideceksiniz NATO’da izah edeceksiniz teknik düzeyde, diyeceksiniz ki;  siz bu radarları niçin madem İran diyorsunuz, niçin İran’ın menzili içindeki bir ülkeye yerleştiriyorsunuz da, onun dışındaki bir NATO ülkesine yerleştirmiyorsunuz. Amerika’nın bu füze kalkanı sisteminde de kullanılan, radarları var Alaska’da. Bunların menzili 3000 mil. 4700-4800 km. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi bu kadar menziliz var radarınızda, geliyorsunuz İran’ın dibindeki ülkeye koyuyorsunuz. Niçin? İşte söyleyeceğiniz laf bu sizin. Yani bunu sağlarsanız, o zaman deriz ki başbakanım haklı bir şey söylediniz, doğru bir mücadele verdiniz, başarılı sonuç aldınız bravo. Biz de tebrik ederiz. Ama bunu söyleyebilecek misiniz? Yoksa İran ile Türkiye’nin ilişkilerinin bozulmasına yol açabilecek bir durumu sineye mi çekeceksiniz? Bir de İsrail boyutu var. Bir cümleyle söyleyeyim, şimdi burada esas kuvvetli ihtimal İran’ın bir NATO ülkesine saldırması değil. Bugünkü dünya konjonktüründe beklenen çatışma bu değil. Ama beklenen çatışma şu, İsrail bazı bölge ülkelerindeki nükleer silah üretme faaliyetlerinden rahatsız. Onun için 1982 yılında bir Irak nükleer santralının inşaatını bombardıman etti, tahrip etti. 2007 yılında Suriye’deki benzeri bir santrali hava bombardımanı ile tahrip etti. Şimdi kuvvetli ihtimal İran’da eğer nükleer silah üretecek tesis var ise; bu konuda çok tartışma var, kuvvetli ihtimal İsrail bunu tahrip eder. Bunu tahrip ettiği zaman ne olacak? İran İsrail’e karşı Şahap3 füzelerini kullanacak. O zaman İsrail’i nasıl koruyacaksınız? İsrail’in milli sistemi var mı? var. İsrail’in Arrow sistemleri var. Ama yeterli değil. Şu anda bu füzelerle İsrail’in tamamını koruyamıyorsunuz. Desteğe ihtiyacı var İsrail’in. BBC’de zaten böyle bir yorum getirdi geçenlerde.  Esas düşünce, İran’ın muhtemelen İsrail’e yönelik bir saldırısını havada engellemek. Biz NATO olarak İsrail’i koruyabilir miyiz? Niye koruyalım? Bu öyle değil. Teknik olarak bu İran füzeleri ateşlendiği anda, füzenin dibinde ateşi gördüğünüz anda siz kendi füzelerinizi ateşe geçireceksiniz ki bu füzeyi havada imha edesiniz. Yoksa bakalım nereye gidiyor? Tam İsrail’e varmaya yakın füze ateşliyorsunuz. O zaman isabet şansı az. O ateşlendiği anda da füzenin üzerinde adresi yazmıyor. Ben bu füzeyi şuraya gönderiyorum diye yazmıyor. Size diyebilirler ki füze ateşlendiği anda bir NATO ülkesini vurma ihtimali vardı, Türkiye’yi vurma ihtimali vardı, onun için ateşledik. Bizim bu füze konusunda çok acı bir deneyimimiz var. NATO ile ilgili olarak, onu da anlatmak lazım. Şu anda bizim söyleyeceğimiz en basit, herkesin anlayacağı formül şu; madem ki sizin de onayınızla bir füze kalkanı projesi geliştirildi NATO’da hiç değilse bu sistemin radarlarının Türkiye’de konuşlandırılmasına izin vermeyin ve bu arada da kendi milli füze savar sisteminizi kurun. 2007 yılında başladığınız bu projeyi neden durdurdunuz? Sorumuz bu.</p>
<p>Mutlaka bu konunun TBMM’nde görüşülmesi lazım. Biz bunu defalarca söyledik. Geçen gün Plan Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bütçesi görüşülürken ben aynı konuyu Sayın Davutoğlu’na da söyledim ve iki gün önce Meclis Dışişleri Komisyonunda da söyledim. Mutlaka bu konunun mecliste enine boyuna konuşulması lazım. Anayasamıza göre zaten bu konuda meclisin de yetkisi vardır. Şimdi meclise bilgi vereceksiniz birinci unsur bu. İkinci unsur da bu NATO kararlarının alınmasında mutlaka etkili olmak lazım. Bu füze sistemi nasıl çalışacak? Bunun değerlendirilmesi nasıl olacak? Muhtemel tehdit unsurları nelerdir? Buna karşı nasıl tepki gösterilecek? Bunları birlikte NATO içinde kararlaştırmamız lazım. NATO kararlaştırılıyor da bize tebliğ ediyor demek de doğru değil. Askeri komitede de, çeşitli askeri kuruluşlarında da NATO’nun, bizim subaylarımız da var, bütün çalışmalar birlikte yapılıyor. O bakımdan bizim haberimiz yoktu demek doğru değil. Demin söylediğim gibi burada ince nokta şu, Türkiye’yi hedef haline getirmeyeceksiniz. Mutlaka eğer bundan daha iyi bir seçenek varsak ki var, başka bir NATO ülkesine yerleştirilmesi, o zaman neden Türkiye’ye yerleştiriliyor diye soracaksınız? Bizim şu sıralar üzerinde duracağımız en hayati konu budur.</p>
<p>Şimdi bizim geçmişte çok acı tecrübelerimiz oldu. Onu da size söyleyeyim, şimdi NATO’da istemediğiniz bir kararı engelleyebilirsiniz ama istediğiniz bir kararı tek başına çıkaramazsınız. Mesela I.Körfez Savaşı sırasında ırak’tan gelebilecek füze saldırısına karşı Türkiye NATO’dan Patriot füzeleri aldı, geçici olarak. Türkiye’ye bir saldırı olmadı, bunları da kullanmak zorunda kalmadı ama caydırıcı olarak önemli bir rol oynadı. Şimdi II: Körfez Savaşı’nda aynı füzeleri gene istedik biz, bu sefer engel çıktılar. Bazı ülkeler engellemeye kalkıştı. Bu ne demektir? Yani müttefik ülkeye yönelebilecek bir saldırıya karşı kendini korumasını engelliyorsunuz müttefik ülkenin. Bu olacak şey mi? Bunlardan iki tanesini ikna ettik, 1 ülke sonuna kadar direndi. NATO konseyinden biz bu konuda karar çıkaramadık. Ama Savunma Planlama Komitesine üye değildi o ülke, o yüzden o komiteden karar çıkararak son dakika, o füzeleri geçici olarak Türkiye’ye getirebildik. Düşünebiliyor musunuz? Biz nasıl güveneceğiz şimdi? Biz hep işin başka tarafına değiniyoruz bir de şu tarafı var, gerçekten bana bir saldırı olursa Türkiye’ye bu sistemin %100 işleyeceği üzerine bir garanti var mı? Tetikte bizim parmağımız olmayacağına göre. Başbakan kendisi söylüyor. Başlangıçta tetikte bizim parmağımız olacak diyordu şimdi diyor ki düğmeye NATO basacak. Doğrusu da o. Niçin? Çünkü o kadar kısa bir ihbar süresi var ki, NATO konseyinin toplanarak karar alması tartışması, oylaması mümkün değil. Herhangi bir ülkenin karar alması mümkün değil. O zaman önceden NATO konseyinde bir angajman kararı alacak. Yani bu füzeler ne zaman, hangi koşullarda ateşlenir? Bu kararı alıp NATO’nun ilgili komutanlığına yetki verecek. İlgili komutanlık sizin verdiğiniz yetkiye dayanarak düğmeye basacak belli koşullar oluşturulduğunda ama o yetkinin uygulanması konusunda bir garantiniz var mı? İşte size demin örneğini anlattım. Türkiye füze tehdidine maruz bir NATO ülkesi kalkıyor, Türkiye kendini savunmasın diye bu füzelerin verilmesine karşı çıkıyor. Ne yapacaksınız? Bir tanesi bu. Daha önce bir tecrübemiz de var. Küba Krizi sırasında biliyorsunuz o zaman SSCB Küba’ya kendi füzelerini yerleştirmeye kalktı diye, dünya savaşın eşiğine gelmişti. ABD ve SSCB arasında o zaman gizli pazarlık vardı, SSCB’nin bu füzeleri yerleştirmemesi karşılığında, ABD de Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin geri çekilmesini kararlaştırdı. Bizim bundan haberimiz bile olmadı. Türkiye’ye Jüpiter füzelerinin çekileceği yolunda haber bile verilmedi, İsmet Paşa’nın o zaman verdiği demeçler var. O bakımdan bu böyle uluslararası denklemlerin ortasındaki bir konudur. Türkiye için çıkar yol, bizim başından beri söylediğimiz bizim kendi milli füzesavar füze sistemimizi kurmamızdır. 2007 yılında bu konuda başlatılmış çalışmalara niçin ara verildi, niçin askıya alındı, niçin Türkiye kendi iradesi dışında bir sistemin işletilmesi noktasına geldi? Bunu sorgulamak lazım. Kendi iradesi dışında derken demin söylediğimle bir çelişki gibi görülmesin, NATO’da tabi ki kararlar beraber alınıyor, ama siz bir kararın uygulanmasında kendinize yönelik bir saldırının, herhangi bir nedenler, herkesin aklında İran var, başka bir ülkeden gelebilecek bir saldırının önlenmesinde NATO’nun mutlaka düğmeye basacağından ne dereceye kadar emin olunabilir? Bunun maalesef acı örnekleri var. Johnson Mektubunu hatırlıyoruz. Başka örnekler de var bizim meslek hayatımızda karşılaştığımız. Onun için milli bir sisteme sahip olmak bizim için en güvenilir durumdur.</p>
<p>1999 NATO-Washington zirvesi sırasında bundan önceki stratejik konsept kararlaştırılırken; biz bunun mücadelesini verdik ve dedik ki ittifaka yönelik tehdit unsurundan bahsederken, 5.madde kapsamında yani, bir üye ülkeye yapılmış saldırının bütün üye ülkelere yapıldığı anlayışını ön plana çıkaran 5. madde çerçevesine alınmasını biz önerdik, terör saldırılarının. Şimdi buna yer vermediler. Bir ülke terörist bir saldırıya uğrarsa NATO’da ancak istişare talep edebilir,  görüşmeler yapabilir diye bir çözüme bağlandı o stratejik konsept. Fakat işin tuhaf tarafı şu ki, 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere bir terörist saldırı düzenlendiği zaman, o gün, o gece biz NATO’da 5.madde kararı aldık. Yani bütün NATO tarihinde 1 kere 5.madde kararı alınmıştır, o da bir terörist saldırı ile ilgilidir. Oysa bizim ısrarımıza rağmen terörist saldırılar, bu 5.madde kapsamına alınmamıştı 1999 yılında. Şimdi biz merak ettik 11 Eylül saldırılarından sonra hala stratejik konsepte terör saldırıları, bu 5.madde kapsamına girecek mi girmeyecek mi? baktık ki, metin çok muğlâk yazılmış. Metinde açık bir şekilde terör saldırılarının 5.madde kapsamına gireceği yazmıyor. Şimdi bu bizi doğrudan doğruya ilgilendiren bir konu çünkü terörist saldırıya en çok uğrayan en çok insanını kaybeden ülke, Türkiye, NATO ülkeleri arasında. ABD evet birkaç saat içinde 2800–2900 insanını kaybetti, biz daha uzun bir zamanda 30.000‘den fazla insanımızı kaybettik. O bakımdan bu terörist saldırıların 5.madde kapsamına alınması Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Biz zirveden önce söyledik onu, bugün söylemiyoruz. Zirveden önce ben hatta bir makalede yazdım bunu,  Cumhuriyet’te yayınlanan, eğer Türkiye bunu sağlayabilirse dedim bu zirvede stratejik konseptte terörist saldırılarını 5.madde kapsamına aldırabilirse; bu büyük bir başarı olacaktır, ilk biz alkışlayacağız dedim. Yapamadılar. Bunu gözden kaçırıyorlar konuyu öteki tarafa çekerek, İran’ı ismi geçti, geçmedi, esas buydu. Şimdi netice şu, biz bir NATO ülkesinde suç işlemiş bir teröristi Türkiye’de yakaladığımızda hepsini iade ettik bugüne kadar ama bir tek Avrupalı NATO ülkesi Türkiye’de suç işleyip Avrupa’ya kaçan teröristi Türkiye’ye geri iade etmedi, bir tek teröristi iade etmediler. İşte bu ittifakın dayanışma anlayışıyla, işbirliği anlayışıyla bağdaşmayan bir tavırdır. Türkiye bunu zaman zaman dile getiriyor ama sonuç alamıyoruz. Yani biz böyle çok başarılı olduğumuzu anlatmaya meraklıyız, bu hükümet zamanında özellikle, nerden nereye gittik, kaç toplantıya katıldı ki, kiminle konuştuk, oraya gittik, buraya geldik, bizi alkışladılar falan, sonuç alacaksınız diplomaside, işte sonuç bu. Siz Türkiye’de suç işleyip Avrupa’da yakalanan teröristlerin iadesini sağlayabildiniz mi sağlayamadınız mı? Sağlıyor musunuz, sağlayamıyor musunuz? Bugüne kadar sağlayamadınız. Kuzey Irak’tan gelen terörü engelleyebildiniz mi? Kuzey Irak’ı etkileyebildiniz mi? Daha doğrusu Irak’ı etkileyebildiniz mi? Orada ABD’yi etkileyebildiniz mi? Hiçbirini yapamadınız. Başarı öyküsü bu. NATO stratejik konseptinde de maalesef çok muğlâk bırakılmış, ne olduğu belli değil, açık bir şekilde terörist saldırıların 5.madde kapsamına gireceği yazdırılamamıştır. En büyük eksiklik budur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
