<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Görsel Basın</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/basin/gorsel/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description>CHP Bursa Milletvekili</description>
	<lastBuildDate>Mon, 16 Jan 2012 12:43:08 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Onur Öymen’in Lübnan Televizyonuna Verdiği Mülakat (Aralık 2011)</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 05 Jan 2012 12:56:57 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2908</guid>
		<description><![CDATA[

Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.
Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Biz özgürlük ve demokrasi için bölgedeki halkların direnişe geçmesini olumlu bir gelişme olarak değerlendirdik. Çünkü soğuk savaşın sona ermesinden sonra bütün dünyada demokrasi gelişirken maalesef sadece Ortadoğu’da gelişmedi. Samuel Huntington gibi bazı düşünürler, demokrasinin Hristiyanlığın bir ürünü olduğunu, halkı Müslüman olan ülkelerde demokrasinin yeşeremeyeceğini ileri sürüyorlardı, Türkiye’nin durumunu da istisna olarak görüyorlardı.</p>
<p>Biz böyle düşünmüyoruz. Halkı Müslüman olan ülkelerde de demokrasi olabilir. Nitekim daha 20.yy’ın başlarında İran’da çok önemli bir demokrasi tecrübesi yaşanmıştı. O bakımdan biz halkı Müslüman olan ülkelerin demokratik hayata geçmeye hakları olduğunu düşünüyoruz ve bunu yapabilecek güçte olduklarını görüyoruz. Ancak eski otoriter rejimlerin sona erdirilip demokratikleşmeye doğru adımlar atıldığı sırada bölgede bazı İslami akımlar, kökten dinci akımlar devlet yönetiminde etkili olma yolunda büyük çaba göstermeye başladılar. Bizim kanaatimize göre ve Türkiye’deki tecrübemize göre halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa gerçek bir demokrasi olamaz. Laiklikle bağdaşmayan bir devlet düzeninin demokrasiye dönüşmesi son derece zordur. O bakımdan biz öteden beri bunu savunuyoruz. Sayın Başbakanımız da Mısır’a, Libya’ya, Tunus’a gittiğinde bunu söyledi, o ülkelere laikliği önerdi. Türkiye’de kendi partisinin laiklik duruşu hakkında bizim bazı itirazlarımız olmaklar birlikte, Başbakanın Ortadoğu ilkelerine laikliği önermesi dikkat çekici oldu. Ortadoğu ülkelerinin şimdiye kadar hiçbiri laik bir devlete doğru yönelmedi. Mısır’da yapılan seçimlerin ilk turu bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Oyların %60‘ından fazlasını Müslüman Kardeşler veya Selefiler aldı. Bunların ikisinin toplamı %65 yapıyor. Bu da gösteriyor ki Ortadoğu’nun gerçek ve laik bir demokrasiye ulaşması için uzun bir yolu var. Libya’da daha anayasa hazırlanmadan, seçim yapılmadan, halkın iradesine başvurulmadan geçici yönetim, ülkede şeriat düzeni olacağını ilan etti. Tunus’ta seçimleri  dinci bir parti kazandı. Fas’ta muhafazakar bir parti kazandı. Suriye’deki gelişmelerin arkasında da Müslüman Kardeşler’ in olduğu yolunda bazı işaretler var. Bu gelişmeler bölgede demokrasiyi geciktirebilir. Biz her ülkenin iradesine saygılıyız, bütün bölge ülkelerinin gerçek bir demokrasiye geçmesini isteriz ama bunun kısa zamanda ve çok kolay olmayacağı izlenimini de alıyoruz. Bu konuda bunu söylemek zorundayım.</p>
<p>Amerikalıların bölgeye yönelik tutumunda öyle anlaşılıyor ki, öncelikli hedefleri bölgedeki enerji kaynaklarını güvence altına almaktır. Petrol, doğal gaz kaynakları, bunların ulaşım yolları, Süveyş Kanalı bu bölgenin enerji boyutunun önemli unsurlarıdır. ABD bunları öncelikli bir hedef olarak dikkate alıyor. Bölgedeki halkların demokrasiye ulaşmalarından daha çok bölgenin istikrarını koruyan ve kendileri ile iyi ilişkiler içerisinde olan ülkelerin varlığına önem veriyorlar. Bunun için de aksi yönde politika üretebilecek ülkelerin ABD açısından sıkıntı yaratabileceklerini düşünüyorlar. Mesela Bush döneminde ABD’nin eski NATO başkomutanı ve ABD cumhurbaşkanı adaylarından Wesley Clark, 2007 yılında, California’da bir konuşma yaptı. Orada şunu söylüyor: yeni muhafazakarların, (neoconların), amacı önümüzdeki beş yıl içinde bölgedeki yedi hükümeti değiştirmektir. Kim bunlar? İran, Irak, Suriye, Lübnan, Libya, Sudan ve Somali. Belli ki neoconlar bölge ülkelerini nasıl demokrasiye kavuştururuz düşüncesinden çok o bölgede bize yakın, istikrarlı, bizimle iyi ilişkiler kurabilecek hükümetleri nasıl iş başına getirebiliriz düşüncesindelermiş. Bunu kendileri söylüyorlar biz söylemiyoruz. Bölgeye bir bütünlük içinde bakmamız lazım. Eğer ilkeli bir yaklaşım sergileyeceksek bizim bütün bölge ülkelerinde demokrasinin oluşmasını desteklememiz lazım. Bazı ülkelerde demokrasi olsun, bazılarında olmasın. Bu doğru değil. Halkının demokratik bilinç gösterdiği ülkelerin bir kısmına bir türlü bakalım, bir kısmına başka türlü bakalım, bu da doğru değil. Büyük devletlerin Mısır, Libya, Suriye’deki gelişmelere bakışıyla mesela Bahreyn’deki gelişmelere bakışı bir mi? Henüz bir halk hareketini başlamadığı, halkın sokağa dökülmediği ülkeleri bu büyük devletler demokratik devletler olarak mı sayıyorlar? Bütün mesele bizim ilke olarak demokrasinin bu bölgeye yerleşmesini isteyip istememizle ilgili. Biz Türkiye olarak istiyoruz, istiyoruz ki bölgede  yaşayan insanlar demokrasi ile yönetilsinler. Ama bakıyoruz uzun zamandan beri kendilerini demokrasi ve laikliğin beşiği olarak kabul edilen ülkeler, ABD gibi, Fransa gibi laikliği kendi ülkelerinde uygulayan ülkeler, Ortadoğu’ya gelince laikliği ağızlarına bile almıyorlar. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi içinde bir kelimeyle bile laiklik geçmiyor. Bizim görüşümüzü sordular o zaman, dedik ki  sizin bu projenizde laiklikten bahis yok, hep din esasına göre bölgenin demokratikleşmesini öngörüyorsunuz. Oysa halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmazsa demokrasi olmaz. Mesela laiklik olmazsa kadın-erkek eşitliği olabilir mi? Kadın-erkek eşitliği olmazsa demokrasi olabilir mi? Bunları anlattık. Ama belli ki bazı ülkeler için bölgenin yerinin altındaki kaynaklar yerin üstündeki insanlardan daha önemli. Biz ise bölge ülkelerinde yaşayan insanları kardeş halklar olarak görüyoruz ve bizde nasıl demokrasi geliştiyse onlarda da gelişmesini istiyoruz.</p>
<p>Bizce İsraillilerin bazı Arap ülkelerinin geçmiş yönetimlerle sağladıkları bir düzen vardı. Mesela Mısır ile Hüsnü Mübarek zamanında sağladığı bir düzen vardı Camp David’den beri devam eden. Bu düzenin devamı İsraillilerin işine geliyor. Şimdi yeni faktörler, yeni oyuncular ortaya çıkınca öyle anlaşılıyor ki İsrail de gelecekteki ilişkilerin nasıl şekilleneceği konusunda kuşku duyuyor. Özellikle Mısır’da seçimlerden sonra kazanan Müslüman Kardeşler ve Selefiler konusunda İsrail’in hiç de olumlu düşünce sahibi olmadığı biliniyor. Evvelce Mısır’da yasa dışı sayılan bazı güçlerin şimdi iktidarı ele geçirmeleri İsrailliler için ciddi bir kaygı konusudur. Suriye’de ne olacağı belli değil. Suriye’de de aynı şekilde bir yönetim değişikliği olursa ve orada da Müslüman Kardeşler etkili olurlarsa, İsrail iki taraftan da İslamcı güçlerin kıskacı altında kendini hissedecektir. Ama burada İsrail’den daha önemli olan bölge halklarının ne istediğidir. Bölge halkları gerçekten çağdaş bir demokrasi istiyorlarsa biraz gecikerek de olsa zahmetli de olsa buna ulaşırlar. Ama bölgeye hakim olan kanaat demokrasi yerine İslami rejimlere sahip olmaksa o zaman bu biraz daha vakit alır.</p>
<p>Bölgede aşırı İslami güçlerin iktidarda olduğu ancak ABD ile iyi ilişkiler sürdüren devletler vardır. Onun için ABD bölgede İslami rejimin bulunmasından şimdiye kadar rahatsızlık duymamıştır. Bu halk hareketleri olmasaydı ABD’nin bu ülkeleri demokrasiye geçmek için zorlayacağını tahmin etmiyoruz. Ortadoğu Projesi’ni ortaya attılar fakat bunun da bir sonuç veremeyeceğini gördüler. Şu anda katı İslami kurallarla yönetilen Orta Doğu ülkelerinin ABD için bir rahatsızlık konusu olmadığını biliyoruz; yeter ki onlarla hem petrol konusunda hem güvenlik konusunda yakın işbirliği yapsınlar. Bu gelenek 1950’li yılların başında Musaddık’ın İran’da iktidardan devrilmesi dönemlerine kadar uzanıyor. O devirde de İran’da halkın demokratik tercihiyle başbakanlığa gelmiş bir liderin sırf petrolleri millîleştirdiği için görevinden uzaklaştırılmasında yabancı ülkelerin rolünü biliyoruz. Bu konuda ayrıntılı bilgiler kitaplarda yayınlandı. Şimdi biz zannediyoruz ki ABD için gene birinci öncelik  bölgedeki siyasi menfaatleridir, enerji menfaatleridir ama bölge halkının demokrasiye geçmesinin ABD’nin stratejim menfaatlerine zarar vereceğine ben şahsen inanmıyorum. İsrail’e gelince, İsrail’in daima ABD politikasını yönlendirdiği söylenir ama aksi yönde örnekler var. Mesela 1956 yılında İsrail’in İngiltere ve Fransa ile birlikte Süveyş’e yaptığı çıkartmayı ABD durdurmuştur. Bu ülkelerin geri çekilmesini sağlamıştır. O bakımdan ABD önce kendi menfaatini düşünür. ABD bizim dostumuzdur, müttefikimizdir ama biz her şeyden önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünürüz. Biz nasıl önce Türkiye’nin çıkarlarını düşünüyorsak, başka ülkeler nasıl önce kendi çıkarlarını düşünüyorlarsa ABD de kendi çıkarlarını düşünüyor. Yeter ki ABD’nin çıkarları bölge halklarının demokrasiye geçmesine engel olmasın.</p>
<p>Biraz zor da olsa sonunda bölgede demokrasi galip gelecektir. Türkiye tüm NATO ülkeleri içinde komşuları arasında demokratik hükümetlerin bulunmadığı tek ülkedir. Bölgeye demokrasinin tarih Çünkü tarih boyunca demokratik ülkeler arasında hiçbir savaş yaşanmamıştır. Eğer bölgeye gerçek bir demokrasi gelirse barış da gelecektir, huzur da gelecektir, istikrar da gelecektir. Bölgedeki sıkıntıların önemli bir nedeni bölgede demokratik devletlerin olmayışıdır. Soğuk Savaş’ın bitmesinden sonra 1990’lı yılların başlarından itibaren bütün dünyada bir demokrasi cereyanı yayıldı. Orta Avrupa’da başladı, Latin Amerika’da evvelce askeri idarelerle yönetilen devletler demokrasiye geçtiler. Uzak Doğu’da oldu, bazı Afrika ülkelerinde oldu. Bir tek Ortadoğu’da olmadı. Bu ülkeler demokrasiyi istemedikleri için mi? Niçin? Bölgenin gerçek anlamda tek demokratik laik ülkesi Türkiyedir?  Bölgede barış ve istikrar içinde, gerçek bir demokrasinin gerçekleşmesini bekliyoruz. Gerçek bir demokrasi nasıl olur? Mesela demokratik ülkelerde bir ülkede bir ordu olur, iki ordu olmaz. Federal devletler dünyada var, ABD’de de var, Almanya’da da var. Kaç tane ordu var burada? Bir tane. Niçin bazı Ortadoğu ülkelerinde birden çok ordu niteliğinde silahlı kuvvet var ve bu meşru kabul ediliyor? Çok sayıda silahlı kuvvetlerin olduğu bir ülke gerçek bir demokrasi olabilir mi? Orada demek ki bazı etnik gruplar veya dini gruplar  silah zoru ile kendi iradelerini kabul ettirmeye çalışıyorlar bu da demokrasi ile bağdaşmıyor. Aynı şekilde laiklikten bahsettik, ABD kurulurken Amerikan devletinin kurucularından ve kendisi de bir din adamı olan Thomas Jefferson, , demiş ki, Amerikan anayasasını yaparken din ile devlet işleri arasına bir duvar ördük. Din ile devler işi birbirine karışmayacak diyor. Ama bakıyoruz Afganistan’ın Sovyet işgali altında olduğu dönemde Amerikalılar mücahitleri desteklerken din faktörünü kullandılar. Eski ABD dışişleri bakanlarından Madeleine Albright kitabında ABD’nin dış politikada evvelce din faktörünü kullanmamasının bir  hata olduğunu yazıyor. Yabancı ülkeler din faktörünü dış politikada kullandıkları zaman, bu demokrasiye de dine de zarar verir. Müslümanlar dini ne şekilde yorumlayacaklarını Müslüman olmayan ülkelerden öğrenmemeliler. Biz dini Allah ile kul arasında kutsal bir bağ olarak görürüz. Ama devlet işlerinin dini esaslara göre yönetilmesini kabul etmeyiz. Bizim Türkiye olarak cumhuriyetten itibaren benimsediğimiz devlet anlayışı budur ve temenni ederiz ki, bu anlayış tüm bölgede egemen olsun, bölgede laik, demokratik devletler güçlensin, böylelikle gerçek bir barış ve istikrar ortamı sağlansın.</p>
<p>Bir süre için belki İslami güçler Ortadoğu’da siyasete hakim olabilirler ama sonunda benim kanaatim o ki, İslam’ı kendi boyutu içinde Allah ile kul arasında güçlü bir bağ olarak kabul eden ve devlet işlerini din işlerinin dışında düşünen bir devlet anlayışı bölgede yerleşecektir. Türkiye’de de bizim buna geçmemiz çok kolay olmadı. Biz de Türkiye’de zamanında biraz güçlüklerle karşılaştık ama sonunda başardık. Türkiye başardığına göre bütün bölge ülkeleri başaracaktır. Atatürk demişti ki, eğer sadece kendimizi düşünseydik kurtuluş savaşımız bu kadar zor ve kanlı  olmazdı, ama biz bütün şark ülkelerini düşündüğümüz için bu mücadelemiz bu kadar zor olmuştur. Ben inanıyorum ki Türkiye emperyalizmin baskısından kurtulduğu gibi diğer şark devletleri de aynı şekilde kurtulacak ve kurtarılacaktır. Bizim dileğimiz bölge ülkelerinin gerçek anlamda tam bağımsızlığa ve demokrasiye kavuşmalarıdır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2908/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Onur Öymen’in Ulusal Kanal’daki Konuşması &#8211; 25.12.2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Dec 2011 18:25:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın]]></category>
		<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2906</guid>
		<description><![CDATA[

Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><br />
</strong></p>
<p>Çok teşekkür ediyorum, bu konu kamuoyunda tartışılıyor son günlerde fakat nedense resmin bütününü halka anlatmak yerine sadece bir bölümünü söylüyoruz. Ne deniyor? Fransa’da gelecek yıl cumhurbaşkanlık seçimi var, Sarkozy bu seçimlerde güçlü görülüyor,  seçim şansını yükseltmek için de Ermeni meselesini istismar ediyor. Ermeni oylarını kazanmaya çalışıyor. Bütün bunların arkasında bu var. Şimdi bu doğru. Yani iç politikada etkili. Fakat mesele bundan ibaret değil. Sarkozy gerçekten göreve geldiğinden beri açık bir şekilde Türkiye aleyhtarı bir politika izliyor. Sadece Ermeni konusunda değil. İlk yaptığı ve bize en çok zarar veren adımı 2008 yılında Türkiye &amp; AB müzakereleri sırasında 5 müzakere başlığının Fransa tarafından veto edilmesi olmuştur. Tek başına Fransa 5 konunun müzakeresini engelledi. Niçin? “Bu 5 konuyu açarsak, bu Türkiye’yi tam üyeliğe götürür. Biz Türkiye’nin tam üyeliğini istemiyoruz onun için bu 5 başlığı veto ediyoruz”. Peki 1999 yılında Türkiye’yi üyelik sürecine sokan Helsinki Zirvesi’nde Fransa itiraz etmiş miydi? Etmemişti. Şimdi neden? Burada  bir Sarkozy faktörü var. Peki Fransa daima Türkiye’ye karşı bir politika mı izlemişti AB üyeliğinde? Hayır. Bundan önceki başkan Chirac’ın ilk dönemlerinde Fransa Türkiye’nin üyeliğini en çok destekleyen iki ülkeden biriydi. Fakat görüyoruz ki Chirac’ın son dönemlerinde Fransa tutum değiştirdi. Sayın başbakan Erdoğan, o zamanki Almanya Şansölye ‘si Schröder ve Chirac, toplantısı var. O sırada anlaşıldı ki o tarihte muhalefet lideri olan Angela Merkel  karşıtlık yapıyor yine. Schröder’in desteğine rağmen Almanya’daki dengeler dikkate alındığında, Fransızlar da hissettiler ki uzun vadede Almanya bu konuda yanlarında olmayacak. Neticede oradan döndü Chirac, kendi bakanlar kuruluna dedi ki üç ihtimal var. 1. Türkiye kendiliğinden bu işten vazgeçer. 2. Üyelik müzakereleri çıkmaza girer. 3. Üyelik  müzakerelerinden başarılı sonuç alınır o zaman biz de Fransız halkına sorarız referanduma götürürüz. Yani bir tanesinde bile böyle olumlu bir çıkış yolu göstermiyor, Nasıl Türkiye’nin üyeliği engellenir? Sarkozy değil, Chirac’ın son zamanlarında başlamış. Bunda da en önemli etkenlerden biri Almanya. Özellikle Merkel’in Almanya’da başbakanlığa gelmesinden sonra Fransa’yı sürekli olarak baskı altında tuttuğunu biliyoruz. Çünkü Alman Hristiyan demokratları öteden beri Türkiye’nin üyeliğine kesinlikle karşıdırlar. Başbakan Kohl 16 sene üst üste başbakanlık yapmıştır, bir tek gün “şu şartlar yerine gelirse biz de Türkiye’nin AB üyeliğini destekleriz” dememiştir. Ondan sonra Hristiyan demokrat partinin başına gelen  Schauble açıkça basına demeç verdi, “Türkiye’yi hiçbir zaman üye yapmayacağımızı söyleyecek cesarete sahip olmalıyız”, dedi. Ben  o zaman Almanya’da büyükelçi idim,  “siz bunu söylediniz mi?” dedim, kendisini ziyaret ettim. “Evet, söyledim” dedi. Peki dedim “sizin politikanız bu mu?”. “Bu benim görüşüm” dedi. “Niye böyle?”. “Çünkü arada büyük kültür farkı var” dedi. Peki dedim, “İspanyol kültürü ile İsveç kültürü bir mi Avrupa’da?”.  Biz dedi “kültür deyince dini anlarız.” Din faktörü vardır Almanya’da, her zaman ön plana çıkmaz ama başka faktörler de var. Neticede Fransa’yı etkileyen büyük ölçüde Almanya’nın özellikle Merkel dönemindeki katı tutumu olmuştur. Merkel kendi partisinin kongresinde karar almıştır, Türkiye’ye tam üyelik değil özel statü verilmelidir diye.  Şimdi Fransa’ya dönecek olursak Sarkozy döneminde artık açık bir şekilde anlaşılmıştır ki Fransa Türkiye’nin üyeliğine karşıdır ve Türkiye’ye karşı bir politika izlemektedir.</p>
<p>Buna karşı biz ne yaptık? 2006 yılında aynen bu yasa, aşağı yukarı birkaç kelimesi değişik, Fransız meclisinden geçti, biz de oradaydık. Gittik tek tek milletvekilleri ile konuştuk her partiden. Bize çoğunun söylediği şu, “boşuna tezlerinizi anlatmayın biz sizin haklı olduğunuzu biliyoruz ama bizim seçim bölgemizde Ermeniler çok etkilidir, eğer biz bu tasarıya ret oyu verirsek bir daha seçilemeyiz. Kusura bakmayın” dedi bir çoğu. Demek ki bu işin bir iç politika boyutu olduğu doğru. Ama biraz önce de söylediğimiz gibi bundan ibaret değil. Türkiye ne yapmalıydı? Türkiye daha başından itibaren Fransa’nın bu olumsuz tutumu ortaya çıktığında daha çok kuvvetli tepki göstermeliydi, bunu yapmadı. Yani bugüne kadar gösterdiği tepkiler çok sınırlı kaldı. Hatta daha 2001 yılında Fransa parlamentosu soykırım kararını kabul ettiği zaman gene gösterdiğimiz tepkiler çok sınırlı kaldı, AKP’den önce de maalesef. Peki etkili tedbir nasıl gösterilebilir Fransa’ya? Biz geçmişte tepki gösterdik mi, sonuç aldık mı? Gösterdik ve sonuç aldık. 1984 yılında Fransızlar Türkiye’ye çok kapsamlı bir proje sundular, nükleer santral projesi. O zaman büyük para, 1 milyar dolarlık bir proje. Çok uygun şartlarda, aklınıza ne gelirse, bundan iyisi belki olamaz. O zamanki dışişleri bakanımız Vahit Halefoğlu’na sundular. Halefoğlu onlara şunu söyledi, “çok güzel bir proje, teşekkür ederiz buraya kadar zahmet etmişsiniz ama siz bu kapıdan çıktığınız anda ben bu projeyi çöp sepetine atacağım, bunu bakanlar kuruluna teklif bile edemem” dedi. Niye? “Çünkü siz bizim  diplomatlarımızı öldüren Ermeni teröristlerine müsamaha gösteriyorsunuz, ASALA teröristlerine. Fransa bunu yaparken biz hiçbir proje falan vermeyiz” dedi. Şimdi ondan iki hafta sonra cumhurbaşkanı Mitterrand özel temsilci gönderdi Türkiye’ye Etyan Manak. Galatasaray’ın eski hocası. O şu mesajı getirdi Mitterrand’tan, “biz Türkiye’ye karşı yanlış bir politika izlediğimizi kabul ediyoruz, özür diliyoruz, geri adım atıyoruz, bundan sonra hiçbir terörist örgüt Fransa’da himaye görmeyecektir, hiçbir saldırı olmayacaktır Türk diplomatlarına” ve olmadı da. Şimdi devlet adamı bunu yapar. Yoksa gemilerin ziyaretine engel olacağız, hiç etkilemez Fransa’yı. Fransız uçakları Türkiye’nin hava sahasından geçerken topluca izin vermeyeceğiz, teker teker vereceğiz. Siyasi istişare toplantısını iptal ettik, Bunların hiçbiri Fransa’nın canını acıtmaz. Böyle kocaman bir projeyi reddederseniz o zaman düşünürler. Bu Türkler bugün bunu yapıyor, yarın daha hangi menfaatlerimizi engelleyebilirler diye. Diplomaside usul bu. Karşı taraf sizin menfaatinize, haysiyetinize zarar verecek bir  adım atarsa siz de ona kabul edemeyeceği bir zarar vereceksiniz. Bunu yapamadığınız takdirde gerisi havada kalır. Üç gün sonra işler normale döner sanki hiçbir şey olmamış gibi gündem değişir, siz gene Fransa ile can ciğer kuzu sarması politikanızı izlersiniz. Bu Fransız tasarısından daha kötüsü İsviçre’de geçti. Fransa’da daha senato onaylamadı, resmiyet kazanmadı henüz ama İsviçre’de onaylandı resmiyet kazandı. Doğu Perinçek’in yaptığı mücadeleyi biliyoruz, başına gelenleri de biliyoruz. Bugün İsviçre’ye gitseniz ve Ermeni soykırım olmamıştır deseniz sizi mahkum ederler. İsviçre mahkemesi Perinçek aleyhine karar aldı, İsviçre temyiz mahkemesi bunu onayladı ve şimdi AİHM’de olay. Biz ne yaptık? Pazartesi günü (26.12.2011), tüm büyükelçileri çağırdık bir toplantı yapıyoruz. Konuşmacı kim? İsviçre dışişleri bakanı. Bu kadar olur mu? Bu kadar olur mu? Sizin aleyhinize bu kadar rencide edici, hasmane bir karar almış bir ülkenin dışişleri bakanını tek konuşmacı olarak çağıracağız kendi diplomatlarımızın toplantısına. Adam mı kalmadı dünyada? Çağıracak insan mı bulamadınız? Onlar diplomat toplantılarına sizi çağırıyorlar mı? Nereden icap etti bu? Ondan sonra Ermeni protokolleri hazırlanırken kimin  aracılığıyla biz bu işi yaptık? İsviçre’nin. Yani bir aracı mı lazımdı? Bu aracı İsviçre mi olmalıydı? Hepsi yanlış işte, baştan aşağı.</p>
<p>Şunu anlamamız gerekir ki yalnız Fransa değil, başka Avrupa ülkeleri de başta Almanya olmak üzere, Türkiye’nin AB ilişkileri konusunda son derece olumsuz bir tavır içindeler. Bunlarla nasıl mücadele edeceğiz? Bunlar kamuoyunu da etkiliyor. Son kamuoyu yoklamalarına göre Avrupa’da %60‘tan fazla halkın Türkiye’nin üyeliğine karşı. Fransa’da %70’e kadar çıkıyor. Fransa’da mesela eski cumhurbaşkanlarından Valéry Giscard d’Estaing var.  Bu kişi 1962 yılında diyor ki AB’yi oluşturuyoruz ama kesinlikle Türkiye’yi almamalıyız diyor. En son Avrupa’nın anayasasının hazırlanması için konvansiyon vardı ona başkan seçtiler bu kişiyi. Türkiye açısından en kötü insan kim olur buna başkanlık edecek deseler, bunu derdik. Onu yaptılar. Ne dedi adam? Türkiye’nin AB üyeliğine üye olacağı gün AB’nin son günü olacaktır. Bu kadar açık. Böyle hasmane tutum izleyen Almanya’da yok mu? Yalnız Merkel değil. Eski başbakanlardan sosyalist parti eski başkanı, Helmut Schmidt var. Diyor ki eğer Türkiye AB’ye üye olursa biz Almanya’yı idare edemeyiz diyor. Anılarını yazdığı bir kitap var, orada da açıkça söylüyor. Bizim yanımızda kim var, karşımızda kim var bunu iyi bilmemiz lazım.</p>
<p>Tepkilerimizi oluştururken akılcı bir tavır sergilenmesi lazım. Bizim aleyhimize soykırım iddiaları ile ilgili kimin ne söylediğini biliyoruz. Lehimize kim konuşuyor peki? O yıllarda, Birinci Dünya Savaş ve hemen sonrasında, bu işleri en iyi bilecek durumda olan İngiltere var. O zaman İngiltere’nin işgal gücü olarak İstanbul’daki varlığını ve neler yaptığını, marifetlerini biliyoruz. Ama ne demiş İngiltere devlet bakanı 14 Nisan 1999’da Avam Kamarası’na çıkıyor ve diyor ki resmen, Osmanlı idaresinde Ermenilerin yok edilmesinin kararını kanıtlayacak bir belgenin yokluğu nedeniyle İngiliz hükümetleri 1915-16 olaylarını soykırım olarak tanımamaktadır. Bizce 80 yıl önce cereyan etmiş olayların bugünkü hükümetler tarafından değerlendirilmesi uygun değildir,  zira bu olaylar hukuki ve tarihi tartışmalardır .Siz bu sözü isterseniz Ermeni soykırımı için, isterseniz Dersim tartışmaları için uygulayabilirsiniz, yani tarihin olaylarını bugünün siyaseti içinde tartışmak doğru değildir ve bu soykırım değildir diyor. Başka bir İngiliz bakanı 24 Ocak 2001’de diyor ki bir süre önce İngiltere hükümeti Ermeni sorunu için sunulmuş delilleri gözden geçirdi, 1915-16’da meydana gelmiş olayların belgelerini inceledi ve bu olayların BM tarafından tanımlanış olan soykırım tanımına uymayacağına karar verdi, bunlar İngiliz tutumudur ve değişmeyecektir dedi. Siz bu sözleri herhangi bir yerde duydunuz mu? Hükümetin açıklamalarında var mı? Bizim aleyhimizde kim ne derse haberdir fakat bizim lehimizde birisi bir şey söylemişse haber değildir. İngiliz Yüksek Komiseri 1920’li yıllarda diyor ki götürmüşler Nemrut Mustafa divanından aldıkları 67 kişiyi, sonra 140’a çıkmış bunların sayısı. Bunları yargılayacaklar Ermeni soykırımı suçlusu olarak falan hiçbir delil yok. Tutukluları mahkeme önünde itham edecek hukuki delillerimiz yoktur diyor komiser büyükelçi, İngiliz dışişleri bakanına yazıyor. Ancak siyasi şartlar onların geri gönderilmesini de uygun kılmamaktadır diyor, büyükelçinin görüşü bu. Churchill diyor ki böyle şey olmaz madem ki suçlu değiller hepsini bırakın. Yani tarihimizde böyle belge ve deliller var. Amerikan gazetesi 2 Ocak 1920 tarihinde diyor ki, “Türkiye’deki Ermenileri bugün yeni bir tehlike tehdit ediyor, bu tehlike ABD’de yaşayan Ermenilerden geliyor. Ermeniler tarafından icra edilen propagandalar kamuoyu üzerinde çok kötü bir tesir yapıyor. ABD’yi Kafkasya’da askeri bir serüvene sürüklemeye çalışanlara gazetemiz muhalefet etmektedir. Doğu Anadolu’daki vaziyete tamamen vakıf olan hiçbir ABD’li Ermeni taleplerini onaylayıp buna yardım etmez”. Buna benzer neler var.</p>
<p>Ayrıca bizde bir suçluluk ruh hali hakim oldu. Ne zaman böyle bir konu tartışılacak olsa Türkiye, geçmişimiz, atalarımız ne kadar gaddardı, diye bunları anlatan programlar izliyoruz televizyonlarda. Bir kişiyi çağırsalar cumhuriyeti, Atatürk’ü, devrimleri savunan, karşısına 5 tane adam diziyorlar ki Atatürk’e, cumhuriyete karşıt olanları. Hep suçlama. Şu Ermeni tasarısı görüşülürken hiç değilse tatil yapın değil mi? Hayır. Fransa’da Ermeni tasarısının görüşüldüğü gün çıkarıyorlar televizyonlara ne kadar zulüm yapmışız Ermenilere. Bir kişi çıkarıyorlar mı gören var mı, Ermenilerin yaptığı zulmü anlatacak? Bir kişi var mı? Neler yaptıklarını biliyor musunuz? Justin McCarty’nin Van’daki ayaklanma kitabını okuyun. Orada şehirde yaşayanların %62‘sini Ermenilerin ne kadar feci şekilde katlettikleri yazıyor. Bunları söylüyor musunuz? Girit’te 80 köyün ahalisini Rum çetecilerin nasıl imha ettiğini söylüyor musunuz? Bir tane Giritli çıktı mı? Yok. Peki kurtuluş savaşında 830 Türk köyünün yakıldığını, 114.000 Türk evinin tahrip edildiğini, 1.000.000 Türk’ün evsiz barksız kaldığını anlatan bir kişi çıkıyor mu? Hep biz suçluyuz. Başkalarının bize yaptığı zulümden hiç bahsetmeyelim. İngilizler de söylüyor, şu tarihi tarihçilere bırakmayı bir öğrensek&#8230; Hüküm veriyoruz. Başbakan diyor ki Dersim’de katliam yaptık özür dilerim diyor. Onun üzerine Le Monde dışişleri bakanı Davutoğlu’na soruyor, diyor ki sayın başbakanınız Dersim için özür diliyor, aynı şeyi siz Ermeniler için niye söylemiyorsunuz diyor. Yani bir laf söylediğiniz zaman o laf nereye gidecek göreceksiniz. Niçin Fransızlar kalkıp da Cezayir’de katliam yaptık özür dileriz demiyorlar? Sarkozy de demedi önceleri de demedi. 1.000.000 insan öldürmüşler. Sadece 8 Mayıs 1945 günü öldürülenlerin sayısı, en mütevazı rakam, 16.000, daha ileri rakamlara göre 45.000. Gidin Cezayir’e ben daha geçenlerde gittim,  görün müzeleri, içiniz sızlar. Peki bunun için niye özür dilemiyor Fransızlar? Geçmişim le ilgili bizim o zaman böyle bir devlet politikamız yoktu, bazı subaylar, yerel düzeyde yanlış bir şey yapmışlarsa bu onların sorumluluğudur biz tarihi tarihçilere bırakırız diyor eski Fransız başbakan. Siz niye kendi devletiniz için bunu demiyorsunuz? Tarihten bahsederken bazı şeyleri cımbızla çekeceksiniz, siz devlet de demeyeceksiniz CHP yaptı bunları diyeceksiniz. Peki Menemen’deki katliamı da CHP mi yaptı? Orada silahlı, örgütlü, aşırı dinci insanların teğmenimizi öldürüp kafasını kesmesi CHP sorumluluğunda olan bir iş midir? 23 Aralık’ta yapıldı daha anma töreni, niçin iktidardan bir kişi yok? Orada öldürülen, vahşice katledilen bu devletin bir subayı değil mi? Onun anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil mi ? Yok, ben de katıldım o zaman da yoktu, sordum ilgili arkadaşlara, efendim hiç katılmazlar dediler. Bu yıl? Bu yıl da katılmadılar. Tarihi böyle seçerek  o zamanki siyasi hasımlarınızı suçlamak için değerlendireceksiniz tarihi&#8230; Yani hem iç boyutu hem dış boyutu ile bu işlerin savunulacak bir tarafı yoktur. Siz bir kere Yunan televizyonunda mesela Girit’te Türklere ne kadar zulüm yaptık konulu bir program olduğunu işittiniz mi? Hiç böyle bir bilgi geldi mi? Orada Yunanlıların zulmüne uğrayan Türklerin ailelerinden bir kişi çıkarıp da efendim bize ne zulümler yaptılar dediklerini işittiniz mi? Şimdi her akşam açıyoruz televizyonları Ermeniler çıkıyor, kendisine Türk diyemeyen bazı vatandaşlar çıkıyor biz “Türkiyeliler” Ermenilere zulüm yaptık diyor. Ermeniler deyince Ermeni millet, Ermenistanlılar demiyor. Ama kendinden bahsederken Türk’üm diyemiyor ve Türkiyeliyim diyor. Bunlar profesör. Bunları utanarak söylüyorum. Türkiye bu duruma gelmemeliydi. Bizim hayatımızın büyük bir bölümü yurtdışında geçti oradaki basını da izledik, kendi geçmişini yerden yere vuran bir ülke medyası hiç görmedim. Yani bir tarihi tartışma yapacaksanız birkaç tarihçi getirirsiniz günlük politika ile bağlantısı olmayan bir şekilde tartışırlar ama böyle kampanya şekline sokmazsınız.</p>
<p>Siz biliyor musunuz maalesef bir CHP milletvekilinin Dersim ile ilgili ve Atatürk’e de dil uzatan bazı ithamlarda bulunan konuşmalarından sonra, hatta soykırım ve katliam ithamları olan bir konuşmasından sonra, yalnız bu konuda düzenlenen televizyon programları 204 saat Türkiye’de. Yayınlanan makale ve yazı sayısı 2.000. Düşünebiliyor musunuz? Bir fırsat bulduk kendi tarihimize vurmak için hem sağdan hem soldan vuracağız. Bu kadar olabilir mi? Siz Dersim’de hayatını kaybeden bir subayın, askerin ailesi ile yapılmış bir röportaj izlediniz mi, işittiniz mi ?Yok. O bakımdan diyorum ki bu suçluluk psikolojisinden kurtarmamız gerekir kendimiz. İçerde kendi kendimize bu kadar haksızca saldırırsak, yabancılar de bunu fırsat bilirler ve niye Ermeni konusunda bunları söylemiyorsunuz derler.</p>
<p>Bu konuda Atatürk 1920 yılında İstanbul’daki ABD büyükelçisine, yüksek komiserine, mektup yazıyor ve aynen şöyle diyor, “Bu uydurma Ermeni kırımı meselesi ve tüm dünyayı aldatmak için yaratılan kin ve hırs ürünü propagandaların niteliği hakkında uygarlık ve insanlık dünyasının bir kere daha aydınlatılması ve bu suretle haksızlığa uğramış Türk ulusunun iğrenç ve alçakça bir suçlamadan arındırılması için itilaf devletleri ve Amerikan hükümetinin adalet severlik duygularına müracaat ediyoruz”. Demek ki bu iğrenç ve adi bir propagandadır, kin ve hırs ürünüdür. Bunu hatırlayan var mı? Türkiye’de televizyonlara çıkıp da her gece soykırım yaptık, katliam yaptık, mahvettik insanları&#8230; Orada ölenler olmadı mı? Oldu. Üzülmüyor muyuz? Üzülüyoruz. haksızlık yapılması mı? Yapıldı. Ama bunu Türkiye’nin geçmişini suçlamak için her gün günlük siyaset malzemesi yapmayı da ben şahsen doğru bulmuyorum. Bırakın tarihçiler konuşsun. Ermenilerin öldürdükleri Türklerin sayısını biliyor musunuz? Devletin rakamlarına göre 506.000. Ama o devirde yayınlanan propaganda kitaplarında, Mavi Kitap’ta mesela, bir tek Türk’ün Ermeniler tarafından öldürüldükleri yazılmıyor sadece Türklerin öldürdükleri Ermeniler yazılıyor. Yani tarihi tartışacaksanız en azından tarafsız olun. Efendim Rusları destekliyordu Ermeniler. Diyorlar ki efendim birkaç tane çete. Türkiye’nin doğusunu işgal eden Rus ordusunu fiilen destekleyen Ermeni birliklerin, silahlı kuvvetlerin sayısı kaç dersiniz? Benim okuduğum yabancı kaynaklara göre 150.000. 150.000 Ermeni Rus ordusu ile birlikte Türkiye’ye saldırıyor, TSK’yı arkadan vuruyor, cephaneliklerini, gıda ve yakıt depolarını imha ediyor, köyleri basıyor, insanları öldürüyor, tahrip ediyor, bunlardan bahsedenler yok. Yani televizyona çıkan bazı Ermeni vatandaşlarımız var, biz onların yasına saygı gösteririz, ama olayları böyle tek taraflı anlatırsanız o zaman Türk halkı rencide olur. Biz tabi ki bir tane Ermeni bile öldürülmüşse bunun acısını paylaşırız. Hrant Dink öldürüldüğünde ilk demeci, tepkiyi ben verdim. Bu işin başka tarafı. Ama siz sadece bunu anlatırsanız Ermenilerin canlı canlı Türkleri nasıl camilere doldurup yaktıklarını söylemezseniz, o zaman tarafsız bir izlenim uyandırmazsınız halkta. tarihi tartışacaksak, bunu da söyleyin. Ben Fransa’da bir televizyona katıldım canlı yayına, bana dediler ki niye tarihinizle yüzleşmiyorsunuz? Yüzleşelim mi dedim. Evet dediler. İşte bir iki şey anlattım, böyle camilere nasıl doldurulup yaktıklarını, Kurtuluş savaşında nasıl köyleri yaktıklarını, hamile kadınların karnını nasıl süngü ile deştiğini Yunanlıların falan. Şimdi dedim biz bunları anlatalım mı halka? Çocuklarımızı düşman mı edelim Ermenilere ve Rumlara? Onun için kitaplarımıza bu vahşet sahnelerini koymamaya gayret gösteriyoruz. Yapalım mı dedim? Haklısınız dediler. Onların tarihle yüzleşmekten kasıtları başkalarının size yaptıkları kötülükleri kapsamıyor&#8230;Siz kötülük yaptıysanız sadece onu söyleyin, anladıkları bu. Peki bizim söylediklerimizi hükümet üyeleri söyleyemez mi, onlar bilmiyor mu? Devletin bütün arşivleri ellerinde değil mi, bilmeyenler bile öğrenemezler mi? Niçin bunu yapmıyorlar? Ya hariciyeye kulak asmıyorlar, belgeleri istemiyorlar veya şu veya bu sebepten böyle bir halkımıza geçmişle ilgili bir suçluluk duygusu vermeyi uygun görüyorlar ki yani o cumhuriyetin ilk yılları çok kötüydü, bu cumhuriyet rejimini ,Atatürk’ün cumhuriyet rejimini yıkıp yerine başkanlık rejimi, kendi rejimimizi, özerklik için haklı görsün vatandaş bizi. Yaptıkları bu. 1.Avrupa’da Türkyie’ye büyük bir haksızlık yapılıyor, Sarkozy bu işte son derece yanlış bir politka izliyor, sorumludur ama sadece Sarkozy’den ibaret değil, Fransa’da sorumludur. Bizim Avrupa’ya yönelik politikalarımızı masaya yatırmamız lazım. Kim niçin Türkiye’ye karışı husumet politikası izliyor, bunları masaya yatırmamamız lazım. Bunun gerektirdiği karşı tedbirleri almamız lazım. Ama kendi kendimizi suçlamaktan buna fırsat bulamıyoruz. Basınımız da burada iyi bir sınav veremiyor.</p>
<p>Milletvekilleri maaşına yapılan zam konusu Türk kamuoyunda haklıdır, hassasiyet uyandırıyor. Öteden beri böyledir. Bunlar kendilerini düşünüyorlar, halkın perişan haline bakmıyorlar diye tepki gösteriyor vatandaşlar. Onun için bu konu ne zaman meclise gelse biz geçmişte çok duyarlı davranırdık. Mesela sayın Baykal’ın genel başkanlığı döneminde de AKP’liler böyle bir yasayı meclise sunmak istediler ama kendileri de sunamıyorlar. Dediler ki siz de destek verin de birlikte sunalım. Sayın Baykal’ın talimatıyla biz bunu kabul etmedik. Dedik ki anayasa değişikliği gibi önemli bir konuda bizim mutabakatımızı aramıyorsunuz da bu maaş konusu gelince mi hatırlıyorsunuz muhalefet ile işbirliği yapmayı, biz dedik destek vermiyoruz, gücünüz yetiyorsa kendiniz getirin meclise. Getiremediler. Buna dikkat etmek lazım. Kimisinin zarara uğraması, sıkıntıya düşmesi gerekmez. Diğer memurlara ve emeklilere yapılan zam oranında zam yapılırsa vatandaşlardan bunu belki bir tepki gelmez ama aşırı bir zam yaptığınız zaman haklı olarak vatandaşlar Ermeni sorunu konusunda Fransızlara göstereceğimiz tepki ile meşgulken siz orada bütün partiler bir olmuşsunuz, karar çıkarıyorsunuz. Nasıl da çıkartmışlar bilmiyoruz ama. Geçmişte biz bu konulara çok duyarlı davranıyorduk. bana da internetten geliyor, köşe yazarları yazıyorlar. Facebook’ta okuyoruz ve çok haklı buluyorum bu tepkileri kendi hesabıma. Vatandaş bu kadar ıstırap çekerken milletvekillerinin kendilerini düşünerek böyle bir yola gitmeleri bence kamuoyunda meclisin itibarını artıracak bir durum olmamıştır.</p>
<p>Bütün partilerin ilkeler ve program çerçevesinde hareket etmeleri uygundur. Siyasetin esası da budur. ASALA ne zaman başladı bizim diplomatlarımızı öldürmeye buna dikkat etmek lazım. Bir münferit olay var 1973’te Los Angeles başkonsolosumuzu ve yardımcısını yaşlı bir Ermeni biraz da meczup bir adam öldürüyor fakat onun dışında sistemli olarak Türk diplomatlarına yönelik ASALA terör eylemleri 1975 yılının başında başlıyor. Niçin 1975? Çünkü Kıbrıs harekatından sonra Kıbrıs terör örgütü EOKA’nın bir kolu EKAS bildiri yayınlıyor. Şu anda biz Kıbrıs’ta Türk ordusu ile mücadele edecek durumda değiliz ama dünyanın her yerinde Türk menfaatlerini vuracağız diyor. Arkasından bizim Viyana büyükelçimiz, arkadan Paris büyükelçimiz İsmail Eres öldürülüyor ve pek çok diplomat ve büyükelçimiz öldürüldü. Bu olaylardan sonra bizim dikkatimizi çeken bir iki nokta var, bunların çoğu faili meçhul cinayet olarak kalıyor. Türkiye’de faili meçhul cinayetlere haklı olarak duyarlılık gösteren basınımız, bu öldürülen diplomatların cinayetlerinin da faili meçhul olduğunu hatırlıyorlar mı, hatırlatan var mı? Şimdi bunların bir kısmının gidip Ermenistan’a yerleştiklerini biliyoruz. Bunlardan bir tanesi yakalandı mı, yargılandı mı, mahkum edildi mi Ermenistan’da? Dedim ki Sayın cumhurbaşkanımız Erivan’a gittiğinde futbol maçı seyretmeye herhalde bu konuyu da gündeme getirmiştir, diye ümit ediyoruz. Oradaki meslektaşlarımızın kanına giren bu insanların yakalanıp yargılanmalarını istemiştir diye ümit ediyoruz her ne kadar bu konuda bir bilgi almadıysak da yapmıştı bu ülkenin cumhurbaşkanı olarak diye düşünüyorum. Bereket maçı biz kazandık orada ama onun ötesindeki  konuları da unutmuş değiliz. Şimdi yalnız bu değil yani Türkiye’ye yapılan zulüm bundan ibaret değil. Gene 1974 yılında Kıbrıs harekatında, Türk birlikleri Girne’deyken, Rumlar Magosa civarında 3 Türk köyüne saldırdılar. BU köylerdeki bütün halkı katlettiler. Bunu yapanlardan bir tanesi yakalandı mı, bir tanesi mahkum edildi mi? Türkiye Kıbrıs ile ilgili bu kadar demeç verdi yıllardan beri, bu demeçlerden bir tanesinde buna değinildi mi? Biz çok söyledik de ben bu iktidar dönemini kastediyorum. Kıbrıs ile ilgili müzakereler yapılırken Rumların talebi olan kayıp Rumlar meselesi hep masaya getirildi, komiteler kuruldu, bu Magosa civarındaki köylerde katledilenler ile ilgili bir komite kuruldu mu? Biz bunu dile getirdik mi? Biz hep savunmadayız, biraz da sesimizi çıkaralım. Bunlar da yapıldı. Şimdi Ermeni Soykırımını tartışıyoruz peki Yunanistan’ın Pontus Soykırımı konusunda ne yaptığını biliyor musunuz? Yunan parlamentosu Ponrus Soykırımı iddiası ile yani Türklerin Trabzon civarındaki Rumları öldürdüğü iddiası ile meclisin denetiminde ve desteği ile 13 ciltlik ansiklopedi yayınladılar. Selanik’te Pontus Soykırımı anıtı diktiler. Ne tepki gösterdi hükümet? Hiçbir şey olmamış gibi Yunanistan’ı ziyaret ediyoruz, dostluk mesajları veriyoruz. Şu kadar antlaşma yaptık falan. Bir kere bu haksız suçlamaya karşı bir tepki gösterin. Bu yok, hep biz suçluyuz. Şehit edilen diplomatların anısına bir anıt dikilecek. Biz bunun için çok uğraştık sayın Şükrü Elekdağ ile birlikte. Önce dediler Anayasa Mahkemesi binasının karşısındaki parka dikeceğiz falan. Biz destek oluruz dedik. Sonra dışişleri binasının karşısındaki parka dikeceğiz dediler. Kaç sene geçti dikildi mi? Ben duymadım. Düşünebiliyor musunuz? Türk askerini şehit eden silahlı ayaklanmanın liderinin anıtı var Türkiye’de, Ermeni teröristleri ASALA’nın katlettiği Türk diplomatların anıtı yok. Yani Cebeci şehitliğinde mezarlığın bir bölümü de olmasa bunları göremeyeceğiz veya Karşıyaka Belediyesi’nin İzmir’de yaptığı bir anıt olmasa. Hem eski bir dışişleri mensubu olarak hem de vatandaş olarak söyleyeyim bunlar bizim içimizi acıtıyor. Yani bir ülke kendi geçmişine, bu ülke uğruna şehit olan insanlarına sahip çıkmazsa bu ülkenin geleceği için iyimser olamayız. Şimdi Kubilay’ın anıtı var değil mi? Dersim’de şehit edilen Teğmen İsmail Hakkı’nın anıtı var mı? Nerede? Yüzlerce askerimiz var, kaç tane subayımız var. Bunlar için bir anıtımız var mı? Varsa ben bilmiyorum.</p>
<p>Basına da görev düşüyor. Kubilay’ın anma töreni bizim için son derece önemli bir gündür. Bu anma törenine iktidara mensup hiç kimsenin katılmadığı konusunda basında bir kelime okudunuz mu? Her şeyin sebebi var ama bunlar vatandaşın dikkatinden kaçmıyor. Bize de söylüyor vatandaş, bizi de arıyor ve duyarlılığını yerine getiriyor. Siz bu devletin başındasınız, bu devlete karşı sorumluluğu yerine getiriyorsunuz. Cumhuriyet’e karşı devrim yapmış, askerlerimizi, subaylarımızı öldürmüş, kafasını kesmiş insanlara karşı bir tepki göstermeniz gerekmiyor mu? Onların öldürdüğü, şehit ettiği bir subayımızın anısı önünde eğilmek sizin göreviniz değil midir? Sizin göreviniz sadece devletin yaptığını iddia ettiğiniz kötülükleri suçlamak mıdır? Ciddi bir devlet isek geçmişimize sahip çıkacağız ve geçmişimizde bu devleti korumak için canını veren insanlara saygı göstereceğiz.</p>
<p>Şimdi gerek bu son seçimlerde gerek daha önceki araştırmalarda güvenilir bir şirket olduğunu kanıtlıyor. O bakımdan biz bu bulguları da doğru kabul etmek zorundayız. 2010 yılının Şubat ayında yapılan araştırmalara göre  araştırmalarda aşağı yukarı 3 &#8211; 3,5 puan fark kalmıştı CHP ile AKP arasında. AKP düşüşteydi %32’ye kadar. CHP %28,7’ye kadar çıkmıştı 3,5 puanlık bir fark vardı. Şimdi 35 puana çıkmış. Şimdi bunun sebeplerini mutlaka arayıp bulmamız lazım bizim. Nereden kaynaklanıyor? O zamana nazaran Türkiye’de değişen ne oldu? Türk siyasetinde, ekonomisinde değişen ne oldu bakmak lazım. Burada biz kendi hesabımıza CHP olarak değerlendirdiğimiz zaman şunu görüyoruz demek ki bu dönemde bize olan destekte biz artış beklerken eksilme olmuştur. Niçin olmuş olabilir? CHP ne yaptı da halkın desteği azaldı? Şimdi bizim partiye öteden beri oy veren, gönül veren insanlar çoğunlukla partinin temel ilkelerine, temel doğrultusuna gönül veren insanlardır. Bu insanlar partinin bu çizgisinin sürdürülmesini isterler. Eğer partinin çizgisinde bir gerileme olduğu izlenimi verilirse, başka bir yöne doğru partinin gittiği izlenimi verilirse  o zaman  bu desteği sürdürmemiz zorlaşır. Benim  gördüğüm tabloda biraz bu var. İktidar partisi olağanüstü bir başarı sağladı da o yüzden herkes iktidara yöneldi dersek bu diğer göstergelerin de ortaya koyduğu gibi pek gerçekçi değildir. Sıfır sorun politikası Türkiye’yi nereye getirdi? Herhalde halkımız dış politikada çok başarılı olduk, zaferden zafere koştuk, oy verelim demiş olamaz. Ekonomide görüyoruz halkın büyük bir bölümü %70 civarında insan pahalılıktan şikâyetçidir. Demek ki geçim sıkıntısı var. Burada genç işsizler ayrı bir tabloda gösterilememiş ama genç işsizlerin oranı normal işsizlikten çok daha fazladır. Yani geleceğe güveni az insanları. Daha kötü olacağını düşünüyorum diyor gençler. Yani iktidara güveni artan bir halk geleceğe karamsar bakar mı? Geleceğe güvenmiyor, ekonomiden sıkıntılı, işsizlikten dertli, buna rağmen muhalefete bir alternatif olarak desteğini artırmıyor. Şimdi bu tablodan bu çıkıyor. Bizim bunu çok iyi değerlendirmemiz lazım. Buna bakarak bizim parti olarak övünülecek bir görünümde olduğumuzu söylersen aşırı iyimser olur. O zaman yapılması gereken şey partinin bir değerlendirme yapması. Bu da Kurultay’da olur. O zaman  eğer bazı arkadaşlarımızın önerdiği gibi bir tüzük kurultayı yapılırsa mesela veya olağanüstü seçim kurultayı, o zaman tüm bu konuları açıkça tartışmak, değerlendirmek imkanı olur. Çünkü kurultay partinin tabanının sesidir. Böyle durumlarda yapılacak iş tabanın sesini dinlemektir. Bu iniş fren tutmayan bir iniş sayılabilir mi? Bence sayılamaz. Yani partiler zaman içinde inişler çıkışlar yaşarlar. Başka ülkelerde öyledir, bizde de böyle olmuştur. Bazı eşikler vardır ki o eşiğin altına indiğiniz zaman toparlanmak zor olur. Bu hükümetten önceki iktidarı düşününüz, oradaki üç partiden ikisi şu anda artık toparlanması çok zor düzeye inmişlerdir. Bir zamanlar Türkiye’yi açık farkla tek başına idare eden bir parti %3‘lerde, %4‘lerde bir konumdadır. Demek ki partinin eşiği %4‘lerde bir konuma inerse o zaman çok ciddi sıkıntı var demektir. Bunun çaresi o noktaya gelmeden partilerin tüm bu verileri masaya yatırması nerede sorun yaşanmıştır, bir eksiklik var mıdır, varsa nedir, nasıl düzeltilir, kim düzeltir? Bu soruyu da partiler soracaktır, hatayı kim düzeltebilir? Daha sonra da ona göre parti tedbirlerini alacaktır ve yükselişe geçecektir. Ben inanıyorum ki AKP’ye dur diyebilecek tek siyasi güç CHP’dir. O bakımdan CHP’nin güçlenmesi sadece partinin çıkarları açısından değil, ülkenin çıkarları açısından da son derece önemlidir. Yani biz CHP’yi güçlendirmek için çalışmalıyız ve vatandaşlarımızın da bize destek olması, yol göstermesi çok yararlı olur. Yani parti içi çekişme, çatışma gibi görmemek lazım. Parti yükselişte, parti çok iyi bir konuma gelmiş ama bazı insanlar bundan rahatsızlık duyuyor. O zaman diyebiliriz bu bir kişisel çekişme konusudur. Ama parti aşağı doğru iniyorsa bunu toparlayalım, yukarı çıkaralım, birlikte hareket edelim, omuz omuza verelim diyorsak bu kişisel bir çekişme değil partinin iyiliğini isteyen insanların samimi bir gayreti gibi değerlendirilmelidir. Bu konuda partimizin şimdiye kadar alışık olmadığı bazı söylemler anlaşılıyor ki bize gönül veren insanların desteğinde bir azalmaya yol açmıştır. Yani demin söylediğim gibi iktidarın olağanüstü bir yükselişe geçmesi için objektif bir sebep yoksa o zaman kendi kendimize şu soruyu sormamız lazım, koşulların iktidarın oy kaybetmesini gerektirdiği halde iktidar oy kaybetmiyorsa biz düşüyorsak bunun bizim tespit etmemiz gereken bir sebebi olması lazım. Bunun görüşüleceği yer benim kanaatimce partinin kurultayıdır. Ama ben kötümser değilim, iyimserim, mutlaka buna bir çare bulunur. Çünkü CHP yükselmezse o zaman kötümser olmak için sebepler olur. Dünya tarihine bakacak olursak iktidarda uzunca süre kalan partiler daima oy kaybederler. Demokrat Parti için de böyle olmuştur, ilk iki seçimde yüksek oy almıştır, sonra düşmüştür. İngiltere’de muhafazakar parti böyle olmuştur. İspanya’da Gonzalez’in İşçi Partisi iki seçimde başarılı olmuştur, sonra kaybetmiştir. Almanya’da da. Yani genel eğilim bu iken Türkiye’de farklı bir eğilim ortaya çıkıyorsa bunun çok ciddi sebepleri olması lazım. Mutlaka bu inişi durdurmamız ve yükselişe geçirmemiz lazım. Bunu da partiden başka kimse yapamaz, örgütün sesine kulak vermemiz lazım. Örgüt bizim sağ duyumuzdur, pusulamızdır. Kimseyi kötülemek istemem. Parti içinde çekişmenin zamanı değildir. İnişte olan bir  parti çekişmeye girerse bundan herkes kaybeder. Şimdi birlik olma zamanıdır. Birbirimizi dışlayarak sonuç alamayacağımızı insanlar görmüştür. Bu gerçekler CHP’lileri birbirini dışlayarak yükselebileceği ihtimalin mevcut olmadığını gösteriyor. Birbirimizin sırtına basarak yükselmek siyasette mümkün değildir. Omuz omuza vererek yükselmek doğru yoldur. O bakımdan şimdi birlik zamanıdır.</p>
<p>Eğer şu sırada parti yönetiminde sorumluluk taşısaydım bugünkünden daha da fazla üzülürdüm çünkü bu işte kendimi sorumlu hissederdim.</p>
<p>Bu konuda küçük bir saptama yapayım müsaade ederseniz şimdi bir partiyi bütün olarak eleştirmek o kadar doğru değil. Bazen bir milletvekilinin bir sözü bir çok insanın partiye desteğinin azalmasına yol açabilir. Herhalde bunu söylemiyorsunuz.</p>
<p>Ben küçük bir hesaplama yapayım Atatürkçülükten uzaklaşma deyince arkadaşımız herhalde bir milletvekilini kastediyor. Ama ben inanıyorum ki partinin ezici çoğunluğu Atatürk’e yürekten bağlı olmaya devam ediyor. Yani burada şu ayrımı yapmak lazım. Atatürk’ten uzaklaşmak deyince kastettiği bir milletvekilidir. O zaman açık konuşmak lazım. Çünkü parti örgütünün bu gibi genel suçlamalardan çok haklı olarak rahatsızlık duyduğunu biliyorum. Yani bir arkadaşımızın ölçüsüz bir beyanı bütün partiye mal edilemez. Atatürkçülük ‘ten uzaklaşmak deyince partinin bütünü rencide oluyor.</p>
<p>Söylemek istediğimi anlıyorsunuz tabi. Partinin tabanının, örgütünün, bizim kadar bu konularda duyarlı olduğuna inanıyorum. Bunu söylemek istiyorum.</p>
<p>CHP’den bahsedildiği için şimdi şöyle, kusura bakmayın. Şimdi CHP’liler bağlayan genel başkanından sonuncu üyeye kadar partinin temel ilkeleridir ve partinin programıdır. Bu gibi temel konularda karar mercii kurultaydır. Sayın Ülsever’in bahsettiği metin CHP kurultayından geçmemiştir. Kurultay toplanmadığı zaman en güçlü makam parti meclisidir. Benim bildiğim kadarıyla bu metin parti meclisinden de geçmemiştir. Mecliste CHP’yi temsil eden parti grubudur. Bu parti grubundan da geçmemiştir. Bu metin daha önce çeşitli vesilelerle önümüze çıkarıldığı zaman ben şunu söyledim, bu metin içinde benim de şahsen hiçbir şekilde kabul edemeyeceğim unsurlar var. Partinin görüşü böyle hazırlanan belgelerle ortaya konursa o partide dağınıklık olur. Çünkü partinin yetkili kurumlarına siz yetki vermişsiniz, kurultaya geldiği zaman Atatürk’ün millet tabirini benimsemeyen bir görüşün CHP kurultayında benimsenebileceği tahmin edilebilir mi? Yani millet kavramını kabul etmeyeni vatandaşlarımız arasında sadece hukuki bağdan bahseden bir görüş CHP görüşü olabilir mi? Biz bunu kabul etmiyoruz. Çünkü bizim temel görüşümüz hangi dinden, hangi mezhepten, etnik yapıdan gelirse gelsin Türk vatandaşlarına Türk milleti denir görüşüdür. Bizim bu görüşten sapacak bir anayasa değişikliğini kabul etmemiz CHP olarak mümkün değil.</p>
<p>CHP mensupları Türk’tür, Türkiyeli değildir, nokta.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2906/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in Kanal 78&#8242;e Verdiği Mülakat-3 Şubat 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 21 Feb 2011 21:04:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2796</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal 78’e Verdiği Mülakat
3 Şubat 2011
Büyük resmi görmek lazım. Dikkat ederseniz Soğuk Savaşın bitmesinden bu yana, 1990’dan sonra dünyada demokratikleşmenin hızlandığını görüyorsunuz. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri eskiden otoriter yönetimler altındayken, Sovyet nüfuzu altındayken, Soğuk Savaş bittikten sonra bunlar birer birer demokrasiye dönüştüler. Şimdi hepsi birer demokratik ülke oldu. Latin Amerika [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal 78’e Verdiği Mülakat</strong></p>
<p><strong>3 Şubat 2011</strong></p>
<p>Büyük resmi görmek lazım. Dikkat ederseniz Soğuk Savaşın bitmesinden bu yana, 1990’dan sonra dünyada demokratikleşmenin hızlandığını görüyorsunuz. Mesela Doğu Avrupa ülkeleri eskiden otoriter yönetimler altındayken, Sovyet nüfuzu altındayken, Soğuk Savaş bittikten sonra bunlar birer birer demokrasiye dönüştüler. Şimdi hepsi birer demokratik ülke oldu. Latin Amerika evvelce askeri diktatörlükler altındaydı. Sabah erken kalkan orada darbe yapıyordu. Bu bölgeler demokrasiye geçtiler. Brezilya, Arjantin, Şili. Uzakdoğu, Afrika de bile demokratikleşme var. Afrika’da bir ülkede darbe oluyorsa o ülkeyi Afrika Birliği teşkilatından çıkarıyorlar. Tek istisnası Orta Doğu. Bunun sebebi o bölgenin petrol, doğal gaz kaynakları, stratejik önemi, Süveyş Kanalı, büyük devletler için o kadar önemli ki, onlar o ülkenin halklarının özgür, demokratik bir ortamda yaşamasındansa; bölgedeki kendi çıkarlarının korunması için otoriter rejimleri tercih ediyorlar. 30 yıl 40 yıl aynı yönetim iş başında olacak yeter ki bunların menfaatine zarar vermesin. Hatta  o kadar ki demokratikleşme hareketleri bazen batılı devletlerin baskısı ile engellenmiştir. Mesela İran’da. İran’da evvelce İran petrolleri bir yabancı şirketin denetimindeydi. Tüm gelir o yabancı şirkete gidiyordu. Çok az kısmı İran’a kalıyordu. O zaman milletvekili olan Musaddık beni başbakan seçerseniz bu petrolleri millileştireceğim dedi. İran meclisi Musaddık’ı başbakan seçti, Musaddık da petrolleri millileştirdi. 1953 yılında. Denetleyen devlet İngiltere gitti Amerika’ya,  bu yönetimi devirmek lazım dedi. Bir işbirliği yaptılar. Kitapları yayınlanıyor, belgeleri de ortada kimse aksini söylemiyor. Bu devletler orada çok büyük bir operasyon ile halkı Musaddık’a karşı kışkırtarak Musaddık’ı devirdiler. Adamı hapse attılar. Onun yerine gelen Zahidi, İran petrolerini yabancılara devretti. Şah Tahran’a kaçmıştı. Eğer bunu yapmasalardı o zaman İran belki demokrasi içinde, cumhuriyet rejimi içinde gelişecekti. Bunu yaptınız ne sonuç oldu? Bir süre o petrolün gelirini aldınız sonra Humeyni dönemi başladı. Siz de büsbütün petrol üzerindeki haklarınızı kaybettiniz. Siz de bir şey kazanamadınız, İran halkı da. İran’da bugünkü rejim iş başına geldi. O bakımdan bölgenin demokrasi ile yönetilmemesinin sorumluluğu bir yerde büyük devletlerin elindedir.  Bütün bu bölgede tek gerçek demokrasi Türkiye’dir. Çünkü Türkiye halkı müslüman olan 54 ülke arasında laikliği kabul etmiş tek ülkedir. Halkı müslüman olmayan ülkelerde laiklik yoksa demokrasi de yoktur. Demokrasiyi zorla teşvik etmek değil örnek olmak mümkündür.  Amerikalılar da Avrupa’ya örnek oldular. Demokrasi için çalışanlara destek oldular. Ben o dönemde Çek Cumhuriyeti’nde diplomat olarak görevliydim. Nasıl geliştiğini biliyorum. Doğu Avrupa’da demokrasinin gelişimi için yardımcı olanlar Orta Doğu’da hiçbir şey yapmadılar. Tam tersine otoriter rejimlerle yakın ilişki kurdular. Yeter ki kendi petrol, doğal gaz çıkarları, Süveyş çıkarları kontrol altında olsun. Şimdi bugün gördüğümüz olaylar  buna karşı bir patlama. Halk bir taraftan işsizlik ve açlıkla savaşıyor bir taraftan rejim ile. Mübarek gelecek seçimlere aday olmayacağım diyor. Ya sizin gibi bir lider gelirse ne olacak? Gerçek bir demokrasiye geçemezse Mısır ne olacak?</p>
<p>Halkın sesine kulak verin demesi bir karamizah örneği oluşturuyor. Çünkü kendisi GS Stadyumunun açılışında Arena’da, protestoya, ıslıklayan insanlara tepki gösterdi, soruşturma başladı. Dünyada bir ıslıklayan kitle aleyhinde ilk soruşturma Türkiye’de oluyor demokratik ülkeler arasında. Halkın, hükümeti ve başbakanı ıslıkla protesto etme hakkına sahip olmadıkları ülkelere demokrasi demiyorlar. Onun için Türkiye uluslararası kuruluşlar tarafından demokratik rejimler arasında yer almıyor. Uluslaslararası kuruluşların ölçülerine göre dünyada 28 tane gerçek demokrasi var. Bunlar içinde Türkiye yok. 57 tane kusurlu demokrasi var, bunların içinde de yok Türkiye. Türkiye totaliter rejimler ile demokratik rejimlerin karması olan ülkeler içine giriyor. Hibrit diyorlar bunlara. Bu sistemde, demokraside Türkiye 89.sırada geliyor. Özgürlükler sıralaması listesi var orada da Türkiye 4 kategoriden 3. grupta yer alıyor. Ekonomik özgürlüklerde gene gerilerde yer alıyor. Basın özgürlüğünde gene 106.sırada yer alıyoruz. Kadın-erkek eşitliğinde dünyada 129. sırada yer alıyoruz. Türkiye için utanç meselesi. Diyebilirsiniz ki bu  değerlendirmeler yanlış. İtiraz edin o zaman, yanlış söylüyorsunuz deyin. Medeni yasayı almak ile bitse çok kolay. Geriye gidiyoruz. Türkiye kuruluşu itibariyle milli iradaye dayanan bir devlet. Bizden önce cumhuriyeti deneyen çok ülke olmuş ama biz hepsinden daha uzun yaşatmışız. Fransız İhtilali’nden 3 sene sonra cumhuriyete geçiliyor 1792, 7 sene sonra Napolyon darbesi ile cumhuriyet bitiyor, imparatorluk kuruluyor Fransa’da. 49 sene imparatorluk. Sonra bir daha cumhuriyet kuruluyor, Napolyon’un yeğeni seçim yoluyla başa geliyor ama o da bir darbe yaparak imparatorluk kuruyor. Sonra bir daha 27 sene bekliyor Fransızlar cumhuriyte bir daha kavuşacağız diye.  İspanya’da 8 sene yaşatabiliyorlar. 1873’te 1 senelik bir deneyimleri var. İspanya o gün bugün bir daha cumhuriyet görmedi. İngiltere’de 6 sene.  Almanya’da 14 sene. Biz 88 senedir yürütüyoruz. Onun için bunun kıymetini bilmemiz lazım. Cumhuriyet’i tahrip edecek girişimlerden demokrasiyi ve insan haklarını zarara uğratacak durumlardan kaçınmak lazım. Derler ki dünyanın en modern, demokratik kanunları kağıt üzerinde SSCB anayasasında yazılıydı. Ama SSCB totoliter bir rejimdi. Doğu Almanya’nın adı Demokratik Alman Cumhuriyeti idi ama demokratik değildi. Bu kadar çok gazeteciniz hapisteyse, 100.000‘den fazla insanınızın telefonu dinleniyorsa, siz dünyada kalkıp da ben demokrasiyim diyemezsiniz. Biz demokrasinin çizgisini sürdürebilirsek, ümit ediyorum ki seçimlerden sonra gerçek bir demokrasiye döneceğiz. O zaman bölge ülkeleri için örnek olabilirsiniz. Çoğu ülke bize dedi ki Mısır mesela, bizde de keşke bir Atatürk çıksa. 15 sene önce falan, keşke biz de Türkiye gibi olabilseydik diyorlardı. Biz bunun kıymetini bileceğimize Atatük döneminde yapılan reformları nasıl ortadan kaldırırız ona bakıyoruz. Orta Doğu ülkelerine benzemeye çalışıyoruz. Oysa onların bizi örnek alarak çağdaş bir ülke olma özlemi var. Siz bizim ülke başbakanının, dışişleri bakanının, herhangi bir vesile ile bir kere Orta Doğu’ya demokrasinin gelmesi gerektiğini söylediğini duydunuz mu Mısır olaylarından önce? Sıkıntılar buradan kaynaklanıyor.</p>
<p>Orta Doğu’da petrol bulunduğundan bu yana, büyük devletlerin bu bölgeye çok büyük ilgisi olmuştur. I. Dünya Savaşı’nda mesela bu Musul bölgesinde mütareke şartlarına aykırı olarak Türkiye’den almaları, mücadele etmeleri, Lozan’da her konuda anlaşmamıza rağmen Musul ve Kerkük bölgelerinin Türkiye’ye bırakılmaması için sınır boyunun açık kalması vs. gösteriyor ki o bölgedeki petrol büyük devletler için çok önemli stratejk bir hedefti. ABD de devreye girdi. Büyük devletler açısından kendileri için hayati önem taşıyan imkanları ellerinde tutmaktır. Onun için o bölgelerin de kendi etki alanları altında olacak yönetimlere sahip olmasını isterler. O bölgede kendi milli menfaatlerini savunan iktidarların olması büyük devletleri rahatsız eder. İşte İran’daki durum ortaya çıkıyor. İran rejimine karşı olmalarının en önemli sebeplerinden biri de İran’ın petrol ve doğal gaz kaynaklarına sahip olması. ABD’nin de İran yönetimi üzerinde hiçbir etkiye sahip olmamasıdır.</p>
<p>Kırmızı çizgiler antlaşması vardır. I. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye dahil, petrol çıkan bölgelerinin çoğunluğunu bir kırmızı çizgi ile çizmişler. Demişler ki 7 tane petrol şirketi var dünyada her şeye hakim, bu şirketlerin mutabık olmadıkları yerde petrol çıkartmayacağız. Türkiye de bu çizgilerin içinde kalıyor. Söz gelimi Türkiye’de büyük miktarda petrol varsa, o şirketlerin hepsinin mütabakata varması lazım. Zonguldak civarında, Ereğli’de doğal gaz kaynakları var mesela. Yabancı şirket bunu bulduğunda vaktiyle Türk hükümetine mektuplar yazıyor. Bizde bu mektuplar var. Şu miktarda petrol ve doğal gaz çıkarmak için petrol kanununuzu değiştireceksiniz. Altında not düşmüş, şu maddesini şöyle değiştirin, bu maddesini böyle değiştirin. Bu kadar yabancı şirkete imtiyaz tanıyın falan. Yapmazsan çıkartmam petrolü diyor. Sen yapmazsan başkasına yaptırırım deyip güçlü olacaksınız. Bu son olaylar da petrolle ilgili. Kimse Afganistan’ın doğal gaz, petrol boyutunu tam bilemiyor. Ama Afganistan nedeniyle, Türkmenistan ile Pakistan arasında, Hint denizi arasındaki en önemli doğal gaz boru hattının inşa edilmesi planlanamıyor. ABD’li Caloil şirketi bu son çatışmalar olmadan önce, Afganistan ile antlaşma imzalamıştı bunun için. Türkmenistan’da çıkan doğal gaz Rusya topraklarından geçmeden doğrudan doğruya Pakistan üzerinden Hint Okyanusu’na açılacaktı. Karzai bunun müzakeresini yaptı. Bugünkü Afganistan cumhurbaşkanı o zaman Caloil şirketinin temsilcisiydi, Karzai. Biz ne kadar çok bilgiye sahip olursak o kadar daha iyi değerlendirmeye imkanımız olur.</p>
<p>Bizim ilke olarak, CHP olarak söyledik her zaman, söylememiz gereken şudur; bu bölgedeki sorunların çözümü demokrasidedir. Yalnız İran&amp;Irak savaşında 1 milyon insan öldü. Bu savaşları önlemenin yolu bölgeye demokrasi getirmektir. Çünkü dünya tarihinde demokrasiler arasında hiç savaş olmamıştır. Onun için demokrasi bölgede yalnız halkların refahı için değil, barış için de gereklidir. Ben Hakkari’ye gittim. Sıkıntılarınızı görüyoruz dedim. Ama şunu unutmayın bu dağların ötesine geçtiğiniz zaman ikinci bir demokrasi bulmanız için Japonya’ya kadar gitmeniz lazım. Bizim doğudaki demokratik komşumuz Japonya. Arada isterseniz Hindistan’a da uğrayın ama Hindistan’da hala Kast sistemi var. Yani Türkiye’de bizim de eleştirdiğimiz demokrasimizin bir benzeri için tüm Asya kıtasını katetmemiz lazım. Bölgede ne kadar çok demokrasi olursa biz de o kadar güvenlik içinde olacağız. NATO ülkeleri arasında demokratik olmayan komşulara sahip tek ülke Türkiye’dir. Terör vb. başka sıkıntılar geliyor o ülkelerden. Irak olayları sırasında, biz mecliste Irak ile ilgili ortak açıklama metni hazırladık.  CHP ve AKP olarak. O sırada Sayın Gül, Dışişleri Bakanı. Dediler ki dışişleri bakanına soralım. Orada da diyoruz ki bizim amacımız Irak’ın toprak bütünlüğünün korunmasıdır. Laik ve demokratik bir ülke olarak gelişmesidir. Sayın Gül bunu kabul edemem dedi. İçinde laiklik kelimesi geçtiği için. Çıkaramadık meclisten bu kararı. Her halukarda bizim bu konulara farklı gözle bakmamız lazım.</p>
<p>Afgan Kralı Türkiye’ye geliyor, Atatürk’ü ziyaret ediyor. Çok etkileniyor ve Türkiye’den örnek almak istiyor. Atatürk de ona her türlü desteği sağlayacağını söylüyor. Okullar açıyoruz Afganistan’a, yüksekokul açıyoruz. Profesörler, subaylar gönderiyoruz. Atatürk Afganistan’ın çağdaşlaşması için katkıda bulunuyor. İran Şahı ziyaret ediyor Atatürk’ü, o da çok etkileniyor. Atatürk de diyor ki bunun çaresi milli iradedir. Şah da söz veriyorum bunu yapacağım diyor. Mektup yazıyor bir gün, size verdiğim sözü unutmadım ama buradaki Ayetullahlar vs. engellediler. Ama ben oğlumu eğitime göndereceğim benim yapamadığımı oğlum yapacak. Oğlunun ne yaptığı da ortada. Türkiye daha o zamandan bölge için örnek alınacak bir ülke. Yani Türkiye o ülkelerin küçük iç politika tartışmalarının içine çekilerek katkı sağlayamaz. Ama her şeyi tahrip ederek politika yapamazsınız. One minute çıkışınızdan sonra size en büyük tepkiyi FKÖ başkanı Mahmud Abbas gösterdi. Gitti adam Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti, Kuzey’e geçmedi. Kıbrıs cumhurbaşkanı Hristofyas, “Kıbrıs tezlerini desteklediğiniz için size teşekkür ediyorum” dedi. Sonra İsrail ile Yunanistan stratejik ortaklık başlattılar. 1 ay içinde iki defa başbakan düzeyinde ziyaret oldu. İsrail ve Yunan  uçakları Girit Adası üzerinde ortak tatbikat yaptılar. İsrail ile Güney Kıbrıs Doğu Akdeniz’deki ekonomik bölgeyi paylaşmak için antlaşma yaptılar. Siz ne kazandınız bu işlerden? Türkiye ne kazandı? Mavi Marmara işine bakın. İsrail’in yaptığı insanlık dışı saldırıda vatandaşlarımız öldü. İsrail kendilerini temize çıkaran milli bir rapor hazırlıyorlar. ABD bu raporu desteklediğini açıkladı. Tüm bunlar dış politikada ileriyi görmeyen adımlar atmanın sonucudur. Hükümet etmek ileriyi görmektir. Br anlık öfke ile hareket ederseniz bunun bedelini de ödemek zorunda kalabilirsiniz. Gazze’ye karşı saldırıları kınıyorsunuz tamam, ABD’nin Irak’taki sivilleri öldürmesini kınıyor musunuz? Hata burada. Arkamızda 700 yıllık tarih tecrübesi var. Orta Doğu’daki bu kargaşayı çözerken de Türkiye yine çok dikkatli sözler söyleyecektir. Diyeceği şudur, hiçbir ülke bu bölgenin demokratikleşmesine karışmamalıdır. Söyleyeceğiniz bu. Dünya ülkeleri gölge etmesin başka ihsan istemeyiz diyeceksiniz.</p>
<p>Yargı reformunu, yargı bağımsızlığını zedelemeden yapacaksınız. Bir ülkede yargı bağımsız değil ise o ülkeye demokratik ülke diyemezsiniz. Demokrasilerde yargı bağımsız olacak. Hakimlerin savcıların tayini ve terfisinde tarafsız bir kurum oluşturacaksınız. Siz anayasa değişikliği ile bunun tam tersini yaptınız. Bir takım Adalet Bakanlığı’ndan bürokratik görevlere mensup insanlar, Yargıtay ve Danıştay hakimlerini seçecek. Adım adım yargı hükümetin etkisi altına girecek. Anayasa Mahkemesi’nin yapısını değiştirerek bir üst mahkeme haline getiriyorsunuz. Yargıtay ve Danıştay en üst iken Anayasa Mahkemesi bunun üzerine bir denetim organı gibi geçecek ve bunlar Türkiye’de yargı bağımsızlığını etkileyen gelişmelerdir. Adalet Komisyonu’ndaki tartışmaların bir özü budur. Bunu yapmayın diyorlar. Bir davada tutukluluk kararının kaldırılması konusunda oy veren 4 hakimin 4‘ünü de tayin ediyorsunuz. Nasıl izah edeceksiniz bunu? Bir başka hakim aynı davada ben davadan çekiliyorum üzerimde kurumsal baskı var diyor. Belli ki devlet yapıyor. Zaten demokraside geriledik, bunu büsbütün kaybederiz. Demokrasiye ve hukuka sahip çıkacaksınız. Bunun sonucu iktidardan gitmekse gideceksiniz. CHP 1950 seçimlerinde nasıl iktidardan gitmeyi içine sindirdi, iktidarda kalmak için ayak oyunları yapmadı, siz de yapmayacaksınız. O zaman İsmet Paşa da bilmez miydi? Türkiye’ye demokrasiyi getirdim, bu benim başarımdır demiştir. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1948 seçimlerinde İtalya’da solcular kazanmasın diye yabancıların desteği ile Hristiyan Demokratlara seçimi kazandırttılar. Üst üste 48 yıl aralıksız İtalya’da seçimleri hep onlar kazandı. Bu demokrasi oluyor mu?</p>
<p>Bayanların daha fazla mecliste temsil edilmesini istiyoruz. %25 bayan olması gerekiyor bizim tüzüğe göre. Bu Türkiye için bir kazançtır. Yabancı ülkenin parlamentolarında utanıyoruz. Denge meselesi değil, hanım milletvekilleri bazen daha da başarılı oluyorlar. Disiplinli çalışıyorlar. Türkiye’de bu kadar az olması eksiklik ve utanç meselesidir.</p>
<p>Torba yasasına ilke olarak taraftar değilim. Torba yasası ne demek? Birbiri ile alakası olamayan konuları aynı torba içine koymak. Böyle bir şey olabilir mi? Torba kanun dedikleri şey niçin çıktı? Vergi kolaylığı için. Tamam 21 madde. Biz de destekledik. Şimdi 274 madde oldu. Niçin bunu yaptınız? Bazı alanlarda çalışanların hakkını kısıtlıyorsunuz. Disiplini bozuyorsunuz. Sendikalar bu kadar çok tepki gösteriyorsa zarar veirci bir şey vardır. Dinletemiyorsunuz, bizim mecliste çoğunluğumuz var her istediğimizi yaparız diyorlar. Demokrasiyi seçim kazanmaktan ibaret sayıyorlar. Mademki muhalefetin görüşünü dikkate  almayacaksınız, meclisin ve muhalefetin ne faydası var?</p>
<p>Yolsuzluk iddiasından bahsettiğim zaman ben Bursa’da, Başbakan “buraya bir monşer gelmiş, yolsuzluk iddiasından bahsetmiş, neymiş o” falan demiş.  Ben tebrik  ederim Başbakanı Fransızca öğrenmeye başlamış, monşer, dostum demek, dedim. Daha iyi anlayacağın bir dilden söyleyeyim bunun Arapçası Ya Habibi’dir. Ya Habibi o dosyalar mecliste. Başbakan böyle tabirleri kullanmayı çok seviyor. Monşer dediği insanlar Ermeni terörüne canını veren insanlar, bu ülke için en zor şartlarda çalışan insanlar. Her mesleğe saygı göstereceksiniz. Başbakan olarak bazı meslekleri kçümsemeye hakkınız yok. Biz onu bisküvi ticareti yaptığı için küçümsüyor muyuz? O da şerefli bir iştir. Ama sizin de bizim mesleğimizi küçümsemeye hakkınız yok. Pek diyemiyor son zamanlarda.</p>
<p>Başbakanın çok öfkeli bir uslubu var. Siyaset bu kadar öfkeyi kaldırmıyor. Yabancı devlet adamlarına kullanmadığın üslubu kendi ülkendeki rakiplerine kullanıyorsun, bu doğru bir şey değil. Başbakan denen insan 3 kere düşünecek 1 kere konuşacak. Demokratik ülkelerde görmediğimiz bir uslupla konuşuyor. Ağır lafı nezaket içinde söylemenin yolu vardır. İşte o beğenmediği monşerler bu işi yaparlar. Bunu hakaret boyutuna vardırmadan söyleriz. Başbakanın da diplomat danışmanlara ihtiyacı var belki de.</p>
<p>Okyanus ötesindeki camlar biraz farklı. Bizimki biraz buzlu cama benziyor.</p>
<p>Türkiye’de biraz bu işler ölçüsünden kaçtı. Rusya’da kendi bakanını zor durumda bırakanlara SSCB zamanında adamı buz üzerine pantolonsuz oturttu derlerdi. Bazen bakanlarımızın çok zor durumda kaldığını görüyoruz biz de.</p>
<p>Biz Sayın Kılıçdaroğlu göreve daha gelmeden şunu söylüyorduk, nasıl canlı organizmalarda değişim oluyorsa siyasette de mutlaka değişim gerekir. Yeni insanlar gelecekler, partiyi daha başarılı kılacaklar. Bu doğaldır. Son seçimlerde bizim meclis grubumuz aşağı yukarı %50 civarında değişti. Hiçbir makam hiç kimse için ebedi değil. Benden iyi kimse yapamaz demek yanlış olur. Yeter ki partinin omurgasından sapma olmasın. Bu kolay bir iş değil. Her an sorumluluk içinde olacaksınız. Özel hayatınız hemen hemen hiç kalmayacak. Kolay bir iş değildir partide yönetim görevi yapmak. Ama bu görevi ben gönül huzuru ile benden sonraki arkadaşlara devrettim. Ben inanıyorum ki onlar daha da başarılı olacaktır. Ben öyle Sav’cılar, Baykal’cılar laflarına inanmıyorum. Bir insanın adamı olmayacaksınız, ilkelerinizin adamı olacaksınız. Benim babam derdi ki; duvara dayanma yıkılır, adama dayanma ölür. Sayın Kılıçdaroğlu da aynı ilkeleri benimsiyor. İlkelerde bir ayrışma olmadıkça partinin geleceğine güvenle bakabilirsiniz.</p>
<p>Siyaset bayrak yarışına benzer. Devrederken bir süre beraber koşarsınız. Sizden sonraki arkadaşınızın başarılı olması için dua edersiniz. Er veya geç herkes o bayrağı bir başka arkadaşına devredecek. Yoksa bütün yarışı tek başına ben koşacağım diyebilir mi biri? Partinin ana çizgisinden sapmamak dikkat edilecek ölçüdür.</p>
<p>Değişimlerin tüzüğe uygun olup olmadığı önemlidir. Tüzüğe uygun iseniz kimse size bir şey diyemez. Karabük’te başarılı sonuçlar alan bir heyetimiz var. 130 oyla belediye başkanlığı kaybetmişiz topu topu. Parrtimizin sağladığı başarıları göz ardı edemeyiz.  Daha başarılı olabilir miydik? Seçimler tam demokratik olduysa başka olmadıysa başka. 2007 seçimlerinde 42.500.000 seçmen var 2010 referandumunda 49.400.000 seçmen. Bu nasıl olmuş? Arada 3 senede 7 milyon artmış. Hangi ülkede var bu? Burada demek ki demokrasi ile bağdaşmayan bir durum var. Ya daha önceki seçimde 5 milyon insana oy kullandırtmadınız ya da bu seçimlerde bir kişiye birden fazla oy kullandırttınız. Bir de seçim harcalamarı. Başka ülkelerde bunun sınırı var. Burada siz sınır tanımıyorsunuz. Din faktörünü siyasete alet ediyorsunuz. Bu da yanlış. Bir tarikat &#8211; cemaat lideri okyanusun ötesinden ölüleri de kaldırın evet oyu verin diyor. Sizin böyle bir göreviniz var mı? Biz cumhuriyeti böyle mi kurduk? Biz halkı müslüman olan tek ülkeyiz anayasasına laikliği koyan. Demokrasi zarar görüyorsa, herkes kaybeder, siz de kaybedersiniz.</p>
<p>Siyasette yıpranmamanın yolu kendini yenilemektir. Birlikte yaşlanmaya kalkarsanız herkes yıpranır. Ama kadronuzu yenilerseniz, yeni fikirler, dünyadaki yeni gelişmeleri dikkate alan adımlar atarsanız; o zaman yıpranmazsınız, kendinizi yenilersiniz. Nasıl bir organizma kendini yenileyerek yeni bir hayat kazanırsa, siyasette böyle. Meşhur sözdür, iktidar yıpratır derler. Ama mutlak iktidar mutlaka yıpratır. Onun için sizin böyle iktidarınızı bu kadar süre mutlakiyetçi bir yaklaşımla sürdürmeniz dahilinde mutlaka yıpranırsınız. Bunun bir çıkış yolu yoktur. İktidar hesabına bu yıpranmanın işaretini görüyoruz. Biraz böyle metal yorgunluğu görüyoruz uçaklardaki gibi. Bu iktidar da uçma kabiliyetini kaybediyor biraz.</p>
<p>İktidarı arzulamıyorsanız zaten siyasetle işiniz yok. Arzulayacaksınız. Gençleşmek, yenilenmek, parti içinde sağlığın işaretidir. Onun için biz inanıyoruz ki partinin yeni kadroları eskisinden daha başarılı olacak. Ama eskiye de itibar ederek, eskinin inşa ettiği duvarların üzerine tuğlalar koyarak daha yükseğe çıkarsınız. Yoksa eskiyi yıkarak yapmaya kalkarsanız, herhangi bir parti için söylüyorum, o zaman her şeye sıfırdan başlarsınız.</p>
<p>Bir parti eğer ön seçim yapıyorsa o zaman örgütün sesini dinliyordur. Bazı yerlerde merkez yoklaması ile aday tespit ediliyorsa, onu yaparken de örgütün sesini dinlemezse, keyfi olarak insanları aday gösterirse kendisi kaybeder.  Tabanın desteğini kazanmayacak insanları merkezden de gösterseniz partiye yararı olmaz, zararı olur. Onun için halkın benimsediği, desteklediği, sevdiği, güvendiği insanları aday yapmak istersiniz ki partiniz başarılı olsun.</p>
<p>Bundan önceki dönemde biz şunu önerdik; seçilecek milletvekili adaylarının iki mislini sunalım, vatandaş tercih etsin. Diyelim ki Karabük’ten 2 kişi seçilecek, 4 ismi yazalım. Halk tayin etsin. Ama iktidarın daha otoriter bir yaklaşımı var, istediği insanı seçtirmek için.</p>
<p>Merkez yoklaması yapılacağı zaman örgüte danışılır.</p>
<p>Ben herkesle konuştum. Kimseye sormadım siz küs müsünüz değil misiniz diye ama insan partisine küsmez. Nasıl, ülkesine, devletine küsme hakkı yoksa insanların partisine de küsemez. Yani insanlar bir dönem bir yere gelir, başka dönem o göreve gelmez. Nadasta kalır. Ama bizim her zaman her arkadaşımıza ihtiyacımız var. Benim kanaatime göre bizde en yüksek rütbe sade üyeliktir. Çünkü o insan hiçbir beklentisi olmadan partiye canla başla çalışmaktadır. Yıllardan beri çalışıyor. Bu insanın bu emeğinin karşılığını biz hiçbir zaman ödeyemeyiz. Bir atasözü var diyor ki; bir insanı insan yapan makamı değildir, bir makamı makam yapan oradaki insandır. Siz bir makama ulaşarak adam olmayı hedefliyorsanız hiç kalkışmayın o işe. Ama siz zaten adamsanız ve geldiğiniz makama katkı sağlayacaksanız, bütün yollar açıktır size. Küsmek bence siyasetle bağdaşmayan bir laftır. Hiçbir zaman kimseye küsmeyeceksiniz. Ben şimdiye kadar kimseye küsmedim.</p>
<p>Bizim tüzüğümüze göre partiyi bağlayan kararlar kurultay kararları, parti meclisi kararları, merkez yönetim kurulu kararları ve genel başkanın söylemleridir. Bunun dışındaki düşünceler partiyi bağlamaz. Kim aday gösterilecek, bunu tayin edecek olan parti meclisidir. Parti meclisine bu adaylar sunulur ve parti meclisi karar verir. Ergenekon’dan tutuklu olan insanlar hakikaten Türkiye için ve yabancı ülkeler için bir üzüntü konusu olmaya başladı. Başından beri öyleydi. Tutukluluk bir ceza değil. Ben insanı mahkum etmeden de cezalandırırım, böyle bir sistem yok. Böyle bir sistem nerede vardı tarihte? Nazi Almanyası’nda. Mahkum olmadan cezalandırma yöntemi vardı. adamı yargılıyor mesela mahkeme suç bulamıyor, beraat ettiriyor. Hapisaneden çıkarken Gestapo yakalıyor başka bir hapisaneye koyuyor. Adamın dışarıda kalmasını istemiyorsunuz. Bu, hukukun ihlali, hukukun tahrip edilmesi. Tutukluluk bir önlem kaçmasın diye ama bunun ölçüsü var. Alman ceza yasasında mesela tutukluluk süresi 6 ay, en çok 1 yıla çıkarıyorlar. Ben insanı 10 sene, 15 sene tutuklu tutarım, sonra da beraat ettiririm. Kim ödeyecek ondan sonra bu adamın 15 senesini hayatından? Askeri yönetim zamanlarında bu oldu.  12 Eylül döneminde. Orada çok değerli aydınlar yargılandılar. Mesela Ali Sirmen, 3 sene tutuklu kaldı. 3 sene sonra beraat ettirdiler. Eğer cezaya çarptırılsaydı istenen ceza 3 sene 20 gündü. En ağır ceza verilse 20 gün daha yatıp çıkacaktı. Şimdi bu hukuk mu? O hakimler şimdi gönül huzuru içinde yaşıyor mu acaba? 27 Mayıs’taki yargılamalara bakın. Oradaki cezaları içimize sindirebiliyor muyuz bugün? Şimdi gerçekten o konudaki görüşlerimi defalarca açıkladım mecliste. Bu davaları birkaç kategoride görmek lazım. Bunların bir kısmı adi suç işlemiş insanlar, geçmişte. Bir kısmı meslek hayatlarında görevde iken yasalara aykırı işler yapmış olabilecek insanlar. Bir kısmı askeri darbe hazırlayanlar. Buna pek ihtimal vermiyorum ama. Bu devirde 20. yüzyılda askeri darbe yapmak için insanın aklını kaybetmesi lazım. Geçmiş tecrübelere bakın bu darbelerden Türkiye neler çekti. 12 Eylül’ü herkes konuşuyor ama, 27 Nisan’ı düşünün, 27 Mayıs’ı düşünün. 27 Mayıs’tan 2 gün sonra Cemal Gürsel Amerikan Büyükelçisini çağırıyor. Kriptoları açıklandı. Ay başında maaş ödeyebilecek durumda değiliz insanlara, bize 100 milyon avans verin.  Düşünebiliyor musunuz devlet ne duruma düşüyor? O bakımdan askeri idareyi düşünmek abest. Bunun dışında yanyana oturtamayacağınız insanlar aynı paketin içinde.  Türkan Saylan ile bu söylediğim kategorileri yan yana oturtabiliyor musunuz? Sabih Kanadoğlu, Türkiye’nin en yüksek savcılık makamında bulunmuş bir insan.  Yani herkes terörist diye yola çıkarsanız, o zaman halkın vicdanı bu işten rahatsız olur. Eğer siz halkın hukuka saygı göstermesini bekliyorsanız, yargı da kamu vicdanına saygı gösterecek. Demokrasilerde böyle oluyor.</p>
<p>Avrupalılarla konuştuğunuz zaman, Avrupa Parlamentosu’nun raporlarını okuduğunuz zaman, Türk halkının haketmediği kadar ağır ifadeler var içinde. Biz böyle bir devlet, böyle bir millet değiliz. Rahatsız edici ifadeler yer alıyor burada. Biz iktidar olsak ne yaparız? 1. Böyle bir ortamın yaratılmasına imkan vermeyiz. 2. Haksız yere bizi suçluyorlarsa kıyameti kopartırız. Tepki göstermeyip, bunlar iyi raporlardır derseniz, o zaman siz de Türkiye’nin bu şekilde kötülenmesine katkıda bulunmuş olursunuz.</p>
<p>Avrupa Parlamentosu üyesi geçen gün demiş ki Türkiye’nin üyeliği artık battı. Bakıyorsunuz şurada 35 tane başlık var üye olmamız için müzakereye açmamız gereken, sizinle aynı gün başlayan Hırvatistan hepsini bitirdi fiilen. Siz 13‘ünü açabildiniz. 18’i veto ediliyor. Kıbrısla ilgili. 6 başlığı Rumlar açtırmıyor. 5 tanesini Fransa engelliyor. Çünkü bu 5 başlık Türkiye’yi tam üyeliğe götürür diyor. Bunlar Türkiye’yi rahatsız edici gelişmeler. En son Belçika’nın dönem başkanlığında 1 başlık bile açamadık. Bu bir başarı mı şimdi?  Hükümetin başarı hanesine yazabilir misiniz? Keşke başarsa biz de alkışlasak.</p>
<p>İnsanlar değişiyor. Dün dündür, bugün bugündür demişler. O zamanki laflarını biz de mecliste bir iki defa söyledik. Onlardan ses çıkmadı. İnsanlar söylediklerinin esiri, söylemediklerinin efendisiymiş. Yarın pişman olacağınız sözleri söylemeyeceksiniz.</p>
<p>Karabüklü hemşehrilerimize saygılarımızı göndermek istiyorum. Karabük Türkiye’nin en önemli illerinden biridir, ilçeleri ile birlikte. Çok uzun tarihi olan bir ilimizdir. Çok iyi yetişmiş insanları var. Bizim dileğimiz önümüzdeki seçimlerde Karabüklü hemşehrilerimizin çok iyi düşünerek her boyutunu meselelerini dikkate alarak ve her şeyden önemlisi takım tutan taraftar gibi değil de ülke çıkarlarını her şeyin üstünde tutan insanlar gibi karar vermelilerdir. Ben böyle yapacaklarına inanıyorum. Karabük de bütün bölge de çok daha iyisini hakediyor. Bize düşen görev de bu bölgeye çok daha büyük hizmetler getirip katkıda bulunmaktır. Tekrar saygılarımı sevgilerimi sunarım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2796/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in 67 TV&#8217;ye Verdiği Mülakat-4 Şubat 2011</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 18 Feb 2011 13:26:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2793</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in 67 TV’ye Verdiği Mülakat
4 Şubat 2011
Şimdi uluslararası hukuk, iç hukuka benzemiyor. İç hukukta hakları zarara uğrayan insanlar mahkemelere gidebiliyorlar. Haklarını elde edebiliyorlar. Ama uluslararası hukuk henüz bu düzene geçmiş değil. Uluslararası alanda etkili olan menfaat ilişkileridir. Bütün ülkeler her şeyden çok kendi menfaatlerini düşünüyorlar. 1856 yılından İngiliz Başbakanı Lord Palmerston [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in 67 TV’ye Verdiği Mülakat<br />
4 Şubat 2011</p>
<p>Şimdi uluslararası hukuk, iç hukuka benzemiyor. İç hukukta hakları zarara uğrayan insanlar mahkemelere gidebiliyorlar. Haklarını elde edebiliyorlar. Ama uluslararası hukuk henüz bu düzene geçmiş değil. Uluslararası alanda etkili olan menfaat ilişkileridir. Bütün ülkeler her şeyden çok kendi menfaatlerini düşünüyorlar. 1856 yılından İngiliz Başbakanı Lord Palmerston demiş ki İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur. Değişmez menfaatleri vardır. O bakımdan uluslararası ilişkilerde çıkar çatışmaları vardır, çıkar ilişkileri vardır. Zaman zaman uzlaşmalar ve anlaşmalar olur. Ama hukukun çözdüğü konular çok azdır. Bunun istisnası İnsan Hakları’dır. İnsan Hakları alanında AİHM, Avrupa Konseyi’ne üye ülkelerin vatandaşlarının uğradıkları haksızlıklara karşı bir güvence oluşturuyor. Fakat devletlerarasındaki ilişkilerde Lahey Adalet divanı vardır belki ama senede devletlerin adalet divanına müracaat sayısı bir veya ikiyi geçmiyor. Hiçbir ülke hukuk yoluyla meselelerini halledebileceğini düşünmüyor. Öyle olsaydı dünyada çatışmalar çıkmazdı, savaşlar çıkmazdı. Uluslararası ilişkilerin tabiatı çok daha yumuşak olurdu.</p>
<p>Bir kere BM hukuk alanındaki kolu BM Adalet Divanıdır. Ayrıca BM İnsan Hakları Komisyonu var, demin dediğim gibi hukuk maalesef uluslararası ilişkilerin en etkili yolu olma özelliğini henüz kazanmadı. NATO’ya gelince. NATO aslında başlangıçta büyük ülkelerin güvenliğini korumak için, savunmalarını ortak bir şekilde gerçekleştirmek için kurulmuş bir örgüttür. Bir süreden beri üye ülkelerin topraklarının dışında da görev üstlenmektedir. Bunun bir örneği Bosna’da oldu. Türkiye o zaman ısrar etti Sırp saldırıları karşısında.  Sırpların Boşnaklardan çok sayıda insanı öldürmesinin karşısında. NATO’nun etkili bir rol oynamasını önerdi Türkiye. Bu önerimiz kabul edildi ama 2 yıl gecikme ile. Bu süre içinde 200.000 Boşnak hayatını kaybetti. Ondan sonra ikinci defa NATO Kosova’da görev yaptı. Orada da 10.000 Kosovalı hayatını kaybetti. Bosna meselesi uluslararası ilişkilerin tabiatına uygun olmayan bir şekilde çözüldü. Orada iç içe devletçikler yaratıldı. Bir taraftan Boşnaklar, Bir taraftan Bosnalı Sırplar, diğer taraftan da Bosnalı Hırvatlar arasında ortak yönetim biçimi oluşturulmaya çalışıldı. Zor bir antlaşmaydı. Bir yerde barışı sağladı ama gerçek anlamda bir devlet oluşturulmasında sınırlı ölçüde başarılı oldu. Düşünün ki Bosna’da Sırpların saldırıları sonucunda sadece Srebrenka şehrinde 7500 sivil Boşnak hayatını kaybetti ve BM’nin gözünün önünde oldu bu. Orada bu geçmişin acılarını unutabilmek için biraz daha zamanın geçmesi lazım. Sırbistan’ın da geçmişin sorumluluğunu üstlenerek hareket etmesi lazım. Bosna-Hersek’in durumu çağımızda Avrupa’da yaşanmaması gereken bir dramdır. Bu acı yaşanmıştır Türkiye de oraya çok katkıda bulunmuştur. Ama epey zaman geçmesi lazım.</p>
<p>Irak’ta gerekçe olarak ABD’nin müdahalesine, Irak’ın Saddam Hüseyin zamanında nükleer, biyolojik ve kimyasal silahlara sahip olması gösteriliyor. Daha sonra anlaşıldı ki bu silahlar Irak’ta yok. Gerekçesiyle daha sonraki gelişmeler birbirini tutmuyor. İngiltere de bu konuda güç durumda kaldı. Çünkü o zamanki İngiliz Başbakanı Tony Blair de bu silahların bulunduğunu halkına açıklamıştı. Böylelikle halk destek sağladı Amerika ve İngiltere’de. Amerika’nın müdahalesinden sonra Irak’ta yeni bir durum ortaya çıktı. Hükümet kurulmasına çalışıldı. Orada da görüyoruz ki bu yeni hükümetin oluşturulmasında ciddi sıkıntılar yaşandı. Bir taraftan Şiiler var. Bunların İran ile özel ilişkileri var. İkincisi, farklı gruplardan oluşan Sünniler var. Arap, Şii ve Kürtler olarak. Türkmenler var. Yani dini ve etnik yapısı çok karmaşık. Normal olarak bir devlette 1 ordu olur. Irak’ta ise 3 ordu var. Hatta daha fazla. Merkez ordu, Barzani ordusu, Talabani ordusu, Şiilerin ordusu. Çok zor bir durum var. Orada bizi ilgilendiren konu Irak fiilen bölünmedi ama bu silahlı grupların merkezi yönetimde baskısı çok fazla. Şimdi bizi ilgilendiren tarafı şu, Irak kuzeyi itibariyle Türkiye’ye yönelik terörist saldırıların merkezidir. bu saldırıları durdurmak lazım. Çünkü bu bölgede bir terör örgütünün cephanesi, eğitim kurumları olduğu sürece Türkiye’nin özellikle Güneydoğusunda yaşayan vatandaşlarımızın huzura kavuşması çok zordur. Ülkemizin barışa ve istikrara kavuşması çok zordur. Oradan bunları tasfiye etmek lazım. BM’nin kararı var Irak Hükümeti’ni zorunlu olarak tedbir almaya itiyor. Irak Anayasası’nın 7.maddesi var. Irak hükümeti topraklarından komşularına saldırı düzenlenmesini engellemekle görevli. Bunu da yapmıyor. Amerikan birlikleri var orada çok sayıda, 130.000 civarında, bir ülkede büyük miktarda silahlı kuvvet bulundurursanız o ülkenin güvenliğinden siz sorumlusunuz. Irak hükümeti, Barzani, Talabani tasfiye etmiyor bu terör örgütünü. ABD de etmiyor. O zaman Türkiye yapacak. Uluslararası hukuka göre komşularınızdan gelen bir saldırıyı defetmek yetkini var. Meclisten hükümet yetki aldı ama 8 senelik iktidarda bazı hava operasyonları hariç, sadece 1 kere 7 günlük kara operasyonu yapabildi. Buna da Amerikan Savunma Bakanı Robert Gates, derhal durdurun bu operasyonu askerlerinizi geri çekin yoksa size verdiğimiz hava istihbaratını da geri çekeriz dedi. Neticede Türkiye’yi zorluyor. Ne Iraklılar yapıyor, ne Amerikalılar, ne de Türkiye’nin yapmasına izin veriyorsunuz. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı açık bir şekilde terörün oradaki varlığını sürdürmesine göz yummak. Bir müttefik ülkeye karşı orada sizin bulundurduğunuz bir ülkeye saldırı yapılması sizi rahatsız etmiyor mu? Bu durumda Türk hükümetine görev düşüyor. Diplomasi yoluyla. Çünkü dünyadaki bütün hükümetlerin birinci hedefi ülkelerinde barış, huzur, istikrar ve güveni sağlamaktır.</p>
<p>Kıbrıs konusunda Türkiye’ye ve Kıbrıslı Türklere çok büyük haksızlık yapılmıştır. Bir kere Kıbrıs Antlaşmaları’nı bozan taraf Türk tarafı değil, Rum tarafıdır. Türklere saldıran, onları öldüren, onların yaşadıkları köylerden uzaklaştırılmasını doğuran saldırılarda bulunanlar Rumlardır. Kıbrıslı Türkleri devlet teşkilatından, meclisten hükümetten, yargıdan uzaklaştıran bunlardır. Türklerin hiçbir sorumluluğu yoktur. O zamanki Cumhurbaşkanı Makarios’un Kıbrıs devletini kuran Zürih ve Londra Antlaşmalarından duyduğu rahatsızlığın sonucudur bu. Önce antlaşmayı imzalıyor, sonra Türkleri devlet ortaklığından uzaklaştırmak için silahlı saldırıda bulunuyor. İşin özü bu. Şimdi işin hazin tarafı ise şu, Türklere karşı yapılan silahlı müdahaleden sonra devletin, iki kanatlı niteliğini tahrip ettikten sonra Rumlar, BM’ye gidiliyor. BM de Rumlara hak veriyor. Yani bütün büyük devletler, batılı devletler özellikle Rumların Kıbrıs devletinin tek temsilcisi olduğunu kabul ediyor. Londra ve Zürih Antlaşmaları’nı yok sayıyor. Bütün sıkıntı o tarihten sonra çıkıyor. Niye böyle yapıyorlar? Çünkü Kıbrıs’ta çok değerli İngiliz egemen güçler var. Bu güçler İngiltere’nin Akdeniz’de sahip olduğu yegane egemen güçtür. Oradaki radarlarda tüm bölgeyi izleyebiliyorlar. Üslerin arazisi üzerinde Rum köyleri var. İngilizler ne zaman tarafsız davranmaya çalışsa üsler ile Rumlar İngilizlere şantaj yaparlar, İngilizler de boyun eğerler. 1974’te o zamanki Yunan cuntası darbe yaparak Kıbrıs’ın Yunanistan ile birleşmesine çalıştı. Makarios’u da devirerek. Bir terörist başını Nikos Sampson’u cumhurbaşkanı yaptılar ve adanın Yunanistan ile birleşeceğini ilan ettiler. Türkiye de antlaşmalardan doğan haklarını kullanarak askeri müdahalede bulundu, bu saldırıyı durdurdu. Oradaki Türklerin can ve mal güvenliğini sağladı ve Kuzey Kıbrıs’ı Türklerin özgürce ve güvenli şekilde yaşayacakları bir bölge haline getirdi. Barış görüşmeleri oldu. Barış planları her defasında Türkler tarafında kabul edildi, Rumlar tarafından edilmedi. Uzlaşmaya yanaşmayan taraf Rumlar oldu. Fakat her defasında hep Türkler suçlanıyor. İlave tavizler isteniyor Türklerden. Kofi Annan Planı bunun somut örneğidir böyle bir plan dünyada yok. BM Genel Sekreterinden öneri istiyorlar. Halkımıza sunalım referandum ile diyorlar. Eğer böyle bir yöntem varsa niçin İsrail-Filistin ihtilafını böyle çözmüyorsunuz? Keşmir ihtilafı, Azeri-Ermeni ihtilafını böyle çözmüyorsunuz? Çünkü hiçbir ülke müzakerede kendi yetkilerini başka bir ülkeye, makama devretmiyor. Uluslararası ilişkilerde böyle bir şey yok. Tek örnek bu. Öyle bir metin çıktı ki 9000 sayfa. Planı gören yok. Denktaş bile görmemiş. Halk okumadığı, bilmediği, tamamını görmediği bir plana oy verecek. Böyle bir oylama yaptılar. Sonunda Türkler evet dedi, Rumlar hayır. Bizim için çok kötü tarafları olan bir plan. Adada Türk askerlerinin sayısı sembolik hale getiriliyor. Onlar da Türkleri koruyamayacak hale sokuluyor. Hiçbir güvencesi olmayacak Türklerin. Rumlara çok büyük topraklar vereceksiniz, kalan Türk topraklarının içine de 80.000 Rum’u yerleştireceksiniz. Kolay kolay kabul edilmeyecek bir plan. KKTC’ye uluslararası ambargolar var, o kadar çok ki, bugün mesela bir Türk takımı gitse Kıbrıs’a maç yapsa Türkiye’yi FIFA’dan atarlar. Dünyada hiçbir ülkeye KKTC kadar ağır ambargo uygulanmamıştır. Referanduma evet demiş Türkler, hiç değilse bu ambargoları kaldırın. Rumlar mükafatlandırıldı hayır oyu vermelerine rağmen ve AB’ye üye yapıldı. Bu tabloya rağmen bugün bile hala Türk tarafına baskı yapılıyor. Türkler taviz vermezlerse biz Türkiye’nin AB üyeliğini engelleriz. 8 başlılığı AB Konseyi engelledi Kıbrıs dolayısıyla. Bütün başlıkların tamamlanmasını Kıbrıs’ta Türk tarafının taviz vermesine bağladılar. Kıbrıslı Rumlar 6 başlığı, Fransa da 5 başlığı engelledi. Yani Kıbrıs ile ilgili müzakereleri fiilen askıya almış oldular. 18 başlık üzerinde ambargo var. Müzakereye açılan 13 başlık var. Türkiye şu an üstüne düşen her şeyi yapsa açabileceği 3 başlık var onu da açtırmıyorlar. Geçen 6 aylık dönemde Belçika başkanlığında bir tek başlık açılmadı. Kıbrıs ile AB ilişkileri kötü bir mecraya girdi.</p>
<p>Yunanistan bir şantaj politikası izledi. Birçok AB üyesi devlet diyordu ki Kıbrıs meselesi halledilmeden biz Kıbrıs’ı AB’ye üye yapmayız. Fakat Yunanistan’ın o zamanki Başbakanı Simitis dedi ki eğer siz Rumları üye yapmazsanız Doğu Avrupa ülkelerinin üye olmasına izin vermem, bunların hepsini veto ederim. Şantaj yaptı. Bu şantaja boyun eğdi AB ülkeleri. Garanti antlaşmasında bir hüküm var ona göre Kıbrıs, hem Türkiye hem de Yunanistan’ın üye olmadığı milletlerarası bir kuruluşa üye olamaz. Yani Türkiye üye olamadan Kıbrıs’ın üye olması hukuken mümkün değil. Üye oldukları andan beri bu Kıbrıslı Rumlar Türkiye ile AB ilişkilerini tahrip etmek için her şeyi yaptılar. Diğerleri de buna göz yumdular. Bu Türkiye’ye karşı yapılmış en büyük haksızlıklardan biridir. Türkiye bunlarla mücadele edemedi yeterince. Hatalar burada. Halbuki siz Atatürk’ün kurduğu bir cumhuriyet olarak haklarınızı savunmasını bileceksiniz. 700.000 kişilik bir topluluk Türkiye’ye kafa tutacak. Bunu yaptırmayacaksınız. Devletlerin uluslararası ilişkilerde yapacakları çok şey vardır. Ellerinde çok manivela vardır.</p>
<p>Türkiye’nin Ermenistan ile ilişkilerinin temelinde önce Gümrü Antlaşması var. Sonra Kars ve Moskova Antlaşmaları imzalanıyor koşullara göre. Bu antlaşmalar,  Türkiye’ye çok büyük avantajlar sağlıyor. Uzun yıllar bu çerçevede ilişkiler devam ediyor. Sovyetlerin yıkılmasından sonra, yeni bir durum ortaya çıktı. Ermenistan Azerbaycan ile savaşarak Azeri topraklarının %20‘sini ele geçirmesi oldu. 1 milyon Azeri soydaşımız göçmen durumuna düştü. Türkiye dedi ki bu topraklardan çekilmezseniz biz de Ermenistan ile diplomatik ilişkiler kurmaz ve sınırı açmayız. 17 sene bu politikayı izledik. Bu hükümet zamanında Ermenistan ile İsviçre’de gizli görüşmeler yapıldı, ABD ve İsviçre hükümeti isteğiyle. Bu görüşmelerin sonucunda bize iki tane protokol imzalattılar. Sınırın açılması, diplomatik ilişkilerin kurulması vb. unsurlar var. Ama Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi yok. Niye koydurmadınız bunu? Niye imzaladınız koydurmadıysanız? Biz CHP olarak büyük tepki gösterdik. Azerbaycan ile ilişkilerimiz bozuldu. Başbakan gidiyor, işgal bitmeden bu protokolleri onaylamayacağız diyor, garanti veriyor Azerbaycan’a. Peki o zaman niye imzaladınız? Hükümet imzaladığı bu iki protokolü onaylayamadı. Ermenistan Anayasa Mahkemesi bir karar aldı, bu protokolleri Ermenistan’ın hiç istemediği, hiç beklemediği, tamamen Ermenistan’ın klasik tezlerine uygun bir şekilde yorumladı. Ermenistan Anayasası’nda da bir hüküm var, Türkiye’nin doğu toraklarından Batı Ermenistan olarak bahsediyor. Ayrıca soykırım iddiasını savunuyor. Hiç de dostane değildir. Türkiye bunlarla mücadele edeceğine bazı büyük devletlerin baskısı ile gitti bu protokolleri imzaladı. Bu hükümetin dış politikada yaptığı hatalar saymakla bitmez.</p>
<p>Soykırımı tarif eden ölçüler var. BM’nin Soykırım ile Mücadele Sözleşmesi çerçevesinde bir durum olması lazım. Yetkili milletlerarası mahkeme kararı lazım. Ermeni Sorunu olayında böyle bir karar yok. ABD’nin 1978 yılında ve 85 yılında 70 civarında uzmanın ortaklaşa yayınladıkları bildiri var. Bu olaylar soykırım sayılamaz. Ermenilerin Türklere yaptıkları mezalimden bahseden yok. 500.000 Türk’ü katletmişler. Türkiye aleyhine yayınlanan kitaplarda bunların adı bile geçmiyor. Ermeniler katliam yapacak ordumuzun geri birliklerini kesecekler, insanlarımızı öldürecekler ve bunun üzerine Türkiye Ermenilerin savaş alanından çıkarılıp- o sırada Türkiye Rusya ile savaş halinde güneye yönlendirilmesi kararı ile dünyayı başımıza yıkacaklar. bu kadar haksızlık yapılamaz Türkiye’ye karşı. Atatürk döneminde Ermeni konusunda kimse bir şey diyememiştir. İsmet paşa döneminde de, Celal Bayar döneminde de. Kıbrıs harekatı sonrası gündeme çıkıyor bu durum. Kıbrıslı Rum terör örgütleri bir bildiri yayınladılar. Dediler ki biz Kıbrıs’ta Türk askerleri ile savaşamayız ama dünyanın hey yerinde Türkiye’nin menfaatlerini vuracağız. Birkaç ay sonra Viyana Büyükelçimiz, Paris Büyükelçimizi öldürdüler. Sonra dünyanın her yerinde başladılar. Kim yapıyor bunu? ASALA terör örgütü. Ermenilerin ne alakası var Kıbrıs ile? O sıra anladık ki Kıbrıslı Rumları Ermeniler, Kürt terör örgütleri ortak dernekle kurmuşlar Atina’da. Küçük Asya Halkları Kurtuluş Derneği adı altında. Bu dernek vasıtasıyla yönlendiriyorlar bu faaliyetleri. Bu saldırılar, 1984 yılına kadar sürdü. Bu tarihte ASALA terörü bitti, PKK terörü başladı. Bu bir tesadüf mü? İşte Türkiye bu sıkıntılardan geçti. Bu PKK terörünü bugüne kadar bitirmek mümkün olmadı. Devletimizin elinde PKK’nın başından itibaren hangi devletler tarafından nasıl desteklendiğine karşı birçok belge var. Ama devlet cesaret edip de bunları halka açıklayamıyor. PKK’yı nasıl desteklediler, nasıl politikacıları aracılığı ile ziyaret ettiler, silahlandırdılar? Bunları bir türlü anlatmıyorlar.</p>
<p>Dış politikada sıfır sorun diye bir şey yoktur. Bir ülke ile itilaflarınızı çözeceksiniz, nasıl çözeceksiniz? Yani sizin istemeniz yetiyor mu? Yetmiyor. Karşı taraf da çözecek. Bir tek yolu var bunun karşı taraf ne istiyorsa o tavizi vereceksiniz. Bu ancak kaybedilen bir savaştan sonra olur. I. Dünya Savaşı bitti, Almanya kaybetti, her istediklerini Almanya’ya dikte ettirdiler. Türkiye savaş mı kaybetti? Ermenistan ile sıfır sorun. Nasıl yapacaksınız? Ermenistan çekilirse Azeri topraklarından. Çekilmiyor. O zaman nasıl çözeceksiniz? Ermenilerle imzaladıkları protokolleri meclise getiremediler. Kıbrıs meselesi. Kaç yıldır sürüyor ve karşı taraf çözüme yanaşmadığı için çözülemiyor. Nasıl sıfır sorun yapacaksınız? Ege’de Yunanistan’ın 70 yıldır geri adım atmadığı politikaları var. Hukuka aykırı, her şeye aykırı. Yunanistan 6 millik kara sularına rağmen 10 mil hava sahası savunuyor. Kıta sahanlığı, adaların silahsızlandırılması, Ege’de deniz sınırlarının tespiti, sahipsiz adalar, vs. pek çok sorunumuz var. Bunların hiçbirini Türkiye tek başına çözemez. Bu sıkıntılar varken sıfır sorunu nerden çıkartabiliyorsunuz? Dışişleri Bakanı bunu ideal olarak gösterdik hedef olarak diyor. Bunlarla halkın önüne çıkılmaz.</p>
<p>1923 yılında cumhuriyeti kurduğumuz zaman dünyada başkanlık sistemine sahip olan ülkeler vardı. Bunların başında ABD geliyordu. Atatürk başkanlık sistemini bilmediği için mi parlamenter sistemi önerdi? tam tersine parlamenter sistemin halkın iradesinin daha iyi şekilde temsil edileceği bir sistem olduğu için parlamenter rejimi kurdu. Parlamenter sistemde cumhuriyetten beri meclisin ağırlığı var. Cumhurbaşkanının sınırlı yetkileri var. Esas güç mecliste. Meclisin içinden çıkan hükümettedir. Siz bu sistemden rahatsızsınız. İktidar olmak yetmiyor Türkiye’de her şeyi ele geçirmek istiyorlar. Başkanlık sistemi ile daha rahat yapacaklar bunu. Bütün güç başkanın elinde olacak. Adı konmamış padişahlık.  Meclisin, Bakanlar Kurulu’nun, başbakanın etkinliği kalmıyor. Cumhurbaşkanı ne derse o oluyor. Dış politikayı Fransa’da yarı başkanlık sisteminde cumhurbaşkanı belirliyor. De Gaulle 5. cumhuriyet ile yarı başkanlık sistemine geçildi. Oradaki 16. maddeye göre cumhurbaşkanının istediği zaman meclisi feshetme yetkisi var. Ülkeyi kararnamelerle yönetebilir.  Yani parlamenter sistem sizi neden rahatsız ediyor. Amerikan sistemi diyorlar. Amerikan sisteminde meclisin yetkisi sınırlı. Hükümet başkan tarafından seçiliyor. Onlara sekreter deniyor. Başkan istediği adamı bakan yapıyor. Başkana bağlı hükümet. Bu Türkiye’nin siyasi geleneklerine uymayan bir sistemdir. Bakanları dışarıdan seçiyor. İstediğini bakan yapıyor. Amerika vaktiyle ayrı devletçikler olarak kurulduğu için federal sistem var. Her eyaletin kendi anayasası var. ABD, Türkiye’ye hiçbir şekilde örnek olarak gösterilemez. Amerikan sistemini Türkiye’ye uygulayın dağılma sürecine gider. Başbakan bu konuları kime danışıyor? Mecliste hiç konuşulmadan, barolarda konuşulmadan geliştirilen bir sistem olabilir mi? Gözler Osmanlı sistemine çevrilmiş. Osmanlı son dönem gibi bir akıbete gidilecek. 19.yy başından itibaren reformlar ve bunlara karşı ayaklanmalarla geçiyor dönem. Bunları mı, Kanuni dönemini mi istiyorsunuz?</p>
<p>Resmin bütününü görmek lazım. SSCB yıkılmasından sonra doğu Avrupa ülkeleri birer birer demokrasiye geçtiler. Macaristan ile başladı devam etti. Onlar geçerken batı ülkeleri de onları desteklediler. İki tane radyo vardı Avrupa’da ve ikisi sadece bu demokrasiye geçmeyi destekleyecek yayınlar yaptılar. Ben o yıllarda Çekoslovakya’da görev yaptım ve yakından gördüm. Sonra Latin Amerika demokrasiye geçi. Evvelce koyu diktatörlükler altında yaşıyordu. Derken Uzak Doğu ülkeleri sonra da Afrika ülkeleri. İstisnası Orta Doğu ülkeleri. Fas’tan Afganistan’a kadar olan ülkede demokratikleşme hareketi göremedik. Tek bir devlet gerçek demokrasi haline gelemedi. Acaba neden büyük devletler bu bölgelerdeki petrol ve doğal gaz kaynaklarını ve bölgenin stratejik özellikleri, Süveyş kanalı gibi dikkate alarak bu bölgelerde kendilerine yakın olacak, işbirliği yapacak yönetimleri tercih ettiler. O ülkenin halkına kendi ulusal çıkarlarına hizmet edecek yönetimler olsunlar demediler de, enerji çıkarlarına zarar vermeyecek hükümetler olsun diye düşündüler, onları desteklediler. İşin diğer boyutu, başından itibaren demokratikleşme cereyanı başlamıştı. 1953 yılında Musaddık İran Parlamentosu’nda beni başbakan seçerseniz İran petrollerini millileştireceğim dedi. Seçildi. Şah Tahran’dan kaçtı. Petrol çıkarlarını kaybeden büyük devletler Musaddık’ı devirebilmek için komplo yaptılar. Roosevelt’in torununa verdiler bu görevi. Bu plan için Kıbrıs’a yerleşti, hazırlandı, İran’a geçti ve İran’da Musaddık’ı destekleyen halkı kışkırttı. Sonun da büyük bir halk ayaklanması düzenlediler. Şah geri döndü. Zahidi başbakan oldu ve petrollerin Amerikalılara ve İngilizlere verilmesini kabul etti. Oysa İran o sırada demokrasiye geçebilseydi cumhuriyet gelecekti ve hem İran’ın hem Orta Doğu’nun kaderi değişecekti. Buna izin vermediler. Ondan sonra hiçbir ülkede özgürlükçü akımlara tahammül edemediler. Nasır Mısır menfaatleri için Süveyş Kanalı’nı millileştirdiği zaman muazzam bir tepki gösterdiler, askeri harekat yaptılar İngilizler, Fransızlar ve İsrailliler. ABD baktı ki fazla ileri gidiliyor, baskı ile onları geri çekti. Yani özgürlükçü akımlara bölgede fırsat verilmedi. Artık bu devletlerin halkları da dünyadaki bu akımları görüyorlar. Tabanda bir patlama yaratıyor. halkın özlemleri. Tunus’ta patladı önce, sonra Mısır’a sıçradı. Arkadan Ürdün, Yemen. yarın nereye gidecek belli değil. Buna domino teorisi diyorlar. Halkı Müslüman olan ülkelerde Türkiye hariç hiçbiri laik değildir. Halkı Müslüman olan bir ülkede laiklik olmadan gerçek demokrasi olmuyor. Türkiye’nin demokrasiye geçmesini nedenlerinden biri laikliği kabul etmiş olmasıdır. Din kuralları ile çağdaş demokrasi kuralları bağdaşmaz. Kadın erkek eşitliği mesela. Allah ile kul arasında görecek ama devlet işlerini yürütürken ele almayacaksınız. bu ülkelerde iyi teşkilatlanmış aşırı dinci örgütler var. Mısır’da Müslüman Kardeşler. Filistin’de Gazze bölgesinde bu Müslüman Kardeşlerin uzantısı olan HAMAS var. Sudan’da var. Lübnan’da Hizbullah örgütü var. İran’ın yapısını biliyoruz zaten koyu bir din devleti. Halktan gelen bu akımlar köklü değişikliklere yol açar mı bunu göreceğiz. Tunus’ta büyük ölçüde başarıldı. Mısır’da kısmi bir başarı var. Mübarek’in aday olmayacağım diye şahsi teminatı dışında bir güvence var mı? Halk tatmin oldu mu? Olmadı. Hüsnü Mübarek gibi başka lider gelirse ne olacak? Çoğunluk hemen sonuç almak istiyor. Diğer ülkeler endişeli. Büyük devletler ne yapacak? Şimdiye kadar otoriter rejimlerle işbirliği yapmış devletler ne yapacak? O ülkelerin halklarının aynı Doğu Avrupa ülkelerinin halkları gibi kendi kaderlerine sahip çıkmalarına razı olacak mısınız, olmayacak mısınız? Eğer olmazsanız demek ki siz çeşitli formüler altında gene baskıcı rejimlere, devletlerle birlikte yaşamak isteyeceksiniz. Türkiye laikliği kabul etmiş tek Müslüman devlet olarak bölgede demokrasiye geçmiş ilk ve tek ülke alarak nasıl bir tavır alacak? Ben sayın Başbakanın ve Dışişleri Bakanının da demokrasiden bahsettiklerini hiç duymadım. şimdi şimdi söylüyorlar. Bu hükümetin bölgenin demokratikleşmesi için bir gayret sarf ettiğini ben görmedim. Demokratikleşirse bölgede ne sağlanır? 1. Bölgede yaşayan insanların, özgürlüğü, hakları, çıkarları sağlanır, aynı zamanda demokrasinin bölgeye yayılması barışı getirir. Çünkü dünya tarihinde demokratik ülkeler arasında bir savaş hiç yaşanmamış. Demokrasi barışın sigortasıdır. Demokrasi özgür basının olduğu rejimdir. O bakımdan demokrasi denetim rejimidir, hükümetleri maceralardan alıkoyan bir sistemdir. Şimdiye kadar bu iktidar batının çağdaş değerler sisteminden uzaklaşıp ekseni kaydırarak bir Orta Doğu ülkesi olmaya yöneldi. Demokrasi, İnsan hakları, kadın-erkek eşitliği, çağdaş yaşam, laiklik, basın özgürlüğü var.  Uluslararası kuruluşların yayınladıkları endekslerde baktığınız zaman dünya içinde 28 demokrasi var diyorlar Türkiye bunların içinde yok. 50 civarında arızalı rejimler var Türkiye bunların içinde de yok. Karma rejimler var, totaliter ülkelerle ile demokratik ülkeler arasında, Türkiye bunların içinde. Dünya ülkeleri arasında Türkiye 8. sıradadır. Üzüntü verici bir şey bu. basın özgürlüğü ile ilgili Freedom House’un değerlendirmeleri var Türkiye 106.sırada. Sınır tanımayan gazeteciler örgütüne göre Türkiye 132. sırada. Kadın-erkek eşitliğinde Türkiye sürekli geriye gidiyor son yıllarda. 3-4 sene önce 95. sıradaydı sonra 115. sıraya düştü. Son olarak ise 129. sırada. İran ile Suudi Arabistan arasında yer alıyor. yargı bağımsızlığında tüm çağdaş ülkelerin arkasında geliyor Türkiye. Bu kadar geriye giden bir ülke demokrasi açısından Orta Doğu ülkelerine örnek olabilir mi? Siz halkın sesine, protestosuna kulak veriyor musunuz? Daha dün torba kanunu protesto eden insanların üstüne biber gazı sıkıyorsunuz, milletvekilleri de onlarla beraber, onlara da sıkıyorsunuz. Stadyumda millet başbakanı ıslıkladı diye soruşturmalar açılıyor. Hangi demokratik ülkede olmuş bu? Var mı? Yok. Birçok gazeteci hapiste. 100.000‘den fazla insanın telefonunu dinliyorsunuz. Herkes darbecidir. Böyle bir ülke sıkıntı içinde iken, bölge ülkelerine nasıl örnek olacak? Atatürk’ü Şah ziyaret ediyor ve yapılanları görüp hayran oluyor. Biz de yapmak istiyoruz nasıl başlayacağız diyor? Halkın iradesi ile başlayacaksınız. Biz ilk önce meclisi kurduk diyor Atatürk. Söz veriyorum buna yapacağım diyor Şah. Bir süre sonra mesaj gönderiyor ben size verdiğim sözü unutmadım ama burada softalar var bana engel oluyorlar. Önce oğlumu eğitime göndereceğim o yapacak bunları diyor. Oğlunun ne yaptığını gördük. Afgan Kralı geliyor çok etkilendim ben de Afganistan’ı çağdaş bir ülke yapmak istiyorum diyor. Atatürk zamanından beri Afganistan’a öğretmenler, uzmanlar gönderiliyor, oralarda çağdaşlık sembolü oluyor. Bir o günkü bir de bugünkü Türkiye’ye bakın. Onun için Türkiye’de başka bir devlet anlayışının egemen olması lazım. O da Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet doğrultusunda olabilir. Halkın çoğunluğunun bu doğrultuda bir tercih yapması lazım. Osmanlının son zamanlarında bir filozof Sakallı Celal demiş ki Türkiye garptan şarka doğru giden bir gemidir. Üzerinde bazıları garba doğru koşarlar. Atatürk bu geminin yönünü değiştirdi. Ama üzerinde daima doğuya doğru koşmak isteyenler oldu. Son 8 yıldır doğuya doğru koşanlar geminin kaptan köşkünü ele geçirdiler. Türk halkının elindeki şans seçimlerdir. 60 yıldan beri bu şansı elimizde tutuyoruz. Halk bu altın anahtarı kullanırsa Türkiye’nin yöne yine çağdaş ülkelerde olacaktır.</p>
<p>Bunun ekonomideki anlamı ne? Türkiye çok büyük ve zengin bir ülkedir başından itibaren, Tesisler, fabrikalar, demiryolları, madenler&#8230; Bu servetin sonucunda Türkiye GSMH ile dünyada 16. sıradayız. Buna karşılık bireysel refahta 63.sıradan 80. sıraya düştük. Niye böyle? Biz zengin bir ülkenin fakir çocukları olduk. Ülkenin kötü yönetilmesi neden oldu. Başka izahı yok. Her şeyimiz var, doğal kaynaklarımız var, tarımımız zengin. Adil bir gelir dağılımı yok. Zenginler daha zengin, fakirler daha fakir hale gelmiş. 15 milyon insanımız İspanya’nın hayat düzeyinde yaşıyor. En fakir 15 milyon insanımız da Fas’ın düzeyinde yaşıyor. Halkın %20’si milli gelirin yarınını alıyor. En fakir %20’si de %5‘ini alıyor. İşte Türkiye bunu düzeltmek zorunda. Normal bir hayat düzeyi için biz aile sigortası diyoruz, çeşitli sosyal projeler geliştiriyoruz. Türkiye zengin bir ülke, demokrasiye herkesten önce geçmiş bir ülke, Fransa’dan 11 sene önce kadınlara seçme-seçilme hakkı vermiş bir ülkenin geldiği duruma bakın.  Demokrasiyi yaşatmak zorundayız. Türk halkı ülkemizi bu selamete ulaştıracaktır. Gerçekten bir demokrasi haline getirecektir.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2793/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in ART TV&#8217;ye Verdiği Mülakat-29 Aralık 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2011 12:17:41 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2762</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat
29 Aralık 2010
Evet, yabancılar böyle durumlarda, akşam yemeğinden sonra günaydın derler. Günaydın demekte biraz geç kalmış, akşam yemeğine kadar beklemiş sayın başbakan.  Bunu ilk başında söyleyecekti. Açılım fiyaskosunun sonuçlarını gördükten sonra zannediyorum ki yaptığı yanlışları anlamıştır. En azından biz öyle anlamak istiyoruz. Biz öyle değerlendirmek istiyoruz.  Terör [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat<br />
29 Aralık 2010<br />
Evet, yabancılar böyle durumlarda, akşam yemeğinden sonra günaydın derler. Günaydın demekte biraz geç kalmış, akşam yemeğine kadar beklemiş sayın başbakan.  Bunu ilk başında söyleyecekti. Açılım fiyaskosunun sonuçlarını gördükten sonra zannediyorum ki yaptığı yanlışları anlamıştır. En azından biz öyle anlamak istiyoruz. Biz öyle değerlendirmek istiyoruz.  Terör ile pazarlık edilemeyeceğini biz kendilerine söylemiştik. Elinden silah bırakmayan bir terör örgütü ile müzakere edilmez mücadele edilir demiştik. O ise Habur’da örneğini gördüğümüz gibi müzakere yoluyla bu işi çözebileceğini zannetti.  İmralı ile müzakere edecek sonra Kandil ile dolaylı temaslar yapacak ve böylelikle bu meseleyi çözecek zehabına kapıldı. Bunun iki yorumu olabilir. Bir tanesi şudur, bu yöntemle gittiği takdirde karşı taraftan ne kadar büyük bir fatura çıkarılacağını gördü. Silahı bırakmak için kendinden istenilen hususların hükümetin hiçbir zaman gerçekleştirmeye cesaret edemeyeceği, halkın hiçbir zaman kabul edemeyeceği şeyler olduğunu gördü. Açıkça söylediler, kamuoyuna da açıkladılar.  Ayrı bayrak diyor, ayrı silahlı ordu, ayrı ekonomi diyor. Ne kaldı geriye? Yani bağımsız bir devlet kuracağız da diyor adını koymadık. Yani bunun ötesinde ne kalıyor geriye? Osmanlı devrinde bir devlet kurmak için bir hutbe okutmak ve sikke kestirmek vardı. Şimdi bir onlar kaldı. Hükümet şunu anladı ki; yani taviz vererek bu işi çözemezsiniz. Karşınızdaki insanların eli tetikte olacak ve tehdit edecek. Hükümet silah baskısı altında taviz vermeye zorlandı. Başlangıçta bu meseleyi çözebileceklerini düşündüler, fakat öyle anlaşılıyor ki yaşanan gelişmeler bunun kolay olamayacağını da gösterdi. Halkın kabul edemeyeceği unsurlar olduğunu gördüler. Şimdi söylemini başbakan tamamen değiştiriyor. Bizim bir yıl önce, iki yıl önce söylediğimiz sözleri şimdi kendi düşüncesiymiş gibi ifade ediyor.  Biz o zaman söylediğimiz zaman bize karşı çıkıyorlardı. Sizin bu açılım yöntemiyle bir yere gidemez Türkiye dediğimiz zaman tepki gösteriyorlardı. Şimdi gördüler. Bu birinci yorum.<br />
İkinci yorum bu kadar iyimser değil. Gene de aynı yolun yolcusudur, gene de vazgeçecek değildir, gene de teröre taviz vererek gitme politikasından ayrılmayı düşünmüyordur, gene bu açılım politikasını sürdürmeyi tasarlamaktadır, İçişleri Bakanının bazı söylemleri aynı politikanın devam edeceğine işaret veriyor. Fakat yaklaşan seçimler var. Yaklaşan seçimlerde bu söylemi sürdürürse oy kaybına uğrayacağını düşünüyor. Seçim düşüncesi ile gerçek niyetlerini görüşlerini biraz saklayarak, halkın duyarlı olduğu konuları, milli konuları, ulusal çıkarlar konularını,  terörle mücadele temalarını ön plana çıkararak seçimde oy kazanmaya çalışıyor. Bir yorum da budur. Hangisi bunların doğrudur? Bunu göreceğiz, seçimden sonra nasıl bir tablo ortaya çıkacak. Bir de diyoruz ki bir kere daha AKP iktidar olmayacaktır. Fakat es kaza iktidar olursa ve daha önce izlediği açılım politikasını sürdürürse o zaman herkes anlayacak ki şimdi bugün başbakanın söylediği sözler bir seçim manevrasıdır. Şunu iyi görmek lazım, bu konu artık çok ciddi bir boyut kazanmıştır. Türkiye bir yol ayrımındadır ve karar vermek zorundadır. Vereceği karar da bence silahı bırakmayan terör ile müzakere yöntemiyle bir çözüme ulaşılamayacağıdır. Hep demokratikleşmeden bahsediliyor. Değil mi? Bazıları mecliste kürsüye çıkıyorlar, demokratikleşmenin icabıdır, demokrasi için falan, ama niçin bu istediğiniz çözümleri silah zoruyla dayatıyorsunuz? Niçin silahların susmasını önermiyorsunuz? Baltaların gömülmesini istemiyorsunuz?  Başka ülkelerde olduğu gibi yapılmasını niçin istemiyorsunuz? İngiltere’de mesela 2005 yılında IRA örgütü silahları kesinlikle bıraktı, tarafsız bir kuruluşa teslim etti. Ondan sonra çözüm yoluna girdi bu iş. Niçin onu istemiyorsunuz? Sizin istediğiniz model başka. Siz bir taraftan demokratik model gibi ortaya koyuyorsunuz istediklerinizi ama diğer taraftan da silahı elinde tutuyorsunuz. Silahı elinde tutanların gölgesinde konuşuyorsunuz. Yanlış olan budur. Siz silahın ancak kesinlikle bırakılması halinde çözülebilecek olan sorunları, ele alınabilecek sorunları silah eldeyken yaptırmak istiyorsunuz. Yani Türk hükümetini silah zoruyla sizin istediğiniz çizgiye getirmek istiyorsunuz. Şimdi başbakan artık ya bunun sonunun gelmediğini gördü demin dediğimiz gibi, buna bir tepki göstermek ihtiyacını duydu, bir hizaya gelin mesajını verme ihtiyacını duydu veya şimdiye kadar izlediği politikayı gene de sürdürecektir demin dediğimiz gibi. Ama yaklaşan seçimlerde farklı bir üslup,  farklı bir dil kullanarak daha çok oy alacağını düşündüğü için böyle bir yaklaşım sergiliyor. Hangisi doğrudur? Bunu yakında göreceğiz.</p>
<p>Şimdi önce şunu söyleyeyim, CHP öteden beri ayrıştırıcı değil, bütünleştirici politikalar izliyor. Bizim programımızı okursanız; burada bunun işaretlerini çok açık şekilde görebilirsiniz. Yalnız burada şunu söylemek lazım terör olsa da olmasa da bizim burada yapmamız gerekenler var. O bölgeyi ben çok etraflı bir şekilde gördüm, gezdim, sorunları gördüm, insanlarla da konuştum. Yani gerçekten oradaki insanların bugün yaşadığı hayat yaşanır bir hayat değildir. Bunu mutlaka düzeltmemiz lazım. Alt yapı eksiktir, bozuktur, eğitim düzeyi çok düşüktür, sağlık hizmetleri yetersizdir, aylarca kışın kardan yollar kapanıyor falan, kar bir tek Türkiye’ye mi yağıyor? Niçin gerekli tedbirleri alamıyorsunuz? Ortalama hayat ömrü, ortalama yaşam beklentisi güneydoğuda, batı illerimizden 15-16 yıl daha geridedir. Bunlar utanç meselesi. Terör olsa da olmasa da bu konuları mutlaka halledeceksiniz. Yalnız şurasını da görmek lazım. Bu konuda hükümeti eleştirirken insaf ölçüsünü de kaybetmememiz lazım. Terörün hüküm sürdüğü bir bölgede, terörün baskı altına aldığı bir bölgede yapılması zor işler de vardır. O bakımdan önce terör baskısından kurtaracaksınız o bölgeyi. Vatandaşlar gerçek anlamda özgür olacak. Feodal düzenden kurtaracaksınız. Yani ülkenin batısında, İzmir’de, Muğla’da, Kayseri’de Konya’da insanlar ne kadar güvenlik içinde, özgürlük içinde yaşıyorlarsa, özgürlük içinde oy kullanıyorlarsa çalışıyorlarsa, güneydoğuda da öyle olacak. Bunu nasıl yapacaksınız? Terörü bitirerek. Terörü nasıl bitireceksiniz? Kuzey Irak’taki durumu tasfiye ederek. Bunu defalarca söyledik hükümet bunu duymazlıktan geliyor. Niçin? Çünkü bazı büyük devletler sizin bunu yapmanızı istemiyorlar. Bunu mecliste de açıkladık. Ne kendileri orada askerleri olmasına rağmen oradaki terörü bertaraf ediyor, ne Irak hükümetine bunu yaptırıyor, ne Barzani’ye yaptırıyor, ne de Türkiye’nin yapmasına izin veriyor. Ne demek bu? Demek ki oradaki PKK varlığının sürdürülmesini kendi çıkarlarına uygun görüyorlar. Niçin? İran’a karşı kullanırız diye mi, başka sebebi mi var, o yolla Kuzey Irak’taki Kürtleri daha bir etki altına alabileceklerini mi düşünüyorlar? Bu onların politikası. Ama bizim politikamız değil. Bizim politikamız hemen bu sınırımızın dibindeki, bu terör örgütünün tasfiyesini gerektiriyor. Orada terör örgütü kalmazsa buradaki vatandaş da rahat edecek. Nasıl Suriye’de terör örgütü tasfiye edildikten sonra Suriye sınırına yakın bölgelerimiz bir rahat nefes aldılar? Bu bölgeden terör tasfiye edilirse, Hakkâri’de, Şırnak’ta, Van’da, Bitlis’te vs. oturan insanlarımız derin bir nefes alacak ve özgürlük hissedecekler.  Yani hükümetin birinci görevi bu. Bundan kaçınıyor hep. Biz bunları söylediğimiz zaman büyük bir rahatsızlık duyuyorlar,  altından kalkamıyorlar, cevap veremiyorlar. Ben bir sene önce mecliste bunun konuşmasını yaptığım zaman 10 Kasım’da çok rahatsız oldular, altından kalkamadılar, cevap veremediler. Sayın Baykal da konuştu, söyledi. Cevap veremediler. Çünkü burada izahı yok. Bunun izahı şu, büyük bir devlet bizim bunu tasfiye etmemizi istemiyor. Bizim de o büyük devlete karşı çıkacak gücümüz yok, bunun Türkçe tercümesi bu. Böyle olmayınca o zaman, o varlıkla yan yana yaşayacaksınız. O varlık da size diyor ki; benim istediğim siyasi koşulları kabul edeceksiniz, elimde silahı tutmaya devam ediyorum, istediğim zaman istediğim şehrinde Türkiye’nin operasyon yapabilirim, eğer yapmamı istemiyorsanız size bir süre veriyorum. Bu süre içinde benim istediğim koşulları yerine getireceksiniz. Bu tavizleri vereceksiniz. Efendim, icabında anayasanızı değiştireceksiniz. Özerklik kabul edeceksiniz bu bölge için. Çifte dili kabul edeceksiniz. Ayrı bir ordu kurmamıza razı olacaksınız. Ayrı bir ekonomi kurmamıza, oranın kaynaklarını kendimiz için işletmemize, iki bayrak olmasına, hepsine razı göstereceksiniz. Şimdi Türkiye böyle bir ikilemle karşı karşıya. Niçin? Çünkü esas atması gereken adımı bu hükümet 8 yıldır atamadığı için. Meclisten aldığı yetkiyi kullanamadığı için. Büyük bir devlete yaptığı işin yanlış olduğunu anlatamadığı için. İktidarda kalmak için o büyük devletin himayesine ihtiyaç duyduğu için. Bütün bunları biz defalarca söylüyoruz. Cevap? Cevap yok. Bir iktidar temsilcisi kalkıp da bize cevap verebiliyor mu? Niçin Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye edemiyorsunuz? Gücünüz mü yok? Hukuk mu sizden yana değil? Millet mi desteklemiyor? Mecliste mi size itiraz ediyoruz? Meclisten yetki de aldınız nedir gerekçeniz? Niçin yapamıyorsunuz bunu? Bir kere yaptılar bunu 8 yılda 7 günlük bir kara operasyonu yaptılar. Ondan sonra Amerikan Savunma Bakanı demeç veriyor, diyor ki; derhal birliklerinizi geri çekin yoksa size hava istihbaratını keseriz. Bu ne demektir? Sizi tehdit ediyor? Sizin buna tepkiniz ne? Tepkiniz yok. Biz zaten dönecektik. Peki, dönecektiniz, gitmeyecek miydiniz bir daha? Bitti mi terör? Onun için mi bir daha gitmiyorsunuz o tarihten beri?  Nedir izahınız? İşte zayıf hükümetlerin ülkeyi getirdikleri nokta bu noktadır.<br />
Şimdi bir kere hükümetin devlet görevlilerini kullanarak İmralı ile görüşmesi bir zaaf alametidir. Yani bunun bir tek izahı var. Siz terörü bitirmek için terör liderinden medet umuyorsunuz. O olmasa, o size katkı sağlamasa, bunu yapamayacağınızı düşünüyorsunuz. Yoksa ne işi var devlet görevlilerinin İmralı’da? Başka ülkeler Carlos ile hapishanede müzakere mi ediyor? Mesela. Baider Mainhoff liderleri ile Almanlar pazarlık mı etti hapishanede? Şimdi burada bir zaafınız var. Niçin siz yapıyorsunuz bunu? Çünkü demin söylediğimiz gibi siz hükümet olarak elinizdeki gücü Kuzey Irak’ta kullanma kabiliyetine sahip değilsiniz. Terörü bitirmek için de terörün liderlerinden medet umuyorsunuz. Terörün lideri de size süre veriyor, bunun adı ultimatomdur. Siz belli bir talepte bulunmuşsanız ve tarih koymuşsanız bunun adı ultimatomdur. İmralı’dan ultimatom veriyor. Efendim seçimlere kadar da müsaade etmem. Mart’a kadar yaptın yaptın, yapmadın karışmam ondan sonra ben de mani olamam. Bunun manası silahlı gücü harekete geçiririm başınızın çaresine bakarsınız. Tehdittir bu. Hükümet bunu içine sindiriyor. Bazıları da bütün bu söylemleri demokratikleşmenin doğal süreci içindeki bir aşama gibi görüp, efendim bizim istediğimiz demokratikleşme, birlikte yaşamak istiyoruz, ayrı devlet istemiyoruz, bütün bu söylediklerimiz bir fikirdir, kâğıda dökülmüştür ama henüz kimseyi bağlamaz diyerek, aba altından sopa gösteriyor. Yani benim taleplerim bunlardır. Ben bunları sana demokrasi içinde sunuyorum ama bilesin ki yapmazsan öbür elimde de silah var. Bu silahı savunanların siyasi temsilcileri de mecliste hükümete bunu demokratikleşme adı altında dayatmaya çalışıyorlar. Bir taraftan İmralı bir taraftan meclis. Peki, hükümet buna karşı kime dayanacak? Halka dayanacak. Bu gerçeği halka anlattığınız zaman halktan her desteği sağlarsınız, muhalefetten de sağlarsınız, meclisin çok büyük çoğunluğundan da sağlarsınız, herkesten sağlarsınız. Sizden milletin istediği ne? Ülkeyi tehdit eden bu terörü bitirin. Dünya barış endeksi var. Çeşitli ülkelerin vatandaşlarının ne kadar barış, huzur içinde yaşadıklarını gösteriyor. Türkiye kaçıncı biliyor musunuz dünyada? Türkiye tam 122.sırada geliyor. Dünya barış endeksinde. Yani siz dünyanın en güçlü ordularından birine sahip olacaksınız ama bu orduyu da değerlendirerek ülkenin içinde tam barışı sağlayamayacaksınız. Niçin? Çünkü siyasi cesaretiniz yok bir, ikincisi bazı ülkeler size karşı terörün sürdürülmesini menfaatlerine uygun görüyorlar. Bunun başka bir izahı olamaz. Biz bunu mecliste anlattık. Çıkın itiraz edin. Söyleyin aksini hayır öyle değildir deyin. Biz Amerika’yı ikna ettik, Amerika itiraz etmiyor bizim kuzey Irak’a operasyon yapmamıza deyin. Irak hükümetini ikna ettik, bir hafta içinde bir operasyon yapıp temizleyecekler o bölgeyi deyin. Barzani askeri harekât yapacak, deyin. Hiçbirini diyemiyorsunuz çünkü hiçbiri gerçek değil ve siz bunu bir de başarılı politika olarak anlatıyorsunuz. Biz bütün bunları efendim, çok başarılı bir dış politikanın sonucu olarak elde ettik diyorsunuz. Neyi elde ettiniz? Vatandaşın can güvenliği yok. Bölge insanı terörün baskısı altında. Kendiniz diyorsunuz ki güneydoğuda seçimler demokratik olmuyor. Başbakanın sözü bu. Güneydoğuda seçimlerin demokratik olarak yapılamamasının sorumlusu kim? Terörü önleyemeyen hükümettir. Yani muhalefet mi sorumlu güneydoğuda seçimlerin demokratik olmamasından. Ondan sonra çıkıyor, güneydoğuda az oy aldınız, bilmem ne yaptınız? Siz orada özgür ortamda seçim yapılmasını sağlayamayacaksınız. Ondan sonra da yeterince oy almadı diye muhalefeti suçlayacaksınız. Kendi görüşleriniz birbiri ile tutarlı değil.</p>
<p>Bakın somut örnek vereyim. Bu bölgedeki insanların yaşadığı fakirlik, sefalet onların kaderi değil. Ülkenin en zengin kaynakları orada. Siz biliyor musunuz? İran sınırından Şırnak’a kadar olan bölgede,  Hakkâri’de, 16 tane çok değerli nikel maden yatağı var. Bir tanesi çalıştırılabiliyor güç bela. Niye gerisi çalıştırılamıyor? Oradaki insan bundan yararlanacak. Niçin yıllardan beri Yüksekova havaalanını açamıyorsunuz? Niçin Hakkari – Van yolundaki petrol bulunan bölgeyi değerlendiremiyorsunuz? Niçin başka petrol yataklarını kullanamıyorsunuz?  Çünkü terör bakısı var. Hepsi aynı noktaya geliyor. Siz oradaki terörü defedemediğiniz için, terör baskısıyla baş edemediğiniz için memleketi bu hale getirdiniz. Bütün bunların bir tek izahı var, cesaretsizlik. Hükümetin terörle mücadeleye cesareti yok.  Hangi tavizi versek? Hangisi demokratiktir? Bunu yapsak olur mu, şunu yapsak olur mu? Bir de yabancı devletlerin Türkiye’ye dayatmak istedikleri politikaların Türkiye’de sözcüleri var. Her akşam tv’lerde görüyorsunuz. Demokratikleşme adı altında orada neredeyse bağımsız bir devlet kurulması tezini savunuyorlar. Efendim ayrılık olur mu? Ayrılsak nasıl olur? Bunu niye tartışacaksınız? Bu devlet ayrılmak üzerine değil, bütünleşmek üzerine kuruldu. Biz Misak-ı Milli sınırlarını bu kadar yıl koruyabildik, şimdi mi koruyamayacağız? O zamanki imkânsızlıklarımız içinde biz ülkemizin bütünlüğünü koruyabildik. 16 ayaklanma oldu devlete karşı, silahlı ayaklanma. Hepsiyle baş ettik. Bu devletin birliğini koruduk o zamanki çok kısıtlı imkânlarımızla.  Bugün mü koruyamayacağız? O zamanla şimdinin farkı ne? O zaman Türkiye’de devlet adamları vardı. Devlet için gözünü kırpmadan mücadele edebilen devlet adamları vardı. Şimdi ise açılım yapan devlet adamları var. Açılım adı altında her türlü tavizi veren insanlar var. Söylem değiştiriyorlar çok güzel. Üç gün sonra gene eski söylemlerine dönerlerse hiç şaşmayın.  O zaman anlayacaksınız ki bu bir seçim politikasıdır.<br />
Şimdi hükümet kendi kendini başarılı göstermek için olağan üstü bir çaba gösteriyor. Bunu alkışlamaya hazır basında ve kamuoyunda belli çevreler var, onların da pohpohlamasıyla desteğiyle kendini çok başarılı gösteriyor ama diplomaside başarı aldığınız sonuca bağlıdır. Türkiye 2010 yılında hangi meselesini halletti? Mesela Ermenistan ile imzaladığınız protokoller. Ne oldu? Onay için meclise bile getiremediniz. Çünkü Ermenistan sizin beklediğiniz adımları atmadı. O adımları atacağına dair bir garanti vermiş miydi size? Vermemişti. Peki, o zaman niçin imzaladınız bu protokolleri? Dış baskıya dayanamadığınız için. Ermenistan politikası başarılı mı? Bakın, İlham Aliyev’in sözlerine bakın. Yani Türkiye hakkında ne kadar eleştirel konuşuyor, Wikileaks’te çıktı işte. Yani siz Ermenistan ile ilişkileri düzeltemediniz, Azerbaycan ile ilişkileri bozdunuz. Değil mi? Şimdi başka tarafa bakın? Kıbrıs’ta bizim görüşlerimiz doğrultusunda bir adım ilerleme oldu mu? Bir tek devlet çıkıp da Türklerin de burada hakkı var dedi mi? Bir kişiyi ikna edebildiniz mi? Edemediniz.  Patrikhanenin talepleri. Şimdi siz gene geri adım atıyorsunuz, siz taviz vereceğinizi söylüyorsunuz. Oysa bu taleplerin çoğu Lozan’a aykırı. Kuzey Irak’taki konumu anlattık. Siz hangi konuda başarılı oldunuz? Ege meseleleri Yunanistan ile hangi sorunu hallettiniz? Ben geçen gün dışişleri bakanına sordum, mecliste büyük başarılar sağlamanızı beklemiyorduk ama küçük işler yapın. Bakın Rodos’ta, İstanköy’de 3000 soydaşımız var. Bunların çocuklarının gittiği 7 tane okul vardı. Yunanistan yedisini birden kapattı. Siz başarılı dış politikanın mimarı olarak bunlardan bir tanesini açtırabildiniz mi?  Açtıramadınız. İsrail politikası övünmekten başka bir şey yok. Bu politikanın sonucu ne oldu, sizin ‘one minute’ politikanızın? İsrail Güney Kıbrıs ile Doğu Akdeniz’in ekonomik bölgesini paylaşma antlaşması yaptı. Bu Kıbrıs devletini kuran antlaşmalara uygun mu? Değil. Antlaşmalara aykırı bir şekilde Akdeniz’i bölüşüyorlar, yer altı servetlerini bölüşüyorlar. Siz buna sözlü bir tepki gösterdiğiniz zaman, nezaket sınırını aşan bir şekilde İsrailliler, siz karışmayın bizim işimize, size ne oluyor? Bu ne ölçüsüzlüktür, bu ne cürettir diye bir de size laf ediyorlar. Ne oldu? Ne sağladınız? İsrail politikanızın bir sonucu ne? Yunanistan ile İsrail arasında stratejik işbirliği başladı. Siz biliyor musunuz? İsrail uçakları Girit’in üzerinde Yunanlılarla ortak koordine uçuş yapıyorlar. Tatbikat yapıyorlar. Geldiği nokta bu. Başka ne oldu? FKÖ başkanı Mahmut Abbas Güney Kıbrıs’ı ziyaret etti. Kuzeye geçmedi bile. Bunlar şimdi başarımız mı? Bu sene içinde oldu bunlar. AB’de ne oldu? AB’de 18 müzakere başlığına çeşitli ülkeler veya AB konseyi veto kullandı. Şu anda müzakereleri ilerletemiyorsunuz. Üç başlık kaldı görüşeceğimiz, Belçika başkanlığında bir tanesini bile açtıramadınız. Şimdi bunu başarı hanesine mi yazacağız? Ama bakarsanız bizden daha başarılısı yok. Niçin? Çünkü Dışişleri Bakanı çok seyahat ediyor, çok toplantıya gidiyor. Herkesle görüşüyor. Bayan Clinton’a telefon ediyor. Başbakan Obama ile konuşuyor. Peki, bu konuşmalardan sonra ne sonuç alıyorsunuz bir de onu bilelim bakalım. Efendim Ermeni Tasarısını engelledik.  Sizden önce kaç hükümet kaç defa kongreye gelen Ermeni Tasarısını engelledi? Bütün başarınız bundan ibaret mi sizin?<br />
Ama diyelim ki öyle veya böyle. Bunu sizden önceki kaç hükümet yıllardan beri engelliyor. Amerikalılar boyuna demokrasinin kılıcı gibi tepemizde tutuyorlar bu soykırım tasarısını. Bu tasarıyı tamamen gündemden kaldıracak bir girişiminiz var mı sizin? Yok. Bu konuları bizim çok büyük serinkanlılıkla değerlendirmemiz lazım. Bu dış politika propagandaya kurban edilecek bir konu değildir. Propaganda malzemesi yapılmayacak kadar ciddi bir iştir dış politika ve bunun ölçüsü aldığınız sonuçtur. Uçuş milleriniz değil. Her uçuşta mil yazdırıyorsunuz malum, bunları topladığınızda dış politikada başarılısınız değildir. Dış politikada başarı aldığınız sonuçla ölçülür. Efendim ne yaptınız? Mesela Kuzey Irak’taki PKK’yı tasfiye etmek için hangi başarılı sonucu aldınız? Efendim Ermenistan’ın soykırım iddialarından vazgeçilmesi için ne yaptınız? Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından bir köyü, boşaltmasını sağlayabildiniz mi şimdiye kadar? Yapamıyorsunuz. Keşke diyebilseydik ki bugün hükümet dış politikada çok başarılı oldu biz de alkışlıyoruz. Bunlar milli meselelerdir, iç politikaya malzeme yapılmasın biz de yapmıyoruz. Ama en azından bize bir tane başarı örneği gösterin. Bütün AB ile müzakere eden ülkelerin hepsinin vatandaşlarına vizesiz seyahat hakkı tanıdılar. Bir tek Türkiye hariç. 5 senedir müzakere ediyorsunuz, 5 senedir vatandaşlarımızın vizesiz seyahat etmesini sağlayamıyorsunuz. Hala vatandaşlarımız kışın soğuğunda, yazın sıcağında, sabahın altısında konsoloslukların kapısında kuyruk oluyor ve çok kötü muamele görüyor. Bizim vatandaşlarımız bunları hak ediyor mu?<br />
Hükümetin askerlerle ilgili politikası bellidir. Birçok konuda askerleri sorumlu tutuyor. Terörle mücadelede biz askerlere her istediğini verdik diyerek. Yani sonuç alınamadıysa askerler sorumludur. Başka konulardaki beyanlarını, yapılan baskıları, yargı süreçlerinin nasıl işletildiğini biliyoruz. Askeri Şuraya gelince, Askeri Şurada 14 tane asker olması, sayın başbakanın ve milli savunma bakanının, şimdiye kadar Askeri Şura kararıyla, irtica işine karışmış, başka eylemlere karışmış personelin ihracı kararlarına veto koymasını engelledi mi? 14 tane asker var, Başbakan rezerv koyamadı mı? Koydu. Niçin? Çünkü dediler ki bunların yargıya müracaat hakkı yok. Biz bunlar yargıya müracaat edip de haklarını korusunlar diye rezerv koyuyoruz. Peki, ne oldu? Şimdi bu kaldırıldı. Yargıya müracaat edebiliyorlar. Bazıları yargıya müracaat ettiler, Askeri Şura kararlarına karşı ve yargı bunları haklı buldu. O zaman ne dediler? Hükümet ne dedi? Nasıl yaparsınız bunu? Bizim irademizi yargı yoluyla nasıl engellersiniz? Biz de gerekirse ayrı kanun çıkarırız sizi gene Askeri Şurada yaptığımız gibi cezalandıracak yöntemler uygularız. Ne demek oluyor bu? Demek ki sizin amacınız yargıya müracaatı kısıtlayan hükümleri bertaraf etmek değilmiş, değil mi? Şimdi bunları nasıl anlayacaksınız? Demek ki sizin amacınız, istediğiniz gibi hükmetmek. O zaman Askeri Şuraya ne ihtiyaç var? Yani siz hükümet olarak istediğiniz kararı alın, askere tebliğ edin. Askerden de ses çıkmadığı sürece zaten yapacak bir şey yok. Askerden de hükümete bu gibi konulardan itiraz gelmediğine göre o zaman Askeri Şuraya ne ihtiyaç var? Her istediğinizi mademki yaptırabiliyorsunuz, daha ne istiyorsunuz? İstediğinizi açığa alabiliyorsunuz.  Mahkeme kararı alıyor insan sizin açığa alma kararınıza karşı. Vay bu mahkeme kararı geçersizdir.  Ne demek oluyor mahkeme? Biz istediğimiz gibi kanun çıkartırız, istediğimizi yaparız. Bu yani âli kıran baş kesen yaklaşımıdır.  Peki demokrasi ne oluyor? Yargının bağımsızlığı nerede kaldı?  Hukukun üstünlüğü nerde kaldı?  Hukukun üstünlüğü yok, benim üstünlüğüm var. Üstünlerin hukuku diyor, işte üstünlerin hukuku bu. Kendisi seçim kampanyasında hukukun üstünlüğünü sağlayacağız, üstünlerin hukuku olmayacak diyordu. Şimdi olan tam üstünlerin hukukudur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2762/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in Kanal B&#8217;de Hariciye Kliniği Programında Verdiği Mülakat-8 Aralık 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 22 Dec 2010 13:47:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2758</guid>
		<description><![CDATA[Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal B’de Hariciye Kliniği’ne Verdiği Mülakat
8 Aralık 2010
Sunucu: Ortaya çıkan hukuki durum, TSK ile hükümet arasında acaba yeni bir gerilim mi var? sorusunu da birlikte getiren bu gelişmeler, programımızda konuklarımız tarafından yanıtlanacaktır. Konuğumuz Onur Öymen bizlerle beraber ve sorularımızın yanıtlarını kendisinden almaya çalışacağız.  Hoş geldiniz efendim.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: “Bu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bursa Milletvekili Onur Öymen’in Kanal B’de Hariciye Kliniği’ne Verdiği Mülakat<br />
8 Aralık 2010</p>
<p>Sunucu: Ortaya çıkan hukuki durum, TSK ile hükümet arasında acaba yeni bir gerilim mi var? sorusunu da birlikte getiren bu gelişmeler, programımızda konuklarımız tarafından yanıtlanacaktır. Konuğumuz Onur Öymen bizlerle beraber ve sorularımızın yanıtlarını kendisinden almaya çalışacağız.  Hoş geldiniz efendim.</p>
<p>Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.</p>
<p>Sunucu: “Bu tür adımlar atılırken elbette itirazlar yükselecektir ve Türk Silahlı Kuvvetlerine karşı bir sivil darbe yapıldığı söylenecektir. Aslında Türkiye’de bir demokratikleşme süreci yaşıyoruz. İki bakan da kendilerine verilen hakkı yerine getirmiştir.” bu şekilde devam ediyor ama Diyarbakır’dan Şehabettin Bey, bunu bir demokratikleşme sürecindeki adım olarak görüyor. Ama Sayın Erdoğan tarafından, az önce dedi ki; referandum süreci vardı, referandum sürecinde Türkiye’de daha çok demokrasi olacak, daha çok yargı, hukuk, adalet ön plana çıkacak. Olaya siyasi olarak baktığınızda yine TSK üzerinden iktidarın bir mağdur rolünü tekrar oynaması ya da TSK ile bir şekilde gündeme gelerek kamuoyunda puan toplamak gibi bir anlayışı var, yorumlarına ne diyorsunuz?</p>
<p>Onur Öymen: Şimdi bence işin esasına bakmak lazım. Türkiye ya hukuk devletidir, ya değildir. Biz Türkiye’nin hukuk devleti olduğunu savunuyoruz. Eğer Türkiye hukuk devleti ise; herkes, hangi makamda olursa olsun, yargı kararlarına saygı gösterecek. Şimdi bunun başka bir çıkar yolu yok. Anayasamızda bu konuda açık hüküm var. Hükümet dâhil, bakanlar dâhil, meclis dâhil, yargının kendisi dâhil, yargı kararlarına saygı gösterir. Şimdi burada yargının aldığı bir karar var. Hükümet yargının aldığı kararı yok farz ederek; siyasi bir tasarrufla, üç tane yüksek rütbeli, iki generali, bir amirali açığa aldı. Görevinden alındı. Burada demek ki; Askeri İdari Mahkemesinin aldığı kararı yok farz ediyorlar. Şimdi bu ilk defa olmuyor. Hükümet ne zaman bir mahkeme, kendisinin istemediği doğrultuda bir karar alırsa; daima bunu geçersiz kılmak için ya bir kanun çıkartmaya kalkışmıştır, ya bir anayasa çıkartmaya kalkışmıştır, yani hukukun üstünlüğünü içlerine sindiremiyorlar. İşin can alıcı tarafı burasıdır. Hukukun üstünlüğünü içlerine sindiremiyorlar. Mahkeme bir karar almış, birkaç gün sonra da esasa ilişkin bir karar alacak. Yürütmeyi durdurma kararı almış buna bir saygı gösterirsin. Efendim ben mesleki yeteneklerini tartışmaya açıyorum, mesleki açıdan yeterince yeterli bulmuyorum. Bir kere bu incitici, kırıcı bir şey. Şimdi bunun yeri de Askeri Şura. Askeri Şura’da varsa bir bildiğiniz dile getireceksiniz. Diğer katılımcılar, Askeri Şura üyeleri nasıl değerlendiriyor bu subayı? Ona göre orada bir karara varılacak. Şimdi bir de idari karar, efendim kanunen açığa almaya yetkisi var mı, yok mu? Demokrasilerde kanunun verdiği yetkiyi kullanırken; doğru, haklı ve isabetli karar alacaksın. Yani kanun bana bu hakkı verdi, ben bunu keyfi şekilde de kullanırım, dilediğim şekilde de kullanırım, kimse bana bir şey diyemez, bugün bunları görevden alırım, yarın başkasını alırım ve böylelikle demokrasinin temel unsuru olan halka hesap verme zorunluluğundan kaçınmış olursunuz. Yani kim bana karışabilir, yetkileri o veriyor, ben de aldım, kimseye hesap vermek zorunda değilim. Hayır. Halka hesap vermek zorundasınız. Yaptığınız işin doğru olduğunu halka anlatmak, haklı inandırmak zorundasınız. Biz askeri makamlara her türkü baskıyı da yaparız, efendim kozmik odayı da araştırırız, efendim Sayın Başbakan yardımcısına suikast düzenlendiği iddiasıyla ortalığı ayağa da kaldırırız. Sonra hiçbir şey çıkmasa bile ordu töhmet altında bırakılır. Buna benzer kaç tane olay yaşandı. Yani siz ne yapmak istiyorsunuz? Yani siz ordu ile bir iktidar mücadelesi içinde misiniz? Ordu demokrasi çerçevesinde görevini yapacak. Sizde demokrasi çerçevesinde kanunları sayıp, halkı da ikna ederek, makul ölçüde kullanacaksınız. Yani bu böyle olur. Her gün bir makama saldırı, basına saldırı yapacaksınız, basını baskı altına alacaksınız. Bir gün üniversitelere, bir gün yargıya, bir gün muhalefete, bir gün askere. Yani şunu mu kanıtlamak istiyorsunuz? Ben her şeye hâkimim. Ben halktan oy aldığıma göre Türkiye’deki bütün makamlara her şeyi yaparım, kimse de karışamaz, çünkü oy aldım. Bunu söyleyen oldu geçmişte ama demokratik ülkeler değildi onlar. Diktatörlükle yönetilen ama seçimle başa gelen rejimlerde bu oldu. Mademki ben iktidara geldim, oy aldım, her şeyi yaparım. Hitlerin yaptığı bu. Hitler bütün memleketi perişan etti, bütün kurumları perişan etti, yargı dâhil, basın dâhil, bütün yurttaşları, bütün vatandaşları perişan etti, gerekçesi de ben oyla geldim. Yani sizin oyla iktidara gelmeniz yetmiyor. Türkiye bir demokrasi ise; sadece oyla, seçim yaparak yetinemezsiniz. Demokrasinin bütün kurallarını işleteceksiniz. Bunlardan biri kuvvetler ayrımı. Bunlardan biri yargı kararlarına saygı, yargının bağımsızlığı. Türkiye dünyada 54. sırada geliyor yargı bağımsızlığında biliyor musunuz? 53 ülkenin yargısı bizden daha bağımsız. Niçin? Çünkü saygı göstermiyorsunuz. Şimdi bu son olay gerçekten birçok açıdan düşündürücü. Şimdi bunun bir emsal olduğunu düşünün, yarın demek ki bakanlar, herhangi bir kimseye, bir kuruma, halka, kamuoyuna, hesap verme ihtiyacını duymadan benim takdirime göre filanca subay yetersizdir, onu görevden alın diyecek. Her rütbede. Yani bu rütbedekini alan insan, başka rütbedekini alamaz mı? Her rütbede alabilir. Efendim başka ülkelerde olmuyor mu? Yunanistan’da Genel Kurmay Başkanını görevden aldılar. Ama her olayın bir gerekçesi var. O ülkelerde halk, kamuoyu vicdanı, bu olaydan yeterince rahatsız olmadı, pek rahatsız olmadı. Çünkü halkı ikna edecek gerekçeleri vardı. Siz de hangi gerekçeyle bunu yaptınız? Ne anlatacaksınız? Söyleye söyleye üç generalden bir tanesinin yetenekleri hakkında kuşkuları varmış. Askeri Şura’da anlattınız mı bu kuşkularınızı? Ne sonuç çıktı? O zaman niye terfi ettirdiniz? Nasıl oldu da terfi kararı çıktı? O bakımdan hükümetin, bizim grup başkan vekilimiz Kemal Anadol çok haklı olarak buna kuvvetli tepki gösterdi, bu bir sivil darbedir, dedi. Yani biz iktidarın bu gibi keyfi davranışlarını kınıyoruz. Çok yanlış buluyoruz, çok sakıncalı buluyoruz. Türkiye’de demokrasinin işleyişi açısından da çok tehlikeli bir adım olarak görüyoruz.</p>
<p>Evet bence bu son derece rahatsızlık yaratan bir durum. Çünkü silahlı kuvvetlerde esas unsurlardan birisi, paşam daha iyi bilir, disiplindir. Hiyerarşik bir düzen vardır orduda. Her subay üstündeki amirin takdirini kazanmak ister, onun talimatlarını yerine getirmek ister. Şimdi makamlar bireysel olarak bazı subayların mesleki yeteneklerine hüküm verdiklerine göre, yarın acaba başka subaylar da aman bakanlar bizim aleyhimize bir tavır izlemesinler diye yargı içine mi girecekler? Bu ordunun disiplinini bozmaz mı? Silahlı Kuvvetlere hâkim olan üst siyasi makamlardır. Siyasi otoritedir. Hükümettir, cumhurbaşkanıdır. Ama bunun yerleri var. Bunun yerleri Askeri Şura’dır, bunun yerleri MGK’dır, bunun yeri GenelKurmay Başkanı ile Cumhurbaşkanının, Başbakanın yaptığı görüşmelerdir. Pek tabiî ki son söz daima sivil makamın olacaktır, bunda kimse kuşku duymuyor. Ama siz bütün düzeni, hiyerarşiyi, gelenekleri bozarsanız; ordunun yapısına da olumsuz yansımaları olur bunun. Şimdi yine, Paşam da söyledi, kendinden daha kıdemsiz Subaylar bu generalleri yargılıyor. Şimdi bu mantıkla gidersek; Sabih Kanadoğlu hakkında soruşturma açanlar ondan daha kıdemli savcılar mıydı? Türkiye Cumhuriyeti’nin Onursal Başsavcısı, ondan daha yukarı kaç tane makam var? Onun hakkında soruşturmayı açan savcı, onun daha mı üstündeydi, makam olarak, hiyerarşi olarak? Sizin mantığınız sadece askerler için mi geçerli? Siviller için geçerli mi? Kaç tane kıdemli hâkim yargılandı veya hakkında soruşturma açıldı, onlardan daha kıdemsiz savcılar tarafından. O bakımdan bu konularda dikkatli olmak lazım. Devlet geleneklerimizi de tahrip etmeyelim. Hukuk düzenini tahrip etmeyelim, demokrasiyi tahrip etmeyelim ve yargı konusunda vatandaşın kafasında soru işaretleri oluşturmayalım. Siz değil miydiniz, Askeri Şura’nın kararlarının yargıya kapalı olması demokrasiye aykırıdır diye. Bu konuda AİHM’nin kararı var. Bu konu uluslararası hukuka aykırı değildir diye. Buna rağmen anayasa değişikliği yaptırdınız, niçin? Çünkü sizi rahatsız eden bazı görevden almalar olduğu zaman Askeri Şura’da istediniz ki; onlar yargıya gidebilsin. Efendim kim bunlar? Şeriat dolayısıyla, bir takım farklı faaliyetler dolayısıyla, ordudan ihraç edilenler. Onların ihracına hep muhalefet şerhi koymuşlar. Acaba niçin? Yani bunların ihracına karşı olması için mi? Hayır diyorlar, öyle değil. Bunlar yargıya gidemiyorlar diye muhalefet şerhi koyuyor. Şimdi bu yolu açtınız, yargı kararına saygı göstermiyorsunuz. Yani yargı sadece sizin istediğiniz doğrultuda karar verirse makbuldür, yargı sizi rahatsız edecek, sizin istemediğiniz doğrultuda karar verirse ona karşı her türlü idari, siyasi kararı alabilirsiniz. Yargı kararını geçersiz kılabilirsiniz. Şimdi bu anlayış Türkiye’yi demokrasiden uzaklaştıran anlayıştır. Bütün bu anayasal düzenlemeleri yaparken Avrupa normlarına uyacağız dediniz, fakat siz bu adımlarla Avrupa normlarından kendinizi uzaklaştırıyorsunuz. Hukukun üstünlüğüne önce siz saygı göstereceksiniz. Bence bütün olarak bakarsak yalnız bu olayda değil, pek çok olayda görüyoruz ki; hükümet, mademki ben seçimle geldim, diğer demokrasi kurallarına dikkat etmek gibi bir mecburiyetim yok. Başbakanın 23 Nisan töreninde, birkaç saatliğine kendi makamına oturan çocuğa söylediği gibi artık Başbakan oldun, astığın astık, kestiğin kestik diyor. Yani öyle görüyorlar, bu makamları öyle makamlar olarak görüyorlar. Ben ki Başbakanım, ben ki bakanım her şeyi yaparım. Kimseye hesap vermem, halka da vermem. Basın zaten kim oluyor? Efendim diğer sivil toplum örgütleri neymiş? Üniversiteyi sustururum, muhalefeti perişan ederim, niyetleri bu. Ve istiyorlar ki Türkiye’yi dikensiz bir gül bahçesi haline getirelim. Demokrasiyi çok zayıflatan adımlardır bunlar. Bu gidiş devam ederse Türkiye’de demokrasiyi yaşatamayız, önce bir zihniyet değişikliği gerekiyor hükümette. Önce demokrasiye, hukuka saygı gösterin. Kaç tane örneği var? Size kaç tane örnek verebilirim. Mahkeme karar alıyor, hükümet o karara uymamak için, mahkemenin karar alırken dayandığı kanunu değiştiriyor. Aynı davada aynı konuda, beş defa mahkeme karar aldı, beş defa kanun değiştirdiler. Düşünebiliyor musunuz? Sonunda Anayasa Mahkemesine gidildi. Yani bu kadar, yargı kararlarına saygı göstermeyen bir zihniyetle karşı karşıyayız.</p>
<p>Sunucu: Askerlerin beş vakit namaz kılmamasına dair haber, psikolojik savaşın bir devamı mıdır?</p>
<p>Onur Öymen: Yani şimdi, TSK’nın hukuka uygun hareket etmesi herkesin beklentisidir. Böyle askeri vesayet falan diyerek kendilerini küçük duruma düşürüyorlar. Yani siz sekiz yıldır iktidardasınız, askerlerin vesayeti altında mı iktidar yapıyorsunuz? Askerler mi sizi iktidara getirdi? Sizin aldığınız kararlar, askerlerin size zorla aldırdıkları kararlar mı? Bizler mecliste görev yapıyoruz milletvekili olarak. Ben bir tek yasa hatırlamıyorum ki; mecliste askerlerin bize dayatmasıyla alınmış olsun. Böyle bir mekanizma bile yok. Hiç böyle bir telkin bile almadık kimseden. Nasıl oluyor da Türkiye’nin en yüksek makamı Büyük Millet Meclisi, biz bütün kararlarımızı özgür irademizle alıyoruz, başta 1 Mart tezkeresinin reddedilmesi kararı olmak üzere, herkes biliyor ki o sırada askerler farklı bir görüşteydi ama biz meclis olarak başka yönde karar aldık. Bunun çok örneği var. Ama hiç kimse kalkıp da Türkiye’de askeri vesayet var diyemez kolay kolay. Yani o zaman, hem meclisi, hem hükümeti töhmet altında bırakırsınız. Yani askerler istediği için mi biz çeşitli kanunları çıkarıyoruz veya çıkarmıyoruz? Yaptığımız konuşmalar askerler istediği için mi yapılıyor mecliste? Aldığımız kararlar askerler istediği için mi alınıyor mecliste? Eğer öyle değilse; o zaman askeri vesayet lafını nasıl ediyorsunuz? Neye dayanarak söylüyorsunuz? Yani öyle hava yaratılıyor ki; perde arkasında askerler var, ipler askerlerin elinde, asker ne isterse o oluyor Türkiye’de. Ama Türkiye’de demokrasi, sivilleri bu askeri vesayetten kurtaralım, askerlerin siyasi kontrolü olsun, efendim siyasiler üstün olsunlar falan. Böyle tartışma var mı Türkiye’de? Yani ben bilmiyorsam, Sayın Başbakanın kamuoyuna açıklaması lazım. Şimdiye kadar aldığı hangi kararı askerlerin zoruyla aldı, lütfen açıklasın. Yoksa bu askeri vesayet tartışmasını son vermek lazım. Askeri de zor durumda bırakıyor, siyasetçiyi de zor durumda bırakıyor. Yani siyasetçiler vesayet altında hareket eden insan durumuna düşüyor. Bunu ben kendi hesabıma reddediyorum. Ben şimdiye kadar kimseden hiçbir talimat almadım mecliste görevimi yaparken, benim partim de almadı. Başka partilerin de aldığını sanmıyorum. O zaman bize bu vesayet lafını edenler, bize karşı saygılı davranışta bulunmamış oluyorlar. Yani nasıl dersiniz siz, siyasetçiler askeri vesayet altında hareket ediyorlar diye? Efendim biz darbe dönemidir, 12 Mart dönemidir. O gibi dönemlerden bahsetmiyoruz biz. Bugün Türkiye’de vicdan sahibi insan bunu söyleyebilir mi?</p>
<p>Şimdi öyle anlaşılıyor ki; bu hükümetin başarıya çok ihtiyacı var. Zafere çok ihtiyacı var. Ülke de pek çok sıkıntı yaşanıyor, onun için en basit bir olayı bile halka bir zafer olayı gibi anlatmak istiyorlar. Şimdi bu NATO olayında zaferden bahsetmek gayri ciddi bir durumdur. Şunun için; bir kere NATO, Türkiye’nin de üye olduğu ve NATO hakkına sahip bir kuruluştur. Bütün ülkelerin oybirliği ile kararlar alınır. Yalnız Türkiye değil, her ülke istediği her kararı engelleyebilir. Yani bir karar alacakken NATO siz engellemişseniz bu bir zafer değil, bu sizin hakkınızdır. Bunu kaç defa yaptık biz NATO’da. Ben NATO’da daimi temsilci iken; o zaman 19 üye ülkesi vardı NATO’nun. Bundan önceki stratejik konseptte, 1999 Washington Zirvesi’nde bizim sağladığımız bazı haklar vardı. Avantajlar vardı, Avrupa Ordusu ile ilgili olarak, bu hakları Türkiye’nin elinden kısmen almaya çalıştı bazı AB üyesi olan NATO ülkeleri. Onlarla mücadele ettik. İşte bir noktaya geldik, bize akıllarınca bir şeyi kabul ettirmeye çalışacaklar, dediler ki bir tek siz kaldınız burada, bütün ülkeler destekliyor bizi, siz de destekleyin bu işi halledelim. Ben o zaman NATO daimi temsilcisiydim. Dedim ki; NATO’da 18, 1‘den daha büyük değildir. Bütün ilkelerin oyu lazım ve biz onu durdurduk. İstemediğimiz kararın alınmasına mani olduk. Bunu başka ülkeler de yapıyor. Bu bir kahramanlık değil, zafer değil, bir hakkın kullanılması. Kaldı ki bu olayda şöyle bir izlenim elde edilebilir. Daha önce İran’dan ismen tehdit olarak bahsediliyordu, NATO’nun zirve bildirilerinde veya Dışişleri Savunma Bakanları Bildirilerinde, bu defa sokturmadık. Öyle değil, hiçbir kararda füze konusunda bahseden hiçbir kararda İran’dan ismen bahsedilmemiş. Ne 1999 Stratejik Konsept Belgesinde, ne o sıradaki Başkanlık Zirve açıklamasında, ne 2009 yılında füze tehdidinden bahseden paragrafların birinde İran’ın adı geçmiyor. Yani sanki büyük bir kahramanlık yapmışsınız. Şunu deseniz, bunu anlayacağım; yani Türkiye diyor ki efendim İran tehdit değildir. İran’ın tehdit olmadığını kabul ediyor. O zaman NATO’ya bunu kabul ettirebilirseniz, NATO ülkeleri bir karar alır İran’ı tehdit olarak görmüyoruz der. BU o zaman Türkiye’nin NATO ülkelerini ikna ettiği anlamına gelir. Böyle bir durum var mı? Bizden başka bir kişi çıkıp NATO’da biz İran’ı tehdit olarak görmüyoruz diyor mu? Demiyor. Tam tersi bu son zirveye eski Amerikan dışişleri bakanı Albright’ın başkanlığında bir akil adamlar grubu, bizden de bir değerli büyükelçimiz katılmıştı, Ümit Pamir, akil adamlar grubu bu zirveye bir rapor hazırladı bu füze tehdidi konusunda. Orda çok açık bir şekilde yazıyor, diyor ki bu füze tehdidi esas itibariyle İran’dan geliyor. İsmen o raporda. Ortak bildiri değil, karıştırılmasın. O raporda yapılan teknik değerlendirmelerin sonucunda İran bir tehdit unsurudur, diyor, füze konusunda. Şimdi siz kalkıp da kimi ikna edeceksiniz? Amerikan başkanı Obama, defalarca geçen sene İran’ın bu füze tehdidi konusunda, NATO için bir tehdit oluşturduğunu söyledi. NATO gelen sekreteri Rasmussen, bu sene Mart ayında, en son 17 Eylül 2010 tarihinde İran’ın füze tehdidinden bahsetti. İsmen zikrederek. Şimdi bu gerçekler ortadayken siz hangi zaferi kazanmış oldunuz? Eğer başkan Obama’ya, NATO genel sekreterine, diğer NATO ülkelerine İran’ın tehdit olmadığı yolunda bir tez mi kabul ettirdiniz? Değil. Siz kabul ettiniz. Kabul etmek de normaldir, doğruydu. Çünkü NATO ortaklaşa bütün teknik ve askeri araştırmaları yaptıktan sonra bir füze tehdidi vardır ittifaka karşı diye bir ülkeden bahsetmiyoruz, genel olarak bir füze tehdidi vardır diye karar aldıktan sonra, yoktur diyebilir misiniz? Bu kararların alınmasında siz de varsınız, sizin de uzmanlarınız çalışmış. Sizin askeri uzmanlarınız da, siyasi uzmanlarınız da NATO’nun değerlendirmesinde birlikte çalışmışlar. O bakımdan biz NATO’ya bir şeyi zorla kabul ettirdik, zafer kazandık, gibi sözler, bunlar gayriciddî sözler. Bu Türkiye’yi yükseltmiyor. Maalesef Türkiye’nin itibarını azaltıyor. Şimdi burada sorulması gereken başka bir soru var. Can alıcı mesele şu, şimdi bu radarlar bir ülkeye yerleştirilecek, füzeler gemideki bu IAGIS dedikleri sistem çerçevesinde Amerikan gemilerine yerleştirilecek. Bu radarlardan siz karşıdaki füzeleri tespit edeceksiniz, gemilerden ateşlenecek füzelerle de bunları havada vuracaksınız. Sistem bu. Bu sistemin içersinde 26 tane gemi var, amerikan gemsi bu sistemin içinde, 32’ye çıkaracaklar bunu, yeni gemi sipariş edecekler, vs. vs. Şimdi burada bu can alıcı soru şu, bu radarların menzili, füzelerin menzilinden daha uzun. Yani geçen sene Çek Cumhuriyetine bu füze kalkanı projesinde radar bölümü konuşlandırılacağı zaman Ruslar dedi ki; bize karşı bunu konuşlandırıyorsunuz. Amerikalılar dedi ki; hayır size karşı değil, İran’a karşı konuşlandırıyoruz. Demek ki; Çek Cumhuriyetine koyacağınız radarla İran’ı izleyebiliyorsunuz. Peki, o zaman Türkiye’ye bu konuşlandırma ihtiyacı nereden çıkıyor? Yani niçin Türkiye’de bunu konuşlandırıyorsunuz da başka ülkede yapamıyorsunuz? Bakın işin ince tarafı şu, İran ise söz konusu olan açık konuşmak gerekirse; İran’ın elindeki füzelerle sadece Türkiye’yi vurabilirsiniz NATO ülkelerinin sınırına kadar gidiyor. İran’dan Bulgaristan sınırı 2530 km. Bu füzelerin menzili de 2500 km. Yani vursanız vursanız sınırda iki köyü vurursunuz belki o da en iyi ihtimalle. Demek ki Türkiye’yi kapsıyor bu İran füzelerinin menzili. Peki, o zaman siz NATO radarlarını niye Türkiye’ye koyuyorsunuz? İran füzelerinin menzili içinde olan bir ülkeye koyuyorsunuz da menzili dışındaki bir ülkeye niye koymuyorsunuz teknik olarak mümkün olduğu halde?  Bunlara ufuk ötesi radar diyorlar. Yani böyle gözün gördüğü yerin istihbaratını yapmıyor, ufuk ötesi radarlar bunlar. Kıbrıs’a konulan radarlarla mesela Rusya’daki füze denemelerini izleyebiliyorlardı. O bakımdan bizim tartışmamız gereken şey şu, füze kalkanı NATO tarafından kabul edilmiş bir projedir söyleyecek fazla bir laf yok ama radarları niçin siz hedef gördüğünüz İran’ın menzili içindeki bir ülkeye koyacaksınız? Üstelik bu Türkiye’yi hedef haline getirecek, ayrıca Türk &#8211; İran ilişkilerini de bozacak. Niçin bunu başka bir NATO ülkesinden yapamıyorsunuz? Şimdi başbakan doğru bir laf söyledi, iyi bir şey söyledi, şimdi her zaman başbakanın laflarını benimsemeyiz ama bu defa dediği şu, dikkat çeken bir laf söyledi, diyor ki; bu füzelerin Türkiye’ye konuşlandırılması konusunda bir karar alınmadı. Bizim basına bakarsanız sanki karar alındı. Bunu da üstelik bir başarı gibi anlatmaya çalışıyor bazıları. Başbakan karar alınmadı diyor. Karar alınmadı ise bir fırsatımız var. Gideceksiniz NATO’da izah edeceksiniz teknik düzeyde, diyeceksiniz ki;  siz bu radarları niçin madem İran diyorsunuz, niçin İran’ın menzili içindeki bir ülkeye yerleştiriyorsunuz da, onun dışındaki bir NATO ülkesine yerleştirmiyorsunuz. Amerika’nın bu füze kalkanı sisteminde de kullanılan, radarları var Alaska’da. Bunların menzili 3000 mil. 4700-4800 km. Düşünebiliyor musunuz? Şimdi bu kadar menziliz var radarınızda, geliyorsunuz İran’ın dibindeki ülkeye koyuyorsunuz. Niçin? İşte söyleyeceğiniz laf bu sizin. Yani bunu sağlarsanız, o zaman deriz ki başbakanım haklı bir şey söylediniz, doğru bir mücadele verdiniz, başarılı sonuç aldınız bravo. Biz de tebrik ederiz. Ama bunu söyleyebilecek misiniz? Yoksa İran ile Türkiye’nin ilişkilerinin bozulmasına yol açabilecek bir durumu sineye mi çekeceksiniz? Bir de İsrail boyutu var. Bir cümleyle söyleyeyim, şimdi burada esas kuvvetli ihtimal İran’ın bir NATO ülkesine saldırması değil. Bugünkü dünya konjonktüründe beklenen çatışma bu değil. Ama beklenen çatışma şu, İsrail bazı bölge ülkelerindeki nükleer silah üretme faaliyetlerinden rahatsız. Onun için 1982 yılında bir Irak nükleer santralının inşaatını bombardıman etti, tahrip etti. 2007 yılında Suriye’deki benzeri bir santrali hava bombardımanı ile tahrip etti. Şimdi kuvvetli ihtimal İran’da eğer nükleer silah üretecek tesis var ise; bu konuda çok tartışma var, kuvvetli ihtimal İsrail bunu tahrip eder. Bunu tahrip ettiği zaman ne olacak? İran İsrail’e karşı Şahap3 füzelerini kullanacak. O zaman İsrail’i nasıl koruyacaksınız? İsrail’in milli sistemi var mı? var. İsrail’in Arrow sistemleri var. Ama yeterli değil. Şu anda bu füzelerle İsrail’in tamamını koruyamıyorsunuz. Desteğe ihtiyacı var İsrail’in. BBC’de zaten böyle bir yorum getirdi geçenlerde.  Esas düşünce, İran’ın muhtemelen İsrail’e yönelik bir saldırısını havada engellemek. Biz NATO olarak İsrail’i koruyabilir miyiz? Niye koruyalım? Bu öyle değil. Teknik olarak bu İran füzeleri ateşlendiği anda, füzenin dibinde ateşi gördüğünüz anda siz kendi füzelerinizi ateşe geçireceksiniz ki bu füzeyi havada imha edesiniz. Yoksa bakalım nereye gidiyor? Tam İsrail’e varmaya yakın füze ateşliyorsunuz. O zaman isabet şansı az. O ateşlendiği anda da füzenin üzerinde adresi yazmıyor. Ben bu füzeyi şuraya gönderiyorum diye yazmıyor. Size diyebilirler ki füze ateşlendiği anda bir NATO ülkesini vurma ihtimali vardı, Türkiye’yi vurma ihtimali vardı, onun için ateşledik. Bizim bu füze konusunda çok acı bir deneyimimiz var. NATO ile ilgili olarak, onu da anlatmak lazım. Şu anda bizim söyleyeceğimiz en basit, herkesin anlayacağı formül şu; madem ki sizin de onayınızla bir füze kalkanı projesi geliştirildi NATO’da hiç değilse bu sistemin radarlarının Türkiye’de konuşlandırılmasına izin vermeyin ve bu arada da kendi milli füze savar sisteminizi kurun. 2007 yılında başladığınız bu projeyi neden durdurdunuz? Sorumuz bu.</p>
<p>Mutlaka bu konunun TBMM’nde görüşülmesi lazım. Biz bunu defalarca söyledik. Geçen gün Plan Bütçe Komisyonunda Dışişleri Bütçesi görüşülürken ben aynı konuyu Sayın Davutoğlu’na da söyledim ve iki gün önce Meclis Dışişleri Komisyonunda da söyledim. Mutlaka bu konunun mecliste enine boyuna konuşulması lazım. Anayasamıza göre zaten bu konuda meclisin de yetkisi vardır. Şimdi meclise bilgi vereceksiniz birinci unsur bu. İkinci unsur da bu NATO kararlarının alınmasında mutlaka etkili olmak lazım. Bu füze sistemi nasıl çalışacak? Bunun değerlendirilmesi nasıl olacak? Muhtemel tehdit unsurları nelerdir? Buna karşı nasıl tepki gösterilecek? Bunları birlikte NATO içinde kararlaştırmamız lazım. NATO kararlaştırılıyor da bize tebliğ ediyor demek de doğru değil. Askeri komitede de, çeşitli askeri kuruluşlarında da NATO’nun, bizim subaylarımız da var, bütün çalışmalar birlikte yapılıyor. O bakımdan bizim haberimiz yoktu demek doğru değil. Demin söylediğim gibi burada ince nokta şu, Türkiye’yi hedef haline getirmeyeceksiniz. Mutlaka eğer bundan daha iyi bir seçenek varsak ki var, başka bir NATO ülkesine yerleştirilmesi, o zaman neden Türkiye’ye yerleştiriliyor diye soracaksınız? Bizim şu sıralar üzerinde duracağımız en hayati konu budur.</p>
<p>Şimdi bizim geçmişte çok acı tecrübelerimiz oldu. Onu da size söyleyeyim, şimdi NATO’da istemediğiniz bir kararı engelleyebilirsiniz ama istediğiniz bir kararı tek başına çıkaramazsınız. Mesela I.Körfez Savaşı sırasında ırak’tan gelebilecek füze saldırısına karşı Türkiye NATO’dan Patriot füzeleri aldı, geçici olarak. Türkiye’ye bir saldırı olmadı, bunları da kullanmak zorunda kalmadı ama caydırıcı olarak önemli bir rol oynadı. Şimdi II: Körfez Savaşı’nda aynı füzeleri gene istedik biz, bu sefer engel çıktılar. Bazı ülkeler engellemeye kalkıştı. Bu ne demektir? Yani müttefik ülkeye yönelebilecek bir saldırıya karşı kendini korumasını engelliyorsunuz müttefik ülkenin. Bu olacak şey mi? Bunlardan iki tanesini ikna ettik, 1 ülke sonuna kadar direndi. NATO konseyinden biz bu konuda karar çıkaramadık. Ama Savunma Planlama Komitesine üye değildi o ülke, o yüzden o komiteden karar çıkararak son dakika, o füzeleri geçici olarak Türkiye’ye getirebildik. Düşünebiliyor musunuz? Biz nasıl güveneceğiz şimdi? Biz hep işin başka tarafına değiniyoruz bir de şu tarafı var, gerçekten bana bir saldırı olursa Türkiye’ye bu sistemin %100 işleyeceği üzerine bir garanti var mı? Tetikte bizim parmağımız olmayacağına göre. Başbakan kendisi söylüyor. Başlangıçta tetikte bizim parmağımız olacak diyordu şimdi diyor ki düğmeye NATO basacak. Doğrusu da o. Niçin? Çünkü o kadar kısa bir ihbar süresi var ki, NATO konseyinin toplanarak karar alması tartışması, oylaması mümkün değil. Herhangi bir ülkenin karar alması mümkün değil. O zaman önceden NATO konseyinde bir angajman kararı alacak. Yani bu füzeler ne zaman, hangi koşullarda ateşlenir? Bu kararı alıp NATO’nun ilgili komutanlığına yetki verecek. İlgili komutanlık sizin verdiğiniz yetkiye dayanarak düğmeye basacak belli koşullar oluşturulduğunda ama o yetkinin uygulanması konusunda bir garantiniz var mı? İşte size demin örneğini anlattım. Türkiye füze tehdidine maruz bir NATO ülkesi kalkıyor, Türkiye kendini savunmasın diye bu füzelerin verilmesine karşı çıkıyor. Ne yapacaksınız? Bir tanesi bu. Daha önce bir tecrübemiz de var. Küba Krizi sırasında biliyorsunuz o zaman SSCB Küba’ya kendi füzelerini yerleştirmeye kalktı diye, dünya savaşın eşiğine gelmişti. ABD ve SSCB arasında o zaman gizli pazarlık vardı, SSCB’nin bu füzeleri yerleştirmemesi karşılığında, ABD de Türkiye’deki Jüpiter füzelerinin geri çekilmesini kararlaştırdı. Bizim bundan haberimiz bile olmadı. Türkiye’ye Jüpiter füzelerinin çekileceği yolunda haber bile verilmedi, İsmet Paşa’nın o zaman verdiği demeçler var. O bakımdan bu böyle uluslararası denklemlerin ortasındaki bir konudur. Türkiye için çıkar yol, bizim başından beri söylediğimiz bizim kendi milli füzesavar füze sistemimizi kurmamızdır. 2007 yılında bu konuda başlatılmış çalışmalara niçin ara verildi, niçin askıya alındı, niçin Türkiye kendi iradesi dışında bir sistemin işletilmesi noktasına geldi? Bunu sorgulamak lazım. Kendi iradesi dışında derken demin söylediğimle bir çelişki gibi görülmesin, NATO’da tabi ki kararlar beraber alınıyor, ama siz bir kararın uygulanmasında kendinize yönelik bir saldırının, herhangi bir nedenler, herkesin aklında İran var, başka bir ülkeden gelebilecek bir saldırının önlenmesinde NATO’nun mutlaka düğmeye basacağından ne dereceye kadar emin olunabilir? Bunun maalesef acı örnekleri var. Johnson Mektubunu hatırlıyoruz. Başka örnekler de var bizim meslek hayatımızda karşılaştığımız. Onun için milli bir sisteme sahip olmak bizim için en güvenilir durumdur.</p>
<p>1999 NATO-Washington zirvesi sırasında bundan önceki stratejik konsept kararlaştırılırken; biz bunun mücadelesini verdik ve dedik ki ittifaka yönelik tehdit unsurundan bahsederken, 5.madde kapsamında yani, bir üye ülkeye yapılmış saldırının bütün üye ülkelere yapıldığı anlayışını ön plana çıkaran 5. madde çerçevesine alınmasını biz önerdik, terör saldırılarının. Şimdi buna yer vermediler. Bir ülke terörist bir saldırıya uğrarsa NATO’da ancak istişare talep edebilir,  görüşmeler yapabilir diye bir çözüme bağlandı o stratejik konsept. Fakat işin tuhaf tarafı şu ki, 2001 yılında New York’taki ikiz kulelere bir terörist saldırı düzenlendiği zaman, o gün, o gece biz NATO’da 5.madde kararı aldık. Yani bütün NATO tarihinde 1 kere 5.madde kararı alınmıştır, o da bir terörist saldırı ile ilgilidir. Oysa bizim ısrarımıza rağmen terörist saldırılar, bu 5.madde kapsamına alınmamıştı 1999 yılında. Şimdi biz merak ettik 11 Eylül saldırılarından sonra hala stratejik konsepte terör saldırıları, bu 5.madde kapsamına girecek mi girmeyecek mi? baktık ki, metin çok muğlâk yazılmış. Metinde açık bir şekilde terör saldırılarının 5.madde kapsamına gireceği yazmıyor. Şimdi bu bizi doğrudan doğruya ilgilendiren bir konu çünkü terörist saldırıya en çok uğrayan en çok insanını kaybeden ülke, Türkiye, NATO ülkeleri arasında. ABD evet birkaç saat içinde 2800–2900 insanını kaybetti, biz daha uzun bir zamanda 30.000‘den fazla insanımızı kaybettik. O bakımdan bu terörist saldırıların 5.madde kapsamına alınması Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Biz zirveden önce söyledik onu, bugün söylemiyoruz. Zirveden önce ben hatta bir makalede yazdım bunu,  Cumhuriyet’te yayınlanan, eğer Türkiye bunu sağlayabilirse dedim bu zirvede stratejik konseptte terörist saldırılarını 5.madde kapsamına aldırabilirse; bu büyük bir başarı olacaktır, ilk biz alkışlayacağız dedim. Yapamadılar. Bunu gözden kaçırıyorlar konuyu öteki tarafa çekerek, İran’ı ismi geçti, geçmedi, esas buydu. Şimdi netice şu, biz bir NATO ülkesinde suç işlemiş bir teröristi Türkiye’de yakaladığımızda hepsini iade ettik bugüne kadar ama bir tek Avrupalı NATO ülkesi Türkiye’de suç işleyip Avrupa’ya kaçan teröristi Türkiye’ye geri iade etmedi, bir tek teröristi iade etmediler. İşte bu ittifakın dayanışma anlayışıyla, işbirliği anlayışıyla bağdaşmayan bir tavırdır. Türkiye bunu zaman zaman dile getiriyor ama sonuç alamıyoruz. Yani biz böyle çok başarılı olduğumuzu anlatmaya meraklıyız, bu hükümet zamanında özellikle, nerden nereye gittik, kaç toplantıya katıldı ki, kiminle konuştuk, oraya gittik, buraya geldik, bizi alkışladılar falan, sonuç alacaksınız diplomaside, işte sonuç bu. Siz Türkiye’de suç işleyip Avrupa’da yakalanan teröristlerin iadesini sağlayabildiniz mi sağlayamadınız mı? Sağlıyor musunuz, sağlayamıyor musunuz? Bugüne kadar sağlayamadınız. Kuzey Irak’tan gelen terörü engelleyebildiniz mi? Kuzey Irak’ı etkileyebildiniz mi? Daha doğrusu Irak’ı etkileyebildiniz mi? Orada ABD’yi etkileyebildiniz mi? Hiçbirini yapamadınız. Başarı öyküsü bu. NATO stratejik konseptinde de maalesef çok muğlâk bırakılmış, ne olduğu belli değil, açık bir şekilde terörist saldırıların 5.madde kapsamına gireceği yazdırılamamıştır. En büyük eksiklik budur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2758/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen&#8217;in ART TV&#8217;ye Verdiği Mülakat-3 Kasım 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2739</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2739#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Nov 2010 14:15:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2739</guid>
		<description><![CDATA[CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat
03 Kasım 2010
Sunucu: Sayın Öymen, hoş geldiniz.
Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.
Sunucu: Şimdi sıcak bir haberimiz var. Başbakan Erdoğan’ın CHP’ye eleştirileri, MHP’ye eleştirileri ve güncel konularla ilgili. Dilerseniz önce onu dinleyelim, ardından sohbetimize başlayalım.
Onur Öymen: Tabi, tabi.
Sunucu: Evet Sayın Öymen, Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları böyleydi, ki biz de zaten [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Bursa Milletvekili Onur Öymen’in ART TV’ye Verdiği Mülakat<br />
03 Kasım 2010</p>
<p>Sunucu: Sayın Öymen, hoş geldiniz.</p>
<p>Onur Öymen: Hoş bulduk efendim.</p>
<p>Sunucu: Şimdi sıcak bir haberimiz var. Başbakan Erdoğan’ın CHP’ye eleştirileri, MHP’ye eleştirileri ve güncel konularla ilgili. Dilerseniz önce onu dinleyelim, ardından sohbetimize başlayalım.</p>
<p>Onur Öymen: Tabi, tabi.</p>
<p>Sunucu: Evet Sayın Öymen, Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları böyleydi, ki biz de zaten bu başlıklar üzerine konuşacağız. Neyle başlayalım? Dilerseniz, gündemin en önemli başlıklarından terörle başlayalım.</p>
<p>Onur Öymen: Tabi terörle başlayalım ama daha önce müsade ederseniz bir şey hatırlatayım, maalesef çok değerli bir siyasetçiyi, çok değerli bir devlet adamını dün kaybettik. Mehmet Can, eski Adalet Bakanı. Fakat o daha çok kamuoyunda “Kadirli Kaymakamı” olarak bilinirdi. Çünkü ağaların baskısına direndiği için bir sembol olmuş, bir yöneticiydi. Ve ağaların baskısına, Kadirli’de, başka görev yaptığı yerlerde direndiği için uzak yerlere sürülmüştür. Kars’ın Tuzluca ilçesine, o zaman Tuzluca, Kars’a bağlıydı, oraya sürmüşlerdi ve biz de birkaç üniversite öğrencisi olarak, rahmetli Bülent Tanör ile, Cem Eruğur ile ve bir iki başka arkadaşla dayanışma için oraya gitmiştik. Biz yaz tatilimizi de Tuzluca da geçirmiştik. Bunu hatırlatmak istedim. Türkiye’nin çok değerli insanları hayatını kaybedince, onları hatırlamakta yarar var. Onlar Cumhuriyet’in temel değerleriydi, Cumhuriyet’in omurgalarıydı, onun anısının önünde ve verdiği mücadelenin önünde saygıyla eğiliyoruz.</p>
<p>Sunucu: Biz de Art ailesi olarak Sayın Can’a Allahtan rahmet, sevenlerine ve ailesine baş sağlığı ve sabır diliyoruz. Sayın Öymen, bunu hatırlattığınız için de çok teşekkür ediyoruz. Şimdi dilerseniz terör diyelim, Türkiye’nin en çok başını ağrıtan mesele, malum Taksim’de haftasonu bir saldırı gerçekleşti ve son derece önemli aslında terörle mücadele. Ama son dönemde HSYK, resepsiyon, türban derken; üzeri örtüldü ama üzerinin örtülmemesi gerektiği bize çok çok acı bir şekilde hatırlatıldı. Can kaybı olmadı ama böyle bir olay yaşanmasını da kimse istemezdi. Tabloya baktığımız zaman, zaten uzun zamandır bir pazarlık mı var, eylemsizlik, derken nereye gittiğini de aslında çok kavramış değiliz.BDP ve İmralı sürekli terörle mücadelede bir adım atın, pazarlık masasında bir adım atın, yoksa eylemler devam edecek, hatta BDP kanalından barışa destek olun, mesajları gelirken; diğer taraftan da olacaklardan biz sorumlu değiliz mesajları da geliyor. İşte Taksim’deki saldırı dedik, arkasından İmralı’ya yapılan bir ziyaret, eş zamanlı olarak uzatılan bir eylemsizlik, neler söyleyeceksiniz?</p>
<p>Onur Öymen: Evet, şimdi önce şunu söyleyim, terörle mücadele bizim en önemli konumuzdur. Çünkü bir ülkede eğer can güvenliğini sağlayamıyorsanız; diğer konularda başarılı olsanız bile bunun pek bir kıymeti yoktur. Önce vatandaşları barış ve huzur içinde, güvenlik içinde yaşatacaksınız. Bakın dünyanın en güçlü ordularından biri bizim ordumuz. En iyi eğitimli terörle mücadelede en başarılı olardan biri, bizim ordumuz ama dünya barış endeksinde, yani vatandaşları güvenli ve huzur içinde yaşatma endeksi sıralamasında, Türkiye 121. sıradadır. Demek ki; bunu başaramamışız. En önemli konumuz budur. Şimdi bunu nasıl başaracağız? Bunu başarmanın yolu çok açık, basit ve bellidir. Eğer sizdeki terörün merkezi, karargâhı yurtdışında ise, sınırlarınızın öterinde ise; önce bunun oradan tasfiye edilmesi lazım. Bundan daha öncelikli bir mesele olamaz yani karargâh, merkez, liderler, cephaneler, eğitim kampı orada dura dursun, ama biz ona bir çare bulalım.  Bulamayız. O, onlara size siyasi baskı yapma fırsatı verir. Onun için Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye edeceksiniz. Dikkat ederseniz bu son günlerde, basında, kamuoyunda, siyasi çevrelerde tartışmalar yapılarken; bu boyutu işin tamamen göz ardı ediliyor. Sanki Irak’ın kuzeyinde bir terör yuvası yokmuş gibi, sanki bunu bertaraf etme zorunluluğu görevi hükümetin değilmiş gibi, onun dışında acaba İmralı ile nasıl temas etsek, efendim Kandil’e hangi mesajı yollasak, siyasi bir çözüm nasıl bulunsa, yabancılar hep bunu size telkin ediyor. Yani yıllardan beri size zorla diyorlar ki siz bunlarla mücadeleyi bırakın siyasi çözüm arayın. Şimdi biz geçen hafta, Brüksel’de idik. Karma parlamento komisyonu toplantısında, genişlemeden sorumlu komisyon üyesi, Stefhan Füle bir sunuş yaptı bu arada. İşte PKK teröründen de bahsetti.“Teröre, Türkiye siyasi bir çözüm bulsun veya bu meseleye bir siyasi çözüm bulsun” dedi. Ben dedim“yani siz terör örgütü ile müzakereyi mi öneriyorsunuz? Siyasi çözüm demek müzakere demektir”.“Hayır hayır kesinlikle müzakereyi önermiyoruz, geçmişte de önermedik, bugün de önermiyoruz, ilerde de önermeyeceğiz”. Egemen Bağış da, devlet bakanı, oradaydı, Sayın Bağış, o da kalktı dedi ki; “biz kesinlikle müzakere etmeyiz PKK ile”. Şimdi bakıyoruz İmralı’yı ziyaret eden bir eski BDP milletvekili dün diyor ki; “efendim temasları zaten yapıyorduk, temaslar zaten yapılıyordu İmralı ile, şimdi artık temas süreci, diyalog süreci bitti, müzakere sürecine başladık”. Müzakere ne demek? Pazarlık demektir. Başbakan bugün “pazarlık yapmayız” diyor. Yani pazarlık yapmayız demekle, pazarlık yapmamak aynı şey değil.  Yapmayacaksın. Yani yapacağınız iş sizin, Kuzey Irak’taki, yurt dışındaki terör örgütünü bertaraf etmektir, tasfiye etmektir, bunun için o ülkenin sorumlu hükümetini ikna etmektir, Amerika’yı ikna etmektir, sizin göreviniz bu.</p>
<p>Sunucu: Çözüm sınırların ötesinden başlıyor.</p>
<p>Onur Öymen: Tamamen bunun dünyada bir tek örneği yok. Bunu defalarca söyledik. Kaç defa söylesek azdır. Bir ülkenin içinde bir terör örgütü olacak,  o ülkeden komşu ülkelere saldıracak ama bulunduğu ülkede hiçbir güvelik gücü, bu terör örgütü ile mücadele etme sorumluluğu taşımayacak. Böyle bir şey dünyada var mı? Bir tek Irak’ın kuzeyinde var. Ne Irak hükümeti bu mücadeleyi yapıyor, ne Amerika yapıyor, ne Barzani yapıyor.“Sınırlı bir hava operasyonu için istihbarat desteği veriyoruz” diyorlar, bir kere kara operasyonuna kalkıştı hükümet, 3. gününde Amerikan Savunma Bakanı,“derhal durdurun, yoksa hava istihbaratını da keseriz”, dedi. Bu ne demek oluyor? Yani sizin demek ki o örgütü oradan tasfiye etmeniz arzu edilmedi. Yani o örgütü orada muhafaza edecekler, yani edilmesine göz yumacaklar, o örgütün askeri baskısıyla, terör baskısıyla Türkiye siyasi taviz verecek. Oturacaklar, anayasayı değiştirin diyecekler, yerel özerklik verin bize diyecekler, orada ekonomiyi de biz yönetelim diyecekler, askeri gücümüz de olsun diyecekler, sporu da biz orda düzenleyelim. Yani devlet içinde devlet kuracağız biz diyor. Bunu kabul etmezsen; silah zoru ile biz kabul ettiririz, diyor. Bunu diyen insanla siz müzakere ediyorsunuz. Yani dünyanın neresinde böyle bir şey oluyor? Carlos, ünlü terörist hapiste, onunla müzakere mi ediliyor? İşte başka terör örgütlerinin mensupları hapiste İspanya’da, başka ülkelerde bunlarla pazarlık mı ediliyor? Bir tek siz yapıyorsunuz. Ondan sonra da biz pazarlık yapıyoruz, biz görüşmeyiz diyor Başbakan. Anlaşılıyor ki; devlet yetkilileri görüşmüş. Ha siz görüşmüşsünüz, ha sizin namınıza, sizin emrinizdeki devlet yetkilileri görüşmüş. Ne farkı var? Siyasi açıdan bir farkı yok. Yani sizin sorumluluğunuz altındaki insanlar, emriniz altındaki insanlar, sizin namınıza gidip orada görüşme yapıyor. Bu yolla siz çözüm arıyorsunuz. Yani terörü bitirmek için terör liderlerinden, teröristlerden medet umuyorlar. Başka bir izahı yok. Ne oluyor? Ondan sonra eylemsizlik kararı aldık diyorlar, hem bombalar patlıyor, Taksim’in göbeğinde insanları yaralıyor, bereket ölen olmadı, intihar bombacısının dışında. Hemen gazetelerde haberler, nereden geliyorsa, hangi kaynaktan, efendim bu PKK saldırısına benzemiyor, işte efendim onlar kadınları kullanırdı bu erkek, yok saçı öyleydi, saçı böyleydi. Yani PKK’yı temize çıkartmak için medyalarda bir yaylım ateşi bir yayın. Sonunda anlaşıldı ki;  PKK’lı bu saldırı yapan terörist.</p>
<p>Sunucu: Evet, 2004 yılında PKK’ya katılmış.</p>
<p>Onur Öymen: Katılmış, Habur’dan geçmiş. Yani bu PKK’yı temsil etmiyor da, Japonya’daki Aula örgütünü mü temsil ediyor?</p>
<p>Sunucu: Başbakan Erdoğan’ın da, Sayın Öymen, sözleri, şöyle bir cümlesi var; “canlı bomba ile ilgili çok daha farklı bağlantılar ortaya çıkacaktır”, diyor.</p>
<p>Onur Öymen: Neyse, o çok şey söylüyor, Danıştay saldırısından sonra da söyledi, neler olacak dedi. Fakat işte sonunda, neler olduğu görüldü. Yani böyle beyanlarla kamuoyunu kimse yanıltmasın, kimsede bir terör örgütünü hafife alacak tarihler konuşmasın, onların her sözünü bir senet gibi kabul etmesin. Defalarca şimdiye kadar eylemsizlik dediler, kaç eylem yaptılar, kaç tane insanımızın canına mal oldular. Daha yeni Hakkari’de bir din adamını öldürüyorlar, efendim oradaki masum vatandaşları öldürüyorlar, askerleri öldürüyorlar. Yani böyle bir örgütü muhatap almak, bence son derece yanlıştır. Terörle mücadelede kararlılığınızı kaybederseniz; oyunu kaybedersiniz. Bu kadar açıktır.</p>
<p>Sunucu: Şunu soralım Sayın Öymen, Taksim’de yaşanan terör yeni bir anayasa talebiyle yapılmıştır demek, böyle bir nokta atışında bulunmak doğru mudur sizce?</p>
<p>Onur Öymen: Şimdi bakınız bu iktidar BDP ile görüşme yaptı, bu konularda, “terörizmi nasıl bitiririz?” konusunda biliyorsunuz. Çıkar çıkmaz kapıdan, basına açıklama yaparken anayasa değişikliğinden bahsediyorlar. Demek ki; bunu konuştunuz. Demek ki; siz teröristleri tatmin etmek için devletin anayasasını onların da arzu ettiği veya kabul edebileceği tarzda değiştirmeyi ön görüyorsunuz. Bu başka türlü açıklanır mı? Sizin BDP ile yaptığınız görüşmelerden hemen sonra, terörü bitirme amaçlı yaptığınız görüşmelerden hemen sonra, “anayasayı da değiştireceğiz” demenin ne anlamı olur? İşte budur anlamı.</p>
<p>Sunucu: Evet. Nitekim anayasa çalışmalarının seçim sonrasına bırakıldığını, eylemsizliğin de 2011 seçimlerine kadar uzatıldığı düşünüldüğü zaman, bir anayasa pazarlığı olduğu ortaya çıkıyor.</p>
<p>Onur Öymen: Grup başkan vekili AKP’nin çıktı, açıkça “anayasadan Türk kelimesini çıkartacağız”, dedi. Daha ne desin? Bu neyin sonucudur? İşte bu gibi temasların, pazarlıkların sonucudur ancak. Kimin aklına gelmiş Cumhuriyet kurulduğundan bu yana, anayasamızdan Türk kelimesini çıkaralım demek?  Şu ana kadar kimin aklına gelmiş? Bu terör örgütü olgusu olmasa kimin aklına gelecekti? Belli ki; siz onları “ne şekilde tatmin edersek, ikna ederiz?” arayışı içindesiniz. Belki aracılar da kullanıyorsunuz, aracılı temaslar da yapıyorsunuz, bilemeyiz.Ama bildiğimiz bir tek şey var; sizin sınırınızın ötesindeki teröristleri tasfiye etmeniz için meclisten aldığınız yetkiyi kullanma cesaretiniz yok. Asker ne isterse veririz diyorlar. Asker sizden yetki istemiş. Askere yetki vermedikten sonra silah, cephane vereceksiniz, elini kolunu bağlayacaksınız, “şu sınırdan bir adım öteye gidemezsin” diyeceksiniz kara kuvvetlerine. Ondan sonra diyeceksiniz ki; asker ne isterse yapıyoruz ama görüyorsunuz ki bitmiyor. Demek ki; başka çözüm lazım. Efendim ekonomik-sosyal tedbirler. Ekonomik sosyal tedbirler terör olmasa da lazım. Terör varken de lazım. Onu zaten yapacaksınız. Ama siz o bölgede yaşayan insanlara bir torba kömür, bir çuval un, bulgur, makarna verdiniz diye terör bitmez. Bunu herkesin çok iyi anlaması lazım. Sosyal tedbiri gayet tabi alacaksınız. Almanya’dan bir sürü insanı oradan kandırıp, dağa çıkartıp, Kandil’e götürüyorlar. Almanya’da sosyal tedbir mi eksik? Onun için mi onlar dağa gidiyor? Bunu doğru okumak lazım. Terör örgütünün hedeflerini doğru okumak lazım. Bunlar devlet içinde devlet kurmak istiyorlar, daha sonra da bağımsız bir devlet kurmak istiyorlar. Biz bu gerçeği kendi kendimizden saklarsak, medyaları da kendi istediğimiz yönde yönlendirirsek; bu müzakereleri de sevinç verici bir olay gibi, dün akşam radyoda dinledim, dehşete kapıldım. Yani sevinçten havalara uçacağız, göklere uçacağız müzakere ediyoruz diye. İnanılır gibi değil. Yani Türkiye’yi getirdikleri duruma bakın.</p>
<p>Sunucu: Diğer konulara geçelim istiyorsanız. Başbakan Erdoğan’ın da değindiği önemli konulardan biri, resepsiyon tartışmalarıydı. Emre itaatsizlik var mı yok mu? CHP o zaman görevden alın dedi. “CHP mi bana akıl verecek?” dedi Başbakan Erdoğan. Bu tartışmaları nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p>Onur Öymen: Vallahi, emir komuta içinde muhalefet olmaz, benim bildiğim askerlikte, emir verilir işte, şu tepeye saldırılacak, saldır derler. Şimdi de resepsiyona gidilecek, git mi diyorsunuz? Yani emir vererek mi resepsiyona insanları göndereceksiniz? Herkesin bir davete katılma katılmama takdiri vardır. Çeşitli sebepleri vardır, filan. CHP’ye gelince, biz ne için Sayın Gül Cumhurbaşkanı olduğundan beri katılmıyoruz? Efendim eşinin kıyafeti dolayısıyla değil, bunu açıkladık. Ben geçen yıl da söylemiştim. Sayın Cumhurbaşkanı bekar olsaydı da katılmayacaktık. Niçin? Çünkü bir Cumhurbaşkanı halkın ve meclisin oybirliği ile oy çoğunluğuyla, uzlaşmasıyla seçilir. Herkesi kucaklar. Herkesin Cumhurbaşkanı olur. Bir tek iktidar partisinin dayatmasıyla Cumhurbaşkanı seçilmesine tepki gösterdiğimiz için biz gitmedik. Yoksa cumhurbaşkanının meşruiyetini tartışmıyoruz, gideriz ki çağırdığında ben de katıldım, gittim toplantılara, genel başkanımız da daha önceki dönemde gitti. Diğer arkadaşlarımız da katıldılar. Bizim Cumhurbaşkanını yok sayma gibi bir alışkanlığımız, yaklaşımımız yok. Ama şu var, seçilme usulünü yadırgıyoruz, buna tepki koyuyoruz. Bunun da göstergelerinden biri, onun bu tip sosyal davetlerine katılınmaması.  Böylelikle Cumhurbaşkanı seçim yöntemine itiraz ettik. Biz onlara dedik ki;“sizin içinizde bir AKP milletvekilini Cumhurbaşkanı yapalım, ama bizim de oyumuzla olsun. Oy birliği ile yapalım. Yani sizin üç liderinizden birini meclise dayatarak Cumhurbaşkanı yaparsanız biz buna tepki gösteririz”, dedik ve gösteriyoruz. Mesele bundan ibaret. Yoksa Sayın Gül’ün şahsıyla ilgili, eşiyle ilgili değil, kişiliği ile ilgili değil. Doğrudan doğruya seçimin yöntemi ile ilgili.</p>
<p>Sunucu: Peki şunun da acaba payı var mı seçme usulüne, diyorsunuz zaten CHP olarak, biliyoruz. Ancak Sayın Gül’ün uygulamaları da bunda etkili olmuş olabilir mi? En son HSYK atamaları Gül’ün tarafsızlığını göstermesi için büyük bir fırsattı ancak …</p>
<p>Onur Öymen: Evet maalesef öyle anlaşılıyor ki; Türkiye’de bir Kayseri var, bir de geri kalan illerimiz var. Kayseri’ye özel bir tercihinin olduğunu, bu atamalarda Sayın Cumhurbaşkanı’nın görüyoruz, ama ondan ibaret değil. Yaptığı bütün atamalar, rektör atamaları da dahil olmak üzere, hepsinde hükümetin tercihi doğrultusunda hareket ettiğini görüyoruz. Oysa Cumhurbaşkanı tarafsız olacak. İktidara ne kadar yakınsa, muhalefete de o kadar yakın olacak. Ne kadar uzaksa, o kadar uzak olacak. Cumhurbaşkanı tarafsız olacak. Herkesi kucaklayacak, herkesin Cumhurbaşkanı olduğunu kanıtlayacak. Maalesef göreve geldiğinden beri Sayın Gül’ün bir çok alanda bu tarafsızlığı sergileyemediğini üzüntü ile görüyoruz.</p>
<p>Sunucu: Evet. Sayın Öymen, fikrinizi almak istediğim bir konu daha var. Aslında bence çok tartışılması gereken bir konu ancak çok fazla ön plana çıkartılmamış gazetelerde ve internet sitelerinde. Malum geçtiğimiz haftalarda en çok tartışılan, dillendirilen, eleştirilen konulardan biri Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’ndan gelen açıklamaydı. Yalçın- Kaya’nın üzerine bütün eleştiri okları gitti.  En son olarak da Cemil Çiçek konu ile ilgili konuşmuş onu da aktarayım, demiş ki Çiçek,”bizim yargımız belli bir süreden beri medyatik olma çabası içinde. Bizdeki kadar yargı başkanlarının konuştuğu bir Avrupa ülkesi, demokratik ülke yoktur. Sonra yargı yıpranıyor deniyor. Bu aynı zamanda önüne gelecek güncel konularla ilgili konuştuğu için işin dava yönü de var. Bu da ister istemez yargı bağımsızlığını zedeliyor, herkes işini yapmalı” demiş.  Uzun yıllar diplomatik arenada yer aldınız, büyükelçilik yaptınız, hemen şunu sorayım, Avrupa ülkelerinde de gerçekten bizimki kadar, yani böyle bir iddia doğru mudur acaba sizce?</p>
<p>Onur Öymen: Şimdi Sayın Çiçek’e tavsiye ederim, bu konuları biraz araştırsın, diğer ülkelerde ne olduğunu. Yüksek yargı mensupları kendilerini zorunluluk içinde hissettikleri zaman konuşurlar. Durup dururken konuşmazlar. Eğer siz onların bu şekilde konuşmasını zorunlu kılıyorsanız; o zaman işte konuşurlar. Amerika’da, bunun örneği var. Amerika devletinin ilk kurulduğu aşamada, bir Cumhurbaşkanı görevden ayrılacağı zaman hâkimleri tayin etmeye kalkmış. Ondan sonra yeni gelen Cumhurbaşkanı da bunun taraflı bir tayin olduğunu düşünerek bunu iptal etmiş. İptal etmeye kalkışmış. Yüksek mahkeme ile büyük bir tartışmaya girmişler ve yüksek mahkeme sonunda kazanmış, Cumhurbaşkanı boyun eğmiş. Yüksek mahkeme başkanın sözü çok ünlüdür. Diyor ki, “ABD şahısların devleti değildir, bir hukuk devletidir”. Bunlardan bizim hükümetimizin ders alması lazım. Türkiye bir hukuk devleti olacaksa; siz yargıçlarla tartışmaktan, yargı ile tartışmaktan vazgeçin. Siz hukukun üstünlüğünü sağlamaya çalışın. Eğer bugün Yargıtay başkanı, Danıştay başkanı, yüksek yargıçlar konuşma ihtiyacını hissediyorsa; bu hükümetin hukuk tanımaz, tavrına bir tepki göstermek ihtiyacı içindir.</p>
<p>Sunucu: Ne yazık ki; öyle değerlendirilmiyor. Yargının medyatik olma çabası içinde olduğu gibi bir takım yorumlar.</p>
<p>Onur Öymen: Bunlar çok yakışıksız sözlerdir. Yani Sayın Çiçek gibi tecrübeli bir siyasetçiye biz bu sözleri yakıştıramıyoruz. Lütfen saygı gösterin ve şunu idrak edin ki; siz Türkiye’nin mutlak hâkimi değilsiniz. Demokrasilerde mutlak hâkim olmaz. Ancak demokratik olmayan ülkelerde iktidar her şeye hâkim olmak ister, hem meclise, hem yargıya, hem yönetime, hem üniversitelere, hem basına, her şeye ben hâkim olacağım. Olursunuz ama o rejimin adı demokrasi olmaz.</p>
<p>Sunucu: Halkımızın takdirine bırakalım Sayın Çiçek’in sözlerini. Ve son iki dakikamıza girmişken başka bir konuya hemen geçelim. Malum bugün gözler CHP de. Aslında bugünün gündeminde var. Tüzük kurultayı tartışmaları. Ama en son gelen açıklama, bir kurultay yapılmayacağı yönünde ve 14:30’da, bugün bir parti meclisi toplantısı bekleniyor. Biz de takip edeceğiz ve gelişmeleri aktaracağız ancak sormak istediğim konu şu, şimdi bazı kesimler, AKP nitekim 12 Haziran olarak seçimi belirledi. AKP’nin seçim havasına girdiği ve hazırlıklara başladığını söylerken CHP’nin de hala kurultay yapalım mı yapmayalım mı tartışmaları içinde boğulduğunu ve bir seçim havasının olmadığını parti içinde söylüyorlar, bu eleştirilere bir yanıtınız olacak mı?</p>
<p>Onur Öymen: Biz seçime daima hazırız. Bütün örgütümüz seçim hazırlıklarını tamamlamıştır. Ben Bursa milletvekili olarak size söyleyeyim biz seçim startını Bursa’da çoktan verdik. Bursalı arkadaşlarımız, örgütümüz orada çalışmalara çoktan başladılar. Şimdi burada hukuka saygı göstereceksiniz eğer hukuki açıdan bir eksiklik olmuşsa; onu yerine getireceksiniz. Onun dışında da partinin bir kurultaya gitme ihtiyacı varsa ki pek çok partili böyle bir ihtiyacı dile getiriyor. Bu görüşleri parti değerlendirecektir. Ben inanıyorum yetkili organlar, gerekli zamanda gerekli kararı vereceklerdir. Ama bunların CHP’yi yıpratmasına kimsenin izin vermemesi lazım. CHP her zamankinden daha güçlü olarak seçime girecektir ve başarılı olacaktır. Yalnız kapatmadan önce ben size bir haber vereyim, sıcak bir gelişmeyi bu sefer de biz anlatalım. Biraz önce Meclis Dışişleri Komisyonuna, hükümet imzalı bir antlaşma geldi. Bu İslam Kalkınma Bankası ile yapılan bir antlaşma. Bu İslami finansman yöntemi ile ilgili. Bunun bir örgütü var, Türkiye de bu örgüte katılıyor. Bu antlaşmanın 18.maddesi diyor ki;“örgüt bütün çalışmalarını şeriat esasına göre yürütür”. Yani Türkiye, bütün çalışmalarını şeriat esasına göre yürüten bir örgüte üye yapılmak isteniyor. Biri budur. Diğeri de İslami usulle üretim yapacak firmalara destek olacaklar. İşte İslam Adalet Divanı’nın belli yetkileri olacak filan. Şimdi bütün bunlara karşı biz kuvvetli tepki gösterdik, CHP milletvekilleri olarak bu bizim anayasamızın laiklik ilkesine kesinlikle aykırıdır. Yani siz şeriat düzenini ön gören bir antlaşmaya üye olamazsınız. Efendim o maddeye rezerv koyduk, bu maddeye rezerv koyduk dediler. Bir maddeye çekince koyabilirsiniz ama tamamını kapsayan bir çekince konulamaz. Bütün faaliyetlerin tamamı şeriata göre yapılacak denildiğine göre, neresine rezerv koyacaksınız? Hepsine rezerv koymak lazım, o zaman da antlaşmanın manası kalmaz. Daha önce bir kere yaptılar bunu çok kuvvetli bir tepki gösterdik. Benzeri bir antlaşmayı getiremediler genel kurula yıllardan beri. Yine gelmemesi için elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ve Türkiye’nin laikliğinin bu gibi girişimlerle tehlikeye sokulduğunu vatandaşlarımıza iyice anlatmamız gerekiyor. Laiklik kendi kendine tehlikeye girmez ama böyle girer. Böyle girişimler olursa Türkiye’de laikliği tehlike altına sokarsınız. Bizim de CHP’liler olarak görevimiz, Atatürk’ün en önemli ilkelerinden biri olan, Cumhuriyetimizin en önemli ilkelerinden biri olan laikliği, sonuna kadar savunmaktır. Laiklik giderse; demokrasi de gider. Herkesin bundan haberi olması lazım. Bu mücadeleyi bugün başlattık. Bu vesile ile de size sıcak haber olarak aktarmış olalım.</p>
<p>Sunucu: Çok teşekkür ederiz, hem stüdyomuza konuk olduğunuz için, hem de bizi bu haberle bilgilendirdiğiniz için Sayın Öymen. Çok sağ olun bir kez daha.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2739/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TV8&#8242;de Erkan Tan&#8217;la Başkentten Programına Verdiği Mülakat-09 Kasım 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2737</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2737#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Nov 2010 12:54:29 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2737</guid>
		<description><![CDATA[CHP BURSA MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’İN TV8’E VERDİĞİ MÜLAKAT
09 KASIM 2010
Sunucu: Şimdi stüdyodaki misafirimize günaydın diyeceğiz, Onur Öymen sizinle ve bizimle birlikte, günaydın efendim.
Onur Öymen: Günaydın efendim.
Sunucu: İdari görev, yönetim görevi olmayınca biraz daha dinlenmiş gördüm yüzünüzü, doğru mudur?
Onur Öymen: Kendinizi her zaman görevde hissedeceksiniz siyasette, sıfatlar o kadar önemli değildir, makamlar önemli değildir, makamınız sayesinde [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP BURSA MİLLETVEKİLİ ONUR ÖYMEN’İN TV8’E VERDİĞİ MÜLAKAT<br />
09 KASIM 2010</p>
<p>Sunucu: Şimdi stüdyodaki misafirimize günaydın diyeceğiz, Onur Öymen sizinle ve bizimle birlikte, günaydın efendim.<br />
Onur Öymen: Günaydın efendim.<br />
Sunucu: İdari görev, yönetim görevi olmayınca biraz daha dinlenmiş gördüm yüzünüzü, doğru mudur?<br />
Onur Öymen: Kendinizi her zaman görevde hissedeceksiniz siyasette, sıfatlar o kadar önemli değildir, makamlar önemli değildir, makamınız sayesinde adam olmaya çalışmak uygun olmaz. Bir Arap atasözü var. Diyor ki; “bir insanı insan yapan, makamı değildir, bir makamı makam yapan, oradaki insandır”. Önemli mesele, bir makamdayken, o makama mümkün olan en büyük katkıyı sağlamaktır, makamdan bir şey elde etmeye çalışmak değildir. Onun için ben gönül huzuru içindeyim. Hiçbir beklentim yoktu, şimdi de yok. Ama önemli olan, nerede olursanız olun, bir hizmet yapmaktır, memleketimize, partimize, onun için biz gönül huzuru içinde aynı hızla çalışmaya devam ediyoruz. Hiç merak etmeyin. Yan gelip yatanlardan değiliz.<br />
Sunucu: Peki, efendim, bir şey demedik, olur mu? Sizi iyi gördüm demek istemiştim.<br />
Onur Öymen: Şaka yapıyorum. Memleket ne kadar iyi ise; biz de o kadar iyiyiz.<br />
Sunucu: İyi değil mi memleket yani? Dış politikada uçuyorlar bakın, Sayın Cumhurbaşkanımız Chatam House’da plaket alıyor, dış politikada Ahmet Davutoğlu harikalar yaratıyor, diyorlar.<br />
Onur Öymen: Evet, diyorlar. Sayın Cumhurbaşkanımızı kutluyoruz, inşallah daha yüksek ödüller de alır. Ama dış politikada marifet uçağı uçurmak değil, yere indirmektir, salimen. O aşamaya henüz gelmedi Türkiye. Dış politikaların hangi sorununda, hangi başarıyı sağladığımızı da bize söylerseniz; ondan memnun oluruz.<br />
Sunucu: Öyle mi? Yani, kötü mü?<br />
Onur Öymen: Belli başlı dış politika konularımıza bakın, hangisinde Türkiye elle tutulur bir sonuç aldı? Bunu bir söylerseniz biz de seviniriz. Mesela Ermenistan ile ilişkiler ne oldu? Geçen sene ahlar vahlar ile protokoller imzaladınız filan, sonra ne oldu? Azerbaycan ile ilişkilerimiz bozuldu, geri adım atmak zorunda kaldınız. Protokolleri buzdolabına koydunuz. Ermenistan’a geri adım attırmaya çalıştınız. “Karabağ meselesi çözülürse ancak yapacağız bu işi.”, dediniz.  Ne oldu, çözüldü mü? Kürt meselesi ne oldu? Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye etmek için meclisten yetki aldınız, kullanabildiniz mi? Size ne dediler? PKK ile müzakere edin. Biz CHP olarak ne diyorduk? Elinde silah olan terörist ile müzakere edilmez mücadele edilir. Ne oldu taksim meydanında? Sizin bu açılım süreciniz, temaslarınız, görüşmeleriniz ne sonuç verdi? Bakın geçen on gün önce biz Brüksel’deydik. Bu konular konuşulurken; “Kürt meselesine acil bir çözüm bulun”, dedi, genişlemeden sorumlu komiser, Stefan Füle, ben bir soru sordum. Dedim, “Siz elinde silah olan terörist ile Türkiye’nin görüşmesini tavsiye eder misiniz?”. “Kesinlikle etmeyiz, geçmişte de etmedik bugün de etmeyiz”, dedi. Orada Egemen Bağış vardı, hemen lafa girdi, “Biz hiçbir şekilde görüşmeyiz teröristlerle.”, dedi. Sonra çarşaf çarşaf çıktı gazetelerde görüştükleri, şimdi diyorlar ki;“Görüşürüz ama müzakere etmeyiz, pazarlık yapmayız.” Yani hal hatır sormak için görüşüyorlar. Ne var, ne yok? Neydi o günler falan, bunu mu konuşuyorsunuz? Görüşmek ne demek? Görüşmenin kendisi bir pazarlıktır. Onun için siz terörle pazarlık yaparak, terörü çözmeye çalışıyorsunuz. Yani terör örgütü liderlerinden medet umarak, terörü bitirmeye çalışıyorsunuz, terörü tasfiye ederek değil. Meclis size bu yetkiyi mi verdi? Gidin görüşün mü diye yetki verdi? Yoksa Kuzey Irak’tan PKK’yı tasfiye edin diye mi yetki verdi?<br />
Sunucu: Ermenistan meselesini anlattınız, Kuzey Irak’ı anlattınız. Başka?<br />
Onur Öymen: Kıbrıs meselesi ne oldu? Kıbrıs meselesinde ne diyordunuz? Efendim, doğrudan ticaret tüzüğü çıkarttık AB’den. Uygulatabildiniz mi? Beş yıl geçti, uygulatamadınız. Efendim, ek protokol için söz verdiniz, imza attınız, 29 Temmuz 2005 tarihinde, beş sene oldu, meclise onay için getiremediniz. Niçin? Çünkü karşı taraf gerekli adımları atmadı. Niye attıramadınız? Patrikanenin talepleri, yaptık, yapıyoruz, yapacağız. Niye yapamıyorsunuz? Çünkü Lozan izin vermiyor size. Bunu baştan bilmiyor muydunuz? Ege ile sorunları efendim çözdük, çözüyoruz. Bir tek sorun çözüldü mü? En küçük bir sorun çözüldü mü Ege ile ilgili olarak? Çözülemedi. Onun için böyle dış politikada başarı sözü söylemek çoktur, kolaydır. Önemli olan, sonuç almak. Şimdi yepyeni sorunlarla karşı karşıyayız, füze kalkanı diyorlar. Türkiye topraklarına yerleştirilecek bir füze kalkanının radar bölümü, Türkiye’yi çok ciddi sıkıntılara sokabilecek. Sizin kendi milli füze kalkanı projeniz niye yok acaba? Niye yapamadınız? Biz yıllardır hükümette, mecliste, bütçe komisyonunda, Milli Savunma Bakanlığı’nda, bunu söylüyoruz. Niye diyoruz, bizim milli füzesavar füze sistemimiz yok? Niye bir Türk Patriot sistemi kurulamadı? İsrail’in var, bizim yok. Niye yok? Efendim pahalıdır, mahalıdır falan. Şimdi, “NATO sistemine gireceğiz.” diyorsunuz. Peki, NATO sisteminde tetikte sizin parmağınız mı olacak? Siz istediğiniz zaman bunlar kullanılacak, istemediğiniz zaman kullanılmayacak, öyle mi? Yoksa sizin iradeniz dışında mı bunlar kullanılacak?<br />
Sunucu: Adamlar istedikleri yere bu füzeyi gönderebilecek.<br />
Onur Öymen: Gönderebilecek, bunun sonuçları ne olacak? Acaba bütün bu proje arkasında yatan sakın,  İran’dan İsrail’e yönelik bir füze saldırısını engelleme amacı olmasın? Çünkü İran’ın elindeki füzeler,“Şahap3 füzeleri”, bir Türkiye’ye ulaşabiliyor, menzil olarak bir de İsrail’e ulaşabiliyor. Türkiye’ye İran’ın saldırması için bir sebep yok ama İsrail can düşmanı. Eğer Lübnan’daki Hizbullah örgütü ile İsrail arasında bir çatışma çıkarsa; İsrail diyor ki; “biz bunun karşılığında İran’ı vururuz”. Zaten İran’daki nükleer tesisleri vuracağı yolunda, İsrail’in, çok rivayet var. Bunun karşılığında İran ne yapacak? Elindeki füzelerle İsrail’i vuracak. Siz ne yapacaksınız? İşte bu füzeler İsrail’i vurmasın diye havada bunu imha edeceksiniz. Efendim, biz İsrail’e yönelik şeylere karışmayız. Füze ateşlendiği anda, siz füzesavar sistemini harekete geçiriyorsunuz, ateşlendiği anda adresi nerden biliyorsunuz? Nereye gideceğini nerden biliyorsunuz? Bilemezsiniz. Yani o füzelerin nereye ateşlendiğini bilemezsiniz.<br />
Sunucu: Ateşlemeden soracaklar mı?<br />
Onur Öymen: Soracaklar mı? Üstelik bizim geçmişte iki acı tecrübemiz var. Bunu halkımızın bilmesi lazım. Bir tanesi şu; İkinci Körfez Savaşı sırasında, biz Irak’tan gelebilecek olan füze saldırısına karşı NATO’dan geçici olarak füze kalkanı istedik.  Patriot füzelerini istedik. Vermediler biliyor musunuz? NATO Türkiye’ye kendini koruması için vermedi. Niye? Fransa itiraz etti. Fransa itiraz ettiği için NATO konseyinden biz karar alamadık. Sonra bin bir güçlükle Fransa’nın üye olmadığı bir Savunma Planlama Komitesi var, oradan karar alarak füzeleri alabildik son dakikada.  Şimdi Fransa şu anda Savunma Planlama Komitesine de üye oldu. Bugün aynı durum olsa; Fransa da aynı politikayı izliyor olsa, hiç alamayacaksınız NATO’dan. Ben kendi güvenliğim için NATO’dan füzesavar füze sistemi alamayacağım veya almakta büyük zorluk çekeceğim ama başka ülkelere bir saldırı olursa onu korumak için Türkiye’yi riske atacağım. Durum bu. Daha evveliyatı var. Küba Krizi sırasında ne oldu? Sovyetlerin Küba’ya füze yerleştirmeme karşılığında Amerika, Türkiye’nin haberi bile olmadan Türkiye sırtından taviz verdi ve Türkiye’deki Jüpiter füzelerini geri çekti. İsmet Paşa, Başbakan, diyor ki; “Benim haberim bile olmadı”. Yani bu işler böyle. Onun için savunmada kendinize güveneceksiniz önce, sonra tabiî ki ittifakın imkânlarından, NATO’nun imkânlarından mümkün olduğu kadar yararlanacaksınız. Ama kendi etkinizle, yetkinizle iradenizle kullanacağınız bir savunma sistemi olacak. İşte, biz yıllardan beri bunu anlatıyoruz hükümete. Parmaklarını oynatmadılar. Niye? Çünkü o zaman bir milyar dolarlık proje diyorlardı, bir milyar dolar Türkiye’nin bir aylık ihracatının onda biri. Ölçü bu. Üstelik bir günde peşin para ile ödemiyorsunuz.<br />
Sunucu: Yapılabilir diyorsunuz.<br />
Onur Öymen: Yapılabilir. Yani Türkiye’nin sorunları bunlarken; maalesef gündemimizde bambaşka konular var. Size daha vahimini anlatayım, dış politika konusunu bitirmeden önce. Geçen hafta meclisten bir antlaşma geçti, sizin haberiniz oldu mu? Basın pek yazmadı. Bu antlaşmalarla Türkiye İslam Kalkınma Bankası çerçevesinde kurulan bir İslam Finans kurumuna giriyor. Burada sadece İslami usulle çalışan firmaları desteklemek öngörülüyor. En vahimi şu, bir 18.maddesi var, diyor ki;“Bizim tüm faaliyetlerimiz şeriat esasına göre yapılır”.<br />
Sunucu: Buraya girdik.<br />
Onur Öymen: Buraya girdik.<br />
Sunucu: E ne var?<br />
Onur Öymen: Efendim, biz rezerv koyduk. Uluslararası Hukuk’a göre bir antlaşmanın tümüne rezerv koyamazsınız. Bir maddesi sizinle ilgili ise; bunu ben uygulamayacağım diye rezerv koyabilirsiniz. Ama size diyor ki;“Bizim bütün faaliyetlerimiz şeriata göre yapılacak”. Siz rezerv koyunca, “Türkiye rezerv koydu, artık, şeriata göre çalışmayalım” mı diyecekler? Yani laik bir ülke şeriat hukuku ile yönetilen, bütün faaliyetleri şeriat hukuku ile yönetilen bir kuruluşa üye yapılmak isteniyor. Biz kıyameti koparttık, CHP’liler olarak. Ama gene de Dış İşleri Komisyonu ve AKP oyları ile geçti. Genel kurulda, işte orada, bizim kullandığımız tabirle gökkubbeyi başlarına indireceğiz.<br />
Sunucu: Ne var olalım, birçok uluslararası kuruluşa üyeyiz.<br />
Onur Öymen: Tabi laiklik gitse ne olur? Hilafet gelse ne olur? Padişahlık kurulsa ne olur? Bu mantıkla gidersek; her şeyi sineğe çekebiliriz. Cumhuriyeti niye yaptık? Kurmasak ne güzel gidiyorduk padişahlıkla. Şimdi bu mantıkla gidersek; biz yüz sene geriye götürürüz. Türkiye çağdaş, laik, demokratik, uygar bir ülkedir ve bu ülkenin bu özelliklerini tahrip etmeye hiç kimsenin hakkı yok. Hükümetin de hakkı yok, ama yaptıkları budur ve bu yolda gidiyorlar. Bir siyasi parti, bir iktidar partisi, dünyanın neresinde anayasanın temel ilkesini ihlal ettiği için ve temel ilkesi karşıtı faaliyetlerin odağı olduğu için mahkûm edilmiş, dünyada bildiğiniz bir örnek var mı? Biz hala tartışıyoruz yani Türkiye’de laiklik önemli midir, değil midir? “Artık laiklikten bahsetmeyelim, gereği kalmamıştır”. İşte biz bahsetmezsek onlar da bunu yapar. Türkiye’yi şeriat düzeni içinde yönetilecek bir kuruluşa üye yaparlar.<br />
Sunucu: Demiş ki; bir seyircimiz, “Oktay Ekşi’yi de partiye alsınlar, CHP’nin misyonuna, vizyonuna uygun görülüyor. Kaçırmasınlar. Başkaları oradan buradan toplanıyor. Bir de yanına Uğur Dündar’ı aldılar mı, tek başına iktidarı garanti ederler.” İzmir’den Aydemir Yavuz.<br />
Onur Öymen: Evet, Oktay Ekşi bizim çok saygı duyduğumuz, bütün halkımızın saygı duyduğu, çok değerli bir yazardır. Onun istifa etmek zorunda bırakılması basın özgürlüğü açısından, demokrasi açısından bir kara lekedir. Bizi esas üzen, basının ona yeterince sahip çıkmamasıdır, hatta bazı yazarların onun istifasının doğru olduğu yolunda yayınlar yapmalarıdır. Oktay Ekşi, tarafsızlığı ile bilgisiyle, dürüstlüğü ile cesareti ile Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkmasıyla, Türkiye’nin övünç duyduğu bir gazetecidir. Siz, bu değerlerinizi harcayarak, Türkiye’yi daha demokratik bir ülke yapamazsınız.<br />
Sunucu: Ama kendisi yaptı, diyorlar efendim. Adalet ve Kalkınma partililere küfretmiş.<br />
Onur Öymen: Efendim, kimseyi şahsen hedef almadığı bellidir o yazıda ve daha sonra da düzeltti. “Belki biraz ayarı kaçırdım, fazla kuvvetli yazdım” falan dedi, ama başka yazarların neler yazdığını siz hatırlıyor musunuz? Ben şimdi söylemek istemiyorum neler yazdığını ama eğer söylersem utanacak insanlar olabilir. Sayın Başbakanın benim hakkımda söylediğini söylesem; yeter. Onun için biz bunları tekrarlamıyoruz.<br />
Sunucu: Ben kaçırmışım.<br />
Onur Öymen: Kaçırmışsınız ama ben size hatırlatmayayım ama insanlar bazen ölçüyü aşan demeçler verebiliyorlar, konuşabiliyorlar, yazılar yazabiliyorlar. Bunun için elli yıllık bir gazetecilik kariyerini sona erdirmek gerekmiyor. Eğer çok itirazınız varsa mahkemeye gidersiniz. Mahkeme suçlu bulursa mahkum eder. Ama bir insanın kariyerini nasıl elinden alırsınız? Gazeteciliğini nasıl elinden alırsınız? Hangi demokraside böyle şeyler oluyor? Neler yazılıyor? Amerikan basınını açın bakın. Kendi hükümetleri için neler yazıyorlar? Avrupa basınında neler yazıyorlar? Ama hiç kimse öyle yazı yazdı diye,“Ben bu gazeteci ile savaşacağım” demiyor, yabancı devlet adamı. Siz gazeteci ile savaşacağım diyorsunuz ertesi gün görevden alınmasını zorlayacak koşullar yaratıyorsunuz. Türkiye hesabına, basın özgürlüğü hesabına günahtır, yazıktır. Bakın Uluslararası Gazeteciler Derneği’nin, Bağımsız Gazeteciler Derneği’nin sıralamasına göre, Türkiye basın özgürlüğünde 122. sıraya düştü.<br />
Sunucu: Ben dedim ki; milletin anasına küfretti, ona kızdı herkes, diyorlar. Ama siz ona cevap verdiniz.<br />
Onur Öymen: Öyle yazmak suçtur da anasını ağlatanları eleştirmeksuç değildir.<br />
Sunucu: Suç değildir. Başbakanın benim hakkında söylediğini duysanız yüzünüz kızarır dediniz.<br />
Onur Öymen: Dedim.<br />
Sunucu: Televizyonlarını yeni açanlar olabilir, bu cevabı duymamış olabilirler onun için yinelemenizi rica ediyorum.<br />
Onur Öymen: Söyleyeyim açıkça. Başbakan dedi ki; Dersim tartışmaları sırasında, benden bahsederken “İnsanlıktan nasibini almamış” dedi. İnsanlıktan nasibini kimler almamıştır? Ne demek istiyor? Yani bunu söyleyen bir insan, Oktay Ekşi’nin umumi, kimseyi hedef almayan laflarını bahane ederek “ona savaş açacağım” diyor. Türkiye buralardan geçiyor. Türkiye’nin nereye gittiğini herkes çok iyi görsün. Böyle hükümete yaranmak için yazılar yazanlar, yayınlar yapanlar, çok iyi bilsinler ki; vatandaşın vicdanı aslında bunları kaldırmıyor. Bunları kaldırmıyor. Sayın Başbakan, Atatürk’e silahlı ayaklanmada bulunanlara sahip çıkıp, İsmet İnönü’yü Hitler’e benzetiyor. Hitler yirmi milyon “silahsız” insanın, silahsız, öldürülmesinden şahsen sorumlu. Siz İsmet Paşayı..<br />
Sunucu: Savaş sonu rakamlarından bahsetmiyorsunuz değil mi?<br />
Onur Öymen: Hayır, o başka. Silahsız yirmi milyon insan, hepsi de Yahudi değil, çoğu Slav, yirmi milyon insanın ölümünden sorumlu ve siz Türkiye’nin ikinci Cumhurbaşkanı’nı, Atatürk’ün en yakın silah arkadaşını, buna benzetiyorsunuz.  Buna hiçbir tepki yok toplumda. Ama Oktay Ekşi isim vermeden bir cümle kullandı diye hayatını bitireceksiniz, meslek hayatını bitireceksiniz. Türkiye bu noktaya geldi. Şimdi biz bunları konuşacağımıza, bir takım iç parti gelişmeleri, bilmem ne, kamuoyunu bunlarla meşgul ediyoruz. Türkiye’nin sorunları bunlar. Bunları konuşacağız.<br />
Sunucu: Peki, partide olanlar sizi hiç mi üzerinde düşündürecek kadar etkilemiyor?<br />
Onur Öymen: Şimdi gayet tabi, düşündürücüdür, yani biz bu olayların hiç olmamasını dilerdik, bu konuşmaların hiç yapılmamasını dilerdik, bu mümkündü çok da kolaydı. Çünkü bütün bunlar nereden çıktı? Belli ki; geçen kurultayda bir hukuki hata yapıldı. Yani daha önceki kurultayın, özel tüzük kurultayının kabul ettiği ve oybirliğine yakın bir oyla kabul ettiği, bir tüzüğü usulüne uygun olmayan şekilde askıya almaya kalkıştılar. Böyle bir önerge verildi. Usulüne uygun olmayan bir şekilde oylandı ve bu nedenle ciddi bir sıkıntı doğdu. Çünkü o işleme göre kurulan parti organlarının, o tarihten bu yana yaptıkları icraat, harcadıkları paralar tartışma konusu oldu. Şimdi bu durumda yapılacak iş basitti. Bunlar hiç olmadan, tabi referandumun sonucunu beklemek lazımdı, ondan önce bir şey yapılamazdı bunlar doğru. Ama hiçbir şey, bu gelişmeleri beklemeden Yargıtay Başsavcısı’nın uyarısı veya yazısını da beklemeden biz yeni bir kurultaya giderek bunu halledebilirdik.<br />
Sunucu: Bunu lağvedebilirdiniz en azından.<br />
Onur Öymen: Yani bu hukukun temek kuralı. Bir işlem bir yerde hatalı yapılmışsa; hangi kurumda yapılmışsa o kurumda düzeltilir. Yani bir yasa yapılırken bir yanlış yapmışsak; ne yapıyoruz? Hükümet mi düzeltiyor onu? Hayır. Gene mecliste düzeltiyoruz. Yeni bir yasa ile. Hükümet bir kararnamede yanlış bir işyarmışsa; ilgili Genel Müdürlük mü düzeltiyor? Yine hükümet düzeltiyor. Kurultayda yanlışlık yapılmışsa; bunu düzeltecek olan kurultaydır. Bu kadar açık. Bunu yapacağımıza biz, belki biraz geciktik, orada işte Yargıtay Başsavcısı’nın müdahalesi oldu, ondan sonra parti içinde hiç arzu etmediğimiz bir takım konuşmalar, çekişmeler oldu. Biz CHP olarak, benim kanaatim şu: Biz birbirimiz hakkında değil, birbirimiz ile görüşmeliyiz. Yani televizyonlarda birbirimizi eleştirmek, kamuoyu önünde birbirimizi eleştirmek, bize yakışmaz. Eğer bir söyleyeceğimiz varsa birbirimizin yüzüne söylemeliyiz, parti kurullarında söylemeliyiz. Ama kamuoyu önünde bizim iç tartışmalarımızı gündeme getirmemiz yanlıştır bence, yazıktır. Harcadığımız zamana yazıktır, enerjimize yazıktır. Biz enerjimizi demin anlattığımız konularda, olaylarda, bu iktidarın yanlışlarını düzeltmeye ve ilk seçimde iktidar olmaya harcamalıyız. CHP’nin iç çatışmalarını medyalara taşıyarak harcayacak zamanı yoktur, enerjisi yoktur. Bizim partimizi bir araya getiren, bizi güçlü kılan, temel ilkelerimizdir.<br />
Sunucu: Bir operasyon düşünüyor musunuz orta yerde?<br />
Onur Öymen: Şimdi aslında son aylardaki gelişmelere bakarsak, yalnız CHP üzerinde değil, Türkiye üzerinde ciddi bir operasyon olduğunu düşünmek kabil. Şunun için, belli ki Sayın Baykal’a yapılan bu komplo, kimin tarafından yapıldı ise; herhalde bir kişisel husumet sonucu değil, herhalde bir para sızdırmak için değil. Belli ki; burada partinin çizgisinden rahatsız olan, bir takım güçler, belki yurtiçinde, muhtemelen yurtiçinde, yurtdışında da bağlantıları olabilir, CHP’yi yörüngesinden saptırmaya çalışıyorlar.<br />
Sunucu: Hangi çizgi bu özellikle? Hemen bir parantez açıyorum ama.<br />
Onur Öymen: Yani çizgimiz belli. CHP’nin çizgisi nedir?<br />
Sunucu: En çok neden rahatsız oluyorlar?<br />
Onur Öymen: Bir kere bizim Cumhuriyetin değerlerine, laikliğe, çağdaşlığa, sahip çıkmamız, bazı çevreleri rahatsız ediyor. İki, yurtdışında dış politikada izlediğimiz çizgi, mesela elinde silah olan terörle müzakere edilmez, mücadele edilir diyorduk biz. E şimdi bu hükümetin politikasına uyuyor mu? Hükümet İmralı’da müzakere ediyor. Dolaylı müzakere ediyor. Adamlarını gönderiyor, belli ki orada bir diyalog içindeler terör örgütü ile. Terör örgütünden medet umarak terörü çözmeye çalışıyorlar. Kim karşı çıkıyordu? CHP. Ermeni konusunda, bu Ermenistan’ın Azeri topraklarını işgal etmesine rağmen sınırları açalım diye protokol imzalayan kimdi? Bu yanlışı mecliste biz dile getirmedik mi?<br />
Sunucu: Kim karşı çıkıyordu dediniz.<br />
Onur Öymen: Kim karşı çıkıyordu? Biz karşı çıkıyorduk.<br />
Sunucu: Başka neye karşı çıkıyordunuz, en çok neden rahatsızlık duydular?<br />
Onur Öymen: Kıbrıs konusunda, tek taraflı tavizlere karşı çıkan kimdi? Kimi rahatsız ediyor bizim bu politikalarımız? Hükümeti rahatsız ediyor her şeyden önce. Çünkü istedikleri gibi dış baskılara taviz vermeye yanaşmıyorlar.<br />
Sunucu: İsrail?<br />
Onur Öymen: İsrail konusunda, yapılan yanlışları kim anlattı? Mavi Marmara işindeki yanlışları kim anlattı? Ondan sonra Hamas konusunda yapılan yanlışları kim anlattı? Patrikhane’ye Lozan Antlaşması’na aykırı olarak taviz verilmesine kim karşı çıktı? AB ile ilgili olarak hükümetin yaptığı yanlışları, tek taraflı tavizleri kim dile getirdi? CHP.<br />
Sunucu: Dilerseniz kapatalım.<br />
Onur Öymen: Kapatalım. Şimdi bu yüzden ne oldu? Önce dediler ki; Baykal’ın kızının İsviçre’de bir milyon dolarlık hesabı var. Sahte belge çıkardılar. Seçimlerde kullandılar ve arkadan ne oldu? Partiye Alman Sosyal Demokrat Vakfı’ndan para yardımı yapıldı diye ki bu kapatma sebebi, sahte belge çıkarttılar. Alman Sefareti yayınladı, açıkladı sahte belge olduğunu. Sonra işte, Uğur Mumcu Vakfı’na Güldal Mumcu’nun başında olduğu, sivil polis adı altında adamlar gönderip baskı yaptılar. Fotoğrafı çekildi, bulamıyor insanlar hala. Sonra işte bu olay çıktı, komplo çıktı Baykal’a karşı. Bütün bunlar neyi gösteriyor? CHP hedeftedir. Basını dize getirdiler, orduya ne yaptıklarını biliyoruz, yargıyı dize getirmeye çalışıyorlar. Üniversiteleri dize getirdiler. Geriye kim kaldı? Ana muhalefet partisi. Ana muhalefet partisini de dize getireceksiniz ki; Türkiye bir dikensiz gül bahçesi haline gelsin.<br />
Sunucu: Şimdi olanlar?<br />
Onur Öymen: Ne zannediyorsunuz? Yani CHP’nin izlediği politikalar kimleri rahatsız ediyor? İçeride hükümeti rahatsız ediyor. Belli. Onun için biz bütün bu işlerde hükümetin sorumluluğunu dile getiriyoruz. Bu olanların bir tanesinde bir tek sorumlu yakalanamadı, düşünebiliyor musunuz? En olmadık cinayetler işleniyor, bir saç kılından bile sorumlusunu yakalıyorsunuz, buluyorsunuz ama ana muhalefet partisine karşı bütün bu komplolar yapılırken; hükümetin en küçük bir ipucu bulma kabiliyeti yok. Sizin istihbarat örgütünüz yok mu? Emniyetiniz yok mu? Ne yazıyor Hanefi Avcı kitabında? İşte bunun devletin güvenlik güçleri içindeki, emniyet güçleri içindeki belli eğilimli bir grup tarafından yapıldığı yazıyor.<br />
Sunucu: Ya şimdi olanlar? Yeni yönetim de mi komplonun bir parçası?<br />
Onur Öymen: Hayır. Yeni yönetim bütün bu çalkantıların sonucunda işbaşına geldi. Şimdi yeni yönetimi de yıpratmaya çalışmak muhakkak. Yani Sayın Başbakanın yeni yönetim, yeni parti liderimiz hakkında söylediklerine bakın. Belli ki; o da hedeftir. CHP ekseninden sapmadıkça, yörüngesinden sapmadıkça hedef olacaktır. Dikkat ederseniz bazı köşe yazarları, hükümete çok yakın köşe yazarları, kendi kendilerini CHP’nin teknik direktörü ilan ettiler, antrenörü ilan ettiler. Her gün bize akıl öğretiyorlar, CHP şunu yapsın, CHP bunu yapsın, CHP türban konusunda şunu yapsın, efendim terör konusunda bunu yapsın, işte AB konusunda şunu yapsın, diye bize akıl veriyorlar. Bizim akla ihtiyacımız varmış gibi, onların aklına. Bir kere bizi desteklememiş insanlar, CHP’ye yol göstericiliğe soyundular ve onun için partinin yeni yönetimini kendilerinin istedikleri çizgiye çekmeye çalışıyorlar. Unuttukları bir şey var, bize dokuz buçuk milyon insan oy verdi. Bize sahip olduğumuz ilkeler için, Atatürk’ün kurduğu parti olduğumuz için verdi. Bizim programımız için verdi, hedeflerimiz için verdi. Filanca köşe yazarının keyfi için vermedi.<br />
Sunucu: Sevgili dostlar, Erkan Tan’la Başkentten programında hayat bugün de var. Programımız devam ediyor. Saat 9:40’ı gösteriyor. Stüdyomuzda CHP Bursa milletvekili, Sayın Onur Öymen bulunuyor. Bir komplo var, bu açık dediniz. Sayın Baykal’a bir komplodan bahsettiniz. Bugünkü olaylara kadar geldiniz. İsterseniz televizyonlarını yeni açanlar olabilir. Kim? Niye? Neden? Niçin?<br />
Onur Öymen: Bu sadece tek başına bir olay değil, onu da anlatmaya çalıştım. Partinin bir Alman Vakfı’ndan para aldığına dair bir sahte belge çıkarttılar. Kim çıkartıyor bu belgeyi? Alman Sefareti açıkladı, bu belge sahtedir, diye. Ama baktık, davalar açıldı, soruşturmalar açıldı, bu belge üzerine, sanki sahiciymiş gibi. Alman Büyükelçisi açıklamasa; kimse bilmeyecek sahte olduğunu. Peki, bu sahtekârlığı kim yaptı? Devlet bunu bilemiyor. Baykal’a yönelik komployu niye yaptılar? Kim yaptı? Ne amaçla yaptı? Yani Baykal ile kişisel hesabı olan birisi mi? Son derece profesyonel bir iş. Hanefi Avcı’nın kitabını açın, kimin yaptığını yazıyor Hanefi Avcı. Peki, bunu niye yaptılar? Baykal’ın şahsına mı yönelikti? Yoksa savunduğu fikirlere mi yönelikti, partinin çizgisine mi yönelikti, partinin politikalarına, programına mı yönelikti, ilkelerine mi yönelikti? Bu iktidarı rahatsız eden nedir? Partimizin ilkeleri, partimizin programı, partimizin söylemi, dış baskılara karşı cesaretli duruşu, işte 1 Mart Tezkeresinin reddindeki öncü görevi, Ermenilerle yapılan son derece yanlış protokolleri durdurması, Dubai antlaşmasını durduran CHP. Yani bizim yaptığımız işler aldığımız oyun meclisteki iskemle sayısının çok üzerinde. Kıbrıs ile ilgili olarak AB ile yaptıkları sözleşmeyi, beş yıldır getiremiyorlar meclise, ek protokolü. Niçin? Çünkü biz bunun ne kadar yanlış ve haksız olduğunu ortaya koyduk. Halkın desteği bizim bu söylediğimizin yanında. Onun için bu komploları yapıyorlar. E, tek başına hükümet mi yapıyor? Dış desteği olabilir mi? Olabilir. Başka ülkelerde bunun çok örneği var. Yani bir ülkede iktidarın ya da muhalefetin izlediği bir takım politikalar bazı yabancı ülkeleri rahatsız ediyor ise; o ülkeler de yerel işbirlikçileri ile benzer işler yapabilirler. Kim yapmıştır Türkiye’de? Yurtdışında kimlerdir? Bunları bilemeyiz bunu hükümet bulacak, çıkartacak ama CHP’ye karşı şimdiye kadar yapılmış bu komploların bir tanesinin bile sorumlusunu yakalayamaması düşündürücü değil mi? Kimdi o, Sayın Baykal’ın kızının İsviçre’de bir milyon dolarlık hesabı var, diye sahte belge çıkaran?<br />
Sunucu: Dediniz ki saç kılından cinayetler aydınlanıyor.<br />
Onur Öymen: Saç kılından cinayeti bulan polis, elindeki sahte belgeye bakarak, bunu kimin yaptığını bulamıyor.<br />
Sunucu: Ve hiçbirini bulamıyor, diyorsunuz.<br />
Onur Öymen: Hiçbirini bulamıyor.<br />
Sunucu: “Onur Bey’e söyle, kendilerini kandırmasınlar, o kaseti de hükümet koydu diyorlar, suçluyu bulmak kolay”. Muş’tan Ahmet. Tam o sırada ona yanıt veriyordunuz.<br />
Onur Öymen: Ona yanıt veriyorduk, yani, bu gerçekleri halkımızın iyi görmesi, hangi partiden olursa olsun vatandaşlarımızın iyi değerlendirmesi lazım. Çünkü bugün bu partiye yaparlar, yarın başka parti. Geçen gün bir gazetede, Sözcü gazetesinde bir baş makale vardı. Başka bir komployu da başka bir lidere karşı yaptıklarına dair çok ciddi bir iddia vardı. Yaptıklarına dair çok ciddi, yani ilan etmemişler belki henüz. İlan etmek için yer arıyorlar diyor. Yani son derece ciddi iddialar var. Siz bunları yakalayamadıkça, Türkiye komplolarla yönlendirilen bir ülke haline gelir. Bugün bunu yapanlar yarın başkasına yaparlar, öbürsü gün başkasına yaparlar, Türkiye’yi istedikleri çizgiye getirirler.<br />
Sunucu: Ama sadece Sayın Baykal gitmedi ki, siz de gittiniz.<br />
Onur Öymen: İşte bu düşündürücü değil mi? Yani bir insana yönelik bir komplonun sonucunda onun savunduğu fikirleri savunan bütün bir kadro bir anda, görevden uzaklaşıyor veya görev almıyor. Yani bunun bir anlamı yok mu? Acaba rahatsız eden Baykal’ın kişisel durumu muydu, kişiliği miydi? Yoksa onun savunduğu fikirler miydi? Onun savunduğu fikirleri öteden beri savunan pek çok arkadaşımız var. Nerede bunlar şimdi? Nerede bu insanlar?<br />
Sunucu: Yeni CHP istiyoruz biz, diyorlar. Yeni CHP diyorlar. Siz eskisiniz, zaten de çok antipatiksiniz, Dersim ile ilgili söyledikleriniz falan da milletin yüreğini burkuyor. Çıkıp çıkıp televizyonlara korku filmi gibi anlatıyorsunuz olayları. Hoşlanmıyoruz sizden, gidin artık, vitrini değiştireceğiz, diyemezler mi yani?<br />
Onur Öymen: Daha daha neler söylerler. Bütün mesele şu; CHP Türkiye’nin en devrimci partisi, en eski partisi ama en devrimci partisi. Bizim altı okumuzdan bir tanesi devrimcilik. Şimdi devrimci bir partiye statükocu denir mi? Devrimci kimliğini partinin korumak için mücadele eden insanlara siz gericisiniz, statükocusunuz, Türkiye’yi laiklikten uzaklaştırmak isteyenler aslında ilericidir, demokrattır, derseniz bu insanın aklına zekâsına saygısızlık olmaz mı? Yani hayatımız boyunca, önce hiç kimse bize, ben şahsen kendim için söyleyeyim, bu kadar yıllık hayatımda bana hiç kimse statükocu demedi. CHP’ye muhafazakâr demedi.<br />
Sunucu: Genel Başkan Yardımcısı oldunuz, demeye başladılar.<br />
Onur Öymen: Bir anda baktık ki statükocu. Niye? Çünkü Atatürk’ü savunuyoruz. Atatürk’ü savundunuz mu, hapı yuttunuz. Atatürk’ü savunan insanlar ilerici olamaz, efendim devrimci olamaz. Atatürk sürekli devrimin insanı.<br />
Sunucu: Efendim, ben o zaman TRT’de idim. Siz bizi misafir etmiştiniz, Almanya’da, Büyükelçimizdiniz. Herkes sizi çağdaş Türkiye’nin gülen yüzü, nezaketli insan, nazik insan, işte ilerici insan falan olarak takdim ediyordu.<br />
Onur Öymen: Sizler yanlış anlamışsınız. Biz meğersem, dinozor, tutucu, statükocu, gerici, niçin? Çünkü bu iktidara karşı çıkıyoruz. İktidara karşı çıktınız mı her türlü yaftayı hak edersiniz. En gerici sizsiniz, efendim gelişmelere karşı olan sizsiniz, iktidarın yaptığı bütün icraat demokratikleştirmenin gereğidir, ama sizin Atatürk devrimlerine sahip çıkmanız gericiliktir. Şimdi bu zihniyeti, her gece televizyonlarda, bazı konuşmacılar, bilaistisna, hep bunları anlatıyorlar. Dikkat ediyor musunuz son zamanlarda Atatürk’ün düşüncesini, uygarlığı, çağdaşlığı, laikliği savunan kaç kişi var televizyonlarda?<br />
Sunucu: Canım bulmuşsunuz, kendinize göre bir Atatürk yaratmışsınız, gerçek Atatürk o değil diyorlar.<br />
Onur Öymen: Diyorlar. Gerçek Atatürk’ün ne olduğunu Atatürk’ten öğrensinler. Atatürk’ün kendi sözlerine baksınlar, Nutuk’u okusunlar, yaptığı konuşmalara baksınlar, herkes böyle Atatürk’ü, “Atatürk aslen bize benzerdi”, falan diye yıpratmaya çalışmasın. Fakat dikkatinizi çekerim, şimdi sağ olunuz, sizin sayenizde bu görüşlerimizi halkımıza açıklayabiliyoruz. Ama evvelce bizi haftada üç defa, dört defa çağıran bazı kanallar, şimdi aylarca semtimize uğramıyorlar. Niye? Çünkü bizim düşüncelerimizin halk tarafından duyulmasını istemiyorlar. Türkiye’de bu iktidar gibi düşünmeyen, çağdaş, devrimci, Atatürkçü, ilerici, dünya ile bütünleşmek isteyen, uygar, değişimden yana insanların sesinin duyurulmasını istemiyorlar.<br />
Sunucu: Ama siz Türkiye’yi içe kapatmak isteyenlerin yüzü ve sesisiniz.<br />
Onur Öymen: Kim demiş?<br />
Sunucu: Diyorlar.<br />
Onur Öymen: Kim demiş?<br />
Sunucu: Bazı gazeteciler öyle yazıyorlar. CHP içe kapatıyormuş, siz de bunun en önemli aktörlerinden biriymişsiniz. Biz artık sizi geri plana koyup yeni CHP istiyoruz.<br />
Onur Öymen: Bizim hayatımız, bütün hayatımız, hem meslek hayatımız, hem siyasi hayatımız Türkiye’yi dışa açmakla geçti. Bakın AB konusunda bizi eleştirmeye kalkıyor bazıları. 630 sayfalık kitap yayınladık biliyor musunuz, CHP’nin AB ile ilgili görüşlerini yansıtan? Tam 630 sayfa. Açın bir satırını da deyin ki; “Türkiye’yi, Avrupa’ya, dünyaya kapamak istiyor, CHP”. Yani mümkün mü bu? Ama böyle rivayetlerle, tevatürlerle yıpratmak Türkiye’de moda olmuş. Bir tarihte ne diyorlardı? “Ortanın solu Moskova yolu”. Şimdi bunlar komünist oldukları için mi ortanın solunu savunuyorlardı? Değil mi? Buna benzer böyle suçlamalarla CHP’ye yaftalar yapıştırarak, bizi olduğumuzdan farklı halka göstermek istiyorlar.<br />
Sunucu: Ama biz demedik ki efendim, kendi Genel Başkanınız söyledi, yeni Genel Başkanınız, ben mi uydurdum yeni CHP lafını?<br />
Onur Öymen: Şimdi yeni CHP, yeni yönetim anlamında kullandığını söyledi. Yeni CHP diye bir şey olamaz, dün akşam Sayın Deniz Baykal bir televizyon programında söyledi; bir Koç otobüslere çıkıyor, arkadan bir Hakiki Koç, Özkoç, yok bilmem ne&#8230; illa başına bir sıfat mı ekleyeceksiniz? CHP, CHP! Değişim mi? Değişim gayet tabi var. Yani Fransız Sosyalist Partisi adını mı değiştiriyor? İspanya Sosyalist Partisi, PSOE, 1982 yılında iktidara gelirken bir slogan üretti. “her şey değişim için”. Her şeyi değiştirdiler, partinin adını değiştirmediler. Değil mi? Alman Sosyal Demokratları her gün değişiyor, herkes değişiyor. Hepimiz değişiyoruz.<br />
Sunucu: Bunu kime söylüyorsunuz şimdi?<br />
Onur Öymen: Şimdi diyorum ki; CHP’nin sıfatını değiştirmek gerekmiyor. Zaten sıfatını değiştirme önerisinde bulunan da yok. Yani bir önerge görmedim ben ki; kurultaya da partinin adını değiştirelim desin. Köklü değişiklikler yapan partiler olmadı mı? Oldu. Mesela İngiliz İşçi Partisi. Niye? Geldiğinde biliyor musunuz siz, Partinin üyelik kartları üzerinde bütün üretim araçları devlete ait olacaktır, diye yazıyor. Marksizm’den geliyor. Onun için çağdaşlaşma hamlesi yaptılar. Bizim geleneğimiz ne? Bizim geleneğimiz Atatürk’ten geliyor. Atatürk, en çağdaş düşünceyi temsil eden insan, sürekli devrimi temsil eden insan. Yeni CHP demek, eğer partinin bütün kimliğini değiştireceğiz anlamında bunu kullanıyorsanız, reddi miras demektir. Yani geçmişi reddediyoruz biz, yepyeni bir siyasi oluşum olacağız. Bunu da söyleyen yok. Genel Başkan da bunu söylemiyor, kimse de söylemiyor.<br />
Sunucu: Korku İmparatorluğunu da ben söyledim Onur Bey? Yıkılanlardan olduğunuz için, Korku İmparatorluğunu yıktık&#8230;<br />
Onur Öymen: Şimdi, ben parti içi konuları medya önünde tartışmayı hiçbir zaman istemedim, hiç yapmadım. Siz benim ağzımdan bugüne kadar herhangi bir partili hakkında bir şey duydunuz mu? Bir söz, bir eleştiri duymadınız. Ama şunu söyleyeyim, siyasete giriyorsanız korkmayacaksınız. Hiçbir şeyden korkmayacaksınız. Korkuyorsanız, girmeyeceksiniz. Çünkü siyasetçiler, milletvekilleri halkı temsil eder. Halk korkmaz. Türk halkı en zor şartlarda korkmamış, bugün hiç korkmaz. Onun için hiç kimse insanları şu veya bu şekilde korkutmaya boşuna teşebbüs etmesin, çünkü korkacak insanların siyasette yeri yok. Cesaretiniz yoksa siyaset yapamayacak, yapamazsınız. Bakın bu iktidar korku üzerine siyaset yapıyor. Kuzey Irak’a müdahale için meclisten yetki alıyor, dış baskılardan korkuyor, geri adım atıyor. Asker gönderiyor bir haftalığına, üçüncü gününde çek askerini diyorlar, korkuyor dış baskılardan geri çekiyor. Yani kaç tane örneği var. Ama bizim, CHP’nin korku ile siyaset yapması mümkün değil. Biz tavsiye ediyoruz, diğer partiler de korku ile siyaset yapmasınlar. Bizde kimse korkmaz.<br />
Sunucu: Şimdi, konuştunuz da ben demedim ki; Genel Başkan Sayın Kılıçdaroğlu kendi partisindeki bir değişikliğin ardından bunu söyledi.<br />
Onur Öymen: Şimdi onun ne amaçlarla ne söylediğini en iyi kendisi bilir, kendisi bunu cevaplandırır. Ben de şu anda parti sözcüsü konumunda değilim, ben kendi görüşümü söylüyorum. Benim görüşüm şudur: Siyasete girdiyseniz; korkuyu portmantoya asarak gireceksiniz. Korkarak siyaset yaparsanız, görevinizi yapamazsınız. Hiçbir gün dâhil,  yani korkuyla efendim bir makama ulaşacağım, korkuyla efendim ben bir yerde kalacağım diyorsanız boşuna zaman harcamayın.<br />
Sunucu: Şimdi tamamen Onur Öymen dönemi bitti mi? Bu sert, böyle anlattığı zaman sanki korku filmi gibi izliyoruz, hükümetin dış politikadaki başarısızlıklarını. O dönem bitti mi şimdi yani? Yeni CHP’de siz var mısınız?<br />
Onur Öymen: Onur Öymen diye bir dönem hiçbir zaman olmadı, CHP’nin dönemi oldu, CHP’nin ilkeleri dönemi oldu. Bizi biz yapan, bizi CHP’li yapan, hepimizi bir araya getiren, hepimizi birlik yapan bizim temel ilkelerimizdir, temel programımızdır. Onun için bizim bunların dışında bir şey söylememiz mümkün değildir.<br />
Sunucu: Hiçbir idari göreviniz yok mu CHP’de şu anda.? Milletvekilliği dışında.<br />
Onur Öymen: Şimdi, ben bu görevi, yani Genel Başkan Yardımcılığı görevini yaklaşık yedi yıl yaptım. Yedi yıl, az bir zaman değil. Gayet tabi ki görev devredeceğiz, gayet tabiî ki başka arkadaşlarımız görev alacak. Ama siyasetle bağımı kestim, mademki ben görev almıyorum, partide kendimi sorumlu saymıyorum diyemeyiz. Yani bu partide üye olduğunuz sürece mutlaka sorumluluk taşıyacaksınız. Milletvekili olduğunuz sürece taşıyacaksınız, olmasanız da taşıyacaksınız. En yüksek rütbe CHP’de sade üyeliktir. Bu insanlar hiçbir şey beklemeden gece – gündüz, yaz -  kış çalışıyorlar. En yüksek rütbe odur. Onun için hepimiz partinin sorumluluğunu taşıyoruz. Hepimiz partinin ilkelerine bağlı insanlar olarak, bu sorumluluğumuzu her koşulda yerine getireceğiz. Şunu unutmayın ki; CHP’de partinin rezervinde olan ve cumhuriyetin rezervinde olan binlerce insan var. Her alanda var. Bugün partide, yönetimde görev almayan, ama kendi alanında son derece değerli, hizmetler veren, birikimi olan hukukçuklar var, ekonomistler var, her alanda insan var. Şimdi bizim görevimiz, parti olarak görevimiz bütün bu birikimleri bir araya getirmektir. Bizim feragat edeceğimiz bir insan yok, bir kişi yok. Herkesin bilgisinden, birikiminden, tecrübesinden yararlanacağız. Senin adamın, benim adamım diye bir ayrım yapılamaz CHP’de. Benim babam derdi ki; rahmetli,  “Duvara dayanma yıkılır, insana dayanma ölür.” Eskiler böyle dermiş, yani kimsenin adamı olmayacaksınız. İlkelerinizin adamı olacaksınız ve ben inanıyorum ki; bütün CHP’liler ilkelerinin adamıdırlar. Kendi kişisel beklentileri uğruna bu ilkeleri feda edecek insan bizde yoktur.<br />
Sunucu: Çok teşekkür ederiz katıldığınız için kolaylıklar dileriz.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2737/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TV NET&#8217;e Verilen Mülakat- 18 Ekim 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2727</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2727#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Nov 2010 12:02:49 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2727</guid>
		<description><![CDATA[CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN TV NET’E VERDİĞİ MÜLAKAT
18 EKİM 2010
Sunucu: Efendim, bugünlerde tartışılmakta olan başörtüsü meselesini size sormak istiyoruz? Bunun çözümü nasıl olmalıdır?
Onur Öymen: Evet bu konularda en doğru cevabı kuşkusuz partimizin sözcüleri verecektir. Görüşmeler, fikir almalar tabii ki olacaktır ama bu durumda yapılması gereken şey herkesin yargı kararlarına saygı duyması gerekir. Türkiye [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN TV NET’E VERDİĞİ MÜLAKAT<br />
18 EKİM 2010</p>
<p>Sunucu: Efendim, bugünlerde tartışılmakta olan başörtüsü meselesini size sormak istiyoruz? Bunun çözümü nasıl olmalıdır?</p>
<p>Onur Öymen: Evet bu konularda en doğru cevabı kuşkusuz partimizin sözcüleri verecektir. Görüşmeler, fikir almalar tabii ki olacaktır ama bu durumda yapılması gereken şey herkesin yargı kararlarına saygı duyması gerekir. Türkiye bir hukuk devletidir. Yargı kararlarını yok sayarak herhangi bir çözüm bulmak kabil değildir. O yüzden YÖK başkanının yaptığı gibi yöntemlerle yargı kararlarının arkasından dolanmak bir hukuk devletinde mümkün değildir. Bu nedenle zaten birçok üniversite bu bildiriye karşı çıkmıştır. Şimdi burada dikkate alınması gereken birkaç nokta var. Bir tanesi şu, bunu bazıları bir özgürlük meselesi gibi takdim etmeye çalışıyorlar ama daha önce sayın başbakan bunun bir siyasi simge olduğunu açıkça dile getirmişti. Şimdi bu özgürlük meselesi midir, siyasi simge midir? İkincisi şu, özgürlük meselesi ise eğer, önerilen formül şudur, üniversitelerde bunu serbest bırakalım ama liselerde bırakmayalım, kamuda bırakmayalım. Bunu CHP de söylüyor, diğerleri de söylüyor. Yani bir insanın hayatında sadece 4 yıl için ona bu özgürlüğü tanıyacaksınız. Üniversiteden önce tanımayacaksınız, üniversiteden sonra da tanımayacaksınız kamu sektörüne girerse de tanımayacaksınız. Şimdi bu özgürlüklere saygı anlamına geliyor mu gelmiyor mu? Bunu tartışmanız gerekir. Sayın başbakan diyor ki efendim cumhurun giremeyeceği yer olmaz. Yani başörtüsü ile kamu sektörüne de girilir, orduevlerine de girilir. Başbakanın mesajı bu. Daha önce yaratılan hava bunun sadece üniversiteler için geçerli olacağına dair bir durumdu. Bir başka boyutu şu, başörtüsü takmak istemeyen ama aile baskısı ya da çevre baskısı yüzünden başörtüsü takmak zorunda kalan kızlarımızın durumu için ne yapacaksınız?  Sayın YÖK Başkanı diyor ki, ben güvence veriyorum. Siz kızların ailesine, çevresine giderek onları ıslah mı edeceksiniz çocuğuna baskı yapmaması için? Ya bu durumdan sonra aile ya da çevre baskısı ile başörtüsü takmayan kızlar başörtüsü takmaya zorlanırlarsa onların özgürlükleri ne olacak? Onları hakları ne olacak? Bu işlerin iyi düşünülmesi lazım. Herkes iyi niyetle yaklaşabilir bu olaylara ama çözüm noktasına geldiğiniz zaman sorunları da görmeniz lazım. O bakımdan burada dayanacağınız en önemli unsur hukuktur. Hukuksuz bir çözüm bulunamayacağına göre siz hukuk kurallarına saygı göstereceksiniz, yargıya saygı göstereceksiniz. Hukuk çerçevesinde bir çözüm arayışına gireceksiniz. Hukuk kurallarının arkasından dolanarak, hukuk ve yargıyı yok sayarak bir çözüm üretmek mümkün değildir. Benim kanaatim budur.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2727/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>HALK TV&#8217;YE VERİLEN MÜLAKAT-20.10.2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2715</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2715#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 26 Oct 2010 11:56:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Görsel Basın]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/arsiv/2715</guid>
		<description><![CDATA[CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN HALK TV’YE VERDİĞİ MÜLAKAT
20.10.2010
Sunucu: Çok ilginç gelişmeler oluyor. ABD bundan önce çok net olarak AKP’nin arkasında duruyordu. Belki stratejik ortağımız değilsiniz ama bölgedeki en önemli müttefikimizsiniz diyordu. Muhtemelen ‘one minute’ krizinden sonra, söylemini değiştirmeye başladı ve böyle garip işler yapıyorsunuz, eksen kayması tartışmaları var bunun söylenmesi bile bizi endişelendiriyor [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN HALK TV’YE VERDİĞİ MÜLAKAT<br />
20.10.2010</p>
<p>Sunucu: Çok ilginç gelişmeler oluyor. ABD bundan önce çok net olarak AKP’nin arkasında duruyordu. Belki stratejik ortağımız değilsiniz ama bölgedeki en önemli müttefikimizsiniz diyordu. Muhtemelen ‘one minute’ krizinden sonra, söylemini değiştirmeye başladı ve böyle garip işler yapıyorsunuz, eksen kayması tartışmaları var bunun söylenmesi bile bizi endişelendiriyor diyorlar. Acaba bu söylem değişikliğinin arkasında dış politikanızı net bir çizgiye oturtun uyarısı mı yatıyor?</p>
<p>Onur Öymen: Bir kere müttefik ülkeler arasında böyle bir dil kullanılmasına sık rastlanmaz. Müttefik ülkeler arasında şikayet ya da sorun varsa bunlar bu şekilde basın yoluyla dile getirilmez. Bunun böyle basın yoluyla dile getirilmesi kamuoyuna bir mesaj verilmek istenmesindendir. Kamuoyu aracılığı ile Türkiye’ye bir baskı uygulanmak isteniyor. Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerde sıkıntılar var. Bir bölümü Türkiye’nin şikayetçi olduğu konular, bir bölümü ABD’nin şikayetçi olduğu konular. Türkiye’nin şikayetçi olduğu konular doğrudan doğruya kendi güvenliği ile ilgilidir. Kuzey Irak’taki PKK terörünü bertaraf etmek için sağladıkları yardımın yetersiz olduğundan yanadır. Sadece hava tatbikatlarında sağladıkları istihbarat yeterli değildir. Amerika Irak’taki bütün terör örgütleri ile mücadele etti ve hala ediyor ama PKK ile mücadele etmiyor. Irak hükümeti de aynı şekilde. Acaba neden? Evvelce Barzani de Talabani de PKK ile mücadele ediyordu ama artık etmiyor. Bunun nedeni nedir? Amerika ile ilişkilerimizde bunu dile getirmemiz lazım. Amerika’yı ikna etmesi lazım. Bizim için en önemli güvenlik sorunu terör sorundur. Amerika açısından sorun ise, Türkiye’nin İran’ın tezlerini gereğinden fazla benimsemesi ve İran’ın nükleer programını hafife alması, Amerika’nın ikna ettiği Rusya ve Çin yaptırımlar konusunda evet derken Türkiye’nin hayır demesi, Filistin’de bütün batı ülkelerinin desteklediği Mahmud Abbas yerine terörü yani Hamas’ı desteklemesi, Uluslar arası Ceza Mahkemesinin insanlığa karşı suç işlediği için aradığı Sudan cumhurbaşkanı El Beşir’i Türkiye’ye davet etmesi ve ona sahip çıkmasıdır. Bu gibi konular, ülkemizi doğrudan doğruya ilgilendiren sorunlar değil. O bakımdan bu konular ile ilgili daha dikkatli politikalar izlemesi lazım. Ama PKK ile ilgili sorun doğrudan doğruya Türkiye’yi ilgilendiren bir güvenlik sorunu. Bu konuda da ABD’den daha güçlü bir destek sağlaması lazım. Ama ABD ile gergin zamanlar yaşandığı ortadır. Bu gerginliğin de bu hükümet ile giderilmesi zordur. Çünkü bu hükümetin temel felsefi yaklaşımları radikal İslam ülkelerine karşı ABD ve Avrupa’nın yaklaşımları ile örtüşmüyor. Hamas diyor ki biz AKP’yi kendimize örnek aldık. Yani örnek alınacak kadar yakınsınız. Sayın başbakan diyor ki biz BM’de Hamas’ın sözcülüğünü yapacağız. Bunlar bizim geçmişte hiç kullanmadığımız sözlerdir. Hiçbir batılı ülkenin de benimsemediği sözlerdir.</p>
<p>Sunucu: ABD Dışişleri Bakan yardımcısı diyor ki, Türkiye yüzünü doğuya çevirmiş olsun ya da olmasın, bu düşünüldüğü sürece sorun yaşarız.</p>
<p>Onur Öymen: Burada eksen kaymasından bahsediyorlar. Türkiye’nin dış politikasında batıdan çok doğuya önem vermesinden, vize muafiyet anlaşmaları yapmasından filan bahsediyorlar. Bunlar dış politikada bir kayma olduğu izlenimi veriyor. Türkiye ki yarım yüzyılı aşkın zamandan beri dış politikasını düzenlerken batı ülkeleri ile aynı dünya görüşünü yansıtmış, zaman zaman sorunlar yaşamıştı. ABD ile kriz yaşadık, Kıbrıs Harekatı’ndan sonra. Almanya ile PKK konusunda silah ambargosu yaşadık. Bu tarz krizler yaşıyorduk. Ama dış politikanın genel yönelimi, Türkiye’nin çağdaş değerler sistemine yönelikti. Burada kast edilen eksen kayması Türkiye’nin değerler sistemindeki eksen kaymasıdır. Bakıyoruz, Türkiye demokrasi, insan hakları, yargı bağımsızlığı, laiklik, basın özgürlüğü gibi değerlerde batıdan uzaklaşıp bir Ortadoğu ülkesi haline geliyor. Bunun örnekleri de var. Türkiye basın özgürlüğünde, Freedom House gibi uluslar arası kuruluşların yayımladığı raporda 106. sırada. Kadın-erkek eşitliğinde Davos’un araştırmasına göre 129. sırada. Batılı ülkelerin hepsinin arkasında geliyor. Bu bizim için esas eksen kaymasıdır. Dış politikada bazen bir konuda şöyle, başka bir konuda böyle durmak zorunda kalabilirsiniz. Ama önemli olan değerler sisteminizi, çağdaş değerlerden uzaklaştırıyorsanız, Türkiye’yi bir Ortadoğu ülkesi haline getirirsiniz. Buna paralel olarak, dış politikada yıllardan sonra bir eksen kayması olunca diğer ülkelerde bunu yadırgıyorlar. Kendi değerler sisteminin bir parçası olarak Türkiye’yi de görmek de zorlanmaya başlıyorlar. Dikkat edecek olursanız, Türkiye batının bazı istekleri konusunda gereğinden fazla tavizkar davranıyor. Ne gibi konularda mesela? Mesela Ermenistan sorununda. Yıllardır söylenilen her şeyi unutup sınırı açma konusunda protokoller imzalıyorsunuz. Hangi konu? Kıbrıs konusu. Bu konuda sizden önce kimsenin vermediği tavizleri veriyorsunuz. Üçüncü konu. Kürt konusunda. Kürt konusunda size yabancıların dikte ettiği, zorla kabul ettirmek istedikleri konuları kabul edecekmiş izlenimi veriyorsunuz. Başka? Patrikhane konusu var. Ekümenik sıfatını tanımanızı istiyorlar. Sizden önce hiçbir hükümetin kabul etmediği bu talepleri kabul edecekmiş izlenimi veriyorsunuz. Ama radikal İslamın dahil olduğu konularda, İran ve Hamas gibi, direniyorsunuz batıya karşı. Yani kendi ülkenizin çıkarlarını ilgilendiren konularda direnip de, sizi doğrudan ilgilendirmeyen konularda bu esnekliği gösterseniz bu anlaşılabilir ama siz yapmanız gerekenin tam tersini yapıyorsunuz. Şimdi Hamas’ın sözcülüğünü yapmak Türkiye’nin hangi menfaatinedir?</p>
<p>Sunucu: Dış politikada devrim diyerek yapılan açıklamalar belki de bu duruma getirdi.</p>
<p>Onur Öymen: Son olarak İsrail ile Filistin arasında Washington’da yapılan görüşmelere Mısır ile Ürdün’ü davet ettiler. Hani en etkili ülke bizdik?</p>
<p>Sunucu: Bugün başbakan çok önemli bir şey söyledi. Yunanistan’da bir çevre toplantısı var. Şayet İsrail Başbakanı Netanyahu oraya giderse ben gitmeyeceğim dedi. Dış politika bu hale mi geldi?</p>
<p>Onur Öymen: O zaman BM toplantılarına neden katılıyorsunuz? Yani bir ülke varsa ben yokum diye bir söylem olabilir. Ne zaman olur? Mesela, tanımadığınız ya da hiçbir ilişkinizin olmadığı bir ülkenin temsilcisi vardır ki bu gibi konumlarda da katılacağınız ya da katılmayacağınız durumlar değişebilir. Mesela ikili bir görüşmeye katılmayabilirsiniz. Ama mesela Avrupa Konseyi’nde Kıbrıslı Rumlar da temsil ediliyor, Türkler de. Siz şimdi Rumlar var diye Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’ne katılmıyor musunuz? Bunun gibi. AB’ne maalesef Rumları tam üye yaptılar. Onlar üye diye AB ile müzakereleri kesiyor musunuz? Yani öyle bir durum olur ki, Türkler ile Rumlar karşı karşıya getirilir ve o zaman siz dersiniz ki ben Rumları tanımıyorum o yüzden bu görüşmelere katılmam. Ama başbakanın bu tavrı diplomasinin temel kurallarına aykırıdır. Öyle anlaşılıyor ki Davos’tan bu yana, sayın başbakan şöyle bir izlenim aldı. Benim Davos’ta çektiğim rest hem içeride oy aldı, hem de bazı radikal arap ülkelerinin de sempatisini kazandırdı. Mesela Libya’nın, mesela İran’ın, mesela Hamas’ın. Öyle sandı ki, ben ne zaman rest çekersem bu benim prestijimi arttıracak. İkincisi iç politikada da, din unsurunu ön plana çıkarmak istediği için, böyle konularda rest çektiği zaman bizim vatandaşımız da sorgulamadan aman bizim başbakanımız ne güzel mücadele ediyor diyecekler. Ama sonra kaybeden Türkiye oluyor. İsrail’in Mavi Marmara olayında olduğu gibi son derece haksız olduğu konular var. Elbette ki onlara tepki göstereceksiniz. Meclis olarak ortak bir karar aldık. Özür dilenmesini beklediğimizi söyledik, tazminat talebimizi ilettik. Bunu yapacaksınız. Ama bunun ötesinde, ben bu kişilerle sonsuz ihtilaf halindeyim kesinlikle bir daha bir araya gelmem dediğiniz zaman da bu diplomasinin kuralına uymuyor.</p>
<p>Sunucu: Bu arada Türkiye’nin İran’a karşı olan bu yumuşak tutumu da gündemde. ABD’nin Hazine Bakan Yardımcısı Ankara’ya geliyormuş bu yaptırımlar konusunda görüşmek üzere. Bu bir müzakere süreci. Acaba Türkiye Amerika’dan bir şeyler istiyor da, İran ve İsrail’e karşı olan tutumunu bir koz olarak mı kullanıyor? Hani ‘win-win’ diyorlar ya onun gibi bir şey mi bu?</p>
<p>Onur Öymen: Şimdi burada önemli olan, dış politikanın yaptırım sistemi var. Yani savaş yapmayacaksanız bir takım ekonomik yöntemlerle onları ikna etmeye çalışacaksınız. BM’in de bu şekilde bir sistemi var. İran konusunda da böyle bir yaptırımlar sistemi uygulamak istiyorlar. Mesela, İran’da bankaların başka şubelerini açmayacaksınız, mali açıdan gelişmesine engel olacaksınız gibi. Türkiye buna hayır oyu verdi. Peki, uygulayacak mısınız yaptırımları? Uygulamayacaksanız eğer, başka ülkelerin uygulamasının bir anlamı kalmıyor. Yani Amerikan Bankaları üzerinden yaptıramadığı işlemleri Türk bankaları üzerinden yaptırıyor. Ne anlamı kaldı o zaman yaptırımların. O zaman size de baskı yapıyorlar. Onlar da size diyorlar ki biz de sizin talep ettiğiniz askeri yardım ile ilgili konularda Amerikan Kongresi’nin kararlarını uygulayacağız. Taviz mi verelim peki? Kesinlikle hayır. Haklı olduğunuz davalarda, sonuna kadar direneceksiniz. Mesela Kıbrıs Harekâtı’ndan sonra Amerika ambargo uygularken biz sonuna kadar direndik. Şimdi bunu yapacaksınız. Ama başka bir ülkenin nükleer programını bütün ülkeler, Amerika’dan Çin’e Rusya’ya kadar, bütün Avrupa ülkelerine kadar, engellemeye çalışırken siz kalkıp derseniz ki ben buna uymayacağım bu savunulması zor bir durum olur. Türkiye mesela Almanya’dan aldığı zırhlı askeri araçları PKK ile mücadelede kullandı diye Almanya ambargo uyguladı ama Türkiye buna öyle bir tepki gösterdi ki 3 hafta sonra bu ambargoyu kaldırmak zorunda kaldılar. Gerektiği yerde direneceksiniz, ama bütün dünyanın haklı bulduğu ve türk kamuoyunun da paylaştığı bir durumda siz sırf radikal dayanışma nedeniyle farklı davranırsanız, o zaman tabii ki başka bir tablo çıkıyor.</p>
<p>Sunucu: Biraz geri gidelim o zaman. Irak operasyonu sırasında Dubai Anlaşması söz konusuydu. Ama siz muhalefet olarak bunu ortaya koydunuz da sonradan vazgeçildi. Peki, o zaman dini dayanışma söz konusu değil miydi?</p>
<p>Onur Öymen: Kendi menfaatinizi ilgilendiren konu da tek taraflı taviz vermeyeceksiniz. Ve ya para karşılığında siyasi taviz vermeyeceksiniz. Dubai Anlaşması buydu. Dubai’de size Amerika’nın 1 milyon dolar hibe veya 8.5 milyar dolar kredi karşılığında siz Kuzey Irak’a asker göndermemeyi taahhüt ediyorsunuz. Bu ne demektir? Para karşılığında size bir siyasi yaptırım uyguluyorlar. Biz bunu meclise getirmelerine izin vermedik. Muhalefetin buradaki etkin rolü ortaya çıkmış oldu. Biz bunu hep söylüyoruz. CHP aldığı oy oranından daha büyük bir etkiye sahip mecliste. İkinci örnek ise Kıbrıs ile ilgili bir anlaşma imzaladı hükümet 2005 yılında tek taraflı taviz verdiği. Ama bizim muhalefetimiz neticesinde 5 senedir meclise getiremediler bunu. Hükümetin buradaki politikası anlaşılıyor ki şöyle, siz taviz vermemeniz gereken sağlam durmanız gereken konularda tavizler verebiliyorsunuz ama sizi doğrudan etkilemeyen ama sırf radikal İslami ülke ve gruplarla olan dayanışmanız için sizin menfaatleriniz pek de ilgilendirmeyen konularda dirençli bir görüntü sergiliyorsunuz.</p>
<p>Sunucu: Son olarak Yunanistan ve İsrail arasındaki yakınlaşma ve Füze Kalkanı konusunda görüşlerinizi de alalım.</p>
<p>Onur Öymen:  Diplomaside marifet şudur. Bir ülke ile ciddi sorunlarınız olabilir. Ama böyle bir durumda bu sorunu kendi çerçevesi içerisinde tutmak lazım. Siz bir olay sonucunda bütün gemileri yakarsanız o ülkede sizi rahatsız edecek bazı adımlar atar. İşte bu son İsrail krizinden sonra Yunanistan ile İsrail arasında başbakan düzeyinde 1 ayda 2 defa karşılıklı ziyaretler yapıldı ve stratejik işbirliği anlaşmaları imzalandı. Peki, Türkiye bu durumdan ne kazanç elde edecek? Kaybedeceği çok şey var. Dış politikada duygulara yer yok.</p>
<p>Füze kalkanı meselesi de derece önemli bir konudur ve mutlaka mecliste görüşülmesi lazım. İkincisi, Türkiye’nin komşularının elinde füze varsa onlar bize bir şey yapmaz diye düşünerek rahat hareket edemezsiniz, sizin de elinizde bir savunma sistemi olacak ama milli bir sistem. Komutası ve kontrolü bizim elimizde olan bir sistem olacak. Başkalarının kontrolünde olan bir sistem bizim için tam güvenliği ifade etmez. Madde üç, NATO ülkelerine yönelebilecek bir füze saldırısına karşı koruma kalkanı olarak düşünüyorlar bunu. İsrail’in bugün elindeki Şahap3 füzelerinin menzili sadece Türkiye ve İsrail gibi ülkelere yetiyor. Kalkıp da o füzelerle, Belçika’yı, Norveç’i vurmaları imkânsız. Demek ki bu işin biraz bahanesi ve Türkiye’yi ikna edebilmek için uydurulmuş bir kılıf. Sonunda ne olacak? Bir radar sistemi kurulacak ve İran’dan gelebilecek füzeleri bu sistem ile tespit edeceksiniz ve sizin Akdeniz ve Karadeniz’de kolları olan füzelerinizle bu füzeleri havada vuracaksınız. Şimdi burada, en gerçekçi senaryo şu, eğer Lübnan’daki İran yanlısı Hizbullah örgütü elindekilerle İsrail’e savaş açarsa, İsrail diyor ki biz doğrudan doğruya İran’ı vururuz. Şimdi İran’ın İsrail tarafından vurulmasının koşullarından biri bu. İkinci neden ise şu, İran’ın nükleer programını tahrip etmek için yapabilirler. Daha önce Irak nükleer santral kurduğu dönemde gidip Irak’taki nükleer santrali vurdular. Bunun bir benzeri Suriye’de de yaşandı. Bu işin geçmişi de var. Böyle bir saldırı olursa İsrail tarafından İran buna nasıl karşılık verecek? Füzeleri ile. Çünkü İran’ın elindeki Şahap3 füzeleri İsrail’i vurabilme yeteneğine sahip. O zaman Türkiye üzerine kurulacak sistem ile İran’ın füzeleri havada yakalanacak ve böylece İsrail’i koruyabileceksiniz. Bir taraftan İsrail’e böyle tavır koyuyorsunuz, diğer taraftan esas amacı İsrail’i korumak olan bir sistemin parçası haline geliyorsunuz. Biz bunu geçen sene Milli Savunma Bakanı’na dedik, niçin milli bir sistem kurmuyorsunuz diye. Dedi ki, efendim paramız yok. Kaç para peki? 1 milyar dolar. Bizim 1 aylık ihracatımızın onda biri. Para değil. Ama şimdiki sistem 8.5 milyar dolar çünkü çok daha kapsamlı. Son olarak şunu söyleyeyim, bu tip konularda başka ülkelere tam olarak güvenemezsiniz. İster NATO olsun, isterse olmasın. Mesela Küba Krizi sırasında Sovyetler Birliği Küba’ya kendi füzelerini yerleştirmeye kalktığı zaman nerdeyse bir dünya savaşı daha çıkıyordu. Amerika ile Sovyetler Birliği gizli pazarlıklar yaptılar. Bu pazarlıkların sonucunda Amerika’nın Türkiye’ye yerleştirdiği Jüpiter füzelerini Amerika geri çekti. Türkiye’nin haberi bile yoktu. Yani bizim haberimiz bile olmadan bizi korumak için konuşlandırdıklarını söyledikleri füzeleri geri çektiler. Sonra dediler ki, o füzeler eskiydi de faydası yoktu. O zaman faydası olmayan sistemleri neden kurmuştunuz Türkiye’ye? Bunun izahı yok. İkincisi, 1. Körfez Savaşı sırasında Irak’tan gelebilecek saldırılara karşı Türkiye NATO’dan geçici kaydıyla füzesavar füze sistemi almak istemişti ve almıştı. Irak’a karşı caydırıcı da olmuştu. 2. Körfez Savaşı sırasında da istedik aynı sistemleri geçici olarak. Ama bu sefer vermediler. Müthiş bir kriz çıktı. Bir ülke sonuna kadar direndi NATO Konseyi’nde. Ve bu direniş sonucunda karar çıkmadı. Daha sonra bu ülke NATO’nun askeri kanadında olmadığı için NATO’nun askeri kanadından biz bu kararı çıkartabildik. Yani demek ki, uluslar arası ilişkilerde NATO dâhil kuruluşlara ne kadar güvenirseniz güvenin kendi milli savunma sisteminiz olmadığı sürece güveninizi boşa çıkaracak sonuçlar doğması ihtimaldir. Ayrıca bu konunun ne safhada olduğunu biz bilmiyoruz çünkü bize bir bilgi verilmiyor. Ama bu tip konularda diğer ülkelerde önce gelinip mecliste bu durum anlatılır. Ama biz de bu böyle olmuyor. Birinin gidip bu hükümete anlatması gerekir ki Türkiye’de Türkiye Büyük Millet Meclisi vardır. Ve bu meclisinde karar verme ve denetleme yetkisi vardır.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2715/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

