Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

KKTC Bayrak TV, Kıbrıs Sorunu Hakkında Mülakat
S: Sayın Öymen siz Kıbrıs’la hayli ilgili bir kişisiniz. Burada görev yaptınız, Dışişleri Bakanlığı’nda görev aldınız. Onur Öymen ve Kıbrıs’la ilgisi hakkında kısaca bize bir bilgi verebilir misiniz ?
OÖ:Aslında bütün Türk vatandaşları Kıbrıs ile ilgilidir. Kıbrıs’ı kendi,i içlerinde hissederler. Ben diplomat olmaktan önce bir Türk vatandaşı olarak Kıbrıs sorunu diğer bütün vatandaşlarımız gibi milli dava olarak her zaman hissettim bunu ifade edeyim ve diplomat olarak da Kıbrıs sorunu ile yakından ilgilendim. Kıbrıs harekatı sırasında Ankara’da Dışişleri Bakanlığında Kıbrıs’tan sorumlu şube müdürüydüm. Ondan sonra ikinci Cenevre konferansındaki heyette vardım. Harekattan hemen sonra da Aralık ayında 1974 yılında. Kıbrıs Büyükelçiliği Kıbrıs’taki Lefkoşa’daki Türkiye Büyükelçiliği müsteşarlığına tayin edildim ve 4 yıl görev yaptım Kıbrıs’ta, 1978’in sonlarına kadar. Ondan sonraki görevlerimde de Kıbrıs ile çok yakından ilgilenme durumum oldu. Bakan Özel Danışma sıfatı ile, Siyaset Planlama Dairesi Başkanı sıfatı ile, son olarak Dışişleri Bakanlığı Müsteşarı sıfatı ile Kıbrıs’la çok yakında ilgilendim ve Kıbrıs’ı tanıdıkça, Kıbrıslı soydaşlarımızı tanıdıkça bu konunun beni daha da fazla etkilediğini söyleyebilirim. Ne kadar haklı bir davanın savunucusu olduklarını, bu davayı gerçekleştirmek için ne kadar büyük bir fedakarlığa katlandıklarını görmek benim için çok ilginç bir deney oldu. Her halükarda Kıbrıs, gerek vatandaş olarak, gerek diplomat olarak benim hayatımda çok önemli bir rol oynadı. Benim kızım Kıbrıs’ta doğdu. Şimdi de dediğiniz gibi İstanbul milletvekili olarak TBMM’de görev yaparken hiç kuşkusuz Kıbrıslı Türk’lerin ve KKTC’nin haklarını ve özlemlerini önemle dile getireceğiz bunun savunuculuğu yapacağız gücümüzün yettiği oranda. Kıbrıs Türklerin davalarını hem Türkiye’de hem de diğer ülkelerin politikacıları ile görüştüğümüzde onlara anlatacağız bunu bizim için çok zevkli ve şerefli bir görev olacaktır.
S: Sayın Öymen şimdi içinde yaşayanlar galiba böyle bir ülkedeki çok fark edemezler en azından sosyal gelişmeleri yada işte çevre ile ilgili gelişmeleri çok fark edemezler . bu açıdan o 1978’lerdeki Kıbrıs ile ki o Kıbrıs Türk Federe devleti idi onunla, ondan sonra geldiğiniz ve şimdi gördünüz 19ncu Cumhuriyetimizin kuruluş yıldönümünü de gördünüz Kıbrıs’ı bir kıyaslar mısınız, insanların sosyal yaşamı bakımından.
OÖ: Evet bunu memnuniyetle yapmaya çalışayım. Şimdi harekattan hemen sonraki koşullarda Kıbrıslı Türk’lerin gerçekten çok zor şartlar içinde yaşadıklarını biliyoruz. Bunu gördük yaşadık. Ben Lefkoşa’ya ilk geldiğimde 1974 yılın Aralığında Lefkoşa’ya ilk geldiğimde Saray Otele yerleştim telefon ettim resepsiyona, Ankara ile görüşebilir miyim, dedim. Hayır dediler irtibatımız yok. Peki Girne ile görüşebilir miyim? Girne’ye de bağlantımız yok. Peki Lefkoşa’nın içinde Büyükelçilik ile görüşeyim dedim. Orayla da görüşemezsiniz. Peki neresi ile görüşebilirim dedim, sadece resepsiyon ile görüşebilirsiniz dediler. Ondan sonra kısa bir süre Kuzey Kıbrıs bütün dünya ile otomatik telefon bağlantısına kavuştu. O zaman havaalanımız yoktu. Havaalanı rekor denecek kadar kısa zamanda tamamladık 9 aylık bir süre içinde hatırladığım kadar ile Ercan Havaalanı’nı hizmete soktuk.
S: Önceleri Pınarbaşı idi.
OÖ: Ama oralara sivil uçak inemiyordu. Ercan havaalanına sivil uçaklar iniyordu. Ve o zaman ilk gelen uçaktan 3 tane yolcu çıkmıştı topu topu. Bundan kısa bir süre sonra uçaklarda yer bulunmamaya başladı. Bugün bilmiyorum. Haftada yanılmıyorsam 11-12 belki daha çok uçak var. Girne limanı yoktu, şimdi Girne’de liman var. Hızlı gemiler çalışmaya başladı. Yollar yoktu, doğu ile batı arasında Kıbrıs’ın kuzey kesimde irtibat yoktu. Su Rum kesiminden geçerek geliyordu. Elektrikte Rum kesimine bağımlıydık. Şimdi bütün bunlar aşıldı ve bugün KKTC ulaştığı aşama her türlü övgünün üstündedir. Bugün yine gezdim ve Kuzey Kıbrıs’ın son gelişime nazaran ne kadar büyük gelişme kaydettiğini gördüm. Bir tane gecekondu görmedim, gözüme çarpmadı. Yapılan yeni binalar yeni yollar. Halkın refah seviyesinde gözle görülür bir ilerleme hemen dikkati çekiyor. Efendim Rum kesimi ile kıyaslıyorlar onlar daha ileri imiş biz daha geriymişiz filan. Şu unutulmasın ki biz bütün yaptıklarımızı uluslararası ambargo altında yaptık. Dış baskılar altında yaptık. Ticari ambargolar, ekonomik ambargolar, ulaşım ambargosu, turizm ambargosu, kültür ambargosu, spor ambargosu bütün bu koşullar altında bizi bunu gerçekleştirdik. Bunun Türkçe’deki adı bir mucizedir. Güney bütün dış yardımları aldı. Hiçbir baskıya hiçbir engellemeye hiçbir kısıtlamaya maruz kalmadı ve güneyin ulaştığı düzeyi değerlendirirken de bunu dikkate almak lazım. Yani güneyliler daha çalışkan olduğu için değil daha becerikli olduğu için değil ama daha çok olanaktan yararlandırdıkları için. Kıbrıslı Türkler inanılmaz bir şekilde cezalandırılmak istendi ve ambargolarla hâla da öyledir durum. 25 yılı aşkın zamandan beri 30 yıla yakın zamandan beri kuzey Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarımız uluslararası toplum tarafından ambargolarla cezalandırılıyor. Bu neyin cezasıdır? Bu cezayı hak etmek için Kıbrıslı Türk’ler ne yapmışlardır? Hangi suçu işlemişlerdir? Varlıklarını korumak için, özgürlükleri için savaşmaktan başka bunun için canlarını vermekten fedakarlıkta bulunmaktan başka hangi suçu işlemişlerdir ki bu cezaya layık görülmüşlerdir? Türkiye Kuzey Kıbrıs’ta yaşayan soydaşlarını bir katliamdan kurtarmakla yanlış bir iş mi yapmıştır? Bu görevi değil miydi? Bu antlaşmalardan doğan hakkı değil miydi, bunun için mi Türkiye’yi cezalandırıyorsunuz? Uluslararası toplumun Kuzey Kıbrıs’a karşı davranışı uzun yıllardan beri büyük bir haksızlık olmuştur. Ben dünyanın başka b’r ülkesinde bu kadar uzun süre ambargolarla cezalandırılan başka bir demokratik toplum hatırlamıyorum. Dünya tarihinde bunun örneğini hatırlamıyorum.
S: Peki neden efendim. Bir de böyle siyasi olarak nerden nereye geldik.
OÖ: Siyasi olarak o zaman Otonom Kıbrıs Türk Devletinden sonra Kıbrıs Türk Federe Devleti Kuruldu. Ondan sonra KKTC kuruldu, şimdi Kıbrıslı Türk’lerin en önemli aşamalarından en önemli başarılarından biri demokratik bir toplum düzeyine kavuşmuş olmasıdır. Demokrasi yolunda attıkları çok büyük adımlardır. Zaman zaman Kuzey Kıbrıs’ta karşılaştığımız eleştirilerden hiç gocunmayalım. Basında, parlamentoda sivil toplum örgütlerinde zaman zaman eleştiriler olması doğaldır, demokrasilerin doğası icabıdır bu. Bütün insanların aynı şekilde konuştukları düşündükleri rejimlere demokrasi demiyorlar. O bakımdan Kuzey Kıbrıs’ta bu düşünce farklı çeşitliliği Kıbrıs’ın bir zenginliğidir. Kuzey Kıbrıs’ın bir zenginliğidir. Bir kusuru ve eksikliği değildir. Bütün bu bölgede demokrasi ile idare edilen kaç tane devlet var? Bir Türkiye var. Bir İsrail, Güney Kıbrıs’ı sayarsınız Güney Kıbrıs var bir de Kuzey Kıbrıs. Başka yok. O bakımdan bütün dünya bunun değerini bilmelidir. Kuzey Kıbrıs’taki Türk’lerin bir demokratik toplum kurmalarının ne kadar büyük bir değer taşıdığını dünya anlamalıdır. Dünyanın en uzak köşelerine demokrasi getirmek isteyenler burada bu bölgede Doğu Akdeniz’de bir demokratik toplumun varlığının dünya demokrasisi için ne kadar büyük bir değer olduğunu anlamalıdırlar ve bu topluma haksızlık yapmaktan kaçınmalıdırlar. Baskı yapmaktan kaçınmalıdırlar.
S: Sayın Öymen işte o neden haksızlık yapılıyor. Siz işte efendim yıllardır diplomasi olayının içerisinde olan bir kişisiniz. Yani bir diplomat olarak bize bunu değerlendirir misiniz? Bunları uluslararası çıkarlar, etkiler bunlar mı?
OÖ: Ben size bunu açıkça söyleyeyim. Şimdi belki okumuşunuzdur bu konuda bir iki ay önce yayınladığım silahsız savaş adlı bir kitabım var. Onunca uzunca bir bölümü de Kıbrıs ile ilgilidir. Ayrıca uluslararası ilişkilerin özelliklerini de orda anlatıyorum. Şimdi orda da belirttiğim gibi uluslararası ilişkileri düzenleyen çıkar ilişkileridir. Çıkar çatışmalarıdır. Bir konuda devletler şu veya bu şekilde hareket ediyorlarsa bu illa her zaman tarafsız ve yapıcı bir davranış içinde olduklarını göstermez. Menfaatleri o şekilde davranmayı gerektirdiği için öyle davranıyorlar. Bunun içinde kimseyi kınamamak lazım. Uluslararası ilişkilerin tabiatı bu. Biz bazen yabancıların şu veya bu şekilde davranmasına üzülüyoruz, çifte standart diyoruz, gocunuyoruz fakat şunu unutmayalım ki, her devlet her şeyden önce kendi çıkarını düşünür. İşin doğasında bu var. O devletlerin çıkarı böyle davranmalarını gerektiriyor. Yoksa onları böyle tarafsız adil, hakimler gibi görürsek kendimizi suçlarız sonunda. Yani bize böyle davrandıklarına göre demek ki, suç bizde deriz. Böyle düşünenler çıkabilir. Türkiye’de de zaman zaman çıkıyor. Hep biz haksızız hep yabancılar haklıdır diye düşünenler Türkiye’de zaman zaman çıkıyor. Ama uluslararası ilişkiler hakkında biraz bilgi sahibi olanlar gerçeğin böyle olmadığını bilirler.
S: Peki üstesinden gelmenin yolu nedir bunun?
OÖ: Üstesinden gelmek için önce sizin de kendi çıkarlarınızı koruma, savunma gücüne ve iradesine sahip olmanız lazım. Bunun için de cesaretli ve kararlı bir dış politika sürdürmek lazım. O bakımdan ben sayın Denktaş’ı KKTC liderliğini kutluyorum. Bunlar çok uzun yıllardan beri çok kararlı çok cesaretli bir politika izlemişlerdir ve Kıbrıs Türk’lerinin çıkarlarını en zor şartlar altında büyük bir güçle dirayetle savunmuşlardır ve de Türk milleti de daima onların yanında arkasında olmuştur. Şimdi yapılması gereken haksızlıkları, yanlışlıkları cesaretle çekinmeden herhangi bir ezikliğe kapılmadan dünyaya ifade etmektedir aynen Sayın Denktaş’ın yaptığı gibi. Bize yapılan haksızlıkları dünyaya anlatmalıyız. Türkiye büyük bir devlettir. Türkiye güçlü bir devlettir. Türkiye mutlaka herkes tarafından bütün ülkeler tarafından dikkate alınması gereken bir devlettir. Türkiye ağırlığı olan bir devlettir. Bütün mesele bu ağırlığını Türkiye’nin hissettirmesidir ve biz bunu yapmaya gayret ediyoruz ve ben de önümüzdeki dönemdeki görevim sırasında bu alanda çalışmaya devam edeceğim. Türkiye’nin gerek Kıbrıs konusunda gerek Avrupa Birliği konusunda gerek başka konularda mutlaka ağırlığı hissedilmelidir. Mutlaka sözü dinlenmelidir. Türkiye sıradan bir devlet değildir. Türkiye ikinci sınıf bir devlet değildir. Türkiye başkalarının baskısı ile politika yapacak devlet değildir. Bunu herkesin çok iyi bilmesi lazım. Biz Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana dış baskılar altında politika yapmadık bundan sonra da yapacak değiliz.
S: Şimdi nasıl politika yapılır. Bu son günlerde çok tartışılan konulardan biri efendim. Kıbrıs konusu. Devlet politikasıdır denildi ve devamlılık esastır devlet politikasında tezi ortaya konuldu. Bir de tabii ki milli politikalar diye bir kavram söz konusu. Bunlar hakikaten politikada yeri olan başkalarının da üzerinde durduğu noktalar mı yoksa sadece biz Türk milleti olarak böyle bir şeyleri ortaya atıp da kendimiz mi inanıyoruz ?
OÖ: Şimdi çok güzel bir soru sordunuz. Bu aslında Türkiye için de geçerlidir diğer ülkeler için de geçerlidir. Demin söylediğimiz gibi devletlerin dış politikaları ulusal çıkarlarına dayalıdır. Demokratik ülkelerde seçimler sonucunda iktidarlar değişir ama o ülkelerin ulusal çıkarları değişmez. Onun için süreklilik vardır dış politikada. Devlet politikası dediğimiz budur. İktidarların değişmesi ile özellikle böyle milli davalarda ülkenin temel çıkarları stratejik çıkarlarını stratejik menfaatlerini ilgilendiren konularda politika değişmez. Bakın İngiltere’de geçtiğimiz 25-30 yıl içinde kaç defa hükümet değişti ama İngiltere’nin Kıbrıs politikasında en küçük bir değişiklik olmadı. İngiltere bundan 30 sene önce ne diyorsa bugün de onu diyor. Yunanistan’ın hiçbir değişiklik olmadı. Yani temel yaklaşımlarda hiçbir değişiklik olmadı. İspanya ile İngiltere arasında Cebelitarık ihtilafı 300 yıldan beri devam ediyor. Taraflar temel politikalarını. Temel çizgilerini koruyorlar. Herkes uzlaşmayı istiyor. Herkes uzlaşma arıyor. Herkes esneklik göstermek ister ama temel çıkarları korumak kaydıyla. O bakımdan ben Türkiye’deki bu defaki iktidar değişikliğinin de Türkiye’nin temel politikalarında değişikliğe yol açacağını tahmin etmiyorum çünkü Türkiye’nin çıkarları değişmiş değildir. Yani bu temel çıkarlar üzerine kurulmuş bulunan ulusal politikalar önümüzdeki dönemde de inanıyorum ki devam edecektir. burada iktidar ile muhalefet arasında da fark gözetmemek lazım. Milli politikalar hem iktidar partileri hem muhalefet partileri tarafından savunulmuştur. Kıbrıs bizim milli davamızdır. Bütün parlamentoda görev yapan bütün arkadaşlarımızın bu milli davaya ayni hassasiyetle ile ayni duyarlılık ile sahip çıkacaklarına inanıyorum. Yeni kurulacak hükümetin de bu duyarlılığı göstereceğini tahmin ediyorum ve biz muhalefet partisi olarak iktidarın Türkiye’nin çıkarları doğrultusunda atacağı her adımı destekleyeceğiz. Dış politikada tek bir vücut gibi hareket edeceğiz. Türkiye’nin çıkarları çünkü bunu gerektirmektedir. Ümit etmiyorum ki, tahmin etmiyorum ki, iktidar Türkiye’nin temel çıkarlarından geri adım atmaya teşebbüs etsin şu veya bu nedenlerle bunu yapacaklarını tahmin etmiyorum. Çünkü hiçbir Türk hükümetinin hiçbir Cumhuriyet hükümetinin Türkiye’nin temel çıkarlarından taviz vereceğini tahmin etmek istemiyorum.
S: Şimdi tabi ki burada bir başka soruyu daha sormam gerekir. Siz dışişleri bürokrasisini çok iyi bilen birisisiniz. Aslında orda pişer değil mi efendim Türk dış politikasının ana taşları, ana unsurları orda o işin profesyoneli insanlar tarafından getirilir değil mi yani burada siyaset ne kadar etkendir. Oraya çıkacak görüşler ne kadar etkendir, işte çünkü bir de bu deniliyor. Siyaset kurumu gelir politikayı tamamen farklı bir noktaya da getirebilir.
OÖ: Evet şimdi şunu söyleyeyim Türkiye’de olsun başka ülkelerde olsun diplomasinin görevi uluslararası ilişkilerde bütün seçenekleri düşünmektir. Bütün olasılıkları dikkate almaktadır. Muhtemel çözüm önerilerini hükümete sunmaktır ama karar siyasidir. Bütün ülkelerde karar siyasidir. Diplomatların son kararı veren insanlar olduğunu düşünmemek lazım. Türk diplomasisi dünyanın en iyi diplomasilerinden biridir. Bunu yabancılar her vesile ile söylerler. Ben kendi yaptığım görev sırasında benimle çalışan arkadaşlarımın katıldıkları uluslararası toplantılarda hiçbir ülkenin diplomatlarının gerisinde kalmadıklarını büyük bir mutlulukla şahit oldum. En son görev yaptığım NATO’da biliyorsunuz 19 ülke var üye olarak Türk diplomatları orda hiçbir ülkenin diplomatının gerisinde değiller. Hemen hemen hepsi ilerisindedirler. Türk diplomasisinin böyle bir özelliği var çok uzun gelenekleri var ve bizim bir tek mihenk taşımız vardır diplomaside o da Türkiye’nin çıkarlarıdır. Türk diplomasisi başka hiçbir unsuru dikkate almaz hiçbir iç politikası mülazası ile hareket etmez. Hiçbir başka çıkar, menfaat vesaire peşinde olmaz. Daima Türkiye’nin temel çıkarları neyse bunu savunmaya çalışır. Ama son karar politiktir. Son karar politikacılara aittir. Politikacılar da hemen hemen istisnasız bir şekilde Türkiye’nin çıkarları neyi gerektiriyorsa o çizgiyi savunmaya çalışır. Bu seçenekler arasından karar verirler ve karar verirken de sürekliliğe dikkat ederler. Kendilerinden önce izlenen politikaları bir tarafa bırakarak her şeyi yeniden başlamazlar aynen diğer ciddi ülkelerin yaptığı gibi.
S: Şimdi efendim burada başka bir noktaya geçmek istiyorum siz zannederim daha önce Bonn’da da büyükelçi olarak görev yaptınız değil mi efendim? Şimdi Bonn’da yani Almanya çok önemli bir karar merkezi Brüksel’de çok önemli bir karar merkezi. Ne açıdan, özellikle AB açısından son derece önemli. İşte şimdi sizin milletvekili seçildiğiniz dönem 22. dönem herhalde bu AB ilişkileri açısından da Anavatan Türkiye bakımından da bizim açımızdan da son derece önemli bir dönem olacak. Sayın Baykal, ki oda Kıbrıs konusunu çok yakınen takip eden bir lider bir politikacı, geldiği gün, milletvekili seçiminin ertesi gününde, Sayın Adalet ve Kalkınma Partisi’nin Genel Başkanı Recep Tayip Erdoğan ile buluştukları zaman hedefin AB olduğunu ortaya koydu. Böyle bir hedef uğruna yanlız Kıbrıs konusu nereye kadar gidebilir? Veya size başka türlü sormak istiyorum bunu, AB’nin politikaları ile Türkiye’nin Kıbrıs konusunda izlediği politikaların çatışma içerisinde olduğu bu güne kadar söylenebilir, bunun çözümü var mı ve varsa size göre nedir?
OÖ: şimdi bu konuyu açıkça ortaya koymak lazım. Aslında Türkiye’nin AB ilişkilerinin kendi boyutu kendi mantığı kendi dinamiği kendi geçmişi vardır. Kıbrıs meselesi ile Türkiye AB ilişkilerini birbirine karıştırmak hem Kıbrıs’a zarar verir, Kıbrıs sorununa, hem Türkiye AB ilişkilerine zarar verir hem de AB’nin kendisine zarar verir. O bakımdan bir süreden beri AB’nin bu iki konuyu birbirine karıştırma eğilimi bence son derece yanlıştır ve uluslararası politika açısından savunulması mümkün olmayan bir yaklaşımdır. Şimdi niye çünkü AB belli ilkelere göre hareket eder. Yani her ülke için başka bir ilke benimserseniz o zaman AB’nin inandırıcılığı kalmaz. AB’nin savunduğu ilkeler bütün ülkeler için geçerli olmalıdır. Diğer aday ülkeler ile Türkiye’ye eşit kriter uygulanmalıdır. Siz diğer aday ülkelere başka bir kriter Türkiye’ye başka bir kriter uygularsanız özellikle Türkiye’nin üyeliğinin önüne Kıbrıs gibi bir ön koşul koyarsanız o zaman kendi inandırıcılığınızı kaybedersiniz. AB’nin mantığı budur. Kıbrıs meselesinin çözümünü Türkiye’den beklemek uluslararsı ilişkilerin alfabesine aykırıdır. Çünkü hiçbir uluslararası mesele taraftardan sadece bir tanesinin çabası ile çözülemez. Bütün uluslararsı sorunların çözümü için o soruna taraf olan iki ülkenin veya daha çok ülkenin ortak çaba göstermesi lazımdır, bütün bu ülkelerin bütün bu tarafların ortak sorumluluğu vardır. Şimdi Yunanistan üye olacağı zaman AB Yunanistan’a Kıbrıs meselesini çözün de öyle gelin demiş midir? Bugün Güney Kıbrıs Rum yönetimi uluslararsı anlaşmaları ihlal ederek, Londra ve Zürich anlaşmalarına aykırı olarak, AB’ye müracaat ettiğinde AB bu sizin yaptığınız müracaat bu antlaşmalara aykırıdır demiş midir? Bugün Kıbrıs meselesi çözülmeden sizi almayız diyor mu? Demiyor. O zaman hal böyle iken Türkiye’ye Kıbrıs meselesini çözerseniz üyelik şansınız artar demek AB’nin inandırıcılığını sarsar. Bundan AB zarar görür. Şimdi Kıbrıs Devletini kuran temel antlaşmalar diyor ki Türkiye ile Yunanistan arasında bir denge gözetilmelidir. Bu denge gözetilmesi sadece lafta bırakılmamalıdır. Kıbrıs’ın Türkiye ve Yunanistan’ın aynı anda aynı zamanda üye olmadığı bir uluslararası kuruluşa Kıbrıs’ın giremeyeceğini söylüyor. Nerden biliyoruz bunu hem bu antlaşma metinlerinden bu çıkarılır hem Kıbrıs anayasasından çıkıyor hem bu antlaşmaların zabıtlarından çıkıyor. Bu anlaşmalar hazırlanırken yapılan müzakerelerin zabıtları var elimizde ve oradan açıkça bu anlaşılıyor. Ayrıca bu konuda uluslararası uzmanların raporları var, Prof. Mendelson, Prof. Henze’nin raporlardan çıkıyor. Şimdi Türk tarafı bunu dile getirdiği zaman AB hayır diyor biz bu görüşte değiliz, başka hukukçular bunu başka türlü yorumluyor, biz sizin görüşünüzü benimsemiyoruz. Bu hukuki bir yaklaşım değil.Bunu tartışırız, hukukçuları bir araya getiririz gerekirse hangi görüşün doğru olduğuna bakarız. Ama sizin görüşünüzü biz tanımıyoruz başka tarafın görüşünü tanıyoruz, niçin çünkü o daha çok işimize geliyor. Bu AB’ne yakışan bir davranış değil. İkincisi unutulmaması gereken bir nokta var. O da şudur, eğer Güney Kıbrıs Rum yönetimi Türkiye’den önce AB’ne alınacak olursa ilerde Türkiye’nin üyeliği için Güney Kıbrıs’ın onayı gerekecek, Güney Kıbrıs’ın burada veto hakkı olacak. Ve Güney Kıbrıs Rum yönetimi Hükümeti ve Parlamentosu onaylamadıkça Türkiye AB’ne üye olamayacak. Yani Türkiye’nin üyeliğini siz Güney Kıbrıs’ın takdirine bırakacaksınız. Bunu Türkiye’nin kabul etmesi mümkün değil. Hiçbir Türk hükümeti bunu kabul edemez. Ayrıca AB şimdi bir savunma ve güvenlik boyutu kazandı. Bu çerçevede geçtiğimiz iki yıl önce Nice Zirvesinde AB bazı temel kararlar aldı bu Avrupa Ordusu ile ilgili olarak. Şimdi bu temel kararlar göre Kıbrıslı Rumlar. Türkiye’den önce üye olurlarsa AB’nin öncülüğündeki operasyonlarda Türkiye’den fazla söz hakkına sahip olacaklar. Bu Türkiye’nin kabul edebileceği bir şey değildir. Şimdi bu ve benzeri nedenlerle AB’nin Güney Kıbrıs’ı Türkiye’den önce üye yapması son derece yanlış olur ve buna karşı Türkiye’nin gerekli tepkiyi gerekli direnci mutlaka göstermesi gerekir. Bunu çok ağır bir bedeli olur.
S: ama somut olarak şimdi hala açıklıyorlar, diyorlar ki 12 Aralık Kopenhag’da bu iş biter.
OÖ: Şimdi bunu açıkladıkları doğru, bunu söyledikleri doğru fakat benim anlattığımda gerçeğin ta kendisidir. Biz inanıyoruz ki, yeni kurulacak Türk hükümeti Türkiye’nin bu konudaki ve Kıbrıs Türkleri’nin bu konudaki çıkarlarını büyük bir hassasiyet ile gözetecektir ve bunların savunmasını yapacaktır, bunun mücadelesini yapacaktır. Çünkü dış politika bir mücadele sanatıdır. Sadece güzel sözlerle şirinlik ifadeleri ile yürütülen bir meslek değildir. Eğer mücadele gücünüz yoksa mücadele azminiz yoksa dış politika yapamazsınız.
S: Şimdi efendim bir olgu daha çıktı karşımıza o da şu, aslında iki olgu, bir yıllardır işte hep bildiğimiz BM’nin çözüm çabaları, Genel Sekreterin iyi niyet misyonu, iyi niyet görevi diğer yandan işte bu özellikle 90 yılından sonra giderek artan AB boyutu. Bunu AB yetkilileri hep ortaya koyarken işte Kıbrıs konusunda bir katalizör rolü oynayacak, hızlandıracak çözümü diye koydular. Şimdi ise iki noktanın ayni kanala girdiğini görüyoruz, ne zaman işte bu sunulan 11 Kasım’da sunulan çözüm planı yada belge ile, Kofi Annan’ın ortaya koyduğu belge ile çok açık bir şekilde görülmektedir ki her şey 12 Aralık gününe endeksleniyor. Türkiye’nin işte tarih almasına, Kıbrıs’ın işte sözde Kıbrıs’ın tabii ki Güney Kıbrıs’ın üyeliğine endeksleniyor. Bir kere bunun çıkışını nasıl değerlendiriyorsunuz bir diplomat olarak. Böyle bir ustalıkla bu yada işin içerisinde bir puf noktası mı var?
OÖ: şimdi benim görüşüme göre, toplumlar arası veya Kıbrıs Türk tarafı ile Kıbrıs Rum tarafı arasındaki müzakereler başlarken şu anlayış hakimdi, bu müzakereler Kıbrıs Türk temsilcileri ile Kıbrıs Rum temsilcileri arasında özgürce yapılacaktır. Dışardan kimse müdahale etmeyecektir. Kimse dışardan öneri getirmeyecektir, kimse dışardan bir plan sunmayacaktır. Ve bu görüşmeler bu anlayış ile sürdürüldü. Belki bazı ilerlemeler oldu bazı konularda görüş ayrılıkları oldu ama görüşmenin mekanizması buydu, mantığı buydu. Sonra birden baktık ki BM Genel Sekreteri bir plan sunuyor, bu nereden çıktı? Türk tarafı Genel Sekretere böyle bir yetki verdi mi, böyle bir plan sunması için bir talepte bulundu mu, benim bu konuda bir bilgim yok. Böyle bir planın sunulmuş olmasını ben hayret ile karşıladım çünkü müzakerelerin başlangıcındaki parametreler böyle değildi. Bu parametreler ne zaman değişti, nasıl değişti, kim değiştirdi bunları bir kere tartışmaya açmak lazım. İkincisi Genel Sekreter bu planı sunarken benim kanaatimi sorarsanız çok yanlış bir zamanlama seçti. Bu planı sunduğunda Türkiye’de meclis çalışmaya başlamamıştır, ki Türkiye’nin ve Kıbrıs Türk Toplumunun uzun vadeli menfaatlerini ilgilendiren bu konunun böyle bir planın, böyle bir önerinin mutlak TBMM’de tartışılması lazımdır.
Türk hükümeti göreve başlamamıştır. Yeni Türk hükümetinin göreve başlamadığı TBMM’de fiilen çalışmaya başlamadığı ve KKTC’nin CB’nın sağlık nedenleriyle henüz göreve fiilen başlamadığı dönemde siz bu kadar önemli bir plan sunacaksın ve çok kısa bir süre içinde de buna cevap bekleyeceksiniz. Bu uluslararası ilişkilerin teamüllerine, yerleşik usullerine tamamen aykırıdır. Ben buna benzer bir örnek dünyanın başka bir yerinde herhangi bir ülke için hiç hatırlamıyorum. Bu konu ile ilgili ülkelerden Yunanistan’da sözgelimi parlamento normal çalışma düzeni içindedir, hükümet işbaşındadır ve Kıbrıs yönetiminin başındaki zat çalışmaktadır, görevinin başındadır fakat Türk tarafında durum böyledir ve böyle bir ortamda siz sunacaksınız bu planı ve bir cevap bekleyeceksiniz, kimden bekleyeceksiniz? Kimin size bu cevabı vermesini bekliyorsunuz?. Kıbrıslı Türklerin vermesini bekliyorsanız sayın Denktaş’ın sağlığına tam kavuşması için kendisine gerekli zamanı vermek lazım, bu bir saygı gereğidir.
Türkiye’den bir görüş bekliyorsanız, Türkiye’de hükümetin kurulmasını bu meseleyi tartışacak zamana ve olanaklara sahip olmasını, TBMM’nin fiilen çalışmaya başlamasını, orda bu konunun tartışılmasını beklemek zorundasınız. Bu sıkboğaz edilerek çözülecek bir iş değildir. Zaman baskısı altında çözülecek bir mesele değildir. Eğer amaç Türk tarafını bu meseleyi enine boyuna incelemeden bütün ayrıntılarıyla, bütün boyutlarıyla değerlendirmeden bir cevap vermeğe zorlamak ise bu uluslararası ilişkilerdeki nezaket kurallarıyla bağdaşmamaktadır. Yani uluslararası ilişkilerin yazılı olmayan kuralları vardır ve kurallarından bir tanesi budur.
İkinci planın içeriği; şimdi planın 130 sayfa 150 sayfayı aştığı söyleniyor. Böyle bir planın çok iyi incelenmesi lazım. Böyle bir plan çok iyi incelenmeden her kelimesi düşünülmeden, her ifadesinin ne manaya geldiği anlaşılmadan bir tepki vermek mümkün değildir. Fakat ne görüyoruz? Planın taraflara verilmesinden bir iki saat sonra Yunanistan BB, Kıbrıs Rum toplumu Lideri basın toplantısı düzenleyerek tepkilerini açıklıyorlar. Yani normal bir insanın bu planı okuması için gerekli asgari süreden önce bu tepkiyi vermeleri son derece düşündürücüdür.
Bu planın biz bütün taraflara ayni zamanda verilmesinin doğal olduğunu düşünüyorduk. Karşı tarafın normal bir okuma süresinden önce alelacele basın toplantıları yaparak görüş ifade etmesi, ondan kısa bir süre sonra daha kapsamlı beyanlarda bulunması en hafif tabiriyle çok şaşırtıcı olmuştur.
İçeriğine gelince, şimdi planın içeriği hakkında bir görüş ifade etmek için planın tamamını okumak lazım. Bu plan henüz bizim elimize geçmedi.
Tamamı bizim elimize geçmediği için şu anda planın tamamı hakkında size görüş edemem ama basına da yansıyan veya verilen bir özeti var, geniş bir özeti var. Şimdi bu özete baktığınız zaman dikkati çeken bazı unsurlar var. Bunların başında şu geliyor, bu plan son derece profesyonel bir şekilde hazırlanmıştır, profesyonel bir dille yazılmıştır onun için bunun çok profesyonelce okunması lazım. Planın içindeki her kelimenin her cümlenin ne anlama geldiğine bakmak lazım. Planın ayni konular bazen planın değişik paragrafları, değişik bölümleri içinde yer alıyor. Bunları birlikte okumak lazım ve çok net bir şekilde bu planın ne getirdiğine ne götürdüğüne bakmak lazım. Bu plan ne kadar yakındır bizim tezlerimize, ne kadar uzaktır, bizden ne gibi fedakârlıklar isteniyor, ne veriliyor bize bunu görmemiz lazım. İkinci olarak 1960 antlaşmalarına göre bu plan nerededir? 1960 antlaşmalarının gerisinde midir ilerisinde midir? Hangi noktasında, ne kadar gerisindedir? Eğer gerisindeyse buna bakmak lazım. Fakat bütün bunlardan daha önemli bir unsur var. Oda şudur; bu plan Kıbrıs Türklerine egemenlik hakkı tanıyor mu tanımıyor mu?
S: Gördüğünüz kadarıyla nedir efendim..?
OÖ: Benim gördüğüm kadarıyla bu plan Kıbrıs Türklerine egemenlik hakkı tanımamaktadır. Egemenliğin tek olacağını ve bunun da merkezi devlete ait olacağını söylüyor. Planın özü budur. Taraflara da kendi bölgelerinde bir takım idari haklar tanıyor. Parça devletlerin içinde birtakım yetkiler tanıyor ki o yetkilere de kısıtlama getiriyor. Şimdi egemenliğin en önemli göstergelerinden biri şudur. Geçmişte biz bunu yaşadık. Bu sistem çok iyi niyetle hazırlanmış bir sistem olabilir peki bu sistem başarıyla uygulanmazsa ne olacak? İşlemezse ne olacak? 1960 anayasasıyla kurulan sistem de başlangıçta çok iyi bir sistem olarak görülüyordu fakat yürümedi. Başarısızlığa uğradı ve sonra yaşanan felaketler ortada. Peki bu sefer de başarıyla uygulanmazsa ne olacaktır. Bu component state dedikleri devletçiklerin veya devletlerin bu birlikten ayrılma hakkı var mı? Şimdi planı okuduğunuz zaman böyle bir hak yok. Bu hiçbir zaman dağılmayacak, çözülmeyecek bir devlet denilmektedir. Yani ne olursa olsun bu devletten ayrılma hakkımız yok gibi gözüküyor ama dediğim gibi planın tamamını okumadan bir yargıya varmak mümkün değil.
Sonra diyor ki, efendim İçişlerinde özgür olacaklardır. Ama başka bir paragrafında da diyor ki BM Barış Gücü yeni bir misyonla görevlendirilecektir ve bu misyonun görevlerinden biri de iç güvenliğe katkıda bulunmaktır. Türklerin böyle bir talebi oldu mu? Kıbrıs Türk tarafı gelsin de Barış Gücü bizim bölgemizde görev yapsın dedi mi? Geçmişte bunun sıkıntılarını biz çok çektik. Barış Gücünün burada güvenlik alanında görev yapması sizin devlet yetkilerinizi kısıtlar. Bu demektir ki sizin bölgenize geçecek Rumların güvenliğinin korunmasında Barış Gücüne biz görev vereceğiz. Yani onlar Barış Gücünün himayesinde burada yaşayacaklar. Düzgün Türkçe’si budur bunun. Biz buna razı mıyız? Üstelik merkezi hükümetin onayı olmadan Barış Gücünün görevine de son veremeyeceksiniz. Bu ve buna benzer hükümler sizin kendi bölgenizdeki egemenliğinizi kısıtlayıcı unsurlar içeriyor. Bütün bunlar bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo şudur. Bunları bazı örnekler olarak söylüyorum, daha farklı şeyler de söylenebilir üstelik bunları sadece planın özetine dayanarak söylüyorum.
Şimdi bütün bunlara dayanarak söylenecek şudur bu planı çok iyi incelemeden her ifadesinin ne anlama geldiği çok iyi anlaşılmadan herhangi bir tepki vermek, ilke tepkisi de olsa son derece sakıncalıdır.
S: Sayın Öymen, dönüşümlü başkanlığın sanki böyle egemenliğin ortak paylaşımı yada işte ayrı egemenlik hakkının Türk tarafına tanınması gibi değerlendirilmesi acaba mümkün olabilir mi?
OÖ: Şimdi dönüşümlü başkanlık sistemini kurulmakta olan başkanlık konseyi ile birlikte değerlendirmek lazım. Yani bu başkanların yetkileri ne olacak, kurulacak konseyin yetkileri ne olacak?. Bir insanın adanın başkanı olması o devletin yönetiminde mutlaka etkili olacağı anlamına gelmiyor. Bu bir başkanlık sistemi değil. 1960 sisteminde Kıbrıs’ın Başkan Yardımcısının mesela veto yetkisi vardı, özellikle dış politika konularında. Şimdi burada veto yetkiniz var mı? Bu yeni sistem bunu getiriyor mu? Yoksa başkanlık konseyinin karar almasını öngören mekanizma mı öngörüyor?
S: Görüldüğü kadar o mekanizma karar alacak.
OÖ: O mekanizma karar alacak. Sizin bu mekanizmayı engellemek için bazı olanaklarınız olacak fakat orada kısıtlayıcı bir unsur var. Yani bunun ayrıntılarına şu safhada girmek istemiyorum yalnız ilk bakışta 1960 sistemindeki dış politikada başkan yardımcısının sahip olduğu veto yetkisinin bu metinde öngörülmediği anlaşılıyor. Dönüşümlü başkanlık gibi başka bazı unsurlar gibi olumlu sayılabilecek işaretler de var metinde. Metnin tamamını böyle karamsar, kötümser, olumsuz bir gözlükle değerlendirmek de insaflı olmaz diyorum ama diplomatlar olarak biz her zaman işin en olumsuz yönlerini de dikkate almak zorundayız. Bazı iyimser işaretlere bakarak biz yargıya varırsak çok yanlış bir iş yapmış oluruz ve görevimizi yapmamış oluruz. Kendimi hala bir diplomat addediyorum belki bu noktada. Yani bu işe profesyonelce bakmak lazım ve sadece iyimser senaryoları değil kötümser senaryoları da düşünmek lazım.
Şimdi burada işin can alıcı tarafı şudur: Kıbrıs Türkleri çok uzun yıllar yüzyıla yakın bir sömürge idaresinden sonra bağımsızlıklarına egemenliklerine ve özgürlüklerine kavuşmuş, demokratik bir toplum kurmuşlardır. Siz dünyadaki demokratik toplumlar arasında egemenliğine ve özgürlüğüne kavuştuktan sonra kendi iradesinde bu egemenliğini feda etmiş bir toplum hatırlıyor musunuz? Dünyada bunun örneği var mı.
S: Ama burada şu deniliyor, işte zaten nasıl olsa Brüksel’e vereceğiz egemenliğimizi. Nedir bu AB dururken bu tartışmamız gibi bir şeyler söylemeye çalışılıyor.
OÖ: AB ülkelerinin bugün egemenliği yok mu? Bazı konulardaki yetkilerini AB komisyonuna devretmiş olmaları bu ülkelerin kendi yapılarında mevcut olan egemenlik haklarından vazgeçtikleri şeklinde yorumlanabilir mi? Söz konusu değil. O bakımdan bizim üzerinde çok titizlikle durmamız gereken şey egemenliğimizin özgürlüğümüzün azami ölçüde korunmasıdır.Bunu yapmadığımız takdirde gelecek kuşaklara bunun izahını veremeyiz, yapamayız. Ve bizim tarihimizde, bizim geçmişimizde Türklerin diktikleri özgürlük ve egemenlik bayrağını indirdiklerinin örneğini ben hatırlamıyorum. Dünyada da bunun örneğini hatırlamakta çok zorlanıyorum. Kıbrıs Türklerinin bugün sahip oldukları egemenlik haklarından özgürlüklerinden fedakarlıkta bulunmalarını istemek insaflı bir davranış olmayacaktır. Şimdi buna çok dikkat etmek lazım ve bu belki her şeyin özüdür. Bazen kamuoyunda görüyorum ayrıntılar üzerinde çok tartışmalar yapılıyor, fakat özü budur.
S: Esas hareket noktası budur. Duruş bu olması lazım.
OÖ: Bence budur.
S: Şimdi burada deniliyor ki efendim, işte denedik 19 yıldır Cumhuriyet ilan ettik, bu Cumhuriyet tanınmalı yani bu böyle gitmez işte belli oldu bizim önümüze engeller konuluyor, konulacaktır da. Ve dolayısı ile yani bir anlamda ümitsiz bir vaka bu olay, dolayısı ile işte devletin varlığını tartışma konusu yapabiliyor bazı çevreleri.
OÖ: Şimdi uluslararsı ilişkilerde yapılabilecek hataların en büyüğü bıkkınlığa düşmektir, sabırsızlığa düşmektir, karamsarlığa düşmektir, kötümserliğe düşmektir, bunu yaptığınız zaman alabileceğinizi de alamazsınız. En zor şartlar altında bile kendinize olan güveninizi yitirmeyeceksiniz, kendi davanıza olan inancınızı yitirmeyeceksiniz uluslararası ilişkilerin özü budur. Bu mesele bu kadar zamandır çözülmedi diye karşı taraf, Rum tarafı temel görüşlerinden geri adım atıyor mu? Temel yaklaşımlarından temel çıkarlarından geri adım atıyor mu? Yunanistan’da bir politikacı kalkıp da Kıbrıslı Rumlar esneklik göstersin de bu iş çözülsün diyor mu? Başka uluslararası ilişkilerde devletler efendim çok zaman geçti artık istediğimizi elde edemedik bari bu meseleyi taviz vererek çözelim diyorlar mı? Bu uluslararsı ilişkilerin temel ilkelerine aykırıdır. Uluslararası ilişkilerde sabırlı olacaksınız. Ve sabır göstererek iradenizi, kararlılığınızı muhafaza ederek çözüme gitmeye çalışacaksınız .
S: o zaman ancak haklarınız teslim edilir.
OÖ: yani çözüme gitmek tabii ki, önemlidir. Biz hepimiz çözüm istiyoruz, Kıbrıs’ta bir çözüm bulunmasını herkesten çok Türkiye istiyor. Türkiye’de Kıbrıs meselesine çözüm bulunmasını istemeyen insan belki de hiç yoktur, yok denecek kadar azdır.
S: Herhalde Kıbrıs Türkleri arasında da yoktur, değil mi?
OÖ: Kıbrıs Türkleri arasında da yoktur ama çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün artık bu bizim başımıza büyük bir sıkıntı teşkil etti, bize zarar veriyor gibi düşünceler çok yanlıştır. Şimdi ben anlıyorum Kıbrıs Türk yönetimi, Kıbrıs Türk liderliği bu sorunun Türkiye’nin çıkarlarına zarar vermesini istemiyor. Türkiye’nin AB çıkarlarına zarar vermemek için özen gösteriyor, belki bunun için gereğinden fazla fedakarlık gösterme ihtiyacını hissediyor. Bunu anlayışla ve saygı ile karşılamak gerekir. Ama Anavatan Yavru vatan benzetmesini düşünürsek hiçbir ana kendi çıkarı için yavrusunu feda etmez. Hiçbir ana kendi menfaatleri uğruna yavrusunun özgürlüğünden bağımsızlığından fedakarlıkta bulunmaz, onun için anavatan yavru vatanın bağımsızlığından özgürlüğünden hiçbir menfaat karşılığında vazgeçmez. Türkiye’de TBMM’de bundan farklı düşünen bir arkadaşımızın olduğuna inanmıyorum.
S: şimdi orda isterseniz şunu açabilir miyiz biraz, Adalet ve Kalkınma Partisi özellikler seçim bildirgesine Belçika modelini koyması ondan sonra da geldiği zaman Sayın Recep Tayip Erdoğan’ın Belçika modelinden söz etmesi hemen Rumları heyecanlandırdı. İşte Simitis açıklama yaptı, Vasiliu açıklama yaptı hemen kabul ederse Türkiye Belçika modelini biz uygularız ve işte bu bir çözüm olabilir gibi bir takım yaklaşımlar oldu. Şu Belçika modeli öncelikle burada şeyde de var anlaşma metninde diyelim, sözde belgede de var, orda da Belçika modelinden söz ediliyor. Bir bunu değerlendirir misiniz bize? Yani bu Belçika modeli tümü ile buraya uygulanabilir mi? Nasıl bir Belçika vardır ki buraya uygulansın? Bu pratikte mümkün olabilir mi?
OÖ: Şimdi AKP Genel Başkanının bu yönde bazı beyanları olduğunu bizde işittik gördük biraz da hayretle izledik bu beyanları fakat hemen ertesi gün o partinin başkan yardımcısı Genel Başkanlarının yanlış anlaşıldığını, esas amaçlarının Belçika modelini Kıbrıs için benimsemek olmadığını Belçika modelinden esinlenebilecek bazı unsurlar olduğunu İsviçre modelinden esinlenebilecek bazı unsurlar olduğunu söyledi. Şimdi bu gibi konuların tartışılmasında çok dikkat etmek lazım. Belçika’nın Kıbrıs’a benzemeyen pek çok tarafı vardır. Belçika modelinden burada kastedilen Belçika’nın AB ile ilişkilerinde uygulanan bazı özel düzenlemelerdir. Onların bir kısmından esinlenilebilir mi Kıbrıs için gibi bazı düşünceler ortaya atılmıştır, tartışılmıştır ama Belçika Devlet sisteminin Kıbrıs için benimsenmesi söz konusu değildir. Böyle bir şey akla aykırıdır. Ayni şekilde İsviçre Devlet sisteminin olduğu gibi Kıbrıs’a uygulanması düşünülemez. Zaten planda da bu böyle değil. Şimdi burada dikkat edilmesi gereken şudur. Bizim bir planı değerlendirirken veya Kıbrıs sorunun bugün bulunduğu aşamayı kamuoyu önünde değerlendirirken her cümlemize her kelimemize çok dikkat etmemiz gerekiyor. burada öncelikle Kıbrıs Türklerinin görüşlerini Kıbrıs Türk liderlerinin görüşlerini almadan yeni hükümetin kamuoyuna açıklamalarda bulunmasını veya başka ülkelere görüş ifade edilmesini ben eksiklik olarak görürüm. Kıbrıs Türk toplumu mutlaka görüşlerini almak ihtiyacını hissedeceklerdir, bundan eminim ve ondan sonra yabancılara, diğer ülkelere bir takım görüşler ifade edeceklerdir. İçinde bulunduğumuz aşamada bundan daha fazlasını söylemek istemiyorum.
S: Sayın Öymen bir de şunu sormak istiyorum, şimdi bir de dış politika ortaya konulurken savunma boyutu meselesi, yani biz bakıyoruz AB’ne hemen bir savunma boyutu oluşturmaya çalıştılar. Şimdi savunma boyutu ve ekonomi boyutu yok mu? Şimdi salt Kıbrıs’tan olayı bir diplomatik olarak işte bir çözüm bulmak, masa başında bir metin yazıp, bir anlaşma yapıp, bir anayasa yapıp ortaya koymak olarak mı değerlendirmek lazım? Yoksa işte bunun tabii ki askeri boyutu da vardır, işte ekonomik boyutu da vardır, sosyal boyutu da vardır demek mi daha gerçekçi olur?
OÖ: Gayet tabii sosyal boyutları vardır, stratejik boyutu da vardır. Türkiye için stratejik boyutu son derece önemlidir. O bakımdan başta da söylediğim gibi bütün bu boyutların kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesinden önce bir görüş açıklamak çok yanlış olur. Çok dikkatli olmalıyız. Bilhassa bu gibi öneriler ile karşılaştığımız zaman bu önerilerin neyi getirip neyi götürdüğünü çok iyi bilmemiz lazım. Türkiye’nin Kıbrıs Türklerinin menfaatlerinin yani sıra Türkiye’nin stratejik menfaatleri açısından Türkiye Yunanistan dengesi açısından bu gibi öneriler ne getiriyor ne götürüyor buna bakmak lazım. Bütün bunları dikkate almadan yapılacak değerlendirmeler bence yüzeysel olur ve hatalı sonuçlar verebilir. O bakımdan zaman baskısı altında kalmadan bütün bu önerileri çok iyi bir şekilde değerlendirmek lazım. Profesyonelce yazılmış bir metni profesyonelce okumak lazım ve ona göre Türkiye’nin tepkisini hazırlamak lazım bütün bu işleri yaparken de Türkiye’nin ve Kıbrıs Türklerinin tam bir uyum içinde kararlılık içinde cesaretle sürdürmeleri lazım. Türkiye açısından da Kıbrıs Türkleri açısından da en sağlıklı yolun bu yol olduğunu düşünüyorum.
S: Efendim, son bir soru sormak istiyorum. Sanki birazcık hüzün var gerek Anavatan Türkiye’de gerekse burada işte ekonomik sıkıntılar onun üzerine gelen başka sıkıntılar krizler fakat hepimiz biliyoruz aslında Türkiye büyük bir ülke Türkiye dev bir ülke Türkiye potansiyeli çok olan bir ülke. Siz aşağı yukarı işte Avrupa’yı da bilen, diğer ülkelerin de durumunu bilen dünyadaki stratejik dengeleri de bilen birisi olarak Kıbrıs Türk halkına bu bayram gününde geleceğe yönelik nasıl bir mesaj vermek istersiniz? Böyle çok yakın geleceği Kıbrıs Türkünün, Türkiye’nin sizce nasıl olacaktır?
OÖ: Hüzün ve karamsarlık bizim lugatımızda olmaması gereken kelimelerdir. Siyasi lugatımızda olmaması gereken kelimelerdir. Biz kendimize olan güvenimizi yitirirsek cesaretimizi kararlılığımızı yitirirsek bu davayı kaybederiz. Bunu bu kadar açıklıkla söylüyorum. Biz Cumhuriyetin kuruluşunda, Kurtuluş Savaşı’nda, daha sonra yeni Devletimizin kuruluşunda en güç şartlar altında umudumuzu kaybetmedik, kendimize olan güvenimizi kaybetmedik, o sayede Atatürk’ün önderliğinde dünyanın en çağdaş devletlerinden birini kurduk. Eğer biz o koşullar içinde umudumuzu kaybetseydik bugün bağımsız bir devlet olarak varlığımızı sürdüremeyecektik. Kıbrıs Türklerine çok değerli dostlarıma, arkadaşlarıma eğer bir dostane öneride bulunabilirsem o da şu olacaktır, kesinlikle kendinize güveninizi kaybetmeyin, en kötü şartlarda bile karamsarlığa kapılmayın. Bugün ulaştığınız aşama demin de söylediğim gibi pek çok halkın dünyada özlemini çektiği bir durumdur. Kapı komşumuzda savaş rüzgarları esiyor, iç çatışmalar çıkıyor. Biz böyle bir ortam içinde, böyle bir çevre içinde Kuzey Kıbrıs’ta barış içinde yaşayabiliyoruz. Özgürlük içinde yaşayabiliyoruz, demokrasi içinde yaşayabiliyoruz ve ekonomik açıdan azımsanmayacak gelişmeler kaydettik. Bazı ekonomik sıkıntılar olduğunu biliyorum ama bu buradaki iş adamlarımızı karamsarlığa yöneltmemeli, bunu sebeplerini de biliyoruz. Bunu çözecek gücümüz var, bunu çözecek olanaklarımız var. Eğer bu olanakları şimdiye kadar yeterince harekete geçiremediysek bu bizim eksikliğimiz. Ama bunu yapacak bir irademiz var Türkiye’de. Yeni Meclisin, yeni hükümetin Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik kalkınmasına öncelik vereceğini ümit ediyorum. Ve böylelikle buradaki ekonomik sıkıntıları aşmak mümkün olacaktır. Kuzey Kıbrıs’ın ekonomik sıkıntılarını aşmak Türkiye için zor değildir. Bu gibi sıkıntılara bakarak gemileri yakmak karamsarlığa kapılmak ilerisi için umudunu kaybetmek Kıbrıs Türklerine yakışmayan bir durum olur. Bizim Kuzey Kıbrıs’taki arkadaşlarımız mücahit olarak hayatlarını tehlikeye atmışlardır bugünkü duruma ulaşmak için. Bu özgürlüğe bu bağımsızlığa bu egemenliğe ve bu ekonomik düzeye ulaştıktan sonra karamsarlığa kapılmaları son derece yazık olur. Benim bir tek önerim olabilirse o da budur. Kendimize güvenelim. Biz çok şey başardık. Çok daha fazlasını başarabiliriz hiçbir koşu altında umutsuzluğa kapılmayalım.
S: Türkiye’nin durumu efendim yani AB yolundaki ilerleyişi bu yada diğer işte kendi sorunlarını aşması bakımından neler söylemek istersiniz?
OÖ: Türkiye’nin sorunlarını aşması aslında zor değildir. Türkiye büyük bir devlettir. Türkiye güçlü bir devlettir. Türkiye bazı sıkıntılar ile karşılaşmıştır, bazı ekonomik krizlerle karşılaşmıştır. Bunların bir bölümü kendi içimizdeki nedenlerden kaynaklanmaktadır, bir bölümü dış kaynaklıdır. Örneğin Körfez Savaşının Türkiye’ye maliyeti 40 milyar dolardır. O günün parasıyla bu şimdiye kadar daha da artmıştır. Bunun dışında terörle mücadele diğer başka dış unsurlar da Türkiye’nin ekonomik sıkıntılar çekmesine sebep olmuştur ama Türkiye bütün bu sıkıntıların altından kalkacak güce sahiptir, birikime sahiptir. Krizden önceki rakamları size vereyim; Türkiye toplam gayri safi milli hasılası itibarıyla satın alma gücü partisine göre dünyanın ilk 20 ülkesi arasındadır. Avrupa’nın ilk 6 ülkesi arasındadır AB ülkeleri dahil. Bütün AB ülkeleri arasında satın alma gücü partisine göre toplam gayri safi milli hasılası Türkiye’den fazla olan sadece 5 ülke var. Kriz dönemi rakamlarını ciddiye almayın bu rakamlar iner çıkar uzun vadeli rakamlara bakmak lazım.
S: Türkiye ayni güce gelebilir mi yine?
OÖ: Türkiye kolaylıkla gelebilir. Şimdi o bakımdan Türkiye’yi hiç kimse böyle ikinci sınıf, ihmâl edilebilir, zayıf, zavallı bir ülke gibi görmesin. Türkiye büyük ve güçlü bir ülkedir. Türk Silahlı Kuvvetlerinin gücü dünyada yedinci sıradadır. NATO’nun ikinci gücü Türkiye’dir. Türkiye böyle bir devlet bunun başka ayrıntılarını anlatmıyorum ama herkes bilsin ki, Türkiye böyle her dış baskı altında taviz verebilecek güçsüz zavallı bir ülke değildir, hiçbir zaman olmamıştır ve olmayacaktır ilerde. Karşılaşılan bazı geçici sıkıntıları kendi boyutlarının dışında görmemek lazımdır. Türkiye hem kendi sorunlarını aşacak durumdadır hem de KKTC’nin hak ettiği desteği her zaman her koşulda sağlayacak durumdadır.
S: Evet. Sayın Öymen çok teşekkür ederim Cumhuriyet Bayramımıza katıldınız ve stüdyolarımıza konuk oldunuz inşallah sizi sık sık burada görürüz inşallah bu fikirlerinizden, değerlendirmelerinizden önümüzdeki dönemde yararlanırız efendim. Bir kez daha size teşekkür ediyorum.
OÖ: Ben teşekkür ederim.
Bu belge Görsel Basın arşivinde bulunmaktadır.