Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TGRT, Ankara’nın Gündemi Programı
TGRT – ANKARA’NIN GÜNDEMİ
25.12.2003
“KIBRIS – IRAK”
Soru: Sayın Öymen sizden başlamak istiyorum. Stratejik olarak Türkiye açısından Kıbrıs’ın önemi nedir? Özetler misiniz efendim Kıbrıs’da görev de yaptınız.
Öymen: Evet Kıbrıs’ın Türkiye açısından stratejik önemi çok tartışılıyor, bazıları hiç önemi olmadığını söylüyor. Bu doğru değil. Türkiye’nin güvenlik çıkarları açısından Kıbrıs’ın ne kadar önemli olduğunu eski İngiliz Başbakanı Mac Millan kitabında yazıyor. Ve Kıbrıs’ın Türkiye’ye hasım bir gücün eline geçmesinin Türkiye’nin güneyi ve İskenderun körfezi açısından son derece ciddi sakıncalar, sorunlar yaratabileceğine işaret ediyor. Ayrıca şunu düşünün ki İngiltere Dünya’nın pek çok yerindeki üslerinden çekilmesine rağmen Kıbrıs’dan ve Cebelitarık’dan çekilmiyor. Akdeniz’in iki ucundaki bu iki stratejik noktadan çekilmiyor. Bunun da bir anlamı olduğunu herkesin kabul etmesi lazım. Yani Kıbrıs’ın Türkiye açısından stratejik önemi son derece büyüktür. Orta-doğu da Kıbrıs bir çok açıdan kontrol eden bir bölgededir. Ruslar Kıbrıs’ı batırılamaz bir uçak gemisi olarak nitelendirirler. Onlar da Kıbrıs’ın stratejik öneminin farkında, herkes farkında. Fakat Türkiye’de bazıları hala Kıbrıs’ın Türkiye açısından bir stratejik önemi olmadığı görüşünü savunmaya devam ediyorlar. Aslında bu doğru değil. Kıbrıs’ta hiçbir Kıbrıslı Türk olmasaydı bile Kıbrıs yine Türkiye için çok önemli bir stratejik nokta olacaktı. Herkesin bunu çok iyi bilmesi lazım.
Soru: Sayın Öymen KKTC seçim sonuçlarını nasıl değerlendiriyorsunuz? Tabii herkesin arzusu geniş tabanlı bir hükümet kurulmasından yana. Böyle bir ihtimal var mı sizce?
Öymen: Evet şimdi bu Kıbrıs seçimlerinin sonucunu çok iyi okumak lazım. Bizim gördüğümüz kadarıyla Kıbrıs halkı şu mesajı vermiştir. Bazılarının beklentilerinin aksine, özellikle yabancıların beklentilerinin aksine, Kıbrıs Türk halkı Kofi Annan Planını bir çözümün esası olarak kabul etme görüşüne destek vermemiştir. Yeterli desteği vermemiştir. O bakımdan bu seçim sonuçlarına bakarak Kofi Annan Planı çerçevesinde bir çözüme varalım, ufak tefek değişiklikleri yaparak, bir iki yerde planı değiştirerek bu çerçevede bir çözüm yolu arayalım görüşünü Kıbrıs Türk halkı desteklememiştir. Bir kere bunu çok iyi görmek lazım. İkincisi yapılacak iş nedir? Yapılacak iş şudur; iki taraf arasında Türk tarafı ile Rum tarafı arasında bir müzakere mutlaka olacaktır, olmalıdır fakat bu müzakerede Kofi Annan Planının esas kabul edilmesi mümkün değildir öyle anlaşılıyor. Yapılacak iş şu;. Kofi Annan Planından da gerekirse yararlanılır, başka önerilerden de yararlanılabilir ama Kofi Annan Planına ufak tefek değişiklik getirerek bir çözüme varmak mümkün değildir. Şimdi bunu herkesin içine sindirmesi lazım. Ve Kofi Annan Planını zorlamayla, dayatmayla Türk tarafına kabul ettirmek isteyenlerin de bunu çok iyi anlaması lazım. Hiç kimse Türklere, Türk tarafına baskıyla bir çözümü kabul ettirmeye kalkışmamalıdır. Şimdi bizim bu konudaki görüşlerimiz CHP olarak çok açık öteden beri söylüyoruz. İstikrarlı bir biçimde de savunuyoruz fakat basında gördük ki bugün bazıları dünkü MYK toplantımızda Sayın Genel Başkanımızın söylediği sözleri yanlış yansıtmışlar ve basında yer alan birtakım sözler var Sayın Genel Başkanımıza atfen bunlar doğru değil. Yani Partinin görüşünde bir değişiklik yok yani Sayın Denktaş’la Sayın Baykal’ın görüşlerinin ayrıldığı gibi bir iddia tamamen gerçek dışı. Söylediklerimizin özü budur. Şimdi biz neye itiraz ediyoruz, yani bu planın nesine itiraz ediyoruz yani bizi niçin bu kadar rahatsız ediyor bu planın olduğu gibi kabul edilmesi. Şunun için. Bu planı iyice inceledik. Bizim görüşümüze göre bu planın en büyük eksikliği temel yaklaşımında temel felsefesinde. İki kesimliliği ortadan kaldırıyor. Oysa 30 yıldan beri Kıbrıs’ta Türkler barış içinde yaşıyorlarsa, huzur içinde yaşıyorlarsa, güvenlik içinde yaşıyorlarsa bunun en önemli sebebi güvenilir sınırların arkasında yaşamalarıdır. Bu sınırı Türk ordusu koruyor, Kıbrıs Türk Barış Kuvvetleri koruyor. İşte Kofi Annan Planı bunu kaldırıyor, güvenilir sınırların arkasında yaşama hakkından mahkum ediyor Türkleri. En önemli eksikliği bu yani mutlaka düzelmesi gereken eksikliği bu. Bunu yapmadığınız sürece sadece iyi niyetlerle, iyimser beklentilerle iki toplumu iç içe soktuğunuz zaman ciddi sıkıntılar yaratacak. Bir de şu var. Bu Planı iyi okursanız görüyorsunuz ki sonuçta Güney’de homojen bir Rum Devleti olacak Rum tarafı olacak Kuzeyde ise Türklerle Rumların karma toplumu olacak, birlikte yaşayacakları bir bölge olacak. Türkiye bunun içine bazılarının değerlendirmesine göre 85.000’e kadar bazılarına göre bu rakam daha da fazla çünkü plan öyle yazılmış ki yani şu kadar Rum Türk tarafının içine girecek demek zor yani istisnalar koymuşlar. Neticede yani 80.000 civarında belki daha fazla Rum Türklerin içine girecek birlikte yaşayacaklar. Ve bu birlikte yaşamanın doğurabileceği ihtilaflar, geçmişte olduğu gibi çatışmalara yol açarsa bu büyük bir dram olacak ve neticede bu planın içinde de yazıyor bu planın geriye dönüşü yok. Yani denedik baktık olmuyor o zaman eski durumumuza dönelim demeye imkan yok. Bu kadar ciddidir. Şimdi karşı taraf nasıl görüyor bu planı. O kadar işlerine yarıyor ki Klerides’in kendisi dedi ki “ bu plan oluşturulurken bizimle görüştüler ve üç kere değiştirttik planı “ dedi. Demek ki onlarla pazarlık etmişler bizim haberimiz yok. Türk tarafın hiç haber vermeden Rum tarafınla pazarlık ederek istedikleri gibi yönlendirmişler. Bir de son olarak şunu söyleyeyim. Yunanistan eski Başbakanlarından Mitsotakis diyor ki “ bu Annan Planı kabul edilirse Kıbrıs 10 yıl içinde bir Yunan adası olacaktır ”diyor. Şimdi biz hayretle karşılıyoruz bazıları Türkiye’de bazı yazarlar, bu konuyla ilgilenen bazı insanlar “ aman efendim o kadar iyi bir plan ki bu fırsatı kaçırmayalım, olduğu gibi kabul edelim” falan diyor. Rumlar da diyor ki 10 yıl içinde Yunan adası olacaktır diyor. Yani önemli bir Yunan politikacısının Yunan adası olacağını ilan ettiği veya oraya götüreceğini söylediği bir planı biz nasıl bu kadar mükemmel bir plan olarak görürüz. Bunu anlamak kabil değil. Bir de şunu belirteyim müsaade ederseniz; peki o kadar iyiyse bu plan neden yabancılar bize bu planı baskıyla, diretmeyle Türkiye’nin AB üyeliğine bağlı olarak kabul ettirmeye çalışıyorlar. Böyle bir şey mümkün olabilir mi? O bakımdan biz bu planın bu şekliyle temel alınmasına karşıyız, CHP olarak görüşümüz budur, bu görüşümüzde hiçbir değişiklik yoktur. Ve başından beri söylediğimiz çizgiyi istikrarlı olarak sürdürüyoruz. Bu son seçimlerin de Kıbrıs Türk halkının bu planın bir çözümün esası olması görüşünü benimsemediğini gördüğümüzü ifade ediyoruz.
Soru: Sayın Öymen size de sormak istiyorum. Annan Planı çok iyi irdelendi mi, kamuoyu yeterince biliyor mu? Annan planı Kıbrıs Türk halkının bugüne kadar kazandıklarını, hangi haklarını elinden alıyor? Veya Türkiye’nin hangi menfaatlerine ters düşüyor, biraz açabilir miyiz?
Öymen: Evet şimdi bunu açalım memnuniyetle ama bir noktaya işaret etmek istiyorum. Sayın Yakış dedi ki basın çarpıttı verilen beyanatları falan. Aslında öyle değil. Doğrusunu isterseniz Sayın Başbakan’ın Kofi Annan Planı müzakere zemini olabilir şeklindeki sözleri Sayın Denktaş’ın şimdiye kadar kamuoyuna açıkladığı görüşlere ters düştü. Şimdi biz bu hatayı hiç yapmadık Kıbrıs meselesinin başından beri Ankara ile KKTC liderliği arasında bir görüş ayrılığı, kamuoyuna yansıyan farklı yaklaşımlar ortaya çıkmadı. Geçmişte Rumların felaketi Kıbrıs’ta Atina ile Lefkoşe arasında görüş ayrılıkları ortaya çıktığı zaman başlamıştı. Biz bunları bugüne kadar hiç yapmadık. Bugün yapıyoruz, şimdi bu vahim bir hatadır. Ve Türkiye ile KKTC arasında görüş ayrılığı olduğunun ortaya çıkması karşı tarafın işine yarar, eline kuvvet verir. Şimdi yapılacak iş oturmaktır. KKTC liderliği ile Türkiye oturur ve ortak görüşleri oluşturur ve basın aracılığıyla birbirleriyle görüşmezler. Masada konuşurlar ve en akıllıca çözüm neyse ona bakarlar. İkincisi bazıları zannediyor ki efendim Kofi Annan Planını konuşsak ne olur, masaya yatırırız beğenmediğimiz kısmını çıkarırız beğendiğimiz kısmını destekleriz. Öyle değil. Yani zannedilmesin ki Kofi Annan Planının her tarafı müzakereye açıktır. Öyle değil. Bunu defalarca söylediler ki Kofi Annan Planının esası müzakereye açık değil. Burada sadece tali bazı değişiklikler , ayrıntıya ilişkin değişiklikler yapılabilir. Müzakere zemini olarak kabul edilebilir dediğiniz anda planın esasını, felsefesini temel yaklaşımını kabul ediyorsunuz. Bizim itirazımız bu planın temel yaklaşımında, temel felsefesinde. Çünkü temel yapısı demin sözünü ettiğim gibi iki kesimliliği ortadan kaldırıyor, Türkiye’nin garantörlük haklarını sulandırıyor, kazanılmış haklarımızı sulandırıyor, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını rahatsız ediyor yani bu Planın özünün değiştirilmesi lazım bir müzakere zemini olabilmesi için. Özü müzakereye açık değil. Yani halka yanlış bir izlenim vermeyelim burada . Hiç kimse zannetmesin ki canım masaya oturacak taraflar ve Kofi Annan Planı çıkacak ortaya nesini kabul ediyorsun, nesini etmiyorsun. Madem ki bunu kabul etmiyorsun hadi değiştirelim. Her iki taraf neyi kabul ediyorsa onu koyalım. Her defasında her vesileyle bunun esasının müzakereye açık olmadığını söyledik. Bu bir, ikincisi AB konusunda; ne olur canım Türkler de girsin Rumlar da girsin dediğiniz anda biz 30 senedir hatta 40 seneden beri savunduğumuz bütün tezleri bir tarafa bırakmış oluyoruz. Çünkü biz diyoruz ki haklı olarak yani Anlaşmanın metnine dayanarak söylüyoruz ve Kıbrıs devletini kuran Kurucu Anlaşma metnine dayanarak söylüyoruz ki Kıbrıs Türkiye’nin ve Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir milletlerarası kuruluşa katılamaz yani Türkiye AB’ne üye olmadan Kıbrıs’ı AB’ne üye yapmak demek Anlaşmaları açıkça ihlal etmek demektir. Zürih ve Londra Anlaşmalarına göre bu böyle. Bu konuda uluslararası hukukçuların mütalaaları var, beyanları var yani bir tek biz söylemiyoruz. Gerçek anlamda uluslararası alanda ün yapmış uzman hukukçular da bunu söylüyor. Şimdi biz bir anda bu tezimizden vazgeçeceğiz. E niye adamlar alıyor ne yapalım mı diyeceğiz yoksa 40 seneden beri savunduğumuz bu tezi muhafaza mı edeceğiz. Efendim o fiili durumdur, hayatın gerçeğidir. O hayatın gerçeğidir de bugün Kıbrıs’taki durum hayatın gerçeği değil midir? Şunu açıkça söylemek gerekirse bizim kanaatimize göre Kofi Annan Planının bu şekliyle tarafımızdan kabul edilmesi söz konusu olamayacağına göre 2004 Mayısına göre bu çerçevede Kofi Annan Planı temelinde bir çözüme de kavuşması mümkün değildir. Bunu iyice anlayalım ve bizim hükümetten beklediğimiz bu gerçeği Dünya’ya iyi anlatmasıdır. Yani biz niçin Planı bu şekliyle kabul edemiyoruz. Çünkü bizim birinci önceliğimiz ordaki insanların can güvenliğini korumak. Bakın ben başka vesileyle de söyledim. Eski Rum Dışişleri Bakanı vardı Rolandis. 5.5 sene Dışişleri Bakanlığı yaptı. Diyor ki “ Rumlarla Türkleri tekrar bir arada yaşatırsanız , tekrar iç içe sokarsanız Kıbrıs bir yanardağ olur, patlar . 400 köyde yaşayacaklarsa 400 tane yanardağ olur, insanlar ölür bunu yapmayın” diyor. Kıbrıslı Rum bunu söylüyor. Biz farkında değiliz, gayet iyimser bir biçimde ne olacak canım turistik seyahatler için açtık hudutları pek de bir şey olmadı, yerleşmeye de gelse bir şey olmaz. Acaba öyle mi?
Soru: İki kesimli de olsa siz Güneyden Kuzeye göçe karşısınız öyle mi anlayalım?
Öymen: Şimdi bizim söylediğimiz anlaşılması gereken şu; bir kere iki kesimliliği koruyalım. İki kesimlilik ne demek? Türkiye’nin 40 yıldan beri savunduğu etkili ve fiili garantisi olmalı. Yani Türkler Türk askerinin koruyacağı sınırların güvencesi içinde yaşamalıdırlar. Kofi Annan planı bunu kaldırıyor. Yani sınırı şu anda korumakta olan iki askeri birlik var. Biri
Kuzey Kıbrıs Güvenlik Kuvvetleri , bunu lağvediyor. Bir de Türkiye’den giden Kuzey Kıbrıs’daki Türk Birlikleri, bunu da kışlasına hapsediyor. Yani bitişik köyde bir saldırı olsa buna müdahale etme hakkı yok. Kofi Annan Planına göre bizim askerlerimizin Kıbrıs’ta üç tane yetkisi olacak. Bir; kışlasının içinde eğitimini yapacak, iki; teçhizat ve malzemesinin bakımını yapacak, üç; törenlere katılacak. Başka görevi yok. Ne sınırı koruma görevi var, ne saldırılara karşı Türkleri koruma görevi var. Hiç böyle bir görevleri yok, Barış Gücü yapacak bunu. Yani Kuzey Kıbrıs’ta Türklerin içine girecek Rumların güvenliğini açıkçası Barış Gücü koruyacak. Efendim Türk polisi filan olacak ama Barış Gücünün barikat kurma hakkı var. Yani plan sanıldığı kadar masumane yazılmış bir plan değil ve neticede bugünü ilerde arayabiliriz eğer bu plan veya bulunacak bir çözüm Kıbrıslı Türklerin güvenlik çıkarlarını teminat altına almazsa. Bizim söylediğimiz budur. Şimdi bunu sağlayamayan bir plan, efendim orasını burasını düzeltiriz ne olacak bunla yaşarız. Onlar da AB’ne üye olur böylelikle Türkiye’ye ye AB’nin kapısı açılmış olur mu diyeceğiz. İşte bu yanlış. Son derece yanlış bir yaklaşım. Bir kere şunu unutmayalım. AB’de hiç kimse size yani Türkiye’nin üyeliğine itiraz edenler, bunu geciktirmek isteyen siyasi parti gruplarının hiçbiri Kıbrıs meselesi çözülürse biz tutumumuzu değiştirip Türkiye’nin üyeliğine razı olacağız desin, var mı böyle bir şey yok. Avusturyalılar diyor mu? Onlar bile demiyor. Hollanda’daki efendim itiraz eden Hristiyan Demokratlar diyor mu? Demiyor. Fransa’dakiler diyor mu? Demiyor. O zaman bizim üyeliğimize karşı olan Grupların Kıbrıs meselesine bağlı olarak Türkiye’nin üyeliğine karşı oldukları iddiası tamamen gerçek dışıdır. Efendim hükümetler başka türlü düşünüyor. Doğru. Hükümetlerin şu sırada Türkiye’yi tam üye yapmalarının sonucunda kalkıp da hiç kimse çıkıp da hükümetler de AB Hükümetleri de üyeliğimize karşı diye bir tezle çıkmıyorlar ortaya. Ama şunu görüyoruz biz Avrupa’da Hükümetleri büyük ölçüde etkileyen büyük siyasi güçler. Mesela Almanya’yı ele alırsanız, Almanya’da Meclis’in üst kanadını kontrol eden Hristiyan Demokratlar karşı buna Türkiye’nin üyeliğine. Yani şunu çok açıkça ortaya koyalım ki; böyle efendim biz iyimser bir yaklaşımla, yapıcı bir tutumla Dünya’ya da şirin görünme arzusuyla ufak tefek değişikliklerle bunu sineye çekeriz, ondan sonra işte 2004 yılının Mayıs’ına kadar bu işi hallederiz ve netice itibariyle herkes memnun olur, mutlu olur. Devlet yönetimi bu kadar basit değil, bu kadar kolay değil. Devlet idaresi ciddiyet ister, tutarlılık ister. Siz 40 yıllık izlediğiniz politikalardan saparsanız ağır bir bedel ödersiniz yani siz ödemezseniz devlet öder. Onun için biz diyoruz ki bunlar milli davalardır. Milli davalar parmak hesabıyla halledilmez. Birlikte oturacağız, iktidarıyla muhalefetiyle, sivil toplum örgütleriyle, hariciyesiyle, askeriyle iyice düşüneceğiz. Gerekirse MGK’yı toplayacağız, öyle zirvelerle filan değil. Bunlar devletin güvenliğine giren konulardır. MGK bunu görüşmeyecekse neyi görüşecek? Onun niçin bizim kanaatimiz bu işin böyle çok ciddiye alınmasıdır ve milli bir dava gibi yürütülmesidir. Şimdiye kadar nasıl yürütüldüyse, Meclis’te hep oy birliğiyle karar çıkmıştır, bu da gösteriyor ki hiçbir iktidar benim efendim şu kadar oyum var, ben bunu istediğim gibi yaparım dememiştir. Bugüne gelinceye kadar, şimdi bakıyoruz muhalefete danışmadan, MGK’na danışmadan ayaküstü Özbekistan’dan demeçler vererek “ efendim bilmem şu planı zemin kabul ediyoruz diyorsunuz” Neye dayanarak kabul ediyorsunuz? Kime danıştınız? Kıbrıslı Türklerle mutabakatınız yok. Bu konuda Meclis ile istişare etmemişsiniz, Muhalefetle etmemişsiniz, Cumhurbaşkanıyla etmemişsiniz. Böyle ayaküstü demeçlerle milli bir davaya yön verilir mi?
Milli davanın temeli saptırılabilir mi? İşte biz bunun için itiraz ediyoruz.
Öymen: Daha bu süreçler tamamlanmadan ayaküstü demeç vermeyin diyorum. Efendim hükümet kendi içinde, Muhalefetle, MGK ile, Meclis ile görüşmeden kamuoyuna “tutumumuz şudur” diye demeç verirse ve bu demeçler de KKTC liderliğinin Cumhurbaşkanlığının kamuoyuna açıkladığı demeçlere ters düşerse işte Sayın Yakış’ın söylediği mahsur çıkar ortaya, Türkiye’nin zaafları çıkar ve karşı taraf da bunu istismar eder. Onun için biz defalarca söyledik Sayın Başbakana, rica ettik ki, ayaküstü demeçlerle böyle önemli bir milli davayı yürütmeye kalkmayın dedik. Daha çok düşünüp daha az konuşmak lazım geliyor. Diplomasi çok sık konuşmayı gerektirmiyor her zaman.
Soru: Efendim bir diğer konu Kıbrıs’ın AB ile bağlantısı. AB üyeliği sürecinde Türkiye’nin önüne son dakikada Kıbrıs konusu kondu, bu yönde bazı beyanatlar verildi. CHP olarak hem Kıbrıs konusundaki milli davamızı korumak diğer taraftan da AB sürecinde milli hedefe ulaşmak için bu iki şey arasında nasıl bir formül nasıl bir yol buluyorsunuz?
Öymen: Şimdi bir kere şunu görelim. AB üyeliği bizim temel hedefimizdir. Bu da milli bir davadır. Nasıl Kıbrıs milli bir dava ise Türkiye’nin AB’ne üyeliği de milli bir davadır. Bu konuda iktidar muhalefet demeden birlikte çalışmalıyız diyoruz biz. Nitekim uyum yasalarına oy verdik, her türlü desteği verdik, yurt dışına birlikte gidiyoruz, arkadaşlarımızla aynı davayı savunuyoruz. Hiç kimse bizim bu konudaki tavrımızı sanki AB üyeliğini yeterince istemiyormuş gibi yorumlamasın. Biz iktidardan daha çok istiyoruz. Tam üyeliği hedefleyen Ankara Anlaşmasını 1960 ortaklık anlaşmasını biz imzaladık. CHP iktidarı İsmet İnönü imzaladı, onun için AB’ne yönelik bazı eleştirilerimize bakıp da demek ki AB’ni istemiyorsunuz demesin. Ama AB Kıbrıs meselesini, Türkiye AB ilişkilerine bağlayarak hem hukuka aykırı bir iş yapmıştır hem de kendisinin daha önce aldığı kararlarla çelişmiştir, hem de Kıbrıs meselesinin çözümünü zorlaştırmıştır. AB büyük bir hata yapmıştır. Demin hukuki boyutunu anlattım. Yani Türkiye ile Yunanistan’ın aynı zamanda üye olmadığı bir uluslar arası kuruluşa sokamazsınız Kıbrıs’ı. Hukuku ihlal ediyorsunuz. Bir kere bunu söylüyoruz, ikinci söylediğimiz şu, Diyorsunuz ki Helsinki’ deki 1999 zirvesinde bütün adaylara eşit muamele yapacağız. Bir de bakıyoruz ki Kıbrıslı Rumlara hiçbir ön koşul koşmadan Kıbrıs meselesini çözme şartı aramadan, siz diyorlar ne olursa olsun üye olacaksınız. Türkiye’ye gelince diyorlar hayır sizin üyeliğinizin önünde önemli bir engel var, hele şu Kıbrıs meselesini bir çözün o zaman sizinle üyelik masasına otururuz. Demek ki Türkiye’ye ve Kıbrıslı Rumlara farklı davranıyorsunuz. Bu da büyük bir çelişki ve çifte standard. Üç; Türkiye’ye hiç hak etmediği ithamlarda bulunuyorsunuz. Mesela biz en son Karma Parlamento Komisyonu toplantısına gittik Brüksel’e birkaç hafta önce Türk ve Avrupalı Parlamenterlerin önünde Sayın Verhaugen çıktı dedi ki, Kıbrıs’taki Türk askerlerinin mevcudiyeti gayri meşrudur dedi. Hukuka aykırıdır dedi. Dedik ki hemen söyledim “nasıl söylüyorsunuz bunu diye. Orada BM’e kayıtlı bir Anlaşmaya göre Türk Birlikleri var”. Hayır diyor. “Bizce tamamen gayrimeşrudur”. Şimdi karşınızdaki insanın zihniyeti bu. Şimdi biz buna karşı mücadele etmemeli miyiz? Yani bu zihniyet sahiplerine karşı hükümete düşen kalkıp da tepki göstermek değil midir? Ama Türkiye’de izlenen politika aman yabancıları incitmeyelim, ne derlerse sineye çekelim, kabul edelim, alttan alalım. Şimdi bunu dediğiniz anda partiyi kaybediyorsunuz. Biz orada AKP Milletvekilleri de CHP Milletvekilleri de bunlara tepki gösterdik ama Hükümetten hiç ses yok. Bu gibi haksız eleştirilere karşı, suçlamalara karşı biz isteriz ki Türkiye’nin sesi gür çıksın, Hükümetimizin sesi gür çıksın. ama bakıyoruz ki derin bir sessizlik var hükümette. Yani bizi incitici, Türk milletini yıpratıcı, Türk milletinin gururunu zedeleyici ifadeleri içeren bir rapor çıkıyor. AB Komisyonu İlerleme Raporu. Mesela orada diyor ki Türkiye’de kadınların %50’si dayak yer diyor, fiziki manevi işkenceye maruz kalır diyor. Buna benzer ithamlar var içinde ve Hükümet diyor ki objektif rapordur, doğrudur diyor. Bunu nasıl kabul edersiniz? Bunu nasıl sineye çekersiniz. Buna benzer içinde pek çok haksızlık var, eksiklik var. Türkiye’nin imzaladığı anlaşmaları imzalamamış gösteriyor, hiçbir AB ülkesinin onaylamadığı protokoller Türkiye niye imzalamadı diye eleştiriliyor. Buna benzer bir sürü yanlışlık var içinde, bakıyoruz hükümet bunun üzerine bir rapor yayınlıyor 5 Kasımda efendim tarafsızdır, objektiftir diyor. Sadece Kıbrıs’la ilgili bir iki itirazı var, onun dışında hiçbirine itiraz etmiyor. Şimdi AB’ne girmek istiyorsanız efendim alttan alarak, her haksızlığı sineye çekerek giremezsiniz. Ben çok samimi olarak söylüyorum, Sayın Yakış’ın da çok değerli meslek tecrübesi var. Şimdi burada politikacı olarak değil de profesyonel diplomat olarak görüşelim. Diplomaside bu geçer akçe değildir. Efendim ne şirin bir ülke, aman ne kadar beyefendi bir Dışişleri Bakanı her dediğimize kabul ediyor diye övgüler sunuyorlarsa bilin ki yanlış yoldasınız. Diplomaside övgü çetin ceviz lafıdır. Ne çetin ceviz bizi ne kadar zorluyor. Kendi tezlerini ne kadar kararlılıkla cesaretle savunuyor derlerse size işte o zaman bilin ki size saygı gösteriyorlar. Bakın Lozan’da hiç kimse İsmet Paşa’yı kimse sevmemiştir. Ona herkes saygı duymuştur. Çünkü kendi ülkesinin tezini cesaretle, kararlılıkla korumuştur. İşte biz hükümetten bunu bekliyoruz. Bunu yapın diyoruz, biz yanınızdayız. Sizi bütün gücümüzle destekleriz ama bunu göremiyoruz. Yani bir şey daha söyleyeyim, üzülerek söylüyorum söylemek istemezdim ama bunlar milli davalar için olduğundan dolayı söylüyorum. Şimdi gittik Karma Parlamento Komisyonuna usulen o ilgili ülkenin yani Türkiye’nin Dışişleri Bakanının da orada olması lazım. Geçen defa katıldı İstanbul’daki toplantımıza. Senede topu topu iki defa oluyor. Gittik Dışişleri Bakanımız yok, katılmadı. Siz katılacaksınız, bu bizim söylediklerimizi milletvekili olarak siz söyleyeceksiniz, siz hükümetsiniz. Türkiye’nin tezini korumak sizin işiniz, itibarını korumak sizin göreviniz. Adam kalkıp da Türk ordusu gayri meşrudur deyince Kıbrıs’la ilgili ilk tepki sizden gelecek. Bunlar bizi üzüyor. Onun için halkın önünde bunları açıkça söylemek lazım. Milli davaları çok ciddi bir biçimde görüşelim.
Soru: Sayın Öymen şunu mu anlıyorum. CHP hem Kıbrıs’ta haklılığını koruyacak, şu andaki durumunu koruyacak iddia edecek ama hem de AB’ne girecektir. Şimdi ikisinin arasında bir yol görüyorsunuz.
Öymen: Şimdi tabii AB eğer bu kadar büyük bir haksızlığı sürdürürse Türkiye’ye karşı yani çifte standart uygularsa, hukuku çiğnerse, diğer adaylara uygulamadığı muameleyi Türkiye’ye uygularsa, efendim Türkiye’ye baskı yaparak Kıbrıs’ta, Türkiye’ye dayatmalar yaparak, baskılar yaparak Türkiye’nin önünü tıkarsa ve Türkiye’de buna sessiz kalırsa biz kendi geçmişimizi inkar etmiş oluruz. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beri bu kadar teslimiyetçi bir yaklaşımı hiç benimsemedi. Şimdi bizim yapmamız gereken şey: bir taraftan Kıbrıs’ta haklı davamızı savunacağız bir taraftan da AB’nin size haksızlık yapmasına mani olacaksınız. Türkiye kadar önemli bir ülke, stratejik konumu olan bir ülke, pek çok ülkenin her zaman talepte bulunduğu bir ülke bu kadar çaresiz değildir. Efendim biz ne yapalım onlar büyük bir ülke koskoca AB, biz Don Kişot muyuz değirmenlerle mi mücadele edeceğiz. Bu zavallılık işaretidir. Onun için yani sizden beklenen her iki konuda da hakkınızı koruyacaksınız ve elde edebileceğinizi sonuna kadar elde etmeye çalışacaksınız. Esneklik göstermeyecek misiniz? Gayet tabii Kıbrıs’ta göstereceksiniz, AB’de göstereceksiniz. Zaten diplomaside esneklik göstermeden sonuca varamazsınız. Ama esneklik göstermek başka şeydir, haksız eleştirileri sineye çekmek başka şeydir.
Soru: Sayın Öymen sizce Türkiye AB’ne giriş sürecinde bu uyum yasalarıyla üzerine düşenleri yaptı mı ve 2004’de müzakere tarihi alabilecek miyiz
Öymen: Şimdi bizce Türkiye hukuki olarak üzerine düşeni yapmıştır. AB’nin kurallarına göre Kopenhag kriterlerine göre üyelik müzakerelerine başlamak için Kopenhag kriterlerinin sadece siyasi boyutunu yerine getirmek gerekiyor, ekonomik koşulları değil. O bakımdan bizce Türkiye iktidarıyla muhalefetiyle birlikte çalışmıştır ve üzerine düşeni yapmıştır. Uygulamayı gayet tabii ki takip edeceğiz. Biz de muhalefet olarak takip ediyoruz ve hükümete sık sık sorular yöneltiyoruz Meclis’te uygulamada bir aksaklık olmaması için. Ama bizim gördüğümüz kadarıyla mesele o değil, kamuoyuna öyle bir izlenim veriliyor ki efendim biz yasal düzenlemeleri yapınca, uygulamayı da yapına bütün mesele halledilecek. Ama öyle değil. Yani biz bunu Hükümetimize de anlatmakta zaman zaman zorlanıyoruz yani esas sıkıntı Türkiye’den değil Avrupa’dan kaynaklanıyor. Çok uzun yıllardan beri Avrupa’da maalesef Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkan ve hiç de hafife alınmayacak çevreler var. Mesela AB’nin geleceğini yönlendirecek AB’nin yeni Anayasasının hazırlanmasından sorumlu Konvansiyon’un Başkanı olan eski Fransa Cumhurbaşkanı Valerie D’estaing. Demeç verdi Selanik zirvesi sırasında ben de BBC’den bizzat gözümle gördüm kulağımla dinledim. Diyor ki “ Türkiye AB’ne üye olursa bu o gün AB’nin son günü olacaktır kesinlikle Türkiye’yi üye yapmamak lazım.” Efendim Pöttering diye bir adam var Avrupa Hristiyan Demokratlarının Başkanı Pöttering “ Avrupa’daki Hristiyan Demokratların çoğunluğu Türkiye’nin AB üyeliğine karşıdır” diyor. Hollanda Dışişleri Bakanı Jaap de Hoop Scheffer Türkiye’nin dostudur, eskiden Ankara’da Büyükelçilik yaptı ve Türkiye’nin üyeliğine taraftardır şahsen bildiğim kadarıyla. Daha bir hafta önce demeç verdi Hollanda Parlamentosu Bütçe görüşmeleri sırasında diyor ki “ Türkiye kesinlikle ümit etmesin genişleme müzakerelerine başlamayı, çünkü Hollanda’da Parlamentonun çoğunluğu Türkiye’nin üyelik müzakerelerine başlamasına karşıdır “ diyor. Şimdi bunlar ortadayken biz diyoruz ki acaba hangi eksikliğimiz nedeniyle bizi istemiyorlar, acaba filanca yasayı çıkartmadığımız için mi? Kıbrıs’ı çözemediğimiz için mi? Uygulamada şurda burda sorun olduğu için mi? Şimdi esas ciddi sorun şu. AB’nin en üst makamı diyelim zirve toplantıları. Bu sene yapılan en son Brüksel Zirvesinde kabul edilen Türkiye paragrafına bakalım. Bu Türkiye paragrafına baktığınızda görüyorsunuz ki daha önceki yıllarda – biz mükayese ettik- hiç görmediğimiz eleştiriler var. Mesela diyor ki Türkiye’de adaletin tarafsızlığı konusunda işte kuşkular var bu AB standardına uydurulmalıdır diyor. Türkiye’de din özgürlüğü konusunda AB standardına uydurulması gereken eksiklikler var diyor. İnsaf edin. Yani Türkiye’de din özgürlüğü olmadığı, eksik olduğu söylenebilir mi? Hangi vicdan sahibi insan bunu söyleyebilir? Biz 500 yıl önce Yahudileri engizisyondan kurtarıp koruma altına almış bir milletiz. Biz 500 yıldan beri her din mensubuna himaye sağlamışız, hoşgörü göstermişiz filan. Şimdi böyle bir ülke din özgürlüğü eksikliği ile eleştirilebilir mi? Ama ne yazık ki görüyorum bundan önceki Karma Parlamento toplantısında bizzat Dışişleri Bakanımız diyor ki “ o bir şey değil Hristiyanların din özgürlüğü eksikliği, Türkiye’de Müslümanların din özgürlüğü yok” diyor. Şimdi siz böyle deyince partiyi kaybettiniz. Şimdi bunları niçin söylüyorum. Bazen acı gibi gelebilir. Biz yapıcı eleştiri olarak bunları söylüyoruz. Hükümete yardımcı olmak için söylüyoruz, uyarıyoruz. Bunları yapmayın diyoruz. Bunları yaparsanız Türkiye zemin kaybeder. Şimdi demin verdiğim örnekten Efendim Türkiye’de ordu hükümet ilişkilerini eleştiriyor zirve bildirisinde. Hiç alakası yokken sadece siyasi kriterlerden bahsetmesi gerekirken Türkiye’deki makro ekonomik dengelerin bozukluğunu eleştiri konusu yapıyor. Şimdi bunlar haksızlıklar. Sayın Yakış’ın dediği gibi pek çok haksızlıklar yapılıyor. Şimdi bizi şaşırtan bunlar değil. Bunlara alışmak lazım. AB’de maalesef adil, haklı, insaflı davranışlar gördüğümüz zaman şaşırıyoruz. Ama şaşırtan bizi şu. Sayın Başbakan kalkıyor bu çok olumlu bir bildiridir diyor. Biz buna şaşırıyoruz. Yani en azından yapılan yanlışlıkların yanlış olduğunu söyleme cesaretiniz olsun. Bizim sıkıntımız bu.
Soru: Evet sevgili izleyicilerimiz Ankara Gündemi Programının ikinci kısmına geldik. Gündemimiz Irak. Evet Sayın Öymen sizinle başlamak istiyorum. Irak’ta Federasyon tipi yönetim modelleri Türkiye’yi çok rahatsız ediyor. Irak’ta yönetim nasıl olmalıdır? Türkiye’nin buna katkısı nasıl olabilir? Neler söyleyeceksiniz efendim.
Öymen: Evet gerçekten Kuzey Irak’taki Kürt grupların yarattıkları fiili durumlar rahatsızlık vericidir, tedirginlik doğuracak niteliktedir. Öyle anlaşılıyor ki şimdiden bunlar Irak’ın geleceğini şekillendirilmesinde etkili olmak istiyorlar. Halbuki Irak’ın gelecekteki yapısının ne olacağı, devlet biçiminin ne olacağı Irak halkının tamamı tarafından kararlaştırılmalıdır. Onun için de bir an önce seçimler yapılmalıdır. Irak halkının iradesiyle oluşacak Parlamento ve Hükümet bu gibi konulara karar vermelidir ama bakıyoruz ki bir takım silahlı gruplar, savaş sırasında ABD’ye destek olmalarının verdikleri belki rahatlıkla diledikleri gibi yön vermeye çalışıyorlar. Bu son derece yanlıştır ve sadece Türkiye açısından değil bütün bölgenin istikrarı açısından ciddi sıkıntılar yaratır. Şimdi ABD’nin de siyaseten yaptığı bir hata var o da sudur. Geçici Yönetimi bazı silahlı etnik ve dini grupların koalisyonu şeklinde kurdular. Ne güvenlik sağlanabiliyor, ne istikrar sağlanabiliyor ne de devlete yön verilebiliyor. Şimdi doğrusu bu işin Türkiye’nin devletini nasıl kurduğu düşünülürse, Türkiye2nin kurduğu ulus devlet modelini ve halkın iradesine yönelik dayalı devlet yönetimi sistemini uygulamaya geçirmeye çalışmaktır. Doğrusu bütün demokrasiler böyledir yani etnik grupların, silahlı grupların bir koalisyonu şeklinde kurulan devlet yok. İşte Bosna Hersek’deki durum ortada, yıllar geçiyor ama bir türlü istikrar olamıyor. O bakımdan şimdi bizim önerimiz ABD’ye Türkiye’nin sağladığı başarıyı demokratikleşme yapısını mümkün olduğu ölçüde Irak’ta da uygulamaya koymaya çalışmalarıdır. Irak’da bir an önce seçimlere gitmeleridir. Güvenlik konusunda da BM’e daha fazla yetki vermeleri lazım. Bu son gelişmeler gösterdi ki daha fazla asker daha fazla istikrar ve güvenlik yaratmıyor. Bu işin bir tarafı, ikinci tarafı da şu. Kuzey Irak’daki terörist mevcudiyete karşı ABD’nin etkili tedbir almasını istiyoruz. Savaş biteli 7 aydan fazla zaman geçti bir tane terörist yakalanıp bize iade edilmedi. Bunun sebebini anlamakta güçlük çekiyoruz. Efendim ABD’nin imkanı yoktu, kendileri zor durumda, tehdite maruz durumdalar vs. Ama İran’a yönelik terörist faaliyetleri etkisiz hale getirdiler. Halkın mücahiti örgütünü silahsızlandırdılar ve bir tehdit unsuru olmaktan çıkardılar. Neden PKK’ya yapmadınız. Üstelik ABD’nin müttefiki Türkiye İran değil.
Soru: Efendim akla şöyle bir soru geliyor. 1 Mart tezkeresi kabul edilseydi, Türk ordusu da Irak’ın kuzeyinde belli bir mesafeye kadar ilerleyecekti. Bu sorun ortadan kalkar mıydı acaba?
Öymen: Kalkmayacaktı çeşitli sebeplerden. Bir kere bizzat bizim hükümetimizin de ifade ettiğine göre, 1 Mart tezkeresi kabul edilseydi bile Türk ordusu bizim sınırımızdan en çok 15-20 km’lik yerde görev yapacaktı. Bu bir. İkincisi Türk ordusunun Irak’ın başka yerlerinde görev yapmasının faydadan çok mahsur yaratacağını Amerikalılar da gördüler de 7 Ekim tezkeresinden sonra Hükümetin yetkisi olmasına rağmen aman asker göndermeyin dediler. Asker göndermedi Türk hükümeti de. Yani biz asker gönderseydik daha etkili olurduk tezi doğru değil. O bakımdan iyi ki asker göndermedik. Hiç lüzumsuz yere insanlarımızı orada çöllerde şehit edecektik. O bakımdan yani son olarak şunu söyleyeyim. Şimdi Türkiye bu konuda aktif bir politika üstlenmelidir yani Türkiye’nin etkinliği hissedilmelidir. Yani Türkiye tribünde oturarak Irak’taki gelişmelere katkı sağlayamaz. Ve Türkiye’nin devlet rejiminin ulus devlet sisteminin ki Irak’ta yok. Yani bir Irak ulusu oluşmadı henüz. Irak’ta bir Arap milletinin uzantısı Araplar var. Bunun dışında Kürtler var, Türkmenler var, Kerdaniler var, Asurlular var ama bir Irak ulus bilinci yok. Şimdi önce bir Irak ulus devleti kurmak gerekiyor. Bunun yolu da milli iradeyi ön plana çıkartmaktır. Devlet ve vatandaş arasında bir vatandaşlık bağı olmalıdır. Türkiye modeli mümkün olduğu ölçüde ve Iraklılar da arzu ettikleri ölçüde Türkiye modelinin uygulamasına taraftarız. Bu olursa demokrasi bütün bölgeye yayılır Irak üzerinden ve bundan Türkiye de kazançlı çıkar bütün ülkeler de kazançlı çıkar.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.