Son Eklenenler:
- Kıbrıs’ta beklenmedik gelişmeler – Onur Öymen – Cumhuriyet Gazetesi – 18 Nisan 2025
- (Türkçe) SPUTNİK AJANSININ ADANA MUTABAKATIYLA İLGİLİ SORULARINA KARŞILIK VERDİĞİM MÜLAKAT 27 OCAK 2019
- (Türkçe) ODA TV’DEN NURZAN AMURAN’A VERİLEN MÜLAKAT 27 EKİM 2019
- (Türkçe) 3 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramının 99. yıldönümü Hakkında 25 NİSAN 2019
- (Türkçe) CUMHURİYETTE “ ABD’NİN AMACI DEVLETÇİKLER OLUŞTURMAK” ADLI MÜLAKAT 24 AĞUSTOS 2019
- (Türkçe) GAZETE DURUM’DAN BAHADIR SELİM DİLEK İLE MÜLAKAT “VETO HAKKINI SONUNA KADAR KULLANMALIYIZ 23 MAYIS 2022
- (Türkçe) Cumhuriyet gazetesi Tuncay Mollaveisoğlu imzasıyla ve “Türkiye Geri Adım Atamaz” başlığıyla yayınlanan mülakat 22 TEMMUZ 2019
- (Türkçe) ABD BAŞKANI TRUMP’IN AMERİKA’NIN 1987 TARİHLİ ORTA MENZİLLİ NÜKLEER SİLAHLAR ANTLAŞMASINI (INF) ASKIYA ALMA KARARIYLA İLGİLİ OLARAK SPUTNİK HABER AJANSINA VE BAŞKA YAYIN ORGANLARINA VERİLEN DEMEÇ 22 ŞUBAT 2019
- (Türkçe) Türkiye’deki Demokrasi, İnsan Hakları, Basın Özgürlüğü ve Düşünce Özgürlüğü Alanlarındaki Eleştiriler Hakkında 21 KASIM 2019
- (Türkçe) Erdoğan ve ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence görüşmesi ardından 18 EKİM 2019

TBMM Genel Kurulu, Lübnan’a Asker Gönderilmesini Öngören Tezkere
CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’in 5 Eylül 2006 Tarihinde TBMM’de Lübnan’a Asker Gönderilmesi Tezkeresi Hakkında Yaptığı Konuşma
CHP GRUBU ADINA ONUR ÖYMEN (İstanbul) – Sayın Başkan, çok değerli milletvekilleri; Hükümetin Lübnan’da oluşturulması kararlaştırılan Birleşmiş Milletler barış gücüne Türkiye’nin de asker göndermesini öngören tezkeresi hakkında Cumhuriyet Halk Partisi Grubunun görüşlerini açıklamak üzere söz almış bulunuyorum; bu vesileyle, Yüce Heyeti saygılarımla selamlıyorum.
Değerli arkadaşlarım, 12 Temmuzda Lübnan’da başlayan ve çok sayıda masum insanın hayatına mal olan çatışmaları derin bir üzüntü ve kaygıyla izledik. Ne yazık ki, başta Birleşmiş Milletler olmak üzere uluslararası toplum bu çatışmalar sırasında başarılı bir sınav verememiştir. Lübnan’da her gün masum kadınların ve çocukların bulunduğu sivil hedefler bombalanırken, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Bir ayı aşkın süre içinde ateşkes çağrısında bulunamamış, bu saldırıların sorumluluğunu kınayan bir karar dahi alamamıştır. Birleşmiş Milletler gözlem postasında İsrail’in açtığı ateş sonucunda öldürülen barış gücü askerleri için dahi bir kınama kararı Birleşmiş Milletlerden çıkmamıştır. Bu olaylar sırasındaki tutumu dolayısıyla Birleşmiş Milletler saygınlığından ve güvenirliliğinden çok şey kaybetmiştir. Avrupa Birliğinin ve diğer uluslararası kuruluşların tepkileri de son derece yetersiz ve geç olmuştur.
Böyle bir ortamda biz Cumhuriyet Halk Partisi olarak ilk günden itibaren, savaşın ilk gününden itibaren bu saldırıların sorumlularını şiddetle ve cesaretle kınadık. Çatışmaların durdurulması için uluslararası toplumu göreve davet ettik.
Değerli arkadaşlar, Lübnan’daki gelişmeler insanlık açısından çok vahim, çok kaygı verici olmuştur. Kökü İsrail-Filistin çatışmasına giden bu çatışmaların bütün Ortadoğu’yu kapsayacak daha büyük çatışmalara yol açması ihtimali kuvvetlidir. İsrail daha şimdiden İran’la olası bir savaşta görev alacak komutanını tayin etmiştir. Suriye’yle yapılacak savaşta görev alacak Genç Aslanlar denilen tugayını oluşturmuştur. İşte, Hükümetin hazırladığı tezkere, Türk askerini böylesine büyük çatışmaların beklendiği bir yangının ortasına atma tehlikesi taşıyor.
Bu tezkerenin içeriğine biraz sonra değineceğim. Önce, müsaade ederseniz, işin siyasî boyutundan kısaca söz edelim. Bu endişe verici gelişmeler olurken, Türkiye ne oluyor, ne yapıyor? Hükümet, Lübnan konusunda yaptığı bazı temas ve girişimlerden, telefon konuşmalarından övünçle bahsediyor. Sayın Başbakan “ben, Abdullah Beyi -biz Sayın Gül diyoruz, onun üslubu böyle- bölgeye gönderdim. Bütün bu konuları ilgili ülkelerle konuştu, koalisyon ortaklarıyla konuştu. Herkes bizim asker göndermemizi istiyor” diyor. Yapılan çeşitli açıklamalara baktığımız zaman görüyoruz ki, herkes bizim bu çalışmalarımızdan, temaslarımızdan çok memnun. Herkes bizimle aynı görüşte. Herkes bizi çok beğeniyor.Acaba, gerçekten öyle mi?!
Değerli arkadaşlarım, temas yapmak iyidir, kuşkusuz çok yararlıdır; ama, yeterli midir?! Bu temaslarda ne söylüyorsunuz ve ne sonuç alıyorsunuz, mesele o.
Şimdi, hükümetimizin politikası belli. Örneğin, Sayın Gül, İran’a gittiğinde, İranlılar çok memnun kendisiyle yaptıkları görüşmeden. Acaba, İranlılara, siz, İsrail’in uluslararası alanda tanınmış sınırlar içinde yaşama hakkını desteklediğimizi söylüyor musunuz?! Söylüyorsanız, İranlılar, aferin, biz de öyle düşünüyoruz mu diyorlar?! Tam tersine, İran Cumhurbaşkanı diyor ki: “Bizim hedefimiz, İsrail’i haritadan silmektir.” Yani, temas marifet değil, sonuç almak, ikna etmek, doğru görüşleri bildirmek marifet.
Efendim, siz, İsrail’e gittiğinizde diyor musunuz, biz, Hizbullah’la çatışmak istemeyiz, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasında görev almak istemiyoruz, Hizbullah’a karşı bir politikamız yok; bunu diyor musunuz?! Dediğiniz zaman, İsrailliler, çok iyi yapıyorsunuz, biz de sizinle aynı kanaatteyiz mi diyorlar?!
Lübnan’a gittiğiniz zaman, şunu mu diyorsunuz; efendim, ben orada sadece deniz gücü bulunduracağım, insanî yardımı korumak için kara askeri gönderebilirim diyorsunuz; Lübnanlılar da, aferin, çok memnun olduk diyorlar, öyle mi?!
Bakın, Ankara’daki Lübnan Büyükelçisi ne diyor; Ankara’daki Lübnan Büyükelçisi diyor ki: “Biz, çarpışacak asker istiyoruz; çarpışmayacak olanlar, evde otursun bebek baksın” diyor, basında yayınlandı. Bu kadar aşağılayıcı, küçültücü tepkilere muhatap oluyorsunuz. Ondan sonra diyorsunuz ki, herkes bizden çok memnun, herkes bütün görüşlerimizi kabul ediyor. Birbiriyle can düşmanı olan, birbiriyle her konuda uzlaşmazlık içinde olan, birbirinin varlığına tahammül edemeyen devletler, sırf siz gittiniz, konuştunuz diye bir anda tutumlarını mı değiştirdiler; yani, biz, o kadar etkili bir devletiz ki, bir anda İran’ı etkiliyoruz, İsrail’i tanısın diye; efendim, İsrail’i etkiliyoruz, Hizbullah’la uzlaşsın diye; bunlar, gayriciddî şeyler. Türkiye gibi büyük ve ciddî devletler, başka ülkelerle konuştuğu için övünmez; bunlar, küçük devletlerin yapacağı işlerdir; sonuç aldığı zaman övünür. Şunu derseniz, biz sizi alkışlarız: Çatışma başladı, biz müdahale ettik, hemen Amerika’yla konuştuk, ilgili devletlerle konuştuk, derhal ateşkes çağrısı yaptırdık. Daha önceki Lübnan müdahalesinde 4 günde ateşkes çağrısı yapılmıştı, bu defa 34 günde yapıldı. Ne yaptınız siz o 34 gün içinde?! Kimi etkilediniz?! Dost ülkeleri etkileyebildiniz mi?! Müttefikleri?!. Hiç kimseyi etkileyemediniz. Fazla övünmeyin. Ancak başarılı sonuç aldığınız zaman övünün.
Efendim, Lübnanlılar çok istiyorlar bizim asker göndermemizi! Ne diyor Lübnan Cumhurbaşkanı; İsrail’le askerî işbirliği yapan ülkeler Lübnan’a asker göndermesin diyor. Yani, istemiyor Türk askerini. Kim diyor; Lübnan Cumhurbaşkanı. Biz ne diyoruz; Lübnan bizi çok istiyor diyoruz.
Değerli arkadaşlar, ciddî olalım. Yani, kendimizi başarılı göstermek için, lütfen, gerçekleri çarpıtmayalım. Şimdi, bunun bir tek izahı var, bizim görebildiğimiz kadarıyla; o da şudur: Her gittiğiniz ülkede, o ülkenin duymak istediği sözleri söylüyorsunuz. İran’a gidiyorsunuz, İran sizden neyi duymak istiyorsa onu söylüyorsunuz. Amerika’ya gittiğiniz zaman, Amerika ne duymak isterse onu, İsrail’de onu, Lübnan’da onu!.. Herkes sizden çok memnun!
Değerli arkadaşlarım, bunun adına nabza göre şerbet verme politikası derler. (CHP sıralarından alkışlar) Bunun adına mavi boncuk politikası derler ve bir gün, bu oyun çıkar ortaya, herkes sizin gerçek tutumunuzu anlar; bugün anladıkları gibi.
Şimdi, aynı şekilde, Türk Halkına da doğru bilgi vereceksiniz, Meclise doğru bilgi vereceksiniz, Adalet ve Kalkınma Partisine mensup değerli milletvekillerimize doğru bilgi vereceksiniz. Onların oyunu isteyebilirsiniz; ama, önce gerçekleri anlatın, belgeleri anlatın. Çok üzülerek söylüyorum, son günlerde dehşet içinde kalıyoruz; halkımıza, Meclisimize verilen bilgilerin çoğu gerçekleri yansıtmıyor. Sayın Dışişleri Bakanı, daha dün, bir televizyon programında, İran’ın Birleşmiş Milletler kararını desteklediğini söyledi.
Değerli arkadaşlarım, gerçeklerden bu kadar uzak bir beyan olamaz. İran da, Hizbullah da, herkes çatışmalar durduğu için sevindi; ama, İran Cumhurbaşkanı, İran Dışişleri Bakanı, Lübnan Dışişleri Bakanı, bu karar son derece tek yanlıdır, son derece İsrail yanlısıdır, dengesizdir diye beyanda bulundu. Şimdi, siz, kalkıp da, Türk Halkına “İran Birleşmiş Milletler kararından çok memnundur” derseniz, bu halkı yanıltmış olmaz mısınız?!
Milletvekillerini yanıltmış olmaz mısınız?! Şimdi, onun için, bu beyanlarımızda çok dikkatli olmak zorundayız. “Efendim, biz herkesi memnun ediyoruz; ama, işte, oraya sadece deniz gücü göndereceğiz, insanî yardımı koruyacak güç göndereceğiz…” İsrail Başbakanı Olmert diyor ki: “Biz burada çarpışacak güç istiyoruz, çarpışmayacak güç istemiyoruz buraya.” Yani, o nasıl memnun olur sizin bu tavrınızdan?!
Şimdi, bu örnekleri çoğaltmak kabil; fakat, şunu açıkça ifade edeyim ki, bizim bu çabalarımız, bu tavrımız, bu politikamızın sonucunda Lübnan’da ne kazanırız diye sorarsanız, ben size bir tek şey söylerim, biz bu politikaları uygulayarak Lübnan’da düşman kazanırız, başka hiçbir şey kazanamayız. Bunlar, son derece yanlış politikalardır ve Türkiye’nin itibarını, güvenirliliğini sarsacak politikalardır.
Değerli arkadaşlarım “Türkiye büyük devlettir, bölgede siyasî ağırlımız var, asker göndermezsek bu siyasî ağırlığı kaybederiz” diyorsunuz. Yani, çok büyük ağırlımız var da, asker göndermezsek bunu kaybedeceğiz! Savaş sırasında Roma’da bir toplantı yapıldı Ortadoğu konusunu görüşmek üzere, kimsenin aklına bile gelmedi Türkiye’yi davet etmek, Amerika’nın müdahalesi olmasa, biz orada bulunamayacaktık. Daha üç gün önce, Helsinki’de, Avrupa Birliği Dışişleri Bakanları Ortadoğu konusunu görüştüler; bundan önce, benzeri toplantılara Sayın Başbakanımızı, Sayın Dışişleri Bakanımızı davet ederlerdi, bu defa, hiç kimsenin aklına bile gelmedi. Acaba Türkiye ne düşünüyor, Türkiye’nin tavsiyeleri nelerdir, tecrübesi nedir; kimsenin sormak aklına bile gelmedi, biz katılamadık bu toplantıya.
Şimdi, değerli arkadaşlarım, bütün bu gelişmeleri, bölgedeki genel gelişmelerin çerçevesi içinde değerlendirmemiz gerekiyor. Bölgemizde çok önemli gelişmeler var. Irak, bir iç savaşın eşiğindedir. İran’a yönelik büyük bir saldırı ihtimali gündemdedir nükleer projesi dolayısıyla ve Ortadoğu’daki çatışmaların bütün bölgeye yayılması, gerçekten, kuvvetle muhtemeldir. Şimdi, o bakımdan, bizim böyle bir dönemde, kendimizi Lübnan’da ateşe atmadan önce, Türkiye’nin güvenlik çıkarlarını düşünmemiz lazım. Nedir bizim birinci güvenlik çıkarımız? Kuzey Irak’tan Türkiye’ye yönelik terörist saldırıları bertaraf etmektir. Bunun için asker göndermek gerekiyorsa, oraya göndereceksiniz. Bunun için Meclisimizden yetki aldı Hükümet 20 Mart 2003 tarihinde. Kuzey Irak’taki durumu aynen size anlattığım gibi anlattı, Meclisten yetki aldı Kuzey Irak’a asker göndermek için. Gönderebildi mi? Gönderemedi. Sonra ne oldu? 7 Ekim 2003’te bir daha yetki aldı. Bir daha yetki aldı, orada da gönderemedi. Şöyle bir şey oldu: 7 Ekimde yetki aldıktan 1 ay sonra 6 Kasım 2003 tarihinde Amerika Dışişleri Bakanı Colin Powell’la Sayın Dışişleri Bakanımız bir telefon konuşması yaptı ve o günden itibaren Türkiye, politikasını değiştirdi ve Kuzey Irak’a asker göndermekten vazgeçti. Hani büyük devlettik?! Büyük devletler böyle mi yapar?! Kendine yönelik terörist tehdide karşı asker göndermeye cesaret edemeyeceğiz, başka ülkelerin saldırılarını durdurmak için askerimizi ateşe atacağız, mayın tarlasına atacağız! Büyük devletler böyle mi yapar arkadaşlar?! Hangi büyük devlet yapıyor bunu?!
Ayrıca, bu vesileyle şunu söyleyeyim size. Büyük devletler önce kendi çıkarını korur, kendi çıkarını düşünür. Efendim, biz fedai gibi, Ortadoğu’nun her ihtilafında askerimizi cepheye süremeyiz. Bakınız, vaktiyle Bismark “bütün Balkanlar bir tek Pomeranyalı askerin kavalkemiğine değmez” demiş. Daha o devirde herkes askerinin canını böyle koruyor, ondan sonra biz ne diyoruz. Hiç gereksiz alanlara, mayın tarlalarına askerimizi sürüyoruz.
Değerli arkadaşlarım, orası bir piknik alanı değildir, Irak bir izci kampı değildir. Daha önceki İsrail saldırılarından kısa bir süre önce Amerika asker çıkardı, bir tek günde Hizbullah saldırıları sonunda Amerika 238 askerini kaybetti, bir tek günde Fransa 58 paraşütçüsünü kaybetti. Şimdi öyle bir alana askerinizi yolluyorsunuz. Üstelik, yalnız oradaki Hizbullah saldırısından filan ölme tehlikesi yok, şehit olma tehlikesi yok. Siz biliyor musunuz ki, İsrail’in savaş sırasında attığı ve bütün dünyanın eleştirdiği misket bombalarının sayısı tam 100 000’dir ve her bombanın içinde 60 ilâ
200-300 öldürücü misket bulunmaktadır. Siz biliyor musunuz ki ateş kesildikten sonra 13 kişi hayatını kaybetmiştir bu misket bombaları yüzünden? Onların patlaması sonucunda, birçok insan, altı yaşında çocuklar dahil ağır yaralanmıştır. Siz böyle bir araziye yolluyorsunuz askerinizi ve bu misket bombalarının çoğu, sizin askerinizin gideceği Güney Lübnan’dadır. Bunları bilmeden, bunları sizlerle tartışmadan, paylaşmadan, sizi karar almaya zorlayanlar, bizce çok yanlış bir iş yapıyorlar.
“Efendim, biz Hizbullah’ı silahsızlandırmayız.” Çok güzel. Hizbullah’ı siz nasıl tanımlıyorsunuz? Defalarca sorduk, cevap alamadık. Bizim, Ortak Stratejik Vizyon Belgesi imzaladığımız Amerika “Hizbullah terör örgütüdür” diyor. İsrail’den bahsetmiyorum. “Hizbullah terör örgütüdür” diyor. Kanada da öyle diyor, İngiltere de öyle diyor, Hollanda da öyle diyor. Bazı Avrupa ülkeleri “Hizbullah terör eylemi yapan bir örgüttür” diyor. Siz ne diyorsunuz? Amerika ile hani ortak görüşteydiniz. Hizbullah’ı siz de Amerikalılar gibi mi görüyorsunuz? Hayır, öyle görmediğiniz belli; çünkü “onların silahsızlandırılmasında biz görev alamayız” diyorsunuz.
Değerli arkadaşlar, burada ciddî olalım. Birleşmiş Milletlerin aldığı kararı herkes doğru okusun. Kalkıp Sayın Dışişleri Bakanı, burada, Meclisin kürsüsünde “Birleşmiş Milletler kararlarında böyle silahsızlanma filan lafları yoktur” derse, biz çok üzülürüz. Belgeler elimizde. İsterseniz, vakit verirse Sayın Başkan, size kelime kelime burada tercüme ederim. Çok açık. Maddesini söyleyeyim: 1559 sayılı Karar, 2 Eylül 2004 tarihinde alınmış. “Madde 3- Amaç, oradaki, Lübnan’daki Lübnanlı olan ve olmayan bütün milislerin tasfiye edilmesi ve silahsızlandırılmasıdır” diyor. Buyurun. Son olarak alınan 1701 sayılı Karar, aynen buna atıfta bulunuyor, bunun uygulanmasına atıfta bulunuyor, silahsızlanmaya tekrar atıfta bulunuyor, Lübnan Ordusuna görev veriyor, Birleşmiş Milletlere de Lübnan Ordusunu destekleme görevi veriyor.
Şimdi, değerli arkadaşlar, bu belgeler ortada. Başka belge söyleyeyim size: Son olarak ortaya çıkan ve biraz da Hükümeti şaşırtan, belki de biraz tezkerenin üslubunu yumuşatmaya sevk eden belge,çatışma kuralları belgesi. Çatışma kuralları belgesini açınız, isterseniz maddesini söyleyeyim, A ekinin 4.16 maddesi, Birleşmiş Milletler Barış Gücü komutanına, orada, Birleşmiş Milletler askerlerinin bulunduğu bölgede “hasım” telakki ettiği güçleri şahıs olarak ve grup olarak silahsızlandırma yetkisi veriyor, tevkif etme yetkisi veriyor, ateş açma yetkisi veriyor. Biz bunu söyledik; Sayın Gül diyor ki “gayet tabiî, üstüne ateş açılırsa o da cevap verir. “ Öyle değil efendim. Çok açık bir şekilde hangi hallerde üzerine ateş açılmadan Birleşmiş Milletler Barış Gücü komutanın emriyle ateş açacak, bunlar yazılı, biliyor musunuz? Bunlar yazılı, bunları size anlattılar mı? Siz bunları bilerek mi oy kullanacaksınız? Benim size dostane bir tavsiyem var: İleride tarihe karşı mahcup olmamak için, çoluğunuza çocuğunuza, vatandaşlarımıza mahcup olmamak için lütfen, bu görüşmeyi erteleyiniz, belgeleri satır satır okuyunuz, ondan sonra geliniz burada tartışalım. Belgeler elimizde, daha neler var, hepsini anlatmıyorum, süngü kullanmak dair hepsi var. Bütün bunları okuyarak sizinle konuşuyoruz.
Değerli arkadaşlarım, bir şey daha söyleyeyim. Bu belge İsrail yanlısı mıdır, Lübnan yanlısı mıdır? Bu belge, çok açık bir şekilde, İsrail’in savunma amaçlı saldırı yapmasını engellemiyor, sadece tecavüzü amaçlı saldırı yapmasını engelliyor. Onun içindir ki birçok insan, bu belgeyi İsrail yanlısı buluyor. Biz diyoruz ki, herkes oybirliğiyle kabul etti, biz de destekliyoruz. Okuyarak mı destekliyorsunuz, yoksa herkes benimsediği için mi destekliyorsunuz? Dikkatli okudunuz mu? İsrail’in, bu belgeye göre, askerî operasyon yapma hakkı olduğunu bilerek mi destekliyorsunuz, bilmeden mi destekliyorsunuz? (CHP sıralarından alkışlar) Yani, bu gerçekleri herkes çok iyi bilsin.
Şimdi, efendim, orada asker gönderdiniz; ama, ne olacak? Bu asker Barış Gücü komutanının emrine girecek. Asker, orada bir çatışma durumu çıkınca Sayın Başbakanımıza, Sayın Gül’e telefon ederek, ne yapalım efendim demeyecek, komutan ne derse onu yapacak. Efendim, orada, böyle “Hizbullah’ı silahsızlandırın diye bir emir verirlerse hemen askerimizi geri çekeriz.” Bunu nasıl anlatırsınız, dünyaya nasıl anlatırsınız? Sizin oraya gitmenizin sebebi, mevcudiyeti bu, sizin oradaki varlık sebebiniz bu. Bütün belgeler de bunu yazıyor. Siz, belgenin en temel unsuruna karşı çıkacaksınız, “bunu benden isterseniz, ben, orada sizin emrinizi uygulamam, çeker gelirim geriye…” Böyle şey olur mu, kimse sizi ciddiye alır mı? Bugün bir baskı yapıyorlarsa size, “askerimizi çekeceğiz” dediğiniz gün on baskı yaparlar, yirmi baskı yaparlar; bunu çok iyi dikkate alalım.
Şimdi, bunların daha ayrıntısını anlatmaya vakit yok; yalnız, şunu bilesiniz ki, bu belgeler ortadayken oraya asker göndererek çok büyük bir risk alıyoruz. Cumhuriyet tarihimizde biz hiçbir çatışmaya girmedik. Cumhuriyet tarihimizde, biz, bölgede barış içinde yaşayan tek ülke olduk. İlk defa, Türkiye Cumhuriyetini, Ortadoğu’da şimdiden kestiremediğimiz çatışmaların içine girme tehlikesiyle karşı karşıya bırakacaksınız. Niçin bırakacaksınız; çünkü, açık söyleyelim; yani, Cumhurbaşkanımız karşı, siyasî partiler karşı, halkımızın yüzde 75’inden fazlası karşı, efendim, vatandaşlarımızın içinde çeşitli eğilimlere mensup insanlar karşı, buna rağmen siz ısrar ediyorsunuz. Acaba niçin ısrar ediyorsunuz? “Büyük devletiz.” Mısır küçük devlet mi?..
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, Sayın Bakana da verdiğim eksüreyi başlatıyorum.
Buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Teşekkür ederim.
Bölgenin en büyük Arap ülkesi Mısır asker göndermiyor; küçük devlet mi oldu şimdi? Biz, yirmisekiz yıldır Lübnan’da Birleşmiş Milletler Barış Gücü var, asker göndermiyoruz; bunun için küçük devlet mi olduk? Suudi Arabistan asker göndermiyor; küçük devlet mi oldu?
Değerli arkadaşlarım, dikkatli olalım. Amerika asker göndermiyor; İngiltere “ben, sadece havadan uçarım” diyor, Almanya “deniz gücü gönderirim sadece” diyor, Danimarka, İsveç, Yunanistan hepsi “biz, sadece deniz görevi yaparız” diyor; onlar devlet değil mi? Hayır, biz, cepheye gideceğiz, biz, asker olarak gideceğiz, orada bütün tehlikeleri göğüsleyeceğiz, patlamamış bombaların içine askerlerimizi göndereceğiz. Niçin; değerli arkadaşlarım, bu sorunun cevabını Sayın Başbakan veriyor, benim onun söylediğine ilave edecek bir şeyim yok, Sayın Başbakan, 28 Temmuzda yaptığı bir konuşmada diyor ki “Amerikalılar istedi bizden asker göndermemizi, göndermememiz uygun olmazdı” Yani, Amerikalılar bizden bunu istiyor. Hangi Amerika; sizin, PKK’ya karşı Kuzey Irak’a asker göndermenizi engelleyen Amerika. Yani, Amerika bizim dostumuz, müttefikimiz, düşmanımız değil; ama, kendi ülkemize yönelik saldırıyı def etmek için asker göndermemizi yasaklayacak, İsrail’e yönelik saldırıları durdurmamız için bizden asker göndermemizi isteyecek, biz de baş üstüne diyeceğiz. Yani, size sunulan tezkerenin özü budur, hiç tereddüdünüz olmasın. Amerika istediği için asker göndereceğiz ve ondan sonra da büyük bir sıkıntıya gireceğiz.
Sayın Başbakandan rica ediyorum, lütfen, bizim söylemediğimiz sözleri bize atfen söylemesin. Efendim, muhalefet diyormuş ki, Türkiye’de biz hem teröristlerle mücadele edip, hem Lübnan’da savaşamayız, Lübnan’a asker gönderemeyiz. Kim söyledi size bunu, hangimizin ağzından, Sayın Genel Başkanımız mı söyledi bunu, biz mi söyledik, kimin ağzından duydunuz bunu? Hiç öyle bir şey söylemedik. Bizim söylediğimiz, bizim öncelikli hedefimiz Kuzey Irak, asker göndereceksek oraya asker gönderelim; yoksa, Türk askeri bu işi beceremez demedik.
Sayın Başbakan kalkıyor, Türkiye’nin nerelere daha önce asker gönderdiğini söylüyor, o sırada da terör vardı diyor; doğru, o sırada hem yurt dışına asker gönderiyorduk hem terörle mücadele ediyorduk hem de Kuzey Irak’a asker gönderiyorduk, sizin yapamadığınız budur.
Bir de bakıyoruz tezkereye, efendim, limanlarımızı, havaalanlarımızı, üslerimizi, oraya yönelik yardım faaliyetleri için yabancı ülkelere açacakmışız. Kimin yetkisinde bu? Yabancı ülkeler nasıl oraya gönderecek bu yardımları askerlerini kullanmadan? Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisinde değil mi 92 nci maddeye göre. Siz, nasıl Meclisten yetki almadan bunu yaparsınız?! Nasıl Meclisten yetki almazsınız?! Efendim, biz, sadece malzeme, teçhizat göndereceğiz, asker göndermeyeceğiz oralardan… Yok öyle şey!..
Sizin, Irak için çıkarttığınız gizli kararname sonra açıklandı, baktık içine, personel de koymuşsunuz. Acaba, kaç tane yabancı asker, Irak’a destek olmak için, Türkiye Büyük Millet Meclisinin izni olmadan Türkiye’den geçti? Şimdi de aynı şeyi yapacaksınız. Türkiye Büyük Millet Meclisinin yetkisini elinden alıyorsunuz, buna hakkınız yok.
Sayın Başbakan diyor ki: Efendim, geçmişte bazıları Türkiye’nin diğer ülkelere asker göndermelerine, diğer barış gücü operasyonlarına asker göndermesine karşı çıktılar.
Biz değiliz o. Bizi kastediyorsanız, o biz değiliz. Onu bir kere söyleyelim.
Kimdir? Bir de baktık ki zabıtlara, 10 Ekim 2001 tarihinde Afganistan’a asker gönderilmesi görüşülmüş ve orada çok değerli bir arkadaşımız kalkmış demiş ki: “Türkiye’nin böyle bir olayın içinde sıcak savaşa girmesi Türkiye’yi Asya’ya yabancı düşürecektir. Savaşın nereye varacağı belli değildir.
Hükümet diyor teşekkür ederiz, siyasî parti başkanlarını davet etti, bilgi verdi. O zaman demek ki öyle bir adet varmış. Şimdi, Allah’a şükür, kimsenin kimseye bilgi verdiği yok.
Ondan sonra, işte, kapsamı, sınırı, süresi hükümetçe tayin edilecek bir operasyon için yetki isteniyor. Böyle şey olmaz diyor, Anayasaya aykırıdır diyor, biz size böyle yetki veremeyiz diyor hükümete bu arkadaşımız.
DENİZ BAYKAL (Antalya) – Kim bu?
ALİ TOPUZ (İstanbul) – Kim bu?
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Ve neticede bu uzun konuşmasından sonra diyor ki, biz diyor, görüyoruz ki halkımızın yüzde 71’i Afganistan’a asker göndermeye karşıdır. Biz diyor devleti idare ederken halkın eğilimlerini dikkate almak zorundayız. Şimdi yüzde 76’sı karşı.
Değerli arkadaşlar, acaba kim bu arkadaş? Bu arkadaşımız, bu değerli arkadaşımız şu sırada Sayın Başbakanımızın yanında oturuyor. Bu söylediğim sözler Sayın Abdullah Gül’e aittir. Özür dilerim, demin orada oturuyordu. Hükümet mensubu olarak bugün huzurunuzdadır. Sayın Abdullah Gül o zaman öyle diyordu, bugün böyle diyor. Demek ki çok değişmiş. Çok değişmiş. Yani, Afganistan’a asker göndermeye bu kadar hararetle karşı çıkıyor, ondan sonra da Lübnan’a asker göndermeyi bu kadar hararetle destekliyor… Vallahi bravo!
Şimdi, değerli arkadaşlarım, size şunu söyleyeceğim: Askerlerle ilgili konuşurken dikkatli olalım. Askerin moralini bozmayalım diyor Sayın Dışişleri Bakanı. Doğrudur. Hepimize görev düşüyor. Biz bu konuda çok titiz davranıyoruz. Ama, zannediyorum ki, aynı görev size de düşüyor. Türk askerinden “yan gelip yatma yeri değildir” filan diye söz etmek, hiç Sayın Başbakana yakışmıyor. Cumhuriyet tarihimizde Ne zaman bir başbakan Türk askerinden böyle bahsetmiştir?! Türk askerini incitecek olan budur. Ne demek yan gelip yatmak?! “Askeriye yan gelip yatma yeri değildir.” Böyle bir şey söyleyen mi var size?!
Daha önceki devlet adamlarımız bakın ne derdi böyle konular gündeme geldiğinde; derlerdi ki, okuyorum:
“Türkiye Büyük Millet Meclisinin ordusu, istilalar yapmak veya saltanatlar kurmak için şunun bunun elinde ihtiras aleti olmaktan münezzehtir. İnsanca ve müstakil yaşamaktan başka gayesi olmayan milletin aynı ideale bağlı ve yalnız onun emrine tabi ve sadık öz evlatlarından mürekkep muhterem ve kuvvetli bir heyettir.”
Mustafa Kemal Atatürk
(CHP ve Anavatan Partisi sıralarından alkışlar)
İşte o zaman devlet adamları böyle diyordu, şimdi böyle diyorlar.
Değerli arkadaşlarım, sözlerimi bitiriyorum. Şunu bilesiniz ki, oraya asker gönderdiğiniz zaman, farklı dinlere, mezheplere mensup din ve mezhep çatışmasının ortasına göndereceksiniz askerinizi. Türkiye’de yansımaları olacak. Sayın Genel Başkanımız anlattı, Türkiye’deki Yahudi cemaati, Yahudi azınlığı daha şimdiden tedirginlik içindedir. Yabancı basın, Türkiye’de Yahudi düşmanlığı artıyor diyor, dikkat ediniz. Bu gibi sıkıntıları yaşatmak, Türkiye’ye…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından kapatıldı)
BAŞKAN – Sayın Öymen, sözlerinizi tamamlayınız.
Buyurun lütfen.
ONUR ÖYMEN (Devamla) – Sözlerimi tamamlıyorum.
Şunu da unutmayınız, İsrail’in kuzeyine siz bir kalkan oluşturduğunuz zaman, bu, Filistin meselesini nasıl etkileyecek; onu düşününüz. Birleşmiş Milletler kararı çıktı, ertesi sabah İsrail Başbakanı dedi ki: “Batı Şeria’dan geri çekilme projemizi iptal ediyoruz.” Aynı gün Filistin Başbakan Yardımcısını tevkif ettiler. Bu alacağınız karar, Filistinli kardeşlerimizi rahat mı ettirecek; yoksa, onları sıkıntıya mı sokacak, düşününüz.
Bizim sizden bir tek beklediğimiz var: Lütfen, düşünmeden, vicdanınızın sesini dinlemeden karar vermeyiniz. Arkadaşlarımız söyledi, ben daha kısa söyleyeyim, sandığın sesini değil, vicdanın sesini dinleyin. Hiçbir seçim başarısı, tek bir askerimizin hayatından daha değerli değildir değerli arkadaşlarım. (CHP sıralarından alkışlar)
Şimdi, özetle size şunu söylüyorum: Dış baskılar karşısında çaresiz, güçsüz, Dirençsiz bir ülke olmadık biz hiçbir zaman. En zor şartlar altında bile ulusal çıkarlarımızı…
(Mikrofon otomatik cihaz tarafından)
BAŞKAN –Tamamlayınız.
ONUR ÖYMEN (Devamla ) – Sayın Başkan, son cümlemi söylüyorum.
BAŞKAN – Buyurun.
ONUR ÖYMEN (Devamla ) – Bizim iktidarımızda Türkiye hiçbir zaman böyle bir duruma düşmeyecektir.
Özetle diyorum ki, lütfen, hükümetin tezkeresine “hayır” oyu veriniz, 1 Mart Tezkeresinde gösterdiğimizi cesareti gösteriniz, halkın sesine kulak veriniz hepsinden önemlisi annelerin sesine oy veriniz. Sizden rica ediyorum, eğer, oy verecek arkadaşlarınız arasında şu veya bu etkiyle ve baskıyla oy vermek zorunda kendini hisseden anneler varsa lütfen oylama sırasında çıksınlar. Bir annenin bu sorumluluğa ortak olmasını biz arzu etmiyoruz.
Yüce Meclisi saygılarımla selamlarım.(CHP sıralarından kalkışlar)
Bu belge Konferanslar, Konuşmalar arşivinde bulunmaktadır.