TBMM Genel Kurulu, Dışişleri Bakanlığı Bütçesi

CHP GENEL BAŞKAN YARDIMCISI ONUR ÖYMEN’İN 21 ARALIK 2006 TARİHİNDE TBMM GENEL KURULUNDA DIŞİŞLERİ BAKANLIĞI BÜTÇESİ HAKKINDA YAPTIĞI KONUŞMA

Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Dışişleri Bakanlığı bütçesi hakkında Cumhuriyet Halk Partisinin görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum. Yüce heyetinizi saygılarla selamlıyorum.

Değerli arkadaşlar, 11 Aralık tarihinde Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları Konseyinin aldığı karar, maalesef, Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerine ağır bir darbe indirmiştir. Üyelik müzakereleri sürecinde sekiz başlığın görüşülmesi resmen dondurulmuş geri kalan tüm maddelerde de daha geçici sonuçlanma aşamasına gelmeden önce, Türkiye’nin, Kıbrıs konusunda Avrupa Birliğinin beklediği tavizleri vermesi şart koşulmuştur. Ayrıca, 21 Eylül 2005 tarihli Karşı Deklarasyona da atıfta bulunarak Türkiye’nin Güney Kıbrıs’ı Kıbrıs devleti olarak tanıması talep edilmiştir. 2007, 2008 ve 2009 yıllarında verilecek komisyon raporlarının değerlendirilerek Türkiye’nin bu konularda taviz verip vermediğinin tespit edileceği ifade edilmiş, yani önümüze bir de takvim konulmuştur.

Değerli arkadaşlarım, bu kararın anlamı şudur: Hiç kendimizi aldatmayalım. Türkiye ya Kıbrıs’ı feda edecektir veya Avrupa Birliğini feda edecektir. Türkiye’nin üyelik süreci Kıbrıs konusunda vermemiz beklenen tavizlere sıkı sıkı bağlanmıştır. Türkiye Kıbrıs’ta Avrupa Birliğinin beklediği tavizleri vermedikçe hiçbir konuda üyelik sürecimizi neticeye götürecek bir adım atmayacaklarını açıkça ifade etmişlerdir.

Bu noktaya nasıl geldik? Daha önce de açıklamıştık. Maalesef, Hükûmetin başından beri Kıbrıs konusunda izlediği tavizci tutum bu hazin durumun ortaya çıkmasına yol açmıştır. Genel Başkanımızın, hatırlayacaksınız, 17 Aralık 2004 tarihinde yaptığı uyarıya rağmen, maalesef, Hükûmet, Ek Protokolü Kıbrıs’a da teşmil edecek şekilde onaylamayı yazılı olarak taahhüt etmiştir. Sayın Dışişleri Bakanımız da, 29 Temmuz 2005 tarihinde bu ek protokolü onaylamıştır, imzalamıştır daha doğrusu. O tarihten beri Avrupa Birliği bize diyor ki: “İşte söz verdiniz, taahhütte bulundunuz. Hadi gelin, bunu uygulayın. Yoksa, size, şu şu kısıtlamaları, engellemeleri getiririz.”

Değerli arkadaşlarım, o tarihte Dışişleri Bakanımız bir deklarasyon yayınladı: “Bizim Kıbrıs politikamız değişmedi.” diyor. O zaman biz uyardık, dedik ki: “Böyle bir deklarasyonun hukuken hiçbir bağlayıcılığı yoktur.” Nitekim, Avrupa Birliği de yaptığı açıklamada bu deklarasyonun hiçbir geçerliliği olmadığını söyledi, hiç kimseyi bağlamayacağını söyledi. Bir rezerv koymayı düşünemedik, düşündüyse de yapamadı Hükümet. Eğer bir rezerv koysaydı, bunun hukuki bağlayıcılığı olabilirdi. Ama, bir rezerv bile koymamıştır, koyamamıştır.

Şimdi, diyoruz ki, Avrupa Birliğinin bu tavrına karşı söyleyebildiğimiz tek şey, Hükümetin söyleyebildiği tek şey şudur: “Sizin de yerine getirmediğiniz bir sözünüz var, o sözünüzü yerine getirirseniz, limanlarımızı, hava alanlarımızı Rumlara açarız.” Gerçekten, Avrupa Birliğinin yerine getirmediği bir taahhüt var. 26 Nisan 2004 tarihinde, Kofi Annan önerisiyle ilgili, planıyla ilgili referandumlar sonuçlandıktan sonra, Avrupa Birliği Konseyi, Kuzey Kıbrıs’a yönelik ambargoların kaldırılmasını kararlaştırdı ve Komisyona da bunun için görev verdi. Bundan birkaç gün sonra üye olan Rumlar buna uymak zorundaydılar, ama, uymadılar ve çeşitli entrikalarla bu kararın uygulanmasını bugüne kadar engellediler. Şimdi, siz bu kararı uygulatmak için ne yaptınız? Avrupa Birliğinin aldığı bu kararı uygulatmak için ne yaptınız? Maalesef, tek bir şey yaptınız, onu da yanlış yaptınız. Avrupa Birliği bu kararı alırken, Türkiye’ye bir koşul koymuyor. Yani “Türkiye şu şu koşulları yerine getirirse, ambargoları kaldırırım” demiyor. Siz kendi kendinizi bağladınız. Dediniz ki: “Siz kendi kararınızı uygularsanız, biz de hava alanlarını ve limanlarını açacağız.” Sizden böyle bir şey isteyen var mı? Yani, o kararda sizden böyle bir talepte bulunan var mı? Yok. Siz, kendi kendinize taviz veriyorsunuz. Üstelik bu kararı, bu tavizi verme yetkiniz var mı? Meclisten bunun için bir yetki aldınız mı? İmzaladığınız 29 Temmuz tarihli ek protokolü onay için Meclise getirdiniz mi? Meclisten onay aldınız mı? Meclisten onay almadan bu taahhütte nasıl bulunuyorsunuz? Meclisin yetkisini ne cesaretle kullanıyorsunuz?

Değerli arkadaşlarım, gerçekten hayret verici bir durumdur karşılaştığımız durum. Ne yazık ki, Hükûmet, Türkiye’yi adım adım Kıbrıs Devletini tanıma yoluna doğru sürüklüyor. Bakınız, 28 Eylül 2006 tarihli Resmî Gazetede yayınlanan 2006/10895 sayılı kararda Güney Kıbrıs’tan “Kıbrıs” olarak bahsediyorsunuz. Hangi Türk hükûmeti şimdiye kadar Güney Kıbrıs Rum yönetiminden “Kıbrıs” diye bahsetti. “Kıbrıs” demek bütün Kıbrıs Adasına şamil bir hükûmet demek. Siz, Güney Kıbrıs Rum yönetimini bütün Kıbrıs’ın hükûmeti olarak mı tanıyorsunuz? Tanımıyorsanız, niçin “Kıbrıs” diye bahsediyorsunuz metninizde bundan? İşte, bunlar, adım adım Türkiye’yi tanımaya götüren hususlardır.

Şimdi, değerli arkadaşlarım, Dışişleri Bakanımız ve diğer yetkililerimiz ne diyorlar? “Kıbrıs meselesi çözülmeden Kıbrıs’ı tanımayız” diyorlar. Güzel, biz de aynı şeyi söylüyoruz. Ama, bakın, Dışişleri Bakanı ne diyor 9 Aralık 2004 tarihinde: “Çözüm olmadan Rum yönetimini tanımak söz konusu olmaz.” Belli ki, dili sürçmüş. Yani, kastettiği Rum yönetimini tanımak değil, Kıbrıs meselesi çözülürse, Rum yönetimi olmayacak. Bir Türk-Rum ortak yönetimi olacak. Onu tanımaktan bahsediyor. Bunu anlıyoruz. Yani, her insanın dili sürçebilir. Bunu anlayışla karşılıyoruz. Ama, Sayın Başbakanın konuşmasına baktığımız zaman, başka bir şey görüyoruz. Sayın Başbakan, 21 Haziran 2006 tarihli basında yer alan konuşmasında, Meclis grubunda yaptığı konuşmada “Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti üzerindeki izolasyonlar kaldırılmadıkça, tanıma beklemeyin” diyor. Aynen okuyorum Başbakanın söylediğini: “Siyasi tanıma noktasında, tüm izolasyonların kalkması gerçekleşmedikçe, tüm izolasyonlar kaldırılmadıkça, bu beklenmesin. Bir defa, tüm izolasyonların kalkması lazım. Kalktığı anda gereğini yaparız, verdiğimiz sözü tutarız.” Bu ne demek? İzolasyonlar kalkınca Rum yönetimi sona mı eriyor? Kimi tanıyacaksınız? izolasyonlar kalkınca Rum Yönetimi’ni mi tanıyacaksınız? İzolasyonlar kalkar kalkmaz Türk-Rum yönetimi mi kurulmuş olacak? Kime söz verdiniz, ne sözü verdiniz, bilmiyoruz. Siz biliyor musunuz bilmiyorum. Sayın Başbakanın bu konuda verdiği sözden sizin haberiniz var mı bilmiyoruz, ama, bizim haberimiz yok ve bu, gerçekten son derece endişe verici bir yaklaşımdır. Yani, bunun manası şu: Siz bu izolasyonları kaldırın, bizden ne isterseniz isteyin, Rumları tanımak dahil, tanırız. Bunu belki kastetmemiştir, ama, söylediği söz bu. Yani, Başbakanların, Dışişleri Bakanlarının çok dikkatli konuşmaları gerekiyor. Her sözünüzü bütün dünya dikkatle değerlendiriyor, biz de dikkatle değerlendiriyoruz.

Şimdi, değerli arkadaşlar, tavizler bununla kalmıyor. Finlandiya Dönem Başkanlığı bir öneride bulunmuş Türkiye’ye. Önerinin esası şu, diyor ki: Bu ambargoların kaldırılması için siz Maraş’ı iki yıllığına Birleşmiş Milletlere verin, Magosa Limanı’nı da iki yıllığına Avrupa Birliğinin yönetimine verin.

Şimdi, bu öneriyi size çok açıkça ifade edeyim: Finlandiya Dönem Başkanından aylarca önce, bir büyük Avrupa Birliği ülkesinin diplomatları bize söyledi. Sakın dedik bunu ağzınıza almayın, ilişkilerimiz bozulur. “Siz, bir koyundan iki post çıkartmaya çalışıyorsunuz” dedik. Kendi aldığınız koşulsuz kararın uygulanması için, bizden bir taviz daha istiyorsunuz. Dükkâna gidiyorsunuz, bir mal alıyorsunuz, parasını veriyorsunuz, dükkânın kapısından çıkarken bir para daha istiyorlar. Böyle şey olur mu? Bunun manası bu. Yani, Finlandiya önerileri geldiği zaman elinizin tersiyle iteceksiniz. Siz ne yaptınız? Hemen gizli görüşmeler. Türkiye ve KKTC olarak Finlandiya ile gizli görüşmeler yapıp, acaba bu konuda bir anlaşmaya varabilir miyiz, bir uzlaşmaya varabilir miyiz. Neymiş uzlaşma? Siz, Ercan Havaalanı’ndan doğrudan ulaşıma imkân tanırsanız, biz de bu sizin önerilerinizi kabul edebiliriz, hiç değilse bir kısmını.

Değerli arkadaşlar, siz bunu söylediğiniz andan haftalarca önce, Kıbrıs Rum Cumhurbaşkanı Papadopulos açıklamış, diyor ki “Kesinlikle, biz Ercan’ı müzakere bile etmeyiz, bizim için egemenlik sorunu” diyor. Siz farkında değil misiniz bunu dediğinden? Bunu dediğini bilmiyor musunuz? Yani, Türk kesimindeki Ercan Havaalanı Rumlar için egemenlik sorunu, ama, Magosa Limanı Kıbrıslı Türkler için egemenlik sorunu değil, biz onu müzakere edebiliriz. Böyle mi, böyle mi düşünüyorsunuz? Yani, biraz, gerçekten düşündürücü bir durumdur.

Değerli arkadaşlarım, şimdi niçin böyle yapıyorsunuz? Efendim, masadan kaçan taraf biz olmayalım, efendim biz uyumlu taraf olalım, biz uzlaşır taraf olalım. İşte, sonucu gördünüz, 11 Aralıkta gördünüz. Bu alttan alma politikasının Türkiye’ye neye mal olduğunu şimdi görmediyseniz, bir daha hiç göremezsiniz. Bu politikalar iflas etmiştir.

Şimdi, bununla da yetinmiyoruz. Tam Bakanlar Toplantısından birkaç gün önce yeni bir Türk önerisi çıkarıyoruz ortaya. Bütün Avrupa allak bullak oluyor. Basında, televizyonlarda haberler, demeçler yayınlanıyor, Türkler yeni bir öneride bulundu. Neymiş bu öneri? Finlandiya Dışişleri Bakanına bakarsanız -Tuomioja’ya- açıklama yaptı. Diyor ki efendim, Türkler demiş ki: “Biz, bir havaalanımızı, bir limanımızı açarız Rumlara, ama, karşı tarafın da Ercan Havaalanı’nı ve Magosa Limanı’ndan direkt uçuşları serbest bırakmasını ümit ederiz.” Sizin verdiğiniz taviz peşin, alacağınız veresiye. Üstelik, karşı taraf bunu açmayacağını baştan söylemiş. Şimdi, yani, bunun adı diplomaside “tek taraflı taviz”dir. Bizim görüştüğümüz yabancı diplomatlar da aynen böyle anladıklarını, yani, Türkiye’nin koşulsuz bir taviz verdiğini bize söylediler.

Şimdi, bir de bakıyoruz Sayın Başbakanın yaptığı konuşmaya Mecliste, 12 Aralık günü: “Yok” diyor, “böyle bir şey söz konusu değil” diyor. Ne demiş? “Hiçbir zaman tek taraflı adım atmak gündemimizde olmadı.” Demek ki öyle olmamış, ne olmuş yani? Karşılıklı bir teklif sunmuşuz. Bu teklifte ne demişiz yani? Siz, ambargoları kaldırırsanız, biz bir limanımızı ve bir havaalanımızı açarız. Değerli arkadaşlar, bunda bir mantık var mı? Daha önce diyorsunuz ki: “Siz ambargoları kaldırırsanız, biz bütün hava alanlarımızı, bütün limanlarımızı açarız.” Şimdi diyorsunuz ki: “Siz ambargoları kaldırırsanız bir limanımızı, bir havaalanımızı açarız.” Yani, geri adım atıyorsunuz ve siz geri adım atıyorsunuz, Avrupalılar da bayram ediyor. “Çok ileri bir adımdır, tebrik ederiz, ama eksiktir” filan diyorlar. Onlar, hiç kimse anlamamış demek ki sizin ne demek istediğinizi. Öyle bir teklif sunmuşsunuz ki, hiç kimse anlamamış sizin ne dediğinizi. Yani, böyle bir çelişki olabilir mi! İşte, vardığımız nokta burası.

Değerli arkadaşlarım, Şimdi, ne yazık ki, bir millî davayı, bu gibi yanlışlarla -çok üzülerek söylüyorum- adım adım feda ediyoruz. Şimdi şu soruyu soralım kendimize: Allah göstermesin ama Kıbrıs’ı feda ettiğimizi düşünün, Kıbrıs’ı feda etsek Avrupa’nın kapısı açılacak mı? Size çok açık söylüyorum, açılmayacaktır. Niçin? Çünkü, bugün, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı çıkan devlet adamlarının, Avrupa’daki politikacıların, siyasi partilerin, hükümetlerin hiçbiri, hiçbiri, bugüne kadar, bir kere bile ”eğer, Kıbrıs meselesinde Türkiye şu tavizi verirse veya Kıbrıs meselesi çözülürse biz de politikamızı değiştiririz, Türkiye’nin üyeliğini destekleriz” dememiştir. Dedi mi, duyanınız var mı? Angela Merkel bir kere dedi mi “Kıbrıs meselesi çözülürse ben de politikamı değiştiririm”, Sarkozy bir kere dedi mi, Avusturya Başbakanı Schüssel dedi mi? Bunların hiçbiri böyle bir şey söylemedi. Yani, siz, Kıbrıs meselesini çözseniz, önünüze başka engel çıkaracaklar. Ne diyor Fransa Cumhurbaşkanı Chirac? “Bence, Türkiye Ermeni soykırımını kabul etmeden Avrupa Birliğine giremez.” diyor. Düşünebiliyor musunuz, haydi Kıbrıs’ı feda ettiniz, Ermeni soykırımı çıkacak karşınıza. Chirac bu sözü söylüyor, Sayın Başbakan ne cevap veriyor kendisine? Hiçbir cevap vermiyor. Sayın Dışişleri Bakanı ne cevap veriyor? Hiçbir cevap vermiyor. Dışişleri Bakanlığımız sadece üzüntülerini ifade ediyor.

Şimdi, değerli arkadaşlar, bakınız, işin acı gerçeğini aramızda paylaşalım. Avusturya Başbakanı, bugün Başbakan olan Schüssel, 12 Aralık günü, birkaç gün önce verdiği demeçte aynen şunu söylüyor: “Türkiye’yle yapılan müzakerelerin sonucu üyelikten başka bir şey olacaktır, hiçbir zaman tam üyelik olmayacaktır.” Schüssel’in sözü bunlar. “Avusturya iş piyasası hiçbir zaman Türk işçilerine açılmayacaktır. Müzakereler Türkiye’nin üyeliğiyle sonuçlanacak olursa, derhâl Avusturya referanduma gidecektir.” Son kamuoyu yoklamasında, Avusturya’da Türkiye’nin üyeliğini istemeyenler yüzde 80, yani “halkın oyuyla sizi reddedeceğim” diyor, yüzünüze söylüyor bunu. Siz ne yapıyorsunuz? Avusturya firmalarına milyarlarca dolarlık ihaleler veriyorsunuz, projeler veriyorsunuz, şirketler satıyorsunuz. Farkında değil misiniz? Sağ elinizin yaptığından sol elinizin haberi yok! İki işi birden yapan insan da aynı insan: Başmüzakereci, aynı zamanda Hazineden sorumlu Devlet Bakanımız. Siz, size bu kötülükleri yapanlara devletin bütün kapılarını açmışsınız. Yunanistan size bu engellemeleri yapıyor, Yunan bankalarına bankalarınızı satıyorsunuz. Sonra da, BDDK üyeleri kalkıyorlar, kalemlerini kırıyorlar. Manzaraya bakın… Sedat Simavi’nin mesajını yanlış anlamışlar, Sedat Simavi “taviz verin de, sonra kaleminizi kırın” demiyor gazetecilere, “taviz vermemek için kırın” diyor. Kaleminizi kıracaksanız, imzalamadan kıracaksınız. Siz, hem atıyorsunuz imzayı hem sonra kaleminizi kırıyorsunuz. Geçmiş olsun!.. Atı alan da Üsküdar’ı geçmiş oluyor.

Değerli arkadaşlarım, siz, bütün bunları niçin yapıyorsunuz, Kıbrıs’ta bu kadar tavizi niçin veriyorsunuz? Eğer, sizin amacınız şuysa, yani “biz, bu tavizleri verirsek durum düzelir” diyorsanız yanılıyorsunuz. Birçok insan Türkiye’de diyor ki: “Bunların amacı başka, Türkiye’yi üye yapmak istemiyorlar, Türkiye’nin üyeliğini engellemek istiyorlar, hepsi değilse bile bir kısmı engellemek istiyor.”
Mesela, çok değerli Dışişleri Bakanımız ne diyordu bu konuda -onun sözlerini aynen söylüyorum- 8 Mart 1995, Meclis kürsüsünde söylüyordu, diyordu ki: “Türkiye’nin Avrupa Birliğine giremeyeceği kesindir. Bunu, Avrupalılar söylemektedir, Avrupa’nın önde gelen bütün politikacıları söylemektedir. Çünkü, Avrupa Birliği bir Hıristiyan birliğidir. Bunu, biz söylemiyoruz, Avrupa’da herkes söylüyor, herkes biliyor.” Sayın Bakan, bunlar sizin sözleriniz. Şimdi “biz değiştik” diyorsunuz, Avrupalılar da mı değişti, yani hidayete mi erdiler bir anda, bunlar Hıristiyanlıktan vaz mı geçtiler? İşte, siyasetçiyseniz, iktidardayken de muhalefetteyken de sözlerinizi iyi düşünerek söyleyeceksiniz, yarın kendi kendinizle çelişkiye düşmeyeceksiniz.
Değerli arkadaşlarım, dostlarımızdan bahsediyoruz, Sayın Bakan da sık sık söylüyor: “Evet, aleyhimizde çalışanlar var, ama dostlarımız da var, bize yakın olanlar da var. O bakımdan çok da ümitsiz olmayalım.” Doğrudur, dostlarımız var; ama, değerli arkadaşlarım, biz, diplomaside, düşmanlarımızdan korkmayız, dostlarımızdan korkarız. Dostlarımızdan bir tanesi şu 11 Aralık tarihini engelleyebildi mi? Oysa engelleyebilirdi. Bir tek oy yeterliydi, çünkü, oy birliğiyle alınıyor bu karar. Bir devlet dese ki “ben katılmıyorum”, böyle bir karar çıkmazdı; hiçbiri bunu dememiştir. Geçmişte, başka konularda dediler mi? Dediler. Pek çok defa, Avrupa Birliğinin kararları engellendi bir ülkenin itirazı yüzünden, iki ülkenin itirazı yüzünden. Şimdi, hiç kimse, bizden yana çıkıp da bunu engellemedi. Kalkıp da kendimizi aldatmayalım, bizim dostlarımız var filan diye. Tony Blair buraya geldi, İngiliz Başbakanı, ne diyor: “Efendim, ben, hukuki bir engel yoksa, Ercan’a uçuşların başlamasına taraftarım.” Sayın Bakan çok seviniyor “aman” diyor, “İşte bu, ambargoların kaldırılması kadar sevindirici bir haberdir.” Sayın Bakan, diplomatik lisanı çok iyi okuyacak kadar tecrübe sahibi olduğunuza inanıyoruz. Tony Blair’in bu lafları, şu: “Biz, isterdik uçak uçurmayı, ama hukuk müsaade etmiyor.” diyor; bunu anlamıyor musunuz? Eğer, öyle olmasaydı, bugüne kadar uçurmaz mıydı? ICAO izin verseydi uçuşlara, İngilizler veya başkaları, Türk Hava Yolları uçmaz mıydı? Siz niye uçurmuyorsunuz? Siz kendiniz uçur… Bırakın İngilizleri, niçin Türk Hava Yolları uçaklarını uçurmuyorsunuz? Çünkü, ICAO izin vermiyor, bu kadar basit ve siz bunu, bayram havası içinde, millete ilan ediyorsunuz. Lütfen, bu aşırı iyimserlikten vazgeçelim. Bunlar Türkiye’ye hiçbir şey kazandırmıyor değerli arkadaşlar, çok şey kaybettiriyor.

Şimdi “kamuoyu” diyorlar. Avrupa’da, bu anda, Türkiye’nin üyeliğini istemeyenlerin oranı yüzde 60, isteyenler yüzde 29. Fransa, Anayasasını değiştirdi, Türkiye’nin üyeliğini kamuoyuna götürmek için, referanduma götürmek için. Bunu görmüyor musunuz? Avusturya aynı şeyi söylüyor: “Eğer, Türkiye üye olacak gibi olursa hemen referanduma giderim.” diyor. Bunu görmüyor musunuz? Şimdi, bunlara karşı tedbir alacaksınız, tepki göstereceksiniz; böyle, alttan alarak, yumuşak davranarak, efendim, o tavizi verirsem, bu tavizi verirsem bu iş çözülür diyerek hiçbir yere varamazsınız; yani, Türkiye’ye yapılan bu muamele, büyük bir haksızlık. Avrupa Birliği ülkelerindeki yabancı basın, gazeteler diyorlar ki: “Efendim, Türkiye’ye karşı iki yüzlü davranmıştır Avrupa Birliği.” İki yüzlü… Siz bunu söyleyebiliyor musunuz? Siz, Avrupa Birliğinin gösterdiği tepkiyi gösteremiyorsunuz. Sayın Bakan “vizyon eksikliği” diyor, Sayın Başbakan “haksızlıktır” diyor; söyleyebildiğiniz bütün tepki bundan ibaret. Avrupa basını kadar olun hiç değilse! Hiç değilse onların kullandığı kelimeleri kullanın, şu milletin, hiç değilse tepkisini dile getirin. Anadolu’yu karış karış dolaşıyoruz, her yerde, halkta, olağanüstü bir tepki var. İstiyorlar ki, Hükûmet de bu tepkiyi göstersin. Sizden çıt çıkmıyor. Açınız, bakınız konuşmasını Sayın Bakanın   -geçen gün Mecliste yaptığı konuşma- bu haksız öneride bulunan Finlandiya’ya, takdirlerimizi sunuyoruz. Böyle şey olur mu arkadaşlar? Bu kadar olur mu?

Şimdi, netice itibarıyla değerli arkadaşlarım, durumumuz son derece kötüdür. Şimdi, bu durumdan siz, Türkiye’deki muhalefeti suçlayarak, Sayın Denktaş’ı suçlayarak kurtulamazsınız. Üstelik, bir kahramandır Sayın Denktaş; burada, bu kürsüde konuşmuştur, hepimiz ayakta alkışladık, sözlerini kabul eden, destekleyen bir bildiri yayınladık burada. Siz diyorsunuz ki: “Sen burada konuşma, git evine, Kıbrıs’ta konuş.” diyorsunuz. Biraz ayıp olmuyor mu? Siz bilmiyor musunuz ki Denktaş’ın atası Türkiyelidir, Karamanlıdır. Denktaş’ı Türkiye’de konuşmaktan men edecek bir siyasi güç, daha Türkiye’de iş başına gelmedi.

Diyorsunuz ki, bizim dönemimizde, ilk defa olarak, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurbaşkanını yabancı devlet adamları kabul etti, yabancı dış işleri bakanları kabul etti. Dışişleri Bakanlığının dosyası burada. Bizim zamanımızda, sizden önceki dönemde, başka bakanlık, başka hükûmetlerin döneminde Sayın Denktaş, pek çok devletin en üst düzeydeki devlet adamları tarafından kabul edilmiştir, sizin haberiniz yok mu? Alman  Dışişleri Bakanının Denktaş’ı yemeğe davet ettiğini bilmiyor musunuz, Joschka Fischer’in? Pek çok devlet adamı, benim büyükelçi olduğum dönemde, Türkiye Büyükelçiliğinde, Alman bakan gelip, Denktaş’ı ayağında ziyaret etti, haberiniz yok mu bundan? Kıbrıs’ın kalkınmasını biz sağladık… İnsaf edin, insaf edin! Siz daha siyasete girmeden, Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri Kıbrıs’ta iki tane havaalanı yaptı, bütün yolları yaptı, göletleri yaptı, elektrik santralleri yaptı, Girne Limanı’nı yaptı. Bütün bunlar, siz iktidara gelmeden yapıldı. Siz iktidara geldiğiniz gün, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde 2 kişiye 1 otomobil düşüyordu, haberiniz var mı? Kalkıp da, her şeyin iyisini biz yaptık, bizden önce kimse bir şey yapmadı… Çok ayıp oluyor! Dosyalarınızı açın… Değerli arkadaşlar, bunlar gerçekten üzüntü verici şeyler.

Sözlerimi tamamlıyorum. Bunları, biz, büyük bir üzüntüyle söylüyoruz, emin olunuz büyük bir üzüntüyle söylüyoruz. Şunun için: Çünkü, Hükümetin başarısızlığı Türkiye’nin başarısızlığıdır, hepimizin başarısızlığı, hepimiz bundan üzüntü duyuyoruz. Gerçekten,Türkiye buna müstahak değil, hiçbir Türk vatandaşı bundan mutluluk duymaz.

Değerli arkadaşlarım, Kıbrıs ve AB ile ilişkilerimizin hazin durumu böyle.

Peki başka konularda ne yaptık? Başarılı sonuçlar alabildik mi? Irak’taki duruma bakalım. PKK teröristleri Kuzey Irak’ta faaliyetlerini sürdürüyorlar. Özel temsilciler atandı, kamu oyuna umutlar aşılandı. Ne oldu? Tek bir terörist yakalanıp Türkiye’ye teslim edilmedi. Türkiye’nin Kuzey Irak’a müdahalesine de izin verilmedi.

Kerkük’te ve Irak’ın başka yerlerinde yaşayan soydaşlarımız kaderine terk edildi, sahipsiz bırakıldı. Kırmızı çizgilerimiz kayboldu.  Bu durumu başarı olarak nitelendirebilecek bir arkadaşımız var mı?

Filistin-İsrail ihtilafına bakın. Kan gövdeyi götürüyor. Büyük ümitlerle Hamas liderleriyle yaptığınız görüşmeler ne sonuç verdi? Hiçbir sonuç vermedi. Durum her gün kötüye gidiyor. O zaman resmen terör örgütü saydığınız Hamas’la görüşmenizin bir hata olduğunu bari şimdi kabul ediyor musunuz? Böyle bir sözünüzü duymadık.

Batı Trakya’daki sıkıntılar devam ediyor. Hala vatandaşlıktan attıkları 60.000 soydaşımızı geri almıyorlar. Eğitimde, dinde, sosyal hayatta, vakıflar meselesinde en küçük bir ümit ışığı yok. Rodos’taki 3000 soydaşımızın çocuklarını gönderdikleri yedi okul kapatıldı, şimdi tek bir Türk okulu yok. Hükümetten bütün bu konularda tek bir söz, tek bir vaat işitiyor musunuz? Sonuç alamadıkları sorunları yok farz ediyorlar.

Değerli arkadaşlarım, inanınız bütün bu eleştirileri büyük bir üzüntüyle yapıyoruz. Çünkü Hükümetin başarısızlığı Türkiye’nin başarısızlığıdır. Hiçbir Türk vatandaşı bundan mutluluk duymaz. Ama her şeye rağmen halkımızın umudunu kırmayalım. Türkiye büyük ve güçlü bir ülkedir. Çok iyi yetişmiş diplomatlarımız var, elimizde büyük kozlar var. Türkiye geçmişte çok daha büyük zorluklardan geçmiştir. Merak etmeyin, bunların da üstünden geliriz. Bu hükümetle gelemeyeceğimiz anlaşılıyor ama ümit ediyoruz ki, yakında ülkemizin haklarını, çıkarlarını cesaretle, kararlılıkla koruyacak bir hükümet iş başına gelecektir, Cumhuriyet Halk Partisi Hükümeti iş başına gelecektir ve bu karanlıklar sona erecektir. O zaman yurt içinde de, yurt dışında da herkes haklarını, çıkarlarını cesaretle koruyan bir Hükümetin Türkiye’yi nasıl yücelttiğini görecektir. Değerli arkadaşlarım umudunuzu canlı tutun, o günler yakındır.

Dışişleri Bakanlığı bütçesinin hayırlı olmasını diliyor, Yüce Meclisi saygılarla selamlıyorum.


Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.