<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Onur Öymen &#187; Basın Bültenleri</title>
	<atom:link href="http://www.onuroymen.com/arsivler/basin/bultenler/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.onuroymen.com</link>
	<description></description>
	<lastBuildDate>Mon, 21 Apr 2025 07:16:43 +0000</lastBuildDate>
	
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
			<item>
		<title>Yeni Kitabım Demokrasiden Diktatörlüğe ile ilgili bilgi</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2826</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2826#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Jun 2011 11:49:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2826</guid>
		<description><![CDATA[ 
 
 
 Onur Öymen’in Yeni Kitabı Yayınlandı
Onur Öymen’in yeni kitabı, “Demokrasiden Diktatörlüğe, İktidar Uğruna Demokrasiyi Feda Edenler” Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.
Demokrasiden Diktatörlüğe Onur Öymen’in altıncı kitabı. Öymen bu kitabında tarihten bugüne kadar demokrasinin gelişimini incelerken iktidar uğruna demokrasiyi engelleyenleri, otoriter rejimler kurarak ülkelerini ve dünyayı felakete sürükleyenleri anlatıyor. Türkiye’nin çok partili demokrasiyi nasıl [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>Onur Öymen’in Yeni Kitabı Yayınlandı</strong></p>
<p>Onur Öymen’in yeni kitabı, “<strong>Demokrasiden Diktatörlüğe</strong>, İktidar Uğruna Demokrasiyi Feda Edenler” Remzi Kitabevi tarafından yayınlandı.</p>
<p>Demokrasiden Diktatörlüğe Onur Öymen’in altıncı kitabı. Öymen bu kitabında tarihten bugüne kadar demokrasinin gelişimini incelerken iktidar uğruna demokrasiyi engelleyenleri, otoriter rejimler kurarak ülkelerini ve dünyayı felakete sürükleyenleri anlatıyor. Türkiye’nin çok partili demokrasiyi nasıl geliştirdiğini inceliyor ve ülkemizde demokrasi, özgürlükler ve insan hakları alanında yaşanan sıkıntıları dile getiriyor.</p>
<p>Öymen bu alanlarda dünyanın saygın kuruluşlarının değerlendirmelerinde Türkiye’ye verilen yeri  de  belirtiyor.<strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Kitabın Önsözü:</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p>İnsanlığın ulaştığı en ileri yönetim biçimi olan demokrasi bugün bile milyarlarca insanın özlemi olmaya devam ediyor. Eski Yunanda başlayan demokrasi serüveni tarih boyunca dünyaya yayılırken çeşitli engellerle, güçlüklerle karşılaşmıştı. Bazen savaşlar, bazen iççekişmeler demokrasiyi sona erdirdi.Birçok ülkede  de seçim yoluyla iktidara gelenler iktidarda kalmak için demokrasiyi, özgürlükleri, insane haklarını feda ettiler ve diktatörlüğe yöneldiler.</p>
<p>Bazı büyük devletler kendi ülkelerinde demokrasiyi toplumun sadece belirli bir kesimi için uyguladı, diğer vatandaşlarını özgürlüklerden mahrum etti. Hatta ülkesinde yaşayanların bir bölümünü vatandaş bile  saymayanlar oldu. Emperyalist devletler kendi denetimindeki başka ülkelerin halklarını ise çoğu zaman otoriter rejimlerle yönettiler.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı’ndan önceki yıllarda Avrupa ülkelerinde seçimle geldikten sonar demokrasiyi tahrip eden diktatörler milyonlarca insanın hayatına mal olan insanlıkdışı rejimler kurdular ve yayılmacı emelleri uğruna dünyayı savaş felaketine sürüklediler.</p>
<p>Savaştan sonar demokrasi dünyanın birçok bölgesinde kökleşti ama demokratik sayılan ülkelerde bile demokrasi dışı pekçok uygulama görüldü. Dünya devletlerini kendi görüşleri doğrultusunda yönlendirmek isteyen bazı uluslararası örgütlenmeler ortaya çıktı.</p>
<p>Başka ülkelerin iç politikasını, seçimleri ve hükümetlerin oluşumunu kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışan devletler oldu.  21. Yüzyıla girildiğinde dünyada yaşayan insanların yarısından azı demokratik veya kısmen demokratik sayılan ülkelerde yaşıyordu.</p>
<p>Türkiye’nin geçmişinde özgürlükçü hareketler ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun  son dönemlerinde ortaya çıktı. Padişahın yetkilerini sınırlayan ilk girişimler kısa ömürlü oldu. Türkler gerçek demokrasinin temellerini ulusal kurtuluş savaşı sırasında attılar. Cumhuriyet dönemi ulusal iradenin egemenliğini ve ulusdevlet anlayışını devletin temeli haline getirdi. O dönemden gerçek bir demokrasiye, çok partili rejime geçilmesi de uzun yıllar aldı. Çok partili rejime geçildikten sonra da demokrasi sık sık engellerle karşılaştı. Bazen iktidarı bırakmak istemeyen liderler toplumu baskı altına almaya çalıştılar, bazen de askeri müdahaleler demokrasinin gelişimini engelledi. Demokrasi mi iktidar mı sorusuyla karşılaştıklarında bazı liderler iktidarı seçti.</p>
<p>Bütün bu gelişmelerden sonar Türkiye dünyanın demokratik ülkeleri arasında henüz hakettiği yeri alabilmiş değil. Yasalarda yapılan reformlar gerçek hayata henüz tam yansıyamadı, hatta bazen geri adımlar atıldığı da oldu.</p>
<p>İşte bu kitapta bütün bu konular değerlendiriliyor ve Türkiye’nin dünya devletleri arasındaki yeri saptanmaya çalışılıyor. Bu kitapta yer alan bilgiler ve değerlendirmeler eğer demokrasiye gerçekten inanan siyaset adamlarını, gazetecileri, aydınları ve toplumun her kesiminden vatandaşları yaşadığımız sorunları tarih penceresinden bir kere daha düşünmeye sevk ederse ne mutlu.</p>
<p>Onur Öymen, 4 Mart 2011</p>
<p><strong> </strong></p>
<p>Onur Öymen  Galatasaray Lisesi’ni ve Siyasal Bilgiler Fakültesi’ ni bitirdi. Aynı Fakültede Doktora yaptı. Dışişleri Bakanlığı’nda çeşitli görevlerde bulundu. Danimarka ve Almanya’da Büyükelçilik yaptı.Dışişleri Müsteşarlığı ve NATO Daimi Temsilciliği görevlerinden sonra emekliye ayrılarak siyasete girdi. CHP’den İstanbul ve Bursa Milletvekilliği yaptı. Aldığı ödüller arasında Yılın Bürokratı ve Yılın Politikacısı ödülleri de bulunuyor.</p>
<p>Öymen’in daha önceki kitapları hakkında şunlar yazıldı:</p>
<p><em>Türkiye’nin Gücü:  “ </em>Cumhuriyetin elde ettiği başarıların en etkileyici ve iyimser anlatımı Onur Öymen’in kaleminden yazıldı. Onun mesajı şu: İşte geldik, buradayız, eskisinden çok daha fazla hesaba katılmalıyız….” <strong>Andre Mango</strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><em>Geleceği Yakalamak” Öymen bu kitabında içinde yaşdığımız dünyayı son derec esağlam bir görüş çerçevesinde irdeliyor… Çok değerli bilgileri, çok doğru bi ryaklaşımla bütünleştirmeyi başarmış. Öymen’in Geleceği Yakalamak adlı çalışmasını mutlaka okuyun…” <strong>Emre Kongar</strong></em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Silahsız Savaş “Öymen’in kitabını okuyunca, bu konularda ağırlığımızı niçin koyamadığımızı, uluslararası ilişkilerde nasıl böyle yalnız kaldığımızı, ne gibi yanlışlar yaptığımızı göreceksiniz. Bu kitabı bütün siyasetçiler, hocalar, öğrenciler ve Atatürk döneminin özlemini çeken herkes okumalı.” <strong>Emin Çölaşan</strong></em></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Çıkış Yolu ” Çıkış Yolu”, genel olarak 496 sayfalık siyasi tarih, özel olarak da emperyalizm tarihi .Sadece bu kadar da değil: Bu tarih, sadece olayları betimlemiyor (tasviretmiyor), onları çok ciddi bir diyalektik bakış açıs ıiçinde ameliyat masasına yatırıp otopsisini yapıyor. Muhteşem bir analiz ve sentez düzeneği çalıştırıyor… Onur Öymen eğer CHP Genel Başkan Yardımcısı olmasaydı, kitabını emekli büyükelçi sıfatıyla yazmış olsaydı, “Çıkış Yolu”, gazeteciler ve tarihçiler tarafından 2008-2009 yılının en önemli kitabı ilan edilirdi.” <strong>Özdemir İnce</strong></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2826/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>(English) Interview To The BBC World Service On The Issue Of EU Response To The Illegal Immigration- 2, November 2010</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2728</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2728#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 09 Nov 2010 12:30:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2728</guid>
		<description><![CDATA[CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN BBC WORLD SERVICE VERDİĞİ MÜLAKAT
2 KASIM 2010
Sunucu: On the issue of illegal immigration to the EU countries by crossing Turkey borders and EU response to this issue, what are you going to say?
Onur Öymen: Well, those are not Turks, they are coming from different countries to Turkey or to [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP BURSA MİLLETVEKİLİ SAYIN ONUR ÖYMEN’İN BBC WORLD SERVICE VERDİĞİ MÜLAKAT<br />
2 KASIM 2010</p>
<p>Sunucu: On the issue of illegal immigration to the EU countries by crossing Turkey borders and EU response to this issue, what are you going to say?</p>
<p>Onur Öymen: Well, those are not Turks, they are coming from different countries to Turkey or to Eastern European countries. They want to cross the borders to reach other European Union countries. That is called as illegal immigration.</p>
<p>Sunucu: In this respect, what is Turkish government doing in order to prevent such attempts?</p>
<p>Onur Öymen: Turkish government is doing a lot of efforts. We have detained a number of persons who wanted to cross the borders illegally, or wanting to cross Aegean Sea to reach Greek Islands. But, probably, it would not be possible to stop each and every person who want to cross illegally particularly using the Aegean Sea.</p>
<p>In Joint Parliamentary Committee, we tabled joint resolutions together with EU representatives aiming and suggesting the ways and means to solve the illegal immigration problem and also to solve the problem of travel of the Turkish citizens to EU schengen countries without visa. This is being implemented all the applicant states but in this case Turkey is the only exception. Turkish citizens are suffering from this since the EU says that unless Turkey signes the repatriation agreement on illegal immigration, we will not allow Turkish citizens’ travel to the schengen countries without visa.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2728/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TBMM Basın Açıklaması &#8211; Ermenistan&#8217;la İmzalanan Protokoller Hakkında</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2556</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2556#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Apr 2010 13:55:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2556</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Ermenistan&#8217;la İmzalanan Protokoller Hakkında
TBMM’de Yaptığı Basın Açıklaması
28 Nisan 2010
 
Değerli basın mensupları,
Öyle anlaşılıyor ki Sayın Bakan Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve değiştirilemez olduğunun farkında değildir veya bunu bile bile içine sindirmektedir. Protokollerin imzalanması sürecinde ve Ermenistan’la yapılan görüşmeler sırasında, protokollerin en can alıcı konuları olması gereken Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in<br />
Ermenistan&#8217;la İmzalanan Protokoller Hakkında<br />
TBMM’de Yaptığı Basın Açıklaması<br />
28 Nisan 2010</strong></p>
<p> </p>
<p>Değerli basın mensupları,<br />
Öyle anlaşılıyor ki Sayın Bakan Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin ve değiştirilemez olduğunun farkında değildir veya bunu bile bile içine sindirmektedir. Protokollerin imzalanması sürecinde ve Ermenistan’la yapılan görüşmeler sırasında, protokollerin en can alıcı konuları olması gereken Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi, Kars Anlaşmasının geçerliliği ve kurulacak komisyonun soykırım olup olmadığını tespit etmesi konuları hakkında taraflar arasında bir görüş birliğine varılmamıştır. Protokoller imzalanırken taraflar, bu konudaki görüşlerini birbirlerine resmen sorup tescil ettirmemiştir. Ortak bir görüş muhtırası imzalanmamıştır. Herkes protokolleri kendi anlayışına göre yorumlamış ve Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararı da bunu tamamen boşa çıkartmıştır. Böylece daha önceden de tahmin ettiğimiz üzere, Ermenistan’ın bu konudaki tutumunun son derece katı olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, kamuoyunun dikkatine yeterince getirilmeyen birkaç konuya değinmek istiyorum. Sayın Bakanın bu konulardan hiç bahsetmemesi son derece dikkat çekici olmuştur. Avrupa Birliği Konseyi 28 Şubat 2008 tarihinde bir karar aldı. Bu karara göre, Avrupa Birliği üyesi ülkelerin milli mahkemeleri bir olayın soykırım olup olmadığına karar verebilir. Bu karar 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırımla Mücadele Sözleşmesinin temel ilkelerine terstir. Çünkü sözleşmeye göre, bir ülkede gerçekleşen bir olayın soykırım olup olmadığına ya o ülkenin  milli mahkemesi ya da yetkili bir uluslararası mahkeme karar verebilir. Yani herhangi bir ülkenin mahkemesi dünyanın başka bir yerinde olmuş bir olayın soykırım olup olmadığına karar veremez. Dolayısıyla Avrupa Birliği’nin kararı Birleşmiş Milletler kararına terstir. Avrupa Birliği’nin kararına göre, herhangi bir ülkenin almış olduğu soykırım kararını reddeden milli mahkemelere  1 yıl ila 3 yıl arasında hapis cezası verilmesi öngörülmektedir.</p>
<p>Türkiye, bu kadar ciddi bir konuyu  gündemine bile almıyor. Bu yılın sonundan itibaren herhangi bir Avrupa Birliği ülkesinde Ermeni olaylarının  soykırım olduğuna dair bir karar çıksa, o ülkenin ya da herhangi bir ülkenin vatandaşları bu karara karşı çıkamayacaklar, karşı çıkarlarsa da cezalandırılacaklardır. Avrupa Birliği Parlamenterleri ile Türk Parlamenterler arasında düzenlenen Karma Parlamento Komisyonu toplantılarında Sayın Elekdağ ile birlikte  bu konuyu defalarca dile getirdik. İki tarafın hukukçularıyla bu konuyu tartışmayı teklif ettik. Ancak şu ana kadar Avrupa Parlamentosu Türkiye ile bu konuyu tartışmak istemedi.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin bu kararının yasalaşmasına az bir süre kalmıştır; bu nedenle arzumuz Hükümetin bu konuyu ele alıp, Avrupa Birliği ülkeleri ile gerekli temasları yapmasıdır. Çünkü bu karar Parlamento kararı değil, Konsey kararıdır. Yani hükümetler arası düzeyde bir karardır. Bunun gereğinin de Hükümet tarafından yapılması gerekir. Ne yazık ki bugüne kadar Hükümet henüz bir adım atmamıştır.<br />
   <br />
Başka bir konuya da dikkatinizi çekmek isterim. Kamuoyunun dikkatinden kaçmış olabilir. Ermeni Hükümetinin taktiği, bütün uluslararası ve hatta Türk kamuoyunun dikkatini sürekli olarak 1915 olaylarına çekmektir. Bunun sebebi çok açıktır. Ermenistan, 1992 &#8211; 93  yıllarında meydana gelen olayları, Hocalı katliamını, orada kadın ve çocukların işkence edilerek öldürülmesini, hiçbir hukuki dayanağı olmadan Azeri topraklarının yüzde 20’sinin Ermenistan tarafından işgal edilmesini gözlerden kaçırmak istemektedir. Dikkat edilecek olursa, Amerikan Başkanı Obama’nın açıklamasında Ermenistan’ın işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmesi çağrısında bulunan tek bir cümle yoktur. Bu konuyu dile getiren çeşitli ülkelerin devlet adamlarının konuşmalarına bakıldığında, Ermenistan’ı haksız olarak işgal ettiği topraklardan çekilmeye davet eden bir cümle bulmak söz konusu değildir. Bizim tüm bunları dünya kamuoyunun gündemine getirmemiz gerekiyor.</p>
<p>Türkiye’nin resmi rakamlarına göre, 1915 olayları sırasında 518.000 Türk Ermeniler tarafından katledilmiştir. Bu konuya dair ne Amerikan Başkanı Obama’nın açıklamasında bir ifade var, ne Amerikan Kongresine sunulan tasarıda ve İsveç Parlamentosu’nun kabul ettiği kararda herhangi bir atıf var. Bu olay tamamen yok farz edilmektedir. O tarihlerde yazılmış ve Türkiye’ye karşı tezler ileri sürülen bazı kitaplarda da bu konuya dair herhangi bir atfa rastlamak zordur. Bu durum, 518 bin Türkün öldürülmesinin önemsiz ve üzerinde durulmaya değmeyecek bir olay olarak değerlendirilmesi anlamına geliyor. Bunlar yanlıştır. Sürekli olarak Türk tarafını 95 yıl önce yaşanan olaylar için savunma durumda bırakmak ve o olaylar sırasında hayatını kaybeden Türklerin unutturulmasını sağlamak istiyorlar. Bununla birlikte kısa bir süre önce  yaşanan, Azeri topraklarının Ermenistan tarafından işgal edilmesini de dikkatlerden uzaklaştırmak istiyorlar.</p>
<p>Unutturulmak istenen diğer bir konu da Asala terör örgütü tarafından öldürülen Türk diplomatlarıdır. Maalesef bu örgüt 40 civarında büyükelçimizi, diplomatımızı ve devlet görevlimizi öldürmüştür. Bugün Dışişleri Bakanına diplomatlarımızı öldüren bu terör örgütü üyelerinin kaç tanesinin yakalanıp yargılandığı ve cezalandırıldığını soran bir soru önergesi verdim. 40 diplomatımız öldürülmüştür, ancak buna mukabil terör örgütüne mensup kişilerden yakalan ve cezalandırılan kişi sayısı son derece azdır. Bildiğim kadarıyla, cezalandırılanlardan en çok ceza alan en fazla 2 yıl  hapis cezası almıştır. Soru önergemde ayrıca, Asala terör örgütüne mensup olup da diplomatlarımızı öldüren veya yaralayanlardan kaç tanesinin şu anda Ermenistan’da yaşamakta olduğunu ve bu kişiler hakkında herhangi bir dava açılmış olup olmadığını, yargılanıp yargılanmadıklarını ve ceza alıp almadıklarını sordum.</p>
<p>Türkiye hep kendini savunmak zorunda bırakılmaktadır. Sürekli olarak bizi, tarihi bir olayı siyasi düzeyde tartışmak zorunda bırakıyorlar. Ancak kendileri buna benzer tarihi olayları siyasi düzeyde tartışmaktan kaçınıyorlar. Mesela Fransız Parlamentosuna Cezayir olayları ile ilgili bir önerge geldiğinde, Parlamento bu olayların, siyasetçilerin değil tarihçilerin alanına girdiğini  ve siyasetçiler olarak Parlamentonun bu doğrultuda bir karar alamayacağını ifade etmiştir. Ancak aynı Fransız Parlamentosu 2001 yılında aldığı bir kararda 1915 olaylarını soykırım olarak nitelendirebilmiştir.</p>
<p>Değerli arkadaşlar, bu nedenle Türkiye’ye yapılan haksızlıklar karşısında daha duyarlı olmalıyız. Sürekli olarak bizi, kendimizi savunmak zorunda bırakanlara karşı daha dikkatli olmalıyız. Onların söylediği gibi “tarihi olayları tarihçilere bırakacağız” diyebilmeliyiz. Ancak bugün cereyan eden siyasi olaylara da dikkat çekmeliyiz. Bugün Ermenistan, hiçbir uluslararası dayanağı olmadan, hiçbir uluslararası karara, hükme, anlaşmaya dayanmadan hala Azeri topraklarının yüzde 20’sini işgal etmeye devam ediyorsa bu siyasi bir olaydır, tarihi bir olay değildir. İşte, asıl bunun üzerine gitmek gerekir. 1 milyon Azeri kardeşimiz sürgün durumuna düşmüş  ve hala sürgün olmaya devam ediyorsa bu siyasi bir olaydır. Diplomatlarımızı öldüren teröristler hala yakalanıp cezalandırılmamışsa bu bugünün olayıdır, tarihi bir olay sayılamaz.</p>
<p>İşte bizim anlatmak istediğimiz, Türkiye’nin bu şekilde, sürekli olarak kendini savunmak zorunda bırakılmasının kabul edilemez bir durum olduğudur. Ne yazık ki Sayın Dışişleri Bakanımızın konuşmasına baktığımız zaman, ne 1915 olayları sırasında öldürülen Türklere, ne öldürülen diplomatlarımıza bir atıf, ne de Türkiye’nin bu konuda yapmış olduğu girişimlere dair bir atıf görüyoruz. Bu, Hükümetin de bu olayları yok sayması anlamına geliyor. Öyle anlaşılıyor ki Türk Hükümeti, maalesef  bu olayları öncelikleri sırasına almıyor. Gayet iyimser bir ifadeyle zamanı gelince protokolleri onaylayacağını söylüyor. Peki, bu sözler ne anlama geliyor? Yani, Ermenistan işgal ettiği Azeri topraklarından çekilmese de protokolleri onaylayacak mısınız? Ermenistan’ın çekileceğine dair bir işaret var mı?</p>
<p>Ermenistan Cumhurbaşkanı Sarkisyan, bir süre önce Tahran’da verdiği bir demeçte, Yukarı Karabağ’ı hiçbir zaman Azerbaycan’a iade etmeyeceklerini söyledi. Peki, ne hakla ve hangi gerekçeyle bu bölgeyi ellerinde bulunduruyorlar? Hangi anlaşma Yukarı Karabağ’ı Ermenistan’ın bir parçası haline getirme hakkı veriyor? Ermenistan bu topraklardan çekilmeyeceğini açıkça söylüyor. Hükümet ise sanki Ermenistan çekilecekmiş gibi, bu konuyu  Meclisin gündeminde tutma ve zamanı gelince onaylama eğilimi içindedir.  Peki, Ermenistan Anayasa Mahkemesinin kararına karşı ne yapacaksınız? Ermenistan Kars Anlaşmasını yok farz ediyor, Yukarı Karabağ ile sınırların açılması arasında bir bağ kurulamayacağını ve soykırım iddialarından hiçbir şekilde vazgeçmeyeceklerini söylüyor.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesinin 11. maddesinde, Ermenistan’ın 1915 olaylarının bir soykırım olduğunu uluslararası topluma kabul ettirme çalışmalarına devam edeceği vurgulanmaktadır. Ayrıca bildirgede Türkiye’nin doğu toprakları Batı Ermenistan olarak nitelendirilmektedir. Buna karşı Hükümetin tepkisi nedir? Ermenistan Başbakanı bugünkü sınırları kabul ettiğini söylemişmiş. İyi, güzel de Ermenistan Başbakanının sözleri Ermenistan Anayasasından daha mı geçerlidir? Bu bildirgenin metninin değiştirilmesini istediniz mi, istediyseniz ne sonuç aldınız? Özetle, Türkiye hep alttan alıcı, hep boyun eğici bir tavır içinde görülüyor ve biz bunu üzüntüyle karşılıyoruz. Haksızlığı uğrayan bir ülke bu kadar boyun eğmemelidir. Haksızlıklara tepki gösterilmelidir. Bu konularla ilgili elimizde bizim haklılığımızı kanıtlayan yüzlerce kitap, binlerce, on binlerce yazılı belge var. Bunları göz ardı etmemiz mümkün değildir.</p>
<p>İşte değerli arkadaşlarım, Hükümetin bu konudaki tavrını çok yanlış, çok eksik ve tutarsız buluyoruz. Türk Hükümetinin birinci görevi, Türkiye’nin ve Türk milletinin haklarını, hukukunu, haysiyetini korumaktır. Protokollerin imza aşamasında ve daha sonraki aylarda  Hükümetin böyle bir kararlılık sergilediğini göremiyoruz. Sadece bölgeye yönelik vizyon, transformasyon gibi sözleri çok fazla tekrarlayarak bu meseleleri çözmek mümkün değildir. Bu halüsinasyondur; hayal kurmaktır. Öyle anlaşılıyor ki Hükümet iyimser hayaller kurarak bu meseleleri çözebileceğini zannediyor. Ancak bugün alınan sonuç, maalesef sıfır ihtilaf politikası değil, sıfırın altında bir dış politikadır. Ermenistan ile ilişkileri iyileştiremediğimiz gibi aynı zamanda Azerbaycan’la olan ilişkilerimizi soğuttuk. Sarkisyan Der Spiegel’e verdiği demeçte Türkiye’ye ateş püskürüyor, soykırım mücadelesinden hiçbir zaman vazgeçilmeyeceğini ve Karabağ’ın hiçbir şekilde Azerilere iade edilmeyeceğini açıklıyor. Biz ise bütün bunlar yokmuş gibi, gayet iyimser bir şekilde protokolleri Mecliste tutmaya devam ediyoruz. Bu son derece yanlıştır. Bu nedenle Hükümete bir kez daha bu protokolleri geri çekme çağrısında bulunuyoruz.</p>
<p>Ermenistan protokolleri dondurduğunu açıkladı. Hükümetse hala sanki protokoller yarın onaylanacakmış gibi iyimserlik sergilemeye çalışmaktadır. Bu yol,  baskı yapan ülkeleri tatmin etmek için bir strateji ise çok yanlış bir yoldur. Bu stratejilerin sonucu Amerikan Kongresinin Dış İlişkiler Komitesinde alınan kararla ortaya çıkmıştır. Üstelik orada Türkiye’ye yönelik  hiç hak etmediğimiz sözler söylenmiş, ancak Hükümet yine tepki göstermemiştir. Tasarıyı kabul eden milletvekillerinden biri Türklerin tepkilerine kulak asılmaması gerektiğini, Türklerin eninde sonunda hiçbir şey yapamayacaklarını; çünkü kağıttan kaplan olduklarını ifade etmiştir. Hükümet ise bu konuda hiçbir şey yapamamıştır. Sadece büyükelçimizi birkaç haftalığına geri çekmiştir. Çünkü gücü sadece büyükelçiye yetmektedir. Hükümet ne Ermenistan’a, ne de bu tasarıları geçiren ülkelere karşı en küçük bir tedbir alabilmiş değildir.</p>
<p>Türkiye geçmişte böyle değildi. Türkiye’ye karşı bir ambargo kararı uygulandığında,  nasıl tepki verdiğini hatırlayınız. Şimdi ise tepkisi kaybolmuş bir ülke görünümündedir. Biz bu gelişmeleri  üzüntü ile karşılıyoruz. Hükümeti bir kez daha ciddi olmaya, tedbir almaya, somut adımlar atmaya davet ediyoruz.</p>
<p>Başbakan, Başkan Obama’nın 24 Nisan’da yaptığı konuşmadan sonra “Bizim hassasiyetlerimiz dikkate alınmıştır” diyerek memnuniyetini ifade etmiştir. Oysa Obama bu konuşmada, Türklerin büyük bir katliam yaptığını söylemiş, bir buçuk milyon Ermeninin ölüme gönderildiğini ifade etmiştir. Anlaşılan odur ki, böyle bir konuşma Başbakan tarafından tatminkar bulunmuştur. Fakat Dışişleri Bakanlığı aynı konuşmayı esefle karşıladığını belirtmiş, konuşmanın taraflı olduğunu açıklamıştır. Ancak Dışişleri Bakanı Mecliste yaptığı konuşmada, Başbakanın konuşması ile Dışişleri Bakanlığı’nın açıklaması arasında bir çelişki olmadığını söyledi. Bu, insanın aklı ve zekası ile alay etmektir. Çünkü bu açıklamalar açıkça birbirine ters düşmektedir. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakan, nasıl bedelli askerlik konusunda Genelkurmay ile istişare etmeden kamuoyuna yanıltıcı bir açıklama yapmışsa, bu konuda da Dışişleri Bakanlığı’na yeterince danışmadan, tek taraflı ve belki de sadece iç politika düşünceleriyle böyle bir açıklama yapmıştır. Bunu da üzüntü ile karşılıyoruz. Ciddi devletlerde böyle şeyler olmaz. Bu kadar önemli dış politika konularında bir Başbakan kendi Hükümeti ile ters düşemez; düşerse de bunun bir sonucu olur. Ancak maalesef Sayın Bakan Meclis konuşmasında, birbirine bu kadar ters düşen ifadeleri “Çelişki yoktur” diye açıklayabiliyor.</p>
<p>Avrupa Birliği’nin 26 Şubat 2008 tarihinde kararlaştırdığı, 6 Aralık 2008 tarihinde Avrupa Birliği’nin Resmi Gazetesinde yayımlanan bu kararın iki yıl sonra, yani 6 Aralık 2010 tarihinde yürürlüğe girmesi bekleniyor. Kararın 1. maddesinin c fıkrası 4. paragrafındaki, aynı zamanda 3. maddenin 2. paragrafındaki metinler okunduğunda ne kadar ciddi olduğu görülecektir. Mecliste uyarmamıza rağmen, ne yazık ki Sayın Bakan, yaptığı cevabi konuşmada bir satırla bile bu konudan bahsetmemiştir. İlerleyen zamanlarda bu konu karşımıza çıktığında, büyük bir sıkıntıya düşeceğimizi şimdiden size hatırlatıyoruz.</p>
<p>Hepinize teşekkür ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2556/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İsveç Parlamentosunda Kabul Edilen Sözde Ermeni Soykırım Tasarısı Hakkında Yapılan Basın Açıklaması</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2477</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2477#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 12 Mar 2010 15:46:06 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2477</guid>
		<description><![CDATA[                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       İsveç Parlamentosunda Kabul Edilen Sözde Ermeni Soykırım 
Tasarısı Hakkında Yapılan Basın Açıklaması
12 Mart 2010
 
Değerli arkadaşlar, dün İsveç Parlamentosunda Türkiye aleyhinde kabul edilen ve soykırım iddialarını içeren karar tasarısı hakkında görüşlerimi ifade etmek isterim. Tabiî ki İsveç’te yaşanan bu gelişmeyi Amerika’da yaşadığımız tecrübeden tamamen bağımsız olarak düşünmek zordur. Çünkü dün İsveç Parlamentosunda yapılan konuşmalarda sık sık [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>                                                                                                                                                                                                                                                                                                                       İsveç Parlamentosunda Kabul Edilen Sözde Ermeni Soykırım <br />
Tasarısı Hakkında Yapılan Basın Açıklaması<br />
12 Mart 2010</strong></p>
<p> </p>
<p>Değerli arkadaşlar, dün İsveç Parlamentosunda Türkiye aleyhinde kabul edilen ve soykırım iddialarını içeren karar tasarısı hakkında görüşlerimi ifade etmek isterim. Tabiî ki İsveç’te yaşanan bu gelişmeyi Amerika’da yaşadığımız tecrübeden tamamen bağımsız olarak düşünmek zordur. Çünkü dün İsveç Parlamentosunda yapılan konuşmalarda sık sık Amerikan Dış İlişkiler Komitesindeki karara atıfta bulunulmuştur. İsveç’te kabul edilen kararda, Türkiye’nin yalnız Ermenilere değil, Pontus Rumlarına, Süryanilere, Asurilere vb. kişilere karşı soykırım yaptığı yönünde akıl dışı bir iddia gündeme getirilmektedir. Bizim bu kararı kabul etmemiz mümkün değildir. O yüzden bu iddiaları kesinlikle reddediyoruz.</p>
<p>Bu vesileyle işin başka bir tarafını gündeme getirmek istiyoruz. Gerek İsveç, gerek Amerika ve benzeri başka ülkelerde yaşadığımız tecrübeler şunu ortaya koyuyor ki, biz bu meselenin esasına yönelik ciddi adımlar atmadığımız sürece, bu ülkelere sadece sınırlı tepkiler göstererek fazla bir sonuç elde edemeyiz. Bu gelişmelerin arkasında Ermenistan Hükümetinin Türkiye aleyhinde yürüttüğü bir faaliyet vardır. Ermenistan, sözde soykırım iddiasının bütün dünya ülkelerine kabul ettirilmesi için çok yoğun bir çaba gösteriyor.</p>
<p>Ermenistan Bağımsızlık Bildirgesinin on birinci maddesine bakıldığında, 1915 olaylarının bir soykırım olduğunun bütün dünyaya kabul ettirilmesi için, Ermenistan Hükümetinin uluslararası alanda  gerekli çalışmaları yürüteceği hükmü görülmektedir. Yani Bağımsızlık Bildirgesi, Ermenistan Hükümetine bu görevi veriyor. Ermenistan Anayasasının başlangıç bölümü de Ermenistan Hükümetine uluslararası alanda soykırım kampanyalarını yürütme görevini vermektedir. Bizim esas itibarıyla üzerinde durmamız gereken konu, Ermenistan’ı dünyada Türkiye aleyhinde faaliyetlerde bulunmaktan caydırmak olmalıdır. Biz aslında bunu başlangıçta düşünmüşüz. 1920 Gümrü Antlaşmasında bu konuda hükümler var. Ancak o antlaşma daha sonra Sovyet işgali nedeniyle yürürlüğe girmedi. Buna rağmen, daha sonra imzalanan Kars Antlaşması ile Ermenistan, soykırım iddiası faaliyetlerinde bulunmayacağını taahhüt etmişti. Dolayısıyla Kars Antlaşmasının yürürlükte olduğunun Ermenistan tarafından kabul edilmesi, Türkiye açısından büyük önem taşıyor. Biz bunu sağlayamadığımız sürece Ermenistan, kendi Anayasasındaki hükme dayanarak Türkiye aleyhindeki faaliyetlerini sürdürmeye devam edecektir.</p>
<p>Biz Ermenistan’a Kars Analaşmasının yürürlükte olup olmadığını açıkça sorduk mu? Çünkü Türk Hükümeti, protokoller imzalandıktan sonra kamuoyuna yaptığı açıklamada, protokollerdeki genel ifadeler çerçevesinde Kars Antlaşmasının diğer uluslararası anlaşmalar gibi yürürlükte olması görüşünü savunduklarını ifade etti. Oysa Ermenistan Anayasa Mahkemesinin aldığı karar incelendiğinde, Ermenistan’ın Kars ve Moskova Antlaşmalarını geçerli saymadığı görülmektedir. O halde bizim Hükümetimiz, bu konuları yeterince açıklığa kavuşturmadan bu protokolleri imzalamakla ciddi bir hata işlemiştir. Nahcivan üzerinde Türkiye birtakım haklar veren bu kadar temel bir antlaşmanın geçerliliğini karşı tarafa kabul ettirmeden bir protokol imzalamak, vahim bir hata olmuştur. Yukarı Karabağ meselesi çözülmeden bu protokollerin imzalanması da bir diğer hatadır. Uluslararası alanda cereyan eden ve bizi her gün daha da üzen bu gelişmelerin ne olduğunu anlayabilmemiz için bahsettiğim bu sorunları daha iyi bilmemiz gerekmektedir.</p>
<p>Türkiye, Ermenistan’a karşı etkili önlem almalıdır. Ne yazık ki Hükümetin şu ana kadar yürüttüğü politikalar etkili önlem değildir. Genel Başkanımızın da açıkladığı gibi Hükümet, derhal bu protokolleri Meclisten çekmeli ve geçersiz olduğunu ilan etmelidir. Size bu kadar kötülük yapan, yapmaya da devam eden ve dünyanın her yerinde sistemli faaliyetlerde bulunan bir ülkeye ve onu destekleyen büyük devletlere hoş görünmek adına Türkiye’nin temel çıkarlarından, haysiyetinden, onurundan fedakarlıkta bulunmaya kimsenin hakkı yoktur.</p>
<p>İşin İsveç boyutuna gelince başka bir konu daha göze çarpmaktadır. Biz, İsveç’te bu tasarının görüşüleceğini bir gün öncesinde öğrendik. Sayın Dışişleri Bakanı beni arayarak, bu tasarının geçmesinin engellenmesi konusunda benim katkım olup olamayacağını sordu. Biz ertesi sabah hemen bu konuya ilişkin görüşmelere başladık. Türkiye’deki Süryani asıllı arkadaşlarımız vasıtasıyla İsveç’teki Süryanileri aradık. Belli ki tasarının hazırlanmasında onların da etkisi olmuş. Ancak son dakika girişimlerinin netice verme şansı son derece kısıtlıdır. Seksen sekiz kişi oylamaya katılmamış ama neticede oylama bir oy farkla da olsa, bizim aleyhimize sonuçlandı.</p>
<p>Burada dikkat çekilmesi gereken birkaç nokta var. Birincisi, daha sonra internette yaptığımız bir araştırmada Protokollerin, 11 Mart tarihinde İsveç Parlamentosunda görüşüleceği haberinin yabancı ülkelerde yayınlandığını gördük. Yani Ermenistan basınında bu yönde haberler yapıldığını tespit ettik. Dışişleri Komisyonu tesadüfen, bir süre önce İsveç’e yaptığı bir ziyaret sırasında böyle bir soykırım tasarısının görüşüldüğünü öğrenmiş. Fakat onun dışında, İsveç’e konuyla ilgili bir Parlamento heyetinin gönderilmesi yönünde bir talep gelmedi. İşin açıkçası, bu taslağın tam metni şu ana kadar bizim elimize  geçmedi. Elimizde metnin Türkçesi ya da İngilizcesi yok, sadece İsveççesi mevcut.</p>
<p>Bu tür faaliyetleri ciddiye almak gerekir. Eğer bir Parlamento, Türkiye aleyhinde bir faaliyet gösteriyorsa, o Parlamento nezdinde bizim mutlaka parlamenterler ve Dışişleri Komisyonu olarak yoğun bir gayret göstermemiz gerekir. Bu konuda İktidarın yeterince özen göstermediği kanısını taşıyoruz. Amerika’daki oylamaya, oylamadan üç &#8211; dört gün önce bir heyet gönderilmesi düşünülebildi. Oysa biz aylardan beri, Amerikan Kongresinden Türkiye’ye bir heyetin davet edilmesini ve bizden de oraya heyet gönderilmesini ısrarla dile getirdik. Kısa süre önce gönderilen heyetin oluşumunda  bizi rahatsız eden bir gelişme oldu. Heyeti, Meclisteki partilerin aldıkları oy oranına göre oluşturacaklarını söylediler. Biz de sadece bir kişi gönderebildik. Yani böyle önemli bir olayda “kimlerden yardım alabiliriz” diye düşünecekleri yere çoğunluğu kendilerinden oluşan bir heyetin gönderilmesi, bizce bir eksikliktir. Bunları da bu vesileyle ifade etmek istedim.</p>
<p>İşin esasında bizim üzerinde duracağımız mesele Ermenistan olmalıdır. Sadece protokolleri çekeceğimizi söylemek yeterli değildir. Size bir örnek vereyim; 1975 yılında Amerikan Kongresi Kıbrıs harekatı dolayısıyla Türkiye’ye bir ambargo uyguladığı zaman Türkiye derhal, Amerika’nın ülkemizdeki üslerden yararlanmasını yasaklamıştı. Gayet tabi ki her ülkede, her konuda farklı tedbirler alınabilir ama bunu örnek olarak söylüyorum. Yani bir ülkenin Parlamentosu, sizin haklarınıza, haysiyetinize zarar veren bir politika yürütürse, bu ülkenin canını acıtacak bir ceza vermeniz gerekir. Diplomasi budur. Diplomaside kendi Büyükelçinizi geri çağırmak gibi politikalar uygulanmasına rağmen, karşı taraf üzerinde etkili bir yaptırım yapmaz. Aksi takdirde diğer ülkelerin benzer tasarıları geçirmesini önleyemezsiniz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bir noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum. Amerika’daki görüşmelerde bizim lehimizde yer alan Kongre üyeleri yok denecek kadar azdı. Ancak soykırım olduğunu düşünen, fakat askeri menfaatleri ve ilişkileri bozmamak adına aksi yönde oy veren Kongre üyeleri çoğunlukta idi. Oysa Sayın Şükrü Elekdağ’ın Washington Büyükelçisi olduğu dönemde, yetmiş bilim adamı Amerika’da ortak bir deklarasyon yayınladılar. Deklarasyonda çok açık bir biçimde bu olayların soykırım sayılamayacağını beyan ettiler. Fakat bu olaydan sonra deklarasyona imza atan bilim adamlarına karşı müthiş bir saldırı kampanyası düzenlendi ve bir çoğu ülkeyi terk etmek zorunda kaldı. Bazılarının sandığı gibi Diaspora, demokratik mücadele veren değil, çoğunlukla bu tür saldırılarla sindirme politikası uygulayan kişilerden oluşmaktadır. Bu tür olaylara karşı Türkiye’nin alacağı somut tedbirleri tespit etmek Hükümetin görevidir. Sorunun kaynağını ortadan kaldırmadığınız sürece bu ve buna benzer tasarıları engellemeniz mümkün olmaz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bizim şu aşamada Hükümete önereceğimiz budur ama görüyoruz ki, Hükümetin böyle bir niyeti yoktur. Muhtemelen önümüzdeki günlerde, protokollerle ilgili üstümüzdeki baskıyı daha da artıracaklar. Aksi takdirde bizi, tasarıyı Temsilciler Meclisinden geçirmekle tehdit edeceklerdir. Dolayısıyla, bunun geçerli yol olmadığını ispatlamak için protokolleri geçersiz kılmak zorunludur. Değerli arkadaşlarım, Türkiye aleyhinde bu kadar haksızlık yapılırken çok daha yakın tarihte cereyan eden, gayri insani ve vahim bir saldırı niteliği taşıyan Hocalı katliamından kimse bahsetmiyor. 26 Şubat’ta yıl dönümü olan ve resmi rakamlara göre çoğunluğu kadın ve çocuklardan oluşan altı yüz on üç kişi Azerbaycan’ın Hocalı kentinde Ermeniler tarafından işkence edilerek öldürüldü. Amerikan ve İsveç Parlamentosu bunun farkında değil mi? Yani bunların boy hedefi sadece Türkiye midir? Ermenilerin yaptığı hiçbir suç dikkate alınmayacak mı? 1915 yılında beş yüz binden fazla Türkün öldürüldüğünden bahseden çıkmış mıdır? Bunları yadırgıyoruz ve çok rahatsızlık duyduğumuzu bu vesile ile belirtmek istiyoruz.</p>
<p>Biz Sayın Elekdağ ile birlikte Meclis Dış ilişkiler Komisyonuna, bu tasarıların Hükümete iade edilmesi için şimdiden bir önerge verdik. Henüz net bir cevap alamadık. Pazartesi günü Dışişleri Bakanının konuşmasını dinledikten sonra, bu meseleyi daha üst düzeyde Meclisin gündemine getirmek için yeni girişimlerimiz olabilir. Onu da o zaman açıklayacağız. Ancak bu aşamada söyleyeceklerimiz bunlardır. Hepinize  teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2477/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>İzmir Basın Toplantısı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2518</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2518#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 11 Mar 2010 14:43:48 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2518</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
İzmir Basın Açıklaması
11 Mart 2010
Çok değerli arkadaşlar, öncelikle örgütümüzün, Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin başarılı çalışmalarını bir kez daha kutlamak istiyorum. Kendileri hem partimiz hem de ülkemiz için övünç kaynağı olan işler yapıyorlar. Bunları büyük bir zevkle izliyoruz. İzmir’in her konuda ülkeye örnek bir il olacağı inancını taşıyoruz. Bütün illerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in<br />
İzmir Basın Açıklaması<br />
11 Mart 2010</strong></p>
<p>Çok değerli arkadaşlar, öncelikle örgütümüzün, Büyükşehir Belediyesi ile ilçe belediyelerinin başarılı çalışmalarını bir kez daha kutlamak istiyorum. Kendileri hem partimiz hem de ülkemiz için övünç kaynağı olan işler yapıyorlar. Bunları büyük bir zevkle izliyoruz. İzmir’in her konuda ülkeye örnek bir il olacağı inancını taşıyoruz. Bütün illerin İzmir’den öğreneceği çok şey var. İzmir aynı zamanda çağdaşlığın, uygarlığın, sosyal demokrasinin kalesidir. Bu nedenle buradaki hemşehrilerimize saygılarımı sunuyorum.</p>
<p>Değerli arkadaşlar, son günlerde ülkemizde ve dünyada yaşanan gelişmeler hakkındaki görüşlerimi ifade etmeden önce bu sabah aldığımız acı bir haberi sizlerle paylaşmak istiyorum. Çok değerli karikatüristimiz Turan Selçuk, İlhan Selçuk’un kardeşi hayatını kaybetmiş. Bu üzüntümüzü sizinle paylaşmak istiyorum. Buradan ailesine ve tüm milletimize baş sağlığı diliyorum. Turan Selçuk namını tüm dünyada duyurmuş çok başarılı bir sanatçıydı. Aynı zamanda, ülkenin sosyal meselelerini çok iyi algılayan, sosyal ve siyasal hicvi çok iyi yansıtan bir sanatçımızdı. Onun eserleri daima hatıralarımızda yaşayacaktır. Abdülcanbaz tiplemesi ve diğer şahsiyetleri Türk toplumuna yıllardan beri esin kaynağı olmuştur. Dolayısıyla aramızdan ayrılışını çok büyük bir üzüntü ile karşılıyoruz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, maalesef uzun zamandan beri ülkenin gerçek gündemi İktidar Partisi tarafından bir sis perdesi altında bırakılıyor. Ülkenin gerçek gündemi ekonomik sorunlar, halkın yoksulluğu, yolsuzluklar, işsizlik, tarımda yaşanan sıkıntılar, sanayi ve küçük esnafın karşılaştığı sorunlardır. Ülkenin bu sorunlarına çözüm bulamayanlar, her gün suni gündem maddeleri yaratarak halkı meşgul etmeye ve gerçek gündemden uzaklaştırmaya çalışmaktadırlar. Halkımız ülkenin her yerinde bu sorunlarla boğuşmak zorunda kalmıştır. Ülkemizdeki en son işsizlik rakamı % 14’tür. Bu çok yüksek bir orandır. Küresel ekonomik krizin yoğun olarak etkilediği ülkelerde bile işsizlik bu oranın altındadır. Türkiye’de 3.5 milyonu aşkın vatandaşımız işsiz durumundadır. Ülke genelinde işsizlik % 14’tür ama şehirlerde bu oran % 17, gençler arasında ise % 25’i bulmaktadır.</p>
<p>Türk sanayisinin en önemli lokomotiflerinden biri olan Adana, bugün  işsizlik oranında Şırnak’tan sonra 2. sırada gelmektedir. Bunu İzmir’de, Bursa’da ve başka illerimizde de görüyoruz. Bursa’da son iki yıldan beri işini kaybeden vatandaşlarımızın sayısı yüz bini bulmuştur. Aileleri ile birlikte düşünüldüğünde bu durum en azından dört yüz bin ya da beş yüz bin kişiyi etkilemektedir. Hükümetin işsizlik ile mücadelede attığı adımlar son derece yetersizdir. Yeni yatırımlar yapılamıyor. Özel sektörde kapasite kullanımı % 72 civarındadır ama  % 85’i aşmadan yeni işçi istihdamı mümkün görünmüyor. Kredi kartı borcunu ödeyemeyenlerin sayısı çığ gibi artıyor. Sadece Ocak ayında 60 binden fazla vatandaşımız kredi kartını ödeyemeyenler arasına katılmıştır.</p>
<p>Tarım sektöründe de ciddi sorunlar yaşanıyor. AKP iktidarında 2.5 milyon vatandaşımız tarımı terk etmiştir ve tarımı terk eden bu vatandaşlarımız başka sektörlerde çoğunlukla iş bulamadıkları için işsizliğin artmasındaki en önemli sebeplerden birini oluşturmaktadır. Sanayi ve hizmetler sektörü tarımdan boşalan bu iş gücünü emebilecek güçte değildir. Ülkenin asıl meseleleri bunlardır. Hükümet ile bu konuları görüşmemiz gerekiyor. Bu konudaki sorularımıza cevap veremeyen bir Hükümet, her gün karşımıza yeni bir tartışma konusu getirerek vatandaşın dikkatini başka tarafa çekmeye çalışmaktadır.</p>
<p>Son olarak gündeme getirilen meselelerden biri de Anayasa değişikliğidir. Değerli arkadaşlarım, bu Anayasanın bazı maddelerinin değişmesi gerektiğini biz yıllardan beri söylüyoruz. Özellikle milletvekili dokunulmazlığı ile ilgili olan madde derhal değiştirilmelidir. Bugün Mecliste 550 milletvekili var, haklarında yargılanmayı bekleyen 608 tane de dokunulmazlık dosyası var. İktidar partisi sözcüsü, dün bu dosyaların üç yüzden fazlasının kapatılan bir siyasi parti ile ilgili olduğunu ve sadece 120  dosyanın AKP’li vekillerle ilgili olduğunu söyledi. 120 sanki az bir rakammış gibi. Ayrıca bu dosyaların seçim zamanı hava karardıktan sonra konuşma yapma ile ilgili olduğunu söyledi ama kaç tanesinin dolandırıcılık, kalpazanlık gibi yüz kızartıcı suçlar ile ilgili olduğunu söyleyemedi. Dokunulmazlık kaldırılırsa tabii ki bütün bunlar mahkeme önüne getirilecektir ve herkes hesabını verecektir. Biz diyoruz ki; CHP İktidar olduğu zaman tüm bunların hesabını soracağız, bunları yargıya teslim edeceğiz.</p>
<p>Gündemdeki başka bir konu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruludur. Biz yıllardan beri Adalet Bakanı ve Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulundan çıkarılması gerektiğini söylüyoruz. Adalet Bakanlığı müfettişleri  Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlanmalı ve kurulun  ayrı bir binası olmalıdır. Avrupa Birliği de aynı şeyi söylüyor ama Hükümet bu kurum üzerindeki denetimini, kontrolünü ve vesayetini bırakmak istemiyor. Çünkü hakimlerin ve savcıların terfileri üzerinde söz hakkı sahibi olmak istiyor. Şimdi ise bir Anayasa değişikliği yaparak, HSYK’nın bir kısım üyelerini Meclisten seçmeyi öneriyorlar. Hakimlerin özlük işlerine ve terfilerine kendi seçecekleri insanların karar vermesini, yani yargıyı  yönlendirmek istiyorlar. İşte yanlış olan budur. Asıl amaç yargıyı denetim almaktır. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunu ve ellerinden gelirse Anayasa Mahkemesini denetim altına almaktır.</p>
<p>Parti kapatma davalarını Mecliste görüşmek gibi bazı parlak fikirler de ortaya çıkıyor. Yani bir İktidar partisi kapatılma ile yargılandığı bir durumda buna Meclis karar verecek ve “kapatalım mı, kapatmayalım mı” diye kendi kendilerine soracaklar. Bu akla aykırı ve gayri ciddidir.</p>
<p>Bütün bunların sonucunda yargı çok büyük bir darbe yemektedir. Başbakan ise hala yargıdan şikayet etmektedir. Yargıtay Başkanının eleştirilerine karşı “Esas yargı Hükümeti kuşatıyor” diyebiliyor. “Mecliste bir karar alıyoruz ve siz 11 üye ile bu kararı bozuyorsunuz” diyor. Ancak hukuktan hiçbir şey anlamayan bir insan bunu söyleyebilir. Dünyada 67 ülkede Anayasa Mahkemesi ve Anayasal demokrasi vardır. Meclisteki üyelerin sayısı ne olursa olsun, eğer Anayasaya aykırı bir karar verilirse mahkeme az sayıda bir üye ile bu kararı bozabilmektedir ve Türkiye’de olan da budur. Marifet Anayasaya aykırı olmayacak kararlar almaktadır.</p>
<p>Biz Anayasa Mahkemesine götürdüğümüz her kararın Mecliste görüşülürken Anayasaya aykırı olduğunu dile getiriyoruz ama bizi dinlemiyorlar. Oy çoklukları olduğunu söylüyorlar. Sonra biz mahkemeye götürüp mahkeme bu kararı iptal edince Anayasa Mahkemesine çatıyorlar. Hukuku biliyorsanız, kuvvetler ayrılığı ile ilgili bir bilginiz varsa, hukuk yasamayı da yürütmeyi de denetler. Danıştay için de böyledir. Yürütmenin aldığı kararları denetleme yetkisi ve gerektiğinde iptal etme yetkisi Danıştay’a aittir. Ama sizin buna tahammülünüz yok. Sizin bağımsız herhangi bir kuruma tahammülünüz yok. Şu anda iktidarın kavga etmediği  hiçbir kurum kalmamıştır. Basın ile kavgalıdır. TSK hakkında söylediklerini biliyorsunuz. Yargı ile kavgalıdır. O kadar baskı altına almışlardır ki yargıyı, Ergenekon Davalarına bakan yargıçlardan biri üzerinde kurumsal baskı olduğunu gerekçe göstererek istifa etmiştir. Ergenekon savcılarından bir tanesi de erken emekliliğini istemiştir. Hükümet üyesi bir Bakan Erzincan’da bir savcıya telefon ederek tutuklanan kişilerin serbest bırakmasını talep edebilmiştir. Eski bir bakan da Habur’daki hakim ve savcıların önceden ayarlandığını açıkça söyleyebilmiştir.</p>
<p>Arkadaşlar, ülkemizde yargı, hiçbir zaman bu kadar baskı altına alınmamıştır. Gerçekten suç işlemiş insanlarla Hükümeti eleştirenler aynı davanın sanıkları olarak tutuklanmıştır. Bir insan suç işlermişse gayet tabii ki yargılayacaksınız ama bu paketin içerisine bu suçlar ile hiç alakası olmayan, sadece Hükümeti eleştiren kişileri koyarsanız kamuoyu vicdanı bundan rahatsız olur. Tarihimizde ilk defa olarak yedi rektör tutuklanmıştır. Bunun örneğini hatırlayan var mı? Askeri rejim döneminde bile böylesi olmamıştır. Bunların bir kısmı iki senedir hala ceza evindedir. Anayasa Mahkemesi Başkanının da dediği gibi tutuklama artık bir tedbir olmaktan çıkmış, bir ceza haline gelmiştir. Bunların ne zaman yargılanacağı ya da beraat ettirileceği belli değildir. Beraat ederse hapiste geçirdikleri sürenin bedelini kim ödeyecek?</p>
<p>Maalesef bu tarz durumlar artık Türkiye’de çok fazladır. Ülkemizde ilk defa olarak bir savcı başka bir savcı tarafından gözaltına alınmıştır. Bunların örneklerini hiç hatırlamıyoruz. Van 100. Yıl Üniversitesi Rektörünün başına gelenleri biliyorsunuz. Yargı ülkemizde inanılmaz bir baskı altındadır. Uluslararası istatistiklere göre Türkiye yargı bağımsızlığında, dünya ülkeleri arasında 64. sıraya düşmüştür. Bizden önce gelen ülkeler arasında demokratik sayılmayan bazı ülkeler var ama onlar bile hâkim ve savcılarına saygı gösteriyorlar. Ancak bizim ülkemizde bu saygı gösterilmiyor.</p>
<p>Basın için de aynı şey söz konusudur. Ülkemizde basın özgürlüğü ayaklar altına alınmıştır. Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütünün endeksine göre  basın özgürlüğü konusunda dünyada 121. sıradayız. Biz bunları üzüntü verici durumlar olarak görüyoruz. Başbakan Kıbrıs bölümü itibari ile Avrupa Parlamentosunun son raporunu eleştirdi. Biz de eleştirdik ama bu raporda başta basın özgürlüğü ve Ergenekon davası olmak üzere Hükümeti eleştiren ciddi maddeler var. Geçtiğimiz günlerde Dünya Kadınlar Gününü kutladık. Maalesef kadın &#8211; erkek eşitliğinde de ülkemiz gün geçtikçe geriye gitmektedir. Davos Örgütünün en son yaptığı uluslararası araştırmalara göre Türkiye kadın &#8211; erkek eşitliğinde 129. sıraya düşmüştür. Türkiye’de kadınların çilesi bitmiyor. Aile içi şiddet, töre cinayetleri maalesef bugün hala ülkemizi geriye götürmektedir.</p>
<p>Ülkemizin bu can alıcı sorunları, yargıda, basında kamuoyunu ciddi olarak rencide etmektedir. Dün bunun bir örneğini daha yaşadık. Türk Silahlı Kuvvetlerinin her faaliyeti bir suç şüphesi teşkil ediyormuş gibi takdim edilmektedir. Ülkenin bir yerinden başka bir yerine usullerine uygun cephane taşınması bile polisler tarafından bir suç emaresiymiş gibi yansıtıldı. Bu taşımaya el koyulmaktadır. Artık  tek bir gün bile geçmiyor ki TSK adına bir iddia ortaya atılmasın. Bu iddialarda bir gerçeklik payı varsa elbette ki sorumlular yargılanmalıdır. Kimse buna bir şey diyemez. Ama gerçeklik payı yoksa Türk Silahlı Kuvvetlerini yalan yanlış düzmece belgelerle suçlayanlar yargılanmalıdır. Genelkurmay Başkanının dediği gibi Türk Silahlı Kuvvetleri asimetrik bir savaşa muhatap kılınmışsa bunun sorumluları kimlerdir?  Hükümet bu savaşın neresindedir? Hükümet açıkça Türk Silahlı Kuvvetlerine yöneltilen suçlamaları göğüslüyor mu, yoksa bu duruma sessiz mi kalıyor, ya da daha fazla gündemde kalmasına ön ayak mı oluyor? Dünyanın hiçbir demokratik ülkesinde görülmeyen durumları yaşıyoruz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bütün bu gelişmelerin sonucunda yaşadığımız tüm bu sıkıntıların çözümünü halkta buluyoruz. Bunun çıkış yolu seçimdir. Bu İktidar seçim yolu ile gidecektir. Türkiye’de demokrasi yaşayacaksa, demokrasi karşıtı eylemlerle iktidarda kalmak mümkün değildir. Amerika’da yapılan soykırım oylaması hakkında da birkaç cümle söylemek istiyorum. Bu soykırım oylaması birçok açıdan düşündürücü şekilde cereyan etmiştir. Maalesef Amerikan Hükümeti bunu engellemek için yeterince gayret göstermemiştir. Daha önceki Amerikan Hükümetleri bunu engellemek için gerekli gayret ve çabayı göstermişlerdir ancak bu Hükümette aynı özveriyi göremedik. İkinci olarak, bu tasarıya oy veren üyelerden bazıları Türkiye’nin buna karşı hiçbir tepki gösteremeyeceğini ilan etmişlerdir. Bazıları bizi kâğıttan kaplan olarak göstermişlerdir. Şimdi Türkiye’nin buna nasıl bir tepki gösterebileceğini kanıtlamanın zamanıdır.</p>
<p>Biz dün Sayın Elekdağ ile Meclis Dışişleri Komisyonuna bir önerge verdik. Sayın Genel Başkanımızın da kamuoyuna açıkladığı doğrultuda Ermenistan ile imzalanan protokollerin geri çekilmesini önerdik. Ama Hükümetten hala bir tepki yok. Bizim lehimize oy verenlerin büyük bir bölümü soykırım iddialarını kabul ettiklerini ama Türkiye ile Amerika arasındaki ekonomik ve stratejik işbirliği nedenleri ile bu tasarının geçmesini doğru bulmadıklarını söylemişlerdir. Yani bizim tezimizi benimseyen yok. Türkiye kendini anlatamamış ki. Bu soykırım iddialarının Kongreden geçmesi hem siyaseten hem hukuken uygun değildir. Aynı zamanda tarihi gerçeklerle bağdaşmamaktadır. Amerikalıları buna ikna edememişiz. Son dakikada gönderilen bir parlamento heyetinin bunu telafi etmesi zaten mümkün değildi.</p>
<p>Bir başka dikkat çeken husus şudur; Bu komitenin 46 üyesinden 45’i oy kullanmış, 1’i kullanmamış. Bize gelen bilgilere göre oy kullanmayan kongre üyesi, kullansaydı tasarının aleyhine oy kullanacaktı ve tasarı geçemeyecekti. Peki, bu kişinin oy kullanmasını kim engelledi? Bununla ilgili kamuoyunda yer alan herhangi bir bilgi bulamıyoruz. Bu üyenin oy kullanması için ne gayret sarf edildi? Türkiye tarafı ne gayret sarf etti? Bunları bilmiyoruz.</p>
<p>Yeni bir bilgi vereceğim size. Bugün İsveç Parlamentosu da bir soykırım tasarısını oylamaktadır. Türkiye saati ile saat 13.00’de böyle bir oylamanın başlayacağını öğrendik. Bu soykırım tasarısına öncülük yapanlar, Türkiye’nin hem Ermenilere, hem Süryanilere soykırım yaptığı iddiası ile bir tasarı yapmışlarıdır. İsveç Hükümeti bu tasarının geçmesini istemiyor. Muhalefet liderleri tasarıya karşı olduklarını belirtmişlerdir. İsveç Dışişleri Komisyonu bunu reddetmiştir. Buna rağmen İsveç iç tüzüğüne göre bu tasarı oylanacaktır ve geçme olasılığı vardır. Bu tasarının geçmemesi için biz de CHP olarak elimizden geleni yapıyoruz. Tanıdığımız İsveçli Sosyal Demokrat milletvekilleri ile irtibat halindeyiz. Partimize mensup Süryanilerin de ellerinden geleni yaptıklarını biliyoruz. Ama bu tasarının geçmeyeceğinin bir garantisi yoktur. Yani Türkiye dört taraftan suçlama altına alınıyor. Tarihte işlemediğimiz bir suçu işlemişiz gibi bu tarz suçlamalara maruz kalıyoruz.</p>
<p>Daha vahimini söyleyeyim; Avrupa Birliği bu konuda bir çerçeve metin hazırlamıştır. Bu çerçeve metin bu yılın sonuna kadar yasalaşacaktır. Buna göre ülkeler Uluslararası Soykırım ile Mücadele Sözleşmesinin hükümlerine aykırı olarak &#8211; ki bu hükümlerde bir olayın soykırım olup olmadığına ancak uluslararası bir mahkemenin karar verebileceği yazılıdır &#8211; milli düzeyde mahkeme kararları alarak bir olayın soykırım olup olmadığına karar verebilecekler, en kötüsü de soykırım olmadığını iddia edenleri cezalandıracaklar. Biz CHP olarak gerekli çalışmalarımıza devam ediyoruz. AB’yi defalarca uyardık, hukuksuzluğunu anlattık ama şu ana kadar bunun engellenemediğini söylemek isterim. Böyle bir durum yüzünden birkaç hafta içerisinde Türkiye’nin bir sıkıntı içerisine girebileceğini ifade etmek isterim. Benim size bu vesile ile anlatmak istediklerim bunlardır. Sorularınız varsa bunları cevaplamaya gayret edeceğim.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Dersim olayları ile ilgili Mecliste yaptığınız konuşma sonrasında Alevi vatandaşlardan nasıl tepkiler aldınız?</p>
<p><strong>Onur Öymen:</strong> Biz Alevilerin her zaman desteğini alıyoruz. Aleviler çağdaş düşünceli, Atatürk’e gönül vermiş insanlardır. CHP’ye de her zaman destek vermiş insanlardır. Zaman zaman geçmişte de Alevi kökenli vatandaşlarımızın ayrı parti kurma girişimleri olmuştur. O yüzden bunu şu ya da bu olaya bağlamak yanlıştır. Ama Türkiye’de din ve mezhep üzerine parti kurulmasının yanlış olduğunu düşündüğümüzü de belirtmek isterim. Bizim CHP olarak Alevilere karşı hiçbir zaman dışlayıcı söylemlerimiz olmamıştır. Maalesef bu doğrultuda çok ağır sözler söyleyenler olmuştur. Bugünkü İktidarın manevi liderleri sayılan kişilerin bu konuda çok kırıcı ve ağır sözleri basın ve internete de düşmüştür. Ama hiç kimse CHP ile Alevilerin arasını açmaya teşebbüs etmemelidir. Böyle bir şey yapmaya şansları yoktur zaten. Yasalar çerçevesinde herkes siyasi faaliyet gösterebilir ama biz inanıyoruz ki, şimdiye kadar olduğu gibi Aleviler CHP’yi desteklemeye devam edeceklerdir. Bizim kendileri ile çok yakın temaslarımız var. Benim de şahsen var. Alevi arkadaşlarımızın destekleri için hem parti adına hem de şahsen teşekkür ediyorum.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Yakında yapılacak olan Kurultaydan sonra CHP’de bir değişim bekliyor musunuz?</p>
<p><strong>Onur Öymen:</strong> Her Kurultaydan sonra partimizde bir kan değişimi olmaktadır. Partiye yeni arkadaşlar katılmaktadır. Her seçimden sonra milletvekili yapısında da değişiklikler olmaktadır. Son Kurultaydan sonra Parti Meclisi üyelerimizin yaklaşık yarısı değişmiştir. Gayet tabii ki siyasette toplumun dinamizmini yansıtmak için siyasi partiler de yapılarında bu gibi değişiklikler yapmak zorundadırlar. Bunu her zaman yaptık ve bundan sonra da yapmaya devam edeceğiz. Siyasette tecrübe ile dinamizm, her zaman bir arada ilerlemektedir. Bütün siyasi partilerin yapısal değişikliklere gitmeleri doğaldır. Ama hiç kimse bunu bir siyasi partinin başarı eksikliğiymiş gibi yorumlamamalıdır. Bu doğal bir gelişmedir. CHP gerçekten Türkiye’nin bu zor şartlarına, İktidarın engellemelerine, demokrasi karşıtı tutumlarına, basını baskı altına alma çabalarına rağmen halkın gözünde her gün biraz daha itibar kazanmaktadır. En son yapılan kamuoyu yoklamalarında İktidar ile CHP’nin başa baş bir mücadele sergilediği görülmüştür. Bu da bugünkü parti yönetiminin başarısının işaretidir. Parti yönetiminin başarısız olduğunu iddia etmek bence ülkemizin gerçekleri ile bağdaşmıyor. Her şeyin daha iyisi yapılabilir ama bunu söylerken partinin sağladığı başarıları göz ardı edersek insafsızlık yapmış oluruz.</p>
<p>İzmir’de elde ettiğimiz başarıya bakınız. Belediye Başkanımızın başarısına, ilçelerde elde ettiğimiz başarılara bakınız. Bir yerde bir sıkıntı ve başarısızlık varsa partiyi bunun sorumlusu olarak göstermek insafla bağdaşmaz. Başarılı olduğumuz yerde partinin katkısı vardır, başarısız olduğumuz yerde de kendimize gerekli payı çıkarmasını biliriz. Ama CHP yönetiminin bir bütün olarak yeterince başarılı olmadığı görüşü, benim paylaştığım bir düşünce değildir. Partimizin bütün örgütleriyle gece gündüz çalıştığını biliyoruz. Onun için partiye yeni kan kazandırılırken elde edilen başarıların önemini de göz ardı etmememiz gerektiğini düşünüyorum.</p>
<p><strong>Soru:</strong>  İzmir kongresinden sonra en çok tartışılan konu kadınlar ve gençler. Nüfusumuzun çoğunluğu kadınlar ve gençlerden oluşuyor. Sayın Genel Başkanınızın da dün akşam yaptığı bir açıklama var. Parti içerisinde yeni kurumların oluşacağı, Genel Başkan Yardımcılığının gelişeceği belirtildi. Peki, siz bu çerçevede yeni seçilecek Genel Başkan Yardımcıları arasında kaç tane genç ya da bayan öngörüyorsunuz?</p>
<p><strong>Onur Öymen:</strong> CHP’de Merkez Yönetim Kurulundan sonra en yetkili organ Parti Meclisidir. Parti Meclisinde bayan sayısında bir kota vardır. Üyelerimizin en az % 25’inin kadın olması şarttır. Başka hangi partide böyle bir kota vardır bilemiyoruz. Biz kadınlara daima önem veriyoruz. Bugün de partimizin Merkez Yönetim Kurulunda iki bayan arkadaşımız görev yapmaktadır. İzmir il yönetiminde beş kadın vardır. Bazen delege seçimlerinde ve milletvekili aday tespitlerinde bazı sıkıntılar çıkabiliyor. Geçen seferki seçimlerde aynı sıkıntıyı Bursa’da yaşadık. Bursa’dan aday gösterilecek kadın milletvekilinin olmaması bizim için üzücüydü ve bu nedenle Büyükşehir Belediye Başkanı adayı olarak bir kadını aday gösterdik. CHP kadınlara en çok değer veren partidir. Yeni tüzüğümüze göre partimizin yönetiminde çok sayıda Genel Başkan Yardımcıları olacak. Bu Genel Başkan Yardımcılarının her birinin belli bir alanda sorumlulukları olacak. Onlara yardımcı olacak arkadaşlarımız olacak. Gayet tabii ki gençlere ve kadınlara daha fazla önem vereceğiz. Daha fazla söz hakkı vereceğiz. Gençlerimiz ve kadınlarımız ülkenin her yerinde çok güzel çalışmalar yapıyorlar. Bunları daha da örgütlü hale getireceğiz.</p>
<p><strong>Soru:</strong> İktidar Partisinin manevi lideri dediniz, bunu biraz açabilir misiniz?</p>
<p><strong>Onur Öymen:</strong> Bunu burada açmayayım. İktidar manevi liderimiz yoktur diyorsa bunu kayda geçiririz, vardır diyorsa o zaman dediklerini kayda geçiririz. Değerli arkadaşlarım hiçbiriniz İzmir metrosu ile ilgili soru sormadınız. Sayın Büyükşehir Belediye Başkanımız burada. Korkarım ki İktidar Partisi, 80 km’lik metroyu bir yeraltı faaliyeti olarak nitelendirmeyecektir. Sayın Başkanımız İzmir’e çok büyük bir hizmet yapmaktadır. Kendisi de buradayken bu metronun İzmir’e neler kazandıracağını sorabilirsiniz. Biz parti olarak kendisi ile iftihar ediyoruz.</p>
<p>Bizim partimizi şu veya bu sebeple eleştirmek isteyenler olabilir. Elbette ki eleştireceklerdir. Ancak yapılan bu başarıları göz ardı etmemek gerekir. Belediye Başkanlarımızın, hem İzmir’de, hem ilçelerinde, hem de başka il ve ilçelerdeki başarılarını görmezden gelmemek lazım. Bu Belediye Başkanlarımız partimiz için bir yüz akı oluşturuyor. Sayın Başbakan “CHP taş üstüne taş koyamaz” diyor ama metro inşaatı ile taş altına taş koyarak bunu gerçekleştiriyoruz. CHP çok yapıcı ve çağdaş bir partidir. İlk seçimlerde iktidara geldiğimiz zaman sosyal alanda, Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgelerinde, ekonomik alanda neler yapacağımızı göreceksiniz. Bizim kartvizitimiz de İzmir Büyükşehir Belediye Başkanımızdır, başka illerdeki ve ilçelerdeki Belediye Başkanlarımızdır. İktidarın içerisinde CHP’yi eleştirerek puan kazanmak isteyenler varsa onlara başka bir adrese gitmelerini tavsiye ediyoruz. CHP başarının simgesidir.</p>
<p>Hepinize teşekkür ediyorum.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2518/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>KPK Toplantısı Sonrasında Düzenlenen Basın Toplantısı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2365</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2365#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Feb 2010 16:08:03 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2365</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
KPK Toplantısı Sonrasında Brüksel’de Düzenlediği  Basın Toplantısı
23 Şubat 2010
Değerli basın mensubu arkadaşlar,
Bu toplantıda Avrupa Parlamentosunun hazırladığı Türkiye Raporunu ele aldık ve bu rapor hakkındaki görüşlerimizi ifade ettik. Zamanımız kısıtlı olduğu için görüşlerimizi özet olarak söyleme imkanımız oldu ama yine de ana hatlarıyla belirtme olanağını bulduk. Esas itibariyle burada bizim dikkatimizi [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in<br />
KPK Toplantısı Sonrasında Brüksel’de Düzenlediği  Basın Toplantısı<br />
23 Şubat 2010</strong><br />
Değerli basın mensubu arkadaşlar,<br />
Bu toplantıda Avrupa Parlamentosunun hazırladığı Türkiye Raporunu ele aldık ve bu rapor hakkındaki görüşlerimizi ifade ettik. Zamanımız kısıtlı olduğu için görüşlerimizi özet olarak söyleme imkanımız oldu ama yine de ana hatlarıyla belirtme olanağını bulduk. Esas itibariyle burada bizim dikkatimizi çeken şey şudur; Avrupa Birliği yetkilileri Türkiye ile ilgili raporları yayınlarken oldukça sınırlı haber kaynaklarından yararlanıyorlar. Çeşitli görüşleri de yeterince dikkate alarak yayınlansa, bu raporların daha tarafsız, objektif ve daha yapıcı olması ihtimali vardır. Ama maalesef birçok konuda bu raporların tek taraflı olarak kaleme alındığı görülüyor. Bu da üzüntü verici bir durumdur.</p>
<p>Özellikle Kıbrıs ve Ermenistan’la ilişkiler gibi konularda Türkiye’de hiçbir siyasi partinin, bu konularla ilgili çalışmalar yürüten hiçbir sivil toplum örgütünün kolay kolay kabul edemeyeceği görüşlerin kaleme alındığını görüyoruz. Avrupa Parlamentosundaki bazı gruplarının da buradaki ifade tarzından rahatsızlık duyduğunu gözlemliyoruz. Mesela Kıbrıs konusunda ifade edilen görüşler tamamen Kıbrıslı Rumların görüşlerinin bir tekrarı niteliğindedir. Bir yandan müzakereler devam ederken, taraflardan sadece birinden taviz istenmesi makul değildir. Bu durum müzakerelere katkı sağlamaz. İşte, toplantıda bu görüşlerimizi de ifade ettik.</p>
<p>Ermenistan konusunda da aynı şekilde, Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesine dair en küçük bir ifade yok. Fakat Türkiye’nin ön şartsız olarak bu protokolleri onaylaması, yani sınırların açılmasının tek taraflı bir kararla gerçekleştirilmesi isteniyor. Bu da Türkiye’de bütün siyasi partilerin karşı olduğu, hiç kimsenin benimsemediği bir görüştür. Avrupa Parlamentosu  Türkiye’deki bütün siyasi güçlerin, sivil toplumun, kamuoyunun çok büyük çoğunluğunun görüşlerine aykırı görüşler ifade ederek, ancak Türkiye’deki itibarını kaybeder. Türkiye’de buna benzer görüşlere itibar eden insanları bulmak çok zordur.</p>
<p>Buna karşılık raporda olumlu bazı unsurlar da var. Bunu da dile getirdik. Yani raporu bir bütün olarak eleştirmek yerine rapordaki olumlu, olumsuz ve eksik unsurları ayrı ayrı dile getirdik. Mesela olumlu unsurlardan biri, raporda “mevzuatın değiştirilmesi, yasaların çıkarılması tek başına yeterli değildir. Bunların uygulamaya geçirilmesi gerekmektedir” denilmektedir. İşte biz de yıllardan beri aynı şeyi söylüyoruz. Çünkü sadece mevzuatı değiştirmekle Türkiye’yi daha Avrupalı bir ülke yapmıyorsunuz. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’de birçok kanunu değiştirdik. Fakat Türkiye maalesef yargı bağımsızlığı, basın özgürlüğü, kadın – erkek eşitliği gibi pek çok alanda daha da geriye gitti. Mesela uluslararası endekslere göre Türkiye kadın –erkek eşitliğinde dünya ülkeleri arasında 129., basın özgürlüğünde 106., yargı bağımsızlığında 64. sıraya düşmüştür. Bunlar Türkiye’nin gerçekleridir. Dolayısıyla bu rapordaki teşhisin isabetli olduğunu düşünüyoruz. Sadece kanun değiştirmek yetmez, bunları uygulamaya geçirmek gerekir.</p>
<p>Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili olarak ifade edilen görüşler, bu kurulun yapısında bir değişiklik yapılması yönündedir. Önceki Avrupa Birliği raporlarında çok açık bir şekilde Adalet Bakanı ile Müsteşarının Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’ndan çıkarılması isteniyordu. Daha önceki raporlarda yıllarca buna benzer ifadeler yer verilmişti. Bu defa temsil, objektiflik, tarafsızlık ve şeffaflıktan bahsediliyor ama bağımsızlık kelimesi eksik.</p>
<p>Ayrıca raporda Türk Silahlı Kuvvetlerinin siyaset ve dış politikaya müdahalesinden bahsediliyor. Biz de böyle bir iddiada bulununca bunun  bir somut kanıtının ortaya konulması gerektiğini söyledik. “Mesela, sekiz yıldan beri Türkiye’de hangi kanun Silahlı Kuvvetlerin telkini, tavsiyesi veya baskısıyla kabul edilmiştir? Hangi dış politika kararı Silahlı Kuvvetlerin telkiniyle alınmıştır? Öyle konular var ki, Silahlı Kuvvetlerin aksi yönde eğilimi olmasına rağmen Türkiye Parlamentosu o kararları kabul etmiştir. Mesela 1 Mart tezkeresinin reddi herhalde askerlerin telkin ettiği doğrultuda olmamıştır.” dedik. Rapora böyle bir şey yazdığınız zaman, bu Türkiye’de siyaseti askerlerin yönlendirdiği anlamına gelir. Bu kadar yıldır Mecliste görev yapıyorum ve tek bir örnek hatırlamıyorum ki, askerlerin telkiniyle karar vermiş olalım. O halde bu iddia biraz kuvvetli kaçmıyor mu? İşte tüm bunları söyledik. Raportör Bayan Ria Oomen biraz rahatsız oldu ve askerlerin yasaları etkileyemeyeceklerini söyledi.</p>
<p>Peki, siz neyi kastediyorsunuz? Türkiye’de askerler hangi dış politika kararını tayin etti? Hangi konuda Hükümet askerlerin dediği doğrultuda karar aldı? Ermenistan açılımı konusunda mı askerler Hükümete telkinde bulundu? Hangi konuda yürütülen politika askerlerin eseridir? Kıbrıs konusunda yürütülen politika mı askerlerin eseridir? Askerler mi Hükümete Heybeli Ada Ruhban Okulunu açmasını söyledi? İşte, buna benzer iddialar biraz havada kalıyor.</p>
<p>Raporda Ergenekon Davası ile ilgili olarak ciddi kaygılar dile getiriliyor. Bir taraftan da Ergenekon’dan bahsederken onun bir terör ve cinayet örgütü olduğu söyleniyor. Türkiye Adalet Bakanının da katıldığı toplantıda kendilerine bu ifadeyi neye dayanarak kullandıklarını sordum. Mahkemenin böyle bir ifadesi yoktur. Bakana Ergenekon’un bir terör örgütü olduğunu söyleyecek durumda olup olmadıklarını sordum. “Hayır böyle bir durumda değiliz. Çünkü mahkeme de Ergenekon’un bir terör örgütü olduğuna dair bir karar almadı. Bu yüzden biz de Hükümet olarak ‘Ergenekon bir terör örgütüdür’ diyemeyiz” dedi. Türk Hükümeti ile mahkemenin demediği bir sıfatı bu rapora nasıl koyduklarını sorduk. Cevap veremediler.</p>
<p>Bu vesileyle son gelişmelere de değindik. Yargı bağımsızlığının Türkiye için çok büyük bir önem taşıdığını ve bu konuda Türkiye’de büyük tartışmalar yaşandığını, son olarak çok sayıda subayın gözaltına alındığını, bunların içinde emekli generaller ve muvazzaf subaylar olduğunu hatırlattık. Ayrıca Türkiye’de yargı ile ilgili ciddi tartışmalar olduğunu, Cumhuriyet tarihimizde ilk defa bir Cumhuriyet savcısının tevkif edildiğini anlattık. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Hükümet arasında görüş ayrılıkları olduğunu, yüksek yargı organlarının da bazı uygulamalara tepkili olduklarını anlattık.</p>
<p>Bazı konulara değinmek için yeterince zaman olmadı ama bu vesileyle size onları da söylemeye çalışayım. Güneydoğu Anadolu Projesi ile ilgili olarak raporda sadece bu projenin hangi nedenlerden dolayı engellenmesi gerektiği ile ilgili görüşler var. Ancak GAP’ın bitirilmesi gerektiği, özellikle o bölgenin halkı için bitirilmesi gerektiği konusunda hiçbir ifade yer almıyor. Aynı şekilde raporda Kürtçe’nin bir eğitim dili olması gerektiği söyleniyor. Bu bizim Anayasamıza açıkça aykırıdır. Türkiye’deki Ana Muhalefet Partisi bu görüşü savunmuyor. İkinci muhalefet partisi de savunmuyor. Alevilerle ilgili diyalogdan bahsediliyor. Fakat Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilerle ilgili en küçük bir girişimin, bir makamın, bir yetkilinin,  Alevi kökenli bir vatandaşımızın olmadığı söylenmiyor. Bazı şeylerde pek çok eksiklik var. Biz de bunu bilgi eksikliğine bağlıyoruz.</p>
<p>Patrik’in ekümenik sıfatının mutlaka tanınması gerektiği söyleniyor. Bu da Lozan Antlaşmasına açıkça aykırıdır. Bu konu Lozan’da tartışılmış ve hiçbir şekilde kabul edilmemiştir. Lozan’da Ortodoks Patrikliğinin sadece Türkiye’deki Ortodoks dinine mensup vatandaşlarımızın dini hizmetleri için faaliyet gösterecek bir kuruluş olduğu belirlenmiştir. Bizden istenen Lozan Antlaşmasını çiğnememizdir. Bunu geçmişte de defalarca söyledik fakat bu raporda yine tekrar ediliyor. Aynı şekilde Heybeli Ada Ruhban Okulunun açılması konusunu da defalarca açıkladık ki, bizim Anayasamıza göre dini ve askeri nitelikte özel yüksek okul kurulamaz. Bu okulun İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ne bağlı olarak çalışmasına kimsenin itirazı yoktur. Kimse Ortodoks din adamı yetiştirilmesin demiyor. Ama Patrikhaneye bağlı özel bir kuruluş oluşturulması Anayasamıza aykırıdır. Geçmişte bu okul sadece Türkiye’deki din adamlarını yetiştirmek için açılmıştır. Geçenlerde bu konu ile ilgilenen uzmanlar da açıkladı ki, son 15 yıl içinde bu okulda eğitim görenlerin yüzde 72’si yabancı uyrukludur. Bu okulun müdürü de bir yabancıydı. İşte, bunlar hepsi Lozan’a aykırı uygulamalardır. Dolayısıyla bu konulara titizlik gösterilmesi gerekiyor.</p>
<p>Raporda Türkiye’deki ifade özgürlüğü konusunda yeterince garanti verilmesi gerektiği söyleniyor. Doğrudur, biz de aynı şeyi söylüyoruz. Biz de ifade özgürlüğüne taraftarız. Basın üzerindeki baskılardan söz ediliyor. Bir medya grubuna ağır para cezalarının verilmesinin basın özgürlüğünü olumsuz yönde etkilediği söyleniyor. Biz de aynı görüşteyiz. Az önce de belirttiğim gibi rapora bir bütün olarak karşı değiliz. Çünkü hem olumsuz, hem de olumlu görüşlere yer verilmiş. Mesela seçimlerde siyasi partilerin mali kaynaklarının denetlenmemesi eleştiriliyor. Bizce de doğrudur. Yani, parası olanın siyasette avantaj sağlaması demokrasiye zarar verir. Baktığımızda, bazıları siyasete oluk gibi para harcıyor, bazıları ise sınırlı kaynaklarla yetiniyor. Bu da demokrasiye zarar veriyor. Bu teşhise de katılıyoruz.</p>
<p>Kadın – erkek eşitliği konusundaki kaygılara da katılıyoruz. Az önce de söylediğim gibi Türkiye kadın – erkek eşitliğinde dünyada 129. sıradadır. Bir basamak üstümüzde İran, bir basamak altımızda Suudi Arabistan var. Bu kabul edilebilir bir şey değildir.</p>
<p>Raporda sendikal haklardan da bahsediliyor. Biz Hükümete defalarca soru sorduk. Avrupa Birliği ile ilişkilerimizin geliştirilmesi adına ve işçi hakları için de yeni bir Sendikalar Yasasının çıkarılması gerektiğini söyledik. Fakat Hükümet bugüne kadar bunu Meclise sunamadı.</p>
<p>Kıbrıs’la ilgili görüşlerimizi az önce de söyledim. Bu rapordaki ifade tarzı sadece Rumları tatmin etmeye yönelik bir ifade tarzıdır. Öyle anlaşılıyor ki Sosyalist Grup ve Raportör arasında raporun hazırlanması sırasında bazı tartışmalar yaşanmış. İtiraz eden başka üyeler de olmuş. Ama bu ifade tarzı Rumları tatmin etmekten başka hiçbir işe yaramıyor. Aynı zamanda Kıbrıs meselesinin de çözümüne katkıda bulunmuyor. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne, özellikle de Avrupa Parlamentosuna bakışını olumsuz yönde etkiliyor.</p>
<p>Raporda Ermenistan ile imzalanan protokollerin ön şart olmadan onaylanması isteniyor. Bunu Türkiye’de savunan var mıdır acaba? Hükümet, Başbakan, Ana Muhalefet, diğer Muhalefet partileri dahil herkes buna karşıdır. Bu protokollerin onaylanması için mutlaka Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini söylüyoruz. Ama raporda buna dair en küçük bir ifade bile yok. Ermenistan’ın işgal ettiği topraklardan çekilmesine dair en küçük bir referans bile yok. Türkiye’nin en çok önem verdiği konuya atıfta bile bulunulmuyor. Dolayısıyla biz bunu eksiklik olarak görüyoruz.</p>
<p>Bir bütün olarak baktığımızda raporda olumlu, olumsuz, eksik unsurların olduğunu  ve her şeyden önemlisi, Avrupa Parlamentosunun haber kaynaklarının sınırlı olduğunu görüyoruz. Avrupa Parlamentosuna bu haber kaynaklarını genişletmesini tavsiye ettik. Türkiye’deki sivil toplum örgütleri ile ilgili konuşurken Avrupa Birliği’nin  her eğilimdeki örgütlerle temas içinde olmasının uygun olacağını söyledik.</p>
<p>Başka somut konular da var. Mesela Avrupa Birliği fonlarından Türkiye’de yapılacak yatırımlar konusu ele alındığında “Türkiye ile öyle bir anlaşma yapmışsınız ki elimizde başka hiçbir ülkeyle böyle bir anlaşma yaptığınıza dair bir bilgi yok” dedik. Bu anlaşmaya göre Avrupa Birliği fonlarından yapılan yatırımlarda projeyi gerçekleştiren bir Avrupa Birliği firması ise hiçbir vergi ödemiyor. Türk firması ise her türlü vergiyi ödemek zorunda. Peki, bu durumda bir Türk firması Avrupa Birliği firması ile nasıl rekabet edecek? Tüm bunları söyledik ve bu konuyu tekrar araştıracaklarını söylediler.</p>
<p>Değerli arkadaşlar somut olarak üzerinde durduğumuz konular ana hatlarıyla bunlardır. Hepinize  teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2365/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa&#8217;daki Maden Kazası Hakkında Basın Toplantısı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/1921</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/1921#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 08:07:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=1921</guid>
		<description><![CDATA[CHP maden kazasını soracak
13-12-2009 00:22
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Mustafakemalpaşa’daki bir maden ocağında meydana gelen göçükle ilgili ihmal iddialarına ilişkin, ’’Konuyla ilgili Meclise araştırma önergesi vereceğiz. Çünkü anlıyoruz ki hükümetin iş güvenliği konusunda aldığı tedbirler yetersizdir’’ dedi.
Öymen, partisinin Bursa İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında, Mustafakemalpaşa’da maden ocağında meydana gelen göçüğün kendilerini derinden yaraladığını söyledi. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP maden kazasını soracak<br />
13-12-2009 00:22<br />
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Mustafakemalpaşa’daki bir maden ocağında meydana gelen göçükle ilgili ihmal iddialarına ilişkin, ’’Konuyla ilgili Meclise araştırma önergesi vereceğiz. Çünkü anlıyoruz ki hükümetin iş güvenliği konusunda aldığı tedbirler yetersizdir’’ dedi.</p>
<p>Öymen, partisinin Bursa İl Başkanlığı’nda düzenlediği basın toplantısında, Mustafakemalpaşa’da maden ocağında meydana gelen göçüğün kendilerini derinden yaraladığını söyledi. Yaşamını yitiren 19 kişiye Allah’tan rahmet, ailelerine, yakınlarına ve Türk milletine başsağlığı dileyen Öymen, böyle acı olayların bir daha yaşanmaması temennisinde bulundu.</p>
<p>Bölgeye giderek incelemelerde bulunduğunu anlatan Öymen, olaya doğru teşhisi koyabilmek için bu konuda uzman kişilerle temasa geçerek gerekli bilgileri aldıklarını ifade etti.</p>
<p>Öymen, artık uluslararası alanda, ileri ülkelerdeki madenlerde bu gibi kazaların yaşanmaması için çok etkili önlemler alındığına dikkati çekerek, şöyle konuştu:</p>
<p>’’Buralarda gaz oranı belli bir düzeye yükselince bunu merkezi sisteme bildiren uyarı aygıtları var. Böylelikle bir madende gaz oranı yüzde 1’in üzerine çıktığı zaman derhal madendeki bütün elektrik sistemleri devre dışı bırakılıyor, alarm veriliyor. Bir kaza olması ihtimaline karşı bütün işçiler çıkarılıyor. Mesela Almanya’da bu sistem uygulanıyor. Ayrıca her ekibin, vardiyanın güvenlik sorumluları var. Bunlar da portatif gaz ölçme aletleri taşıyorlar. Onlar da mutlaka her vardiyadan önce tehlikeli bölgelerde gaz ölçümü yapıyorlar. Çok etkili havalandırma sistemleri var. Alınan önlemlerle Almanya’da 1992 yılından beri önemli bir maden kazası olmamıştır.’’</p>
<p>Öymen, Türkiye’de ise bazı kamu madenlerinde bu ön uyarı sistemlerinin mevcut olduğunu, özel madenlerde ise bunların bulunmadığını belirterek, tespitlerine göre Mustafakemalpaşa’daki madende de bu sistemin olmadığını söyledi.</p>
<p>-’’ARAŞTIRMA ÖNERGESİ VERECEĞİZ’’-</p>
<p>Türkiye’de madenlerde gerekli tedbirlerin alınmadığını, bu nedenle çok sayıda kaza yaşandığını ifade eden Öymen, şu bilgileri verdi:</p>
<p>’’Türkiye’de maden kazalarında hayatını kaybedenlerin sayısı çok yüksektir. Türkiye Taş Kömürü rakamlarına göre 1955 yılından beri 2 bin 687 vatandaşımız hayatını kaybetmiştir ve on binlerce vatandaşımız da yaralanmıştır. Bu, son derece yüksek bir rakamdır. Türkiye’den çok daha büyük ülke olan madenleri çok daha büyük bir alanı kapsayan ABD’de mesela 1950 yılından bu yana ölenlerin sayısı 713, Polonya’da ise 1950’den beri rakam 439. Türkiye’de 2 bin 687. Bu sadece Türkiye Taş Kömürü İşletmelerinin verdiği rakamlardır. Türkiye Taş Kömürünün rakamlarına göre 2009 yılında 5 kişi ölmüş görünüyor, devletin resmi Türkiye Taş Kömürüne bağlı ocaklarında. Maden Mühendisleri Odası Başkanı’ndan aldığımız bilgiye göre, 2009 yılında şu ana kadar 75 madencimiz hayatını kaybetti. 2008 yılında ise 48 madencimiz hayatını kaybetti.’’</p>
<p>Bütün bunların Türkiye’de alınan önlemlerin yeterli olmamasından kaynaklandığını söyleyen Öymen, şöyle devam etti:</p>
<p>’’Zonguldak’ta alınan önlemlerle Türkiye’nin diğer bölgelerinde alınan önlemlerin farklı oluşundan kaynaklanıyor ve yeterince denetim yapılmamasından ve denetimin uygulaması sırasında da gerektiğinde de madenin kapatılmamasından kaynaklanıyor. Bütün bunların bedelini maden işçilerimiz maalesef hayatlarıyla ödüyorlar. Bu durumun önlenmesi için biz bu konuyu Meclise taşıyacağız. Konuyla ilgili Meclise araştırma önergesi vereceğiz. Çünkü anlıyoruz ki hükümetin iş güvenliği konusunda aldığı tedbirler yetersizdir.’’</p>
<p>-DTP’NİN KAPATILMASI-</p>
<p>Öymen, DTP’nin kapatılmasına da değinerek, bunun bir yargı kararı olduğunu, herkesin saygı göstermesi gerektiğini söyledi.</p>
<p>Anayasa’ya göre bu gibi durumlarda dava süreci içinde kimsenin mahkemeyi etkilemeye çalışmaması gerektiğini ifade eden Öymen, şunları kaydetti:</p>
<p>’’Onun için biz de o süreç içinde hiçbir şey söylemedik ve hiçbir beyanatımız olmadı. Dava sonuçlandıktan sonra söylediğimiz şudur: Herkes hukuka saygı göstermelidir. Herkes mahkeme kararlarına, kesinleşmiş mahkeme kararlarına saygı göstermelidir. Şu sırada herkese düşen görev, Anayasa Mahkemesinin kararına saygı gösterip onun gereğini yapmaktır. Bizim bu aşamada DTP’nin kapatılmasıyla ilgili olarak söyleyeceğimiz budur.’’</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/1921/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>TBMM Basın Toplantısı &#8211; İsviçre’deki Minare Yasağı, Yabancı Düşmanlığı ve Irkçı Saldırılar Hakkında</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/2009</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/2009#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 03 Dec 2009 21:00:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=2009</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile CHP İstanbul Milletvekili  Şükrü Elekdağ’ın  TBMM’de Düzenledikleri Basın Toplantısı
4 Aralık 2009
 
Değerli arkadaşlarım, öncelikle şunu söyleyeyim ki, İsviçre’de camilere minare yapılmasını engellemek amacıyla bir referandum düzenlenmiş olmasını ve bunun sonuçlarını şiddetle kınıyoruz. Temel insan haklarından biri olan din ve vicdan hürriyetine bir referandum ile sınırlama getirilmiş olması son derece [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen ile CHP İstanbul Milletvekili  Şükrü Elekdağ’ın  TBMM’de Düzenledikleri Basın Toplantısı<br />
4 Aralık 2009</p>
<p> <br />
Değerli arkadaşlarım, öncelikle şunu söyleyeyim ki, İsviçre’de camilere minare yapılmasını engellemek amacıyla bir referandum düzenlenmiş olmasını ve bunun sonuçlarını şiddetle kınıyoruz. Temel insan haklarından biri olan din ve vicdan hürriyetine bir referandum ile sınırlama getirilmiş olması son derece düşündürücüdür. Bu yaklaşım sonucunda, başka insan haklarının da referandum yoluyla kısıtlanabileceği akla gelmektedir. Dolayısıyla, bu referandum çok kötü bir emsal oluşturmuştur. Bunun düzeltilmesi için gerek İsviçre makamlarının, gerekse Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin gerekli tedbirleri ve kararları bir an önce almasını temenni ediyoruz.</p>
<p>Bir Hükümet üyesi, İsviçre’nin Avrupa Birliği üyesi olmamasından dolayı orada buna benzer olayların yaşandığı, Avrupa Birliği üyelerinin konuya yaklaşımının farklı olduğu yönünde bir beyanda bulundu. Bugünkü basında okuyacağınız gibi Fransa Cumhurbaşkanı bunu tekzip etmiştir. Sarkozy, İsviçre’de minarelerin yasaklanması kararını benimsediğini açıklamıştır.</p>
<p>Maalesef bu, sadece İsviçre’de görülen bir durum değildir. Bazı Avrupa Birliği ülkelerinde, o yörelerde yaşayan vatandaşların aleyhte oy  kullanması sonucunda cami inşaatı projelerinin engellendiğini biliyoruz. Kendi tecrübelerimizle yaşadık ve gördük ki, çeşitli Avrupa Birliği ülkelerinde minarelerin yapımı konusunda pek çok güçlüklerle karşılaştık. Minarelerin biçimi, yapısı, yüksekliği her zaman ciddi sorun teşkil etmiştir. Dolayısıyla, bugün karşı karşıya bulunduğumuz bu mesele, İsviçre’nin de boyutunu aşan, çok daha ciddi ve kapsamlı bir sorundur.</p>
<p>Başka bir noktaya daha değinmek isterim ki, bu referandumun yapılacağı uzun zamandan beri biliniyordu. İsviçre Hükümetinin, referandumun bu şekilde değil de talebin reddedilmesi şeklinde sonuçlanması amacıyla yaptığı girişimler acaba yeterli olmuş mudur? Türk Hükümeti, bu konuda İsviçre Hükümetini, İsviçre basını ve kamuoyunu etkileyecek yeterli girişimler yapmış mıdır? Böyle bir sonucun çıkması halinde, bunun Türk halkı ve İsviçre’deki Türkler ile Avrupa’daki Türk vatandaşları üzerinde doğurabileceği tepkileri yeterince anlatmış mıdır? Bu soruların cevabını Hükümetten bekliyoruz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bu konunun bağlantılı olduğu çok önemli bir boyut var. Mesele, minare yasağından ibaret değildir. Maalesef bazı ülkelerde dine, dini değerlere saldırıda bulunmak, hakaret etmek suç değildir. Evvelce suç olan bu durum suç olmaktan çıkarılmıştır. Mesela, ABD yasalarına göre dine, dini değerlere hakaret etmek suç değildir. İngiltere’de 2008 yılına kadar sadece Hıristiyanlık dinine hakaret etmek suç sayılırken, 2008 yılından itibaren bu da yasalardan çıkarılarak, dine hakaret etmek suç olmaktan çıkmıştır. Bazı ülkelerde dine hakaret suçtur ama buna ilişkin yasalar uygulanmamaktadır. Mesela, Danimarka ceza yasasına göre, dini değerlere hakaret etmek bir suçtur ama bu konu 1938 yılından beri yargılama konusu olmamaktadır.</p>
<p>Buna karşılık, başka Avrupa Birliği ülkelerinde bu konuda daha büyük duyarlılık gösterilmektedir. Örneğin Finlandiya’da, 30 Mayıs 2008 tarihinde bir kişi, İslamiyet’e hakaret suçundan iki buçuk yıl hapis cezasına çarptırılmıştır. Aynı şekilde Almanya’da dine hakaret suçtur ve bu ülkede bundan dolayı cezalandırılanlar olmuştur.</p>
<p>Bu konudaki can alıcı nokta şudur ki, Avrupa Birliği birçok konuda mevzuatını uyumlaştırmaktadır. Ancak din konusu, Avrupa Birliği ülkeleri arasında mevzuatın, yasaların uyumlaştırıldığı alanlardan biri değildir. Bu yöndeki tavsiye ve telkinler ne yazık ki olumsuz yöndedir. Mesela Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesi, 29 Haziran 2007 tarihinde aldığı bir kararla, fikir özgürlüğü adı altında, dine hakaretin suç olmasını yasalardan çıkarmayı önermiştir. Bizim Hükümetin çok sevdiği ve bazı kararlarını sık sık dile getirdiği Venedik Komisyonu da 23 Ekim 2008 tarihinde aldığı bir kararla, dine hakaretin suç olmaması tavsiyesinde bulunmuştur.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, Avrupa Birliği çeşitli kararlarında ve girişimlerinde sürekli olarak Türkiye’de din özgürlüğüne, dini değerlere, azınlıkların dini haklarına saygı gösterilmesi konusunda bize tavsiyelerde bulunmaktadır. Ancak Avrupalılar, kendi ortamlarında aldıkları kararlarda dine hakaretin bir suç olmaktan çıkarılmasını öneriyorlar. İşte, bu bir çifte standarttır. Nitekim biz buna itiraz ediyoruz.</p>
<p>Nasıl ki diğer insan haklarına saygı gösteriyorsanız, din ve vicdan özgürlüğüne de saygı göstereceksiniz. Avrupa ülkelerinde bu konudaki eksikliği son derece düşündürücü buluyoruz ve şifte standart olarak görüyoruz. Bu nedenle, bu konuların sadece İsviçre’deki kriz boyutu ile değil, daha geniş bir kapsamda TBMM’de bir araştırma konusu yapılmasını öneriyoruz.</p>
<p>Avrupa Birliği’ndeki bazı gelişmeler, bu konudaki kaygılarımızı arttırmaktadır. Kısa bir süre önce Lizbon Anlaşmasının yürürlüğe girmesinden sonra Avrupa Birliği Başkanlığına seçilen eski Belçika Başbakanı, bu konudaki tavrını çok açık bir şekilde ortaya koymuştur. Kendisinin söylediğine göre Avrupa Birliği, Hıristiyanlık değerleri üzerine kurulu bir örgütlenmedir ve halkının çoğunluğu Müslüman olan Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üye olması, Avrupa Birliği’ndeki bu değerleri zedeleyecektir. İşte, bu sözleri bu kadar açıkça dile getiren kişi, şu anda Avrupa Birliği’nin Başkanıdır.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bir taraftan başka ülkelerdeki dini ve vicdani değerlere saygı gösterilmesini talep ederken, ülkemizdeki bazı eksikleri görmezlikten gelemeyiz. Özellikle, Türkiye’deki bazı gayrimüslim din adamlarına yapılan saldırıların sebeplerinin mutlaka araştırılması, önlenmesi ve buna benzer elem verici olayların tekrarlanmaması, öncelikli hedefimiz olmalıdır. Bu amaçla, gerek ülkemizdeki gayrimüslim din adamlarına yapılan saldırıların, gerekse Hrant Dink cinayetinin bütün boyutları ile incelenmesi için Sayın Elekdağ ile birlikte 5 Şubat 2008 tarihinde Meclise bir araştırma önergesinde bulunduk. Meclisin gündemine girmesine rağmen bu konu bir türlü görüşülememiştir. Üzerinden neredeyse iki yıl geçti, fakat Meclis hala böylesine önemli bir konuyu ele alıp, bir araştırma komisyonu kurulmasını karara bağlamış değildir. Bizler bunu bir eksiklik olarak görüyoruz.</p>
<p>Umuyoruz ki, bu son olaylar Hükümetin hem yurt dışında din ve vicdan özgürlüğüne yönelik saldırılara karşı daha etkin tedbirler almasına imkan verecektir, hem de Türkiye’de az önce sözünü ettiğim tarzda gelişmelerin bir daha yaşanmaması için ciddi tedbirlerde bulunmasını sağlayacaktır. İktidarın, Sayın Elekdağ ile sunduğumuz araştırma önergesine göstereceği tepki, bu konudaki samimiyetinin ortaya konulması açısından önemli bir test olacaktır. Bu vesileyle bunu bir kez daha belirtmek istiyorum ki biz CHP olarak bu konuda büyük bir duyarlılık içerisindeyiz ve Hükümeti sorumlu bir şekilde adımlar atmaya davet ediyoruz.<br />
Gazeteci: Birkaç gün sonra DTP’nin kapatılma davası Anayasa Mahkemesinde görüşülecek. Mahkemeden DTP’nin kapatılması yönünde bir karar çıkması sizce açılımı ne ölçüde etkiler?</p>
<p>Onur Öymen: Biz AKP aleyhine açılan kapatma davası sırasında da görüşümüzü söylemiştik. Açılmış olan bir dava hakkında görüş ifade etmemiz doğru olmaz. Bütün mesele, herkesin yargıya tam bir güven duyması ve Anayasa Mahkemesinin alacağı kararın siyasi mercilerce, yurt içi ya da yurtdışından etkilenmesinden kaçınılmasıdır. AKP’nin kapatma davası sırasında yargının olağanüstü baskı altına alındığını hatırlıyoruz. Dolayısıyla, bu defa hiç kimsenin şu ya da bu yönde yargıyı etkilememesi gerekir.</p>
<p>Açılım süreci, bundan bağımsız olarak maalesef sıkıntılı bir mecraya sürüklenmiştir. Sayın Cumhurbaşkanının bir fırsat penceresi olarak nitelendirdiği ortamın, son günlerde çeşitli şehirlerimizdeki şiddet ve terör yanlılarının saldırıları ile nasıl bir boyut kazandığı, hepimizin malumudur. Bu durumu büyük bir üzüntüyle karşılıyoruz. Hükümeti, Kürt asıllı vatandaşlarımızın hakları, özgürlükleri ve kalkınmaları konusunda CHP’nin yirmi yıl önce önerdiği önlemleri bir kez daha değerlendirmeye davet ediyoruz.</p>
<p>Ayrıca Hükümete, devletimizin temel yapısını bozmadan, Anayasamızın temel direklerini zedelemeden, 42. ve 66. maddelerini ortadan kaldırmadan, bizim önerdiğimiz doğrultuda bir çözüm arayışına girmesini tavsiye ediyoruz. Hükümetin,  artık hiçbir çatışma olmayacağı, terörle mücadeleye para ve  enerji sarf edilmesine artık gerek duyulmayacağı yolundaki beklentilerinin boş bir ümitten ibaret olduğu, maalesef son gelişmelerle açıkça ortaya çıkmıştır. Daha da kötüsü, bundan daha ciddi saldırıların yaşandığı dönemlerde bile karşılaşmadığımız  olayların ve halk düzeyine inen tepkilerin, şimdi ortaya çıkıyor olması son derece üzüntü verici, aynı zamanda düşündürücüdür. Hükümetin bundan gerekli dersleri almasını tavsiye ediyoruz.</p>
<p>Gazeteci: DTP, terör örgütü liderinin ceza evi koşullarını ileri sürerek af konusunu tekrar gündeme getirdi ve Öcalan’ın dahil edilmediği bir açılımın sürecinin bitmiş olduğunu söylediler. Bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p>Onur Öymen: Mahkemeler tarafından yargılanmış ve mahkum edilmiş bir terör örgütü liderinin siyasi bir sürecin tarafı haline getirilmeye çalışılmasını yadırgıyoruz. Bu, çağdaş ülkelerde örneği görülmemiş bir durumdur. Hükümetin 2006 yılında Meclise sunduğu Terörle Mücadele Yasasının 6. maddesini ve gerekçesini dikkatle okumanızı tavsiye ederim. O zaman da açıklamıştık, daha sonra Mecliste de dile getirdik. O maddede “bir terör örgütü kurucusu bir defaya mahsus olmak üzere pişmanlık yasasından yararlandırılabilir” şeklinde bir hüküm vardı. Biz buna dikkat çektiğimizde Hükümet, önce bu maddenin o anlama gelmediğini ve kendilerinin böyle bir anlam kastetmediklerini söyledi. Sonrasında ise yasayı Meclisten geri çekmek zorunda kaldılar. Ama niyetleri belliydi. Bugünlerde ilgili Grup Başkan Vekili arkadaşımızın dile getirdiği kaygıları paylaşırken, bu hususu bir kez daha dikkatinize sunmak istiyorum.</p>
<p>Gazeteci: Türkiye’nin Afganistan’a asker göndermesi konusundaki görüşleriniz nelerdir?</p>
<p>Onur Öymen: Bu konudaki görüşlerimizi daha önce de açıkladık. Türk birlikleri başından beri  Afganistan’da, esas itibariyle Kabil şehrinin ve o şehrin hava alanı olan Bagram hava alanının korunmasında görev almışlardır. Ama terörle fiili mücadele görev almamışlardır. Türk Hükümeti, oraya terörle çarpışmak üzere muharip birlik göndermeyeceğini defalarca belirtmişti. Biz de aynı görüşte olduğumuzu açıklamıştık.<br />
Öyle anlaşılıyor ki şimdi, Türkiye üzerinde bu yönde bazı baskılar var. Hükümetin ilk açıklamaları, eski tutumunu sürdüreceği izlenimini veriyorsa da Sayın Başbakanın Washington’da yapacağı temaslardan sonra, Türkiye’ye hangi düşüncelerle döneceğini merak ediyoruz. Ama zannediyorum ki, bunu Amerikalılara anlatmak zor olmayacaktır. Bir ülkede güvenliği sağlamak için askeri birlik bulundurup da bazı terör örgütleri ile savaşmaktan kaçınmanın örneğini en iyi Amerikalılar bilir. Amerika, Irak’ta 130 bin asker bulundurmasına rağmen, bugüne kadar Kuzey Irak’taki PKK terör örgütü ile çatışmaktan kaçınmıştır. Dolayısıyla Amerika, bu konuda Türkiye’ye sitemde bulunabilecek sonuncu ülkedir.</p>
<p>Teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/2009/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bursa Basın Toplantısı &#8211; Demokratik Açılım Hakkında</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/1923</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/1923#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 06 Nov 2009 21:00:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=1923</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in
Bursa Basın Toplantısı
7 Kasım 2009
Değerli arkadaşlar, sizlerle yeniden birlikte olmak benim ve arkadaşlarım için memnunluk vesilesidir. İsterseniz öncelikle birkaç cümle ile Türkiye’nin gerçek gündeminden bahsedelim. Çünkü sizin de gördüğünüz gibi İktidar, sürekli olarak gündemi değiştirmek, halkın en önemli ve acil meselelerini unutturup, başka konular ortaya atmak ve zaman zaman kurt [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in<br />
Bursa Basın Toplantısı<br />
7 Kasım 2009<br />
Değerli arkadaşlar, sizlerle yeniden birlikte olmak benim ve arkadaşlarım için memnunluk vesilesidir. İsterseniz öncelikle birkaç cümle ile Türkiye’nin gerçek gündeminden bahsedelim. Çünkü sizin de gördüğünüz gibi İktidar, sürekli olarak gündemi değiştirmek, halkın en önemli ve acil meselelerini unutturup, başka konular ortaya atmak ve zaman zaman kurt masalları uydurmak yöntemlerini seçiyor. İşin gerçeği şudur ki, halkımızı yakından ilgilendiren ekonomi, işsizlik ve toplum hayatını ilgilendiren sosyal konularda ülkemiz maalesef çok ciddi bir gerileme içerisindedir.</p>
<p>Biz bunu siyasi bir tespit olarak değil, delillere ve gerçeklere dayalı bir saptama şeklinde yapıyoruz. Bu tespitlerimizi birkaç gün önce yayınladığımız kitabımızda da ortaya koyduk. Bu kitabı incelerseniz, ülke ekonomisinin ve Türkiye’nin nereden nereye geldiğini görebilirsiniz. Sizlere birkaç çarpıcı örnek vereceğim, sonra değerlendirmeleri siz kendiniz yapabilirsiniz. Ayrıca Türkiye’ye suni gündem olarak yerleştirilmek istenen bazı konular hakkındaki görüşlerimizi sizlerle paylaşacağız.</p>
<p>Değerli arkadaşlar, kalkınma hızımız gittikçe düşmektedir. 1950’den bu yana geçen her on yıldaki kalkınma hızımız, diğer yıllarla mukayese edildiğinde en düşük kalkınma hızının AKP döneminde gerçekleştiği görülmektedir. 1950 &#8211; 59’dan itibaren % 6.9 olan on yıllık ortalama kalkınma hızı, AKP İktidarı döneminde % 3.6’dır. İşte, Türkiye’nin geldiği durum açıkça ortadadır. AKP İktidarı döneminde kalkınma hızı hızla düşmektedir. 2004 yılında Türkiye’nin kalkınma hızı, daha önceki dönemden kazandığı bir ivmeyle % 9.4’e yükselmişti. Sonraki yıllarda ise giderek düşüşe geçti ve en son 2007 yılında % 4.6, 2008 yılında % 0.9 ve 2009 yılında tahmini % -6’ya geriledi. Savaş yıllarından beri böyle bir durumu hiç görmemiştik. İşte, bu İktidarın ekonomik durumunun sonucu budur.</p>
<p>Diğer taraftan sanayi üretimi de hızla düşmektedir. Elimizde bazı rakamlar var fakat hepsinin size anlatmayacağım. İftiharla söylediğimiz “Dünya ülkeleri arasındaki yerimiz sürekli yükseliyor” sözlerinin cevabı bu kitapta vardır. 2004 &#8211; 2005 yıllarında Türkiye, gelişmekte olan ülkeler ortalamasından daha yüksek bir kalkınma hızı sağlamışken, sonraki yıllarda sürekli olarak düşüş göstermiştir. Ayrıca 2006, 2007, 2008 ve 2009 yıllarında ve tahminlere göre 2010 yılında Türkiye, gelişmekte olan ülkelerin ortalamalarının çok altında bir performans gösterecektir.</p>
<p>Bu İktidar iş başına geldiğinde Türkiye, kalkınmakta olan 146 ülke arasında 29. sıradaydı. Şimdi ise kalkınma hızı açısından listede 136. sıraya geriledik. Ayrıca üye olmakla övündüğümüz G-20’lerdeki sıralamamız 3. sıradan 17. sıraya düştü. Değerli arkadaşlarım, buna benzer pek çok rakam var ve bunlarla fazla zamanınızı almak istemiyorum ama çok dikkat çekici gelişmeler olduğu için bunları sizlerin bilgisine sunmak istedim.</p>
<p>Bunun yanı sıra, işsizlikte ciddi artışlar var. Size Bursa ile ilgili resmi rakamları vereyim; 2009 yılının ilk on ayında Bursa’da 41.704 kişi işini kaybetmiştir. 2008 yılında zaten 56.673 kişi işini kaybetmişti. Yani şu andaki rakamlar itibariyle, iki yıldaki işsizlik sayısı 100.000’i aşmıştır. Bu, aynı zamanda Türkiye’nin genel tablosunu da yansıtmaktadır. Çünkü Bursa, Türkiye için önemli bir göstergedir.</p>
<p>Size ilginç bir şey daha söyleyeyim. Devletin koloni, ticaret, maliye kalemlerinden biri,  kaynağı bilinmeyen net girişlerdir. Bunlar, hesap hatası ya da herhangi bir kategoriye sokulamaması sonucunda oluşan girişlerdir. Bu girişler, bazı yıllarda bir milyar dolar, bazılarında sıfır da olabilir. 2007 yılında 1.6 milyar dolar, 2008’de 1.9 milyar dolar olan girişler, 2009 yılında birdenbire 14.6 milyar dolara ulaşmıştır. 14.6 milyar dolarlık bir para ülkeye girmiş ama bu kadar büyük meblağlarda bir paranın, ülkeye nereden geldiği bilinmemektedir. Yani kaynağı belli değildir. Bu durum son derece düşündürücüdür. Gayet tabii ki, bunların peşine düşüyoruz ve Hükümetten bu tür gelişmelerin hesabını soruyoruz.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, genel tablo budur. Ancak Hükümet, halkın gerçek gündemi hissetmemesi veya unutması için suni gündemler yaratmaktadır. Maalesef bu suni gündemlerle her defasında hem kendilerini, hem de ülkemizi çok ciddi sıkıntılara sokuyorlar. Bu gündemlerden biri Ermeni açılımıdır. Biz bu açılımın daha şimdiden Türkiye’ye çok şeyler kaybettirdiğini vaktiyle de söyledik, halen de söylemeye devam ediyoruz. Türkiye’nin on yedi yıldan beri yürüttüğü bir politikası vardı. Buna göre, Ermenistan, işgal ettiği Yukarı Karabağ topraklarından çekilmedikçe, biz bu sınırı açmayacaktık. Bu politika, Ermenistan üzerine büyük bir baskı oluşturuyordu. Aynı zamanda Azerbaycan’ın işini kolaylaştırıyordu. Çünkü Azerilerin dünyada bizden başka güvenecekleri bir ülke yoktur. Azerbaycan’la her zaman “bir millet, iki devlet” politikasını benimsemiştik. Azerbaycan, bizim için dostun ötesinde, kardeş bir ülkedir.</p>
<p>Şimdi bu açılımla Azerbaycan’ı karşımıza aldık ve Azerilerle olan ilişkilerimizi bozduk. Bunun son örneği de Bursa’daki maçta yaşanan bayrak krizidir. Valilik kararı ile Azeri bayraklarının stada alınması engellendi. Olacak iş değil. Ben bu kararı geri alması için Valiye bizzat kendim söyledim. Atatürk, İzmir’i kurtardıktan sonra ayaklarına serilen Yunan bayrağına basmamıştır. Çünkü bayrak bir milletin şerefidir. Atatürk düşman bayrağına bile saygı gösterirken biz en yakınımız, kardeşimiz olan bir ülkenin bayrağına saygı göstermeyip o bayrağı stada almıyoruz. Bu örneği görülmemiş ve son derece utanç verici bir olaydır. Azeri kardeşlerimiz bu gelişmeden dolayı son derce rahatsızlık ve üzüntü duymuşlardır. Azeri yetkililer birkaç gün önce bize yaptıkları bir ziyarette çok kırıldıklarını açık bir şekilde ifade ettiler. Peki, siz bütün bunları neden yaptınız?  Çünkü baskılara direnemediniz ve bu protokolleri imzalamak zorunda kaldınız.</p>
<p>Genel Başkanımız en başından beri, bu anlaşmaların imzalanmaması konusunda Hükümeti uyarmıştı. Şu an gelinen noktada ise Ermeni yetkililer, Karabağ’dan çekilmeyeceklerini, çünkü protokolde böyle bir hükmün olmadığını bildiriyorlar. Bu nedenle de bir an önce metni onaylaması için Türkiye’ye baskı yapıyorlar. Fransa’nın İsviçre Büyükelçisi ve aynı zamanda meşhur bir şarkıcı olan Ermeni asıllı Charles Aznavour, Türkiye’den toprak talep ettiklerini açıkça dile getiriyor. Diğer taraftan Ermeni Patriği, Türkiye’den tazminat istediklerini söylüyor. Şu an geldiğimiz nokta işte budur. Sıfır ihtilaf politikası yürüterek tüm bu sorunlardan kurtulacağımızı düşünenler varsa çok yanılmaktadırlar. Çünkü bunun adı sıfır ihtilaf politikası değil, sıfıra sıfır, elde var sıfır politikasıdır.</p>
<p>Neticede, Türkiye büyük bir zarara uğramıştır. Kaş yapayım derken göz çıkarılmıştır. Bırakınız bir ihtilafı gidermeyi –ki onu da çözemediniz- kardeşimiz ve en yakın dostumuz olan Azerbaycan’la ilişkilerimizin bozulmasına neden oldunuz. Böyle bir politika olabilir mi? Karşı taraf şimdi bize “Karabağ’dan çekilirsek Ermenistan’da ihtilal olur, Hükümetimizi devirirler. Bu yüzden bu işgali kaldıramayız” diyor.  Peki, siz Hükümet olarak bütün bunları baştan beri nasıl düşünemediniz? Karabağ’dan çekilme hükmünü neden anlaşmaya koyduramadınız? Bu hükmü anlaşmaya koyduramadıysanız, metni neden imzaladınız? Ne gibi bir zorunluluğunuz vardı?  Belli ki İktidar, baskılara direnememektedir.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, sizin de bildiğiniz gibi, bu açılımın yol haritası 2001 yılında, Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nın telkini ile oluşturulan Türkiye &#8211; Ermenistan Yakınlaştırma Komitesi tarafından hazırlanmıştır.  O komite, 2004 yılına kadar çalışıp her iki ülkenin hükümetlerine bazı tavsiyelerde bulunmuştur. Bu tavsiyelerin, Amerikan Temsilciler Meclisi’nde yapılan konuşmalarda açıklandığını biliyoruz. İstedikleri ise Türkiye’nin sınırları koşulsuz olarak açmasıdır. Şimdi Hükümetin yaptığı maalesef budur. Dolayısıyla biz, gerçekten büyük endişe duyuyoruz.</p>
<p>Geçen hafta başında Ankara’da yapılan toplantıda, Avrupa Birliği yetkilileri ve Avrupa Parlamentosunun Türkiye Raportörü, Türkiye’nin hiçbir koşul öne sürmeden sınırları açması gerektiğini açıkça söylediler. Demokratik açılım adını verdikleri Kürt açılımı da buna benzer bir olaydır. İşin ilginç tarafı, Türk &#8211; Ermeni Yakınlaştırma Komitesinin başkanı olan zat, aynı zamanda Kürt açılımı ile ilgili raporları yazan kişidir. Aynı zamanda Atlantic Council adında bir sivil toplum kuruluşunun yöneticisi olan bu kişi, biri 2007 yılında, diğeri 2009 yılında olmak üzere iki tane rapor hazırlamıştır. Şimdi Kürt açılımı konusunda atılan adımlar, o raporlarda yazılanların birebir uygulamasıdır.</p>
<p>Sayın Başbakan, zamanında yaptığı konuşmalarda, DTP terörü lanetlemedikçe, kendilerinin bu parti ile görüşmeyeceklerini söylüyordu. Raporda yer alanlara göre ise, Başbakanın DTP ile görüşmesi gerektiği ifade ediliyor. Sonuç olarak Erdoğan, DTP ile görüşmelerde bulunmuştur. Raporda, Türkiye’den dağdaki teröristleri affetmesi de isteniyor. Buna göre dağdaki teröristler sorgusuz, sualsiz serbest bırakılıyor. “Efendim, onlar suç işlememişlerdir” deniliyor. Peki, bunu nereden biliyorsunuz? Dağlıca ve Aktütün saldırılarını düzenleyenlerin kimler olduğunu biliyor musunuz da gelenlerin onlar olmadığını iddia ediyorsunuz? O halde siz terör örgütünün verdiği bilgilere istinaden mi hareket ediyorsunuz?</p>
<p>Terör örgütü mensubu olduğunu açıkça ilan eden ve terörist kıyafetleriyle ülkemize gelen, ayrıca pişman olmadığını söyleyen, zafer işareti yapan insanlar sorgusuz sualsiz serbest bırakılmışlardır. Buna mukabil, terör örgütü üyeliğinden şüphelenilen orgeneraller, gazeteciler, profesörler ve birtakım saygın insanlar aylardır, yıllardır cezaevinde tutulmaktadırlar. İşin ilginç tarafı, bütün bunların aynı ülkede, aynı hukuk sistemi içersinde yaşanmasıdır.</p>
<p>Devletin hakim, müsteşar ve valisini teröristlerin ayağına götürüp onları karşılamaya ve teröristlerin orada gösteri yapmalarını sağlamaya izin var ama bütün bu olaylara seyirci kalmayıp tepki gösteren şehit ailelerine tahammülünüz bile yok. Ankara Sıhhiye’de gösteri düzenlemek isteyen şehit ailelerinin üzerine polis kuvvetlerini salıyorlar. Elinde bayrakları ile Meclise girmek isteyen insanların, ellerinden bayraklarını almaya kalkışıyorlar. Bütün bunlar dünyanın neresinde görülmüştür? Diğerleri ellerinde PKK bayrakları ile terör örgütüne mensup insanları karşılıyorlar ve bundan ötürü herhangi bir tepki almıyorlar, öte yandan şehit ailelerinin elindeki Türk bayrakları alınıyor. Bu nasıl bir devlet anlayışı ve yönetimidir?</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, Türkiye’de maalesef işler çivisinden çıkmıştır. Bunu herkesin böyle bilmesi ve görmesi gerekmektedir. Bu anlayış böyle devam edemez. Yani hukuku, kendi isteğinize göre kullanmaya çalışır ve siyasallaştırırsanız, yargının bağımsızlığını ayaklar altına almış olursunuz. Böyle bir ortamda demokrasiden söz edilemez. Hukuku bağımsız olmayan bir ülke demokratik bir ülke değildir. Size daha öncede söylediğim gibi, Türkiye yargı bağımsızlığı konusunda dünya ülkeleri arasında 64. sıraya düşmüştür. Başbakanın çok sevdiği Davos Ekonomik Forumunun rakamlarına göre hiç demokratik olmayan pek çok ülkenin mahkemeleri bile bizden daha bağımsızdır. Düşünebiliyor musunuz? Yani Türkiye’nin şu an geldiği nokta burasıdır.</p>
<p>Terör örgütü lideri zat, müebbet hapse mahkum bir kişi olmasına rağmen, avukatları aracılığıyla her an siyasetin içerisindedir. Türk siyasetinde hakem rolü üstlenmiş, yani politikayı idare eden sanki odur. Başbakanın burada görüştüğü bazı siyasetçiler de bunu onaylar şekilde, bu meselelerin çözümünde onu muhatap almamız gerektiğini söylüyorlar. Dolayısıyla İmralı, Kandil ve bunların Meclis ayağı arasından su sızmıyor. Bir terör örgütü muhatap alınırken, o bölgede yaşayan ve tüm bu sıkıntıları çeken sade vatandaşın ne dediğine ise kulak asılmıyor. Bunlar şu an yapılmakta olan hatalardır ve bu yanlışlardan zaman kaybetmeden vazgeçilmesi gerekmektedir.</p>
<p>Efendim, Hükümetin bu konular üzerine görüşleri açıklanacakmış. Peki, görüş açıklamak için seçilen gün ne zaman? 10 Kasım. Diğer günler çuvala girdi de bu günü mü seçtiniz? Bildiğiniz gibi 10 Kasım Türkiye için çok önemli bir tarihtir. Siz ise Atatürk’ün yapmış olduğu şeylerin tam tersini yapmayı duyurmak için bu tarihi seçiyorsunuz. Bunun başka bir izahı olabilir mi? Atatürk, terörle böyle mi mücadele etti? Daha doğrusu Atatürk, terörle müzakere mi etti? Hem Atatürkçüyüm diyeceksiniz hem de Atatürk’ün politikalarına taban tabana zıt işler yapacaksınız. Bunu halka kabul ettirmek için de Atatürk’ün öldüğü günü seçeceksiniz. Düşünebiliyor musunuz? Bu kadar olamaz.</p>
<p>Tarihimize saygı göstermek hepimizin ortak görevidir. Atatürk’ü içinize sindiremiyorsanız bile saygı duymalısınız. Çünkü kendisi bu milletin kalbinde yaşıyor. 10 Kasım 1938 günü Atatürk’ün fani vücudu aramızdan ayrıldı ama fikirleri, idealleri bize bugün de ışık tutmaya devam ediyor. Başka ülkelerin de benzer politikalar güttüklerini iddia ediyorlar. Peki, kim yapmış? İngiltere’yi örnek veriyorlar. İngiltere’nin tarihine baktığınız zaman, teröristlerin silahları bırakmasının şart koşulduğunu göreceksiniz. 2005 yılında IRA terör örgütü silahlarını tamamen bıraktıklarını ilan ettikten sonra, İngiltere birtakım dolaylı temaslarla bu sorunu çözüm yoluna gitti.  Yine de tam anlamıyla çözmüş değildir, zaman zaman saldırılılar düzenlenmektedir. Fakat çözümün başlangıcında teröristlerin silahları bırakması vardır. Peki, sizin ülkenizde teröristler silahları bırakıyor mu? Böyle bir vaatleri var mı? Hayır. Çözüm bulunsa bile o bölgede silahlı güç olarak varlıklarını devam ettireceklerini söylüyorlar.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, bunlar gerçekten Türkiye gibi demokratik bir ülkede yaşanmaması gereken olaylardır. Daha söylenecek çok şey var ama bu konular bizim gündemimizi saptırmamalıdır. Türkiye’nin asıl gündemi, biraz önce size anlattığım olaylardır. Ancak Hükümetin bu konularda söyleyecek herhangi bir sözü yoktur. Tüm yaptığı, Muhalefeti suçlamak, her kötü olaydan dolayı Muhalefeti sorumlu tutmak, bunun yanı sıra Türk Silahlı Kuvvetlerinin itibarını rencide edici adımlar atmaktır. Bu çerçevede, ortada bir belge tartışmasıdır gidiyor. Elbette bu da son derece dikkat çekicidir. Askeri yargı, devletin ilgili sivil savcılıklarından belge istediklerini, ancak böyle bir belgenin kendilerine iletilmediğini ifade ediyor. Devletin ve yargının kuruluşları arasında böyle bir çekişme olabilir mi? Kanun ne diyorsa onu yapmak durumundasınız.</p>
<p>Bu belgeyi saklayan her kimse, belgenin aslını değil de fotokopisini gönderiyor. Belge elindeyse neden ulaştırmıyor? Bu süre zarfında aylar geçiyor ve aylar sonra Hükümet, gece yarısı yasalarıyla Mecliste adli yargı ile ilgili mevzuatı değiştirerek, adli yargının yetkilerini kısıtlıyor. Dört buçuk ay sonra da ne tesadüftür ki, ıslak belge olduğu iddia edilen belge ortaya çıkıyor. Bunun doğruluğunu ortaya çıkarmakla mükellef adli tıbbın başına, usullere aykırı bir biçimde, bu göreve yeni gelen ve bu işin uzmanı olmayan kişiler getiriliyor. Onlar da yüzde yüz kesinlikli bir görüş ortaya koyamıyor. Bırakın da gerçekler artık anlaşılsın.</p>
<p>Değerli arkadaşlar, bu işler ziyadesiyle rahatsız edici bir boyut kazanmaktadır. Ülkenin saygın kuruluşlarının itibarı her gün sarsılmaktadır. Buna karşı dur demesi gereken Hükümet de, maalesef öyle anlaşılıyor ki bu toplum mühendisliği işinin dışında değildir. Size son derece hazin bir olay anlatayım; Subay olduğunu iddia eden bir kişi, Genelkurmay Başkanlığının en gizli evrakının bulunduğu bölümden canlı yayın yapıyor ve sürekli bilgi geçiyor. Değerli arkadaşlarım, her mesleğin özellikleri vardır ve subaylığın, askerliğin en önemli özelliklerinden biri de cesaret sahibi olmaktır. Öncelikle kimliğinizi söylemeye cesaret etmelisiniz. Yüzünüzü örterek ve adınızı saklayarak, en üst düzeydeki askerleri ve Ana Muhalefet Partisini itham etmek, hiçbir belge ortaya çıkarmamak ne anlama geliyor?  Ne yapmak istiyorsunuz? Acaba bütün bu yapılanlar, bir kişinin tekelinde midir ya da bazı kişilerin bilgileri dahilinde mi gündeme gelmektedir? Ayrıca bu insanlar gerçekten asker midir? Bunları bilmiyoruz. Fakat bunların mutlaka açığa çıkarılması gerekir.</p>
<p>Biz defalarca açıkladık. Genel Başkanımız bu yönde ifadelerde bulundu. Biz Türkiye’de askeri darbeler döneminin kesinlikle bittiğini söylüyoruz. Askeri darbelerle, Türkiye’de yönetimi değiştirmek, artık Türkiye’nin tasavvur bile edemeyeceği bir konudur. Ayrıca bu girişimde bulunanlar varsa, bunların yakalanıp yargılanmalarını istiyoruz. Ama böyle müphem, kanıtsız ve meçhul birtakım insanların dilinden yapılan suçlamalarla Türkiye’nin kurumlarının tahrip edilmesine izin veremeyiz. </p>
<p>Şimdi size, Bursa ili ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Öncelikle, eski Belediye Başkanı Hikmet Şahin’ in vurulması olayından derin bir üzüntü duyduk. Kendisine geçmiş olsun diyor ve acil şifalar diliyoruz. Aynı zamanda ailesine ve bütün Bursalılara da geçmiş olsun dileklerinde bulunuyoruz. Vurulmasının sebebi ne olursa olsun, bu medeni bir ülkenin kabul edeceği bir şey değildir.</p>
<p>İkincisi, sizlere daha önce de birkaç defa söylediğim gibi, kum ocakları meselesidir. Denizin dibindeki kum kaynakları yasa dışı bir şekilde alınıp götürülmektedir. Bu konuda büyük bir duyarlılık göstererek, denizin dibinde  bazı çalışmalarda bulunduk ve orada nasıl büyük bir yolsuzluk yapıldığına şahit olduk. Şimdi memnuniyetle görüyoruz ki, bu konu adaletin pençesindedir ve bu işin sorumlularını tespit etmeye çalışmaktadır. Bu arada, maalesef İl Özel İdaresinde de görev yapan insanlar dahil olmak üzere çok sayıda insanın bu suç kapsamında tutuklandığını ve göz altına alındığını biliyoruz. Bu da işin ne kadar ciddi bir boyut kazandığını gösteriyor.</p>
<p>Biz CHP olarak, bu denetim görevimizi yalnız Ankara’da değil diğer illerimizde ve Bursa’da özellikle yapıyoruz. Bursa’da gerek İl, İlçe Meclisinde gerek Belediye Meclisindeki arkadaşlarımız, milletvekillerimiz büyük bir dikkat ve gayretle bu konuyu sürekli gündemde tutmaya devam ediyorlar.</p>
<p>Başka bir konu ise daha önce soru önergesi de verdiğim Uludağ’da bazı ormanlık alanların durumu konusudur. Bu ormanlık alanlar geniş brandalarla çevrelenmişlerdir. Yani insanları tesettüre soktukları yetmiyormuş gibi ağaçları da tesettüre sokmuşlar. Yirmi beş-otuz ağaçlık bir bölgeyi çevreleyip, içine bir karavan koymuşlar ve ormanın o bölümüne sahip çıkmışlar. Uludağ’da buna benzer çok sayıda  orman parsellenmesi gördük. Biz ilgili Bakana konuyla ilgili soru önergesi verdik. Fakat gelen cevapta böyle bir şeyin olmadığı ve buna müsaade edilmediği söyleniyor. Değerli arkadaşlar, sizlerle birlikte acaba orada hayal mı gördük ya da ben mi hayal gördüm, bilmiyorum. Bir Hükümetin en yapmaması gereken, gerçekleri inkar etmektir. Siz   herkesin gözünün önündeki bir gerçeği inkar ediyorsanız, diğer söylediklerinize de kimseyi inandıramazsınız. Buna kurt masalı derler. Yani gözünüzün önündeki bir olayı resmen inkar ediyorsunuz. Niçin? Çünkü “Uludağ’da devletin nizamlarına, kurallarına karşı uygulama yapanları göz ardı ediyoruz” diyemedikleri için inkar yoluna gitmektedirler.<br />
Yaptıkları başka bir şey ise, Uludağ’da ki sit alanlarını birinci dereceden ikinci dereceye düşürmektir.  Peki, neden? Belli ki oraları da eşe dosta parsellemek niyetindeler. Fakat biz bunların da takipçisi olacağız. Türkiye’nin en gözde mekanlarından biri olan Uludağ’ın manzarası perişan bir haldedir. Oteller yıkık dökük bir vaziyette, her yer bakımsızdır. Niçin? Hükümet otel sahiplerine bunları yıkacağına dair tebligat göndermiş. Dolayısıyla insanlar bölgede herhangi bir tadilat yapmıyorlar. İşte, Türkiye’nin ve Bursa’nın incisi Uludağ, perişan bir durumdadır. Şimdi yapılan ise Uludağ’ın sit alanı özelliğini indirerek Hükümete yakın eş dostlara yatırım imkanları yaratmaya hazırlamaktır. Görünen köy kılavuz istemez. Volfram madenini kapatmışlar, oradaki tesisleri buldozerlerle yıkarak yerle bir etmişler. Dünyanın en değerli madenlerinden biri olan volfram tesislerinde bir gram maden bile çıkarılmıyor. Bursa’da pek çok kişiye iş sahası yaratacak, ülkemize milyonlarca dolar gelir sağlayacak bu tesis şu anda kapalı ve atıldır. Bununla da yetinmeyerek tesisin binalarını da yıktılar. Bunlar yanlış uygulamalardır.</p>
<p>Bursa ile ilgili değinmek istediğim başka bir konu daha var. Bildiğiniz üzere TMSF, Olay Gazetesi ile Olay TV’ye el koymuştu. TMSF’nin el koyduğu dönemde devletin, bu yayın organlarının en tarafsız ve adil, İktidar ve Muhalefet arasında eşit bir şekilde faaliyet yürütmeleri için gayret göstermesini bekliyorduk. Dolayısıyla, şimdi devletin bu çalışmalarından çok memnun olduğumuzu söyleyemeyiz. Şimdi Olay Medya’yı tekrar özelleştirecekler. Bir süre önce ihaleye açtılar ve muhammen bedelini 37 milyon dolar olarak açıkladılar. Şimdi ise yeni bir ihale açarak bedelini 25 milyon dolara indirmişler. Peki, bir ay içinde bu 12 milyon dolarlık düşüş nereden kaynaklanıyor? Önce mi yanlış hesap ettiniz yoksa şimdi mi yanlış bir iş yapmak istiyorsunuz? Sabah ve ATV ihalesinde olduğu gibi bunun da alıcısı belli olduğu ve bu alıcının daha fazla para vermesi mümkün olmadığı için mi bedeli düşürüyorsunuz? Nedir bu yapılan işler?</p>
<p>Basına karşı yapılanların haddi hesabı yok. Doğan Medya Grubuna yapılanları defalarca anlattık. Şimdi de yerel basın üzerine aynı oyunları yapıyorlar. İnanıyor musunuz ki, ihaleyi alacak olan firma İktidarı eleştirmekten çekinmeyecek, basın özgürlüğüne tam saygılı ve tarafsız yayıncılık yapacak? Daha önceki ihaleleri gördük, bu defaki de çok farklı olmayacaktır. Bu ihale, Sabah ve ATV ihalesinin yerel düzeydeki bir tekrarından ibaret olacaktır. Bu, şimdiden hissediliyor. Kimlerle pazarlık edildiğine dair çeşitli rivayetler var. Bunları söylemek istemiyorum ama değerli arkadaşlarım, bu son derece yanlış bir iştir. Sizin vasıtanızla Hükümeti bir kez daha uyarıyoruz: Bu yollara başvurmayın. Siz zaten gidicisiniz. Şimdiye kadar yaptıklarınızın bile hesabını veremeyeceksiniz. Şimdi yapmakta olduklarınız ve bundan sonra yapacaklarınızın hesabını ise hiç veremeyeceksiniz. Bu yoldan dönün. Bu yol sizi bir yere götürmez. Bu yöntemlerle İktidarda kalamazsınız. Bunlarla İktidarda kalmayı ümit ediyorsanız başarı şansınız yoktur.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, son olarak şunu söyleyeyim ki, bu açılımların arkası gelecektir, haberiniz olsun. Pek yakında önümüze Kıbrıs açılımı çıkaracaklardır. Hemen arkasından da Ege açılımı gelecektir. Türkiye’nin yıllardan beri savunduğu tezlerini, haklarını ve çıkarlarını feda edecek anlaşmaları müzakere ediyorlar. Hükümet, bizim açımızdan kabul edilmesi mümkün olmayan ve bizim için olumsuz öneriler içeren Kofi Annan Planının onaylanmasını önerirken, bundan geriye gidemeyeceğimizi ve Kıbrıs konusunda en son noktamızın bu plan olduğunu söylemişti. Sonrasında ise Kıbrıs Rum lideri Hristofyas, Kofi Annan Planının ölmüş bir plan olduğunu ifade etti. Şu anda kendileri için Kofi Annan Planından daha iyisini müzakere ediyorlar. Siz de onlarla masaya oturup tek devlet, tek egemenlik ve tek halk üzerine yapılan bu müzakereleri sürdürüyorsunuz. Türkiye’nin şimdiye kadar savunduğu bütün görüşleri bir tarafa bırakarak müzakere ediyorsunuz. Yakında bunu önümüze getireceklerdir.</p>
<p>Bu müzakereleri yürüten Kuzey Kıbrıs Türk Kesiminden üst düzey bir yetkili geçenlerde yaptığı bir açıklamada, KKTC’nin bağımsızlık ilanı sırasında gözlerinin yaşardığını söyledi. Biz bu göz yaşlarının sevinç göz yaşları olduğunu düşündük ama meğerse üzüntüden gözleri yaşarmış. Ankara’daki Hükümet, bu kişi vasıtasıyla müzakerelerin sonuçlandırılmasını istediğini ve bu kişinin kabul ettiği her şeyi, Kıbrıslı Rumlar ile Türklerin kabul ettiği her şeyi kabul edeceğini söylüyor. Hangi yetkiyle bunu kabul edeceksiniz? Bu yetkiyi kimden aldınız? Siz Meclis misiniz? Meclis adına konuşma yetkiniz var mı? Daha önce TBMM tarafından onaylanan Londra ve Zürih Antlaşmalarının yerine yeni bir antlaşma yapılacaksa, siz Hükümet olarak bunu onaylama yetkisine sahip misiniz? Bunu nasıl söylersiniz? Göreceksiniz, yakında Kıbrıs açılımı gündeme gelecektir. İşte o zaman  bu sıkıntıları yeniden yaşayacağız.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, az önce de belirttiğim gibi bu Hükümet gidicidir. Bizim bütün temennimiz bu Hükümet giderken daha fazla tahribat yapmadan gitmesidir. Ekonominin durumu, işsizlik ve diğer alanlardaki tüm sıkıntılar düzeltilebilir. Başka bir iktidar gelir ve bu hataları düzeltir. Ancak dış politikadaki hatalar düzeltilemez. Yapılan antlaşmaları değiştirmek kolay değildir. Çünkü antlaşmalar uluslararası nitelik taşır.</p>
<p>Ermeni meselesi, Kıbrıs sorunu ve Ege hakkında yapacakları bunlardır. Bunun adına sıfır ihtilaf politikası diyorlar. Değerli arkadaşlarım, bugünkü uygulamasıyla sıfır ihtilaf politikasının gerçek anlamı, teslimiyet politikasıdır. Haberiniz olsun, şimdiden söylüyoruz ki, bu yol Türkiye’yi teslimiyete götürür. Ancak savaş kaybeden bir ülke başkalarının dikte ettiği ve zorla kabul ettirdiği tavizleri tek taraflı olarak verir. Bugün sizin yaptığınız maalesef budur. Çünkü dış baskılara direnemiyorsunuz ve “Bizi delikten aşağı süpürmeyin, bizi kullanın” diye kendiniz söylüyorsunuz. İşte bu politika maalesef sizi ve memleketi bu noktaya getiriyor.</p>
<p>Çok teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/1923/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>2009 İlerleme Raporu Hakkında Basın Toplantısı</title>
		<link>http://www.onuroymen.com/arsiv/1804</link>
		<comments>http://www.onuroymen.com/arsiv/1804#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 16 Oct 2009 07:57:58 +0000</pubDate>
		<dc:creator>melek</dc:creator>
				<category><![CDATA[Basın Bültenleri]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.onuroymen.com/?p=1804</guid>
		<description><![CDATA[CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Düzenlediği Basın Toplantısı
16 Ekim 2009
Değerli arkadaşlar, bugün sizlere Avrupa Birliği’nin son olarak yayınladığı Strateji Belgesi ve Türkiye İlerleme Raporu hakkındaki görüşlerimizi anlatmaya çalışacağım.
Öncelikle şunu söyleyeyim ki İlerleme Raporunu değerlendirdiğimiz zaman, raporun genel havasının, Hükümeti kollayan ve destekleyen bir üslupla kaleme alınmış bir rapor olduğunu görüyoruz. Raporda Cumhurbaşkanını öven ifadelere [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in Düzenlediği Basın Toplantısı<br />
16 Ekim 2009</p>
<p>Değerli arkadaşlar, bugün sizlere Avrupa Birliği’nin son olarak yayınladığı Strateji Belgesi ve Türkiye İlerleme Raporu hakkındaki görüşlerimizi anlatmaya çalışacağım.</p>
<p>Öncelikle şunu söyleyeyim ki İlerleme Raporunu değerlendirdiğimiz zaman, raporun genel havasının, Hükümeti kollayan ve destekleyen bir üslupla kaleme alınmış bir rapor olduğunu görüyoruz. Raporda Cumhurbaşkanını öven ifadelere yer verilirken Sayın Başbakanı eleştirmekten dikkatle kaçınılmıştır. O kadar ki Sayın Başbakanın Doğan grubuna yönelik yaptığı boykot çağrılarından bahsederken bile bu çağrıları Başbakanın değil, yüksek düzeydeki bir siyasetçinin yaptığından bahsediliyor. Raporda, nedense böyle özel bir muamele yapma ihtiyacı duymuşlar. Avrupa Birliği’nin Hükümeti incitici bir dille eleştirmemesinin arkasında Hükümetin son dönemde yürüttüğü Kürt ve Ermeni açılımları politikaları ve Avrupa Birliği’nin beklentileri ve telkinlerine uygun girişimlerin rolünün olduğunu tahmin ediyoruz. Kıbrıs’la ilgili paragrafta beklenen katı üslubun yer alamamasını da bu çerçevede görmek kabildir.</p>
<p>Dikkat çeken başka bir nokta da şudur: Daha önceki raporlarda hiç eleştirilmeyen yüksek yargı organları bu raporda eleştiriliyor. Mesela YARSAV eleştiriliyor. Türk Silahlı Kuvvetlerine yönelik eleştiriler ise bir önceki raporun yaklaşık iki mislidir. Bunlar son derece dikkat çekicidir. Muhalefetten bahsederken, Muhalefetin sadece milletvekili dokunulmazlığının kaldırılmasını desteklediği söyleniyor. Ayrıca Muhalefetin bazı yasaları Anayasa Mahkemesine taşıdığından bahsediliyor. Muhalefetin Avrupa Birliği sürecini desteklediğinden hiç söz edilmiyor. Türkiye’de Muhalefetin yargı bağımsızlığı ve ifade özgürlüğü için sarf ettiği çabalara hiç değinilmiyor. Sendikalar Yasasının çıkarılması için gösterdiği gayretlerden hiç bahsedilmiyor. Yani hemen hemen Muhalefetten hiç bahsetmeyerek ve İktidarı mümkün olduğu kadar kollayarak kendilerine göre yeni bir üslup oluşturmaya çalışıyorlar. Biz bunu oldukça kaygı verici buluyoruz.</p>
<p>Deniz Feneri Davasına kısaca değiniliyor. Doğan Medya Grubuna verilen ağır mali cezalardan bahsediliyor ama o kadar usturuplu bir şekilde bahsedilmiş ki sanki bu cezaların ağırlığı, Doğan grubunun ekonomik gücünü etkileyecek ve bu nedenle basın özgürlüğüne zarar verecekmiş gibi bir anlam çıkıyor. Yoksa bu ağır para cezalarının Hükümetin izlediği bilinçli bir politikanın sonucu olduğu söylenmiyor. Basın özgürlüğüne yönelik baskılardan bahsederken, yapılan boykot çağrısından söz ediliyor. Bu konuda Başbakandan değil de yüksek düzeyli bir politikacıdan bahsediliyor. Yani bizim gördüğümüz kadıyla bu raporun önceki raporlardan farkı, Hükümeti kollayıcı, Muhalefeti görmezden gelici ve Türkiye’nin kurumlarını eskisinden daha ağır bir dille suçlayıcı bir rapor olmasıdır.</p>
<p>Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu Sayın Devlet Bakanının bu rapordan övgüyle söz etmesi ve dengeli bir rapor olarak nitelendirmesini bu açıdan değerlendirmek gerekir. Yani bu rapor, Hükümeti kolladığı için onlara göre iyi bir rapordur. Ama Silahlı Kuvvetlerini önceki raporlara göre iki misli suçluyorlar. Peki, bu Silahlı Kuvvetler bizim Silahlı Kuvvetlerimiz değil mi? “Bizi eleştirmeyen her şey iyidir. Kurumlarımızı eleştirse de mahsuru yoktur” mu diyeceğiz?</p>
<p>Bu raporun yüksek yargı organlarını eleştirmesi sizi rahatsız etmiyor mu? Avrupa Birliği’nin, Türkiye’de yargı bağımsızlığını korumaktan başka bir kaygısı olmayan yüksek bir yargı kurumunun, bazı davalara yönelik eleştirilerde bulunmasına tepki göstermesi sizi kaygılandırmıyor mu? Türkiye’deki bütün hâkim ve savcıları temsil eden sivil toplum örgütü olan YARSAV’ın bu raporda ilk defa olarak eleştirilmesi sizi hiç tedirgin etmiyor mu? Öyle anlaşılıyor ki tedirgin etmiyor. Genel yaklaşım o ki bizim Hükümetimiz eleştirilmediği sürece rapor, dengeli bir rapordur.</p>
<p>İşin esasına baktığımız zaman, içerik olarak değerlendirdiğimizde son derece kaygı verici bir tablo görüyoruz. Türkiye, Ekim 2005’te Hırvatistan’la aynı gün müzakerelere başladı. Strateji Belgesinde de ifade edildiği gibi Hırvatistan’la yapılan müzakereler sonuçlanma aşamasına gelmiş. Türkiye ile müzakereler ise henüz bütün müzakere başlıklarının üçte biri düzeyine bile gelmemiştir. Hırvatistan’ın 2012 yılında Avrupa Birliği’ne üye olabileceği söyleniyor. Türkiye için ise tarih bile verilmiyor. Türkiye gayet uzak bir tarihte, ne olacağı belirsiz bir ülke konumundadır.</p>
<p>Ayrıca Avrupa Birliği ile ilişkilere daha yeni başlayan Sırbistan, Karadağ ve Makedonya gibi ülkelerin vatandaşlarının Ocak 2010’dan itibaren Avrupa Birliği ülkelerine vizesiz girebileceği söyleniyor. Bosna Hersek ve Arnavutluk vatandaşlarının ise 2010 yılının ortasından itibaren AB ülkelerine vizesiz girebileceği ifade ediliyor. Türkiye ile ilgili hiçbir bahis yok. Oysaki Türk vatandaşlarına vize uygulanmasının Avrupa Birliği mevzuatına aykırı olduğu, Avrupa Adalet Divanı tarafından karara bağlanmıştır. Ama rapora bakarsanız böyle bir konu gündemde bile değildir. Türk vatandaşlarının Avrupa ülkelerine vizesiz girmesi söz konusu bile değildir.</p>
<p>Peki, durum neden böyledir? Çünkü müzakerelerde, Türkiye’den Avrupa’ya yoğun bir yasa dışı göçün olduğunu, Türkiye’nin bu göçü engelleyemediğini ve vatandaşları geri almayı kabul etmediğini gerekçe göstererek Türk vatandaşlarına vizesiz seyahat hakkı tanımadıklarını ifade ediyorlar. Yani Hükümet kaçak göçü engelleyemediği için bunun bedeli vatandaşlara ödetiliyor. Hükümetin Orta Doğu ülkeleriyle ilişkileri geliştirmesini her zaman destekleriz. Her hükümet bu yolda çaba sarf etmiştir. Fakat bu ülkelere vizesiz seyahat imkânı tanıdığımız zaman bilmeliyiz ki yasak göç azalmayacaktır, artacaktır. Yani hem vizesiz seyahat imkânı tanıyıp hem de yasa dışı göçü engelleyebilirseniz ne ala. Ama engelleyemezseniz bunun bedelini Avrupa ülkelerine seyahat eden Türk vatandaşları öder.</p>
<p>Değerli arkadaşlarım, raporun içeriğine baktığımız zaman bazı olumlu, bazı olumsuz ve bazı eksik unsurlar görüyoruz. Bunları objektif bir gözle değerlendirmemiz gerekiyor. İsterseniz öncelikle olumsuz gördüğümüz unsurlara bakalım. Mesela raporda, 2009 seçimlerinin tam adil ve özgür yapıldığı söylenir. Seçimlerde yapılan hilelerden, seçim rüşvetlerinden hiçbir bahis yok. Devlet memurlarının, valilerin seçimlerden önce vatandaşlara buzdolabı, çamaşır makinesi vs. dağıttıkları için Yüksek Seçim Kurulu tarafından haklarında suç duyurusunda bulunduğuna dair hiçbir atıf yok. “Bunlar ayrıntılı konulardır. Böyle bir raporda yer alır mı? “ demeyin çünkü raporda başka konulara dair inanılmayacak kadar ayrıntı yer alıyor. Ama bu gibi önemli konular yer almıyor.</p>
<p>Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda gece yarısı yapılan değişikliğe sahip çıkılıyor. Oysa biz bunun Anayasamıza aykırı olduğunu defalarca dile getirmiştik ve Avrupa Birliği’nin daha önce yayınladığı raporlarda bu kanunun bir bölümüne, özellikle askerlerin Askeri Mahkemede yargılanması ile ilgili bölümüne aykırı bir hususun olmadığını söylemiştik. Ama şimdi rapor bu değişikliğe sahip çıkıyor ve “Hükümet ne yaparsa, o doğru bir iştir” anlayışı burada da görülüyor.</p>
<p>Raporda Ergenekon Davasını destekleyici bir hava var. Ergenekon Davası ile ilgili bazı usul konuları eleştiriliyor ama öyle anlaşılıyor ki daha tek bir kişi bile mahkum edilmediği halde, Avrupa Birliği bu davadaki iddianameyi benimsemiştir. Oradaki insanların gerçekten Hükümeti devirmek isteyen, çete kuran insanlar olduğu konusunda en azından bir izlenim edinmiştir. Yürütülmekte olan bir dava hakkında bu kadar kesin bir yargıya varılması da son derece tuhaftır.</p>
<p>Dikkatinizi çekerim ki bu raporda savcıların genel yaklaşımı benimseniyor ama mesela AKP’yi kapatma davası söz konusu olduğunda o zamanki Cumhuriyet Başsavcısının tavrı benimsenmediği gibi ona çok ağır suçlamalar yöneltiliyor, yargının siyasallaştırıldığı söyleniyor ve dava, yargı darbesi olarak nitelendiriliyordu. Ergenekon Davasında ise, Avrupa Birliği’nin yargının siyasallaştırılması gibi bir endişe taşımadığı anlaşılıyor. Öyle anlaşılıyor ki Türkan Saylan ve Sabih Kanadoğlu’nun evlerinin aranması, üniversite rektörlerinin tutuklanması, önemli gazetecilerin göz altına alınmaları gibi konular, Avrupa Birliği’ni hiç rahatsız etmiyor. Buna mukabil, başka gazeteciler hakkında dava açılmasından ciddi rahatsızlık duydukları anlaşılıyor. Demek ki bu konuda da Avrupa Birliği bir farklılaştırma yapma yönüne gidiyor.</p>
<p>Raporda askeri yargının işleyişi eleştiriliyor ama nesinin eleştirildiği açıkça belli değil. Silahlı Kuvvetlerin haksız bir siyasi etki uyguladıklarına işaret ediliyor ve komutanların bazı beyanları eleştirilip askeri olmayan konularda beyanlarda bulunduklarına değiniliyor. Genelkurmay Başkanından, daha önceki raporlarda hiç rastlanılmadığı üzere, ismen ve şahsen bahsediliyor ve askeri olmayan konularda söz söylediği için eleştiriliyor. Hatta Ergenekon’dan yargılanan bazı şahısları himaye ettiği yolunda eleştiriler var. Ama Genelkurmay Başkanının, Türk Silahlı Kuvvetlerinin demokrasiye bağlılığı ve darbecilerin Türk Silahlı Kuvvetlerinde barındırılmayacağı yolundaki sözleri, raporda hiçbir şekilde yer almıyor. Yani raporda Silahlı Kuvvetlere yapılan atıfların hepsi, sadece eleştirmek için yapılmış. Geçen yılki raporda Silahlı Kuvvetlere yapılan genel eleştiriler 33 satırda yer almıştı, bu raporda ise daha somut ve doğrudan doğruya Genelkurmay Başkanını da hedef alan eleştiriler 53 satırla ifade edilmiştir.</p>
<p>Az önce de söylediğim gibi Hükümeti himaye etme işareti olarak Başbakanın sözlerine atıfta artış olduğunu görüyoruz. Atatürk’e karşı işlenen suçlarla ilgili yasa, düşünce özgürlüğünü engelleyen yasalarla bir arada düşünülüyor. Yani Atatürk’e yönelik suçların cezalandırılmasının Avrupa Birliği’ni rahatsız ettiği anlaşılıyor. Peki, Atatürk’e yönelik suçları engelleyen ve cezalandıran yasa nedir? 1951 yılında kabul edilen bu yasa, sadece Atatürk’e hakaret ile küfrü yasaklar ve Atatürk heykelleri ile büstlerinin kırılmasını cezalandırır. Demek ki Atatürk’e yönelik hakaret ve küfrün cezalandırılması Avrupa Birliği’ni rahatız etmiş. Daha sonraki açıklamalarında öyle demek istemediklerini ve Atatürk’e büyük saygıları olduğunu söylüyorlar. Peki, o halde bu lafların bu raporda ne işi var? 2004 yılında bu konudan şöyle bir bahsetmişlerdi. Beş yıldır Atatürk’e hakareti yasaklayan bu yasa akıllarına gelmiyordu. Şimdi birdenbire akıllarına gelmiş ve bu yasanın Türkiye’de ifade özgürlüğünü engelleyen yasalardan biri olduğunu söylüyorlar. İnanın buna çok şaşırdık.</p>
<p>Heybeli Ada Ruhban Okulu ile ilgili taleplerini tekrarlıyorlar. Patrik’in ekünemik sıfatının kabul edilmesini istiyorlar. Biliyorsunuz, biz bunu Lozan’da kabul etmemiştik. Daha 1923 yılında kabul etmediğimiz ve o zamandan bu yana hiçbir Türk Hükümetinin kabul etmediği bir şeyi ısrarla bize kabul ettirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Raporda Kürt açılımına da değinilerek somut tedbirlerle sürdürülmesi gerektiği söyleniyor ve açılım destekleniyor. Ama bu açılımın ne olduğu bilinmiyor. Öyle anlaşılıyor ki Avrupa Birliği de, Türkiye’deki bazı çevreler gibi içeriğini bilmediği bir açılımı destekleme yaklaşımını benimsemiştir.</p>
<p>Bunlar bizim abartılı ve olumsuz gördüğümüz unsurların örnekleridir. Raporun bizim de benimsediğimiz, olumlu bulduğumuz yönleri de var. Raporu bütün olarak suçlayıp çöpe atmak yanlıştır. Olumlu unsurlardan biri; raporda siyasi reformların çok yavaş ilerlediğinden bahsedilmesidir. Biz de aynı görüşteyiz. Reform süreci çok yavaş ilerlemektedir. Yüksek Seçim Kurulu’nun verdiği bazı çelişkili kararlara değiniliyor. Biz de aynı kanaatteyiz. Yüksek Seçim Kurulu’nun bazı kararlarından bizim de şikâyetimiz var. Raporda rüşvet ve suiistimallerin önlenmesi için atılan adımların yetersiz olduğundan, iç mali denetimin yetersiz olduğundan, söz ediliyor. Biz de aynı görüşleri savunuyoruz. Raporda kamu yönetimi reformu yapılması gerektiği ve aynı zamanda bu reformun partizan düşüncelerle yapılan kayırmacı atamaları önleyecek nitelikte olması gerektiği belirtiliyor. Doğrudur, biz de öyle düşünüyoruz. Yargının tarafsızlığı ve bağımsızlığı konusunda kaygılar var. Biz de öyle düşünüyoruz ama az önce söylediğim eleştirileri isabetsiz ve haksız buluyoruz.</p>
<p>Avrupa Birliği, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile ilgili olarak, daha önceki raporlarında Adalet Bakanının ve Müsteşarının bu kurulda bulunmasının yanlış olduğunu, bu kurulun bağımsızlığını etkilediğini, dolayısıyla her ikisinin de kuruldan çıkarılması gerektiğini talep ediyordu. Şimdi ise kurulun yapısında birtakım yanlışlar olduğunu ifade ederek geçiştiriyor ve üstünü örtüyor. Diplomasi diline dikkat etmek gerekir. Açıkça söylenenler ile üstünü örterek söylenenler ve sadece değinilerek söylenenler ile hiç değinilmeyenler çok önemlidir. Raporda Adalet Bakanlığı müfettişlerinin Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna bağlı olması gerektiği belirtiliyor. Bu da olumlu unsurlardan biridir.</p>
<p>Rapor, müfettişlerin hâkim ve savcıların telefonlarını dinlemelerini eleştiriyor, bu da doğru bir eleştiridir. Ergenekon Davasında bazı usulsüzlükler yapıldığından bahsediliyor. Bu bizim de katıldığımız bir noktadır. Ama bu davanın siyasallaştırılmasıyla ilgili hiçbir atıfta bulunmuyor. Yargıçların tutuklama karalarını çok çabuk aldığından bahsediliyor. Bu da olumlu bir tespittir.</p>
<p>Raporda bahsi geçen diğer bir unsur, şeffaflıkla ilgili hiçbir sonuç alınamadığıdır. Deniz Feneri dosyasının mahkemeye intikal ettirildiğinden söz ediliyor ama bu davanın Türkiye’de ne kadar tahribata yol açtığı hakkında hiçbir tespitte bulunulmuyor. Bunun yanı sıra milletvekili dokunulmazlıklarına atıfta bulunuluyor. Siyasi partilerin ve seçimlerinin finansmanını hiçbir denetime tabi olmadığı belirtiliyor. Seçimlerde bazı partiler diledikleri gibi para harcamaktadırlar. Bu durumun demokrasiye zarar verdiğini her vesileyle ortaya koymuştuk.</p>
<p>Raporda ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin son bir yıl içinde 381 davada Türkiye’yi mahkûm ettiği ifade ediliyor. Bu çok önemli bir tespittir. Biz de her konuşmamızda bu durumun altını çiziyoruz. Demek ki çok fazla yanlış yapılıyor ki bu kadar çok mahkûmiyet kararı verilmektedir. Türkiye bu durumun sonucunda, 2008 yılında 5,2 milyon Euro para cezası ödemiştir. Yani bazı uzmanların, yetkililerin ihmalleri yüzünden Türkiye bu kadar büyük bir ceza ödemek durumunda kalmıştır.</p>
<p>Diğer bir unsur, Türkiye’de işkence ve kötü muameledir. 2008 yılında, Türkiye’de 35 davada 431 güvenlik görevlisi hakkında soruşturma açıldı ama bunlardan hiçbirisi hakkında mahkûmiyet kararı verilmedi. Disiplin cezası verilenler ise sadece güvenlik kuvvetlerinin yüzde 2’sini oluşturmaktadır. Ciddi bir hastalık halinde tutukluların serbest bırakılmadığı söyleniyor. Bunun yanı sıra gazeteciler hakkında politikacılar tarafından açılan davaların çokluğundan söz ediliyor. Bu da paylaştığımız görüşlerden biridir. Web sayfalarının kapatıldığı, sendikaların gösterilerinin engellendiği ve kadın eğitiminde Türkiye’nin OECD ülkeleri arasında sonuncu sırada yer aldığı belirtiliyor. “Haydi, kızlar okula” gibi kampanyaların yeterli olmadığı anlaşılıyor.</p>
<p>Raporda çok önemli üç tane rakam veriliyor. Birincisi, 15 yaşın altındaki çocuklarda fakirlik oranı yüzde 26.1, kırsal kesimlerdeki fakirlik oranı ise çocuklarda yüzde 42 olarak gözüküyor. Ülkenin Batısı ile Doğusu arasında yüzde onluk bir fark olduğuna dikkat çekiliyor. Açılım yapılacaksa, açılımın bu konuda yapılması gerekir. İlkokula gitme oranı yüzde 96.5, ortaokula gitme oranı ise yüzde 58 olarak belirtiliyor. Burada da büyük bir problem var. Ayrıca Yahudilere karşı nefret içeren eylemler yapıldığına işaret ediliyor. Buna benzer başka eleştiriler de yer alıyor.</p>
<p>Biz bu raporu objektif olarak değerlendirdik. Eksik ve olumlu bulduğumuz unsurları söyledik. Bir bütün olarak bakıldığında bu rapor, genel itibariyle Hükümetin beklentileri doğrultusundadır. Bu rapordan önce Hükümetin Brüksel’de yürüttüğü lobi çalışmalarının bir etkisi olmuşa benziyor. Ama bu lobi çalışmaları Türkiye’nin bütün kurum ve kuruluşlarına karşı haksızlığı önleyici doğrultuda olmamış. Rapor daha çok Hükümete yönelik bir yumuşama sağlamaya yönelik olmuş gibi gözüküyor. Bu konuda tespitlerimiz bunlardır. Sorusu olan varsa alayım arkadaşlar.</p>
<p>Gazeteci: AB Uyum Komisyonu toplantısında çıkan tartışmayı ve Egemen Bağış’ın Sayın Deniz Baykal’a yönelik  “çetelerin avukatı”  sözlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?</p>
<p>Onur Öymen: Sayın Baykal, Cumhuriyet Halk Partisi’nin Genel Başkanıdır. Sayın Bağış, Genel Başkanımızın çetelerin avukatlığını yaptığı gibi boyunu aşan ve nezaketsiz sözler sarf etti. Bütün Bakanlar arasında iç politika polemiklerine en az girmesi gereken Bakan Avrupa Birliği ilişkilerinden sorumlu Bakan olmalıdır. Sayın Egemen Bağış eski alışkanlıklarını terk edemiyor ve her vesileyle, siyasi nezakete hiç yakışmayan ve Cumhuriyet tarihinde örneğini hatırlamadığımız bir üslupla Muhalefete hakaret ediyor. Partimizi düpedüz çetelerin partisi olmakla suçluyor. Öncelikle siz bunların çete olduğunu nereden biliyorsunuz? Elinizde herhangi bir mahkeme kararı var mı? Her insan, hukukun temel bir kuralına göre, mahkûm edilmedikçe masum sayılır. Siz hukukun masum saydığı insanlara nasıl hakaret edebiliyorsunuz?</p>
<p>Üstelik biz, adi suçlara karışan insanları korumadığımızı ve bu insanların mutlaka cezalandırılması gerektiğini her vesileyle söylüyoruz. Geçmişte yargısız infaz gibi suçları işleyenler varsa, bunların mutlaka cezalandırılması gerektiğini ifade ediyoruz. Ama hiçbir adi suça karışmamış, Türkiye’nin saygın yazarlarının, bilim adamlarının, rektörlerinin, sırf Hükümete muhalif oldukları için bu paketin içine sokulmasına ve davanın siyasallaştırılmasına karşıyız. Bunun neresinde çetelerin desteği vardır?</p>
<p>Sayın Bağış bir taraftan da  “CHP Avrupa Birliği sürecini desteklesin” diyor. Sayın Bağış Amerika’da çevirmenlik işleriyle uğraşırken CHP, Avrupa Birliği sürecini desteklemek için çok yoğun bir çaba gösteriyordu. En azından Avrupa Birliği ile ilişkilerden sorumlu bir Bakan olarak, AB konusunda partimizin görüşlerini içeren, yayımladığımız 630 sayfalık bir kitabı alıp okuyabilirdi. Eğer o kitabı okumuş olsaydı, CHP’nin Avrupa Birliği üyeliğine değil, Avrupa Birliği’ne özel statülü üyeliğe karşı olduğunu anlardı. Böyle bir zahmete kalkışmamış. Çünkü amacı, Muhalefeti ulu orta yıpratmaktır.</p>
<p>Bu noktada Anadolu Ajansı’nın röportajına değinmek istiyorum. Anadolu Ajansı Bakandan görüş aldığı halde bizden görüş almamıştır. Bu durum, AA’nın da TRT gibi Hükümetin yayın organı olma yolunda ilerlediğini ortaya koymaktadır. Bazı kanallar bizden de görüş almak istediler ama Hükümetten görüş almadan bizden görüş almanın doğru olmayacağını belirttiler. Ama bazı televizyonlara bakıyoruz, bu konuda sadece Hükümetin görüşlerini yansıtıyorlar. Biz şimdi bunları söylüyoruz ama bakalım bunları yayınlayabilecekler mi? Göreceğiz.</p>
<p>Gazeteci: Sayın Baykal’ın Başbakan Erdoğan’la Kürt açılımı konusunda yapacağı görüşmeyi kayda alma konusunda bir önerisi var. Hükümet kanadından gelen işaretlere bakılırsa buna sıcak bakmıyorlar. Siz bu konuda neler söyleyebilirsiniz?</p>
<p>Onur Öymen: Anlaşılan kamera ve kayda alma konusu bu aralar İktidarı çok rahatsız ediyor. Sayın Başbakanın kameralardan çok fazla hazzetmediğini anlıyoruz. Sayın Başbakan, Genel Başkanımızla yapacağı görüşmenin tarihi bir nitelikte olmasından ve kameralarca kaydedilecek olmasından oldukça rahatsız olmuşa benziyor. Bu koşullarda görüşmeyeceği yolunda sözler söylemiş. Öyle anlaşılıyor ki Sayın Başbakan çeşitli mazeretlerle bu görüşmeden kaçma eğilimindedir. Halkın belli bir tarihte de olsa gerçekleri duyacak olmasından tedirgindir. Bizim ise halktan çekindiğimiz bir şey yok. Halkın önünde her şeyi konuşmaya hazırız.</p>
<p>Bu kadar tarihi bir konuşmanın halktan saklanması doğru değildir. Yanlış anlaşılmalara yer bırakmamak için bunun kayda geçirilmesini istiyoruz. Meclis görüşmeleri videoya alınıyor da bu görüşme neden kayda alınamasın? İtimat etmiyor musunuz diye soruyorlar. Evet etmiyoruz. Çünkü Başbakan sözlerinden o kadar çok çark etti ki itimat etmemiz mümkün değildir. Dokunulmazlıklar konusunda önce söz verdi sonra ise bundan caydı. Cumhurbaşkanlığı seçiminde önce “uzlaşacağız” dedi, sonra yine caydı. Bu kadar tarihi bir konuda gerçeklerin mutlaka kayda geçmesi lazımdır. Bizim de görüşme için temel şartımız budur. CHP diğer partiler gibi her esen rüzgârda yönünü değiştirecek bir parti değildir. Bugün Genel Başkanımız da söyledi, “Cesareti varsa gelsin, konuşalım” dedi. Kendisi her zaman Kasımpaşalı olduğunu söyler. Biz de Kasımpaşalıları cesur insanlar olarak görürüz. Umarız Sayın Başbakan Kasımpaşalıların bir fabrikasyon hatası değildir.</p>
<p>Gazeteci: Kamera kaydı olması yerine sadece ses kaydı alınması gündeme geldi. Bu öneriye nasıl bakıyorsunuz? Ayrıca son olarak İsrail’le yaşanan dizi krizini nasıl değerlendiriyorsunuz?<br />
Onur Öymen: Bu da bir öneri olabilirdi ama görüntülü kayıt daha önemlidir. Hükümeti herkesin her sözünü kayda aldığını zaten biliyoruz. Ondan bir kaygımız yok.</p>
<p>İsrail’le ilgili olarak şunu söyleyeyim. Belki aramızda bilmeyen arkadaşlarımız vardır. Önemli bir bölümü bu Hükümet zamanında olmak kaydıyla, İsrail’le altı defa ortak tatbikat yapılmıştır. Nasıl olmuş da daha önceki tatbikatlar değil de şimdiki  tatbikat Başbakanı rahatsız ediyor? Daha önceki tatbikatlarda, İsrail’in Filistinlilere ve Lübnanlı sivillere ettiği muamele Sayın Başbakanı hiç tedirgin etmemiş mi?  “Biz halkın istediği doğrultuda hareket ettik” diyor. Ermeni protokolü imzalanırken de halkın istediği doğrultuda mı hareket edilmiş? Azeri kardeşlerimizi derinden yaralayan bu protokolün imzalanması halkımızın arzusu mudur? “Azerbaycan’la ilişkilerimizi soğutup Ermenistan’la yakınlaşalım” diyen bu halk mıdır? Bir sözü söylediğiniz zaman o sözün nereye gideceğini bileceksiniz. Çok teşekkür ederim.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.onuroymen.com/arsiv/1804/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>
